Masumların Ahı
Sahabî el-Esved b. Serî’ naklediyor: ‘Allah
Rasulü (s.a.s.) ile bir savaşa çıkmıştık. Müşriklere galip geldik. İnsanlar
öldürmede o kadar hızlı davrandılar ki çocukları bile öldürdüler.’ Bu durum
Peygamber (s.a.s.)’e ulaşınca, “Bazı kimselere ne oluyor ki işi çocukları
öldürmeye kadar götürdüler. Dikkat edin! Çocukları asla öldürmeyin buyurdu
ve bunu üç kere tekrar etti.”
(Darimî, Siyer, 25)
Rivayetin başka bir varyantında Allah Rasulü,
Huneyn savaşında meydana geldiği anlaşılan bu olaya karışanlara, çocukları
niçin öldürdüklerini sormuş, onların, “bunlar müşriklerin çocukları yâ
Rasûlallah!” demeleri üzerine, “sizin hayırlılarınız da müşriklerin evlâdı
değil mi?” buyurarak şöyle devam etmiştir: “Dikkat edin! Çocukları
öldürmeyin. Her doğan İslâm fıtratı üzerine doğar. Dilleri dönmeye
başlayınca ebeveynleri onları Yahudi veya Hristiyan yapar.” (Ahmed b. Hanbel,
3/435)
Sevgili Peygamberimiz’in, savaşta bile olsa,
çocukların öldürülmemesi konusundaki bu emri, Cenab-ı Hakk’ın, “sizinle
savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın, ancak aşırı gitmeyin. Çünkü
Allah aşırı gidenleri sevmez.” (Bakara, 190) buyruğunun bir açılımıdır.
Nitekim o, savaşta kadınların öldürülmesini de hoş görmemiş ve arkadaşlarına
bunu yasaklamıştır. (Ebû Davud, Cihad, 121) “(Düşmanını) öldürmede bile
insanların en ölçülüsü iman ehlidir.” buyuran Allah Rasulü, (Ebu Davud,
Cihad, 120) komutanlarına da, “Allah yolunda savaşırken, sözlerinde
durmaları, aşırılığa gitmemeleri, işkence yapmamaları ve çocukları
öldürmemeleri” talimatını vermiştir. (Dârîmî, Siyer, 5)
Birçok ayette, zulmü, zalimleri, bozguncuları
sevmediğini ifade buyuran ve “lânetinin zalimler üzerine olduğunu” bildiren
Yüce Allah, (Hûd, 18) yeryüzünde adalet ve barışın hakim olmasını murad
etmiş, elçilerinin de bu çerçeve dahilinde görevlerini yapmalarını
istemiştir. Şüphesiz, peygamberlerin esas görevleri, Allah’ın varlığını,
birliğini, onun buyruklarını insanlara duyurmak ve onları Allah’ın dinine
davet etmektir. Ama bu davette zorlama, baskı ve zulüm yoktur. Aksi halde,
insanların muhatap oldukları ilâhî imtihan anlamsız hale gelir. Onun için
Cenab-ı Hak, hiçbir elçisinden; kırarak, dökerek, baskı uygulayarak,
öldürerek tebliğde bulunmasını istememiştir. Kur’an-ı Kerim, bütün
peygamberlerin, görevlerini, “hikmet ve güzel öğütle”, “yumuşak sözle”,
“hatırlatarak”, “müjdeleyerek”, “uyararak”, “öğreterek”, “örnek olarak”,
“zorluklara sabrederek” yerine getirdiklerini haber vermektedir. Bu süreçte,
baskı gören, zulme maruz kalan, hatta öldürülenler onlardır. İnsanların,
birbirlerine zulmetmeden ve zulme uğramadan Allah’ın kulları olarak kardeşçe
yaşamaları uğrunda kendilerini feda edenler onlardır.
Geçmişte ve günümüzde kendilerini Allah’ın
elçilerine nispet eden insanların durumuna bakınca, yaptıkları ile bu
mensubiyetleri arasında ne büyük bir çelişki olduğu kolayca görülecektir.
Asırlarca dini bahane ederek birbirlerini boğazlayan, bu konuda hiçbir ölçü
tanımayan, kendi doğrularını zorla hakim kılmak için Allah adına kutsal
savaşlar düzenleyen insanlar acaba dinin arkasına sığınarak başka amaçlarına
ulaşmak için mi dünyayı kana bulamışlardır? İster istemez böyle bir soru
insanın aklına gelmektedir. Çünkü, dininin yeryüzüne zorla egemen
kılınmasına Cenab-ı Hakk’ın ihtiyacı yoktur. “Eğer Rabbin dileseydi,
yeryüzündekilerin hepsi toptan iman ederlerdi.” (Yunus, 99) buyuran ve buna
da hiç şüphesiz muktedir olan Allah, kendi dilemediği şeyi kullarından mı
istemektedir? Tabii ki hayır. O halde Allah’ın dinine davet; O’nun
elçilerinin yaptığı gibi, iyilikle, güzellikle, anlatarak, öğreterek, güzel
örnek olarak, iyiliği tavsiye ederek, kötülüğe engel olarak yapılacaktır.
Din bu yolla benimsenir ve yayılırsa anlamlı olur. Zorla güzellik olmayacağı
gibi, güzelliklerin toplamı olan Allah’ın dini de zorla hayata geçirilemez.
O halde savaş, ancak, zulüm ve haksızlığın önlenmesi, adaletin tesisi ve
saldırının engellenmesi amacıyla meşru ve kaçınılmaz olur. Nitekim Allah
Rasulü de, dine davet esnasında önüne çıkarılan engelleri bertaraf etmek,
kendisine ve inananlara yapılan saldırıları önlemek amacıyla savaşmak
zorunda kalmıştır. Bu kaçınılmaz durumda da, Allah’ın emrine imtisalen,
aşırıya gitmemek, suçlu olmayanları cezalandırmamak, sivil unsurları ve
doğayı korumak için elinden gelen duyarlılığı göstermiştir. Savaşların
cereyan ettiği Medine dönemi bunun örnekleriyle doludur.
Zaman tünelinde yol aldıkça daha çok ilerlediği
farz edilen ve insan hakları konusundaki duyarlılığın daha çok geliştiği
kabul edilen günümüz dünyasında, geçmişteki örneklerine rahmet okutacak ne
barbarlıkların işlendiğine hepimiz şahit oluyoruz. Evet, artık hepimiz
evlerimizde, dünyanın neresinde, hangi çıkarlar uğruna, ne tür kirli
savaşların yapıldığını, bu savaşlarda sadece askerlerin değil, bir aylık
bebekten doksan yaşındaki ihtiyara kadar, kadın-erkek ayrımı yapılmadan
bütün insanların nasıl vahşice yok edildiklerini korku filmi izler gibi
seyrediyoruz. Bir defada en fazla insan öldürme yeteneğine sahip bombalarla,
ev, okul, mabed, hastane ayrımı yapmadan ve hiçbir insanî ve dinî değeri
dikkate almadan yapılan saldırıları engelleyebilecek ortak bir insanî
refleksi bile gösteremeyen modern dünya için, dinlerin, kutsalların, ahlâkî
değerlerin ne işe yaradığını sorgulamak ve kendi kendimize sormamız gerekir:
Mensubu olduğumuz din bize hangi güzellikleri kattı? Bizde ne gibi olumlu
değişiklikler yaptı? Bu güzellikleri nerede ve kiminle paylaşıyoruz? Sahip
olduğumuz iyilikleri kimlere sergiliyoruz? Neredeyse dünyanın 3/4 ünü
oluşturan bizler, mensubu olmakla övündüğümüz Allah elçilerinin
öğretilerinden hiçbir şey öğrenemedik mi? Ya da onların öğretilerini kendi
süflî çıkarlarımıza alet edip yeni dinler mi ürettik? Sınır tanımayan
çirkinliklerin yaşandığı ve birçoğumuzun da sadece seyretmekle yetindiğimiz
bir dünyada, bir ilâhî dine mensup olmakla olmamak arasındaki fark nedir? Bu
sözde mensubiyet ve taşıdığımız bin türlü mahcubiyetle huzuruna varacağımız
yaratıcıya acaba hangi elçisinin arkasına sığınarak hesap vereceğiz? İşte bu
sorular insan olarak nerede durduğumuzu, ne uğrunda yaşadığımızı, Allah’ın
kulu olarak bu dünyada ne yaptığımızı ve ne işe yaradığımızı sorgulamaya
imkân verecek, en önemlisi, “büyük mahkeme”de görülecek hesabın çok zor
geçeceği gerçeğini bize bir kez daha hatırlatacaktır. Hiçbir şüphe yoktur
ki, Allah katına ulaşan her masum ve mazlum âhı, buna sebep olanlar için
ebedî bir hüsran vesikası olacaktır.
Not:: Bu yazı, Diyanet Aylık
Dergi Şubat 2009 sayısında yayınlanmıştır.
Prof. Dr. İ. Hakkı Ünal
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi