|
Yeryüzünde günlük hayat sabah gün doğmadan başlar.
Şebnemlerin oluşmasından, tomurcukların açılmasına;
kuşların ötüşünden, nesimin esmesine varıncaya kadar
hemen bütün varlık kendilerine mahsus dilleriyle gün
doğmadan külli bir zikir halkasına otururlar. |
|
|
Prof. Dr.
Abdulhakim YÜCE |
Normal bir ömür
yaşamış herhangi bir insanın hayatından yirmi dört saatlik kısa bir
dilimi, yani �bir gün�ü anlatmak, o kişiyi tanıtma adına ciddi
yetersizlikler taşır. Zira yaşanan günlerin hemen hiç biri diğeriyle
aynı değildir. Hele o kişi Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) gibi,
� gökler ötesi
âlemle sürekli irtibat halinde,
� manen sürekli
yükselen,
� her biri ayrı
bir heyecan verici ve hayatı yeniden inşa edici vahiyler alan,
� bütün
insanlığın dertlerine derman olmakla görevlendirilmiş,
� her yönü hikmet
dolu bir aile reisliği yapan,
� can dostlarının
yanı sıra azılı düşmanları da olan,
� yüzü daha çok
ahirete dönük,
� engin bir
ibadet hayatı yaşayan,
� geçmiş ve
gelecek insanlar arasında bütün güzelliklerde zirveyi tutan,
müstesna bir zat
ise ve konu kısa sayılabilecek bir makale çerçevesinde ele alınacaksa,
iş daha da zorlaşacaktır. Ancak Efendimiz�in hayatı hemen her günü ile
tesbit edildiğinden ötürü bu zorluk kısmen hafiflemektedir. Okuyucu O�nun
(sallallahu aleyhi ve sellem) diğer günlerini de bildiğinden ötürü kolay
bir şekilde irtibat kurabilir ve bir bütünlük elde edebilir. Günü belli
dilimlere ayırarak, aynı günde olmazsa bile, o zaman diliminde
genellikle işlenen fiilleri, sahih kaynaklar ışığında ele alarak konuyu
işlemeye gayret ettik.
Asr-ı Saadet ve
sonraki dönemlerde günler daha çok cami etrafında ve namaz merkezli
geçtiğinden, günü namaz vakitlerinin sayısınca beşe böldük. Efendimiz
(sallallahu aleyhi ve sellem) ve o çizgide gidenlerin hayatında gecenin
ayrı bir önemi olduğundan onu da ayrı bir dilim olarak ekledik.
Sabah
Yeryüzünde günlük
hayat sabah gün doğmadan başlar. Şebnemlerin oluşmasından, tomurcukların
açılmasına; kuşların ötüşünden, nesimin esmesine varıncaya kadar hemen
bütün varlık kendilerine mahsus dilleriyle gün doğmadan külli bir zikir
halkasına otururlar. Zira bu saatler baharın başlangıcına, insanın
rahm-ı madere düştüğü döneme, yer ve göklerin altı günlük yaratılış
serencamesinin birinci gününe benzer, onları hatırlatır ve onlardaki
şuunât-ı İlahiyeyi ihtar eder. İnsan da, diğer varlıkların cibillî bir
şekilde kurmuş olduğu zikir halkasına, şuurlu bir şekilde iştirak eder
ve başta namaz olmak üzere değişik zikir ve aktivitelerle güne başlar.
Efendimiz (sallallahu
aleyhi ve sellem) de güne sabah namazı ile başlardı. Bilindiği gibi
Medine�de çok sade ve mütevazı olan hane-i saadetleri mescidin avlusunun
bir tarafını oluşturuyordu.1 Âmâ bir sahabi olan Abdullah b. Ümmi Mektum�un
okuduğu ezanla sabah namazının vakti girer,2 Hz. Peygamber (sallallahu
aleyhi ve sellem) odasında sünneti kılar ve farzı kıldırmak üzere
mescide çıkardı. Mescide gelemeyecek kadar ciddi mazeretleri olanlar
dışında, Medine�de bulunan bütün Müslümanlar her farz namazı
Efendimiz�in arkasında kılmaya gayret ederlerdi.
Namazdan sonra
her gün, güneş belli bir yüksekliğe çıkıncaya kadar önce tesbihatını ve
o vakte ait mutad evradını yapar, sonra yüzünü ashabına dönerek bağdaş
kurar ve ashabıyla sohbet ederdi. Bu sohbetler sırasında gündelik
konulardan, tarihi hatıralara, rüya tabirlerinden, imana hizmet
konularına, sorulara cevap vermekten, sıkıntısı olanların sıkıntısını
gidermeye varıncaya kadar beşeriyetin gereği olan birçok mesele
konuşuluyordu. Yani ibadet halkasından hemen sonra tam bir ilim ve irfan
halkası kuruluyordu.3
Bu ilim ve irfan
halkasının her gün kurulduğu şu olaydan anlaşılmaktadır: Efendimiz
(sallallahu aleyhi ve sellem), onları te�dip etme ve sonrakilere de bu
konuda yapılması gerekeni ders verme adına, yaklaşık bir ay hanımlarıyla
konuşmama kararı aldığı günün sabah namazını kılar kılmaz, mutad olan
sohbeti yapmadan hemen Meşrübe adı verilen cumbaya çekilmişti. Başta Hz.
Ömer (r.a.) olmak üzere bütün sahabe önemli bir şey olduğunu
anlamışlardı. Gerçekten de bazı ayetlerin nazil olmasına sebebiyet veren
Îlâ Hadisesi vuku bulmuştu. Öyle anlaşılıyor ki bundan önce sabah
sohbetleri hiç terk edilmemişti. On yılı aşkın bir süre, her günün en
verimli vaktinde ve en az bir saat süren �Peygamber Sohbeti� kişiye
neler kazandırır, her halde onu ancak yaşayanlar bilir.
Bazı rivayetler
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)�in kuşluk vaktine kadar mescitte
oturmaya devam ettiği ve Kuşluk Namazını kıldıktan sonra ayrıldığına
işaret etmektedir. Nitekim bunu tavsiye eden bir hadisi şerifte şu
ifadeler bulunmaktadır: �Kim sabah namazını kıldıktan sonra yerinde
bekler ve iki rekât kuşluk namazı kılıncaya kadar sadece hayırlı şeyler
konuşursa, denizin köpüğü kadar hataları olsa bile af olur.�4
Bu sohbetler
sırasında bazen ashabın gördüğü rüyaların da tabir edildiğine işaret
etmiştik. Efendimiz namazdan sonra �Müjdeleyici (rüya) gören var mı?�
diye sorar ashap da gördükleri rüyaları anlatırlardı. Bu konuyu ve
gördüğü rüyayı Abdullah b. Ömer (r.a.) şöyle anlatıyor: "Hz.
Peygamber'in sağlığında ashaptan birisi bir rüya görünce, onu Hz.
Peygamber'e anlatırdı. Ben de bir rüya görmeyi ve Allah Resulüne
anlatmayı çok arzu ederdim. O sırada gencecik bir delikanlıydım ve
mescitte uyurdum. Bir gün, şöyle bir rüya gördüm: İki melek beni
yakalayarak Cehenneme götürdüler. Cehennem, kuyu duvarı gibi taşla
örülmüş olarak görünüyordu. İki boynuz gibi iki yanı vardı. Burada,
kendilerini yakından tanıdığım kimseler de vardı. O anda "Cehennem'den
Allah'a sığınırım!" demeye başladım. Bu sırada yanımıza başka bir melek
gelerek bana, "Korkma, sen buraya atılmayacaksın. Senin için tasa ve
endişe yoktur." dedi.
Bu rüyayı gören,
Hz. Ömer'in oğlu Abdullah'tı. O, her yönüyle babasıyla atbaşı giden bir
insandı. Düşünün ki, babasından sonra onu, hem de o günün insanları,
başlarında halife görmek istiyorlardı. Eğer Hz. Ömer bizzat mani olup
"Bir evden bir kurban yeter!" demeseydi, belki de ümmet onu halife
seçecekti. O, hem bir ilim okyanusu hem de takva ve zühdün zirvesinde
bir insandı.
Abdullah (r.a.)
şöyle devam ediyor: "Bu rüyamı Hz. Peygamber'in hanımı olan ablam
Hafsa'ya anlattım. O da Efendimiz�e anlatınca şöyle buyurmuş: "Abdullah
ne iyi insandır; keşke gecenin bir kısmında kalkıp da ibadet etmeyi âdet
edinseydi!" Zira cehennem şeklinde onun nazarına arz edilen, berzah
azabına ait bir tablodur. O tabloyla gösterilen azaba maruz kalmamanın
tek yolu ise, gecenin ibadetle aydınlatılmasıdır. Abdullah'ın kölesi
Salim, "bu olaydan sonra Abdullah, az bir kısmı hariç, geceleri
uyumazdı," der.5
Kuşluk namazı
kılındıktan sonra oradan bir yere gidilmeyecekse Efendimiz (sallallahu
aleyhi ve sellem) eve döner ve evde yiyecek bir şey olup olmadığını
sorardı. Şayet yiyecek bir şey varsa kahvaltı yapar yoksa �öyle ise
oruçluyum�6 der o günü oruçlu geçirirdi. �Bir şey var� denildiği
zamanlarda var olan şey genelde süt, hurma, bir kaç dilim kuru arpa
ekmeği vb. şeylerdi. Yani evlerinde ne bulurlarsa onu yerler, yemekler
arasında ayırım yapmazlardı. O�nun yemeğinden söz eden hanımları ve
arkadaşları şu sözleri kullanırlar:
� Medine�ye
hicretinden vefatına kadar Allah Resulünün ailesi üç gün arka arkaya
buğday ekmeği ile karnını doyurmadı.
� Bazen açlıktan
karnına taş bağladığı olurdu.
� Hane-i saadette
en çok yenilen-içilen iki şey vardı:Hurma ve su.
� �Ben Allah�ın
kölesiyim ve köle gibi yemek yerim� der dizleri üstüne oturarak yerdi.7
� Acıkmadan yemez
ve doymadan kalkardı.
Bu ve benzeri
ifadelerden şunu anlıyoruz: Efendimiz�in hayatında yemek işi, günümüzde
olduğu gibi hayatın merkezinde yer almıyor, gündelik hayat yemek
öğünlerine göre şekillenmiyor, yemek için fazla zaman harcanmıyor, yemek
olmadığı zaman problem yapılmıyor, mükellef sofralar kurulmuyor,
sohbetlerde sürekli yemek çeşitlerinden söz edilmiyor, daha güzel bir
yemek için kilometrelerce yol kat� edilmiyordu. Durum böyle olunca da,
günümüzün tam aksine, diğer önemli şeylere daha çok vakit ve para
ayrılıyordu.
Hz. Peygamber (sallallahu
aleyhi ve sellem) öğleden önce bir süre dinlenirdi. Bilindiği gibi
insanın biyolojik yapısı uykuya ihtiyaç duyacak şekilde yaratılmıştır.
Durup dinlenmeden faaliyet gösteren beden, bir süre sonra enerjisini
yitirip yıpranmakta ve değişik hastalıklara davetiye çıkarmaktadır. Onun
için kişinin geceleri uyuyup dinlenmesi vazgeçilmez bir ihtiyaçtır.
Ancak, gece ibadet ve benzeri faaliyetlerle uğraşıldığı için yeterince
dinlenememek, iş yoğunluğu ve stresten ötürü dikkatin dağılması ve
bedenin yorulması ve sıcak iklim şartlarından ötürü, bir de gündüz
uyuyup dinlenme söz konusudur. İslamî, literatürde buna kaylûle
denilmektedir. Türkçemizde buna öğle uykusu veya öğle öncesi uyku demek
mümkündür.
Hz. Peygamber (sallallahu
aleyhi ve sellem)'in bu saatlerde bir süre dinlenmeyi tavsiye etmesinin
yanı sıra, bir nevi âdet haline getirmiş olmasından ötürü, kaylûle
sünnet olarak kabul edilmiştir. İbn Abbas'ın rivayet ettiği hadiste
Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem), "gündüz orucuna sahur
yemeğiyle, gece ibadetine ise öğle uykusuyla (kaylûle) yardımcı olun!"8
derken, Enes b. Malik'in rivayet ettiği hadiste ise annesi Ümmü
Süleym'in, hemen her gün, evinde Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve
sellem) için bir sergi serdiği ve Efendimiz'in orada kaylûle yaptığı
aktarılmaktadır.9
Günlük
hayatlarında öğle uykusuna mutlaka yer veren sahabe-i kiram ise, cuma
günleri, cuma namazı kılındıktan sonra, diğer günlerde ise, öğleden
önce, dinlendiklerini özellikle vurgulamaktadırlar.10 Diğer bir hadiste
ise kaylûlenin, fıtrata uygun bir ahlak (alışkanlık) olduğu ifade
edilmiştir.11
Öğle
Öğle zamanı, bir
yılla kıyaslandığında yaz mevsiminin ortasına, insan ömrüyle
kıyaslandığında gençliğin kemaline, dünyanın ömrü ile kıyaslandığında
dünyada insanın yaradılış devrine benzer ve onlardaki rahmet
tecellilerinin nimetlerini hatırlatır.
Öğle, gündüzün
kemale erip zevale meylettiği, günlük işlerin belli bir seviyeye
getirildiği, iş yoğunluğundan uzaklaşarak kısa bir dinlenmeğe ihtiyaç
duyulduğu, fâni dünyanın geçici ve ağır işlerinin verdiği gaflet ve
yorgunluktan ruhun teneffüse ihtiyaç hissettiği bir andır. İnsan ruhu,
bu sıkıcı atmosferden kurtulmak, Yüce Rabbinin huzuruna çıkıp el
bağlayarak nimetlerine şükür ve hamd edip yardım dilemek, celal ve
azametine karşı rükû ve secde ile aczini ortaya koymak üzere öğle
namazını kılmaya büyük bir heves ve ihtiyaç duyar. Hele bu namaz
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)�in arkasında kılınacaksa�
Evet, Hz.
Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), büyük bir iştiyakla camiye
koşan ashabına gün ortasında öğle namazını kıldırırdı. Eğer o gün
haftanın Cuma günü ise bambaşka bir coşku ile yani bayram havasında
namaza hazırlanılırdı. Tırnaklar kesilir, banyo yapılır, yeni elbiseler
giyilir, kokular sürülür, her günden daha erken camiye gidilir,
Efendimiz�in hutbesine kulak verilir ve ardından da namaz kılınırdı.
Özellikle bu namaza çocuk ve kadınlar diğer vakitlere nazaran daha çok
iştirak ederlerdi.
Kaynaklarımızda
düzenli bir şekilde yenilen öğle yemeğinden söz edilmemektedir. Fıtır
sadakası veya bazı keffaretlerin miktarı belirlenirken günde iki öğün
üzerinden hesaplanması gösteriyor ki, sabah ve akşam yemeklerine ek
olarak üçüncü bir öğün bulanmamaktadır. Böylece, sabah kahvaltısını
sahurda yiyen kişinin günlerini ne kadar kolay bir şekilde oruçlu
geçirebileceği de daha iyi anlaşılmaktadır. Aslında günümüzde de iki
öğünle yetinmek hem zaman kazanma, hem bütçe dengeleri, hem de sağlık
açısından tavsiyeye şayan olmanın ötesinde uyulması gereken bir
sünnettir. Elbette şeker hastalığı vb. durumlar bundan istisna edilir.
Hz. Peygamber (sallallahu
aleyhi ve sellem) zaman zaman ashabına ziyaretlerde bulunur, gündelik
meşgalelerini deruhte eder, devlet başkanı olarak kamuyu ilgilendiren
işlere bakar, nazil olan ayetleri vahiy kâtiplerine yazdırır, hemen
yerine getirilmesi gereken emirler varsa bunları bir münadi vasıtasıyla
halka duyurur ve gelen misafirlerle ilgilenirdi. Mesela hicretin
sekizinci yılından itibaren yoğun bir elçiler ziyareti yaşanmıştır.
Günün bir bölümü bu elçileri karşılama, ağırlama, soru ve isteklerine
cevap verme ve uğurlama ile geçmekteydi.
Arabistan�ın
çeşitli bölgelerinde yaşayan kabileler, Müslüman olmak veya Müslüman
olduklarını bildirmek ve kabul ettikleri İslâm Dini'nin esaslarını
öğrenmek üzere, Peygamber Efendimiz�e heyetler gönderiyorlardı. Bunların
sayısı 70'i aşmaktadır. İlk heyet, Hevâzin Kabilesi'nden Hicretin 8'inci
yılında gelmişti. Son heyet ise, Yemen'deki Neha� Kabilesi'nden,
Hicretin 10�nuncu yılı Şevval ayında gelen heyettir. Söz konusu
heyetlerin çoğu, hicretin 9'uncu yılında geldiğinden bu yıla "senetü'l-vüfûd"
(elçiler yılı) denilmiştir.
Peygamber
Efendimiz, kendisine gelen bu heyetlerle bizzat ilgilenir, onlara
ikramda bulunur, her kabilenin hâline ve âdetlerine göre onlarla
konuşurdu. Ayrılırken de uygun hediyeler verir, Müslümanlığı öğretmek
üzere onlara öğretmenler, mürşitler gönderirdi. O mürşitlere: �Kolaylaştırın,
güçleştirmeyin, müjdeleyin, korkutup nefret ettirmeyin�12 diye
tenbihte bulunurdu. Necran Hıristiyanları da gelen heyetlerden biriydi.
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara mescidinde ibadet
etme imkânı vermiş ve İslam�ı kabul etmeyen bu heyetle bir antlaşma
yaparak geri göndermiştir.
İkindi
İkindi vakti, yıl
içinde güz mevsimine, insan ömründe ihtiyarlık vaktine, peygamberlik
silsilesinde son Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)�in saadet
asrına benzer. Günlük işlerin sona ermeye başladığı, gün içinde mazhar
olduğumuz sağlık, selâmet ve hayırlı hizmet gibi İlahî nimetlerin
meyvesinin alındığı zamandır. Güneşin batmaya yüz tutması ile de insan,
dünyada bir misafir olduğunu, her şeyin geçici olduğunu anlar. İşte bu
zaman diliminde, ebediyet isteyen, ebed için yaratılan ve ayrılıktan acı
duyan insan ruhu, ikindi namazını kılarak Allah�a münacât eder, zevalsiz
ve nihayetsiz rahmetine iltica eder, hesapsız nimetlerine karşı şükür ve
hamd eder.
Efendimiz
(sallallahu aleyhi ve sellem) de bu namaza, Kur�ân�ın işareti (Bakara,
2/238) ile adeta ayrı bir değer verir ve Hz. Bilâl�in yanık sesiyle
ashabını camiye davet ederdi. İkindi vakti mü�mini koruma-kollama ile
görevli gece ve gündüz meleklerinin nöbet devir anlarından biri olduğu
bilindiği için de, namaz sonrası tesbihat daha uzun tutulurdu. Nitekim
bir hadis-i şerifte konu şu şekilde anlatılmaktadır: �Gece bir grup,
gündüz de bir grup melek yanınızda olurlar. Bunlar sabah ve ikindi
namazları vaktinde bir araya gelir ve nöbet değişimi yaparlar. Rableri
namaz kılmış kullarının hallerini en iyi bildiği halde, yine o
meleklere: �Kullarımı ne halde bıraktınız?� diye sorar. Onlar da: �Biz
onları namaz kılar halde bıraktık ve yanlarına da namaz kılarken
varmıştık�, derler.�13
Hz. Peygamber (sallallahu
aleyhi ve sellem) çok mütevazı bir hayat yaşıyordu. Evde pek hizmetçi
bulundurulmadığından, ev halkından biri olarak, yapılacak işlerin hemen
tamamına iştirak ediyor ve hanımlarına yardımcı oluyordu. Mesela: Herkes
bir iş görürken, O da iştirak ederek, onlarla beraber olmaya çalışır;
ayakkabılarını tamir eder, elbisesini yamar, koyun sağar, hayvanlara yem
verir, ortalığı süpürür, vs.14
Efendimiz�in pek
terk etmediği bir âdeti vardı: Her ikindi namazından sonra hanımlarını
dolaşır, onların hal ve hatırlarını sorar, ihtiyaçlarını tespit ederdi.
Akşam da sıra hangi hanımında ise, o hanımının odasında diğer bütün
hanımları da toplanır, sohbet ederlerdi. Sonra da herkes kendi hücresine
çekilirdi. Bu mutad ziyaretlerinde Evzâc-ı Tâhiratın her biri yanlarında
bulunanlardan Efendimiz�e ikram ederlerdi.15
Akşam
Akşam vakti, güz
mevsiminin sonunda pek çok canlının ölmesine benzer şekilde, hem insanın
bir gün vefat edeceğini, hem de kıyametin başlangıcında dünyanın harap
olacağını ihtar eder. Böyle bir anda insan ruhu, şu önemli işleri yapan
Zat�ın dergâhına durmayı, "Allahü Ekber" diyerek fani olan her şeyden el
çekip O�na hamd etmeyi, O�nu tesbih etmeyi, büyüklüğünü bir daha
haykırmayı şiddetle arzu eder. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve
sellem) de bu arzu ile çoğu zaman güneşin batmasından önce akşam
namazını beklemeye başlar, ezan okunur okunmaz hemen Yüce Divan�a
dururdu. Farz namazdan sonra �Evvâbin� adıyla bilinen 2�6 rekât namaz
kılar ve bunu tavsiye ederdi.16
Yukarıda işaret
ettiğimiz gibi Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) akşam namazından
sonra o gün hangi hanımının yanında kalacaksa diğer ev halkı oraya
toplanır ve aile sohbeti başlardı. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve
sellem)�in aile yuvası, hem sağlığında hem de ahirete intikal ettikten
sonra ilmî faaliyetlerin hiç duraksamadan devam ettiği bir ortam
olmuştur. Zira Efendimiz�in vefatından sonra hanımları bu ilim
faaliyetini daha geniş bir halkaya açarak devam ettirmişledir. İslam
dininin genel olarak pek çok hükmünün yanında, özellikle kadınlarla
ilgili bazı özel hükümlerin öğrenilip aktarılmasında ve öğretilmesinde
Efendimiz�in aile hayatının büyük fonksiyonu olmuştur. Özellikle bu
�akşam sohbetleri�nin rolü küçümsenemez. Adeta bir mektep gibi işleyen
akşam sohbetleri, Hz. Aişe validemiz başta olmak üzere, birçok eşsiz
âlimin yetişmesine beşiklik etmiştir. Tabii sadece ilmî bahisler
konuşulmuyordu; farklı çevre, kültür ve karaktere sahip ev halkı
arasında ciddi bir muhabbet oluşuyor, birbirlerini daha iyi tanıyor,
risâlet görevinin tatlı ağırlığını Efendimiz�le beraber azaltmaya gayret
ediyor, zaman zaman şakalaşıyor.. kısacası mutlu bir ailede olması
gereken ortamı sağlıyorlardı.
Yatsı
Yatsı vaktinde
karanlık her tarafı kaplar, gündüz görünen şeyler adeta yokluğa gömülür,
sanki vefat etmiş insanın geriye kalan eşyası da arkasından vefat edip
unutulur. İmtihan için verilen dünya hayatının bütünüyle sona erdiğinin
bir göstergesi gibidir. Adeta mutlak tasarruf sahibi olan Allah�ın
yüceliği, ülfet perdesine sık sık gömülen insanoğluna bir daha
gösterilmektedir. Çünkü Allah (c.c.) gece ile gündüzü, kış ve yazı,
dünya ve âhireti bir kitabın sayfaları gibi kolaylıkla çevirir, yazar,
bozar, değiştirir. İşte aciz, zaif, muhtaç ve geleceği karanlık gören
insan bu vakitte yatsı namazını kılarak, her şeye gücü yeten ve gerçek
bir dost olan Allah�a yönelir, dayanır ve sığınır. Onu unutan ve
karanlığa gömülen dünyayı, o da unutup, dertlerini dergâh-ı rahmete
döker. Ayrıca ne olur ne olmaz, ölüme benzeyen uykuya dalmadan önce son
ibadetini yapıp, günlük hesap defterini güzelliklerle kapatmak ister.
Hz. Peygamber (sallallahu
aleyhi ve sellem) de ashabına yatsı namazını kıldırır ve önemli bir
durum olmazsa,17 kimseyle konuşmadan dinlenmeye çekilirdi. Uyumaya
geçmeden önce dua ederdi. Bilindiği gibi O�nun hayatında dua pek büyük
bir yere sahipti. Günün her saatine dağılan duaları hakkında özel
kitaplar yazılmıştır. Zira dua Kur�ân�ın ifadesiyle insanlığın değer
ölçüsüdür. Hz. Aişe validemiz, O�nun yatmadan önce yaptığı dua ve
uygulamayı şu şekilde anlatmaktadır: �Allah Resulü her gece yatağına
girdiğinde iki elini birleştirir, onlara üfler, İhlâs, Felak ve Nas
sûrelerini okur, sonra da başından başlayarak, vücudunda ulaşabildiği he
yere elini sürer ve bunu üç defa tekrar ederdi.�18 Elbette bu konuda
başka tavsiye ve uygulamaları da bulunmaktadır. Mesela Hz. Ali (ra) şunu
rivayet etmektedir: �Allah Resulü bana ve Fatıma�ya şu tavsiyede
bulundu: Yatağınıza girdiğinizde 33 defa �Allahu Ekber�, 33 defa �sübhanellah�,
33 defa (bir rivayette 34) �elhamdulillah� deyin.� Hz. Ali o günden
sonra bunu hiç terk etmediğini söyleyince, bir zat �Sıffin günü de mi?�
dedi, o �evet o gün bile�� cevabını verdi.�19
Yine önemli bir
iş olmazsa gece pek dışarı çıkmazdı. Ancak bazı gecelerde dışarı
çıktığına dair rivayetler de bulunmaktadır. Bir misal vermekle
yetiniyoruz:
Bir gece Hz. Ebû
Bekir ve Hz. Ömer'e uğrayan Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem),
Hz. Ebû Bekir'in çok sessiz, Hz. Ömer'in ise sesli Kur'an okuduklarını
görmüştü. Sabah onlarla karşılaştığında durumu aktararak Hz. Ebû Bekir�e
sesini biraz yükseltmesini, Hz. Ömer�e de biraz alçaltmasını söylemişti.
Ebû Davud'un
meşhur şerhlerinden olan Bezlu'l-Mechud'da konu, tasavvufî bir edayla
şöyle izah edilmektedir: Hz. Ebû Bekir'e şühûd ve cemal hali galip
olduğundan "duyurmak istediğim (Allah) duyuyor"; Hz. Ömer'e celâl ve
heybet hali galip olduğundan, "uykusu derinleşmemiş olanları uyandırıyor
ve gaflet getiren vesvesesiyle birlikte Şeytanı kovuyorum," cevabını
verdiler.
Hz. Ebû Bekir'in
hali cem', Hz. Ömer'in hali ise fark idi. Ama en mükemmel hal, Hz.
Peygamber'in hali olan cem'u'l-cem'dir. Hazık bir ruh ve kalp doktoru,
yüce mertebelere ulaştırıcı şefkat ve merhamet timsali olan Efendimiz,
Hz. Ebû Bekir'e biraz sesini yükseltmesini emretti. Böylece, hem etrafta
duyanlar yararlanmış olur, hem de ona galip olan ve masivayi yakıp yok
eden tevhid halinden cem' ve şuhûd haline geçmiş olur, böylece vahdet
eşyanın kesretini örtmemiş, yaratıklar da yaratana perde olmamış olur.
Bu Efendimiz�in, ulaştırmakla görevli olduğu evliya-yı izamın
mertebesidir. Hz. Ömer'e de biraz sesini azaltmasını emretti. Böylece
namaz kılıp Kur'an okuyan diğer kimselerin dikkati dağılmamış olacağı
gibi, özürlerinden ötürü uyuyanlar da rahatsız edilmemiş olur. Ayrıca
Hz. Peygamber bu ifadesiyle Hz. Ömer'e, biraz sessiz okuyarak, erbabı
nazarında ibadetin tadı, itaatin özü olan münacattan mahrum kalmamasını
da emretmiş ve mizacını ta'dil etmiş oluyordu.20
Gece
Gece vakti ise,
hem kışı, hem kabri, hem âlem-i berzahı hatırlatarak insan ruhunun
Allah�ın rahmetine ne kadar muhtaç olduğunu hatırlatır. Dolayısıyla gece
kılınacak teheccüd namazı, kabir gecesinde ve berzah karanlığında
önümüzü ve evimizi aydınlatacak vazgeçilmez ışık kaynağımız olacaktır.
Efendimiz (sallallahu
aleyhi ve sellem) günün son dilimi olan gecelerini de engin bir ibadetle
geçirmekteydi. Tafsilatını ilgili eserlere havale ederek Hz. Aişe
validemizin bir birini tamamlayan şu müşahedelerini nakletmek istiyoruz:
"Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), gece ayakları şişene
kadar namaz kılardı. Kendisine, "Ey Allah�ın Resulü! Allah, senin geçmiş
ve gelecek günahlarını bağışlamıştır (Fetih, 48/2). Buna rağmen ibadet
konusunda niye kendini bu kadar zorluyorsun?" denilince, "Ben Allah'ın
bu mağfiretine karşı şükreden bir kul olmayayım mı?" cevabını
verirdi."21
Tabiinin
büyüklerinden Atâ b. Rebah bir gün Hz. Aişe'ye, "Allah Resulü�nün sizi
hayrette bırakan bir halini bize anlatır mısınız?" diye istekte
bulununca, Hz. Aişe, �O'nun hangi hali hayrette bırakmıyordu ki?� dedi
ve ekledi: "Bir gece odama geldi. Benimle yatağıma girdi. Sonra "Müsade
edersen Rabb�ime kulluk edeyim..." dedi. Kalktı, abdestini yeniledi ve
namaza durdu. Kıyamda öyle ağladı ki, gözyaşları göğsüne damlıyordu.
Rükû�a varınca orada da uzun uzun ağladı. Secdede bu hal devam etti.
Ağlaması, sabah namazı için haber vermeye gelen Hz. Bilal�in
seslenmesine kadar sürdü.
"Ya Resûlallah!"
dedim, "Allah senin geçmiş ve gelecek bütün günahlarını affettiği halde
niçin bu kadar ağlıyorsun?" Şöyle dedi: "Şükr eden bir kul olmayayım mı?
Hem nasıl ağlamayayım ki, bu gece Allah bana şu ayetleri inzal buyurdu:
�Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün gidip gelişinde
elbette akl-i selim sahipleri için ibret verici deliller vardır. Onlar
ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar, göklerin
ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler: "Rabbimiz (derler), bunu boş
yere yaratmadın, Sen yücesin, bizi ateş azabından koru! Rabbimiz, Sen
birini ateşe attın mı, onu perişan etmişsindir. Zalimlerin yardımcısı
yoktur. Rabbimiz, biz "Rabbinize iman edin!" diye imana çağıran bir
davetçi işittik, hemen inandık. Rabbimiz, bizim günahlarımızı bağışla,
kötülüklerimizi ört, iyilerle beraber canımızı al! Rabbimiz bize,
elçilerine vaat ettiğini ver, kıyamet günü bizi yüzüstü bırakıp rezil
etme. Zira Sen verdiğin sözden caymazsın.� (Al-i İmran, 3/190�194)
Sonra, �Bu ayetleri okuyup da uzun uzun tefekkür etmeyenin vay haline,�
dedi.�22
Allah Resulü,
Teheccüd namazından sonra bir süre dinlenir ve müezzinin nidasıyla sabah
namazına kalkardı. Hz. Bilal imsakten önce ezan okur ve halkı hem sahur
hem de teheccüde kaldırırdı. Hz. Abdullah b. Ümmi Mektum ise imsak
vaktinin başlamasıyla ezan okur ve sabah namazının girdiğini bildirirdi.
Netice
Kâinatın
Efendisinin günlük hayatı çok değişik yönleriyle ele alınabilir. Ancak
ne şekilde ele alınırsa alınsın, her yönüyle bütün insanlığa ışık olacak
uygulama, tanzim ve sözlerle karşılaşılacaktır. Günlük hayatın adeta
kâbusa dönüştüğü bir dönemde, Efendimiz�in günlük hayatını tetkik eden
ve kendisine dersler çıkaranlara ne mutlu.
_______________
DİPNOTLAR
1. Peygamber Efendimiz
(s.a.s.) kerpiçten yapılmış, üzeri hurma dallarıyla örtülmüş basit, sade
bir evde oturuyordu. Tabiînin büyüklerinden Hasan Basrî (110/728)
demiştir ki; �Resûlullah�ın evi Emevî hükümdarlarından Abdülmelik�in
oğlu Velid zamanında onun emriyle yıkılarak mescide ilhak edildi. Bu
durumu gören insanlar ağlamaya başladılar.� O gün yine tabiînin büyük
âlimlerinden Saîd b. Müseyyeb (94/713) şöyle dedi: �Vallahi arzu ederdim
ki Resûlullah�ın evini olduğu hal üzere bıraksalar da Medine ahalisi
neşveyâb olsalar ve Medine dışında olanlar da gelip Resûlullah�ın
hayatında ne ile iktifa buyurduğunu görseler de zühd dersi alsalardı.�
Bak. Elmalılı, VI, 4453.
2. Buhârî, Ezân, 11,
13, Şehâdât, 11, Savm, 17; Müslim, Sıyâm, 36�39; Nesâî, Ezan, 9, 10.
3. Müslim, Mesacid,
286; Ebu Davud, Salât, 301.
4. Tirmizi, Vitr, 15.
5. Buharî, Teheccüd,
2, Fedailu's- Sahabe, 19; İbn Mace, Rü'ya, 10.
6. Müslim, Sıyam, 169.
7. Konuyla ilgili
şöyle bir olay anlatılır: �Medine'de ağzı bozuk, şuna buna çatarak ağır
ve kaba lâflar söyleyen bir kadın vardı. Bu kadın bir gün Peygamber
Efendimiz�in yanından geçerken Allah Resulü (s.a.s.) bir seki üzerinde
oturmuş haşlanmış et yiyordu. Kadın: "Şu adama bakın. Bir köle gibi yere
oturmuş ve kölelerin yemek yiyişi gibi yemek yiyor" dedi. Peygamber
Efendimiz: "Benden daha iyi bir köle var mı?" dedi. Kadın: "Kendisi
yiyor da bana vermiyor" dedi. Peygamber Efendimiz: "Gel, sen de ye"
buyurdu. Kadın: "Kendi elinle bana vermezsen yemem" dedi. Bunun üzerine
Peygamber Efendimiz kendi eliyle kadına verdiyse de kadın bu sefer:
"Ağzındaki lokmayı çıkarıp bana vermezsen yemem" diyerek diretti.
Peygamber Efendimiz de ağzındaki lokmayı çıkarıp kadına uzattı. Kadın da
hemen alıp ağzına attı. Kadın o günden sonra çok hayâlı oldu, hiç
kimseye kötü söz söylemedi, Medine'nin en iffetli ve hayâlı
kadınlarından birisi oldu.� Taberani, Mu�cemu�l-Kebir, 8 / 200, 231.
8. İbn Mace, Sıyam,
22.
9. Buharî, İsti'zan,
41.
10. Buharî, İsti'zan,
16; Müslim, Cuma, 30.
11. Maverdî, Edebu'd-
Dünya Ve'd- Din, 343.
12. Buharî, İlim, 12.
13. Buhari, Mevakitü�s-Salât,
555.
14. Buharî, İsitzan,
15; Müslim, Selam, 15; Müsned, VI, 256; Kadı İyaz, Şifa, I, 131.
15. Müslim, Rada, 46;
Aynî, Umdetü'l-Kâri, 20/244. Bu ikramlardan birinin meşhur ila
hadisesine sebep olduğu da bilinmektedir.
16. İbn Kesîr, Tefsîr;
V, 64, 65; eş-Şürünbülâlî, Merâkıl-Felâh, s. 74.
17. O, önemli
olaylardan biri şu şekilde aktarılmaktadır: Evs b. Huzeyfe'nin
bildirdiğine göre, Hz. Peygamber, Medine'ye gelen bir heyete her gece
yatsıdan sonra sohbet ederdi. Fakat bir gece gecikti. Nedeni sorulunca,
"Bugün Kur'ân'dan okuma itiyadında olduğum hizbimi okumamıştım. Onu
bitirmeden gelmek istemedim" buyurmuştu. Ebû Davut, Ramazan, 9; İbn Mace,
İkame, 178; İbn Kesir, el-Bidaye, V, 32.
18. Buharî, Fedailu�l-Kur�ân,
14, Tirmizî, Dua, 21.
19. Müslim, Zikir, 80.
20. Seharenfurî,
Bezlu'l-Mechûd, VII, 89.
21. Buharî, Teheccüd,
6; Müslim, Münafikîn, 78�79; Tirmizî, Salât, 187.
22. İbn Hibban'ın
Sahih'inden naklen, Leknevî, İkametu'l- Hücce, 112.
|