Vaaz Kategorileri
İman Konuları
İbadet Konuları
Sosyal Konular
Ramazan Vaazları
Dini Günler ve Geceler
DİB Örnek Vaazları
Genel Konular
islam ve Aile
Görev,Sorumluluk Ve Ahlak
Mevlid-i Nebi Vaazları
Ana Menü
Çocuklar İçin
Kura'an Öğreniyorm
Dinimi Öğreniyorum
Dini Bilgiler
Oyunlar
Ansiklopedi ve sözlük
Osmanlıca Sözlük
İslam Ansiklopedisi
Dini Sözlük
Dini Terimler
Küçük Lügat
Üye Adı
Parola

Şifremi unuttum - Üye Ol
Önceki Vaaz Sonraki Vaaz
Dünyevileşen İnsan Ve Karun Örneği

                                                    Vaaz Resimleri: w.jpg

Muhterem Müminler

           Dünyevileşme, dini olanın gündelik hayattan, ahlaktan, ticari ve sosyal yaşayıştan uzaklaştırılması, öneminin azaltılması, kişinin kendisini dünyanın cazibesine kaptırıp onun esiri olması manasını taşır.

           Diğer bir ifade ile dinin, gündelik hayattaki tesirini ve yerini azaltma, sınırlama, yaşadığı hayat tarzına dini müdahale ettirmeme anlamına da gelir. İnsanın ilgisini ve dikkatini yalnız ve yalnız dünyaya çevirmesi, zevk ve sefaya düşkünlük, rahatın peşinde koşmak da dünyevileşmenin belirtileridir. Dünyevileşme, müminler için kanser kadar tehlikeli bir hastalıktır. ‘Dünyevileşme hastalığının en önemli sebebi imanda zayıflık ve zafiyettir.

           Dinde laubalileşme, lakaytlık, ibadetleri geçiştirme, emir ve nehiylerde vurdumduymazlık, amelsizlik, vs. ‘dünyevileşmenin dışa yansıyan tezahürleridir.

            Vahye ve sünnete dayalı bir hayatı, insanları bir bütün olarak ele alıp, ölçülü ve dengeli bir yaşayışı önceleyen Müslümanların heva ve hevese dayalı bir zihniyetle, refahtan şımarmış, azmış menfaat ağırlıklı bir hayatı tercih eder hale gelmesi, dünyayı da ifsat etmektedir.

Müslümanlar ölümü unuttular, ölümden sonra hesaba çekileceklerini malları ve harcadıkları konusunda sorgulanacaklarını, yargılanacaklarını unuttular.

          Dünya hayatının gelip geçici olduğu, ‘üç günlük dünya' sözü hep konuşmalarda kaldı. Dünyayı hayatlarının ve hedeflerinin merkezine koydular. Bu durumda insan, Allah ile bağını kopardı ve hafıza kaybına uğradı. Bencil, kendisinden başka kimseyi düşünmeyen, özgürlük adı altında her arzu ve isteğini yerine getirmeye çalışan bir yapı meydana geldi. Bu anlayışta sabır-kanaat-şükür-bereket diye bir kavrama yer yoktu. Sorgulama yeteneğini kaybeden insanlar modern bir köle haline geldi. Kendisi için biçilen, şekillendirilen hayat tarzı; lüks, israf, gösteriş üzerine kuruldu.

           Zaruri olmayan ihtiyaçları temin etmek için her türlü değeri yok sayabilecek hale getirildi. Sonuçta

            اَلَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَوةَ الدُّنْيَا عَلَى اْلاَخِرَةِ

 ‘Dünya hayatını seve seve dünyayı, ahirete tercih ederler”[1] ayetinin işaret ettiği kimseler durumuna düştüler. Dinini yaşamaya çalışan insan, dış dünyanın çekiciliği ile iç dünyasının hakikatleri arasında sıkışıp kaldı.

           Müslümanların zihin dünyasında bir kırılma olarak beliren dünyevileşme, çok boyutlu alanlarda tezahür etse de temelde üç ana eksende kendisini gösteriyor. Birincisi makam-mevki tutkusu, ikincisi mal-mülk ve servet tutkusu, üçüncüsü karşı cinsle ilişkilerde sınırları aşan (fahşa-cinsellik) tutkusu.

          Dünyevileşmeye götüren bu hal; insanı daha çok zevk, daha çok maddi haz peşinde koşmaya sürükledi ve tutkulara yönlendirdi. Çünkü dünyevîleşmenin böyle bir çekiciliği vardı. İnsan hikmet ve irfandan koptuğu andan itibaren dünyevîleşmenin ortaya çıkardığı cazibe alanının dışına çıkamaz.

          Bu yozlaşmaya dayalı değişim süreçlerini yaşayan Müslümanlar, dünyevileşmenin bir sonucu olarak aklını ve kalbi paramparça etti. ‘üsve-i hasene' iyi modeller, örnek hayatlarla dolu bir toplum oluşturamadı. İbn Haldun, toplumların yıkılışını fetih, ganimet, konformizm, rehavet ve çöküş olarak açıklar. Bugünkü çöküşe giden toplum da yokluktan değil, valıktan, refahtan, israftan, taklitten bu sapmaya yönelir hale geldi. Tüketime yönelik kar, marka ve moda gibi kavramlar, dinin ticarileştirilmesini de beraberinde getirdi. Kur'an'ın ana konuları arasında yer alan, tevhid, rızık, tekbir, ihlas, cihad, adalet, özgürlük vb. gibi kavramların asli muhtevaları terk edilerek aşındırıldı.

Muhterem Müminler

         Tüketim kültürünü ve alışkanlıklarını meşrulaştırıcı bir anlayış oluştu. Sınıf atlayan yeni bir Müslüman kesim türedi. Bu sosyal değişim, inandığı gibi yaşayan değil, yaşadığı gibi inanan bir Müslüman tipi ortaya çıktı. Dünyevileşmenin hızlandırıcısı tahribat ve tahrifatı, dini hassasiyetleri de değiştirdi.

          Dindarlıkları yumuşattı, dönüştürücü etkiler ortaya çıkardı. Helal ve haram duyarlılıkları oldukça zayıfladı. Dünyevileşme dalgası, bulaşıcı bir hastalık gibi en muhafazakâr denilen ailelerde bile çözülmeleri beraberinde getirdi.

          Tatil anlayışlarından, site hayatına geçişten, tüketim alışkanlıklarına bağlı olarak, marka düşkünlüklerine, tesettür defilelerinden pop müziğe ve flörte varıncaya kadar her tarafı sardı. Henüz dini hassasiyetlerini kaybetmeyenler, mukavemet gücünü yok edercesine bu ‘dünyevileşme seli'nin önünde, dinini yaşama mücadelesi verip imanını kurtarma derdine düştü. Tıpkı hadiste zikredilen فِيهِنَّ كَالْقَبْضِ عَلى الْجَمْرِ، ‘imanı muhafaza, elde kor (ateş) taşımak gibi olacak'[2] hali üzere mücadele devam ediyor.

        ‘Dünyevîleşmenin en kötü olanı İslam'ın değişmezlerini değiştiren, imanda, fikirde, anlayışta meydana gelen ‘dünyevîleşmedir. Kötü olmada bunu takip edeni ise "önce bazı alanlarda uygulama bakımından İslam'ı terk etme, sonra bunu bir şekilde meşrulaştırmadır.

Bu konuda bir başka problem de "imkânsızlık, zorluk, yani zaruretler sebebiyle İslam'ın eksik uygulanmasının zaman geçtikçe tabiileşmesi, normalleşmesi ve böylece kıblenin şaşırılmasıdır. Dini, müminlerin hayatında kamil manada gerçekleştirmek ve korumak isteyen Müslümanlar, bir yandan zaruretleri görmek ve buna göre geçici çözümler üretmek, diğer yandan da her türlü olumsuzluğa rağmen mazeretlere sığınmadan her hal ve şartta yaşanan bir dini olduğunu unutmadan ‘örnek Müslüman' hali içinde hareket etmeliler.

Kur'an müslümanlara dört farklı kişiliği kötü örnekler olarak gösterir. Ve bunların acıklı akibetlerini anlatır. Bu dört kötü kişilik Firavun, Haman, Karun ve Bel'am'dır. Bunlara ve bunların temsil ettiği kişiliğe benzememeyi öğütler.

         Bizim 'dünyevileşmiş tip' dediğimiz bu insan tiplerinin bütün, zamanlar ve mekanla da bir tek dini vardır: Madde, para, ekonomi. Dünyevileşmiş tip, dindarsa dinini, ideolojisi varsa ideolojisini, davası varsa davasını her fırsatta paraya tahvil etmenin yollarını arar.

Karunlaşmış bu tip, Müslüman olduğu zaman, ''Allah rızası, hikmet, tebliğ, davet, ihlas, bereket, tekbir, cihad" gibi dinin kavramlarını kullanarak sömürür. Marksist olduğu zaman "halk, köylü, işçi, emekçi gibi Marksizmin kavramlarını kullanarak sömürür. seküler olduğu zaman "çağdaşlık, uygarlık, laisizm, milliyetçilik" gibi Kemalizmin tekeline aldığı kavramları kullanarak sömürür.

          Fakat hepsinin de mantığı tektir. Hepsi de tüketimi körükler. Hepsi de rantçıdırlar. Hepsi de menfaatlerini dinlerinden, imanlarından, ideolojilerinden önde tutarlar. Hepsi de çıkarları gerektirdiği zaman her şey olurlar. Hepsi de iktidar ve güç odaklarının etrafında pervanedirler.

           Belli bir geçim standardının üstüne çıkan her insan sahip olduğu hayat standartlarını korumanın mücadelesi içine giriyor. O konumunu kaybetmemek için veremeyeceği taviz, kaybetmeyeceği değer yok artık onun hayatında.

Yeter ki ‘hayat standardı'nı kaybetmesin! Hangi toplumda, hangi kültürde, hangi kimlikte olursa olsun bu böyle... Bütün yaş gruplarında da böyle... Sonradan edindiklerimizle doğmuşuz sanki. Ne çabuk benimsedin, ne çabuk uyum sağladın, bu ne hasret, bu ne ihtirasmış, bu ne sahiplenmeymiş pes doğrusu!

          Bugün sadece internet bağlantıları, cep telefonu ya da televizyon yayınları bir anda hayattan çekilip alınsa, hayatla bütün irtibatını yitirecek, bunalımdan bunalıma sürüklenecek.

          Uyuşturucu bağımlısı halinde insanımız. Hayata herhangi bir ekrandan, monitörden ya da tabletten bakan, sadece kulaklığındaki müziğe kulak veren, sadece futbola ya da basketbola ilgi duyan, sadece fastfood ürünlerini yenebilir bulan, hayata ve insana kapalı koca bir kalabalık...

Bunlar bizim insanımız, yarı ölü canlılar, yarı canlı ölüler... Eskilerin ifadesiyle ‘meyyiti müteharrik'ler. Dünyanın yarısı için 'hayat standardı' sayılan bütün bu zamane oyuncakları, dünyanın diğer yarısını yoksul, aç, bakımsız, hasta, muhtaç ve mağdur kılıyor. Doğal hayatı öldürüyor, yeraltı zenginliklerini tüketiyor, bitki ve hayvan çeşitliliğini ortadan kaldırıyor, fıtratı bozuyor.

           Bağımlısı olduğumuz bütün bu yeni alışkanlıkların bedeli, bize emanet olarak bahşedilmiş mukaddeslerimizi yok edip, değer ve kutsal tanımayan bir dünyada yaşamaya mecbur hale getirmeye çalışıyor.

      Bu nasıl bir hastalıktır ki:

Medine’de açlık ve pahalılığın hüküm sürdüğü kuraklık yıllarından biridir. Dıhye bin Halife el-Kelbî, müslüman olmadan önce Şam’dan yola çıkardığı bir ticaret kervanıyla Medine’ye girdi. Medine’liler âdetleri olduğu üzere kervanı tefler ve zillerle karşıladılar. Nebî tam o esnada Mescidde Cuma hutbesi veriyordu. 12 erkek ve bir miktar kadın dışında tüm cemaat Peygamber’in hutbesini terkedip kervana koştu. Hz. Nebî, bu duruma çok hiddetlendi ve buyurdu ki: “Eğer mescidde kimse kalmasaydı, şu vâdiyi ateş seli kaplardı.” Diğer bir rivâyette: “müslümanların üzerine taş yağardı.”[3]

Âyet de nazil oldu.

وَاِذَا رَاَوْا  تِجَارَةً اَوْ لَهْوًا انْفَضُّوآ اِلَيْهَا وَتَرَكُوكَ قَآئِمًا قُلْ مَا عِنْدَ اللهِ خَيْرٌ مِنَ اللَّهْوِ وَمِنَ التِّجَارَةِ وَاللهُ خَيْرُ الرَّازِقِينَ

          "Dünyevileşmiş müminler, bir ticaret ya da eğlence gördüklerinde dağılıp ona koşarak, seni yalnız bıraktılar. De ki: Allah katında bulunan, eğlenceden de, ticaretten de daha hayırlıdır. Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır."[4] Bugün de insanların çoğu sınırsız büyümeye, sınırsız tüketime, spor turnuvalarına, müzik konserlerine, show programlarına vs. dalarak, dini yalnız bırakmışlardır.

           Bu nasıl bir hastalıktır ki: Hz. Ömer'e "Zorlukla ve kıtlıkla denendik, sabredebildik; bolluk ve refahla denendik, sabredemedik" dedirtebiliyor.

Yahya Bin Muaz'ın hitabını düşünelim. Ne diyordu: "Ey İnsanlar! görüyorum ki; evleriniz Rum Kayseri'nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra'nın tutumuna, servet peşinde koşmanız Karun'un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe'nin gururuna, yaşayışınız sefihlerin yaşayışına benziyor. Allah için söyleyin bana, Ümmet-i Muhammed'den olanlar nerede?

          Bu nasıl bir hastalıktır ki: Uhud savaşında okçulara yerlerini terk ettiriyor. 

          Emevî Emiri Muaviye'nin yaptırdığı sarayı nasıl bulduğu sorulan Ebu Zerr'in cevabı müthiştir, diyor ki, 

         -Bu sarayı kendi paranla yaptırdıysan müsrifsin, beyt-ül mâl'in parasıyla yaptırdıysan hırsız! 

          Ebu Zer Gıfari Hazretleri anlatıyor:

          Peygamberimiz bana hayırdan bazı hasletleri vasiyet etti. Bu vasiyetler; benden daha zengin ve makam-mevki bakımından daha yüksek olanlara bakmayıp benden daha aşağı durumda olanlara bakmamı vasiyet etti. Miskinleri sevip onlara yakın olmayı tavsiye etti. 

          Akrabalarım bana eziyet yapmış olsalar bile akrabalık bağlarımı devam ettirmeyi vasiyet etti. 

          Allah hakkında kötüleyenlerin levminden korkmamayı vasiyet etti. Acı da olsa doğruyu söylememi vasiyet etti.

           Ebu Bekr-i Şibli, bir gün yolda giderken, buldukları bir ceviz için kavga eden iki çocuğa rastladı. Cevizi ellerinden alıp onlara: "Durun, size bu cevizi paylaştırayım da kavganız bitsin" dedi. Cevizi kırınca, içinin boş olduğu görüldü. "Bütün bu kavga, içi boş bir ceviz içinmiş meğer" buyurdu. Dünya işleri için hırsla, ihtirasla kavga edenlerin içi boş bir ceviz için kavga eden çocuktan ne farkları var?

Muhterem Kardeşlerim

Dünyevîleşmiş kimsenin prototipi Karun’dur. Kur’an, benî İsrâil içinde yaşayan bu kimseyi, her devirde görülebilecek karakter olması açısından dikkatlerimize sunar.

Kur’an’dan yola çıkarak Karun hakkında şu tesbitleri yapabiliriz:

1- Karun, Hz. Mûsâ’nın toplumuna mensup, hazinelere sahip olacak kadar zengin biridir.

اِنَّ قَارُونَ كَانَ مِنْ قَوْمِ مُوسَى فَبَغَى عَلَيْهِمْ وَاَتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَا اِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُوءُ بِالْعُصْبَةِ اُولِى الْقُوَّةِ اِذْ قَالَ لَهُ قَوْمُهُ لاَ تَفْرَحْ اِنَّ اللهَ لاَ يُحِبُّ الْفَرِحِينَ

“Şüphesiz Kârûn, Mûsâ'nın kavmindendi. Onlara karşı azgınlık etti. Biz ona, anahtarlarını (bile taşımak) güçlü bir topluluğa ağır gelecek hazineler verdik. Hani, kavmi kendisine şöyle demişti: "Böbürlenme! Çünkü Allah böbürlenip şımaranları sevmez."[5]

2- O, Hz. Mûsâ’nın yakını olmasına rağmen, ona karşı Firavun ve Hâmân’la birliktedir
اِلَى فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَقَارُونَ فَقَالُوا سَاحِرٌ كَذَّابٌ, وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مُوسَى بِاَيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُبِينٍ

“Andolsun ki biz Mûsâ'yı mucizelerimizle ve apaçık bir delille Firavun'a, Hâmân'a ve Kârûn'a gönderdik. Onlar ise; "Bu çok yalancı bir sihirbazdır" dediler.”[6]

3- Servetiyle böbürlenip şımarmış, elindeki ekonomik imkânı vahye karşı kullanmıştır

وَقَارُونَ وَفِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَلَقَدْ جَآءَ هُمْ مُوسَى بِالْبَيِّنَاتِ فَاسْتَكْبَرُوا فِى اْلاَرْضِ وَمَا كَانُوا سَابِقِينَ

“Kârûn'u, Firavun'u ve Hâmân'ı da helak ettik. Andolsun, Mûsâ kendilerine apaçık mucizeler getirmişti de yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Oysa bizi geçip (azabımızdan) kurtulamazlardı. “[7]

4- “Bu servet bana bilgim sayesinde verilmiştir” diyerek, mülkün asıl sahibini unutmuştur.

قَالَ اِنَّمَآ اُوتِيتُهُ عَلَى عِلْمٍ عِنْدِى اَوَلَمْ يَعْلَمْ اَنَّ اللهَ قَدْ اَهْلَكَ مِنْ قَبْلِهِ مِنَ الْقُرُونِ مَنْ هُوَ اَشَدُّ مِنْهُ قُوَّةً وَاَكْثَرُ جَمْعًا وَلاَ يُسْئَلُ عَنْ ذُنُوبِهِمُ الْمُجْرِمُونَ

“Kârûn, "Bunlar bana bendeki bilgi ve beceriden dolayı verilmiştir" dedi. O, Allah'ın kendinden önceki nesillerden, ondan daha kuvvetli ve daha çok mal biriktirmiş kimseleri helak etmiş olduğunu bilmiyor muydu? Suçlulukları kesinleşmiş olanlara günahları konusunda soru sorulmaz (Çünkü Allah hepsini bilir).”[8]

5- Sonunda servetiyle birlikte yere geçmiş, helâk olmuştur.

فَخَسَفْنَا بِهِ وَبِدَارِهِ اْلاَرْضَ فَمَا كاَنَ لَهُ مِنْ فِئَةٍ يَنْصُرُونَهُ مِنْ دُونِ اللهِ وَمَا كَانَ مِنَ المُنْتَصِرِينَ

“Sonunda onu da, sarayını da yerin dibine batırdık. Allah'a karşı ona yardım edebilecek adamları da yoktu. Kendisini savunup kurtarabileceklerden de değildi!”[9]

Âyetlerden çıkardığımız bu sonuçlara göre Karun, İsrâiloğulları içerisinden çıkmış olmasına rağmen, müslümanlara karşı Firavunla işbirliği yapacak kadar alçalabilen bir işbirlikçidir. Kendi ulusundan çıkan peygambere karşı mazlum ulusunun düşmanı olan zâlim Firavun’la, servet yapma hatırına işbirliğine giriyordu. Ona yaltakçılık yapıyordu. Zaten, mantıken böyle yapmasa ne o serveti edinebilir, ne de elinde tutabilirdi. Karun, وَابْتَغِ فِيمَا اَتَيكَ اللهُ الدَّارَ اْلاَخِرَةَ   “Allah’ın sana verdikleri içinde âhiret yurdunu ara”[10] uyarısı kendisine yapılınca, قَالَ اِنَّمَآ اُوتِيتُهُ عَلَى عِلْمٍ عِنْدِى “Bu servet bana, bendeki bir bilgi sayesinde verildi’[11] biçiminde cevap verecektir. Bu, günümüz kapitalizminin yetiştirdiği rantçı insan tipi olan “homo ekonomikus” mantığıdır.

Âyette, bu tiplerin, bilinçsiz yığınların imrendiği tipler olduğu ifade edilmekle, dünyalığın ehl-i dünya yığınları nasıl cezbettiği vurgulanmaktadır. Ancak, Karun’un kötü âkıbetine şahit olan aynı yığınların, ne kadar günübirlik düşündüğü de, cezalandırmanın ardından söyledikleriyle ortaya çıkıyor.

Bugünkü dünyevîleşme mantığıyla, eski çağlardaki ilkel dünyevîleşme mantığı arasında şaşılacak kadar benzerlik vardır. Aslında bu şaşılacak bir şey de değil. Çünkü insanın tabiatı, zaafları, zamanın değişmesiyle değişmiyor. İnsanın hakikat karşısında aldığı tavırlar, genellikle aynı. Dünyevîleşmiş çağdaş insan tipinin dini ekonomi, imanı para, kitabı çek koçanı, mâbedi bankadır. Dünyevîleşmiş tip, dindarsa dinini, ideolojisi varsa ideolojisini, dâvâsı varsa dâvâsını her fırsatta paraya tahvil etmenin yollarını arar.

Dünyevî belâların çoğu, uhrevî cezaların tümü, dünya-âhiret dengesini kuramamak, dünyayı âhiret için yaşayamamak ve dünya hayatını gaye edinmekten kaynaklanır. Ancak gerçek iman ve sâlih amel, insanı dünya hayatının aldatmasından koruyabilir. Âhireti tercih eden, dünyayı kaybetmez. Çünkü insana verilen hilâfet görevi, yeryüzünü imar edip nimetlerinden yararlanmayı gerektirir. Sadece dünya hayatını isteyenler, haram, zulüm ve sömürü düzenleriyle insanlığı doğru yoldan çıkarttıkları gibi, müslümanları da dünyaya uydurmak isterler. Halbuki, âhiretten kopuk bir dünya oyun ve eğlenceden ibarettir. Bir müslüman içinse dünya, İslâm’ı yaşamak, İslâm’ı hâkim kılma mücadelesi vermek (cihad), Allah yolunda hizmet ve meşrû şekilde çalışmak (ibâdet) içindir.

          Peygamberimizin şu hadisi bugünümüze ışık tutan bir mucize âdeta… Buyuruyorlar ki:

          "İleride ehl-i kitap ve diğer milletler, tıpkı aç kimsenin sofranın başına koştuğu gibi sizin üzerinize üşüşeceklerdir; üşüşüp ağzınızdaki lokmaları almak isteyeceklerdir." Yani cüzdanınızı elinizden almak, sofranızdaki ekmeği önünüzden çekmek, kazandığınız şeylerin üzerine oturmak için başınıza üşüşeceklerdir. Sahabi sorar: "O gün biz sayıca çok mu az olacağız ki onlar bize bunu yapacaklar Yâ Rasûlallah!?" Allah Rasûlü, "Hayır; bilakis siz o gün fevkalâde çok olacaksınız; ama Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı olan mehabeti çıkaracak; (yani hasımlarınız nazarında saygısız hale gelecek, emniyet telkin edemeyecek ve ağırlığınızı hissettiremeyeceksiniz.) Aynı zamanda Allah sizin kalbinize 'vehn' koyacak." buyurur. Sahabi yine sorar: "Vehn nedir Yâ Rasûlallah?" 

           Efendimiz; "Vehn, (gelip-geçici yanları itibarıyla) dünya sevgisi, dünyayı birinci plânda ele alma ve ölümden ürkmektir." buyururlar. 

            Görünen o ki bolluk çağı ruhun açlığını gidermiyor. Çünkü bolluk "bereket" değil. Tatmin de "şükür" değil. Almak da "kanaat" değil. Sabrın, şükrün, bereketin, kanaatin olmadığı yerde huzur olur mu? Yalnız kalabalıklar, içlerinin sızısını dindirmek için alışveriş merkezlerinde geziniyor. Müslümanlar son dönemde "emin" vasıflarını da kaybettiler. Hadis-i Şerif'teki gibi

المسلِمُ مَنْ سَلِمَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ،

“Müslüman, elinden dilinden kimseye zarar gelmeyen insandır.”[12] Bu emin vasfımızı giderek ve hızla kaybediyoruz, İmanla amel arasındaki rabıta koptu. İçinde yaşadığımız sosyal hayat, iman-amel irtibatını kesti.. Müslümanın bilincinde, zihin dünyasında sapma yaşanıyor, kendi akidelerine bağlı amellerde bulunmak giderek zorlaştırılıyor. Biz böyle bir süreçten geçiyoruz. Müslümanlar dünyaya Müslümanca bakamaz hale getiriliyoruz. Günümüze hakim özgürlük anlayışı da problemli. Verilen özgürlük daha çok insanın nefsi tarafını serbest kılan ona öncelik veren bir özgürlük. Farkında olalım veya olmayalım günümüzün dünyasında haramlar yaklaştırılıp helaller uzaklaştırılıyor, Böyle bir durumda Müslümanların değerlerinin, içi boşaltılıyor. Bundan dolayı her şey anlamını yitiriyor. Günümüzde, yazının ve sözün ağırlıkta olmadığı ama her şeyi görüntünün belirlediği bir kültürün dünyasındayız. Âdeta her şey görüntüye indirgenmiş, muhtevası ihmal edilmiş, önemsizleştirilmiştir ve insanları ilgilendirmemekte. Daha çok sözde, dış görünüşte, şekilde kendini gösteren, fakat muhteva olarak giderek fakirleşen bir dindarlık! Kimlikler kendiliklerinden bir anlam ifade etmiyor kimse için. Dindar insan 'hak yemez, yalan söylemez, rüşvet almaz, faiz yemez; hayvana, ormana, havaya, suya başka nazarla bakar. Sorumluluklarının farkındadır.' diyemiyoruz kolay kolay. Sistem, ne pahasına olursa olsun kazanmak uğruna dizayn edilmiş. Dünyevileşmenin olmazsa olmazı bu! 

            Bize düşen, hayatın her safhasında vahiyden ve sünnetten beslenerek her seviyeye hitab eden yeni bir yüz ve söylemle; nihilizme karşı hayatın manası ve boşa yaratılmadığımız, tekebbür ve istiğnaya karşı tevazu ve haddini bilme, sömürü ve zulme karşı, adalet ve dayanışma, sınırsız büyüme ve sınırsız tüketime (israf) karşı, tutumlu olma ve paylaşım (infak) cinsel aşırılığa ve sapkınlığa karşı, aile ve sadakat, her türlü çözülmeye karşı ahlakın ikamesi vs. Evrensel dinin (İslâm'ın) ölümsüz değerlerini insanlığa sunmamız gerekiyor. Rabbimizden niyaz ve iltica ile…

 

 

Not :Bu vaaz Yaşar Değirmenci Yeni Akit 29-30.09.2012 tarihlerindeki yazılarına ayet , hadis ve bazı küçük ilaveler yapmak sureti ile hazırlanmıştır.

 

 

 


 

[1] İbrahim Sureresi, 14:3

[2] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/457-459.

[3] Buhârî, Tefsir 61; Müslim, Cum’a 11; Tirmizî, Tefsir 62

[4] Cum’a, 62/11

[5] Kasas, 28/76

[6] Mü’min, 40/23- 24

[7] Ankebût, 29/ 39

[8] Kasas, 28/78

[9] Kasas, 28/81

[10] Kasas, 28/77

[11] Kasas, 28/78

[12] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/249.

YAZAR: Kadir Hatipoglu - Ekim 31 2019 00:00:00 · Adobe Reader Belgesi · Microsoft Word Belgesi · Yazdır
Önceki Vaaz Sonraki Vaaz
Online Bağış
Kur'an-ı Kerim Dinle
DİB Kur'an Portalı
Ramazan Pakdil Sureler
Bünyamin Topçuoğlu
Bünyamin T.oğlu Aşirler
İlhan Tok Hatim
Abdussamed Hatim
Abdul Rahman Al Sudais
Ahmed Al Ajmi Hatim
F.Çollak Görüntülü Hatim
İshak Daniş Hatim
5 Hafız OK takipli Hatim
Mehmet Emin Ay Hatim
İsmail Biçer Ok Takipli
İsmail Biçer Aşr-ı Şerifler
114 Sure 114 Hafız
M.Nebevi İmamları
K. İmami Shuraym Hatim
S.Hafızlar Görüntülü
Kur'an International
Tefsir
Tefsir Külliyatı
Elmalı Tefsiri
Elmalı Meali
Fizilali Kur'an
DİB Kuran Meali
Kur'an-ı Nasıl Anlayalım
Fıkıh
R. Muhtar-İbn-i Abidin
Gurer Ve Dürer
Feteva-i Hindiyye
Fikhussunne
Mezhepler Arası Farklar
Detaylarıyla Namaz
Hadis
Kütübüs-Sitte
Sahihi Buhari
Riyazuzsalihin
Ellü'lüü vel-Mercan
Hadis El Kitabı
40 Hadis ve izahı
Dini Kitaplar
P.Hayatı Salih Suruç
Kur'an ve Bilim
Günümüzde İslam
Kıssadan Hisse
Ehli Sünnet Yolu
İslam Tasavvufu
En Güzel Örnek
Gıybet Hastalığı
Adım Adım Kurtuluş
Mesneviden Öyküler
Sayfa oluşturulma süresi: 0.05 saniye 7,941,247 Tekil Ziyaretçi
Copyright © 2012 islamda Hayat
Sitemizdeki Vaaz, Hutbe ve Yazılar kaynak göstermek şartı önceden izin Almadan Ticari Amaçlar Dışında Kullanmak Serbestir.

Tüm Bilgiler Ümmete Vakıftır copyright © 2002 - 2019