| |

|
ALLAH
Bu ism-i şerif, Cenâb-ı Hakk'ın has
ismidir. Bu itibarla diğer isimlerin ifade ettiği bütün güzel vasıfları
ve İlâhî sıfatları içine alır. Diğer isimler ise, yalnız kendi
mânalarına delâlet ederler. Bu bakımdan Allah isminin yerini hiçbir isim
tutamaz.
Bu isim, Allah'tan başkasına ne
hakikaten ve ne de mecazen verilemez. Diğer isimlerin ise, Allah'tan
başkasına isim olarak verilmesinde bir mahzur yoktur. İnsanlara Kadir,
Celâl ismini vermek gibi. Yalnız bu isimlerin başına, insanlara izafe
edildiklerinde, "kul" mânâsına gelen "abd" kelimesinin ilâvesi güzeldir.
Abdülkadir ismi gibi... |
|
|
er-RAHMÂN
Ezel'de bütün yaradılmışlar
hakkında hayır ve rahmet irade buyuran;
Sevdiğini, sevmediğini
ayırdetmiyerek bütün mahlûkatını sayısız nimetlere garkeden...
Hayatları için lüzumlu olan bütün
rızıkları veren... |
|
|
er-RAHÎM
Pek ziyade merhamet edici;
Verdiği nimetleri iyi kullananları
daha büyük ve ebedî nimetler vermek suretiyle mükâfatlandırıcı...
Rahmân ism-i şerîfinden Allah
Teâlâ'nın ezelde bütün mahlûkatı için hayır ve rahmet irade buyurduğu
anlaşılır. Rahîm ism-i şerîfi ise, mahlûkatı arasında irade sahipleri,
hususan mü'minler için rahmet-i İlâhiyyenin tecellisini ifade eder. |
|
|
el-MELİK
Bütün mahlûkatın hakikî sâhibi ve
mutlak hükümdârı...
Allah'ın, ne zâtında ve ne de
sıfatında hiçbir varlığa ihtiyacı yoktur. Bilâkis herşey zâtında,
sıfâtında, varlığında ve varlığının devamında O'na muhtaçtır. Bütün
kâinatın hakikî sâhibi, mutlak hükümdârıdır. |
|
|
el-KUDDÛS
Hatâdan, gafletten, aczden ve her
türlü eksiklikten çok uzak ve pek temiz...
Allah, hissin idrâk ettiği, hayâlin
tasavvur ettiği, vehmin tahayyül ettiği, fikrin tasarladığı her vasıftan
münezzeh ve müberradır. O hatâdan, gafletten, acizden ve her türlü
eksiklikten çok uzak ve pek temiz olandır. Bu bakımdan her türlü takdîse
lâyıktır.
İnsan su'-i ihtiyârı karışmadığı
müddetçe kâinatta fıtrî olarak bulunan umumî temizlik hakikatı da, Cenâb-ı
Hakk'ın KUDDÛS isminin tecellîsidir. |
|
es-SELÂM
Her çeşit ârıza ve hâdiselerden
sâlim kalan;
Her türlü tehlikelerden kullarını
selâmete çıkaran;
Cennet'teki bahtiyar kullarına
selâm eden...
Bu ism-i şerif, Kuddûs ismi ile
yakın bir mânâ ifade etmekte ise de Selâm ismi, daha ziyade istikbale
aittir. Yani, Cenâb-ı Hakk'ın gerek zâtı, gerek sıfatı ileride en ufak
bir tegayyüre, bir değişikliğe, bir za'fa uğramaktan münezzehtir. O,
ezelde nasılsa ebedde de öyledir. |
|
el-MÜ'MİN
Gönüllerde îman ışığı yakan,
uyandıran;
Kendine sığınanlara aman verip
onları koruyan, rahatlandıran...
Allah Teâlâ, kalblere îman ve
hidâyet bağışlayarak oralardan şübhe ve tereddüdleri kaldırmıştır.
Kendine sığınanlara aman verip
korumuş, emniyetle rahatlandırmıştır. |
|
el-MÜHEYMİN
Gözetici ve koruyucu...
Allah, yarattığı mahlûkatının
amellerini, rızıklarını, ecellerini bilip muhafaza eder. Bütün varlığı
görüp gözeten, yetiştirip varacağı noktaya ulaştıran ancak O'dur. Hiçbir
zerre, hiçbir lâhza, Onun bu lûtuf ve âtıfetinden boş değildir. |
|
el-AZÎZ
Mağlûb edilmesi mümkün olmayan
galib.
Bu ism-i şerîf, kuvvet ve galebe
mânâsına gelen İZZET kökünden gelir. Allah Teâlâ mutlak sûrette kuvvet
ve galebe sâhibidir.
İzzet sıfatı, Kur'an'da birçok
yerlerde azab âyetleri bahsinde gelmiştir. Fakat bu ism-i şerîfin yine
birçok defa Hakîm ism-i şerîfi ile birleştiği görülür. Bunun mânası:
Allah Teâlâ'nın kudreti galibdir, fakat hikmeti ile kötülerin cezasını
te'hir eder, kötülük edip durmakta olan insanları cezalandırmakta acele
etmez, demektir. |
|
el-CEBBÂR
Kırılanları onaran, eksikleri
tamamlayan;
Dilediğini zorla yaptırmaya
muktedir olan...
Bu ism-i şerif cebir
maddesindendir. Cebir, "kırık kemiği sarıp bitiştirmek, eksiği
bütünlemek" mânasına geldiği gibi, "icbar etmek", yani, "zorla iş
gördürmek" mânasına da gelir.
Bu mânaya göre Allah Teâlâ
Cebbâr'dır. Yani, kırılanları onarır, eksikleri tamamlar, her türlü
perişanlıkları düzeltir, yoluna kor.
Cebbâr'ın ikinci mânasına göre de;
Allah Teâlâ kâinatın her noktasında ve her şey üzerinde dilediğini
yaptırmağa muktedirdir. Hüküm ve iradesine karşı gelinmek ihtimali
yoktur. |
|
el-MÜTEKEBBİR
Her şeyde ve her hâdisede
büyüklüğünü gösteren...
Büyüklük ve ululuk, ancak Allah'a
mahsustur, varlığı ile yokluğu Allah'ın bir tek emrine ve iradesine
bağlı bulunan kâinattan hiçbir mevcut, bu sıfatı takınamaz. |
|
el-HÂLIK
Herşey'in varlığını ve varlığı
boyunca görüp geçireceği halleri hâdiseleri tayin ve tesbit eden ve ona
göre yaratan, yoktan vâr eden...
Bu ism-i şerîfin mânasında iki
husus vardır:
1. Bir şey'in nasıl olacağını tayin
ve takdir etmek,
2. O takdire uygun olarak o şey'i
îcad etmek. |
|
el-BÂRİ'
Eşyayı ve her şey'in âzâ ve
cihazlarını birbirine uygun bir halde yaratan...
Her şey'in vücudu mütenasib, yani,
âzası, hayat cihazları ve aslî unsurları keyfiyet ve kemmiyet bakımından
birbirine münasib olarak yaratıldığı gibi, hizmeti ve faydası da umumî
âhenge uygun yaratılmıştır. |
|
el-MUSAVVİR
Tasvîr eden, herşey'e bir şekil ve
hususiyet veren...
Allah Teâlâ herşey'e bir sûret, bir
özellik vermiştir. Herşey'in kendisine göre şekli, dıştan görünüşü
vardır ki, başkalarına benzemez.
Meselâ: İnsanlar arasında tamamiyle
birbirinin aynı iki insan yoktur.
Bundan daha garibi, parmak
uçlarındaki çizgilerdir. Bu çizgiler, insanların sayısı kadar değişik
gidiyor ve hiçbiri ötekine uymuyor. Şu halde insanın hiç taklit
olunamayacak imzası, bastığı parmak izidir.
İşte bunlar, Allah Teâlâ'nın
MUSAVVİR isminin tecellîleridir. |
|
el-ĞAFFÂR
Mağfireti pek bol olan...
Gafr, örtmek ve sıyânet etmek
(korumak) mânâsınadır. Allah mü'minlerin günahlarını örter. Dilediği
kullarını da günahlardan sıyânet eder, korur. Bu, onlar için en büyük
nimetlerden biridir. |
|
el-KAHHÂR
Herşey'e, her istediğini yapacak
surette galib ve hâkim...
Kahr, bir şey'e, onu hor ve hakîr
kılacak veya mahv ve helâk edebilecek sûrette galib olmaktır. Allah
Teâlâ Kahhâr'dır, her vechile üstün ve daima galibdir. Kuvvet ve
kudretiyle her şey'i içinden ve dışından kuşatmıştır. Hiçbir şey O'nun
bu ihâtasından dışarı çıkamaz. Ona karşı herşey'in boynu büküktür.
Kahrına yerler, gökler dayanamaz. Kahr ile nice azıp sapmış ümmetleri ve
milletleri mahv ve perişan etmiştir. |
|
el-VEHHÂB
Çeşit çeşit nimetleri devamlı
bağışlayıp duran...
Bu isim, Vehhâb kelimesi hibe
kökünden gelmektedir. Hibe, "herhangi bir karşılık ve menfaat gözetmeden
birine bir malı bağışlamak" mânasınadır. Vehhâb ise, "Her zaman, her
yerde ve her şey'i çok çok ve bol bol veren ve karşılık beklemeyen"
demektir. |
|
er-REZZÂK
Yaratılmışlara, faydalanacakları
şeyleri ihsân eden...
Rızık, Allah Teâlâ'nın bilhassa
yaşayan mahlûkatına faydalanmalarını nasib ettiği her şeydir. Rızık
yalnız yenilip içilecek şeylerden ibaret değildir. Kendisinden
faydalanılan herşey'e rızık denir.
Maddî rızık, her türlü yiyecek ve
içecek, giyilecek ve kullanılacak eşya, para, mücevher, çoluk-çocuk,
vücudun çalışma kudreti, bilgi, mal-mülk, servet v.s. gibi şeylerdir.
Mânevî rızık ise, ruhun ve kalbin
gıdası olan şeylerdir. Başta îman olmak üzere insanın mânevî hayatına
ait bütün duygular ve o duyguların ihtiyacı olan şeyler, hep mânevî
rızıktır. |
|
el-FETTÂH
Her türlü müşkilleri açan ve
kolaylaştıran...
Fettâh kelimesi, feth'den
gelmektedir. Feth ise, "kapalı olan şey'i açmak" mânasınadır.
Kapalı bir şey'i açmak:
a. Maddî olur; bir kapıyı, bir
kilidi açmak gibi.
b. Mânevî olur; kalbden tasaları,
kederleri atıp gönlü açmak gibi.
Bitkilerin çiçek açması, tohum ve
çekirdeklerin sünbül vermesi, rızık ve rahmet kapılarının açılması hep
Fettâh ism-i şerifinin tecellîsindendir. |
|
el-ALÎM
Her şey'i çok iyi bilen...
Allah, her şey'i tam mânasıyla
bilir. Her şey'in, içini, dışını, inceliğini, açıklığını, önünü, sonunu,
başlangıcını, bitimini çok iyi bilendir O. Olmuşları bildiği gibi,
olacakları da aynı şekilde bilir. Onun için, olmuş - olacak, gizli -
açık söz konusu değildir. Bunlar, insanlar hakkında geçerli olan
mefhumlardır. İnsanların bilmesi nisbî ve ârızîdir. Allah'ın bilmesi
ise, - bütün isim ve sıfatlarında olduğu gibi - zâtî'dir. Onun için
O'nun bilmesinde dereceler bulunmaz. |
|
el-KÂBID
Sıkan, daraltan... |
|
el-BÂSIT
Açan, genişleten...
Bütün varlıklar Allah Teâlâ'nın
kudret kabzasındadır. İstediği kulundan, ihsân ettiği servet ve sâmânı,
evlâd ve iyâli, yahut hayat zevkini, gönül ferahlığını alıverir. O adam
zenginken fakir olur, yahut evlâd acısına boğulur, yahut iç sıkıntısına,
ıstırap ve huzursuzluk içine düşer.
İşte bu haller, Kâbıd isminin
tecellileridir.
Allah, istediği kuluna da yepyeni
bir hayat verir, neş'e verir, rızık bolluğu verir, bu da Bâsıt isminin
tecelliyatıdır. |
|
el-HÂFID
Yukarıdan aşağıya indiren,
alçaltan...
Allah Teâlâ, istediği kulunu
yukarıdan aşağı atıverir. Şan ve şeref sâhibi iken, rezîl ve rüsvây eder
ve bu muamelesi çok defa, kendisini tanımıyan, emirlerini dinlemeyen
âsiler, başkalarını beğenmiyen mütekebbirler ve hak, hukuk tanımayan
zâlim zorbalar hakkında tecellî eder. |
|
er-RÂFİ'
Yukarı kaldıran, yükselten...
Allah Teâlâ, istediği kulunu
indirdiği gibi, istediği kulunu da yükseltir. Şan ve şeref verir. Bâzı
gönülleri îman ve irfan ışığı ile parlatır, yüksek hakikatlardan
haberdâr eder.
Allah'ın yükselttiği insanlar, çok
defa melek huylu, tatlı dilli, insanların ayıplarını, kusurlarını örtüp
eksiklerini tamamlayan; onlara malıyla, bedeniyle, bilgisiyle,
nasihatiyle yardım eden nâzik, kibar insanlardır. Onlar bu istikametten
ayrılmadıkça Allah da bu nimeti kendilerinden almaz. |
|
el-MU'IZZ
İzzet veren, ağırlayan... |
|
el-MÜZİLL
Zillete düşüren, hor ve hakîr
eden...
İzzet ve zillet, birbirine zıd
mânalardır. İzzet kelimesinde "şeref ve haysiyet", Zillet kelimesinde
ise "alçaklık" mânası vardır.
Bunlar hep Allah Teâlâ'nın,
mahlûkatı üzerindeki tasarrufları cümlesindendir. |
|
es-SEMİ'
İyi işiten...
Allah Teâlâ işitir. Kalblerimizdeki
sözleri ve işitilmek şânından olan her şey'i işitir. Mesafeler, onun
işitmesine perde olamaz. Birini işitmesi, ötekilerini işitmesine mâni
olmaz. Her hâdiseyi aynı derece açık olarak işitir. |
|
el-BASÎR
İyi gören...
Allah Teâlâ herkesin gizli açık
yaptığını ve yapacağını görüp durmaktadır. Karanlıklar O'nun görmesine
mâni olamaz. Karanlık gibi, yakınlık - uzaklık, büyüklük - küçüklük gibi
insanların görmelerine engel olan şeyler de O'nun görmesine mâni olmaz. |
|
el-HAKEM
Hükmeden, hakkı yerine getiren...
Allah Teâlâ Hâkim'dir, her şey'in
hükmünü O verir ve hükmünü eksiksiz icra eder. Hâkimlerin hâkimliğine,
hükümdarların hükümdarlığına hüküm veren de ancak O'dur. O'nun hükmü
olmadan hiçbir şey, hiçbir hâdise meydana gelemediği gibi, O'nun hükmünü
bozacak, geri bıraktıracak, infazına mâni olacak hiçbir kuvvet, hiçbir
hükûmet, hiçbir makam da yoktur. |
|
el-ADL
Tam adâletli...
Adalet, zulmün zıddıdır. Zulüm
kelimesinde; incitme, can yakma mânası vardır. Zulmetmiyerek herkese
hakkını vermek ve her şey'i akıl ve mantığa, hikmet ve maslahata uygun
olarak yapmak da adalet demektir.
Allah Teâlâ Âdil'dir. Zâlimleri
sevmez. Zâlimlerle düşüp kalkanları ve hattâ sadece uzaktan onlara
imrenenleri ve sevenleri de sevmez. |
|
el-LÂTÎF
En ince işlerin bütün inceliklerini
bilen, nasıl yapıldığına nüfuz edilemeyen en ince şeyleri yapan;
İnce ve sezilmez yollardan
kullarına çeşitli faydalar ulaştıran...
Allah Teâlâ Lâtîf'dir. En ince
şeyleri bilir. Çünkü onları yaratan O'dur. Nasıl yapıldığı bilinmiyen,
gizli olan en ince şeyleri yapar. |
|
el-HABÎR
Her şey'in iç yüzünden, gizli
taraflarından haberdar olan...
En küçüğünden en büyüğüne kadar
bütün eşya ve hâdiselerden Allah haberdardır. Onun haberi olmadan hiçbir
hâdise cereyan etmez. |
|
el-HALÎM
Hilm, suçluların cezasını vermeye
gücü yetip dururken bunu yapmamak, onlar hakkında yumuşak davranmak ve
cezalarını geriye bırakmaktır. Suçluyu cezalandırmağa iktidarı olmayana
halîm denmez. Halîm, kudreti yettiği halde, bir hikmete binaen
cezalandırmayana denir.
Allah Teâlâ Halîm'dir. Her günah
işleyeni hemen cezalandırmaz. Hışım ve gazabda acele etmez, mühlet
verir. Bu mühlet içinde yaptıklarına pişman olup tevbe edenleri afveder.
Israr edenler hakkında, hüküm artık kendisine kalmıştır. |
|
el-AZÎM
Bütün büyüklüklerin sâhibi...
Azamet, büyüklük mânasınadır.
Hakikî büyüklük Allah'a mahsustur. Yerde, gökte, bütün varlık içinde
mutlak ve ekmel büyüklük, ancak O'nundur ve herşey O'nun büyüklüğüne
şâhiddir. Bu sıfatta da Allah'a herhangi bir denk bulunması muhaldir. |
|
el-ĞAFÛR
Mağfireti çok...
Allah Teâlâ'nın mağfireti çoktur.
Bir kulun kusuru ne kadar büyük ve çok olursa olsun onları örter,
meydana çıkarıp da sâhibini rezîl etmez.
Kusurları insanların gözünden
gizlediği gibi, melekût âlemi sâkinlerinin gözünden de gizler.
İnsanların görmediği bâzı şeyleri melekût âlemi sâkinleri görürler.
Gafûr ism-i şerîfi, kusurların onların gözünden de gizlenmesini ifade
eder. |
|
eş-ŞEKÛR
Kendi rızâsı için yapılan iyi
işleri, daha ziyadesiyle karşılayan...
Şükür, iyiliği, iyilikle karşılamak
demektir. Şükür, Allah Teâlâ'ya karşı kulun yapması gereken bir
vazifesidir.
Şekûr ise, az tâat karşılığında çok
büyük dereceler veren, sayılı günlerde yapılan amel karşılığında âhiret
âleminde sonsuz nimetler lûtfeden demektir. Bu mânaya Allah'dan başka
hakikî sâhip yoktur. |
|
el-ALİYY
Her hususta, herşeyden yüce olan...
Allah Teâlâ yücedir, yüksektir.
Yüksekliğin hakikî mânası şudur:
1. Allah'tan daha üstün bir varlık
düşünülmesi imkânsızdır.
2. Bir benzeri veya ortağı veya yardımcısı yoktur.
3. Şânına yaraşmayan her şeyden uzaktır.
4. Kudrette, bilgide, hükümde, iradede ve diğer bütün kemâl sıfatlarında
üstündür. Şu halde Aliyy, her şey kendisinin dûnunda, emrinde ve hükmü
altında olan Zât demektir. |
|
el-KEBÎR
Büyüklükte kendisinden daha büyüğü
düşünülemeyen...
Allah Teâlâ kibriyâ sâhibidir.
Kibriyâ, zâtın kemâli demektir. Her bakımdan büyük, varlığının kemâline
hudut yoktur. Bütün büyüklükler O'na mahsustur. |
|
el-HAFÎZ
Yapılan işleri bütün tafsilâtıyla
tutan, her şey'i belli vaktine kadar âfât ve belâlardan saklıyan...
Hıfz, korumak, demektir. Bu koruma
iki şekilde olur.
Birincisi, varlıkların devamını
sağlamak, muhafaza etmektir.
İkincisi, birbirlerine zıd olan
şeylerin, yekdiğerlerine saldırmasını önlemek, birbirlerinin şerrinden
onları korumaktır.
Allah her mahlûkuna, kendine
zararlı olan şeyleri bilecek bir his ilham buyurmuştur. Bu Hafîz ism-i
şerîfinin tecelliyatındandır. Bir hayvan kimyevî tahlil raporuna muhtaç
olmadan kendine zararlı otları bilir ve onları yemez. Kulların
amellerinin yazılması, zâyi olmaktan korunması da Hafîz isminin
iktizasıdır. Bu bakımdan âhirette yeniden dirilme ve yaptıklarından
hesaba çekilme ile Hafîz isminin yakından alâkası vardır. |
|
el-MUKÎT
Her yaratılmışın azığını ve
gıdasını tayin eden, azıkları beden ve kalblere gönderen...
Bu mânaya göre Mukît, Rezzak
mânasınadır. Yalnız Mukît, Rezzâk'tan daha hususîdir. Rezzak, azık olanı
da olmayanı da içine alır. |
|
el-HASÎB
Herkesin hayatı boyunca yapıp
ettiklerinin, bütün tafsilât ve teferruatiyle hesabını iyi bilen;
Her şey'e ve herkese her ihtiyacı
için kâfi gelen...
Allah Teâlâ, neticesi hesapla
bilinecek ne kadar miktar ve kemmiyet varsa hepsinin neticelerini hiçbir
ameliyeye (işleme) muhtaç olmadan doğrudan doğruya ve apaçık bilir.
Allah Teâlâ, herkese her ihtiyacı
için kâfidir. Bu kifâyet, O'nun varlığının devam ve kemâlini gösterir. |
|
el-CELÎL
Celâdet, ululuk ve heybet sâhibi,
celâl sıfatları ile muttasıf...
Celâdet ve ululuk, Allah'a
mahsustur. Onun zâtı da büyük, sıfatları da büyüktür. Fakat bu büyüklük,
cisimlerdeki gibi hacim veya yaşlılık itibarı ile değildir. Zamanla
ölçülmez, mekânlara sığmaz. |
|
el-KERÎM
Keremi, lütuf ve ihsânı bol...
Allah vaad ettiği zaman sözünü
yerine getirir, verdiği zaman son derece bol verir, muktedirken afveder. |
|
er-RAKÎB
Bütün varlıklar üzerinde gözcü,
bütün işler murakabesi altında bulunan...
Bir şey'i koruyan ve devamlı
kontrol altında bulundurana rakîb derler; bu da bilgi ve muhafaza ile
olur.
Allah Teâlâ, bütün varlıkları her
lâhza gözetip duran bir şâhid, bir nâzırdır. Hiçbir şey'i kaçırmaz. Her
birini görür ve herkesin yaptığına göre karşılığını verir. |
|
el-MÜCÎB
Kendine dua edip yalvaranların
isteklerini işitip cevab veren, onları cevabsız bırakmayan...
Burada bir hususu iyi bilmek
gerekir: Cevab vermek ayrıdır, kabûl etmek ayrıdır. Âyet-i kerîmede,
Allah tarafından her duaya cevab verileceği va'dedilmiştir. Fakat kabûl
edileceği va'dedilmemiştir. Zira kabûl edip etmemek Cenâb-ı Hakk'ın
hikmetine bağlıdır. Hikmeti iktiza ederse istenenin aynını, aynı zamanda
kabûl eder. Dilerse istenenin daha iyisini verir. Dilerse o duâyı âhiret
için kabûl eder, dünyada neticesi görülmez. Dilerse de kulun menfaatine
uygun olmadığı için hiç kabûl etmez. |
|
el-VÂSİ'
Geniş ve müsaadekâr...
Allah'ın ilmi, rahmeti, kudreti,
afv ve mağfireti geniştir ve her şey'i kaplamıştır. Allah'ın ilminden
hiçbir şey gizlenemez, ikram ve ihsanına bir nihayet yoktur. |
|
el-HAKÎM
Bütün işleri hikmetli...
Allah Hakîm'dir. Faydasız, boş ve
tesadüfî bir işi yoktur. Her emir ve filinin her yönüyle sonsuz fayda ve
maslahatları vardır. Her yarattığı mahlûk, her yaptığı iş bütün kâinat
nizamı ile alâkalıdır. Kâinatın umumî nizamı ile tenâkuz teşkil eden
hiçbir hâdise, bir mahlûk, bir iş yoktur. |
|
el-VEDÛD
İyi kullarını seven, onları rahmet
ve rızasına erdiren, sevilmeye ve dostluğu kazanılmaya biricik lâyık
olan...
Vedûd'un iki mânası vardır: 1.
Seven, 2. Sevilen.
Allah Teâlâ, kullarını çok sever,
onları lütuf ve ihsanına garkeder. Sevilmeye lâyık ve müstehak olan da
ancak O'dur. |
|
el-MECÎD
Zâtı şerefli, ef'âli güzel olan,
her türlü övgüye lâyık bulunan...
Bu ism-i şerîfin mânasında iki
mühim unsur vardır:
Biri: Azamet ve kudretinden dolayı
yaklaşılamaz olmak.
İkincisi: Yüksek huylarından, güzel
işlerinden dolayı övülüp sevilmek... |
|
el-BÂİS
Ölüleri diriltip kabirlerinden
kaldıran; gönüllerde saklı olanları meydana çıkaran...
Allah Teâlâ insanları, onlar ölüp
toprak olduktan sonra âhiret günü dirilterek kabirlerinden kaldıracak ve
ruhları ile cesedleri birlikte olarak hesaplarını görecek, sonra da yine
ruh ve cesedleri birlikte olarak mükâfat veya cezalarını verecektir. |
|
eş-ŞEHÎD
Her zamanda hâdiselerin dış yüzünü
bilen ve her yerde hâzır ve nâzır olan...
Allah, mutlak surette herşey'i
bilmesi bakımından Alîm'dir. Hâdiselerin esrarını, iç yüzünü bilmesi
yönünden Habîr'dir. Dış yüzünü bilmesi yönünden de Şehîd'dir. |
|
el-HAKK
Varlığı hiç değişmeden duran...
Hakk, varlığı hakikî bulunan zâtın
ismidir. Yani, varlığı daima sâbittir. Allah Teâlâ'nın zâtı, yokluğu
kabûl etmediği gibi, herhangi bir değişikliği de kabûl etmez. Hakikaten
vâr olan yalnız Allah'tır. |
|
el-VEKÎL
Usûlüne uygun şekilde, kendisine
tevdi edilen işleri en güzel şekilde neticelendiren...
Kendisine iş ısmarlanan zâta vekîl
denir. Allah Teâlâ en güzel ve en mükemmel vekîl'dir. İşlerin hepsini
tedvîr, tedbîr ve idare eden O'dur. Fakat kendisi hiçbir işinde vekîle
muhtaç değildir. Allah Teâlâ, kendisine tevekkül edenlerin işlerini en
iyi neticeye ulaştırır. |
|
el-KAVİYY
Çok kuvvetli... |
|
el-METÎN
Çok sağlam...
Kuvvet, tam bir kudrete delâlet
eder. Metânet ise, kuvvetin şiddetini ifade eder.
Allah'ın kuvveti de öteki sıfat ve
isimleri gibi nâ-mütenâhîdir, tükenmez, gevşemez, hudut içine sığmaz,
ölçüye gelmez. Allah'ın kudreti bahsinde zorluk - kolaylık söz konusu
değildir. Bir yaprağı yaratmakla kâinatı yaratmak birdir.
Allah Teâlâ tam bir kuvvet sahibi
olmak bakımından, Kaviyy, gücünün çok şiddetli olması bakımından
Metîn'dir. |
|
el-VELİYY
İyi kullarına dost olan, yardım
eden...
Allah, sevdiği kullarının dostudur.
Onlara yardım eder. Sıkıntılarını, darlıklarını kaldırır, ferahlık
verir. İyi işlere muvaffak kılar. Her çeşit karanlıklardan kurtarır,
nurlara çıkarır. Artık onlara korku ve hüzün yoktur. Herkesin korktuğu
zaman, onlar korkmazlar. |
|
el-HAMÎD
Ancak kendisine hamd ü senâ olunan,
bütün varlığın diliyle biricik övülen, medhedilen...
Hamd; ihsan sâhibi büyüğü övmek,
tâzim fikri ve teşekkür kasdiyle medh ü senâ etmektir.
Her mevcûd, hâl diliyle olsun, kâl
diliyle olsun, Allah Teâlâ'yı tesbih ve takdîs etmektedir. Bütün hamd ü
senâlar O'na mahsustur. Hamd ve şükürle kendisine tâzim ve ibâdet
olunacak veliyy-i nimet ancak O'dur. |
|
el-MUHSÎ
Herşey'in sayısını bir bir bilen...
İlmi herşey'i ihâta eden ve
herşey'in miktarını bilip eksiksiz tastamam sayabilen Allah'dır.
Allah Teâlâ, herşey'i olduğu gibi
görür ve bilir, yani, bütün mevcûdatı toptan bir yığın hâlinde
birbirinden seçilmez karışık bir şekilde değil; cinslerini, nev'ilerini,
sınıflarını, ferdlerini, zerrelerini birer birer saymış gibi gayet açık
görür ve bilir. |
|
el-MÜBDİ'
Mahlûkatı maddesiz ve örneksiz
olarak ilk baştan yaratan...
Mübdi, bir mânada îcad demektir.
Muîd ism-i şerîfi de îcad mânasına gelir. İcadın bir benzeri daha evvel
yaratılmış, meydana getirilmiş ise, iâde; değilse, yani, benzeri,
maddesi olmayan yeni bir şey ise ibdâ denir. |
|
el-MUÎD
Yaratılmışları yok ettikten sonra
tekrar yaratan...
Herşey mukadder olan ömrünü
tamamlayıp öldükten sonra, Allah'tan başka kimse kalmaz, fakat varken
yok olan bu insanları âhiret günü Allah Teâlâ diriltip yeniden
hayatlandırır, yeniden yaratır. Sonra da dünya hayatlarında yaptıkları
işlerden hesaba çeker. |
|
el-MUHYÎ
Hayat veren, can bağışlayan, sağlık
veren...
Allah Teâlâ, cansız maddelere hayat
ve can verir.
Her gün, her saat, her saniye
yeryüzünde milyonlarca varlık hayat bulup dünyaya gelmektedir. Bütün
bunlar, Allah'ın emr ü fermaniyle, yaratmasıyle ve müsaadesiyle
olmaktadır. Allah yoğu var edip hayat verdiği gibi, ölüyü de tekrar
canlandırabilir. Buna ihyâ, yani, diriltme denir. Hayatı hiç yoktan
veren zâtın, ölülere yeniden hayat verip diriltmesi elbette son derece
kolaydır. |
|
el-MÜMÎT
Canlı bir mahlûkun ölümünü
yaratan...
Allah, yarattığı her canlıya
muayyen bir ömür takdîr etmiştir. Canlı varlıklar için ölüm mukadder ve
muhakkaktır. Hayatı yaratan Allah olduğu gibi, ölümü yaratan da yine
O'dur.
Ancak bu ölüm, yok oluş, hiçliğe
gidiş değil, bil'akis fâni hayattan bâkî hayat geçiştir. |
|
el-HAYY
Diri; her şey'i bilen ve her şey'e
gücü yeten...
Hayy, diri demektir, bunun zıddına
meyyit denir ki, ölü mânasına gelir.
Allah Teâlâ ölmez, daima hâzır ve
nâzırdır. Yaşayan mahlûkatın hayatını veren de O'dur. O olmasaydı
hayattan eser olmazdı. O daima fenâdan, zevalden, hatâdan münezzehtir.
Her an Alîm, her an Habîr, her an Kadîr'dir. |
|
el-KAYYÛM
Gökleri, yeri, her şey'i ayakta
tutan...
Kayyûm, kâim'in mübalâğasıdır. "Her
şey üzerinde kâim" demektir. Bunun mânası "Bir şey'in kıyâmı, yani, bir
varlık sâhibi olarak durabilmesi neye bağlı ise, onu veren" demektir.
Allah Teâlâ, her şey'in mukadder olan vaktine kadar
durması için sebeblerini ihsân etmiştir. Onun için herşey Hak ile
kâimdir. |
|
el-VÂCİD
Hiçbir şey'e ihtiyacı olmayan;
istediğini, istediği vakit bulan. Kendisi için lüzumlu olan şeylerin hiç
birinden mahrum olmayan...
Ulûhiyet sıfatları ve bunların
kemâli hususunda kendisine gerekli olan herbir şey, şânı yüce olan
Allah'ın zâtında mevcuddur. |
|
el-MÂCİD
Kadr ü şânı büyük, kerem ve
semâhati bol...
Allah Teâlâ'nın kendisiyle
âşinalığı olan kullarına kerem ve semâhati ifadeye sığmaz, ölçüye
gelmez. Meselâ: Onları temiz ahlâk sâhibi olmaya, iyi işler yapmaya
muvaffak kılar da, sonra yaptıkları o güzel işleri, hâiz oldukları
seçkin vasıfları sebebiyle onları över, sitayişlerde bulunur.
Kusurlarını afveder, kötülüklerini mahveder. |
|
el-VÂHİD
Tek...
Zâtında, sıfatlarında, işlerinde,
isimlerinde, hükümlerinde asla şerîki (ortağı)
veya nazîri (benzeri) ve dengi bulunmayan... |
|
es-SAMED
Hâcetlerin bitirilmesi,
ızdırapların giderilmesi için tek merci', ihtiyaç ve dileklerde
kendisine müracaat edilen, arzu ve bütün istekler kendisine sunulan...
Allah Teâlâ, her dileğin biricik
merciidir. Yerde, gökte bütün hâcet sâhipleri yüzlerini O'na
döndürmekte, gönüllerini O'na bağlamakta, el açarak yalvarmalarını O'na
arzetmektedirler. Buna lâyık olan da yalnız O'dur. |
|
el-KÂDİR
İstediğini, istediği gibi yapmağa
gücü yeten...
Allah Teâlâ, kudretine bir ayna
olmak üzere kâinatı yaratmıştır. Gök boşluğunun ölçülmesi mümkün olmayan
genişliği içinde, akıllara hayret ve dehşet verecek derecede
birbirlerine uzak mesafelerde milyarlarca güneşleri yandırmak...
Fezalarda, sayısı belirsiz âlemleri birbirine çarpmadan koşturmak... Bir
damla suyun içinde, birbirine temas etmeden hesapsız hayvanatı yüzdürmek
Kâdir isminin tecelliyatındandır. |
|
el-MUKTEDİR
Kuvvet ve kudret sâhipleri üzerinde
istediği gibi tasarruf eden...
Allah Teâlâ her şey'e karşı mutlak
ve ekmel surette Kâdirdir. Her şey'e kâdir olduğu içindir ki, dilediği
şey'i yaratır ve isterse onda dilediği kadar kuvvet ve kudret de
yaratır. |
|
el-MUKADDİM
İstediğini ileri geçiren, öne
alan...
Allah Teâlâ bütün mahlûkatı
yaratmıştır. Fakat, ancak seçtiklerini ileri almıştır. İnsanların
bâzısını dince, dünyaca bâzısı üzerine derece derece yükseltmiştir.
Fakat bu yükseltme ve seçme, kulların kendi amelleri ile ona lâyık
olmaları neticesinde olmuştur. |
|
el-MUAHHİR
İstediğini geri koyan, arkaya
bırakan...
Allah Teâlâ istediğini ileri,
istediğini geri aldığı gibi, bâzan da kullarının teşebbüslerini, onların
bekledikleri zamanda semerelendirmez, maksadlarını arkaya bırakır. Bunda
birçok hikmetleri vardır. Bu hikmetleri araştırmalı, sezmeğe
çalışmalıdır. |
|
el-EVVEL
Her varlıktan mukaddem olan,
başlangıcı olmayan...
Allah Teâlâ bütün varlıklar üzerine
mukaddem olup kendi varlığının evveli yoktur. Kendisi için asla
başlangıç tasavvur olunamaz. Onun için Ona EVVEL demek, "ikincisi var"
demek değildir. "Sâbık'ı, yani, kendisinden evvel bir varlık sâhibi yok"
demektir. |
|
el-ÂHİR
Sonu olmayan...
Herşey biter, helâk ve fenaya
gider, ancak O kalır. Varlığının sonu yoktur. Evveliyetine bidayet
olmadığı gibi, âhiriyetine nihayet yoktur. Onun için Ona "Âhir" demek,
"Bir sâbık'ı yani, kendisinden evvel bir varlık sâhibi var" demek
değildir. "Bir lâhıkı yok" demektir. |
|
ez-ZÂHİR
Âşikâr olan, kat'î delillerle
bilinen...
Allah Teâlâ'nın varlığı herşeyden
âşikârdır. Gözümüzün gördüğü her manzara, kulağımızın işittiği her
nağme, elimizin tuttuğu, dilimizin tattığı her şey, fikirlerimizin
üzerine çalıştığı her mâna, hâsılı, gerek içimizde, gerek dışımızda
şimdiye kadar anlayıp sezebildiğimiz her şey O'nun varlığına, birliğine,
kemal sıfatlarına şâhiddir. |
|
el-BÂTIN
Gizli olan; duyu organları ile
idrâk edilemeyen...
Allah Teâlâ'nın varlığı hem
âşikardır, hem gizlidir.
Âşikârdır, çünkü varlığını bildiren
delil ve nişanları gözsüzler bile görmüş ve bu hakikatler hakikatı yüce
varlığa, eşyanın umumî şehadetini sağırlar bile işitmiştir.
Gizlidir. Çünkü biz Onu künhüyle
bilemeyiz. Amma varlığını kat'î surette biliriz. |
|
el-VÂLÎ
Mahlûkatın işlerini yoluna koyan;
Bu muazzam kâinatı ve her an biten
hâdisatı tek başına tedbîr ve idare eden...
Allah Teâlâ bütün varlığı idare
eden, biricik ve en büyük vâlidir. Diğer vâliler ve hükümdarların
idaresi, O'nun izni ve müsaadesi iledir. Ve onların velâyet ve idaresi,
son derece nâkıstır.
Allah'ın velâyet ve tedbiri ise
sınırsız, gerçek ve hakikîdir. Her şey emri ve iradesi altındadır.
Herşey'i bilir. Ondan habersiz mülkünde hiçbir
şey cereyan etmez. Âdile mükâfatını, zâlime cezasını eksiksiz verir...
Sebebler, O'nun icraat ve idaresinde yardımcı değil, sadece izzet ve
haşmetini gösteren birer perdedirler. Hakikî te'sir, O'nun
kudretindendir. |
|
el-MÜTEÂLÎ
Yaratılmışlar hakkında aklın mümkün
gördüğü her şeyden, her hal ve tavırdan pek yüce ve pek münezzeh...
Meselâ, bir zengin hakkında, "Bu
adam yarın fakir düşebilir", denebilir ve adam da zenginken fakir
olabilir. Fakat Allah Teâlâ hakkında, bu gibi ihtimallerin düşünülmesi
mümkün değildir. O, her türlü noksanlık, eksiklik, zaaf, âcizlik, hatâ
ve kusurdan münezzehtir. İsteyenler çoğaldıkça ihsanı artar, herkese
hikmet ve iradesine göre verir. Verdikçe hazîneleri tükenmez... |
|
el-BERR
Kulları hakkında kolaylık isteyen;
iyilik ve bahşişi çok olan...
Allah Teâlâ kulları için daima
kolaylık ve rahatlık ister, zorluk istemez, zorluk çıkaranları da
sevmez. Yapılan kötülükleri bağışlar, örter. Bir iyiliğe en az 10
mükâfat verir. Kul gönlünden iyi bir şey geçirmişse, onu yapmamış olsa
bile, yapmış gibi kabûl edip mükâfat verir. Aksine kötülükleri ise
yapmadıkça cezalandırmaz. |
|
et-TEVVÂB
Tevbeleri kabûl edip, günahları
bağışlayan...
Bu ism-i şerîf, tevbe'nin mübalâğa
sîgasıdır. Tevbenin asıl mânâsı dönmektir. Kulun isyan yolundan dönmesi
demektir. |
|
el-MÜNTEKIM
Suçluları, adaleti ile müstehak
oldukları cezaya çarptıran...
Allah Teâlâ'nın intikamı vardır.
Âsîlerin belini kıran, cânilerin hakkından gelen, taşkınlık yapan
azgınlara hadlerini bildiren şübhesiz ki O'dur. |
|
el-AFÜVV
Afvı çok...
Allah Teâlâ, günahları silen,
onları hiç yokmuş gibi kabûl edendir.
Bu mânaya göre bu isim, Gafûr
ismine yakındır. Ancak arada şu fark vardır: Gufran: Günahları
örtüvermek demektir. Afv ise, günahları kökünden kazımaktır. Günahları
kökünden kazımak, o şey'i örtmekten daha iyidir. |
|
er-RAÛF
Çok re'fet ve şefkat sâhibi...
Mahlûkat içinde bilhassa insanlar
için, Allah'ın inâyeti, kerem ve re'feti hiçbir ölçüye ve ifadeye
sığmayacak kadar geniş ve büyüktür. |
|
MÂLİKÜ'L-MÜLK
Allah Teâlâ mülkün hem sâhibi, hem
hükümdârıdır. Mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Hiçbir kimsenin
O'nun bu tasarrufuna itiraz ve tenkide hakkı yoktur... Dilediğine verir,
dilediğinden alır. Mülkünde hiçbir ortağa ve yardımcıya ihtiyacı yoktur. |
|
ZÜ'L-CELÂLİ
ve'l-İKRÂM
Hem büyüklük sâhibi, hem fazl-ı
kerem...
Celâl; büyüklük, ululuk
mânasınadır. Büyüklük alâmeti olan ne kadar kemâlât varsa hepsi Allah'a
mahsustur. Mahlûkattaki kemâlât, O'nun kemâlinin zayıf bir gölgesi ve
işaretidir.
Allah Teâlâ aynı zamanda büyük bir
fazl-ı kerem sâhibidir de... Mahlûkat üzerine akıp taşmakta olan sayıya
gelmez, sınır kabûl etmez nimetler hep O'nun ihsanı ve ikrâmıdır. O
nimetlerin zerresinde olsun hiç kimsenin hakkı yoktur. |
|
el-MUKSİT
Bütün işlerini denk, birbirine
uygun ve yerli yerinde yapan.
Mazlûma acıyıp zâlimin elinden
kurtaran.
Allah Teâlâ en üstün bir adalet ve
merhametin sâhibidir. Her işi birbirine denk ve lâyıktır. Zerre kadar da
olsa haksızlığı tervic etmez. Kullarına muamelesi merhamet ve adalet
üzeredir. Yapılmış olan hiçbir iyiliğin zerresini bile karşılıksız
bırakmaz. İnsanların birbirlerine karşı işledikleri haksızlıkları da
düzelterek hakkı yerine getirir. |
|
el-CÂMİ'
İstediğini, istediği zaman,
istediği yerde toplayan.
Birbirine benzeyen, benzemeyen ve
zıd olan şeyleri bir araya getirip tutan...
Cem, dağınık şeyleri bir araya
toplama demektir. Allah Teâlâ, vücudlarımızın çürüyerek suya, havaya,
toprağa dağılmış zerrelerini tekrar birleştirecek, bedenlerimizi yeni
baştan inşa edecektir.
Allah Teâlâ birbirine benzeyen
şeyleri bir araya getirip topladığı gibi, birbirinden ayrı varlıkları da
bir araya getirmektedir. Onların iç içe birlikte yaşamalarını te'min
etmektedir. Sıcaklık ile soğukluk, kuruluk ile nemlilik gibi birbirine
zıd unsurları bir arada tutması da yine Allah'ın Câmi' isminin
tecellisindendir. |
|
el-GANİYY
Çok zengin ve her şeyden
müstağnî...
Ganiy, hiçbir şey'e ihtiyacı
olmayan, herşey yanında mevcud bulunduğu için hiçbir şekilde başkasına
müracaat mecburiyetinde kalmayan zât demektir. |
|
el-MUĞNÎ
İstediğini zengin eden...
Allah Teâlâ dilediğini zengin eder,
ömür boyunca zengin olarak yaşatır. Dilediğini de ömür boyunca fakirlik
içinde bırakır.
Bâzı kullarını zenginken fakir,
bazılarını da fakirken zengin yapar.
"Kıyamet günü fakirlik ve zenginlik
tartılmayacak; fakirliğe ne ölçüde sabredildiği, zenginliğe de ne ölçüde
şükredilmiş olduğu hesab edilecek. Mesele, çok fakir veya çok zengin
olmak değil, çok sabretmek veya çok şükretmektir." (Yahya
bin Muaz) |
|
el-MÂNİ'
Bir şey'in meydana gelmesine
müsâade etmeyen...
İyiden ve kötüden pek çok
arzularımız vardır ki biri bitmeden biri ortaya çıkar. Yaşadığımız
müddetçe bunlar ne biter, ne de tükenir... Biz de bu arzularımızı elde
etmek için çalışır dururuz. Her arzumuz bir takım sebeblere, sebebler de
Mâni' ve Mu'tî olan Allah'ın emrine bağlıdır. Allah Teâlâ isteyenlerin
isteklerini, dilerse verir; o zaman isteyenin tuttuğu sebebler çabucak
meydana gelir. Mu'tî ism-i şerîfinin mânası budur. Allah Teâlâ bâzı
isteklere de müsaade etmez. O zaman isteyenin yapıştığı sebebler kısır
kalır, ne kadar çabalanırsa çabalansın netice vermez. Bu da Mâni' ism-i
şerîfinin tecellîsidir.
Kullarının başına gelecek felâket
ve musibetleri önlemek, geri çevirmek de yine Mâni' ism-i şerîfinin
tecelliyatındandır. |
|
ed-DÂRR
Elem ve zarar verici şeyleri
yaratan... |
|
en-NÂFİ'
Hayır ve menfaat verici şeyleri
yaratan...
Menfaatları ve mazarratları, hayır
ve şerleri yaratan Allah Teâlâ'dır. İnsana menfaat ve zararlar belli
bâzı sebebler altında geliyorsa da, o sebebler o menfaat ve zararların
sâhibi ve müessiri değil, birer perdesidir. Gerçekte zararın da faydanın
da, hayrın da şerrin de yaratıcısı Allah'tır. |
|
en-NÛR
Âlemleri nurlandıran; istediği
sîmalara, zihinlere ve gönüllere nûr yağdıran...
Bütün eşyayı aydınlatan nûr,
şübhesiz ki, Allah'ın zâtının nûrundandır. Çünkü göklerin ve yerin nûru
O'dur.
Nasıl ki, güneşin aydınlattığı her
zerre, güneşin varlığına bir delildir, kâinatın her zerresinde görünen
aydınlık da, o aydınlığı yaratan varlığın mevcud olmasına bir delil
teşkil etmektedir. |
|
el-HÂDÎ
Hidayeti yaratan.
İstediği kulunu hayırlı ve kârlı
yollara muvaffak kılan, muradına erdiren.
Her yarattığına, neye ihtiyacı
varsa, ne yapması gerekiyorsa onu öğreten...
Hidâyet; Allah Teâlâ'nın lütuf ve
keremiyle kullarına, sonu hayır ve saadet olacak isteklerin yollarını
göstermesi veya o yola götürüp muradına erdirmesi demektir. Sadece hayır
yolunu ve sebeblerini göstermeğe irşâd; neticeye erinceye kadar o yolda
yürütmeye de tevfîk denir.
Hidâyetin karşılığı dalâlettir.
Dalâlet, doğru yoldan bile bile veya iğfale kapılarak sapmak demektir.
Hidâyetin neticesi îman, dalâletin neticesi îmansızlık ve küfürdür... |
|
el-BEDÎ'
Örneksiz, misalsiz, acîb ve hayret
verici âlemler îcad eden...
Zâtında, sıfatında, fiillerinde,
emsâli görülmemiş olan...
Bedî', mübdî mânasınadır. Mübdî,
ibdâ eden, yani örneği bulunmayan bir şey'i îcad eden demektir.
Allah herhangi bir kuluna
peygamberlik veya velîlik vererek üstün kılmışsa, bu üstünlükle o kul,
kendi zamanındaki sair insanlara nisbetle bedî' olmuştur. Bâzı âlimlere
verilen Bediüzzaman lâkabı gibi. Bu tâbir, zamanının eşsiz, misilsiz
âlimi mânasına gelmektedir. |
|
el-BÂKÎ
Varlığının sonu olmayan...
Bu ism-i şerîf "varlığın devamını"
bildiren bir kelimedir. Varlığın devamı, önü ve sonu olmamakladır. Önü
olmamak mülâhazasıyla Allah Teâlâ'ya Kadîm, sonu olmamak mülahazasıyla
Bâkî denir. Bu mânalara yakın Ezelî ve Ebedî ism-i şerifleri de vardır.
Allah Teâlâ'nın varlığı, devam
bakımından zaman mefhumu içine girmez. Çünkü, zaman denilen şey,
kâinatın yaratılmış olduğu andan itibaren sonsuzluğa doğru akışının
derecelerini gösteren bir mefhumdur. Şu halde, zaman yaratılmışlar
başlamıştır ve onlarla bitecektir. Kâinat yokken zaman da yoktu, fakat
Allah Teâlâ vardı. Kâinat biter, zaman da biter, fakat Allah BÂKÎdir. |
|
el-VÂRİS
Servetlerin geçici sâhipleri elleri
boş olarak yokluğa döndükleri zaman servetlerin hakikî sâhibi...
Allah Teâlâ mülkün gerçek sâhibi
olduğu gibi, gerçek vârisidir de. İnsanların mülk sâhibi olmaları geçici
olduğu gibi, varislikleri de geçici ve muvakkattır. Mülkün gerçek
vârisi, mülk sâhibi Allah'tır. Kıyâmet hengâmında bütün canlılar ölecek,
bütün mülk tamamıyla O'na kalacaktır. |
|
er-REŞÎD
Bütün işleri ezelî takdîrine göre
yürütüp, bir nizam ve hikmet üzere âkıbetine ulaştıran;
Her şey'i yerli yerine koyan, en
doğru şekilde nizama sokan...
Reşîd isminde iki mâna vardır:
1. Doğru ve selâmet yolu gösteren.
Bu mânada Hâdî ismiyle eş mânaya gelir.
2. Hiçbir işi boş ve faydasız
olmayan, hiçbir tedbîrinde yanılmayan, hiçbir takdîrinde hikmetsizlik
bulunmayan zât mânasındadır. |
|
es-SABÛR
Allah, bir işi, vakti gelmeden
yapmak için acele etmez. Yapacağı işlere muayyen bir zaman koyar ve
onları koyduğu kanunlara göre - zamanı gelince - icra eder. Önceden
çizdiği zamandan, - bir tenbelin yaptığı gibi, - geciktirmez. Ve kezâ -
bir acelecinin yaptığı gibi - zamanı gelmeden yapmağa kalkmaz. Bil'akis
her şey'i, hangi zamanda yapılmasını takdîr buyurmuş ise, o zaman yapar.
|
|