|
370- بابُ المنثورات والملح
BELLİ BİR KONUYA
AİT OLMAYAN İLGİ ÇEKİCİ HADİSLER BÖLÜMÜ
Hadisler
1812- عَن النَّواس بنِ
سَمْعانَ رضي اللَّه عَنْهُ قالَ :
ذَكَرَ رَسُولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم الدَّجَّالَ ذَاتَ
غَدَاةٍ ، فَخَفَّض فِيهِ ، وَرَفَع حَتَّى ظَنَناه في طَائِفَةِ النَّخْلِ
، فَلَمَّا رُحْنَا إلَيْهِ ، عَرَفَ ذلكَ فِينَا فقالَ :
« ما شأنكم ؟ »
قُلْنَا : يَارَسُولَ اللَّهِ ذَكَرْتَ الدَّجَّال الْغَدَاةَ ،
فَخَفَّضْتَ فِيهِ وَرَفَعْتَ ، حَتَّى ظَنَنَّاه في طَائِفةِ النَّخْلِ
فقالَ :
« غَيْرُ الدَّجَالِ أخْوفَني عَلَيْكُمْ ، إنْ يخْرجْ وأنآ فِيكُمْ ،
فَأنَا حَجِيجُه دونَكُمْ ، وَإنْ يَخْرجْ وَلَسْتُ فِيكُمْ ، فكلُّ امريءٍ
حَجيجُ نَفْسِهِ ، واللَّه خَليفَتي عَلى كُلِّ مُسْلِمٍ . إنَّه شَابٌ
قَطَطٌ عَيْنُهُ طَافِيَةٌ ، كأَنَّي أشَبِّهُه بعَبْدِ الْعُزَّى بن
قَطَنٍ ، فَمَنْ أدْرَكَه مِنْكُمْ ، فَلْيَقْرَأْ عَلَيْهِ فَوَاتِحَ
سُورةِ الْكَهْفِ ، إنَّه خَارِجٌ خَلَّةً بَينَ الشَّامِ وَالْعِرَاقِ ،
فَعَاثَ يمِيناً وَعاثَ شمالاً ، يَا عبَادَ اللَّه فَاثْبُتُوا »
.
قُلْنَا يا رسول اللَّه ومَالُبْثُه في الأرْضِ ؟ قالَ :
« أرْبَعُون يَوْماً : يَوْمٌ كَسَنَةٍ ، وَيَوْمٌ كَشَهْرٍ، وَيوْمٌ
كجُمُعَةٍ ، وَسَائِرُ أيَّامِهِ كأَيَّامِكُم » .
قُلْنَا
: يا رَسُول اللَّه ، فَذلكَ الْيَوْمُ الَّذِي كَسَنَةٍ أتكْفِينَا فِيهِ
صلاةُ يَوْمٍ ؟ قال :
« لا ، اقْدُرُوا لَهُ قَدْرَهُ » .
قُلْنَا : يَارَسُولَ اللَّهِ وَمَا إسْراعُهُ في الأرْضِ ؟ قالَ :
« كَالْغَيْث استَدبَرَتْه الرِّيحُ ، فَيَأْتي على الْقَوْم ، فَيَدْعُوهم
، فَيؤْمنُونَ بِهِ ، ويَسْتجيبون لَهُ فَيَأمُرُ السَّماءَ فَتُمْطِرُ ،
والأرْضَ فَتُنْبِتُ ، فَتَرُوحُ عَلَيْهمْ سارِحتُهُم أطْوَلَ مَا كَانَتْ
ذُرى ، وَأسْبَغَه ضُرُوعاً ، وأمَدَّهُ خَواصِرَ، ثُمَّ يَأْتي الْقَوْمَ
فَيَدْعُوهم ، فَيَرُدُّون عَلَيهِ قَوْلهُ ، فَيَنْصَرف عَنْهُمْ ،
فَيُصْبحُون مُمْحِلينَ لَيْسَ بأيْدِيهم شَيءٌ منْ أمْوالِهم ، وَيَمُرُّ
بِالخَربَةٍِ فَيقول لَهَا : أخْرجِي كُنُوزَكِ ، فَتَتْبَعُه ، كُنُوزُهَا
كَيَعَاسِيب النَّحْلِ ، ثُّمَّ يدْعُو رَجُلاً مُمْتَلِئاً شَباباً
فَيضْربُهُ بالسَّيْفِ ، فَيَقْطَعهُ ، جِزْلَتَيْن رَمْيَةَ الْغَرَضِ ،
ثُمَّ يَدْعُوهُ ، فَيُقْبِلُ ، وَيَتَهلَّلُ وجْهُهُ يَضْحَكُ . فَبَينَما
هُو كَذلكَ إذْ بَعَثَ اللَّه تَعَالى المسِيحَ ابْنَ مَرْيم صَلّى اللهُ
عَلَيْهِ وسَلَّم ، فَيَنْزِلُ عِنْد المَنَارَةِ الْبَيْضـَآءِ شَرْقيَّ
دِمَشْقَ بَيْنَ مَهْرُودتَيْنِ ، وَاضعاً كَفَّيْهِ عَلى أجْنِحةِ
مَلَكَيْنِ ، إذا طَأْطَأَ رَأسهُ ، قَطَرَ وإذا رَفَعَهُ تَحدَّر مِنْهُ
جُمَانٌ كَاللُّؤلُؤ ، فَلا يَحِلُّ لِكَافِر يَجِدُّ ريحَ نَفَسِه إلاَّ
مات ، ونَفَسُهُ يَنْتَهِي إلى حَيْثُ يَنْتَهِي طَرْفُهُ ، فَيَطْلُبُه
حَتَّى يُدْرِكَهُ بَباب لُدٍّ فَيَقْتُلُه . ثُمَّ يأتي عِيسَى صَلّى
اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَوْماً قَدْ عَصَمَهُمُ اللَّه مِنْهُ ،
فَيَمْسَحُ عنْ وُجوهِهِمْ ، ويحَدِّثُهُم بِدرَجاتِهم في الجنَّةِ .
فَبَينَما هُوَ كَذلِكَ إذْ أوْحَى اللَّه تَعَالى إلى عِيسى صَلّى اللهُ
عَلَيْهِ وسَلَّم أنِّي قَدْ أَخرَجتُ عِبَاداً لي لا يدانِ لأحَدٍ
بقِتَالهمْ ، فَحَرِّزْ عِبادي إلى الطُّورِ ، وَيَبْعَثُ اللَّه يَأْجُوجَ
ومَأجوجَ وَهُمْ مِنْ كُلِّ حَدِبٍ يَنْسلُون ، فيَمُرُّ أوَائلُهُم عَلى
بُحَيْرةِ طَبرِيَّةَ فَيَشْرَبون مَا فيهَا ، وَيمُرُّ آخِرُهُمْ
فيقولُونَ : لَقَدْ كَانَ بهَذِهِ مرَّةً ماءٌ . وَيُحْصَرُ نبي اللَّهِ
عِيسَى صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم وَأصْحَابُهُ حَتَّى يكُونَ رأْسُ
الثَّوْرِ لأحدِهمْ خيْراً منْ مائَةِ دِينَارٍ لأحَدِكُمُ الْيَوْمَ ،
فَيرْغَبُ نبي اللَّه عِيسَى صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم وأَصْحَابُه ،
رضي اللَّه عَنْهُمْ ، إلى اللَّهِ تَعَالى، فَيُرْسِلُ اللَّه تَعَالى
عَلَيْهِمْ النَّغَفَ في رِقَابِهِم ، فَيُصبحُون فَرْسى كَموْتِ نَفْسٍ
وَاحِدَةٍ ، ثُمَّ يهْبِطُ نبي اللَّه عيسى صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم
وَأصْحابهُ رضي اللَّه عَنْهُمْ ، إلى الأرْضِ ، فَلاَ يَجِدُون في الأرْضِ
مَوْضِعَ شِبْرٍ إلاَّ مَلأهُ زَهَمُهُمْ وَنَتَنُهُمْ ، فَيَرْغَبُ نبي
اللَّه عِيسَى صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم وَأصْحابُهُ رضي اللَّه
عَنْهُمْ إلى اللَّه تَعَالَى ، فَيُرْسِلُ اللَّه تَعَالى طيْراً
كَأعْنَاقِ الْبُخْتِ ، فَتحْمِلُهُمْ ، فَتَطرَحُهم حَيْتُ شَآءَ اللَّه ،
ثُمَّ يُرْسِلُ اللَّه عَزَّ وجَلَّ مـطَراً لا يَكِنُّ مِنْهُ بَيْتُ
مَدَرٍ ولا وَبَرٍ ، فَيَغْسِلُ الأرْضَ حَتَّى يَتْرُكَهَا كالزَّلَقَةِ .
ثُمَّ يُقَالُ لِلأرْضِ : أنْبِتي ثَمرَتَكِ ، ورُدِّي برَكَتَكِ ،
فَيَوْمئِذٍ تأكُلُ الْعِصَابَة مِن الرُّمَّانَةِ، وَيسْتظِلون
بِقِحْفِهَا ، وَيُبارَكُ في الرِّسْلِ حَتَّى إنَّ اللَّقْحَةَ مِنَ
الإبِلِ لَتَكْفي الفئَامَ مِنَ النَّاس، وَاللَّقْحَةَ مِنَ الْبَقَرِ
لَتَكْفي الْقَبِيلَةَ مِنَ النَّاس ، وَاللَّقْحَةَ مِنَ الْغَنمِ
لَتَكْفي الفَخِذَ مِنَ النَّاس .فَبَيْنَمَا هُمْ كَذَلِكَ إذْ بَعَثَ
اللَّه تَعالَى رِيحاً طَيِّبَةً ، فَتأْخُذُهم تَحْتَ آبَاطِهِمْ ،
فَتَقْبِضُ رُوحَ كُلِّ مُؤمِن وكُلِّ مُسْلِمٍ ، وَيبْقَى شِرَارُ
النَّاسِ يَتهَارجُون فِيهَا تَهَارُج الْحُمُرِ فَعَلَيْهِم تَقُومُ
السَّاعَةُ» رواهُ
مسلم . قَوله :
« خَلَّةٌ بيْنَ الشَّام وَالْعِرَاقِ »
أيْ : طَريقاً بَيْنَهُما . وقَوْلُهُ :
« عاثَ » بالْعْينِ
المهملة والثاءِ المثلَّثةِ ، وَالْعَيْثُ : أشًَدُّ الْفَسَادِ .
« وَالذُّرَى » :
بِضًمِّ الذَّالِ المُعْجَمَةَ وَهوَ أعالي الأسْنِمَةِ . وهُو جَمْعُ
ذِرْوَةٍ بِضَم الذَّالِ وَكَسْرِهَا
« واليَعاسِيبُ » :
ذكور النَّحْلِ .
«وجزْلتَين» أي :
قِطْعتينِ ،
« وَالْغَرَضُ » :
الهَدَفُ الَّذِي يُرْمَى إليْهِ بِالنَّشَّابِ ، أيْ : يَرْمِيهِ رَمْيَةً
كَرمْي النَّشَّابِ إلى الْهَدَفِ
. « وَالمهْرودة »
بِالدَّال المُهْمَلَة المعجمة ، وَهِي : الثَّوْبُ المَصْبُوغُ . قَوْلُهُ
: «
لاَ يَدَانِ » أيْ :
لاَ طَاقَةَ .
« وَالنَّغَفُ » :
دٌودٌ .
« وفَرْسَى » :
جَمْعُ فَرِيسٍ ، وَهُو الْقَتِيلُ : وَ
« الزَّلَقَةُ
»
بفتحِ الزَّاي واللاَّمِ واالْقافِ ، ورُوِيَ
« الزُّلْفَةُ »
بضمِّ الزَّاي وإسْكَانِ اللاَّمِ وبالْفاءِ ، وهي المِرْآةُ .
« وَالعِصَابَة » :
الجماعةُ ،
« وَالرِّسْلُ » بكسر
الراءِ : اللَّبنُ ،
« وَاللَّقْحَة » :
اللَّبُونُ ،
« وَالْفئَام » بكسر
الفاءِ وبعدها همزة : الجمَاعَةٌ .
« وَالْفَخِذُ » مِنَ
النَّاسِ : دُونَ
الْقَبِيلَةِ .
1812.
Nevvâs İbni Sem’ân radıyallahu anh şöyle dedi:
Bir sabah Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem deccâlden uzun uzun bahsetti. Sonunda
yorulup sesini alçalttı, sonra tekrar yüksek sesle konuştu. Biz onun
anlatışına bakarak deccâlin Medine civarındaki hurmalıklara gelip
dayandığını zannettik. Tekrar yanına gittiğimiz zaman üzüntümüzü anladı
ve:
- “Hayrola, bu ne
hal?” dedi. Biz de:
- Yâ Resûlallah!
Sabahleyin deccâlden bahsettin. Kâh alçak sesle kâh yüksek sesle
konuştuğun için, biz onun hurmalıklara gelip dayandığını sandık, dedik.
Bunun üzerine şöyle buyurdu:
- “Sizin adınıza
deccâlden başka şeylerden daha çok korkuyorum. Şayet deccâl ben
aranızdayken çıkarsa, onun oyununu bozar, delillerini çürütürüm.
Eğer ben aranızdan
ayrıldıktan sonra çıkarsa, artık herkes kendini ona karşı savunup
korumalıdır. Zaten Allah Teâlâ mü’minleri onun kötülüklerinden
koruyacaktır. Deccâl kıvırcık saçlı, patlak gözlü, (Câhiliye devrinde
ölen) Abdüluzzâ İbni Katan’a benzeyen bir gençtir. Sizden onu gören Kehf
sûresinin baş (ve son) tarafından onar âyet okusun. O Şam ile Irak
arasındaki bir yerden çıkacak. Sağa sola her yana kötülüğünü yayacaktır.
Ey Allah’ın kulları, imanınızı koruyup direnin!”
- Yâ Resûlallah!
Deccâlin yeryüzünde kalma süresi ne kadardır? diye sorduk. Şöyle
buyurdu:
- “Kırk gündür. Bir
günü bir yıl kadar, bir başka günü bir ay kadar, bir diğer günü de bir
hafta kadardır; geri kalan günleri ise sizin bildiğiniz günler gibidir.”
Biz:
- Yâ Resûlallah! Bir
yıl kadar olan günde, kılacağımız bir günlük namaz kâfi gelecek mi?
dedik.
- “Hayır, siz namaz
vakitlerini ona göre takdir ve hesap ediniz” buyurdu. Biz:
- Yâ Resûlallah! Onun
yeryüzündeki sürati ne kadardır? diye sorduk. Şöyle buyurdu:
- “Rüzgârın
sürüklediği bulut gibi insanların yanından geçer, ilâh olduğunu
söyleyerek kendisine iman etmelerini ister, onlar da iman ederler. Göğe
yağmur yağdırmasını emreder, yağmur yağar; yere bitki bitirmesini
emreder, otlar, çayırlar biter; insanların yayılmaya gönderdikleri
hayvanları daha gösterişli ve semiz, sütleri daha bol olarak döner. Daha
sonra başka insanların yanına gelerek onları kendine inanmaya davet
eder; fakat onlar kendisine inanmayıp teklifini geri çevirirler; deccâl
de yanlarından ayrılıp gider; lakin sabahleyin suları çekilip çayır
çimenleri kurur, hayvanları da helâk olur.
Deccâl bir örene
uğrayıp ‘Definelerini ortaya çıkar!’ der, o harâbedeki defineler
arıbeyinin peşinden giden arılar gibi deccâlin arkasından gider. Sonra
deccâl babayiğit bir genci yanına çağırıp onu kılıcıyla ikiye biçer;
vücudunun her parçası bir yana düşer; ardından ona seslenir. Delikanlı
gülümseyen bir çehreyle ona doğru gelir. Deccâl böyle işler yaparken
Allah Teâlâ Mesîh İbni Meryem sallallahu aleyhi ve sellem’i
gönderir. Mesîh, boyanmış iki elbise içinde, ellerini iki meleğin
kanatları üzerine koyarak Dımaşk’ın doğusundaki Akminare’nin yanına
iner. Mesih parıldayan yüzüyle başını yere eğince saçlarından terler
damlar, başını kaldırınca inci gibi nûrânî damlalar dökülür. Onun
nefesini koklayan kâfir derhal ölür. Nefesi baktığı yere ânında ulaşır.
Mesih deccâlin peşine düşer, onu (Kudüs yakınındaki) Bâbülüd’de
yakalayıp öldürür. Sonra Îsâ sallallahu aleyhi ve sellem,
Allah Teâlâ’nın kendilerini deccâlin şerrinden koruduğu birtakım
insanların yanına gelir, onların yüzlerini okşayarak deccâl fitnesinin
sona erdiğini söyler ve kendilerine cennetteki yüksek derecelerini haber
verir. Bu sırada Allah Teâlâ Îsâ sallallahu aleyhi ve sellem’e
vahyederek “Kimsenin öldüremeyeceği kullar yarattım; diğer kullarımı
toplayıp Tûr’a götür” buyurur. Allah Teâlâ Ye’cûc ve Me’cûc’ü yeryüzüne
gönderir. Onlar tepelerden süratle inip giderler; öncüleri Taberiye
gölüne varıp gölün bütün suyunu içer.
Arkadan gelenler
oraya vardıklarında, “Bir zamanlar burada çok su varmış” derler. Îsâ
sallallahu aleyhi ve sellem ile yanında bulunan mü’minler Tûr
dağında mahsur kalırlar. Onlardan her biri için bir öküz başı, sizin
bugünkü paranızla yüz altından daha kıymetli olur. Îsâ sallallahu
aleyhi ve sellem ile yanındaki mü’minler bu belâdan kendilerini
kurtarması için Allah Teâlâ’ya yalvarırlar. Allah Teâlâ da Ye’cûc ve
Me’cûc’ün enselerine kurtçuklar musallat eder; hepsi bir anda ölüp
gider. Ardından Îsâ sallallahu aleyhi ve sellem ile mü’minler Tûr
dağından inerler. Ye’cûc ve Me’cûc’ün kokmuş cesetlerinin olmadığı bir
karış yer bulamazlar. Îsâ sallallahu aleyhi ve sellem ile
yanındaki mü’minler bu belâdan da kendilerini kurtarması için Allah
Teâlâ’ya yalvarırlar.
Allah Teâlâ deve
boyunları gibi iri kuşlar gönderir; bu kuşlar onların kokmuş cesetlerini
alarak Cenâb-ı Hakk’ın dilediği yere götürüp atarlar. Sonra Allah Teâlâ
hiçbir evin ve çadırın engel olamayacağı bol bir yağmur gönderir; bu
yağmur yeryüzünü ayna gibi pırıl pırıl temizler. Daha sonra yeryüzüne
“Meyveni bitir, bereketini getir” diye emredilir. O gün bir grup insan
tek bir nar ile doyar, kabuğuyla da gölgelenirler.
Yaylıma gönderilen
hayvanların sütü de bereketlenir, bir devenin sütü kalabalık bir grubu,
bir ineğin sütü bir kabileyi, bir koyunun sütü bir cemaati doyurur.
Onlar böyle yaşayıp giderken Allah Teâlâ tatlı bir rüzgâr gönderir; bu
rüzgâr onları koltuk altlarından sarmalayıp her mü’minin ve müslimin
rûhunu alıp götürür. Yeryüzünde insanların en fenaları kalır; onlar
eşekler gibi birbiriyle tepişip herkesin gözü önünde cinsel ilişkide
bulunurlar ve kıyamet onların üzerine kopuverir.”
Müslim, Fiten 110.
Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 59; İbni Mâce, Fiten 33
Açıklamalar
Kitabımızın bu kısmı
“bölüm” adıyla anılmamakla beraber altmış hadisin yer aldığı
müstakil bir bölüm mahiyetindedir. Bu kısımdaki on iki hadiste öncelikle
deccâl konusu işlenmektedir. Kur'ân-ı Kerîm’de kendisinden söz
edilmeyen deccâl, hadîs-i şerîflerden öğrendiğimize göre kıyamet
alâmetlerinden biridir. Kıyametle ilgili her bilgi gayb sahasına
girer. Gayb, akıl ve duyular yoluyla hakkında bilgi edinilemeyen
varlık alanıdır. Gayb hakkındaki bilgiler ya Allah Teâlâ’nın veya
Resûlü’nün haber vermesiyle öğrenilebilir. Etrafımızda olup da
kendilerini akıl ve duyularla bile idrâk edemediğimiz varlıklar ve
yaşadığımız andan sonra olup bitecek şeyler bizim için gaybdır. Biz bu
konulardaki bilgileri ya Kur'ân-ı Kerîm’den veya hadîs-i
şerîflerden öğrenebiliriz. Kur'ân-ı Kerîm'de gayb konusuna, önemi
sebebiyle 60 yerde temas edilmektedir. Bu âyetlerde gaybı sadece Allah
Teâlâ’nın bileceği anlatılmaktadır. Bunun bir tek istisnası vardır. O da
yine Kur'ân-ı Kerîm’de şöyle belirtilmektedir: "Allah Teâlâ bütün
görülmeyenleri bilir. Sırlarından kimseyi haberdâr etmez. Ancak
bildirmeyi dilediği Peygamber müstesnâ" [Cin sûresi (72), 26]. İşte
deccâl, kıyâmet, âhiret, cennet, cehennem ve daha başka şeyler
hakkındaki bütün bilgiler Cenâb-ı Hak tarafından Resûl-i Ekrem
Efendimiz’e bildirilmiş, o da bunlardan uygun gördüklerini bize haber
vermiştir.
Şimdi gelelim
deccâle. Onun âhir zamanda ortaya çıkacak, Allah Teâlâ’nın kendisine
verdiği bazı imkânlar sebebiyle hârikulâde mârifetler gösterecek ve
böylece bazı insanları sapıtacak bir yalancı ve sahtekâr olduğu
anlaşılmaktadır. Zaten Deccâl kelimesi de yalancı, hilekâr, hakkı
bâtıla, iyiyi kötüye karıştıran kimse anlamına gelmektedir.
Peygamber
aleyhisselâm ümmetinden otuz kadar yalancı deccâl çıkacağını,
bunların kendilerini peygamber olarak tanıtıp “Ben Allah’ın
elçisiyim” diyeceklerini haber vermektedir (Buhârî, Fiten 25;
Müslim, Fiten 84). Gerçekten de tarih boyunca, anlatılan cinsten nice
yalancılar çıkmış, Allah Teâlâ onların hepsini perişan etmiştir.
Hadisimizde anlatılan büyük deccâl de şüphesiz aynı âkıbete
uğrayacak, rezil ve perişan olacaktır.
Peygamber
Efendimiz’in, yukarıdaki konuşmasında deccâlden söz ederken, sanki o
sırada bu belâ Medine’ye gelip dayanmış gibi ashâbına heyecanlı bir ses
tonuyla hitap etmesi, sesini kâh alçaltıp kâh yükseltmesi
deccâlin insanlık adına ne büyük bir tehlike olduğunu anlatmak içindir.
Bazı âlimler hadiste geçen alçaltma ve yükseltme
ifadelerini ses olarak değerlendirmemekte, Resûlullah deccâli “Bir
gözü kördür; Allah katında son derece basit ve önemsizdir” gibi
ifadelerle hem küçümsedi (onu alçalttı) hem de “Kıyametten önce
ortaya çıkacak en büyük fitnedir” gibi sözlerle onun ne dehşetli bir
belâ olduğunu belirtti (yükseltti), şeklinde anlamışlardır.
Peygamber
aleyhisselâm, ashâbın deccâlden çok korktuğunu görünce onları teskin
ve teselli etmek istedi; şayet ben hayattayken deccâl çıkarsa onun
oyununu bozar, delillerini çürütürüm, buyurdu. Efendimiz aleyhisselâm’ın
“Sizin adınıza deccâlden başka şeylerden daha çok korkuyorum”
buyurması, esasen imanı kuvvetli kimseler için deccâlin büyük bir
tehlike teşkil etmeyeceğini göstermektedir. Şu halde müslümanlar
çocuklarına dinlerini iyi bir şekilde öğrettiği, peygamber vârisi olan
güçlü ilim adamları yetiştirdiği sürece deccâl tehlikesi fazla fire
vermeden atlatılabilecektir.
Yine Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem’in “Eğer deccâl ben aranızdan
ayrıldıktan sonra çıkarsa, artık herkes kendini ona karşı savunup
korumalıdır” buyurması, her müslümanın kendi dinini iyi bir şekilde
öğrenmesi gerektiğini göstermektedir. Müslümanlar dinlerini iyice
öğrendikleri takdirde ne hakikî ne de sahte deccâller onları
aldatabilecektir. Zaten Efendimiz’in de belirttiği gibi, Allah Teâlâ
mü’minleri deccâlin şerrinden koruyacaktır. Resûl-i Ekrem Efendimiz’in
“şayet deccâl ben aranızdayken çıkarsa” buyurması, kıyametin ne
zaman kopacağını bilmediği gibi, deccâlin ne zaman çıkacağını da
bilmediğini göstermektedir. Zira bir insan peygamber de olsa, ileride
olacak şeyleri ancak Cenâb-ı Hakk’ın kendisine haber vermesi halinde
bilebilir. Peygamber Efendimiz’in bu ifadesinden, deccâlin çıkacağı
zaman hakkında önceleri bilgisi olmadığı, bunun için de “şayet deccâl
ben aranızdayken çıkarsa” ifadesini kullandığı, fakat daha sonraları
kendisi hayattayken deccâlin çıkmayacağını öğrendiği anlaşılmaktadır.
Resûl-i Ekrem
Efendimiz bu hadiste, deccâli görenlerin, on sekizinci sûre olan Kehf
sûresinin baş tarafından (fevâtih) on âyet okumalarını tavsiye
buyurmaktadır. 1023 numaralı hadiste de geçtiği üzere Resûl-i Ekrem
“Kehf sûresinin baş tarafından on âyet ezberleyen kimse deccâlden
korunur” buyurmuştur (Müslim, Müsâfirîn 257; Ebû Dâvûd, Melâhim 14).
Yine aynı
kaynaklarda, bu rivayetin hemen ardından, Kehf sûresinin sonundan
on âyet okunması tavsiye edildiği kaydedilmektedir. Bu sûrenin baş
tarafındaki ilk on âyette Cenâb-ı Hakk’ın zâtını ve sıfatlarını
bilmekten söz edilmekte, ve O’nun ashâb-ı Kehf’i zâlim Dakyanus’un
şerrinden koruduğu anlatılmaktadır. Muhtemelen bu alâka sebebiyle,
deccâli görenlerin bu sûrenin ilk on âyetini okumaları tavsiye
buyurulmuştur. Biz hadisimizin tercümesinde her iki rivayeti de dikkate
almayı uygun gördük. 1000 numaralı hadiste, bu sûreyi okuyan bir
sahâbîyi dinlemek üzere meleklerin yeryüzüne indiği de görülmüştü.
Peygamber
aleyhisselâm, deccâlin her tarafa kötülük yayacağını belirtmekte,
onu görecek olan ümmetine hitâben “Ey Allah’ın kulları! İmanınızı
koruyup direnin!” buyurmak suretiyle, ümmetinin mâneviyâtını
yükseltmekte ve deccâl denen sahtekârı iman gücüyle yenebileceklerini
onlara hatırlatmaktadır.
Deccâlin
yeryüzünde ne kadar kalacağını merak eden ashâb-ı kirâm, onun kırk
gün kalacağını, fakat bir günün bir yıl, bir başka günün bir ay, bir
diğer günün bir hafta kadar uzayacağını, daha sonraki günlerin ise
normal günlerin uzunluğunda olacağını öğrenince, vaktin söz
konusu olmadığı o uzun günlerde namaz ibadetini nasıl îfâ edeceklerini
merak etmişler, o zaman namaz vakitlerini normal günlere kıyaslayarak
hesap etmeleri gerekeceğini öğrenmişlerdir. Ashâbın böyle anormal bir
zamanda nasıl namaz kılacaklarını düşünmeleri, onların bu ibadete
verdikleri önemi göstermektedir. Deccâl çıktığı zaman “bir günün bir
yıl kadar, bir başka günün bir ay kadar, bir diğer günün bir hafta kadar
olmasını” lafzî mânası dışında anlayıp yorumlayan âlimler de vardır.
Onlara göre deccâl yapacağı bir nevi hipnotizma ile insanların göz ve
kulak gibi duyu organlarını tesiri altına alacak, başlarına gelen o
müthiş belânın sıkıntısıyla zaman bir türlü geçmek bilmeyecektir.
Deccâle verilen
yetkiler, imanı güçlü olmayan kimseler için onun ne büyük bir tehlike
teşkil edeceğini göstermektedir. Onun emriyle bol yağmurlar yağması, bol
bitkiler yetişmesi, bu sebeple kısa zamanda gelişip semiren sağmal
hayvanların bol süt vermesi, bazı kimselerin deccâle inanmaması üzerine
ertesi gün sularının çekilip çayır çimenlerinin kuruması, bu sebeple
hayvanlarının helâk olması, deccâlin bir viraneye emretmesi üzerine
oradaki definelerin tıpkı bir arıbeyinin peşinden giden arılar gibi onun
arkasından gitmesi, kendisine inanmayan bir genci kılıcıyla ikiye
böldükten sonra onu tekrar diriltmesi düşündürücüdür.
Bütün bu hârikulâde
olaylar, o günlere yetişen mü’minlerin büyük bir imtihandan geçeceğini
göstermektedir. Öldürülüp diriltilen gencin deccâl karşısındaki
tavrı ne kadar haşmetli ve mânalıdır. Âdeta deccâle, sen beni bin kere
öldürüp diriltsen de ben sadece kâinâtın yegâne Rabbine iman ediyor ve
senin bir sahtekâr olduğunu biliyorum dercesine alaycı bir tavırla
gülümsemesi, imanın
sarsılmaz gücünü
ne güzel
ortaya koymaktadır.
Deccâl kötülüklerini
yapmaya devam ederken Allah Teâlâ Mesîh İbni Meryem’i yeryüzüne
gönderecek (bk. 1814 numaralı hadis), o da deccâli yok edecektir. Burada
bir hatırlatma yapalım. Bilindiği üzere Hz. Îsâ’ya mesîh dendiği
gibi deccâle de mesîh (mesîhü’d-deccâl) denmektedir. Mesîh,
silmek anlamına gelen mesh kelimesinden türemiştir. Deccâle mesîh
denmesi, kendisinden hayrın silinip alınması veya bir gözünün, hiç
yokmuş gibi tamamen silinmesi sebebiyledir. Zira deccâlin yüzünün bir
tarafı tamamen dümdüz, dolayısıyla bir gözü kördür.
Diğer hadislerden
öğrendiğimize göre, var olan gözü de tıpkı salkımdan dışarı fırlamış bir
üzüm tanesi gibi pörtlektir (Buhârî, Ta’bîr 11, 33). Deccâle çok seyahat
etmesi, mesafeleri silip süpürmesi sebebiyle mesîh dendiği de
söylenmiştir.
Hz. Îsâ’ya mesîh
denmesine gelince, onun mübarek elini hastalara sürerek (meshederek)
iyileştirmesi sebebiyledir. Allah Teâlâ’nın bir Mesîh’i diğer bir Mesîh
ile yok etmesi ne kadar anlamlıdır. “Biz hakkı bâtılın tepesine
bindiririz de o, bâtılın işini bitirir” [Enbiyâ sûresi (21),
18] âyet-i kerîmesi, deccâlin de aralarında bulunduğu bütün bâtılların
âkıbetini dile getirmektedir.
Hz. Îsâ’nın,
parıldayan yüzüyle başını yere eğince saçlarından terler damlaması,
başını kaldırınca inci gibi nûrânî damlalar dökülmesi onun vücudunun
son derece mevzûn, yüzünün güzel olduğunu göstermektedir. Elbisesi
hakkında verilen bilgiler de buna eklenince, onun çok güzel bir görünüme
sahip olacağı anlaşılmaktadır. Peygamber Efendimiz bir başka hadisinde
onun tatlı esmer bir sîmaya sahip orta boylu bir insan olduğunu, pek
kıvırcık olmayan pırıl pırıl saçlarının omuzlarını dövdüğünü, hamamdan
yeni çıkmış gibi hafifçe kırmızı tertemiz yüzünden sular damladığını
anlatmıştır. Hz. Îsâ’nın nefesini koklayan kâfirin derhal ölmesi
ifadesini bazı âlimler, güçlü nefesinin gözünün gördüğü yere kadar
ulaşacağı ve kâfirlerin ona yaklaşmaya fırsat bulamadan öleceği şeklinde
anlamışlardır.
Hadisimizde Hz.
Îsâ’nın Dımaşk’ın doğusundaki Akminare’nin yanına ineceği
belirtilmektedir. Nevevî VII. (XIII.) yüzyılda bu minarenin mevcut
olduğunu söylemektedir. Hz. Îsâ’nın Kudüs’e veya Ürdün’e ineceğine dair
rivayetler bulunduğu da söylenmektedir. Ama onun deccâli öldüreceği
yerin, Kudüs yakınında bulunan ve bugün de Bâbülüd diye anılan yer
olduğu hadisimizde zikredilmektedir.
Şüphesiz deccâl
fitnesi insanoğlunun yeryüzünde göreceği en büyük fitnedir. Bu sebeple
bütün peygamberler ümmetlerine bu fitneden söz etmişler ve ondan
sakındırmışlardır (Tirmizî, Zühd 3; İbni Mâce, Fiten 33; ayrıca bk. 21.
hadis). Peygamber Efendimiz de “Dualar Bölümü”nde çeşitli örneklerini
gördüğümüz üzere deccâlin fitnesinden Allah’a sığınmış, dolayısıyla
bizim de ondan Cenâb-ı Hakk’a sığınmamızı tavsiye etmiştir.
Deccâlden sonraki
büyük fitnenin Ye’cûc ve Me’cûc fitnesi olduğu anlaşılmaktadır.
Kur'ân-ı Kerîm’de iki yerde Ye’cûc ve Me’cûc’den söz edilmektedir.
Birinde, bozgunculuk yapan Ye’cûc ve Me’cûc’ün Zülkarneyn’e şikâyet
edilmesi, onun da bu zorbaların bulunduğu yeri demir kütleleriyle
tıkayarak bir daha dışarı çıkamayacak şekilde önlerine bir set yapması
[Kehf sûresi (18), 94-98], diğerinde ise, hadisimizde geçtiği gibi,
“Ye’cûc ve Me’cûc’ün önündeki seddin açılıp her tepeden akın etmeleri”
hâdisesidir.
Ye’cûc ve Me’cûc’ün,
Hz. Îsâ ile birlikte Tûr’da korunan mü’minler dışında yeryüzündeki bütün
insanları öldürmesi bu felâketin büyüklüğünü göstermektedir. Cenâb-ı
Hakk’ın bu önünde durulmaz barbarları enselerine kurtçuklar musallat
ederek bir anda mahvetmesi, daha sonra yeryüzünün âdeta yeniden ihyâsı
ve yaşamaya daha elverişli hale getirilmesi olayları ise kâinâtın
Rabbi’nin her şeye kâdir olan sonsuz gücünü göstermektedir.
Deccâl ile Ye’cûc ve
Me’cûc fitnelerinden kurtulan ve benzeri görülmemiş derecede
mutlu bir hayat süren mü’minlerin ölümünden sonra yeryüzünde
insanların en kötülerinin kalması, onların eşekler gibi herkesin gözü
önünde cinsel ilişkide bulunacak olması ve kıyametin onların üzerine
kopuvermesi de pek düşündürücüdür. Bu çağda zinanın suç kabul
edilmesini gerilik sayan, nefsânî arzularının tatmini önünde hiçbir
sınır tanımayan ve dolayısıyla Peygamber aleyhisselâm’ın
ifadesiyle eşekler gibi herkesin gözü önünde cinsel ilişkide bulunmak
isteyen kimselerin durumu, üzerlerine kıyamet kopacak o en fena, en
talihsiz kimselerin halinden farksızdır. Cenâb-ı Mevlâ o bozuk
zihniyetli insanların şerrinden bizi ve yavrularımızı muhafaza
buyursun.
Aşağıdaki hadislerde
deccâl hakkında daha başka bilgiler verilecek, deccâlin bazı
özellikleri 1823 numaralı hadiste açıklanacaktır. Hz. Îsâ’nın
yeryüzüne inmesi konusu ise 1814 numaralı hadiste ele alınacaktır.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Deccâl insanın
dünya hayatında karşılaşacağı en büyük fitnedir.
2. Müslümanları
onun şerrinden derin imanları koruyacaktır.
3. Deccâl yeryüzünde
kimi uzun kimi kısa olmak üzere kırk gün kalacaktır.
4. Deccâl, kasırga
önündeki bulut gibi yeryüzüne
süratle yayılacaktır.
5. Kendisine verilen
imkânlar sebebiyle beşer gücünün üstünde işler yapacaktır.
6. Hz. Îsâ yeryüzüne
inerek deccâli öldürecek, insanları onun şerrinden kurtaracaktır.
7. Hz. Îsâ Ye'cûc ve
Me’cûc’ün geleceğini haber alınca mü’minlerle birlikte Tûr dağına
gidecek, Ye'cûc ve Me’cûc belâsı ortadan kalkıncaya kadar orada mahsûr
kalıp açlık sıkıntısı çekeceklerdir.
8. Önlerinde kimsenin
duramayacağı Ye'cûc ve Me’cûc, yeryüzünü talan edip herkesi öldürecek,
Allah Teâlâ da onları, enselerinde yaratacağı kurtçuklarla bir anda
mahvedecektir.
9. Yeryüzü Ye'cûc ve
Me’cûc’ün leşlerinden temizlendikten sonra insanlar bolluk ve bereket
içinde yaşayacaklardır.
10. Daha sonra Allah
Teâlâ mü’minlerin ruhlarını kabzedecek, yeryüzünde en kötü insanlar
kalacak, kıyamet onların üzerine kopacaktır.
1813- وَعَنْ رِبْعيِّ بْنِ
حِرَاشٍ قَال :
انْطَلَقْتُ مَعَ أبي مسْعُودٍ الأنْصارِيِّ إلى حُذَيْفَةَ بْنِ
الْيَمَانِ رضي اللَّه عنهم فَقَالَ لَهُ أبُو مسعودٍ ، حَدِّثْني مَا
سمِعْت مِنْ رَسُولِ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، في الدَّجَّال
قالَ :
« إنَّ الدَّجَّالَ يَخْرُجُ وَإنَّ مَعَهُ ماءً وَنَاراً ، فَأَمَّا
الَّذِي يَرَاهُ النَّاسُ ماءً فَنَارٌ تُحْرِقُ، وَأمَّا الَّذِي يَرَاهُ
النَّاسُ نَاراً ، فَمَاءٌ بَاردٌ عذْبٌ ، فَمَنْ أدْرَكَهُ مِنْكُمْ ،
فَلْيَقَعْ في الذي يَراهُ نَاراً ، فَإنَّهُ ماءٌ عَذْبٌ طَيِّبُ »
فَقَالَ أبُو مَسْعُودٍ :
وَأنَا
قَدْ سَمِعْتُهُ .
متَّفَقٌ عَلَيْهِ .
1813.
Rib’î İbni Hırâş
şöyle dedi:
Ebû Mes’ûd el-Ensârî
ile birlikte Huzeyfe İbni Yemân’ın yanına gittim. Ebû Mes’ûd ona:
- Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem’den deccâl hakkında duyduklarını söyle,
dedi. Huzeyfe de şunları söyledi:
- “Deccâl, yanında
bir su ve bir de ateş olduğu halde ortaya çıkacak. Bazılarının onun
yanında gördüğü su gerçekte su olmayıp yakıcı ateştir. Bazılarının onun
yanında gördüğü ateş de gerçekte ateş olmayıp soğuk, tatlı bir sudur.
Sizden deccâle kim yetişirse, ateş olarak gördüğü tarafta bulunsun. Zira
o, tatlı, içimi güzel bir sudur.”
Ebû Mes’ûd el-Ensârî,
Huzeyfe’nin böyle söylediğini ben de duydum, dedi.
Buhârî, Enbiyâ 50,
Fiten 26; Müslim, Fiten 105, 108
Açıklamalar
Sahîh-i Müslim’deki
bir rivayete göre Resûl-i Ekrem Efendimiz: “Ben deccâlin yanında ne
bulunduğunu iyi bilirim. Onun beraberinde iki nehir vardır. Biri beyaz
su gibi görünür, diğeri yanan ateş gibi. Bir kimse deccâle yetişirse,
ateş şeklinde gördüğü nehre gelip gözünü yumsun. Sonra başını eğerek
ondan içsin. Çünkü o soğuk sudur” buyurmuştur. Daha başka
rivayetlerde deccâlin yanında cennet ve cehenneme benzer iki şey
bulunduğu, onun cennet dediği şeyin ateş, yani cehennem olduğu da
belirtilmektedir (Müslim, Fiten 109).
Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem’in bu hadiste gözbağcı deccâlin
oyununa gelen ve gelmeyenlerin durumunu mecâzî bir anlatımla ortaya
koyduğu sezilmektedir. Bu ifadeyi şöyle anlamak uygun olur: Nemrûd’un o
dağ gibi ateşini İbrâhim aleyhisselâm’a gül bahçesi yapan
Allah Teâlâ, deccâle kanmayan, onun oyununa gelmeyen imanlı kişilere bu
sahtekârın sözde ateşini tatlı, buz gibi bir su yapacaktır. Onun ateşi
de cehennemi de mü’minlere hiçbir zarar veremeyecektir. Muhtemelen
deccâl, insanları sağlam bir imtihandan geçirmesi, gerçek mü’minle öyle
olmayanı birbirinden ayırması için kendisine büyük imkânlar verilmiş
büyük bir hokkabazdır. Buna göre hadisimizdeki “Sizden deccâle kim
yetişirse, ateş olarak gördüğü tarafta bulunsun” ifadesini, o mü’min
deccâli yalanlasın; yanındaki ateş gibi, cehennem gibi görünen şeyden
korkmasın; zira o gerçek ateş değildir; deccâli böylece yalanlayan
kimse, içinde serin ve tatlı sular bulunan cennete kavuşacaktır,
şeklinde anlamak belki de en uygunudur. Meseleye şöyle de bakmak
mümkündür; Bütün bu fevkalâde imkânları deccâle veren Allah Teâlâ
olduğuna göre, deccâlin cenneti gibi görünen şeyin gerçekte cehennem,
deccâlin cehennemi gibi görünen şeyin de gerçekte cennet olması
mümkündür.
Bizim bu hadislerden
çıkaracağımız ders şudur: Allah Teâlâ mü’minlere deccâli tanıma imkânı
sağlayacak ve onun oyunlarına kanmayacak bir ferâseti herhalde ihsan
edecektir. Bunun tedbiri ne olabilir? İyi müslüman olmak, ilmini
uygulayıp yaşayan âlimler yetiştirmek, Kur’an-Sünnet çizgisini
aşmamaktır. Böyle olan kimseler, Cenâb-ı Hakk’ın lutuf ve ihsânı ile
deccâl denen hilekârın karşısında yer alacaklar, ona mağlûp olmayacaklar
ve neticede cenneti hak edecektir.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Deccâl bir
gözbağcıdır. Gerçek olmayanı gerçekmiş gibi gösterebilecektir.
2. Deccâl cenneti
cehennem, cehennemi cennet veya suyu ateş, ateşi su gibi gösterme
imkânına sahip olacaktır.
3. Deccâli gören
müslümanlar, onun cehennem veya ateş gibi gösterdiği şeyi tercih
ettikleri takdirde cennete ve içimi tatlı ve güzel bir suya
kavuşacaklardır.
1814- وعَنْ عَبْدِ اللَّهِ
بن عَمْرو بن العاص رضي اللَّه عَنْهُما قالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّه صَلّى
اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم:
« يخْرُجُ
الدَّجَّالُ في أمَّتي فَيَمْكُثُ أربَعِينَ ، لا أدْري أرْبَعِينَ يَوْماً
، أو أرْبَعِينَ شَهْراً ، أوْ أرْبَعِينَ عَاماً ، فَيبْعثُ اللَّه تَعالى
عِيسَى ابْنَ مَرْيمَ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فَيَطْلُبُهُ
فَيُهْلِكُه ، ثُّمَّ يَمْكُثُ النَّاسُ سبْعَ سِنِينَ لَيْسَ بَيْنَ
اثْنْينِ عدَاوَةٌ .
ثُّمَّ
يُرْسِلُ اللَّه ، عزَّ وجَلَّ ، ريحاً بارِدَةً مِنْ قِبلِ الشَّامِ ،
فَلا يبْقَى على وَجْهِ الأرْضِ أحَدٌ في قَلْبِهِ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ مِنْ
خَيْرٍ أوْ إيمَانٍ إلاَّ قَبَضَتْهُ ، حتَّى لَوْ أنَّ أحَدَكُمْ دخَلَ في
كَبِدِ جَبلٍ ، لَدَخَلَتْهُ عَلَيْهِ حَتَّى تَقْبِضَهُ . فَيَبْقَى
شِرَارُ النَّاسِ في خِفَّةِ الطَّيْرِ ، وأحْلامِ السِّباعِ لا يَعْرِفُون
مَعْرُوفاً ، وَلا يُنْكِرُونَ مُنْكَراً ، فَيَتَمَثَّلَ لهُمُ
الشَّيْطَانُ ، فَيقُولُ : ألا تسْتَجِيبُون ؟ فَيَقُولُونَ : فَما
تأمُرُنَا ؟ فَيَأمرُهُم بِعِبَادةِ الأوْثَانِ ، وهُمْ في ذلكَ دارٌّ
رِزْقُهُمْ ، حسنٌ عَيْشُهُمْ . ثُمَّ يُنْفَخُ في الصَّور ، فَلا
يَسْمعُهُ أحَدٌ إلاَّ أصْغى لِيتاً ورفع ليتاً ، وَأوَّلُ منْ يسْمعُهُ
رَجُلٌ يلُوطُ حَوْضَ إبِله ، فَيُصْعقُ ويسعق النَّاسُ حوله ، ثُمَّ
يُرْسِلُ اللَّه أوْ قالَ : يُنْزِلُ اللَّه مَطَراً كأَنَّهُ الطَّلُّ
أو الظِّلُّ ، فَتَنْبُتُ مِنْهُ أجْسَادُ النَّاس ثُمَّ ينفخ فِيهِ أخْرَى
فإذا هُمْ قِيامٌ يَنْظُرُون. ثمَّ يُقَالُ يا أيهَا النَّاسُ هَلُمَّ إلى
رَبِّكُم ، وَقِفُوهُمْ إنَّهُمْ مَسْؤولونَ ، ثُمَّ يُقَالُ : أخْرجُوا
بَعْثَ النَّارِ فَيُقَالُ : مِنْ كَمْ ؟ فَيُقَالُ : مِنْ كُلِّ ألْفٍ
تِسْعَمِائة وتِسْعةَ وتِسْعينَ ، فذلكَ يْوم يجْعَلُ الْوِلْدانَ شِيباً ،
وذَلكَ يَوْمَ يُكْشَفُ عنْ ساقٍ »
رواه مسلم .
«
اللِّيتُ
» صَفْحَةُ العُنُقِ
، وَمَعْنَاهُ : يضَعُ صفْحَةَ عُنُقِهِ ويَرْفَعُ صَفْحتهُ الأخْرَى .
1814.
Abdullah İbni Amr
İbni Âs radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Ümmetimin hayatta
bulunduğu bir zamanda deccâl çıkar ve kırk, bu kadar zaman kalır. (Râvi,
Hz. Peygamber’in kırk gün mü, kırk ay mı, yoksa kırk yıl mı buyurduğunu
bilemediğini söylemektedir.) Bunun üzerine Allah Teâlâ Îsâ İbni Meryem’i
yeryüzüne gönderir; o da deccâli bularak ortadan kaldırır. Sonra
insanlar, aralarında hiçbir düşmanlık bulunmadan yedi yıl yaşarlar.
Sonra Allah Teâlâ Şam taraflarından soğuk bir rüzgâr gönderir ve bu
rüzgâr kalbinde zerre kadar hayır -veya iman- bulunan yeryüzündeki bütün
insanların ruhunu kabzeder. Şayet biriniz dağın içine bile girse, bu
rüzgâr onu mutlaka bulup canını alır. İşte o zaman yeryüzünde
kötülüklere bir kuş hafifliğiyle dalan, yırtıcı hayvan atılganlığıyla
şuursuzca saldıran kimseler kalır. Bunlar ne bir iyilik tanırlar ne de
bir kötülüğü yadırgarlar. Şeytan bir insan kılığına girerek onlara
görünür ve:
- Dediğimi yapmayacak
mısınız? diye sorar. Onlar da:
- Ne yapmamızı
emredersin? derler.
Şeytan da onlara
putlara tapmalarını emreder. Onlar her türlü ahlâksızlığı yapıp putlara
taparken rızıkları bollaşır, hayat tarzları iyileşir. Daha sonra sûra
üflenir. Onun sesini duyan herkes dehşet ve şaşkınlık içinde yıkılır
kalır. Sûrun sesini ilk duyup can veren adam, devesinin havuzunu tamir
eden bir kimsedir. Onunla birlikte yanındakiler de kendilerini yere atıp
can verirler. Sonra Allah Teâlâ çiğ gibi -veya gölge gibi- bir yağmur
yağdırır. İnsanların çürüyüp gitmiş cesetleri bununla yeniden hayat
bulur. Ardından sûra bir kere daha üflenir; herkes yerinden fırlayıp
kendilerine verilecek emri beklemeye başlar. Daha sonra:
- Haydi, Rabbinize
gelin! denir. Meleklere de:
- Onları alıkoyun;
çünkü onlar sorguya çekilecektir, denir. Daha sonra yine meleklere:
- Cehennemlikleri
ayırın! buyurulur. Onlar da:
- Kaçta kaçını
ayıralım? diye sorarlar.
- 1000 kişiden
999’unu, denir. İşte o gün, dehşeti yüzünden çocukların ihtiyarladığı
bir gün olacaktır. O gün her şeyin ortaya çıktığı korkunç bir gündür.”
Müslim, Fiten 116
Açıklamalar
1812 numaralı
hadisten öğrendiğimize göre Resûl-i Ekrem Efendimiz deccâlin yeryüzünde
kırk gün kalacağını belirtmiştir. Fakat bu hadisi rivayet eden
Abdullah İbni Amr İbni Âs, Peygamber aleyhisselâm’ın kırk
demekle beraber, bunun kırk yıl mı, kırk ay mı, yoksa kırk gün mü
olduğunu açıklamadığını söylemektedir. Her ikisi de sahih olan bu
rivayetlerin birincisinde “kırk gün” kaydının bulunması, bu rivayetteki
belirsizliği gidermeye yeterlidir. Hatta bir rivayette “kırk sabah”
kalacağının belirtilmesi (Ahmed İbni Hanbel, Müsned, IV, 364)
kırk gün ifadesini güçlendirmektedir. Şüphesiz en doğrusunu Allah bilir.
Hadisimizin
devamında, 1812 numaralı hadiste teferruatlı bir şekilde anlatılan
olayların âdeta özeti verilmektedir. Hz. Îsâ’nın yeryüzüne ineceği
meselesi bunlardan biridir. Hz. Îsâ’nın yeryüzüne ineceğini açıkça
belirten sahih hadislerden birine göre Resûlullah Efendimiz şöyle
buyurmuştur: “Canımı kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki,
yakında Îsâ İbni Meryem âdil bir hakem olarak gökten yere inecek, haçı
kıracak (Hıristiyanlığın hükümsüz olduğunu ilân edecek) , domuzu öldürme
emrini verecek, zimmîlerden cizyeyi kaldıracak (din olarak sadece
İslâmiyet kalacak), mal da o kadar çoğalacak ki, onu kimse kabul
etmeyecek” (Buhârî, Büyû‘ 102, Enbiyâ 49; Müslim, Îmân 242). Hz.
Îsâ’nın yeryüzünde İslâm kanunlarına göre hükmedeceğini açıkça gösteren
bir diğer hadis ise şöyledir: “Devlet başkanınız (imamınız)
kendinizden olduğu halde Îsâ İbni Meryem gökten yanınıza indiği
zaman haliniz nice olur!” (Buhârî, Enbiyâ 49; Müslim, Îmân 242-246).
Hz. Îsâ’nın yeryüzüne ineceğine ve İslâmiyet’i uygulayacağına dair pek
çok hadis vardır. Muhammed Enverşâh el-Keşmîrî (ö. 1352/1933) bunlardan
yetmiş beşi Resûlullah’ın sözü, yani merfû hadis olmak üzere 101
rivayeti derlediği eserine et-Tasrîh bimâ tevâtere fî nüzûli’l-Mesîh
(Halep 1385/1965) adını vermiştir.
Resûlullah’ın son
peygamber olması, ondan sonra bir peygamber gelmemesi gerçeği ile bu
olay arasında bir çelişki yoktur. Zira Îsâ aleyhisselâm Cenâb-ı
Hakk’ın yeni emirlerini tebliğ etmek üzere gelen bir peygamber değil,
Resûl-i Ekrem’in getirdiği dini yaşayan ve uygulayan “adaletli bir
hakem” sıfatıyla yeryüzüne inecektir.
Bu hadiste insanların
yeryüzünde birbirine kin ve nefret duymadan, düşmanlık beslemeden yedi
yıl boyunca huzurlu bir hayat sürecekleri belirtilmektedir. Hz. Îsâ’nın
yeryüzünde kırk yıl kalacağına dair rivayetler de bulunmaktadır. Onun
daha önce otuz üç yıl yaşadığına dair rivayet ile son gelişindeki yedi
yıl birleştirilince kırk yıl hesabı ortaya çıkabilir.
Hadisimizin devamında
Hz. Îsâ’nın deccâli öldüreceği, yedi yıl sonra çıkacak bir rüzgârla
birlikte bütün müslümanların öleceği, yeryüzünde sadece kötülerin
kalacağı, onların da şeytanın emrine girerek putlara tapmak da dahil
olmak üzere her fenalığı yapacağı anlatılmaktadır. Resûlullah Efendimiz
daha sonra sûra üflenmesiyle birlikte dünya hayatının son bulacağını,
ikinci sûr ile herkesin
dirilip hesap vermek
üzere Cenâb-ı Hakk’ın
huzuruna varacağını, ondan sonra da cennetlik ve cehennemliklerin
ayrılacağını, 1000 kişiden 999’unun cehennemlik, sadece birinin
cennetlik olacağını belirtmektedir.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Deccâl yeryüzünde
uzun bir süre kalarak insanları kendi bâtıl dâvasına kazanmaya
çalışacaktır.
2. Hz. Îsâ yeryüzüne
inerek deccâli öldürecektir.
3. Daha sonra
insanlar birbirine hiçbir kötülük beslemeden yedi yıl boyunca huzur
içinde yaşayacaktır.
4. Esecek bir rüzgâr
bütün müslümanların vefatına sebep olacak; yeryüzünde, her fenalığı
çekinmeden yapan, hatta putlara tapan kötü insanlar kalacaktır.
5. Daha sonra sûra
üflenecek ve herkes ölecek belli bir zaman geçtikten sonra yine sûra
üflenecek ve bu defa herkes dirilecektir.
6. İnsanlar hesaba
çekilecek, 1000 kişiden 999’u cehenneme, biri cennete gönderilecektir.
7. O gün, dehşetinden
çocukların ihtiyarlayacağı korkunç bir gün olacaktır.
1815- وَعَنْ أنَسٍ رضي
اللَّه عَنْهُ قَالَ : قَال رَسُولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم :
« لَيْسَ مِنْ بَلَدٍ إلاَّ سَيَطَؤُهُ الدَّجَّالُ إلاَّ مَكَّةَ
والمَدينة، ولَيْسَ نَقْبٌ مِنْ أنْقَابِهما إلاَّ عَلَيْهِ المَلائِكَةُ
صَافِّينَ تحْرُسُهُما، فَيَنْزِلُ بالسَّبَخَةِ ، فَتَرْجُفُ المدينةُ
ثلاثَ رَجَفَاتٍ ، يُخْرِجُ اللَّه مِنْهَا كُلَّ كَافِرٍ وَمُنَافِقٍ»
رواه مسلم .
1815.
Enes radıyallahu
anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve
sellem şöyle buyurdu:
“Mekke ile Medine
dışında, deccâlin ayak basmadığı bir yer kalmaz. Mekke ile Medine’nin
bütün yollarında saf tutmuş melekler bu iki şehri korur. Deccâl kumlu,
çorak bir yere iner. Ardından Medine üç defa sarsılır; Allah Teâlâ orada
bulunan kâfir ve münafıkları dışarı çıkarır.”
Müslim, Fiten 123.
Ayrıca bk. Buhârî, Fezâilü’l-Medîne, 9, 26, 27, Tevhîd 31; İbni Mâce,
Fiten 33
Açıklamalar
Hadisimiz deccâl
belâsının bütün dünyayı kaplayacağını ve Mekke ile Medine dışındaki
bütün yerleşim bölgelerini dolaşacağını, herkesin bu imtihana tâbi
tutulacağını göstermektedir. Allah Teâlâ iki harem bölgesini, yani Mekke
ile Medine’yi ve dolayısıyla orada bulunan samimi müslümanları deccâlden
koruyacaktır. Deccâl şüphesiz bu iki şehre de girmek isteyecek, ama
meleklerin Mekke ile Medine’ye giden bütün yolları tutup koruduğunu
görünce, oralara girme cesaretini gösteremeyecektir. Medine’nin üç defa
sallanıp sarsılmasının sebebi, anlaşıldığına göre samimi olan
mü’minlerle samimi olmayanları meydana çıkarmak, kâfir ve münafıkların
gönlünde deccâle karşı doğacak ilgi ve sevgiyle birlikte onları bu
mübarek beldelerden dışarı atmak içindir. Nitekim yukarıda kaynağı
verilen hadislerin bir kısmında, Medine’de meydana gelecek üç
sarsıntıdan sonra her kâfir ve münafığın deccâlin yanına gideceği ifade
edilmektedir. Bu işlem sonunda orada sadece gerçek mü’minler kalacaktır.
Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz, Cenâb-ı Hak tarafından Medine’ye hicret
etme emrini aldığı zaman, oranın iyiliğini anlatmak üzere, “Demirci
körüğü demirin kirini giderdiği gibi Medine de içindeki kötü insanları
dışarı atar” buyurmuştur (Buhârî, Medine 2; Müslim, Hac 487, 488).
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Deccâl yeryüzünde
kalacağı kısa sürede her yanı dolaşacaktır.
2. Mekke ile
Medine’yi melekler koruduğu için deccâl bu iki mübarek şehre
giremeyecektir.
3. Deccâl Medine
civarında bir yere gelince, şehir üç defa sarsılacak, oradaki kâfir ve
münafıklar deccâlin yanına gidecek ve böylece o mübarek belde içindeki
kirleri dışarı atmış olacaktır.
1816- وعَنْهُ رضي اللَّه
عنْهُ أنَّ رسُولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ :
« يَتْبعُ
الدَّجَّال مِنْ يهُودِ أصْبهَانَ سَبْعُونَ ألْفاً علَيْهم الطَّيَالِسة
» رواهُ مسِلمٌ .
1816.
Yine Enes
radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“İsfahan
yahudilerinden taylasanlı yetmiş bin kişi deccâlin ardından gider.”
Müslim, Fiten 124
Açıklamalar
Taylasan, bir sarık
sarma şeklidir. Başa sarılan sarığın kimilerine göre yetmiş, kimilerine
göre yirmi veya otuz santim uzunluğundaki bir ucunun baştan aşağı
sarkıtılmasına taylasan denmektedir. Peygamber Efendimiz zamanında ve
daha önceki dönemlerde sadece Araplar değil yahudiler de bu tip sarık
sararlardı. Nitekim hadisimizin râvisi Enes İbni Mâlik Basra’da
bulunduğu sırada cuma namazı için câmiye gitmişti. Orada birçok kimsenin
başında taylasan tipi sarıklar gördü. Adamların Hayber yahudilerine
benzediğini söyleyerek taylasan tipi sarıktan hoşlanmadığını anlattı.
Taylasanın en yaygın
şeklinin yuvarlak taylasan olduğu söylenmekte, fakat İbni Teymiyye (ö.
728/1328) Hz. Peygamber’in ve sahâbenin böyle bir kıyafeti
kullanmadıklarını, bunun yahudi kıyafeti olduğunu belirtmektedir.
Nitekim hadisimiz de “İsfahan yahudilerinden taylasanlı yetmiş bin
kişinin deccâlin ardından gideceğini” ifade etmektedir. Taylasanın
sadece başı değil omuzları da örten bir örtü ve şal olduğu da
söylenmektedir.
Süyûtî, yuvarlak
taylasan yahudi kıyafeti olsa bile Resûl-i Ekrem’in daha farklı tipte
taylasan giydiğini ileri sürmektedir. Görüşünü isbat etmek için
de el-Ehâdîsü’l-hisân fî
fazli’t-taylasan
adlı bir
risâle yazmıştır
.
Hadisimiz deccâle
inanan ve ona değer verenler arasında yahudilerin ön planda geldiğini
göstermektedir.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1.
Deccâl dünyanın
her yerini dolaşacağı gibi İsfahan’a da gidecektir.
2. İsfahan
yahudilerinden taylasanlı yetmiş bin kişi deccâle arka çıkacaktır.
1817- وعَنْ أمِّ شَريكٍ رضي
اللَّه عَنْهَا أنَّها سمِعتِ النبي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَقُولُ
: «
ليَنْفِرَن النَّاسُ مِنَ الدَّجَّالِ في الجِبَالِ »
رَوَاهُ مُسْلِمٌ .
1817.
Ümmü Şerîk
radıyallahu anhâ Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’in
şöyle buyurduğunu dinledi:
“İnsanlar
deccâlden kaçıp dağlara sığınırlar.”
Müslim, Fiten 125.
Ayrıca bk. Tirmizî, Menâkıb 69; İbni Mâce, Fiten 33
Ümmü Şerîk
Ümmü Şerîk
künyesiyle anılan birkaç hanım sahâbî vardır. İbni Hacer bu hadisin
râvisi olan Ümmü Şerîk’in Kureyş kabilesinden olan Ümmü Şerîk
el-Âmiriyye olduğunu söylemektedir. Onun Devs kabilesine mensup olduğunu
söyleyenler de vardır. Adının Guzeyye, Guzeyle veya Uzeyle olduğu
söylenmektedir.
Ümmü Şerîk
Mekke’de müslüman oldu. Ev ev dolaşarak Kureyşli kadınlara İslâm’ın
güzelliğini anlatırdı. İleri gelen müşrikler onun faaliyetlerini
önlemeye karar verince, kendisini yakalayıp hapsettiler. Kızgın güneşin
altında bir lokma ekmek bir yudum su vermeden üç gün boyunca eziyet
ettiler. Kendisini büsbütün kaybedeceği bir gün Cenâb-ı Mevlâ'nın özel
ikramına nâil oldu. Sunulan bir suyu kana kana içip üstüne başına
dökerek serinledi.
Bu manzarayı gören
müşrikler önce onun elinin ayağının bağını çözüp kendilerine ait suyu
içtiğini sandılar. Durumun öyle olmadığını anlayıp mûcizeyi farkedenler
İslâmiyet’in kendi dinlerinden daha hayırlı olduğunu söyleyerek müslüman
oldular.
Ümmü Şerîk’in
Resûl-i Ekrem Efendimiz ile evlenmeyi arzu ettiği, hatta ona
nikâhlandığı, fakat evlenmenin gerçekleşmediği söylenmektedir. Rivayet
ettiği birkaç hadis Kütüb-i Sitte’de yer almakta, onun ne zaman vefat
ettiği bilinmemektedir.
Allah ondan razı
olsun.
Açıklamalar
Bir gün Resûl-i Ekrem
Efendimiz Ümmü Şerîk’in de bulunduğu bir mecliste deccâlden söz ederek
“İnsanlar deccâlden kaçıp dağlara sığınırlar” buyurmuştu.
O yiğit İslâm mücâhidlerinin deccâl karşısında tutunamayıp kaçmaları
Ümmü Şerîk’i hem üzmüş hem de meraklandırmıştı. Bu sebeple:
- Yâ Resûlallah! O
gün Araplar nerede olacak? diye sordu. Allah'ın Resûlü ona:
- “Onlar o gün pek
azdır” buyurmak suretiyle deccâlin karşısında
duramayacaklarını, onun şerrinden ve fitnesinden kaçıp kurtulmaya
çalışacaklarını ifade buyurdu.
Hadisimiz yukarıdaki
kaynaklarda bu şekliyle rivayet edilmekle beraber, Nevevî’nin onu
kısaca, can alıcı tarafıyla zikretmeyi yeterli gördüğü anlaşılmaktadır.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Deccâl, aşağıdaki
hadiste açıkça görüleceği üzere büyük bir belâ ve çetin bir imtihan
vesilesidir.
2. Bu sebeple
insanlar onu görünce veya ortaya çıktığını duyunca, şerrinden kurtulmak
için kaçıp dağlara sığınacaklardır.
1818- وعَن عِمْرَانَ بنِ
حُصَيْنٍ رضي اللَّه عنْهُما قالَ : سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ
عَلَيْهِ وسَلَّم يَقُولُ:
« مَا بَيْنَ خَلْقِ آدَم إلى قِيامِ السَّاعةِ أمْرٌ أكْبرُ مِنَ
الدَّجَّالِ » رواه
مسلم .
1818.
İmrân İbni Husayn
radıyallahu anh Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i
şöyle buyururken işittim dedi:
“Hz. Âdem’in
yaratıldığı zamandan kıyametin kopacağı ana kadar deccâlden daha büyük
bir fitne yoktur.”
Müslim, Fiten 126.
Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, IV, 19-21
Açıklamalar
Peygamber Efendimiz
muhtelif hadislerinde deccâl fitnesinin dünyada meydana gelecek
fitnelerin en büyüğü olduğunu ifade buyurmuştur (İbni Mâce, Fiten 33).
Bu sebeple dualarında cehennem azâbından, kabir azâbından, hayat ve
ölüm fitnesinden Allah’a sığındığı gibi, “Allahım! Kör deccâlin
fitnesine uğramaktan sana sığınırım” (Müslim, Mesâcid 128)
diyerek deccâl fitnesinden Cenâb-ı Hakk’a sığınmıştır.
Zaten Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem’in, deccâli, kıyamet kopmadan önce
çıkacağını belirttiği on büyük alâmet arasında sayması (Müslim, Fiten
39, 40), onun ne büyük bir belâ olduğunu göstermeye yeterlidir.
Cenâb-ı
Mevlâ’dan bizi
deccâl fitnesinden
korumasını niyaz
etmeliyiz.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Deccâl
insanoğlunun başına gelebilecek en büyük tehlikedir.
2. Deccâlin şerrinden
Allah’a sığınmalıdır.
1819- وعنْ أبي سَعِيدٍ
الخُدْرِيِّ رضي اللَّه عَنْهُ عَنِ النبي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم
قال : «
يخْرُجُ الدَّجَّالُ فَيتَوَجَّه قِبَلَه رَجُلٌ منَ المُؤمِنين
فَيَتَلَقَّاهُ المَسالح : مسالحُ الدَّجَّالِ ، فَيقُولُونَ له : إلى
أيْنَ تَعمِدُ ؟ فيَقُول : أعْمِدُ إلى هذا الَّذي خَرَجَ ، فيقولُون له :
أو ما تُؤْمِن بِرَبِّنَا ؟ فيقول : ما بِرَبنَا خَفَاء ، فيقولُون :
اقْتُلُوه ، فيقُول بعْضهُمْ لبعضٍ : ألَيْس قَدْ نَهاكُمْ رَبُّكُمْ أنْ
تقتلوا أحداً دونَه ، فَينْطَلِقُونَ بِهِ إلى الدَّجَّالِ ، فَإذا رآه
المُوْمِنُ قال : يَا أيُّهَا النَّاسُ إنَّ هذا الدَّجَّالُ الَّذي ذَكَر
رَسُولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فَيأمُرُ الدَّجَّالُ بِهِ
فَيُشْبَحُ ، فَيَقولُ : خُذُوهُ وَشُجُّوهُ ، فَيُوسَعُ ظَهْرُهُ
وبَطْنُهُ ضَرْباً ، فيقولُ : أوما تُؤمِنُ بي ؟ فَيَقُولُ : أنْتَ
المَسِيحُ الْكَذَّابُ ، فَيُؤمرُ بهِ ، فَيؤْشَرُ بالمِنْشَارِ مِنْ
مَفْرقِهِ حتَّى يُفْرقَ بَيْنَ رِجْلَيْهِ ، ثُمَّ يَمْشِي الدَّجَّالُ
بَيْنَ الْقِطْعتَيْنِ ، ثُمَّ يقولُ لَهُ : قُمْ ، فَيَسْتَوي قَائماً .
ثُمَّ يقولُ لَهُ : أتُؤمِنُ بي ؟ فيقولُ : مَا ازْددتُ فِيكَ إلاَّ
بصِيرةً ، ثُمًَّ يَقُولُ : يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّهُ لا يفْعَلُ
بعْدِي بأَحَدٍ مِنَ النَّاسِ ، فَيأخُذُهُ الدَّجَّالُ لِيَذْبَحَهُ ،
فَيَجْعَلُ اللَّه مَا بيْنَ رقَبَتِهِ إلى تَرْقُوَتِهِ نُحَاساً ، فَلا
يَسْتَطِيعُ إلَيْهِ سَبيلاً ، فَيَأْخُذُ بيَدَيْهِ ورجْلَيْهِ فَيَقْذِفُ
بِهِ ، فَيحْسَبُ الناسُ أنَّما قَذَفَهُ إلى النَّار ، وإنَّما ألْقِيَ في
الجنَّةِ » فقالَ
رسُولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم :
« هذا أعْظَمُ النَّاسِ شَهَادَةً عِنْد رَبِّ الْعالَمِينَ »
رواه مسلم .
وروى البخاريُّ بَعْضَهُ
بمعْنَاهُ . «
المَسَالح
» : هُمْ الخُفَرَاءُ
وَالطَّلائعُ .
1819.
Ebû Saîd el-Hudrî
radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu
aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Deccâl ortaya
çıkınca, mü’minlerden biri onun bulunduğu tarafa doğru gider. Deccâlin
silâhlı adamları onun önüne çıkarak:
- Nereye gitmek
istiyorsun? diye sorarlar.
- Şu ortaya çıkan
adamın yanına, der. Deccâlin adamları:
- Sen bizim Rabbimize
inanmıyor musun? diye sorarlar. O da:
- Bizim Rabbimizin
gizli bir yanı yok ki onu bırakıp başkasına inanalım, der. Deccâlin bazı
adamları:
- Öldürün şunu,
derler. Bir kısmı ise:
- Tanrınız, haberi
olmadan bir kimseyi öldürmeyi yasaklamadı mı! derler ve o mü’mini
deccâlin yanına götürürler. O mü’min deccâli görünce diğer mü’minlere:
- Ey mü’minler! Bu
adam Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kendisinden
bahsettiği deccâldir, diye seslenir. O zaman deccâl adamlarına:
- Bunu iyice bir
dövün, der. Onu dövmek üzere tutarlar. Deccâl tekrar, “Yakalayın şunu,
yarın kafasını”, der. Onun sırtını, karnını dayaktan geçirirler. Bu defa
deccâl, “Bana iman etmiyor musun?” diye sorar. O mü’min:
- Sen yalancı
Mesîh’sin, der.
Deccâlin emri üzerine
onu testereyle baştan aşağı ikiye biçerler. Deccâl o zâtın ikiye bölünen
cesedinin arasından yürüyüp geçtikten sonra ona:
- Ayağa kalk! der. O
da doğrulup kalkar. Deccâl tekrar:
- Bana iman ediyor
musun? diye sorar. O da:
- Senin hakkındaki
kanaatim iyice pekişti, dedikten sonra halka dönerek, ‘Ey insanlar! O
benden sonra artık kimseyi öldürüp diriltemez’, der. Deccâl onu kesmek
için yakalar. Fakat Allah Teâlâ o mü’minin boynundan köprücük kemiğine
kadar olan kısmı bakır haline dönüştürür; bu sebeple deccâl ona bir şey
yapamaz. Bunun üzerine deccâl onun ellerinden ve ayaklarından tutup
fırlatır. Halk onu cehenneme attığını zanneder. Halbuki o cennete
atılmıştır.”
Resûlullah sözünü
şöyle tamamladı:
“İşte bu mü’min,
âlemlerin Rabbine göre insanların en büyük şehididir.”
Müslim, Fiten 113.
Ayrıca bk. Buhârî, Fiten 27
Açıklamalar
Hadisimizde yiğit bir
mü’minin deccâle meydan okuyuşu anlatılmaktadır. Deccâlin mahiyetini,
onun hile ve düzenlerini çok iyi bilen bu mü’minin Hızır
aleyhisselâm olduğunu söyleyenler vardır. Ancak Hızır’ın ölüp
ölmediği konusu ihtilâflıdır. Fakihlerin, muhaddislerin ve diğer
ilimlere mensup âlimlerin büyük çoğunluğu ile bir kısım mutasavvıflara
göre Hızır ölmüştür. Tasavvuf erbabının büyük çoğunluğu ile bazı
fakihlere ve diğer ilimlere mensup bir kısım âlimlere göre ise Hızır
hayattadır. Kitabımızın müellifi Nevevî de Hızır’ın ölmeyip yaşadığı
kanaatindedir (Ali el-Kârî, Mirkât, IX, 393).
Deccâlin adamlarının
deccâle meydan okuyan bu âlim ve şuurlu mü'mine: “Sen bizim Rabbimize
inanmıyor musun?” diye sorulması üzerine onun: “Bizim Rabbimizin gizli
bir yanı yok ki onu bırakıp başkasına inanalım”, diye cevap vermesi,
mü'minlerin Cenâb-ı Hakk’ı bütün sıfatlarıyla tanıdıklarını, O’nun
varlığından, birliğinden ve kudretinden şüphe etmediklerini, O’nun
kusursuz ve mükemmel olduğuna iman ettiklerini belirtmek içindir. O
mü’min bu sözüyle, hesapsız kusuru, aczi ve noksanı ortada olan, kendi
kusurlarını gidermeye gücü yetmeyen birinin ilâhlık iddia etmesinin
gülünçlüğüne işaret etmektedir. Gerçek mü’min işte böyle olur. Onlar
gözbağcıların insanı hayret ve dehşete düşüren gösterilerine bakarak
kesinlikle gevşemezler; deccâllerin o olağanüstü gösterilerine
aldanmazlar.
İmanıyla, irfanıyla
deccâl karşısında yiğitçe duran o mü’min, deccâlin karşısına çıkıp onu
bütün özellikleriyle tanıyınca (bk. 1823. hadis), oradaki müslümanlara,
“Ey mü’minler! Bu adam Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in
kendisinden bahsettiği deccâldir; ona inanan cehenneme, ona karşı gelen
cennete girecektir” diye seslenerek kendilerini uyaracaktır.
Allah Teâlâ’nın
deccâl, ile mücadele eden o mü’minin boynundan köprücük kemiğine kadar
olan kısmı bakır haline dönüştürmesi, o andan itibaren deccâlin ona bir
şey yapamaz hale gelmesi, deccâl belâsının bir müddet sonra büsbütün
tükeneceğini göstermektedir. Şu halde mü’minlere düşen görev asla
gevşemeden, imanlarını sarsmadan ve telâşa kapılmadan deccâl karşısında
direnmektir.
Deccâlin o mü’mini
ellerinden ayaklarından tutup fırlatması, bu hali gören halkın onu
cehenneme attığını sanması, gerçekte ise o mü’minin cennete uçup gitmesi
bize iki şeyi hatırlatmalıdır. Biri, daha önceki hadislerde de
gördüğümüz gibi, deccâlin cennetinin cehennem, cehenneminin de cennet
olmasıdır. Diğeri de, hadisimizin son cümlesinde buyurulduğu üzere, o
mü’minin, zâlim ve yalancı deccâlin yüzüne karşı haksızlığını
haykırdıktan sonra baştan ayağa ikiye biçilerek öldürülmek suretiyle en
büyük şehit unvanını elde etmesidir. Şehitlerin yerinin ebedî cennet
olduğu Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle belirtilmektedir:
“Allah yolunda
öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Allah’ın
lutuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde
Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar” [Âl-i İmrân sûresi
(3), 169].
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Deccâl ortaya
çıkınca bir mü’min ona meydan okuyacak, onun yalancı olduğunu yüzüne
haykıracaktır.
2. Deccâlin adamları
onu testereyle ikiye biçtikleri halde o, asla deccâlden korkmayacaktır.
3. Deccâl onu öldürüp
dirilttiği zaman bile, onun deccâl olduğunu daha iyi anladığını, onun
geleceğini Resûl-i Ekrem’in haber verdiğini söyleyerek diğer mü’minleri
ona kapılmamaları için uyaracaktır.
4. Deccâl onu bir
defa öldürüp dirilttikten sonra kendisine bir daha fenalık
yapamayacaktır.
5. Allah Teâlâ’ya
göre bu yiğit mü’min, insanların en büyük şehididir.
1820- وعَنِ المُغِيرَةِ بنِ
شُعْبةَ رضي اللَّه عَنْهُ قَالَ :
ما سَألَ أحَدٌ رَسُولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم عَنِ
الدَّجَّالِ أكْثَرَ ممَّا سألْتُهُ ، وإنَّهُ قالَ لي :
« ما يَضُرُّكَ ؟ »
قلتُ : إنَّهُمْ يقُولُونَ : إنَّ معَهُ جَبَلَ خُبْزٍ وَنَهْرَ مَاءٍ ،
قالَ :
« هُوَ أهْوَنُ عَلى اللَّهِ مِنْ ذلِكَ »
متفقٌ عليه .
1820.
Mugîre İbni Şu‘be
radıyallahu anh şöyle dedi:
Hiç kimse Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem’e deccâl hakkında benden fazla soru
sormadı. Resûl-i Ekrem bana:
- “O sana zarar
vermeyecek” buyurdu. Ben:
- Bazı kimseler
deccâlin yanında dağ kadar ekmek, bir nehir kadar içme suyu bulunduğunu
söylüyorlar, deyince:
-
“Allah yanında
o, bu
söylediklerinden daha
değersizdir” buyurdu.
Buhârî,
Fiten 26;
Müslim, Âdâb 32,
Fiten 114,
115. Ayrıca bk.
İbni Mâce, Fiten 33
Açıklamalar
Mugîre İbni Şu‘be
deccâl konusunu pek merak ettiği için, onun hakkında yeni bir şeyler
duydukça Peygamber aleyhisselâm’a sorup doğrusunu öğrenmeye
çalışıyordu. Yine bir gün deccâl hakkında soru sormaya başlayınca,
Sahîh-i Müslim’deki bir rivayetten öğrendiğimize göre
Allah'ın Resûlü ona:
- “Yavrucuğum! Sen
onun için niye yorulup duruyorsun? O sana zarar vermeyecek”
diye kendisini teselli etti. Fakat Mugîre, halkın veya Ehl-i kitâbın
deccâl hakkında söylediği yeni bir şey duymuştu. Resûl-i Ekrem
Efendimiz’e bunu sormak istedi:
- Fakat bazı kimseler
deccâlin yanında dağ kadar ekmek, bir nehir kadar içme suyu bulunduğunu
söylüyorlar, deyince, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem
deccâle bir imtihan aracı olarak verilen bu nevi özelliklerin, bir
önceki hadiste de gördüğümüz gibi, gerçek mü’minlere hiç zarar
vermeyeceğini hatırlattı; hatta onun bu olağan üstü hallerini gören
mü’minlerin, karşılarında deccâl bulunduğunu anlayarak ona
inanmayacaklarını söyledi. “Allah yanında o, bu söylediklerinden daha
değersizdir” hadisinin mânası işte budur. Deccâlin
gösterileri gerçek mü’minleri kandıramayacak kadar basit ve
kıymetsizdir; onun oyunları mü’minlerin gönlüne şüphe düşüremeyecek
kadar önemsizdir anlamına gelmektedir.
Peygamber
Efendimiz’in bu genç sahâbîsine, “Allah yanında o, bu
söylediklerinden daha değersizdir” buyururken, deccâli
gözünde büyütme, o bütün yiyecekleri ve içecekleri elinde bulunduracak
kadar güçlü biri değildir, demek istemesi de mümkündür.
Hadisimiz bize şu
dersi vermektedir: Deccâlin büyük bir fitne olduğunda şüphe yoktur.
Fakat onun belâsı, mü’minin sarp dağlar gibi güçlü imanına çarpıp
parçalanmaya mahkûmdur. Her şeyin başı, bütün belâ ve sıkıntıları
göğüsleyebilecek sarsılmaz bir imana sahip olabilmektir.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Bazı sahâbîler
Resûl-i Ekrem Efendimiz’e deccâl hakkında çok soru sormuşlardır.
2. Deccâlin elinde ne
kadar büyük imkân bulunsa bile, imanı güçlü olan mü’minlere hiçbir zarar
veremeyecektir.
1821- وعَنْ أنَسٍ رضي
اللَّه عنْهُ قالَ : قالَ رَسُولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم :
مَا
مِنْ نَبِيٍ إلاَّ وَقَدْ أنْذَرَ أمَّتَهُ الأعْوَرَ الْكَذَّاب،ألا
إنَّهُ أعْوَرُ ،وإنَّ ربَّكُمْ عَزَّ وجلَّ لَيْسَ بأعْورَ ،مكْتُوبٌ
بَيْنَ عَيْنَيْهِ ك ف ر»متفق
عليه .
1821.
Enes radıyallahu
anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve
sellem şöyle buyurdu:
“Bütün
peygamberler ümmetlerini yalancı kör deccâlin tehlikesine karşı
uyarmışlardır. Şunu bilin ki, onun bir gözü kördür; ama sizin azîz ve
celîl olan Rabbiniz tek gözlü değildir. Deccâlin iki gözünün arasına
kâfir (ke-fe-re)
diye yazılmıştır.”
Buhârî, Fiten 26, Tevhîd 17; Müslim, Fiten 101, 102. Ayrıca bk. Ebû
Dâvûd, Melâhim 14, Sünnet 25-26; Tirmizî, Fiten 56, 62; İbni Mâce, Fiten
33
1823 numaralı hadisle
beraber açıklanacaktır.
1822- وَعَنْ أبي هُرَيْرَة
رضي اللَّه عَنْهُ قالَ : قالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ
وسَلَّم :
« ألا أُحَدِّثُكُمْ حَدِيثاً عنِ الدَّجَّالِ مَا حَدَّثَ بِهِ نَبيٌّ
قَوْمَهُ ، إنَّهُ أعْوَرُ وَإنَّهُ يجئُ مَعَهُ بِمثَالِ الجَنَّةِ
والنًّار ، فالتي يَقُولُ إنَّهَا الجنَّةُ هِيَ النَّارُ .
متفقٌ عليه .
1822.
Ebû Hüreyre
radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Hiçbir
peygamberin ümmetine deccâl hakkında söylemediği bir şeyi size haber
vereyim mi? Onun bir gözü kördür. Yanında cennete ve cehenneme benzeyen
bir şey olacaktır. Onun cennet dediği şey, cennet değil cehennemdir.”
Buhârî, Enbiyâ 3;
Fiten 26; Müslim, Fiten 109
Aşağıdaki hadisle
beraber açıklanacaktır.
1823- وعَنْ ابنِ عُمَرَ رضي
اللَّهُ عَنْهُما أنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم
ذَكَرَ الدَّجَّالَ بَيْنَ ظَهْرَاني النَّاس فَقَالَ :
«إنَّ اللَّه لَيْسَ بأَعْوَرَ ، ألا إنَّ المَسِيحَ الدَّجَّالَ أعْوَرُ
الْعيْنِ الْيُمْنى ، كَأَنَّ عَيْنَهُ عِنَبةٌ طَافِيَةٌ »
متفقٌ عليه .
1823.
İbni Ömer
radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem herkesin yanında deccâlden söz ederek
şöyle buyurdu:
“Allah Teâlâ tek
gözlü değildir. Şunu unutmayın ki, deccâlin sağ gözü kördür. Onun bu
gözü üzüm salkımından dışarı fırlamış üzüm tanesi gibidir.”
Buhârî, Fiten 26,
Tevhîd 17; Müslim, Îmân 274. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 60
Açıklamalar
207 numaralı hadiste
de geçtiği üzere, Peygamber Efendimiz “bütün peygamberlerin,
ümmetlerini deccâl tehlikesine karşı uyardıklarını haber vermiş,
“Nûh peygamberin deccâl tehlikesine karşı kavmini uyardığı gibi ben de
sizi uyarıyorum” (Buhârî, Enbiyâ 3; Müslim, Fiten 109) buyurmuştur.
Burada sadece Nûh aleyhisselâm’dan bahsedilmesi, onun büyük
peygamberlerin ilki olması sebebiyledir. Demek oluyor ki, tarih boyunca
bütün peygamberler ümmetlerine deccâlin geleceğinden bahsederek ona
karşı uyarmışlar Resûl-i Ekrem Efendimiz de bu geleneği devam
ettirmiştir. Bu geleneksel uygulama, Resûlullah’ın vekili durumunda olan
İslâm âlimlerine, bu ümmeti deccâl tehlikesine karşı zaman zaman uyarma
görevini yüklemektedir.
İkinci hadisteki
“Hiçbir peygamberin ümmetine deccâl hakkında söylemediği bir şeyi size
haber vereyim mi? sorusu bir başka gerçeği dile getirmektedir.
Şöyleki deccâl belâsı geçmiş ümmetler zamanında çıkmayacağı için onların
peygamberleri ümmetlerine bu konuda tafsilâtlı bilgi vermemişlerdir.
Deccâl bu ümmet zamanında çıkacağı için Allah'ın Resûlü ümmetine o
konuda fazla bilgi verme gereğini duymuştur.
Bu üç hadiste ve daha
başka hadislerde Resûl-i Muhterem Efendimiz deccâlin bazı özelliklerini
hatırlatmıştır. Bu özellikler şunlardır:
* Deccâlin sağ
gözü kördür. Onun bu gözü üzüm salkımından dışarı fırlamış üzüm
tanesi gibi patlaktır. Daha önce de belirtildiği gibi gözünün biri,
yani sol gözü tamamen siliktir. Deccâlin herkes tarafından rahatlıkla
görülebilecek, tanınabilecek ve hatırlanabilecek özelliklere sahip
olarak yaratılması Cenâb-ı Hakk’ın mü’minlere bir lutfudur. Onu bu
kusurlarıyla tanıyacak her mü’min, deccâli gördüğü zaman ona “Hey
şaşkın! Sen tanrılık dâvâsına kalkışacağına, yapabiliyorsan şu
gözlerindeki kusurları gider!” diyebilecektir.
Hadîs-i şerîflerdeki
“Allah Teâlâ tek gözlü değildir” cümlesinin mânası, deccâl kör
gözüne bakmadan ilâhlık iddiasında bulunuyor. Böylesine kusurlu birinin
ilâh olduğunu söylemesi hiç de mâkul değildir. Kâinâtın gerçek ilâhının
hiçbir kusuru yoktur demektir.
* Deccâlin iki
gözünün arasına, onun yalancılığını göstermek üzere, “kâfir”
veya “ke-fe-re” diye yazılmıştır. Her mü’min, Arapça’yı okuyamasa
bile, kalbine doğacak bir ilham ile bu yazıyı anlayıp sezecektir. İlâhî
rahmetten nasibi olmayan kimse okuma bilse dahi bu yazıyı
göremeyecektir.
* Deccâlin yanında,
kendilerini imtihan ettiği kişilere mükâfat olarak vereceği cennete ve
cehenneme benzeyen bir şey vardır. Onun cennet dediği şey esasen cennet
değil cehennemdir. Açıkçası deccâlin cennetine giren kimse ona inanmış,
oyununa kanmış olduğu için görünüşte cennete, fakat gerçekte cehenneme
girmiş olacaktır. Ona karşı çıktığı için deccâlin cehennemine atılan
kimse de cennete girmeyi haketmiş olacaktır.
* Deccâlin saçı
kıvırcık olup yaşı da oldukça gençtir.
* Hem iri cüsseli hem
de kısa boyludur (Buhârî, Fiten 26; Ebû Dâvûd, Melâhim 14).
* Deccâl doğu
tarafından, muhtemelen Horasan veya İsfahan’dan yahut Şam ile Irak
arasında bir yerden çıkacaktır (Müslim, Fiten 110).
* Allah Teâlâ Mekke
ile Medine’yi meleklerle koruyacağı için deccâl bu iki mübarek beldeye
giremeyecektir.
* Deccâl, kendisinden
önce çıkacak olan otuz kadar yalancı deccâl gibi önce “Ben
Allah’ın elçisiyim” diyecek (Buhârî, Fiten 25; Müslim, Fiten 84),
sonra da ilâh olduğunu söyleyecektir. Hadisteki otuz rakamı, büyük bir
ihtimalle çok deccâl çıkacağını anlatmak için söylenmiştir. Zaten tarih
boyunca pek çok deccâl çıkmıştır.
* Deccâlin çıktığı
zamanda yaşayan kimseler bir iman imtihanından geçirileceği için,
deccâle yağmur yağdırmak, yeşillikleri kurutmak, yer altından defineleri
çıkarmak gibi büyük yetkiler verilecektir (bk. 1812 numaralı hadis).
* Deccâl yahudi
asıllı biri olduğu için (Müslim, Fiten 90), onlar kendisine büyük ilgi
gösterecek ve onu destekleyeceklerdir.
* 1819 numaralı
hadiste geçtiği üzere deccâl sadece bir kişiyi testereyle kesip ikiye
biçecek, sonra onu diriltecek, buna rağmen o mü’min kendisinin bir
yalancı ve deccâl olduğunu yüzüne haykıracak, bu olaydan sonra deccâl
artık kimseyi öldürüp diriltemeyecektir.
* Onu Hz. Îsâ
öldürecek ve böylece deccâl belâsı son bulacaktır.
Yukarıda
özetlediğimiz hususlar, deccâlin belli başlı özellikleri ve onunla
ilgili önemli bilgilerdir.
Hadislerden
Öğrendiklerimiz
1. Bütün peygamberler
ümmetlerine deccâlden söz etmiş ve onun büyük bir imtihan vesilesi
olduğunu belirtmişlerdir.
2. Allah Teâlâ bütün
kusurlardan münezzeh olduğu halde, kendisini ilâh zanneden deccâlin sağ
gözü kör ve salkımdan dışarı fırlamış bir üzüm tanesi gibi patlak
olacaktır.
3. Deccâlin iki
gözünün arasına onun kâfir olduğunu göstermek üzere ke-fe-re diye
yazılmıştır. Mü’min; okuma bilmese bile bu yazıyı farkedecek, kâfir;
okuma bilse bile bu yazıyı göremeyecektir.
4. Deccâlin
beraberinde sahte birer cennet ve cehennem bulunacaktır. Onun cennetine
girmek isteyen kimseler esasen cehenneme, onun cehennemine girmeyi göze
alan mü’minler de gerçek cennete gireceklerdir.
1824- وعَنْ أبي هُريْرَةَ
رضي اللَّه عنْهُ أنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قالَ
: « لا
تَقُومُ الساعَةُ حَتَّى يُقَاتِلَ المُسْلِمُونَ الْيَهُودَ حتَّى
يَخْتَبِيءَ الْيَهُوديُّ مِنْ وَراءِ الحَجَر والشَّجَرِ ، فَيَقُولُ
الحَجَرُ والشَّجَرُ : يَا مُسْلِمُ هذا يَهُودِيٌّ خَلْفي تَعَالَ
فَاقْتُلْهُ ، إلاَّ الْغَرْقَدَ فَإنَّهُ منْ شَجَرِ الْيَهُودِ »
متفقٌ عليه .
1824.
Ebû Hüreyre
radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Müslümanlarla
yahudiler çarpışmadıkça kıyamet kopmayacaktır. Yahudi taşın, ağacın
arkasına saklanacak, bunun üzerine o taş, o ağaç yahudiyi kovalayan
kimseye, ‘Ey müslüman! Arkamda bir yahudi var, gel onu öldür!’ diyecek.
Yalnız garkad ağacı bir şey söylemeyecek; çünkü o yahudilerin
ağaçlarındandır.”
Buhârî, Cihâd 94,
Menâkıb 25; Müslim, Fiten 82
Açıklamalar
Müslümanlarla
yahudiler arasında çıkacak ve artık yahudilerin işini büsbütün
bitirecek olan bu harbin Hz. Îsâ’nın yeryüzüne inmesinden sonra meydana
geleceği anlaşılmaktadır. Zira Îsâ aleyhisselâm yahudilerle
savaşacak ve onların işini tamamen bitirecektir. Hz. Îsâ’nın asıl hedefi
deccâl ve onun taraftarlarıdır. Deccâlin yahudi asıllı olması sebebiyle
onu en çok yahudiler destekleyecek, bu sebeple de Hz. Îsâ’nın hışmına
uğrayacak ve yeryüzünden silinip gideceklerdir.
Efendimiz’in bu
hadisinde yahudilerin tükenişi, dikkat çekici bir misalle
anlatılmaktadır. Şayet bu savaşta bir yahudi müslümanların silâhından
canını kurtarıp bir taşın veya ağacın arkasına saklanacak olsa, o taş, o
ağaç dile gelip konuşacak ve yahudiyi kovalayan mücâhide, aradığı
kişinin kendi arkasına saklandığını haber verecektir. Ağaçların,
taşların gerçekten dile gelip konuşması hâdisesi ise kıyamet yaklaştığı
zaman olacaktır. Demekki o zamana kadar yahudi-müslüman mücadelesi devam
edip gidecektir.
Garkad Filistin
taraflarında çokça yetişen dikenli bir ağaç türü, bir cins çalılıktır.
Arabistan’ın başka bölgelerinde de yetişmektedir. Medine’deki Bakî‘
Mezarlığı (Cennetü’l-Bakî‘) vaktiyle garkad denilen çalılıkla kaplı idi.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Kıyamet kopmadan
önce müslümanlarla yahudiler arasında son bir savaş olacaktır.
2.
Bu savaşta
bütün yahudiler
müslümanlar tarafından öldürülecektir.
3. Bir yahudi hayatta
kalıp herhangi bir şeyin arkasına saklansa bile, arkasına saklandığı
canlı veya cansız varlık, yahudileri kovalayan müslüman mücahidlere
orada bir yahudi bulunduğunu, gidip onu öldürmesini söyleyecektir.
1825- وعَنْهُ رضي اللَّه
عَنْهُ قالَ : قال رَسُولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم :
« والذِي
نَفْسِي بِيَدِه لا تَذْهَبُ الدُّنْيَا حَتَّى يَمُرَّ الرَّجُلُ
بالْقَبْرِ ، فيتمَرَّغَ عَلَيْهِ ، ويقولُ : يَالَيْتَني مَكَانَ صَاحِبِ
هذا الْقَبْرِ ، وَلَيْس بِهِ الدَّين وما به إلاَّ الْبَلاَءُ »
. متفقٌ عليه .
1825.
Yine Ebû Hüreyre
radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Canımı kudretiyle
elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, bir adam bir kabrin yanından
geçerken kendini o kabrin üzerine atıp, ‘Âh! Keşke şu kabirde yatanın
yerinde ben olsaydım’ diye kendini yerden yere vurmadıkça dünya hayatı
son bulmayacaktır. O kimse dindarlığı sebebiyle değil, başına gelen
belâlar
yüzünden böyle davranacaktır.”
Buhârî, Fiten 22;
Müslim, Fiten 54
Açıklamalar
Hadisimiz, kıyametin
kopmasından önceki bir zamanda, hayatın bir azâb olacağı günleri tasvir
etmektedir. Bu günler insanı canından bezdiren, yaşadığına bin pişman
eden korkunç günlerdir. Resûl-i Ekrem Efendimiz’in haber verdiğine göre
dünya öyle günler görecek, o günlerde can o kadar ucuzlayacak ki, kâtil
niçin öldürdüğünü, maktûl de niçin öldürüldüğünü bilemeyecektir (Müslim,
Fiten 55, 56). Böyle bir dünyada yaşamanın gerçekten bir çile,
dayanılmaz bir işkence olduğunu gören kimse, rastladığı bir kabrin
üzerine kendini atıp o kabirde yatan kimsenin yerinde olmayı
isteyecektir. Omuzlarda taşınan bir tabuta imrenerek bakacak ve “Bu
tabutta ben olsaydım” diyecektir. Peygamber Efendimiz böyle bir zamanda
dindar bir kimsenin üzülmesini, “Allah’ın emirlerine önem veren kalmadı,
ben de dinimi yaşayamıyorum” diye sızlanmasını tabii görmekle beraber,
hadisimizde bahsedilen o dehşetli günlerde, dinle hiçbir ilgisi
bulunmayan kimselerin bile hayattan bezeceğini, ölmeyi arzu edeceğini
belirtmektedir.
İnsanların en çok
korktuğu ölümün bile mûnis göründüğü böyle tâlihsiz bir zamanda dinini
yaşamak, dinin gereklerini yerine getirmek şüphesiz çok daha zor
olacaktır. Cenâb-ı Mevlâ böyle bir zamanda yaşamaktan bizleri muhâfaza
buyursun (Âmin).
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Kıyamet kopmadan
önce, insanların hayattan bezeceği korkunç günler yaşanacaktır.
2. O günlerde,
insanlar kabirde yatan ölülere imrenecek ve onların yerinde olmayı arzu
edeceklerdir.
1826- وعَنْهُ رضي اللَّه
عَنْهُ قالَ : قالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم :
« لا تَقُومُ
السَّاعَةُ حَتَّى يَحْسِرَ الْفُرَاتُ عَنْ جبَلٍ منْ ذَهَبٍ يُقْتَتَلُ
علَيْهِ ، فيُقْتَلُ مِنْ كُلِّ مِائةٍ تِسْعَةٌ وتِسْعُونَ ، فَيَقُولُ
كُلُّ رَجُلٍ مِنْهُمْ : لَعَلِّي أنْ أكُونَ أنَا أنْجُو»
.
وفي روايةٍ
« يوُشِكُ أنْ
يَحْسِرَ الْفُرَاتُ عَن كَنْزٍ مِنْ ذَهَبٍ ، فَمَنّْ حَضَرَهُ فَلا
يأخُذْ منْهُ شَيْئاً »
متفقٌ عليه .
1826.
Yine Ebû Hüreyre
radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Fırat nehrinin
suyu çekilip, aktığı yatakta bulunan bir altın dağı meydana çıkmadıkça
ve kurtulup kazanan ben olayım diye birbiriyle çarpışan her yüz kişiden
doksan dokuzu ölmedikçe kıyamet kopmaz.”
Buhârî, Fiten 24;
Müslim, Fiten 29. Ayrıca bk. İbni Mâce, Fiten 25
Diğer bir rivayet ise
şöyledir: “Pek yakında Fırat nehrinin suyu çekilerek aktığı yatakta
bir altın hazinesi meydana çıkacaktır. O günü gören kimse, o hazineden
kesinlikle bir şey almasın.”
Buhârî, Fiten 24;
Müslim, Fiten 29-32. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Melâhim 13; Tirmizî,
Sıfatü’l-cenne 26
Açıklamalar
Resûl-i Ekrem
Efendimiz kıyamet kopmadan önce meydana gelecek hârikulâde olaylardan
birini daha haber vermektedir. Birinci rivayete göre insanı hayrete
düşüren bu olay, Fırat nehrinin kuruması ve böylece altından bir
dağın, belki büyük bir altın madeninin ortaya çıkmasıdır. Buradaki
dağ sözünün, ortaya çıkacak definenin büyüklüğünü anlatmak için
kullanıldığı düşünülebilir. Kıyametten önce meydana gelecek bu nevi
olayları anlatan başka bir rivayete göre Peygamber Efendimiz:
“Yeryüzü bütün değerlerini, altın ve gümüşten sütunlar halinde
kusacaktır” buyurmuştur (Müslim, Zekât 62). Böyle bir hazine
şüphesiz insanların iştahını kabartacak ve dünya malına her zaman aç
olan insan, daha zengin olmak, bu hazineden en büyük payı veya kendine
uygun bir hisseyi alabilmek için ölmeyi ve öldürmeyi göze alacaktır.
Kazanma şansının yüzde bir olduğu bu korkunç çarpışmaya katılanların
yüzde doksan dokuzu, bir rivayete göre “onda dokuzu” telef olup
gidecektir.
Resûlullah Efendimiz,
“O günü gören kimse, o hazineden kesinlikle bir şey almasın”
buyurmakla, “Bu hazineden bir pay da ben alayım” diye yola çıkan aç
gözlü insanların çoğunun canından olacağına işaret etmektedir. Dünyanın
son günlerini yaşadığı böyle bir zamanda ele geçecek olan hazinenin
zaten kimseye bir faydası dokunmayacaktır.
Bazı âlimler,
Peygamber aleyhisselâm’ın o altın hazinesinden bir şey almayı
yasaklamasının sebebini açıklarken, bu malın bütün mü’minlerin
hakkı olduğuna, kendi hakkı olmayan bir şeyi almamak gerektiğine,
üstelik herkesin bu hazineyi alması halinde paranın çoğalacağına ve
değerinin kalmayacağına işaret ettiğini söylemiş ise de bu görüş fazla
isabetli bulunmamıştır. Zira Resûlullah’ın o hazineden kesinlikle bir
şey almamayı tavsiye etmesi, onun fitneye, insanların birbirini
öldürmesine yol açması sebebiyledir.
Fırat’ın kurumasıyla
ortaya çıkacak olan bu hazine acaba bugünkü Fırat nehrinin yatağında mı
bulunmaktadır? Yoksa bu nehrin yatağı herhangi bir sebeple değişecek
midir? Hadisimizde bu sorunun cevabı bulunmamaktadır. Binlerce kilometre
uzunluğundaki toprakları sulayıp âbâd eden bu bereketli ırmağın
kuruması, şüphesiz milyonlarca insanın helâk olup gitmesi demektir.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Kıyamete yakın bir
zamanda Fırat nehri kuruyacak, kurumasıyla birlikte yatağından bir altın
dağı veya hazinesi çıkacaktır.
2. İnsanlar bu
hazineye sahip olmak için birbiriyle çarpışacak, yüz kişiden doksan
dokuzu hayatını kaybedecektir.
3. Peygamber
Efendimiz, o günü gören mü’minlere, bu hazineden kesinlikle bir şey
almamayı tavsiye etmektedir.
1827- وعَنْهُ قال :
سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَقُولُ :
« يَتْرُكُونَ
المَدينَةَ عَلى خَيْرٍ مَا كَانَتْ ، لا يَغْشَاهَا إلاَّ الْعوَافي
يُرِيدُ : عَوَافي السِّباعِ وَالطَّيْرِ وَآخِر مَنْ يُحْشَرُ رَاعِيانِ
مِنْ مُزَيْنَةَ يُريدَانِ المَدينَةَ ينْعِقَانِ بِغَنَمها فَيَجدَانها
وُحُوشاً . حتَّى إذا بَلَغَا ثنِيَّةَ الْودَاعِ خَرَّا على وَجوهِهمَا »
متفقٌ عليه.
1827.
Ebû Hüreyre
radıyallahu anh Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i
şöyle buyururken işittim dedi:
“Bir gün gelecek,
insanlar Medine’yi bütün hayır ve güzellikleriyle terkedip gidecekler;
orada sadece vahşi hayvanlar ve kuşlar kalacaktır. Medine’ye son olarak
koyunlarına seslenip duran Müzeyne kabilesinden iki çoban girecek ve
orayı ıpıssız, vahşi hayvanlarla dolu bulacaklar. Onlar da Vedâ
Tepesi’ne gelince yüzüstü düşüp öleceklerdir.”
Buhârî,
Fezâilü’l-Medîne 5; Müslim, Hac 498, 499
Açıklamalar
Kitabımızın bu
bölümünde, kıyamet kopmadan önce dünyanın göreceği gariplikleri
okumaktayız. Bu hadîs-i şerîfte, dünyanın artık bir başka âleme
dönüştüğü o karışık günlerde, hasretiyle gönüllerin yanıp kavrulduğu o
güzelim Medine’nin yürek sızlatan yalnızlığı tasvir edilmektedir.
İnsanlar bu gönüller kâbesini, sahip olduğu bütün iyilik, güzellik,
hayır ve bereketiyle başbaşa bırakarak çekip gideceklerdir.
Hadis hâfızı Kâdî
İyâz, bir zamanlar İslâm dünyasının başkenti olan Medine’nin, dünyanın
en mâmur şehri iken, ashâb ve tâbiînin ve daha nice İslâm büyüğünün
hâtırasını sinesinde barındırdığını, fakat hilâfet merkezinin önce
Şam’a, ardından Bağdat’a taşınmasıyla burada birtakım fitneler ve acı
olaylar yaşandığını, oradaki kıymetli âlimlerin dağılıp gittiğini, şehri
bedevîlerin işgal ettiğini, iyice tenhalaşan Medine’nin hurmalıklarında
vahşi hayvanların ve kuşların mekân tuttuğunu, hatta kurtların ve
köpeklerin Mescid-i Saâdet’te yattığını söylemekte, dolayısıyla hadiste
işaret buyurulan hali Medine’nin daha önce yaşadığını ifade etmektedir.
Kâdî İyâz’ın sözünü
ettiği olaylar, bazı Emevî ve Abbâsî halifelerinin kaprisleri yüzünden
maalesef yaşanmıştır. Fakat kitabımızın müellifi İmâm Nevevî’nin
belirttiği üzere, hadiste anlatılan olay kıyametin yaklaştığı günlerde
yaşanacaktır. Müzeyneli iki çobanın Medine’de en son ölecek iki insan
olarak belirtilmesi bunu teyit etmektedir.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1.
Kıyamete yakın bir
zamanda insanlar, deccâlin bile giremediği o güzelim Medine’yi mânevî
güzelliklerine bakmadan terkedip gideceklerdir.
2. O zaman orada
sadece vahşi hayvanlar ve kuşlar yaşayacaktır.
3. Medine’ye son
olarak Müzeyne kabilesinden iki çoban koyunlarıyla birlikte gelecek,
onlar henüz şehre girmeden, daha Seniyyetü’l-vedâ’da iken kıyamet
kopacaktır.
1828- وعَنْ أبي سَعيدٍ
الخُدْرِيِّ رضي اللَّه عَنْهُ أنَّ النَّبي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم
قَالَ :
« يَكُونُ
خَلِيفَةٌ مِنْ خُلَفَائِكُمْ في آخِرِ الزًَّمَان يَحْثُو المَالَ وَلا
يَعُدُّهُ » رواه
مسلم.
1828.
Ebû Saîd el-Hudrî
radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu
aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Dünyanın son
günlerinde, halifelerinizden biri, malı saymaya bile gerek duymadan avuç
avuç dağıtacaktır.”
Müslim, Fiten 68, 69.
Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, III, 317
Açıklamalar
Hadisimiz kıyametin
yaklaştığı zamanda iyi ve güzel şeylerin de olacağını göstermektedir.
Müslümanların başında halkının iyiliğini, bahtiyarlığını düşünen âdil
bir hükümdar bulunacaktır. Malın, servetin bollaştığı o günlerde bu
haksever devlet adamı, kötü idareciler gibi malı ve serveti devlet
hazinesinde biriktirmeyecek, yönettiği insanların daha müreffeh
yaşamaları için onlara vereceği parayı saymaya gerek görmeden, hak
ettiklerinden fazlasıyla birlikte verecektir.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Dünyanın son
zamanlarında mal ve servet bollaşacaktır.
2. İyi bir devlet
adamı, halkına, vermesi gerekenden fazlasını bol bol verecektir.
1829- وعَنْ أبي مُوسى
الأشْعَرِيِّ رضي اللَّه عنْهُ أنَّ النَّبيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ
وسَلَّم قال :
« ليأتيَنَّ
عَلى النَّاسِ زَمَانٌ يَطُوفُ الرَّجُلُ فِيهِ بِالصَّدَقَة مِنَ
الذَّهَبِ ، فَلا يَجِدُ أحَداً يَأْخُذُهَا مِنْهُ ، وَيُرَى الرَّجُلُ
الْوَاحِدُ يَتْبَعُهُ أرْبَعُونَ امْرأةً يَلُذْنَ بِهِ مِنْ قِلَّةِ
الرِّجالِ وَكَثْرَةِ النِّسَاءِ »
رواه مسلم.
1829.
Ebû Mûsâ el-Eş’arî
radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“İnsanlar öyle bir
zaman görecektir ki, bir kimse eline altın alıp onu sadaka olarak
vereceği bir kimse arayacak, fakat bulamayacaktır. Erkeklerin azlığı,
kadınların çokluğu sebebiyle, kırk kadının bir erkeğin himayesine
sığındığı görülecektir.”
Müslim, Zekât 59.
Ayrıca bk. Buhârî, Zekât 9
Açıklamalar
Hadisimizde,
kıyametin yaklaştığı günlerde iki değerin, gereğinden fazla çoğalacağı
bildirilmektedir. Bunlardan birincisi paradır. Bundan önceki hadisimizde
de işaret buyurulduğu üzere, âhir zamanda para bollaşacaktır. Bir
müslüman, fakirlere sadaka vermek arzusuyla yanına altın alacak, fakat
dolaştığı hiçbir yerde bu sadakayı vereceği bir fakir bulamayacaktır.
Hatta bir hadiste belirtildiği üzere, kendisine sadaka verilmek istenen
bir kimse, “Dün getirseydin alırdım; ama bugün ona ihtiyacım yok”
diyerek kendisine verilmek istenen parayı kabul etmeyecektir (Müslim,
Zekât 58). Kim bilir belki de insanlar bu olağan dışı hâdiselere bakarak
dünyanın sonunun geldiğini düşünecek ve daha fazla kanaat sahibi
olacaktır.
Şurası da bir
gerçektir ki, varlıklı bir müslümanın sadaka verecek adam bulamaması bir
tâlihsizliktir. İşte bu sebeple Resûl-i Ekrem Efendimiz, sadaka verme
sevabına nâil olmak için sokak sokak, şehir şehir dolaşacağınız bir gün
gelip çatmadan önce sadakanızı vermeye bakın, buyurmaktadır. Kıyametten
önce sayısı artacak olan ikinci varlık kadındır. 1826 numaralı hadiste,
para ve servet uğruna birbiriyle çarpışacak insanlardan yüzde doksan
dokuzunun ölüp gideceğini gördük. Kıyamet kopmadan önceki bir zamanda,
gerek maddî çıkar yüzünden gerek başka sebeplerle insanlar arasında
savaşlar çıkacak, bu savaşta erkekler hayatlarını kaybedecek, onların
görüp gözettiği kadınlar himayesiz kalacak, böylece bir erkeğin
himayesine özellikle akraba ve yakınlarından pek çok kadın girmek
isteyecektir. Hadisimizdeki kırk kadın ifadesi, pek çok kadının
himayesiz kalacağını anlatmak için olmalıdır. Nitekim bir başka hadiste,
o günlerde elli kadının geçimini bir erkeğin sağlayacağı
belirtilmektedir (Buhârî, İlim 21). Dünyanın son günlerinde kadınların
artıp erkeklerin azalması olayını, erkek çocukların az, kızların daha
fazla doğmasıyla açıklamak isteyenler de vardır.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Kıyamet yaklaştığı
zaman, paranın çoğalması veya insanların kanaat sahibi olması sebebiyle,
sadaka vermek isteyen bir kimse, sadaka alacak adam bulamayacaktır.
2. O günlerde
erkekler azalıp kadınlar çoğalacak, bu sebeple bir erkek kırk kadını
koruyup gözetmek zorunda kalacaktır.
1830- وعَنْ أبي هُرَيْرَةَ
رضي اللَّه عَنْهُ عَن النَّبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ :
«
اشْتَرَى رَجُلٌ مِنْ رَجُلٍ عقَاراً ، فَوَجَد الذي اشْتَرَى الْعَقَارَ
في عَقَارِه جَرَّةً فِيهَا ذَهَبٌ، فقالَ لهُ الذي اشْتَرَى الْعَقَارُ:
خُذْ ذَهَبَكَ ، إنَّمَا اشْتَرَيْتُ مِنْكَ الأرْضَ ، وَلَمْ أشْتَرِ
الذَّهَبَ ، وقالَ الَّذي لَهُ الأرْضُ : إنَّمَا بعْتُكَ الأرضَ وَمَا
فِيهَا ، فَتَحاكَما إلى رَجُلٍ ، فقالَ الَّذي تَحَاكَمَا إلَيْهِ :
أَلَكُمَا وَلَدٌ ؟ قَالَ أحدُهُمَا : لي غُلامٌ . وقالَ الآخرُ : لي
جَارِيةٌ ، قالَ أنْكٍحَا الْغُلامَ الجَاريَةَ ، وَأنْفِقَا عَلى
أنْفُسهمَا مِنْهُ وتصَدَّقَا »
متفقٌ عليه .
1830.
Ebû Hüreyre
radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Vaktiyle bir adam
bir başkasından bir arsa satın aldı. Arsayı alan adam orada altınla
dolu bir çanak buldu. Arsayı satan adama:
- Altınını al!
Zira ben senden altın değil arazi satın aldım, dedi. Arsanın ilk sahibi
de:
- Ben sana o
arsayı içindekilerle beraber sattım, dedi.
Anlaşmazlıklarını
halletmesi için bir adama başvurdular. Hakem olan bu adam:
- Çocuklarınız var
mı? diye sordu. Biri:
- Benim bir oğlum
var, dedi. Diğeri de:
- Benim de bir
kızım var, dedi. Hakem:
- Oğlanla kızı
evlendirin. O altınların bir kısmını onlara verin, bir kısmını da siz
harcayın, dedi”.
Buhârî, Enbiyâ 54;
Müslim, Akdıye 21. Ayrıca bk. İbni Mâce, Lukata 4
Açıklamalar
Belli bir konuya ait
olmayan ilgi çekici hadislerin yer aldığı bu bölümde şimdi de geçmiş
devirlerde, muhtemelen Hz. Dâvud veya Zülkarneyn zamanında yaşanmış bir
olayı görmekteyiz. Bu olayın biri ahlâkî, diğeri hukukî olmak üzere
başlıca iki cephesi vardır.
Ahlâkî cephesi şudur:
Bir zamanlar dünya malına değer vermeyen, hakkına razı olan, hak
etmediği bir şeye el uzatmayan, kul hakkı yemekten şiddetle kaçınan
faziletli insanlar yaşarmış. Arsayı satan ve alan insanların “Bu define
bana aittir” diye ona sahip çıkmaları halinde, ilk bakışta her ikisini
de haklı gösterecek bir durum söz konusu iken, böyle bir şeyi kesinlikle
düşünmemeleri, onların tok gözlü, dünya malına gönül vermeyen faziletli
insanlar olduklarını göstermektedir.
Meselenin bir de
hukûkî cephesi vardır. Bu konuda iki şey söylenebilir. Biri, hem hukuku
hem de ahlâkı ilgilendiren yönüdür. İnsanlar bir konuda anlaşamayınca,
aralarında çekişip kavga etmek yerine ya hâkime gitmeli veya ihtilâfı
ortadan kaldıracak bilgili ve sözüne değer verilen bir kimseye
başvurmalıdır. Bu olayın, define açısından İslâm hukukunu
ilgilendiren yönü ise şudur: Altın, gümüş cinsinden olan define eğer
Câhiliye devrine ait ise, bunda devletin yani beytülmâlin de
hakkı vardır. Beytülmâlin hakkı beşte birdir. Geri tarafı arsayı satan
adama aittir. Eğer define İslâm devrine aitse, yitik mal (lukata)
sayılır ve onun hükmüne tâbi tutulur. Diğer bir söyleyişle bir yıl
bekletilir; sahibi çıkmazsa, o define arsa sahibinin olur. Eğer
definenin Câhiliye veya İslâm devrine ait olduğu bilinmiyorsa, zâyi mal
sayılır ve beytülmâle verilir. Orada beytülmâl yoksa fakirlerin,
müslümanların çeşitli işlerine ve ihtiyaçlarına harcanır. Hadisimizde
anlatılan olayın geçtiği devirde yaşayan insanların hukukunda belki
böyle bir tafsilat yoktu. Zaten bu olayın bizi ilgilendiren yanı ahlâkî
cephesidir.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. İnsan kul hakkı
yemekten son derece sakınmalıdır.
2. Şüpheli konularda
kendiliğinden yalan yanlış karar vermemeli, onu bilene sorup doğrusunu
öğrenmelidir.
3. Eski devirlerde
dünya malına önem vermeyen, hakkına razı olan pek faziletli insanlar
yaşamıştır.
4. İslâm hukukunda
definelerin tâbi olduğu kanunlar vardır.
1831- وعنْهُ رضي اللَّه
عنْهُ أنَّهُ سَمِعَ رَسُولَ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَقُولُ
: «
كانَتْ امْرَأتَان مَعهُمَا ابْناهُما ، جَاءَ الذِّئْبُ فَذَهَبَ بابنِ
إحْداهُما ، فقالت لصاحِبتهَا : إنَّمَا ذهَبَ بابنِكِ ، وقالت الأخْرى :
إنَّمَا ذَهَبَ بابنِك ، فَتَحَاكما إلى داوُودَ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ
وسَلَّم ، فَقَضِي بِهِ للْكُبْرَى ، فَخَرَجتَا على سُلَيْمانَ بنِ داودَ
صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، فأخبرتَاه ، فقالَ : ائْتُوني بِالسِّكينَ
أشَقُّهُ بَيْنَهُمَا . فقالت الصُّغْرى : لا تَفْعَلْ ، رَحِمكَ اللَّه ،
هُو ابْنُهَا فَقَضَى بِهِ للصُّغْرَى
» متفقٌ عليه .
1831.
Ebû Hüreyre
radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinledi:
“Vaktiyle iki
kadın yanlarında çocuklarıyla giderken bir kurt gelip onlardan birinin
çocuğunu kapıp götürdü. Kadınlardan biri arkadaşına:
- Kurt senin
çocuğunu götürdü, dedi. O da:
- Hayır, senin
çocuğunu götürdü, dedi.
Kadınlar
dâvalarını halletmek üzere Dâvûd sallallahu aleyhi ve sellem’e
başvurdular. O da yaşlı kadını haklı görerek çocuğu ona verdi.
Kadınlar oradan ayrıldıktan sonra Hz. Dâvûd’un oğlu Süleyman
sallallahu aleyhi ve sellem’e giderek, meseleyi ona da anlattılar.
Hz. Süleyman:
- Bana bıçağı
getirin de çocuğu ikiye bölerek aralarında paylaştırayım, dedi. O zaman
genç kadın:
- Allah sana
rahmet etsin, öyle yapma! Çocuk onundur, dedi.
Hz. Süleyman da
çocuğun genç kadına ait olduğunu belirtti.
Buhârî, Enbiyâ 40,
Ferâiz 30; Müslim, Akdıye 20. Ayrıca bk. Nesâî, Âdâbü’l-kudât 14
Açıklamalar
Çocuğunu kurt kapan
kadının, başına gelene sabretmesi gerekirken, yol arkadaşının çocuğuna
sahip çıkarak “Bu benim çocuğumdur; kurt senin çocuğunu kaptı” demesi
anlaşılır gibi değildir. Şayet bu kadının iyi niyetli ve saf biri
olduğunu kabul edersek, iki çocuğun da aynı yaşta ve birbirine çok
benzediğini düşünmek gerekecektir. Bu en zayıf ihtimal olmalıdır. Daha
kuvvetli diğer ihtimal ise, bu kadının kötü niyetli ve yalancı biri
olması, arkadaşının çocuğunu ele geçirip onunla teselli bulmaya
çalışması, hep ben üzüleceğime biraz da o üzülsün diye düşünmesidir.
Anlaşmazlık Hz. Dâvûd
ile oğlu Süleyman aleyhisselâm’a intikal edince, her ikisi de
mutlaka kendilerine sorulan meseleyi en doğru şekilde çözmeye
çalışmışlardır.
Bununla beraber Dâvûd
Peygamber’in çocuğu hangi gerekçeyle yaşlı kadına verdiği
bilinmemektedir. Belki de çocuğu onun kucağında görmesi veya o çocuğu
yaşlı kadına benzetmesi yahut da diğer kadının kendini yeterince
savunamaması onu böyle karar vermeye sevketmiştir. Çünkü bir insan
peygamber de olsa, bu gibi durumlarda kendisine aktarılan bilgilere ve
görünüşe göre hüküm vermek zorundadır. Haksız olduğu halde haklı imiş
gibi kendini savunabilen insanlar bulunabilir. Onların bu yolla elde
ettiği menfaat, kıyamet gününde kendisi için pişmanlık vesilesi
olacaktır.
Bu konuda geniş bilgi
için 221 numaralı hadis ve açıklaması okunmalıdır. Burada dikkatimizi
en çok çeken, Hz. Süleyman’ın, gerçeği yakalamak için ana şefkatini ön
plana çıkarmak suretiyle bulduğu ilginç psikolojik yöntemdir. Bu yöntem,
gerçeği ortaya çıkarabilmek için hâkimlerin değişik usuller
kullanabileceklerini göstermektedir.
Hadisimizde anne
şefkatinin büyüklüğünü görmekteyiz. Yaşlı kadın çocuğunu kurda
kaptırınca, garip bir duygunun tesiriyle öteki çocuğa sahip olmak
istemiş, fakat genç anne buna meydan vermemiştir. Ama çocuğunun kesilip
de hayatını kaybedeceğini anlayınca, ana şefkati ağır basmış, yavrum
yaşasın da isterse başkasına ait olsun diye düşünerek ondan ayrı kalmayı
göze almış, böylece gerçek ortaya çıkmıştır.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. İnce anlayış ve
gerçeği seziş kabiliyeti Allah’ın bir lutfudur. Bunun büyüklük, küçüklük
veya yaşlılık, gençlik ile bir ilgisi yoktur.
2. Peygamberler
Allah’tan vahiy alan kimseler olsalar bile, yeri gelince kendi
ictihadlarına göre hüküm verebilirler.
3. Doğruyu bulmak
için gerektiğinde değişik çarelere başvurulabilir.
1832- وعَنْ مِرْداسٍ
الأسْلَمِيِّ رضي اللَّه عَنْهُ قالَ قالَ النَّبيُّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ
وسَلَّم :
« يَذْهَبُ
الصَّالحُونَ الأوَّلُ فالأولُ ، وتَبْقَى حُثَالَةٌ كحُثَالَةِ الشِّعِيرِ
أوْ التَّمْرِ ، لا يُبالِيهمُ اللَّه بالَةً »
، رواه البخاري .
1832.
Mirdâs el-Eslemî
radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Allah’ın sâlih
kulları birbiri ardından âhirete göçer; geride arpa ve hurmanın
döküntüleri gibi değersiz kimseler kalır. Allah Teâlâ da onlara hiçbir
önem vermez.”
Buhârî, Rikâk 9.
Ayrıca bk. Dârimî, Rikâk 11
Mirdâs
el-Eslemî
Mirdâs İbni Mâlik
el-Eslemî Bey’atürrıdvân’da bulunan bahtiyar sahâbîlerden biri olmakla
beraber hayatı hakkında bilgi yoktur. Sahîh-i Buhârî’de ve Kütüb-i
Sitte’de onun bundan başka rivayeti bulunmamaktadır. Mirdâs’tan sadece
Kays İbni Ebû Hâzim adlı tâbiî hadis rivayet etmiştir.
Allah ondan razı
olsun
Açıklamalar
Konumuzun baş
tarafında, deccâlin çıkacağı zamandan söz eden hadislerde de gördüğümüz
gibi, Cenâb-ı Hakk’ın iyi kulları birer birer gidince, geride hiçbir
iyiliği göze çarpmayan değersiz insanlar kalacaktır. Resûl-i Ekrem
Efendimiz bunları arpanın ve hurmanın ıskartasına benzetmektedir. Yel
çalmış, böcek yemiş, çürümüş ekin ve hurmanın hiçbir değeri olmadığı,
aklı başında hiç kimse onları almak istemediği gibi, takdir edilmeye
değer bir yanı bulunmayan bu döküntü adamlara Allah Teâlâ da kıymet
vermeyecektir.
Demekki dünya,
içindeki iyi kimselerle güzeldir. Cenâb-ı Mevlâ’nın kendilerini “Benim
velî kullarım” diye övdüğü Allah dostlarıyla değerlidir. Hadîs-i şerîf,
yaşadığımız şu kısa ömrü yeterince değerlendirebilmek için Allah
dostlarıyla beraber olmayı, onların yanında, yakınında yaşamayı
öğütlemektedir. Müslümanca bir hayat sürebilmek için müslümanlarla bir
arada yaşamak gerekir. Yakınımızdaki kötü insanlar, kötü komşular, biz
istemesek bile bize etki ederler. Çoluğumuzu çocuğumuzu tesir altında
bırakırlar. Şu halde kaybettiğimiz her güzel insanla, kendimizden,
değerlerimizden bir şeyler yitiririz. Gurbet hayatı yaşadığımız şu
dünyada biraz daha garipleşiriz. Cenâb-ı Mevlâ hepimizi iyilerle komşu
etsin.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. İyi kimselerle,
özellikle âlimlerle beraber olmaya, onlarla birlikte yaşamaya
çalışmalıyız.
2. İyi kimselere ters
düşmekten kaçınmalıyız. Çünkü onlara ters düşmek, Allah’ın değer
vermediği döküntüler arasında yer almak demektir.
3. Kıyamet yaklaştığı
zaman yeryüzünde hiçbir âlim ve sâlih kul kalmayacak, dünya kötülerle
câhillerin eline düşecek, kıyamet onların üzerine kopacaktır.
1833- وعنْ رِفَاعَةَ بنِ
رافعٍ الزُرقيِّ رضي اللَّه عنْهُ قالَ :
جاء جِبْريلُ إلى النبي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قالَ : مَا
تَعُدُّونَ أهْلَ بَدْرٍ فيكُمْ ؟ قالَ :
« مِنْ
أفْضَلِ المُسْلِمِين »
أوْ كَلِمَةً نَحْوَهَا قالَ :
«وَكَذَلكَ مَنْ شَهِدَ بَدْراً مِنَ المَلائِكَةِ » .رواه
البخاري .
1833.
Rifâa İbni Râfi’
ez-Zürakî radıyallahu anh şöyle dedi:
Cebrâil
aleyhisselâm Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’e
gelerek:
- İçinizdeki Bedir
gazilerine nasıl bir önem veriyorsunuz? diye sordu. Peygamber
aleyhisselâm da:
- “Onları
müslümanların en faziletlisi kabul ederiz” buyurdu veya buna benzer
bir söz söyledi. Cebrâil aleyhisselâm:
- Biz de meleklerden
Bedir Gazvesi’ne katılanları meleklerin en faziletlisi sayarız, dedi.
Buhârî, Megâzî 11.
Ayrıca bk. İbni Mâce, Mukaddime 11
Rifâa İbni
Râfi’ ez-Zürakî
Medineli olan
Rifâa Hazrec kabilesindendi. Babası Râfi’ İbni Mâlik el-Ensârî bu
kabileden ilk müslüman olanlardan biriydi. Akabe biatında kabilesini
temsil etmişti. Bu biatta babasıyla beraber Rifaa da bulunmuştu. Annesi
Ümmü Mâlik, Medineli münafıkların reisi Abdullah İbni Übey İbni Selûl’ün
kızıydı. Baba ile oğul aynı zamanda hem Bedir Gazvesi’ne hem de
Resûlullah ile birlikte bütün gazvelere katıldılar.
Rifâa Resûl-i
Ekrem’den başka Hz. Ebû Bekir, Ubâde İbni Sâmit gibi sahâbîlerden birkaç
hadis rivayet etti. Üç rivayeti Sahîh-i Buhârî’de yer alan Rifâa hem
Cemel hem de Sıffîn savaşlarına Hz. Ali’nin saflarında iştirak etti ve
41 veya 42 (661 veya 662) yılında vefat etti.
Allah ondan razı
olsun.
Açıklamalar
Hadisimizde,
Ehl-i Bedir dediğimiz Bedir kahramanlarının üstün yeri belirtilmektedir.
Hicretin ikinci yılında Bedir mevkiinde Mekkeli müşriklerle ölüm kalım
savaşı veren bu 313 kişilik yiğitler ordusu, hem Allah hem de Resûlullah
tarafından methedilmişlerdir. Resûl-i Ekrem Efendimiz onların hepsinin
cennetlik olduğunu belirtmiştir (Buhârî, Megâzî 9). Hz. Ömer savaş
gelirlerini müslümanlara dağıtmak üzere divan teşkilatını kurunca, divan
defterinin başına Ehl-i Bedir’in adını yazmıştır. Tarih boyunca onlar
müslümanlar tarafından hep hayırla ve minnetle anılmışlardır. Haklarında
pek çok kitap yazılan bu bahtiyar nesil, müslümanların en faziletlisi
olarak kabul edilmişlerdir.
Cebrâil
aleyhisselâm, Bedir Gazvesi’ne katılan meleklerin, katılmayanlardan
daha üstün olduğunu belirtmektedir. Onların, meleklerin en faziletlisi
sayılmasının delili şu âyet-i kerîmedir: “Hani Rabbin meleklere:
‘Muhakkak ben sizinle beraberim; haydi iman edenlere destek olun. Ben
kâfirlerin yüreğine korku salacağım; vurun boyunlarına! Vurun onların
bütün parmaklarına’ diye vahyediyordu” [Enfâl sûresi (8), 12]. Bedir
Gazvesi’ne katılan melekleri diğer meleklerden üstün yapan husus şudur:
Onlar, kendilerinden üç misli daha fazla olan şer güçlerin karşısında
sebatla direnen bir avuç yiğide destek olmak suretiyle, İslâm’ın
yeryüzünden silinip gitmesini önlemişler, Allah’ın isminin kıyamete
kadar yer kürede yankılanmasına yardımcı olmuşlardır.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Bedir
kahramanları, ashâb-ı kirâm arasında en üstün yeri işgal ederler.
2. Onlara bu savaşta
yardım eden melekler de, bu yardımları sebebiyle meleklerin en üstünü
sayılırlar.
1834- وعن ابنِ عُمَر رضي
اللَّه عنْهُما قال : قال رَسُولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم :
« إذا
أنْزل اللَّه تَعالى بِقَوْمٍ عَذَاباً أَصَابَ الْعَذَابُ مَنْ كَانَ
فِيهمْ . ثُمَّ بُعِثُوا على أعمَالِهمْ
» متفقٌ عليه .
1834.
İbni Ömer
radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Allah Teâlâ bir
kavme azâb gönderdiği zaman, o azâb orada bulunanların hepsine erişir.
Sonra da herkes amellerine göre yeniden diriltilir.”
Buhârî, Fiten 19;
Müslim, Cennet 84
Açıklamalar
Bir toplumda
kötülükler yaygın hale geldiği, büyük çoğunluk bu fenalıkları
benimsediği zaman, ilâhî kanun gereği o toplum cezayı hak etmiş olur;
aralarındaki iyiler ayırt edilmeksizin ilâhî ceza hepsine birden gelir.
191 numaralı hadiste geçtiği üzere, bir gün Peygamber aleyhisselâm
korkudan titreyerek Zeyneb binti Cahş vâlidemizin yanına geldi ve:
- “Allah’tan başka
ilâh yoktur. Yaklaşan şerden dolayı vay Arap’ın haline!” buyurdu.
Baş parmağı ile şehâdet parmağını birleştirip halka yaparak “Bugün
Ye’cûc ve Me’cûc’ün settinden şu kadar yer açıldı” dedi. Hz. Zeyneb:
- Yâ Resûlallah!
İçimizde iyiler de olduğu halde helâk olur muyuz? diye sorunca:
- “Kötülük ve
günah çoğaldığı vakit, evet!” buyurdu. Demekki toplumda
kötülükler önlenemez hale gelince, oradaki iyilerin göz yaşına bakılmaz.
Onlar kötülerle birlikte cezaya çarptırılır; hepsi birlikte yok olup
giderler. İyilerin başına gelen bu hal bir tür haksızlık gibi görünse
de, onlar dünyada iken kötülüklere bir mânada göz yumup ses
çıkarmadıkları için, bu cezayı hak etmiş sayılırlar.
Bu gerçeği Resûl-i
Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle dile getirmiştir:
“İnsanlar fenalıkları görüp de onu değiştirmeye çalışmazlarsa, çok
geçmeden Allah Teâlâ onların başına umumî bir belâ verir” (İbni
Mâce, Fiten 20. Ayrıca bk. 195 numaralı hadis).
Kötülerle birlikte
yok edilen bu kimselere, âhirette, öldükleri zamandaki durumlarına göre
muamele edilir. Hayatta iken kötülerle mücadele etmişler, kötülüğe göz
yummamışlarsa, şüphesiz onlara mükâfatları kat kat fazlasıyla ödenir. 2
numaralı hadiste bu konu üzerinde genişçe durulmuştu.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Bir topluma
gelecek olan ilâhî ceza iyi kötü ayırımı yapmadan herkesi kapsar.
2. İyiler âhirette
yeniden hayat buldukları zaman iyiliklerinin, yani niyet ve amellerinin
karşılığını görürler.
3. İyilerin başına
gelen bu ceza, kötülükle yeterince savaşmadıkları içindir.
4. Dünya hayatında
kötülerin başına gelecek cezayı hak etmemek için onlardan uzak
durmalıdır.
1835- وعَنْ جابرٍ رضي
اللَّه عنْهُ قال :
كانَ جِذْعٌ يقُومُ إلَيْهِ النبي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، يعْني في
الخُطْبَةِ ، فَلَما وُضِعَ المِنْبرُ ، سَمِعْنَا لِلْجذْعِ مثْل صوْتِ
العِشَارِ حَتَّى نَزَلَ النبي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فَوضَع يدَه
عليْهٍ فسَكَنَ .
وفي روايةٍ :
فَلَمَّا كَانَ يَومُ الجمُعة قَعَدَ النبي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم
على المِنْبَرِ ، فصاحتِ النَّخْلَةُ التي كَانَ يخْطُبُ عِنْدَهَا حَتَّى
كَادَتْ أنْ تَنْشَقَّ .
وفي روايةٍ :
فَصَاحَتْ صياح الصَّبيِّ . فَنَزَلَ النَّبيُّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ
وسَلَّم ، حتَّى أخذَهَا فَضَمَّهَا إلَيْهِ ، فَجَعلَتْ تَئِنُّ أنِينَ
الصَّبيِّ الَّذي يُسكَّتُ حَتَّى اسْتَقرَّتْ ، قال :
« بكت عَلى ما كَانَتْ تسمعُ مِنَ الذِّكْرِ »
رواه البخاريُّ .
1835.
Câbir radıyallahu
anh şöyle dedi:
Mescid-i Nebevî’de
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’in hutbe okurken
dayandığı bir kütük vardı. Mescide minber konulduğu (artık Resûlullah
hutbesini orada okumaya başladığı) zaman bu kütüğün, doğumu yaklaşmış
deve gibi inlediğini duyduk. Bunun üzerine Peygamber sallallahu
aleyhi ve sellem minberden indi, elini kütüğün üzerine koyunca sesi
kesildi.
Buhârî, Menâkıb 25
Bir başka rivayet
şöyledir: Cuma günü gelip de Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve
sellem minberin üzerine oturunca, yanında Resûlullah’ın hutbe
okuduğu hurma kütüğü ikiye bölünüyormuş gibi haykırdı.
Buhârî, Büyû‘ 32
Bir başka rivayet
şöyledir: Kütük çocuk gibi bağırdı. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem aşağı inerek onu tutup kucakladı. Kütük
de teskin edilmeye çalışılan bir çocuk gibi yavaş yavaş sükûnet buldu.
Hz. Peygamber:
“Dinlediği
zikirden mahrum kaldığı için ağladı”
buyurdu.
Buhârî, Menâkıb 25
Açıklamalar
Peygamber
Efendimiz’in mescidi pek sade idi. Damı hurma dallarıyla örtülü, zemini
kum ve topraktı. Yağmur yağdığı zaman sular içeri akar, namaz kılan
sahâbîlerin alınları çamurlanırdı. Bu kadar sade olan Mescid-i
Nebevî’nin minberi de o ölçüde sade olup kuru bir hurma kütüğünden
ibaretti. Daha doğrusu Allah'ın Resûlü hutbe okurken bu kütüğe dayanıp
yaslanırdı. Ensardan bir kadın veya erkek:
- Yâ Resûlallah! Sana
bir minber yapsak olmaz mı? diye sordu. O da:
- Olabilir, dedi.
Bazı rivayetlere göre o hanım veya erkek sahâbî, marangoz olan kölesine
üç basamaklı bir minber yaptırdı. Onu getirip Mescid-i Nebevî’ye
koydular. Bu minberin Peygamber Efendimiz’in arzusu üzerine yapıldığı da
rivayet edilmektedir. Bir cuma günüydü. Resûlullah sallallahu aleyhi
ve sellem ilk defa minbere çıkıp hutbe okumaya başlayınca, hurma
kütüğünden bir inilti, bir ağıt sesi duyuldu. Herkes bu iniltiyi
kendisinin o andaki anlayışına ve duyuşuna göre yorumladı. Kimi bu sesi
doğumu yaklaşmış bir devenin iniltisine, kimi iki parçaya bölünen bir
şeyin sesine, kimi de ağlayan bir çocuğun hıçkırığına benzetti. Allah’ın
zikrini yakından duyma zevkinden, Resûlullah’ın mübarek vücuduna temas
etme hazzından mahrum kalan ve bu yüzden ağlayıp inleyen kütüğün hali,
Resûl-i Ekrem Efendimiz’i duygulandırdı. Minberden indi ve onu
kucaklayarak teskin etti. Bazı rivayetlerden öğrendiğimize göre
Peygamber aleyhisselâm, “Eğer onu kucaklamasaydım, kıyamet
gününe kadar inleyecekti” buyurdu (Dârimî, Mukaddime 6). Daha sonra
bu duygulu kütük Resûlullah’ın emri üzerine toprağa gömüldü.
Resûlullah’ın
hasretine dayanamayarak ağlayan kütük olayı, yüzlerce sahâbînin
huzurunda meydana gelmiştir. Bu sebeple, olayla ilgili hadis,
âlimlerimiz tarafından mütevâtir yani en sağlam ve en güvenilir rivayet
olarak kabul edilmiştir.
Tâbiîn neslinin büyük
âlim ve zâhidi Hasan-ı Basrî hazretleri, bu hadisi rivayet
ettikten sonra etrafındakilere şöyle derdi:
- Ey müslümanlar!
Kütük bile Resûlullah hasretiyle inliyor, onu özlüyor. Resûlullah'a
kavuşmayı arzu eden kimselerin onu daha çok özlemesi gerekmez mi?
(Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, II, 559).
Burada, Tecrid
Tercemesi’nin aziz mütercimlerinden Babanzâde Ahmed Naim Bey’in
Resûlullah muhabbetini pek güzel dile getiren şu duygu dolu uyarısını
ibretle okuyalım:
“Cenâb-ı Hakk'ın
elçisi, hidâyet önderi Muhammed Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem
Efendimiz’i cansız bir varlık bu derece özlerse, o saf nûrun eşsiz
güzelliğini görmek için Allah'ın birliğine inanan bir mü’min acaba ne
kadar hasret duymalıdır? Varın kıyas edin! Ve ibret alın!” (Tecrid
Tercemesi, III, 79).
Demekki Allah Teâlâ
kudretinin alâmetlerini seçkin insanlara göstermek istediği zaman,
cansız dediğimiz varlıklarda bile canlılardakine benzer asil ve üstün
duygular yaratmakta ve böylece onların derin imanını kat kat
artırmaktadır.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Bu olay Resûlullah
Efendimiz’in mûcizelerinden biridir.
2. Pek çok sahâbînin
huzurunda cereyan eden bu olayı dile getiren hadîs-i şerîf, en çok
bilinen mütevâtir rivayetlerden biridir.
3. Bir kütük bile
Resûlullah’ın hasretine dayanamadığına göre, ümmetinin ona daha çok
hasret duyması gerekir.
1836- وعنْ أبي ثَعْلَبَةَ
الخُشَنيِّ جَرْثُومِ بنِ نَاشِرٍ رضي اللَّه عَنْهُ عنْ رَسُولِ اللَّه
صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال:
إن اللَّه تعالى فَرَضَ فَرائِضَ فلا تُضَيِّعُوهَا ، وحدَّ حُدُوداً فَلا
تَعْتَدُوهَا ، وحَرَّم أشْياءَ فَلا تَنْتَهِكُوها ، وَسكَتَ عَنْ أشْياءَ
رَحْمةً لَكُمْ غَيْرَ نِسْيانٍ فَلا تَبْحثُوا عنها »
حديثٌ حسن ، رواه
الدَّارقُطْني وَغَيْرَهُ .
1836.
Ebû Sa’lebe el-Huşenî
Cürsûm İbni Nâşir radıyallahu anh’ın rivayet
ettiğine göre
Resûlullah sallallahu
aleyhi
ve sellem
şöyle buyurdu:
“Allah Teâlâ bazı
şeyleri farz kıldı, onları ihmal etmeyin. Bazı günahlara yaklaşılmaması
için sınırlar koydu, o sınırları aşmayın. Bazı şeyleri haram kıldı, o
haramları çiğnemeyin. Bazı şeyleri de unuttuğu için değil size olan
merhameti sebebiyle dile getirmedi, onları da araştırıp kurcalamayın.”
Dârekutnî,
es-Sünen, IV, 184. Ayrıca bk. Hâkim, el-Müstedrek, IV, 115
Açıklamalar
Hadisimizde Cenâb-ı
Hakk’ın kullarına yönelik emir ve yasakları başlıca dört ana başlık
altında özetlenmiştir. Bunlardan birincisi farzlardır. Farz;
yapanın sevap kazandığı, yapmayanın ceza gördüğü bir ibadet türüdür.
Zira farzların yapılması Allah tarafından kesin bir dille emredilmiştir.
Meselâ iman, namaz, zekât birer farzdır. Resûl-i Ekrem Efendimiz
farzlara son derece dikkat edilmesini, onların mutlaka yerine
getirilmesini, hatta kusursuz bir şekilde ifa edilmesini tavsiye
buyurmaktadır.
İkincisi; bazı
sınırlar konularak belirlenen, yaklaşılması, aşılması, aykırı
davranılması yasaklanan hususlardır. Bunu şöyle bir örnekle
açıklayabiliriz: Kur'ân-ı Kerîm’de oruç tutmak isteyen kimsenin imsâk
vaktine kadar yiyip içebileceği, o andan itibaren iftar saatine kadar
kesinlikle bir şey yemeyeceği, eşiyle beraber olamayacağı gibi hususlar
belirtildikten sonra “Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır; sakın
onlara yaklaşmayın” [Bakara sûresi (2), 187] buyurulmaktadır. Ayrıca
Allah’ın koyduğu sınırları aşan kimselerin birer zâlim olduğu da
belirtilmektedir [Bakara sûresi (2), 229]. Sabah namazının farzının iki,
akşamın üç, öğle, ikindi ve yatsının farzlarının dörder rek’at olarak
belirlenmesi de böyle bir sınırlamadır. Onun da kesinlikle delinmemesi
gerekmektedir.
Üçüncüsü
haramlardır. Zina, adam öldürme, kendiliğinden ölen hayvanların
etini yeme, kan içme fiilleri Allah Teâlâ tarafından kesinlikle
yasaklanmış davranışlar yani haramlardır. Bunlar da açıkça bellidir.
Dördüncüsü de Allah
Teâlâ’nın bildirmeyi unuttuğu için değil, bildirdiği takdirde kullarının
zorlanacağını bildiği için bu farzdır, bu helâldir, bu haramdır diye
açıklamadığı hususlardır. Resûl-i Ekrem Efendimiz bunların hükmünü
öğrenmek için, özellikle kendisi hayatta iken ve daha sonraki
devirlerde, inceden inceye araştırılıp kurcalanmasını doğru bulmamıştır.
Hz. Peygamber hayatta
iken fazla kurcalanması halinde bunların helâl iken haram kılınması veya
onlara bazı sınırlamalar getirilmesi ihtimali vardı. Günümüzde de,
meselâ yenilmesinin helâl mi, haram mı olduğu açıkça belirtilmeyen
şeyleri fazla kurcalamak yerine, “Yerde ne varsa Allah hepsini sizin
için yarattı” [Bakara sûresi (2), 29] âyetini göz önünde bulundurmak
suretiyle “Eşyada aslolan ibâhadır” kuralına göre hareket etmek daha
uygun bir davranıştır.
Nevevî çok önemli
gördüğü bu hadîs-i şerîfi, Kırk Hadis adlı eserine otuzuncu hadis
olarak almıştır.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Her müslüman
farzları yapmak, haramlardan kaçınmak zorundadır.
2. Allah Teâlâ’nın
belirlediği esaslar, çizdiği sınırlar vardır; bu esaslara ve sınırlara
uyulması şarttır.
3. Cenâb-ı Mevlâ
kullarına olan merhameti sebebiyle bazı konuları helal, haram gibi kesin
şekilde belirlememiştir. “Bilinçli boşluk” veya “rahmet alanı”
diyebileceğimiz bu konularda ince eleyip sık dokumak uygun değildir.
1837- وعنْ عَبدِ اللَّهِ بن
أبي أوْفي رضي اللَّه ، عَنْهُمَا قال :
غَزَوْنَا مع
رَسُولِ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم سَبْعَ غَزَوَاتٍ نَأكُلُ
الجرادَ .وفي روايةٍ
: نَأْكُلُ معهُ الجَراد ، متفقٌ عليه .
1837.
Abdullah İbni Ebû
Evfâ radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber yedi gazâ yaptık. O
gazvelerde çekirge yedik.
Diğer
bir rivayete göre, Resûl-i
Ekrem
ile
beraber
çekirge yedik,
dedi.
Buhârî, Zebâih
ve’s-sayd 13; Müslim, Sayd ve’z-zebâih 52. Ayrıca bk. Tirmizî, Et’ime
22; Nesâî, Sayd ve’z-zebâih 37
Açıklamalar
Hem hadisimizin
râvisi Abdullah hem de Ebû Evfâ künyesiyle bilinen babası Alkame İbni
Hâlid sahâbî oldukları için, “Allah her ikisinden de razı olsun”
anlamında radıyallahu anhümâ diye ikisine de dua ettik.
Kısa hal tercümesini
54 numaralı hadiste verdiğimiz ve Kûfe’de 86 (705) yılında en son vefat
eden sahâbî diye bildiğimiz bu aziz insan, Resûlullah Efendimiz ile
birlikte yedi, bazı rivayetlere göre altı gazvede bulunduğunu ve
erzakları tükendiği zaman bazan çekirge yediklerini söylemektedir.
Gerçekten de İslâm askerleri bu seferlerde bir çeşit komando eğitiminden
geçmişlerdir.
Çekirge yemenin câiz
olmadığına dair bazı rivayetler bulunmakla beraber, bu rivayetlerin
hepsi zayıftır. Bu konudaki en sağlam hadis budur. Çekirgenin
yenebileceğine, hatta kesilmeden yenebileceğine dair İslâm âlimlerinin
fikir birliği (icmâ) vardır. Yalnız Mâlikîler çekirgenin kesilmesini
gerekli görmüşlerdir. İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe ise çekirgeyi balık gibi
kabul etmiş, onun, ölü olarak bulunsa bile yenmesinde bir sakınca
olmadığını söylemiştir (Daha fazla bilgi için bk. Tecrid Tercemesi,
XII, 18-19).
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Peygamber
Efendimiz ashâbıyla birlikte savaşlar yapmış, bu savaşlarda bazan
çekirge yenilmiştir.
2. Çekirge yemek
helâldir.
1838- وعَنْ أبي هُريْرةَ
رضي اللَّه عنْهُ أنَّ النبي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَال :
« لا يُلْدغُ المُؤمِنُ مِنْ جُحْرٍ مرَّتَيْنِ »
متفقٌ عليه .
1838.
Ebû Hüreyre
radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Mü’min bir yılan
deliğinden iki defa ısırılmaz.”
Buhârî, Edeb 83;
Müslim Zühd 63. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 29; İbni Mâce, Fiten 13
Açıklamalar
Efendimiz
aleyhisselâm, bu hadîs-i şerîfi, Câhiliye devri şâirlerinden
Ebû Azze’ye söylemiştir. Asıl adı Amr İbni Abdullah el-Cümahî olan bu
Mekkeli şair, Bedir Gazvesi’nde esir alınıp Resûlullah’ın huzuruna
getirildiği zaman boyun büküp halini Resûlullah’a arzetti: “Sen de
biliyorsun ki, benim fidye verecek malım mülküm yok; çoluğu çocuğu
haddinden fazla fakir bir adamım. Şayet lutfeder beni serbest
bırakırsan, söz veriyorum artık aleyhinde bulunmayacağım” dedi.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kendisini serbest
bırakınca, onu metheden bir de kaside söyledi. Ertesi yıl müşrikler Uhud
Gazvesi’ne hazırlanırken, Hz. Peygamber’e söz verdiği için bu savaşa
katılmayacağını ifade etti; fakat kendisine vaad edilen maddî imkânlara
dayanamayıp savaşa katıldı. Hatta müşrikleri müslümanlarla savaşmaya
teşvik eden şiirler söyledi. Ama bu savaşta yine müslümanlara esir
düştü. Bağışlanması için dil dökmeye başlayınca, Resûlullah Efendimiz
işte bu hikmet dolu hadisi söyleyerek “Mü’min bir yılan deliğinden
iki defa ısırılmaz” buyurdu ve Âsım İbni Sâbit hazretlerine
emrederek Ebû Azze’nin boynunu vurdurdu.
Mü’min dikkatli ve
uyanık insandır. Kendisine hile yapan, tuzak kuran, kendisini oyuna
getirmek isteyenlerin oyununa gelmez. Dikkatsizlik veya tedbirsizlik
sebebiyle bir defa aldatılsa bile, ferâsetini kullanarak ikinci defa
aynı tuzağa yakalanmaz.
Mü’min, halîm
selîm bir
insandır. Gerektiğinde
karşısındakini
bağışlar, yapılan
kusurları büyütmez.
Ama biri
kendisini kandırmaya
kalkar, o
da bunu farkederse, bu defa İslâm’ın izzetini korumak için bu
hilekârı bağışlamaz, ona haddini bildirir. Nitekim 642 numaralı hadiste
Hz. Âişe annemizden öğrendiğimize göre Resûl-i Ekrem Efendimiz,
“Allah’ın
yasakları çiğnenmediği
sürece şahsı adına
hiçbir şeyden
dolayı intikam
almamış, ama
Allah’ın bir
yasağı çiğnenmişse,
bu hareketin
cezasını mutlaka
vermiştir.”
Demek ki müslüman
Allah hakkı
söz konusu
olduğu zaman
daha dikkatli
ve titiz olacaktır.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Müslüman, her
konuda dikkatli ve uyanık olacaktır. Kendisini aldatmak isteyenlerin
oyununa gelmeyecektir.
2. Bir defa yanılmış,
aldatılmış, oyuna getirilmiş olsa bile, ikinci defa aynı oyuna
gelmeyecektir.
1839- وَعنْهُ قَال : قَال
رسُولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم :
« ثَلاثَةٌ لاَ يُكَلِّمُهُمُ اللَّه يَوْمَ الْقِيَامةِ وَلاَ ينْظُرُ
إلَيْهِمْ وَلا يُزَكِّيهِمْ ولَهُمْ عذابٌ ألِيمٌ : رجُلٌ علَى فَضْلِ
ماءٍ بِالْفَلاةِ يمْنَعُهُ مِن ابْنِ السَّبِيلِ ، ورَجُلٌ بَايَع رجُلاً
سِلْعَةً بعْد الْعَضْرِ ، فَحَلَفَ بِاللَّهِ لأخَذَهَا بكَذَا وَكَذا ،
فَصَدَّقَهُ وَهُوَ عَلى غيْرِ ذَلِكَ ، ورَجُلٌ بَايع إمَاماً لا
يُبايِعُهُ إلاَّ لِدُنيَا ، فَإنْ أعْطَاهُ مِنْهَا وفي ، وإنْ لَم
يُعْطِهِ مِنْهَا لَمْ يَفِ »
متفقٌ عليه .
1839.
Yine Ebû Hüreyre
radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Allah Teâlâ
kıyamet gününde üç kişiyle konuşmaz, yüzlerine bakmaz ve kendilerini
temize çıkarmaz; onlar için acıklı azâb vardır:
Biri, yolculuk
sırasında ihtiyacından fazla suyu olup da onu öteki yolculardan
esirgeyen kimse.
Diğeri, ticaret
malını ikindiden sonra satarken, onu şu kadar fiyata aldım diye yemin
eden, gerçek hiç de öyle olmadığı halde müşteri kendine inanan kimse.
Öteki de, bir
devlet başkanına dünyalık hatırına biat sözü veren, kendisine para pul
verirse sözünde duran, vermezse sözünden cayan kimsedir.”
Buhârî, Müsâkât 10, Şehâdât 22, Ahkâm 48, Tevhîd 24; Müslim, Îmân
171-173. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Büyû‘ 60; Tirmizî, Siyer 35; Nesâî, Büyû‘
6; İbni Mâce, Ticârât 30, Cihâd 42
Açıklamalar
Hadisimizde üç
bahtsız insandan söz edilmektedir. Bunların bahtsızlığı şuradan
gelmektedir:
* Allah Teâlâ
kıyamet gününde onlara değer vermeyecek,
kendilerinden
hoşnut olduğunu gösteren yumuşak bir üslûpla konuşmayacak, belki
de kendilerine yüz vermeyecektir.
* Yüzlerine
merhametle
bakmayacaktır.
* Kendilerini
günah
kirinden arındırıp temize çıkarmayacak, iyiliklerini dile getirip
anmayacaktır.
* Onları acıklı
bir azâba uğratacaktır.
Bir mü’minin şu
dünyadaki asıl hedefi Cenâb-ı Hakk’ı kendinden memnun etmek, O’nun
rızâsını kazanmak, merhametini elde etmek, lutfu keremiyle günahlarını
bağışlatıp cennete ve cemâlullaha kavuşmak, diğer bir ifadeyle
cehennemin acıklı azâbından kurtulmaktır. Bunu hiçbir zaman akıldan
çıkarmamak gerekir. Efendimiz’in bu ifadeleri şu âyet-i kerîmeden
alınmıştır: “Allah’a verdikleri sözü, ettikleri yemini az bir bedelle
değiştirenlere gelince, onların âhirette bir nasibi olmayacaktır, Allah
kıyamet gününde onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak, onları temize
çıkarmayacaktır; onları acı bir azâb beklemektedir” [Âl-i İmrân
sûresi (3), 77].
Bu bahtsız insanların
ilki, çölde (veya kırda) bulunduğu sırada yanında ihtiyacından
fazla su olup da onu diğer yolculardan esirgeyen kimsedir. Onun
bahtsızlığının sebebi, Allah’ın kendisine esirgemeden verdiği bir
nimeti, kendisinin insanlardan esirgemesidir. Böyle bir hal o kimsenin
son derece cimri, üstelik kendinden başkasını düşünmeyen çıkarcı biri
olduğunu gösterir ki, bu sıfatlar Cenâb-ı Hakk’ın hiç sevmediği kötü
huylardır. Bu sebeple o kimseye kıyamet gününde, mademki sen
ihtiyacından fazla suyu benim kulumdan esirgedin, ben de bugün rahmetimi
senden esirgiyorum, diyecektir.
İkinci
talihsiz insan, âhireti kazanacağı yerde, dünya malı kazanacağım diye
insanları aldatmaktan çekinmeyen kimsedir. Bu adam ikindiden sonra, yani
akşamın yaklaştığı, pazarın bitmek üzere olduğu, dolayısıyla herkesin
bir an önce ihtiyacını temin etmeye çalıştığı bir saatte, bu malı şu
kadar fiyata aldım veya ona şu kadar para verdiler de satmadım diye
yeminler ederek malına müşteri çekmeye çalışan, gerçek hiç de öyle
olmadığı halde müşteriyi kandırmaya gayret eden ve neticede saf
insanları kendisine inandıran kötü bir tüccardır. O da bu
davranışlarıyla Cenâb-ı Hakk’ın gazabını hak eder; Onun merhametini ve
rızâsını kazanamaz.
Üçüncü
kötü kişi ise, devlet idaresi gibi önemli bir konuyu menfaatine âlet
eden çıkarcıdır. Bu çirkin davranış, memleketimizde daha çok seçimler
söz konusu olunca gündeme gelmektedir. Bazı adayların seçmenleri bazı
menfaatler karşılığında elde ettiği bilinmektedir. Milletvekili,
belediye seçimleri gibi önemli hâdiseler memleketi, din ve devleti
doğrudan alâkadar ettiği için, o konularda menfaatin kesinlikle
düşünülmemesi, sırf Allah rızâsı için hareket edilmesi gerekir. Kişinin
insanca ve müslümanca yaşaması bu seçimlerin isabetli bir şekilde
yapılmasına ve işin ehliyetli kişilere teslim edilmesine bağlıdır.
Böylesine önemli bir konuda şahsî çıkarını ön planda tutan kişiler,
hadisimizin başında buyurulduğu gibi, kıyamet gününde Cenâb-ı Hakk’ın
kendileriyle konuşmamasını, yüzlerine bakmamasını ve neticede
kendilerini acıklı azâba uğratmasını hak etmiş olurlar.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Allah Teâlâ
kıyamet gününde bazı kimselere değer vermeyecek, onlarla
konuşmayacak, hatta
onların yüzlerine
bile bakmayacak,
kendilerini temize çıkarmayacaktır.
Bunun tabii
sonucu olarak
onlar acıklı
bir azâba
uğratılacaklardır. Bu
hadiste onlardan
üçü söz
konusu edilmektedir.
2. Bunlardan biri,
yolculuk sırasında yanında bulunan ihtiyacından fazla suyu diğer
yolculardan esirgeyen kimsedir.
3. Bir diğeri,
ticaret malını ikindiden sonra, yani pazar yerinde herkesin telâşlı
olduğu bir zamanda satarken, müşterileri kandırmak için, ben
bu mala şu kadar para verdim diye yalan yere yemin eden kimsedir.
4. Üçüncüsü de bir
devlet başkanına, dünya malı karşılığında biat edecek olan kimsedir.
1840- وَعَنْهُ عن النَّبيِّ
صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ :
« بَيْنَ النَّفْخَتَيْنِ أرْبعُونَ »
قَالُوا يا أبَا هُريْرةَ ، أرْبَعُونَ يَوْماً ؟ قَالَ : أبَيْتُ ، قالُوا
: أرْبعُونَ سَنَةً ؟ قَال : أبَيْتُ . قَالُوا : أرْبَعُونَ شَهْراً؟ قَال
: أبَيْتُ « وَيَبْلَى كُلُّ شَيءٍ مِنَ الإنْسَانِ إلاَّ عَجْبَ الذَّنَبِ
، فِيهِ يُرَكَّبُ الْخَلْقُ، ثُمَّ يُنَزِّلُ اللَّه مِنَ السَّمَآءِ
مَاءً ، فَيَنْبُتُونَ كَمَا يَنْبُتُ الْبَقْلُ »
متفقٌ عليه .
1840.
Ebû Hüreyre
radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu
aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Sûra iki üfleme
arasında kırk vardır.”
Ashâb-ı kirâm:
- Ebû Hüreyre! Kırk
gün mü? diye sordular.
- Bir şey diyemem,
dedi. Sahâbîler:
- Kırk yıl mı? diye
sordular.
- Bir şey diyemem,
dedi.
- Kırk ay mı? diye
sordular.
- Bir şey diyemem,
dedi. (Sonra hadisi şöyle tamamladı) “Kuyruk sokumu (acbü’z-zeneb)
dışında insanın bütün bedeni çürüyüp yok olur. Yeniden yaratılma işi
kuyruk sokumundan başlar. Sonra Allah Teâlâ gökten bir su indirir,
herkes bitkiler gibi yeniden canlanır.”
Buhârî, Tefsîru sûre
(39), 3, (78), 1; Müslim, Fiten 28
Açıklamalar
Bir gün Ebû Hüreyre,
kıyamet koptuktan sonra insanın yeniden dirilişi konusunda Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem’den duyduğu bir hadisi rivayet
ediyordu. Kâinatta bulunan her şeyin yok olacağı birinci sûr ile,
insanların yeniden dirileceği ikinci sûr arasında kırk, bu kadar zaman
olduğunu söyledi. “Sûra iki üfleme arasında kırk vardır”
sözü kapalı olduğu için, sahâbîler bunun ne kadar bir zaman
dilimi olduğunu merak ettiler ve kırk gün mü, kırk yıl mı, kırk ay mı
diye sordular. Ancak Ebû Hüreyre hadîs-i şerîfi Resûl-i Ekrem
Efendimiz’den böyle müphem bir ifadeyle duyduğu için, kendiliğinden bir
yorum getirmeyi doğru bulmadı ve bu konuda bir şey diyemeyeceğini
söyledi.
Hadisimizde yeniden
diriliş konusunda çok önemli bir bilgi verilmektedir. Toprak, insanın
bütün cesedini yiyip tüketecek, ama Efendimiz’in teşbihiyle, bir hardal
tanesi gibi olan (Ahmed İbni Hanbel, Müsned, III, 28) ve
dolayısıyla insan bedeninin çekirdeği sayılan acbü’z-zeneb denen
kuyruk sokumu çürümeyecektir. Bazı hadislerden öğrendiğimize göre insan
acbü’z-zenebden yaratılmıştır; tekrar ondan diriltilip hayat bulacaktır
(Müslim, Fiten 142). Kâinattaki her şeyin çürüyüp tükeneceğini, bu
sebeple acbü’z-zenebin de çürüyüp yok olacağını söyleyen âlimler vardır.
Onlara göre acbü’z-zeneb, uzun süre çürümeden durduğu ve en son çürüyen
uzuv olduğu için hiç çürümeyeceğinden bahsedilmiştir.
Acbü’z-zenebin hiç
çürümeyeceğinden bahseden hadisler son derece güvenilir ve sağlamdır. Bu
hadisleri zâhirî mânalarıyla kabul etmek istemeyenlerin ise hiçbir
geçerli delili yoktur. Demek oluyor ki, İsrâfil aleyhisselâm’ın
sûra üflemesiyle bu kâinatta var olan her şey yok olup gidecek, bazı
rivayetlerde daha açık olarak belirtildiği üzere, kırk yıl sonra gökten
bir nevi hayat suyu yağacak ve sûra ikinci defa üflenecek, bu sesi duyan
bütün insanlar, bir hardal tanesini andıran kuyruk sokumu kemiğinden
bitkiler gibi yeniden diriltileceklerdir.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Büyük meleklerden
olan İsrâfil’in sûra birinci üflemesiyle bütün kâinât yok olacaktır.
2. Muhtemelen kırk
yıl sonra, Allah Teâlâ’nın yağdıracağı bir nevi hayat suyunun ardından
İsrâfil sûra ikinci defa üfleyecek, o zaman bütün insanlar, kuyruk
sokumu demek olan acbü’z-zenebdeki küçücük bir kemikten, bitkiler gibi
yeniden diriltileceklerdir.
1841- وَعَنْهُ قَالَ
بيْنَمَا النَّبيُّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم في مَجْلِسٍ يُحَدِّثُ
الْقَوْمَ ، جاءَهُ أعْرابِيُّ فَقَالَ :
مَتَى السَّاعَةُ ؟ فَمَضَى رسُولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم
يُحَدِّثُ، فقَال بَعْضُ الْقَوْمِ : سَمِعَ مَا قَالَ ، فَكَرِه ما قَالَ،
وقَالَ بَعْضُهمْ : بَلْ لَمْ يَسْمَعْ ، حَتَّى إذَا قَضَى حَدِيثَهُ
قَالَ
: « أيْنَ
السَّائِلُ عَنِ السَّاعَةِ ؟ »
قَال : ها أنَا يَا رسُولَ اللَّه ، قَالَ :
« إذَا ضُيِّعَتِ الأَمَانةُ فانْتَظِرِ السَّاعةَ »
قَالَ: كَيْفَ إضَاعَتُهَا ؟ قَالَ :
إذَا وُسِّد الأمْرُ إلى غَيْرِ أهْلِهِ فَانْتَظِرِ السَّاعة »
رواهُ البُخاري .
1841.
Yine Ebû Hüreyre
şöyle dedi:
Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem bir yerde sahâbîlerle konuşurken bir
bedevî çıkageldi ve:
- Kıyamet ne zaman
kopacak? diye sordu.
Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem sözünü kesmeden konuşmasına devam etti.
Bunun üzerine sahâbîlerden biri:
- Bedevînin sorusunu
duydu, fakat soruyu beğenmedi, dedi. Bir başkası da:
- Hayır, soruyu
duymadı, dedi.
Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem konuşmasını bitirince:
- “Kıyamet
hakkında soru soran nerede?” buyurdu. Bedevî:
- Buradayım, Yâ
Resûlallah! dedi.
- “Emanet zâyi
edildiği zaman kıyameti bekle!” buyurdu. Bedevî:
- Emanet nasıl zâyi
olacak? diye sordu. Resûl-i Ekrem de:
- “Emanet ehil
olmayan kimseye verildiği zaman kıyameti bekle!” buyurdu.
Buhârî, İlim 2, Rikak
35. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, II, 361
Açıklamalar
Bir âlime soru
sormanın da bir edebi vardır. En azından onun sözünü bitirmesini
beklemek, şayet zamanı ve durumu müsaitse soru sormak gerekir.
Hadisimizdeki bedevî böyle bir edebe riayet etmediği için Peygamber
aleyhisselâm ona hemen cevap vermeyip konuşmasına devam etmiştir.
Onun bu tutumu mecliste bulunan bazı kimseleri de meraklandırmış,
“Soruyu duymadı; hayır duydu, ama soruyu beğenmedi” gibi kendi
aralarında konuşmalarına meydan vermiştir.
Bu olayda Resûl-i
Ekrem Efendimiz’i bir hoca, kendisine kıyamet hakkında soru soran
bedevîyi de bir talebe gibi düşünmek ve onlar arasındaki bu görüşmeyi
hoca-talebe münasebeti açısından değerlendirmek mümkündür.
Bedevîler,
medeniyetten uzakta, çölün sıkıntılarına karşı hayat mücadelesi veren
insanlardır. İçinde yaşadıkları zor hayat şartları onların
davranışlarına da akseder. Hadisimizdeki bedevînin bir toplulukta
konuşma ve soru sorma edebini bilmemesi, Efendimiz’e daha sözünü
tamamlamadan soru sormaya kalkması, onun belki de bir başka şahsın
sorusunu cevaplandırdığını düşünmemesi bunu göstermektedir.
Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem’in bedevîye bu kabalığından, yol ve
yöntem bilmemesinden dolayı kızmaması, onun zarâfetini ve insanları
anlayışla karşıladığını ortaya koymaktadır. Bedevînin bu yersiz ve
zamansız sorusuna hemen cevap vermeyip zamanı ve sırası gelince
kendisine söz hakkı vermesi, dolaylı ve nâzikâne bir eğitim tarzıdır.
Bir defasında adamın biri, kâmet getirildiği ve farz namaza durulacağı
sırada Peygamber Efendimiz’e soru sordu. Soru, uygun olmayan bir zamanda
sorulduğu için Allah'ın Resûlü ona cevap vermedi. Namazı kıldırınca,
soru soranı yanına çağırdı ve sorusuna cevap verdi.
Resûl-i Ekrem
Efendimiz sorunun önemine ve soru soranın durumuna göre de farklı
tutumlar izlemiştir. 608 numaralı hadiste gördüğümüz üzere, Ebû Rifâ’a
radıyallahu anh Resûlullah’ın tam da hutbe okuduğu sırada mescide
girmiş ve önce, İslâmiyet’i bilmediğini ve dini öğrenmek istediğini
söylemişti. O zaman Resûl-i Muhterem Efendimiz hutbeyi bırakmış,
minberden aşağı inerek onu karşısına almış, sorusunu cevaplandırdıktan
sonra tekrar minbere çıkarak hutbesini tamamlamıştı.
Hadisimizdeki ikinci
önemli mesele, kıyametin ne zaman kopacağı sorusunun cevabıdır.
Resûl-i Ekrem Efendimiz bu konuda sorulan sorulara, kıyametin ne zaman
kopacağını kendisinin de bilmediğini kesinlikle belirtmiş, bununla
beraber kıyametin alâmetleri hakkında bilgi vermiştir. Bu cevapların bir
kısmı deccâlin çıkması, güneşin batıdan doğması gibi fizikî alâmetler,
bir kısmı da dindarlığın zayıflaması türünden ahlâkî alâmetlerdir.
Hadisimizde zikredilen alâmet de ahlâkî alâmetlerden biridir.
Emanetin ehil olmayan kimseye verilmesi, her şeyin çığırından
çıkması anlamına gelmektedir. Bilgiye ve liyâkate değer verilmediği
zaman, işler ehil olmayan kişilere bırakılmış olur. Onlar da
üstlendikleri işi gerektiği şekilde yürütemeyecekleri için her şeyin
düzeni kısa sürede bozulur.
Hadisimizde sözü
edilen kıyamet, öncelikle dünyanın sonu demek olan büyük kıyamettir.
Büyük kıyametin şartlarını hazırlayacak ve dünyanın defterini dürecek
olan küçük kıyametlerdir. Meselâ bir şirketin, bir hükümetin, bir
devletin işleri yetersiz, yetkisiz, sorumsuz ve Allah’tan korkmayan
insanlara bırakılınca, o şirket, o hükümet, o devlet kısa sürede
yıpranır, tükenir ve yıkılır. Bu kabil olayların yaygınlık kazanmasıyla
da dünya yıkılır gider.
Emanet konusu 201-204
numaralı hadislerin bulunduğu “Emaneti Yerine Getirme” bahsinde geniş
bir şekilde ele alınmıştır.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Âlim, kendisine
soru soran kimseyi herhangi bir kusurundan dolayı azarlayıp
incitmemelidir.
2. Soru yersiz ve
burada olduğu gibi net bir cevabı bulunmayan bir soru bile olsa, uygun
bir cevap vermelidir.
3. Soru sormak için
uygun zamanı kollamalı ve sırasının gelmesini beklemelidir.
4. Kendisine verilen
cevabı yeterince anlamayan ve tatmin olmayan kimse tekrar sormalıdır.
5. Kıyametin
kopmasını hazırlayan şartlar vardır. Bunlardan biri de işlerin ehil
olmayan kişilere, yetkisiz ve sorumsuz kimselere bırakılmasıdır.
1842- وعنْهُ أنَّ رسُول
اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ :
« يُصَلُّونَ لَكُمْ ، فَإنْ أصَابُوا فَلَكُمْ ، وإنْ أخْطئُوا فَلَكُمْ
وَعَلَيْهِمْ » رواهُ
البُخاريُّ .
1842.
Yine Ebû Hüreyre
radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“İmamlar sizin
için namaz kılarlar; eğer eksiksiz kıldırırlarsa hem size hem de onlara
sevabı vardır; şayet hata ederlerse, size sevap, onlara da ceza vardır.”
Buhârî, Ezân 55.
Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, II, 355, 537
Açıklamalar
Hadiste sözü edilen
imamlar, hem namaz kıldıran imamlar hem de valiler ve emirlerdir.
Zira bugün namazı cami görevlileri kıldırsa bile, bu iş öncelikle devlet
yöneticilerinin görevidir. Şu hadîs-i şerîf konumuza açıklık
getirmektedir. Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Benden
sonra birtakım valiler sizin işlerinizi üstleneceklerdir. Onların hakka
ve hakikate uyan sözlerini dinleyiniz ve itaat ediniz. Arkalarında da
namaz kılınız. Eğer iyi davranırlarsa kendi lehlerinedir; şayet fena
davranırlarsa aleyhlerinedir” (Dârekutnî, Sünen, ‘Îdeyn,
Sıfatü men tecûzü’s-salâtü meahû ve’s-salâtü ‘aleyh, [II, 55]).
Namazı şartlarına
uygun olarak “eksiksiz kıldırmak” diye tercüme ettiğimiz “esâbû”
kelimesini, namazı vaktinde kıldırmak diye anlayanlar da
olmuştur. Nitekim bazı Emevî halifeleri namazları vaktinden çok sonraya
bırakırlardı. Peygamber Efendimiz muhtelif hadislerinde “Benden
sonra başınıza gelecek olan bazı emirler namazları vaktinden sonraya
bırakacaklardır” diye durumu haber verdikten sonra, namazı (evde
veya camide) vaktinde kılmayı tavsiye buyurmuş, şayet cemaat camiden
ayrılmadan önce emir
gelip de namaz kıldıracak olursa,
“Niye valinin veya
emirin arkasında
namaz kılmıyorsun?” diye
bir fitne
çıkmaması, için aynı namazın bir de onunla kılınmasını tavsiye
etmiş ve bu ikinci namazın
nâfile olacağını
belirtmiştir (Müslim, Mesâcid 26, 238, 241, 243, 244; Nesâî,
İmâmet 55). Hadisin tercümesindeki “hata ederlerse” sözü de yukarıda
anlatılan duruma göre, namazı bilerek veya yanılarak eksik kıldırırlarsa
veya vaktinde kıldırmayıp geciktirirlerse şeklinde anlaşılmalıdır.
Demek oluyor ki,
imamın hatası cemaate yansımamaktadır. Cemaat imamın hangi hususta
kusurlu olduğunu bilmediği ve bu sebeple de telâfi imkânı bulamadığı
hususlarda sorumlu değildir. Şayet imama uyan kimse onun hatasını görmüş
ve bu hatadan dolayı namazın sahih olmadığı kanaatine varmışsa,
Hanefîler’e göre o namazı iade etmesi gerekir.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. İmamın namazı,
cemaatin namazı demektir.
2. İmamlar namazı tam
ve kusursuz kıldırırlarsa, sevabı hem imama hem cemaate olur. Şayet imam
kusur işlemişse, bundan dolayı cemaat sorumlu olmaz.
3. İmamlık, büyük
sorumluluğu gerektirir.
1843- وَعَنْهُ رضي اللَّه
عنْهُ :
{ كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أخْرِجَتْ لِلنَّاسِ }
قَالَ :
خَيْرُ النَّاسِ لِلنَّاسِ يَأْتُونَ بِهِمْ في السَّلاسِل في أعْنَاقِهمْ
حَتَّى يَدْخُلُوا في الإسْلامِ .
1843.
Yine Ebû Hüreyre
radıyallahu anh:
“Siz insanların
iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz”
âyetini okudu ve onu
şöyle açıkladı:
İnsanların diğer
kimselere en hayırlı ve faydalı olanları, bazı şahısları boyunlarından
zincire vurulmuş olarak (İslâm toplumuna) getiren kimselerdir. Sonra o
getirdikleri esirler İslâmiyet’i kabul ederler.
Buhârî, Tefsîru sûre
(3), 7
Aşağıdaki hadisle
birlikte açıklanacaktır.
1844- وَعَنْهُ عَن
النَّبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَال :
« عَجبَ اللَّه عَزَّ وَجَلَّ مِنْ قَوْمٍ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ في
السَّلاسِلِ »
رواهُما البُخاري . معناها يؤسرون ويقيدون ثم يسلمون فيدخلون الجنة .
1844.
Yine Ebû Hüreyre
radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Allah Teâlâ,
boyunlarından zincire vurulmuş olarak cennete götürülen kimselerden
hoşnut olur.”
Buhârî, Cihâd 144.
Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cihâd 114
Açıklamalar
Birinci hadîs-i
şerîfte Allah rızâsı için cihad ederek insanların hidayetine vesile
olmanın önemi, ikincisinde de müslümanlarla yaptıkları savaşta onlara
esir düştükten sonra İslâmiyet’in yüceliğini görerek müslüman olmanın
değeri ortaya konmaktadır.
Birinci hadiste, Ebû
Hüreyre’nin sözü imiş gibi görünen açıklamanın esasen onun sözü
olmadığı; bunun, ikinci hadiste okuduğumuz Resûlullah Efendimiz’in
sözünün, Ebû Hüreyre’nin ifadesine bürünmüş şekli olduğu
anlaşılmaktadır.
İnsanların en
faydalısı, insanlara faydalı olandır. Şüphesiz bu böyledir. İyi ama
insanlara faydalı olmak için yapılması gereken en iyi şey nedir? İşte
birinci hadisimiz bunun cevabını ortaya koymaktadır: Onların hidâyetine
yani doğru yolu bulmasına vesile olmaktır. Çünkü hayatın gayesi Allah’a
giden yolu bulmak, o yolda yürümek ve böylece Allah’ın rızâsını elde
etmektir. Bu en önemli işe vesile olan kimse veya kimseler de şüphesiz
en hayırlı ve en faydalı insanlardır. “Hayra Öncülük Etmek” bahsinde
muhtelif örneklerini gördüğümüz ve 177 numaralı hadiste Resûl-i Ekrem
Efendimiz’in Hz. Ali’ye “Allah’a yemin ederim ki, senin vasıtanla
Allah’ın bir tek kişiye hidâyet vermesi, senin için kırmızı develere
(dünyanın en değerli şeylerine) sahip olmaktan daha hayırlıdır”
buyurduğunu okuduğumuz üzere, insanları Allah yoluna çağıran kimse en
faydalı işi yapmış olur.
“Allah Teâlâ
boyunlarından zincire vurulmuş olarak cennete götürülen kimselerden
hoşnut olur”
ifadesi, yukarıdaki
açıklamadan da anlaşılacağı üzere mecâzî bir anlatımdır. İslâmiyet’i
tanımayan, Allah’ın hoşnut olduğu ve kullarının benimsemesini istediği
yegâne dinin İslâm olduğunu bilmeyen kimselerin müslümanlarla
çarpışması, onlara esir düşüp zincirlere vurulması gayet tabiidir. Sonra
kendilerini esir eden kimseler vasıtasıyla hidayete eren, böylece hem
Allah’tan başkasına kul köle olmaktan kurtulan hem de dünyayı tanıyarak
ona mânen köle olma zilletinden kurtulan kimse, Cenâb-ı Hakk’ın
hoşnutluğunu kazanır ve onun lutfuyla cennete kavuşur. “Boyunlarından
zincire vurulmuş olarak cennete götürülmek” şeklindeki mecâzî ifadeyle
anlatılmak istenen işte bu gerçek kurtuluştur.
Bu iki hadiste
sergilenen manzara, okula zorla ve ağlayarak giden, fakat daha sonra
doğru okumanın verdiği bahtiyarlığı farkedip mutlu olan insanın halini
hatırlatmaktadır. Şüphesiz doğru yola ileten sadece Allah’tır. Şayet O
dilerse, hidâyet mıknatısıyla kulunu en berbat şartlar altından çekip
alır ve hadisimizde anlatıldığı üzere onu zorla cennete götürür.
İkinci hadise çok
farklı mâna veren âlimler de olmuştur. Onlara göre bu hadiste anlatılan
kimseler, düşmanla savaşarak onlara esir düşen, zincire vurularak
götürülen ve bu durumda iken ölen veya öldürülen müslümanlardır. Allah
için savaşıp düşman eline esir düşen ve o durumda ölen veya düşman
tarafından öldürülen kimselerden Allah Teâlâ’nın hoşnut olacağı
bellidir. Bu hadise birinci hadis ışığında bakıldığı zaman, meselenin
daha önce açıkladığımız şekilde anlaşılması gerektiği görülür.
Hadislerden
Öğrendiklerimiz
1. Ashâb-ı kirâm ile
onların izinde gidenler, insanların iyiliği için yaratılmış en hayırlı
ümmettir.
2. İnsanların en
faydalısı, başkalarının doğru yolu bulmasına vesile olan kimselerdir.
3. Allah Teâlâ,
gerçeği görüp İslâmiyet’i kabul eden kimselere cennetini ikrâm eder.
1845- وَعنْهُ عَنِ
النَّبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ :
« أَحَبُّ الْبِلاَدِ إلى اللَّه مَساجِدُهَا ، وأبَغضُ الْبِلاَدِ إلى
اللَّه أسواقُهَا »
روَاهُ مُسلم .
1845.
Yine Ebû Hüreyre
radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Allah Teâlâ’nın
bir beldede en beğendiği yer oranın mescitleri, bir beldede en sevmediği
yer de oranın çarşı-pazarıdır.”
Müslim,
Mesâcid 288
Aşağıdaki hadisle
birlikte açıklanacaktır.
1846- وَعَنْ سَلْمَانَ
الْفَارِسيِّ رضي اللَّه عَنْهُ منْ قَولِهِ قَال :
لاَ تَكُونَنَّ إن اسْتَطعْتَ أوَّلَ مَنْ يَدْخُلُ السُّوقَ ، وَلا آخِرَ
مَنْ يَخْرُجُ مِنْهَا ، فَإنَّهَا مَعْرَكَةُ الشَّيْطَانِ ، وَبهَا
ينْصُبُ رَايَتَهُ .
رواهُ مسلم هكذا .
ورَوَاهُ البرْقَانِي في
صحيحه عَنْ سَلْمَانَ قَالَ : قَالَ رسُولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ
وسَلَّم :
« لا تَكُنْ أوَّلَ مَنْ يَدْخُلُ السُّوقَ ، وَلا آخِرَ منْ يخْرُجُ
مِنْهَا ، فِيهَا بَاضَ الشَّيْطَانُ وَفَرَّخَ
» .
1846.
Selmân-ı Fârisî
radıyallahu anh şöyle dedi:
Şayet yapabiliyorsan,
çarşı-pazara ilk giren ve oradan en son çıkan kimse sen olma! Çünkü
orası şeytanın savaş alanı olup bayrağını oraya diker.
Müslim,
Fezâilü's-sahâbe 100
Berkânî Sahîh’inde
bu hadisi şöyle rivayet etmiştir:
Selmân radıyallahu
anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve
sellem şöyle buyurdu:
“Çarşı-pazara ilk
giren ve oradan en son çıkan sen olma! Şeytan orada yumurtlar ve orada
yavru çıkarır.”
Açıklamalar
Allah Teâlâ’ın en
fazla sevdiği yerlerin mescidler olmasının sebebi, bu mübarek yerlerin
sırf O’nun rızâsını kazanmak için samimiyetle yapılan binalar olmasıdır.
Bu tertemiz mekânlar müslümanların yine ihlâsla, samimi duygularla
ibadet etmelerine, kâinatın Rabbine kulluklarını arzetmelerine vesile
olduğu için son derece değerli yerlerdir. Cenâb-ı Hakk’ın mescidleri
sevmesi demek, bu mübarek yerlerde kendisine ibadet niyetiyle bulunan
kullarına hayır dilemesi, onların dünya ve âhiret bahtiyarlığını arzu
buyurması demektir.
Çarşı-pazarların
Cenâb-ı Hakk’ın beğenmediği yerler olmasının en önemli sebebi, oraların
birtakım insanlara hep dünyayı hatırlatması, dünyayı ön plana çıkarması
ve adeta Allah’ı, âhireti unutturmasıdır. Dünyanın simgesi olan bu
mekânlarda insanların, çıkarları uğrunda her türlü yalanı rahatlıkla
söylemesi, Allah’tan korkmadan birbirlerini aldatmaya çalışmasıdır. İşte
bu sebeple Resûl-i Ekrem Efendimiz çarşı-pazarı savaş meydanına
benzetmiştir. Çünkü buradaki insanların çoğunun hedefi, her ne pahasına
olursa olsun dünyalık kazanmaktır. Dünyalık uğrunda her türlü
ahlâksızlığı mübah gören bu kimselerin, keselerini doldurma uğrunda
yapmayacakları şey yoktur.
İnsanların bu
mekânlarda mânevî değerleri bir yana atmalarının, dünyalık kazanmak için
ahlâk dışı her davranışı rahatlıkla yapmalarının sebebi şeytandır,
şeytanın tahrikleridir, onları bu yola sevketmesidir. Peygamber
aleyhisselâm çarşı-pazarı kinayeli ifadelerle şeytanın savaş
alanı, bayrağını diktiği yer, yumurtladığı ve yavru çıkardığı mahal
olarak göstermekle işte onun bu iğvâsına, baştan çıkarmasına, diğer bir
ifadeyle başarısına işaret etmiştir.
Şeytan ve
yardımcıları binbir hile ve tuzaklarıyla çarşı ve pazarlarda insanı
baştan çıkardıkları için Allah Teâlâ bu mekânları sevmez. İşte bu
sebeple Resûl-i Ekrem Efendimiz saflığı, temizliği, kimsesizliği ve hele
İslâm uğrunda çektiği çileler sebebiyle kendisini sevip takdir ettiği
sahâbîsi Selmân-ı Fârisî’ye, elinden geliyorsa, şeytanların kol gezdiği
bu sakıncalı bölgeye kendisini ilk atan ve adeta orada bulunmaktan
hoşlanıyormuş gibi davranarak oradan en son çıkan sen olma, diye
tavsiye buyurmuştur. Çarşı-pazara helâl rızık kazanmak, elde edeceği
kazancı Allah yolunda harcamak için gelen kimseler için hadisimizde
herhangi bir yasaklama söz konusu değildir. Şeytan ve avaneleri böyle
iyi niyetli kişilere hiçbir zarar veremez. Bununla beraber iyi niyetli
müslüman tüccar çarşı-pazarda şeytanların varlığını unutmamalı, onların
tuzağına düşmemeye dikkat etmeli, kendisini aldatmalarına hiçbir şekilde
fırsat vermemeli, bunun
için de
bedeni çarşı-pazarda,
ama gönlü
camide olmalıdır.
Riyâzü’s-sâlihîn
müellifi
Nevevî’nin, ikinci hadisin farklı bir rivayetini es-Sahîh adlı
eserinden aldığı Ebû Bekir el-Berkânî, 425 (1034) tarihinde vefat etmiş
olan titiz bir hadis ve fıkıh âlimiydi. Hadis ilmine karşı beslediği
sevgi o kadar fazla idi ki, bu sevgisinin Allah sevgisine gölge
düşürmesinden endişe eder, bu aşırı derecedeki hadis sevgisinin mûtedil
hâle gelmesi için kendisine dua edilmesini isterdi. Allah ona rahmet
eylesin.
Hadislerden
Öğrendiklerimiz
1. Allah Teâlâ cami
ve mescidlerde ibadet için bulunan kullarının hayrını ve iyiliğini
diler.
2. Çarşı-pazarda
dünyalık uğrunda insanları aldatan ve yalan söyleyen kimselerin hayır ve
iyiliğini dilemez.
3. Meslekleri icabı
çarşı-pazarda bulunan kimseler Allah’ı ve âhireti unutmamalı, kendisi
çarşıda bulunsa bile kalbi mescide yani Allah’a bağlı olmalıdır.
4. Bir kimse
insanları aldatmasa bile, başkalarının ahlâk dışı davranışlarda
bulunduğu çarşı-pazarda gereğinden fazla kalmamalıdır.
5. İslâmiyet helâl
kazancı ve ticareti teşvik eder; çarşı-pazarda boşu boşuna vakit
geçirmeye karşıdır.
1847- وعَنْ عاصِم الأحْوَلِ
عَنْ عَبْدِ اللَّه بنِ سَرْجِسَ رضي اللَّه عَنْهُ قَالَ :
قُلْتُ لِرَسُولِ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : يَا رَسُولَ
اللَّه غَفَرَ اللَّه لكَ ، قَالَ :
« وَلَكَ »
قَالَ عَاصِمٌ : فَقلْتُ لَهُ : اسْتَغْفَرَ لَكَ رَسُولُ اللَّه صَلّى
اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ؟ قَالَ :
نَعَمْ وَلَكَ ،
ثُمَّ تَلاَ هَذه الآيةَ :
{
واستغفِرْ لِذَنْبِكَ ولِلْمُؤمِنِينَ والمُؤْمِناتِ}
[ محمد : 19 ] ، رَواهُ مُسلم .
1847.
Âsım el-Ahvel’den
rivayet edildiğine göre Abdullah İbni Sercis radıyallahu anh
şöyle dedi:
Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem’e:
- Yâ Resûlallah!
Allah seni bağışlasın, dedim. O da:
- “Seni de
bağışlasın” buyurdu.
Âsım el-Ahvel dedi
ki, Abdullah İbni Sercis’e:
- Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem senin için böyle mağfiret diledi mi?
diye sordum.
- Evet,
senin için
de mağfiret
diledi, dedi ve şu âyet-i kerîmeyi okudu:
“(Habîbim!)
Hem kendinin hem de mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların
günahlarının bağışlanmasını dile!”
Müslim, Fezâil 112
Açıklamalar
Hadisimizin râvisi
olan sahâbî Abdullah İbni Sercis radıyallahu anh hakkında 975
numaralı hadiste kısa bilgi verilmişti. Onunla yukarıda görüldüğü
şekilde konuşan Âsım el-Ahvel ise (ö. 142/759) güvenilir tâbiîn
muhaddislerinden biridir. Âsım bir gün Abdullah İbni Sercis’e Resûlullah
Efendimiz’i görüp görmediğini veya nasıl gördüğünü sormuş olmalı ki,
Abdullah ona Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’i gördüğünü,
hatta onunla et ve ekmek, (bir rivayete göre tirit) yediğini söyledi.
Sonra aralarında geçen yukarıdaki konuşmayı anlattı. Daha sonra
Resûlullah’ın arka tarafına dolandığını ve iki omuzunun arasındaki
peygamberlik mührüne baktığını belirtti (Müslim, Fezâil 112).
Muhterem sahâbî
Abdullah İbni Sercis, Peygamber duası almanın pek güzel bir yolunu
bulmuş. Verilen bir selâma, yapılan bir duaya en azından aynıyla
karşılık vermenin bir İslâm edebi olduğunu bildiği için, Allah'ın
Resûlü’ne, “Allah seni bağışlasın” diye dua etmiş, ondan “Seni de
bağışlasın” karşılığını almış ve böylece maksadına
ulaşmıştır. Bu olayı kendisine anlattığı talebesi Âsım el-Ahvel,
Peygamber duası almanın bir insan için ne büyük bir meziyet ve fazilet
olduğunu çok iyi bildiği için hocasına:
- Gerçekten
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem senin için böyle mağfiret
diledi mi? diye sormuş; Efendimiz’in genç sahâbîlerinden biri olan
Abdullah, kendisinin bir zamanki halini hatırlatan bu genç talebesini
sevindirmek için olmalı ki:
- Evet, senin için de
mağfiret diledi, diyerek yukarıdaki âyet-i kerîmeyi okumuştur. Bu âyette
Allah Teâlâ Resûlü’ne:
“(Habîbim!)
Hem kendinin hem de mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların
günahlarının bağışlanmasını dile!” [Muhammed sûresi (47), 19]
buyurmaktadır.
Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem’in her vesileyle ümmetinin
bağışlanmasını dilediğini, onların âhirette bahtiyar olmalarını cânü
gönülden istediğini bilmekteyiz. Bu âyet-i kerîme ona bu görevin Allah
Teâlâ tarafından verildiğini, dolayısıyla bizim hem dünya hem de
âhirette bahtiyar olmamızı herkesten önce yüce Rabbimiz’in arzu
buyurduğunu açıkça göstermektedir.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Resûlullah
Efendimiz’e ümmetinin bağışlanması için dua etme görevini Allah Teâlâ
vermiştir.
2. Allah Teâlâ ona bu
görevi yüklemek suretiyle hem kendisine verdiği değeri göstermiş hem de
onun ümmetine duyduğu sevgi ve merhameti ortaya koymuştur.
3. Peygamber
aleyhisselâm, kendisine dua eden birine aynı şekilde dua ile
karşılık vermek suretiyle bize bir İslâm edebi öğretmiştir.
4. Büyüklere dua
etmek suretiyle onların duasını almak, “Bize dua ediniz” demekten daha
akıllıca bir harekettir.
1848- وَعَنْ أبي مسْعُودٍ
الأنْصَارِيِّ رضي اللَّه عَنْهُ قَالَ : قَالَ النَّبيُّ صَلّى اللهُ
عَلَيْهِ وسَلَّم :
« إنَّ مِمَّا أدْرَكَ النَّاسُ مِنْ كَلامِ النُّبُوَّةِ الأولَى : إذَا
لَمْ تَسْتَحِ فَاصْنعْ مَا شِئْتَ »
رواهُ البُخَاريُّ .
1848.
Ebû Mes’ûd el-Ensârî
radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“İlk
peygamberlerden itibaren halkın hatırında kalan bir söz vardır:
Utanmadıktan sonra dilediğini yap!”
Buhârî, Enbiyâ 54,
Edeb 78. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 6; İbni Mâce, Zühd 17
Açıklamalar
Bu hadis, hayâ
dediğimiz utanma duygusunun ilk insandan beri var olduğunu, ilk
peygamberlerden itibaren bu duygunun önemi üzerinde durulduğunu,
peygamberlere verilen bir kısım ilâhî emirler çağların değişmesiyle
değişebildiği halde, utanma duygusu hakkındaki ilâhî buyruğun hiç
değişmediğini, aksine her peygamberin bu duygu üzerinde ısrarla
durduğunu göstermektedir.
Bir atasözü halinde
nesilden nesile aktarılarak gelen “Utanmadıktan sonra dilediğini
yap!” hikmeti, utanma duygusunun insanı fenalıklara dalmaktan
alıkoyduğunu açık bir şekilde ifade etmektedir. Şu halde Allah’tan ve
insanlardan utanan bir kimsenin, nefsinin istediği her hareketi yapması
mümkün değildir. Utanma duygusuna sahip olmayan bir kimsenin ise önünde
hiçbir engel yoktur; dolayısıyla öyle bir kimse her türlü çirkinliği
kolayca yapabilir.
“Utanmadıktan
sonra dilediğini yap!”
sözü, yukarıda belirtildiği şekilde, hayâ duygusundan yoksun olan
birinin her şeyi yapabileceğini ifade etmektedir. Bu sözü bir tehdit
olarak anlamak da mümkündür. O takdirde bu söz, “İstediğin fenalığı yap
bakalım; bir gün bunların hesabını tek tek vereceksin” anlamına
gelmektedir. Bir diğer mânası da, “Yapacağın işe iyi bak! Şayet bu iş
Allah’tan ve insanlardan utanılacak bir şey değilse, onu gönül hoşluğu
ile yap! Eğer yaptığın takdirde Allah’tan ve insanlardan utanacaksan,
onu kesinlikle yapma!” demektir. Bu sonuncu mânasıyla bu söz insana bir
davranış ölçüsü vermektedir. Yapılacak bir iş, neticede insanın
utanmasına yol açacaksa ondan sakınmalıdır. Utanılacak bir durum mevcut
değilse, onu yapmakta herhangi bir sakınca yoktur.
682-685 numaralı
hadislerin bulunduğu “Utanma Duygusu, Değeri ve Bu Duyguya Sahip Olmaya
Teşvik Etmek” bahsinde konu ayrıca işlenmiştir.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Utanma duygusu iyi
ile kötüyü, haram ile helâli birbirinden ayırmada önemli bir ölçüdür.
2. Utanmayan bir
kimse, her türlü fenalığı çekinmeden yapabilir.
3. Sağlıklı bir
toplum için utanma duygusuna sahip insanlar yetiştirme gereği vardır.
4. Hayâ denilen
utanma duygusu, bütün peygamberlerin, ümmetlerine öğretip tavsiye ettiği
ilâhî kaynaklı bir özelliktir.
1849- وَعَنْ ابْنِ
مَسْعُودٍ رضي اللَّه عَنْهُ قَالَ : قَالَ النَّبيُّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ
وسَلَّم :
« أوَّلُ مَا
يُقْضَى بَيْنَ النَّاسِ يوْمَ الْقِيَامةِ في الدِّمَاءِ »
مُتَّفَقٌ علَيْهِ .
1849.
İbni Mes’ûd
radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Kıyamet gününde
insanlar arasında ilk görülecek hesap, kan dâvalarıdır.”
Buhârî, Diyât 1,
Rikak 48; Müslim, Kasâme 28. Ayrıca bk. Tirmizî, Diyât 8; Nesâî,
Tahrîmü’d-dem 2; İbni Mâce, Diyât 1
Açıklamalar
İnsanoğlu kıyamet
gününde başlıca iki bakımdan hesaba çekilecektir. Birincisi Allah ile
kul arasındaki hesaptır. Bu hesapların ilki namazdır (Ebû Dâvûd,
Salât 145; Tirmizî, Salât 188). İkincisi de kul hakkı dolayısıyla
vereceği hesaptır. Bu türde görülecek hesapların ilki ise kan
davasıdır.
Kan dâvalarının ilk
görülecek hesap olması, insanın Allah katında her şeyden daha kıymetli
olması sebebiyledir. Peygamber Efendimiz bu durumu, “Canımı
kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, müslüman bir kimsenin
haksız yere öldürülmesi, Cenâb-ı Hak katında dünyanın yok olup
gitmesinden daha büyük bir hâdisedir” diye ortaya koymuştur (Nesâî,
Tahrîmü’d-dem 2). Demek oluyor ki, Allah Teâlâ’ya göre bir mü’minin
öldürülmesi, dünyanın yıkılmasından daha korkunçtur. Şu halde bir
müslümanı haksız yere öldüren kimse, Cenâb-ı Mevlâ’nın en değerli
mahlûkunu yok etmek suretiyle âhiretini esasen kendi elleriyle mahvetmiş
olmaktadır. Zira 222 numaralı hadiste geçtiği üzere, “Haram kan
dökmedikçe, mü’min kişi için Allah’ın rahmetini umma imkânı daima
vardır.” Ama kasten cinayet işlemek suretiyle en büyük günahların
başında gelen bir suçu işleyen kimsenin vaziyeti son derece kötüdür.
Zira Allah Teâlâ’nın belirttiği üzere “Her kim bir mü’mini kasten
öldürürse, onun cezası, içinde ebedî kalmak üzere cehennemdir. Allah ona
gazap etmiş, lânet etmiş ve onun için büyük bir azâb hazırlamıştır”
[Nisâ sûresi (4), 93].
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Haksız yere adam
öldürmek büyük günahların en büyüğüdür.
2. Bu sebeple Allah
Teâlâ kıyamet gününde kul hakları içinde ilk defa kan davalarının
hesabına bakacaktır.
1850- وَعَنْ عَائِشَةَ رضي
اللَّه عَنْهَا قَالَتْ : قَالَ رَسُولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ
وسَلَّم :
« خُلِقَتِ
المَلائِكَةُ مِنْ نُورٍ ، وَخلِقَ الجَانُّ مِنْ مَارِجٍ منْ نَارً ،
وخُلِق آدمُ ممَّا وُصِفَ لَكُمْ »
رواهُ مسلم .
1850.
Âişe radıyallahu
anhâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve
sellem şöyle buyurdu:
“Melekler nûrdan,
cinler kızıl ateşten, Âdem de size bildirilen şeyden
(topraktan)
yaratılmıştır.”
Müslim, Zühd 60.
Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, VI, 153, 168
Açıklamalar
Hadisimizde,
özellikleri itibariyle birbirinden farklı olan üç cins mahlûkun
yaratıldığı asıl madde ortaya konmakta, dolayısıyla onların
tabiatlarına, tavır ve hareketlerine bu maddelerin etki ettiğine işaret
edilmektedir.
Buna göre melekler
nûrdan yaratılmış latîf varlıklardır. Bu sebeple onların günah
işlemeye karşı bir meyilleri yoktur. İşleri Cenâb-ı Hakk’a ibadet etmek,
O’nun kendilerine verdiği görevleri aynen yerine getirmektir. İnsanların
ve cinlerin aksine onlar bir şey yiyip içmezler. Nurdan yaratılmanın
onlara sağladığı bir imkân da değişik şekillere girebilmeleridir.
Cinlerin hâlis
ateşten, dumansız saf alevden yaratıldığı
âyet-i kerîmede belirtilmekte [Rahmân sûresi (55), 15], hatta bu ateşin
“zehirli ateş” olduğu ifade edilmektedir [Hicr sûresi (15), 27]. Hadiste
sözü edilen “kızıl ateşin” kırmızı, sarı ve yeşil renklere çalan ateş
olduğu açıklanmaktadır. Cinler ateşten yaratıldıkları için, ana
maddelerinin çeviklik, ataklık, hiddet, şiddet, değişkenlik, kararsızlık
gibi özelliklerine sahiptir.
Allah Teâlâ’nın Hz.
Âdem’e secde etmeleri hususundaki emrine melekler uyduğu halde şeytanın,
‘Ben Âdem’den üstünüm’ diye secde etmemesi, kendini beğenip kibirlenmesi
ve bu yüzden ebedî azâba ve lânete uğraması işte bu yaratılış
özelliğinden kaynaklanmaktadır.
İnsanın topraktan
yaratıldığını
açıkça gösteren âyetler bulunduğu gibi, bu yaratılışın muhtelif
safhalarında toprağa, çamur (tîn), süzme çamur (sülâle min
tîn), yapışkan çamur (tîn lâzib), kurumuş çamur (salsâl)
gibi adlar da verilmiştir [meselâ bk. Hicr sûresi (15), 26, 28, 33;
Rahmân sûresi (55), 14]. İnsan; asıl maddesi olan toprağın tabiatına
uygun olarak ağırbaşlılık, sükûnet, tevâzu, vakar, hilim, sabır gibi
üstün özelliklere sahiptir. Hz. Âdem’i işlediği günahtan sonra Cenâb-ı
Hakk’a tövbe ve istiğfâra, derin bir tevâzu içinde yalvarıp yakarmaya
sevkeden şey, işte bu yaratılış özelliğidir. Bu güzel vasıfları
sebebiyle de Cenâb-ı Mevlâ’nın affına ve mağfiretine nâil olmuştur.
Üç önemli varlığın üç
ayrı şeyden yaratılmış olması, onların yaratıldığı asıl maddelerin
tabiatlarına, tavır ve hareketlerine yansıması, Cenâb-ı Hakk’ın
kudretinin büyüklüğünü ve her istediğini yapmaya güç yetirdiğini
göstermektedir.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Cenâb-ı Hak
kudretinin sonsuzluğunu göstermek üzere pek çeşitli varlıklar
yaratmıştır.
2. Bu sebeple
melekleri nûrdan, cinleri kızıl ateşten, insanı da topraktan
yaratmıştır.
1851- وَعنْهَا رضي اللَّه
عَنْهَا قَالَتْ :
« كَانَ
خُلُقُ نبي اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم الْقُرْآنَ »
رواهُ مُسْلِم في جُمْلَةِ حدِيثٍ طويلٍ .
1851.
Âişe radıyallahu
anhâ şöyle dedi:
Nebiyy-i
Muhterem sallallahu
aleyhi ve sellem’in ahlâkı Kur’an idi.
Müslim, Müsâfirîn
139. Ayrıca bk. Nesâî, Kıyâmü’l-leyl 2
Açıklamalar
Hz.
Âişe annemizin bu kısa ifadesi, uzun bir hadisten alınmıştır. Enes İbni
Mâlik’in amcası Hişâm İbni Âmir’in oğlu Sa’d, tâbiîn neslinden cihad
aşkıyla dolu bir gençti. Hayatı boyunca Bizanslılara karşı savaşmak ve
bir daha geri dönmemek arzusuyla önce karısından ayrılmaya karar verdi;
sonra kalkıp Medine’ye geldi. Niyeti, oradaki arazisini satıp bir kısım
parasıyla silah ve at satın almak, geri kalan parayı Allah yolunda
harcamaktı. Bunu duyan bazı müslümanlar ona bu düşüncenin yanlış
olduğunu, savaşa gerektiğinde gidileceğini, nitekim kendisi gibi
düşünerek karılarını boşamak isteyen altı kişiye Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem’in izin vermediğini söyleyince Sa’d bu
niyetinden vazgeçti. Karısını büsbütün boşamadığı için ona geri döndü.
Ama gönlündeki cihad aşkı hep taze kaldı. Daha sonra doğu taraflarına
yapılan bir sefere katılarak muhtemelen İran’daki Mekrân’da, bazı
rivayetlere göre Hindistan’daki Mükrân’da şehid oldu.
Sa’d Medine’ye
gelmişken Hz. Âişe’yi ziyaret etmek ve ona zihnindeki bazı sualleri
sormak istedi. Âişe annemize gece namazı ve vitir namazı hakkında da
sorular sormuş olan Sa’d ona ilk olarak:
- Ey Mü’minlerin
annesi! Bana Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ahlâkını
(yaşayışını) anlat, dedi. Hz. Âişe:
- Sen Kur’an’ı
okuyorsun değil mi? diye sorunca Sa’d:
- Evet, okuyorum,
diye cevap verdi. Bunun üzerine Hz. Âişe yukarıdaki sözü söyleyerek:
- Nebiyy-i Muhterem
sallallahu aleyhi ve sellem’in ahlâkı Kur’an idi, dedi.
Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem’in ahlâkının Kur’an olması demek,
Kur’an’ın uygun gördüğünü uygun görmesi, Kur’an’ın beğenmediği bir işi,
bir hareket tarzını beğenmemesi demektir. Bir şeye kızıyorsa, o şeyi
Kur’an çirkin gördüğü için kızması, bir kimseyi seviyorsa, onun tutumunu
Kur’an tasvip ettiği için sevmesi demektir. Kur’an’ın helâl saydığını
helâl, haram saydığını haram sayması ve öylece uygulaması demektir.
Resûlullah
Efendimiz’in ahlâkı Kur’an olduğu için Allah Teâlâ bütün kullarına onun
ahlâkını, yani yaşayış tarzını tavsiye ederek “Yemin ederim ki, sizin
için Allah’ın Resûlü güzel bir örnektir” [Ahzâb sûresi (33), 21]
buyurmuştur. Peygamber Efendimiz ilâhî terbiye ile yetişmesi
sebebiyle, 622 numaralı hadiste görüldüğü üzere, “insanların en güzel
ahlâklısı” kabul edilmiş, her hali ve tutumu Kur’an’a uygunluk sağlaması
sebebiyle de canlı bir Kur’an sayılmıştır. Efendimiz’in sünnetinin
müslümanlar için taşıdığı önem de işte buradan kaynaklanmaktadır.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Resûlullah
Kur'ân-ı Kerîm’in canlı bir örneğidir. Bu sebeple Allah Teâlâ onu bütün
kullarına en güzel örnek olarak tavsiye etmiştir.
2. Her müslümanın
Resûlullah’ın izinde gitmesi, onun uygun gördüğünü yapıp
sakındırdığından kaçınması gerekir.
3. Sünnet,
müslümanlar için vazgeçilmez bir değerdir.
1852- وَعَنْهَا قَالَتْ :
قَالَ رَسُولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم :
« مَنْ أحَبَّ لِقاءَ اللَّهِ أحبَّ اللَّه لِقَاءَهُ ، وَمنْ كَرِهَ
لِقاءَ اللَّه كَرِهَ اللَّه لِقَاءَهُ »
فَقُلْتُ : يَا رسُولَ اللَّه ، أكَرَاهِيَةُ الموْتِ ؟ فَكُلُّنَا
نَكْرَهُ الموْتَ ، قَالَ :
« لَيْس
كَذَلِكَ ، وَلَكِنَّ المُؤمِنَ إذَا بُشِّر بِرَحْمَةِ اللَّه
وَرِضْوانِهِ وَجنَّتِهِ أحَبَّ لِقَاءَ اللَّه ، فَأَحَبَّ اللَّه
لِقَاءَهُ وإنَّ الْكَافِرَ إذَا بُشِّرَ بعَذابِ اللَّه وَسَخَطِهِ ،
كَرِهَ لِقَاءَ اللَّه ، وَكَرِهَ اللَّه لِقَاءَهُ».رواه
مسلم .
1852.
Âişe radıyallahu
anhâ şöyle dedi:
Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem:
“Kim Allah’a
kavuşmak isterse, Allah da ona kavuşmak ister. Kim Allah’a kavuşmak
istemezse, Allah da ona kavuşmayı arzu etmez”
buyurdu. Bunun üzerine ben:
- Yâ Resûlallah!
Ölümü sevmediği için mi (kavuşmak istemez)? Öyleyse hepimiz ölümü
sevmeyiz, dedim.
- “Hayır, öyle
değil. Mü’mine Allah’ın rahmeti, rızâsı ve cenneti müjdelendiği zaman
Allah Teâlâ’ya kavuşmak ister; işte o zaman Allah da ona kavuşmayı arzu
eder. Kâfire Allah’ın azâbı, gazabı haber verildiği zaman Allah’a
kavuşmaktan hoşlanmaz; Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz” buyurdu.
Müslim, Zikir 14-17.
Ayrıca bk. Buhârî, Rikak 41; Tirmizî, Cenâiz 67, Zühd 6; Nesâî, Cenâiz
10; İbni Mâce, Zühd 31
Açıklamalar
Allah’a kavuşmayı
istemek
sözü kapalı bir ifadedir. Nitekim Resûlullah Efendimiz “Kim Cenâb-ı
Hakk’a kavuşmak istemezse Allah Teâlâ da ona kavuşmak istemez”
buyurduğu zaman, Hz. Âişe, insanların tabiatları icabı ölümden
hoşlanmadığını söyledi. Ölüm, insanı hayattan kopardığı ve ölüm sonrası
bilinmediği için onu hiç kimsenin sevmediğini anlattı. İşte o zaman
Nebiyy-i Muhterem Efendimiz bu sözü açıklama gereğini duydu ve ancak
ölmek üzere olan kimselerin yaşadığı bir hali açıklayarak şöyle buyurdu:
“Göz yukarı dikildiği, göğüs hızlı hızlı kalkıp inmeye başladığı,
tüyler diken diken olduğu ve parmaklar yumulup büzüldüğü zaman, işte o
anda kim Allah’a kavuşmayı dilerse, Allah da ona kavuşmayı diler; kim
Allah’a kavuşmayı istemezse, Allah da ona kavuşmayı istemez”
(Müslim, Zikir 17; Nesâî, Cenâiz 10). Demekki hadisimizde “Allah’a
kavuşmayı istemek” sözüyle anlatılmak istenen şey, yaratılış gereği
sevmek veya sevmemek değil, Allah’a imanın, O’nun kullarına olan
vaadlerinin doğruluğuna inanıp güvenmenin meydana getirdiği bir istek ve
arzudur; bunun neticesi olarak da âhiret hayatını dünya hayatına tercih
etmektir. Ölümü sevmemek ise, dünya zevklerinden büsbütün kopma
endişesinin ve belki bir daha bu tür zevkleri tatmama korkusunun verdiği
huzursuzluk ve tedirginliktir.
Bu kimselerin hali ve
âkıbetleri Kur'ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılmaktadır: “Öldükten sonra
bize kavuşmayı ümit etmeyip dünya hayatına razı olan ve onunla
yetinenler ve bizim âyetlerimizden gâfil olanlar yok mu, işte onların
kazanmakta oldukları günahlar yüzünden varacakları yer, ateştir!”
[Yûnus sûresi (10), 7-8].
Ölüm ânında insanlar
genellikle iki türlü manzara sergiler.
Mü’minin yüz hatları
gayet sâkindir; yüzünde tatlı bir tebessüm parıldar; tavırları o andaki
halinden memnun olduğunu gösterir. Bu kimse Allah’a kavuşma olayının
gerçekleşmek üzere olduğunu, ölümün bu kavuşmada köprü vazifesi
gördüğünü iyice anladığı ve hele o sırada kendisine melekler tarafından
“Allah’ın rahmeti, rızâsı ve cenneti müjdelendiği zaman”, bütün
bu nimetleri daha önce âlimlerimiz bize anlatmıştı diye düşündüğü ve
Allah’ın, Resûlullah’ın sözlerinin doğruluğunu kavradığı anda, mü’min
olmanın sevinci ve bahtiyarlığı yüzüne akseder. Ölmek üzere olan
mü’minin neden sevindiğini şu âyet-i kerîme ne güzel anlatır:
“Şüphesiz,
Rabbimiz Allah’tır deyip sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine
melekler iner ve onlara şöyle derler: Korkmayın, üzülmeyin, size vaad
olunan cennetle sevinin! Dünya hayatında da, âhirette de sizin
dostlarınız biziz. Bağışlayan ve çok merhametli olan Allah’ın ikramı
olarak orada sizin için canlarınızın çektiği her şey var ve istediğiniz
her şey orada sizin için hazırdır”
[Fussılet sûresi
(41), 30-32].
Ölüm ânında
kâfirlerin ise yüzü asıktır. Gördüğü manzaradan hoşlanmadığı belli olur.
Çünkü onlara hadisimizde belirtildiği üzere “Allah’ın azâbı, gazabı
haber verildiği” için ölmeyi, Allah’a kavuşmayı ve kendisine
gösterilen korkunç âkıbet ile karşılaşmayı istemez. “Allah da ona
kavuşmaktan hoşlanmaz” demek, öyle kimselerden rahmetini, nimetini,
cennetini uzaklaştırır demektir.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Ölmek üzere olan
mü’mine Cenâb-ı Hakk’ın merhameti, cenneti ve O’nun kendisinden hoşnut
olduğu müjdelenir. O da ölümü sevinçle kucaklar.
2. Ölmek üzere olan
kâfire de Allah’ın kendisinden hoşnut olmadığı ve mutlaka cehenneme
gireceği haber verilir. O da bu yüzden ölmeyi bir türlü istemez; bu hal
onun yüzünden anlaşılır.
3. İşte bu sebeple
her mü’min, Allah Teâlâ’nın âhirette kendisi için hazırladığı nimetleri
düşünerek O’na kavuşmayı arzu etmeli; henüz aklı başında iken âhiret
hayatını dünya hayatına tercih etmeli ve bunun gereklerini yapmalıdır.
1853- وَعَنْ أُمِّ
المُؤْمِنِينَ صَفِيَّةَ بنْتِ حُيَيٍّ رَضِيَ اللَّه عَنْهَا قَالَتْ :
كَانَ
النَّبيُّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم مُعْتَكِفاً، فَأَتَيْتُهُ
أزُورُهُ لَيْلاً . فَحَدَّثْتُهُ ثُمَّ قُمْتُ لأنْقَلِب ، فَقَامَ مَعِي
لِيَقْلِبَني ، فَمَرَّ رَجُلانً مِنَ الأنْصارِ رضي اللَّه عَنْهُما ،
فَلمَّا رَأيَا النَّبِيَّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم أسْرعَا . فَقَالَ
صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم :
« عَلَى
رِسْلُكُمَا إنَّهَا صَفِيَّةُ بنتُ حُيَيٍّ »
فَقالاَ : سُبْحَانَ اللَّه يَارسُولَ اللَّه ، فَقَالَ :
« إنَّ
الشَّيْطَانَ يَجْرِي مِنْ ابْنِ آدَمَ مَجْرَى الدَّمِ ، وَإنِّي خَشِيتُ
أنْ يَقذِفَ في قُلُوبِكُمَا شَرا أوْ قَالَ : شَيْئاً »
متفقٌ عليه .
1853.
Mü’minlerin annesi
Safiyye Binti Huyey radıyallahu anhâ şöyle dedi:
Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem itikâfa girmişti. Bir gece onu ziyarete
gidip konuştum. Sonra eve dönmek üzere kalktığım zaman o da beni evime
götürmek üzere kalktı.
Bu sırada ensardan
iki kişi -Allah onlardan razı olsun- bizimle karşılaştı.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’i görünce oradan çabucak
uzaklaşmak istediler. Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:
- “Biraz yavaş
olun. Yanımdaki Safiyye Binti Huyey’dir” dedi. Onlar:
- Elçisinin uygunsuz
bir davranışta bulunmasından Allah’ı tenzih ederiz, Yâ Resûlallah!
deyince de:
- “Şeytan insanın
vücudunda kan gibi dolaşır, Onun sizin kalbinize bir kötülük - veya bir
şüphe- atmasından korktum” buyurdu.
Buhârî, İ’tikâf 11,
Bed’ü’l-halk 11, Ahkâm 21; Müslim, Selâm 23-25. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd,
Savm 79, Edeb 81; İbni Mâce, Sıyâm 65
Açıklamalar
Hadisimizde kötü
niyetten ve suizan diye de anlatılan şüpheden uzak durmanın ve bunlara
meydan vermemenin önemi anlatılmaktadır. Önce hadîs-i şerîfteki olayı
kısaca görelim:
Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, âdeti üzere o yıl da ramazan
ayının son on gününde Mescid-i Nebevî’de itikâfa girmişti. Olayın
geçtiği gün Hz. Safiyye diğer annelerimizle birlikte Resûlullah
Efendimiz’i ziyarete gitmişti. Bir müddet oturduktan sonra Efendimiz’in
hanımları evlerine gitmek üzere kalkınca Safiyye annemiz de kalktı. O
diğer zevcât-ı tâhirât gibi Mescid-i Nebevî’nin etrafındaki odalarda
değil, daha uzakta ve sonraları Üsâme İbni Zeyd’e geçen bir evde
oturduğu için Nebiyy-i Muhterem Efendimiz onu evine götürmek istedi
(Buhârî, İ’tikâf 11). Yolda onları ensardan iki kişi gördü. Bu iki
sahâbî, Peygamber aleyhisselâm’ın hanımıyla birlikte yürüdüğünü
görünce, belki de onları rahatsız etmemek için süratle oradan uzaklaşmak
istediler. Fakat Peygamber Efendimiz, onların kalbine şeytanın, “Acaba
Peygamber gecenin bu saatinde hangi kadınla dolaşıyor!” diye bir şüphe
atabileceğini düşünerek, onlara durumu açıklama gereğini hissetti ve
yanındaki hanımın eşi olduğunu belirtti. Sahâbîler, hatırlarına fena bir
düşünce gelmediğini ve gelemeyeceğini söyleyince de, şeytanın insanın
hatırına her şeyi getirebileceğini ifade buyurdu.
Bir peygamberin,
hatıra gelmesi muhtemel olan böyle bir günahı işlemesi elbette mümkün
değildir. Çünkü Allah Teâlâ peygamberlerini günah batağına düşmekten
korumuştur. İşte bu sebeple bir müslüman, Peygamber’i hakkında böyle bir
şüpheye kapılamaz. Aksi halde bu suizan onu büyük bir günaha, hatta
küfre bile götürebilir. Ancak şeytan insanı baştan çıkarmak ve ona
dilediği gibi tesir edebilmek için büyük imkânlara sahiptir. Düşmanı
olduğu insanın düşünce sistemine girme ve orada tıpkı damarlarda dolaşan
kan gibi hareket etme ve ona olmadık şeyleri telkin etme özelliği
vardır. İşte bu sebeple insanın bu ezelî düşmanına karşı dikkatli olması
gerekir. Zira insan, damarlarında büyük bir süratle dolaşan kanın
hareketini nasıl hissedemiyorsa, şuuruna şeytanın kolayca nüfuz ettiğini
ve kendisine kötü düşünceler, vesveseler telkin ettiğini de farkedemez.
Güzel sözleriyle
tanınan mürşid ve mutasavvıf Yahyâ İbni Muâz (ö. 258/872),
şeytanın insanı kandırmak için sahip olduğu avantajları şöyle
anlatmaktadır: “Şeytan boş, biz ise meşgulüz; işimiz gücümüz var. O bizi
görüyor, biz ise onu göremiyoruz. Biz unutuyoruz, o ise görevini hiç
unutmuyor. Ayrıca büyük düşmanımız olan nefis de şeytanın lehine
çalışmaktadır.”
Şu halde bize düşen
görev, Allah Teâlâ’nın buyurduğu gibi, şeytanı düşman bilmek ve onun
bizi cehenneme sokmak için her hileye baş vurduğunu unutmamaktır.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Şeytan insanın
vücudunda kan gibi dolaşır ve onun kalbine her türlü şüpheyi, vesveseyi
atabilir.
2. Bu sebeple şeytana
karşı dikkatli ve uyanık olmalıdır.
3. Bir müslüman diğer
insanların kendisi hakkında şüpheye kapılabileceği davranışlardan uzak
olmalı, böylece hem kendini zan ve töhmet altında bırakmamalı hem de
diğer kardeşlerinin kendi yanlışı yüzünden günaha girmesine imkân
vermemelidir. Dedikoduya yol açacak durumlarda, etrafındakilere açıklama
yapmalıdır.
4. Resûl-i Ekrem
Efendimiz ümmetine karşı işte böylesine şefkat doluydu; onların
istemeden de olsa günah işlemelerine gönlü razı olmazdı.
5. İtikâftaki bir
müslümanı eşi veya başkaları ziyaret edebilir; o da itikâf yerinden
dışarı çıkarak onları yolcu edebilir.
1854- وَعَنْ أبي الفَضْل
العبَّاسِ بنِ عَبْدِ المُطَّلِب رضي اللَّه عَنْهُ قَالَ :
شَهِدْتُ مَعَ
رسُولِ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يَوْمَ حُنَين فَلَزمْتُ أنَا
وَأبُو سُفْيَانَ بنُ الحارِثِ بنِ عَبْدِ المُطَّلِبِ رَسُولِ اللَّه
صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم لَمْ نفَارِقْهُ ، ورَسُولُ اللَّه صَلّى
اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم علَى بغْلَةٍ لَهُ بَيْضَاءَ .
فَلَمَّا
الْتَقَى المُسْلِمُونَ وَالمُشْركُونَ وَلَّى المُسْلِمُونَ مُدْبِرِينَ ،
فَطَفِقَ رسُولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، يَرْكُضُ
بَغْلَتَهُ قِبل الْكُفَّارِ ، وأنَا آخِذٌ بِلِجَامِ بَغْلَةِ رَسُولِ
اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم أَكُفُّهَا إرادَةَ أنْ لا تُسْرِعَ ،
وأبو سُفْيانَ آخِذٌ بِركَابِ رَسُولِ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم
.
فَقَالَ
رَسُولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم :
« أيْ
عبَّاسُ نادِ أصْحَابَ السَّمُرةِ »
قَالَ
العبَّاسُ ، وَكَانَ رَجُلاً صَيِّتاً : فَقُلْتُ بِأعْلَى صَوْتِي : أيْن
أصْحابُ السَّمُرَةِ ، فَو اللَّه لَكَأنَّ عَطْفَتَهُمْ حِينَ سَمِعُوا
صَوْتِي عَطْفَةَ الْبقَرِ عَلَى أوْلادِهَا ، فَقَالُوا : يالَبَّيْكَ
يَالَبَّيْكَ ، فَاقْتَتَلُوا هُمْ والْكُفَارُ ، والدَّعْوةُ في
الأنْصَارِ يقُولُونَ : يَا مَعْشَرَ الأنْصارِ ، يا مَعْشَر الأنْصَار ،
ثُمَّ قَصُرَتِ الدَّعْوةُ عَلَى بنِي الْحَارِثِ بن الْخزْرَج .
فَنَظَرَ
رَسُولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم وَهُوَ علَى بَغْلَتِهِ
كَالمُتَطَاوِل علَيْهَا إلَى قِتَالِهمْ فَقَال :
« هَذَا حِينَ
حَمِيَ الْوَطِيسُ »
ثُمَّ
أخَذَ رَسُولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم حصياتٍ ، فَرَمَى
بِهِنَّ وَجُوه الْكُفَّارِ ، ثُمَّ قَال :
«انْهَزَمُوا
وَرَبِّ مُحَمَّدٍ »
فَذَهَبْتُ أنْظُرُ فَإذَا الْقِتَالُ عَلَى هَيْئَتِهِ فِيما أرَى ،
فَواللَّه ما هُو إلاَّ أنْ رمَاهُمْ بِحَصَيَاتِهِ ، فَمَازِلْتُ أرَى
حدَّهُمْ كَليلاً ، وأمْرَهُمْ مُدْبِراً .
رواه مسلم .
«
الوَطِيسُ
» التَّنُّورُ .
ومَعْنَاهُ : اشْتَدَّتِ الْحرْبُ . وَقَوْلُهُ : «
حدَّهُمْ
» هُوَ بِالحاءَِ
المُهْمَلَةِ أي : بأسَهُمْ .
1854.
Ebü’l-Fazl Abbâs İbni
Abdülmuttalib radıyallahu anh şöyle dedi:
Huneyn Gazvesi’nde
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber bulundum.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem (Düldül adındaki) beyaz
katırın üzerinde otururken, Abdülmuttalib’in torunu Ebû Süfyân İbni
Hâris ile ben Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in
yanından hiç ayrılmadık. Müslümanlarla müşrikler birbirine girince
müslümanlar gerilemeye başladı. Bu sırada Resûlullah Düldül’ü durmadan
kâfirlerin üzerine sürüyordu. Ben Düldül’ün geminden tutmuş savaş
alanına girmesine engel olmaya çalışıyordum. Ebû Süfyân ise Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem’in katırının özengisine yapışmıştı.
Bu sırada Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
- “Ey Abbâs!
Bey‘atürrıdvân’da bulunanlara seslen!” buyurdu.
Gür sesli bir zât
olan Abbas sözüne şöyle devam etti:
Var gücümle
“Bey‘atürrıdvân’da bulunan sahâbîler! Neredesiniz?” diye bağırdım.
Vallahi onların sesimi duydukları zaman Hz. Peygamber’e doğru dönüp
gelişleri, bir ineğin yavrusuna doğru şefkatle gelişi gibiydi. “Lebbeyk!
Lebbeyk! (Emret! Emret!)” diyerek kâfirlerle vuruştular. Ensarı savaşa
çağırırken “Ey ensar topluluğu! Ey ensar topluluğu!” diye
sesleniyorlardı. Daha sonra da sadece Hâris İbni Hazrecoğullarından
yardım istendi. Bu sırada Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem
Düldül’ün üzerinde ileri doğru uzanmış vaziyette onların çarpışmalarına
bakarken “İşte tandırın kızıştığı zaman!” buyurdu. Sonra
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem yerden birkaç çakıl taşı
alıp kâfirlerin yüzüne doğru fırlattı. Ardından da: “Muhammed’in
Rabbine yemin ederim ki, bozguna uğradılar” dedi.
Ben savaşanlara
bakmaya gittim. Gördüğüm kadarıyla savaş başladığı gibi devam ediyordu.
Vallahi Hz. Peygamber’in, kâfirlere taşları fırlatmasından sonra,
güçlerinin gittikçe zayıfladığını ve işlerinin tersine döndüğünü gördüm.
Müslim, Cihâd 76
Açıklamalar
Hz. Abbas’ın bize
önemli bir ânını naklettiği Huneyn Gazvesi, Mekke ile Tâif arasındaki
Huneyn vadisinde yapıldığı için bu adı almıştır. Bu gazve, hicretin
sekizinci yılı Şevvâl ayında (Ocak veya Şubat 630), İslâm’ın en azılı
düşmanı olan Hevâzin kabilesiyle yapıldı. Bu kabile, cengâverliği ile
meşhurdu. Bu savaşa on iki bin kişilik büyük bir güçle katılan ve
maalesef sayılarının çokluğu ile övünen müslümanlar, savaşın başlarında
bozguna uğrayıp geri çekilmişler ise de, hadisimizde anlatıldığı üzere
Cenâb-ı Hakk’ın yardımı ve Resûlullah Efendimiz’in gayretiyle toparlanıp
düşmanlarını yenmişlerdir. Bu hal Kur'ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılır:
“Andolsun ki Allah
birçok savaş alanında ve Huneyn Gazvesi’nde size yardım etmişti. Hani o
gün çokluğunuz sizi böbürlendirmişti; fakat bunun size hiç yararı
olmamış, bütün genişliğine rağmen yeryüzü size dar gelmişti. Sonra da
bozguna uğrayarak arkanızı dönüp geri çekilmiştiniz. Sonra Allah, Resûlü
ile mü’minlere sükûnet ve iç huzuru vermek suretiyle mâneviyatlarını
düzeltti ve sizin görmediğiniz askerler indirerek kâfirleri azâba
uğrattı. İşte kâfirlerin cezası budur!”
[Tevbe sûresi (9),
25-26].
Bu savaşta Resûlullah
Efendimiz’in yanından iki kişinin hiç ayrılmadığı görülmektedir. Biri
Peygamber aleyhisselâm’ın amcası Abbas İbni Abdülmuttalib, diğeri
ise amcası Hâris İbni Abdülmuttalib’in oğlu, Ebû Süfyân künyesiyle
meşhur Mugîre idi. Ebû Süfyân Peygamber Efendimiz’in sütkardeşiydi. O
da Halîme hâtun tarafından emzirilmişti. Resûlullah peygamberliğini ilân
edinceye kadar onu çok seven Ebû Süfyân, o tarihten itibaren tam yirmi
sene boyunca Hz. Peygamber’in düşmanı olmuş, söylediği hicviyeler ile
hem Nebiyy-i Muhterem’i hem de müslümanları çok üzmüştü. Ebû Süfyân,
Mekke fethinden kısa bir süre önce müslüman olmak üzere Resûlullah’ın
huzuruna gelmiş, fakat Allah'ın Resûlü hiç kimseye yapmadığı şekilde
nazlanarak onu huzura kabul etmek istememiş, sonunda onu bağışlamıştı. O
tarihten itibaren Ebû Süfyân İbni Hâris bütün varlığı ile Resûlullah’a
bağlanmış, Huneyn Gazvesi’nde hayatı pahasına onun yanından bir an bile
ayrılmamıştı. Ebû Süfyân, Resûlullah’ın vefatından sonra söylediği
mersiyelerle derin üzüntüsünü dile getirmiştir.
Resûl-i Ekrem
Efendimiz’in beyaz katırına,
hızlı yürümesi ve çevikliği sebebiyle Düldül adı verilmiştir.
Düldül’ü Peygamber aleyhisselâm’a hicretin altıncı yılında (627)
Mısır hükümdarı Mukavkıs hediye etmişti.
Bu savaşa katılan
müslümanlar arasında, daha bir ay önce cereyan eden Mekke fethinde
(Ramazan 8/Ocak 629) İslâmiyet’i kabul etmiş veya kabul etmek zorunda
kalmış, suçları Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem tarafından
bağışlanmış epeyce bir kimse vardı. Ne yazıkki savaş başladıktan bir
müddet sonra, başta bunlar olmak üzere diğer müslümanların önemli bir
kısmı geri çekilmeye başladı. Bu bozgunu gören ve savaşlardaki
cesaretiyle bilinen Allah'ın Resûlü, Düldül’ü düşmanın üzerine doğru
sürmek suretiyle hem yiğitliğini göstermiş hem de yapılması gereken
hareketi müslümanlara hatırlatmıştı. Müslümanların, Hz. Abbas’ın gür
sesini duyar duymaz kendilerine gelmeleri ve “Lebbeyk! Lebbeyk!” diye
bağırarak yeniden savaşa dönmeleri onların savaş meydanından fazla
ayrılmadıklarını göstermektedir.
Savaş bütün
şiddetiyle devam ederken ve henüz ortada düşmanın yenilgi alâmeti
yokken, Allah'ın Resûlü’nün,“Muhammed’in Rabbine yemin ederim ki,
bozguna uğradılar” buyurması bir mûcize olup, onun, zafer müjdesini
daha önce aldığını göstermektedir. Bu haberi sözlü mûcize kabul edersek,
olayın bir de fiilî mûcize tarafı vardır. O da yukarıdaki âyet-i
kerîmede, “Sizin görmediğiniz askerler indirerek kâfirleri azâba
uğrattı” diye belirtildiği üzere, Allah Teâlâ’nın mü’minlere
melekler vasıtasıyla yardım etmesidir.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Resûlullah
Efendimiz son derece cesurdu. Savaş alanlarında yalnız başına kalsa bile
düşmandan korkmazdı.
2. Bu savaşta Allah
Teâlâ müslümanlara pek önemli bir ders verdi. Zira onlardan bir kısmı,
sayıları on iki bini bulan İslâm ordusunun düşmana yenilmeyeceğini
söylüyordu. Cenâb-ı Hak hem böbürlenmenin kötülüğünü hem de kendi
yardımı olmadan kimsenin zafer kazanamayacağını fiilî olarak gösterdi.
3. Huneyn
Gazvesi’nde, İslâm askerinin önemli bir kısmını meydana getiren yeni
müslümanların çabucak bozguna uğraması, savaşta en önemli gücün iman
olduğunu ortaya koymaktadır.
4. Ashâb-ı kirâm,
Peygamber aleyhisselâm’ı canlarından çok severlerdi. Bir anlık
gafleti, lebbeyk, lebbeyk diye ona doğru koşarak süratle telâfi ettiler.
5. Allah Teâlâ,
birçok savaşta, görünmeyen melekler ordusuyla müslümanlara yardım
etmiştir.
1855- وعَنْ أبي هُريْرَةَ
رضي اللَّه عنْهُ قَالَ : قَالَ رسُولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ
وسَلَّم :
« أيُّهَا النَّاسُ إنَّ اللَّه طيِّبٌ لا يقْبلُ إلاَّ طيِّباً ، وَإنَّ
اللَّه أمَر المُؤمِنِينَ بِمَا أمَر بِهِ المُرْسلِينَ ، فَقَال تَعَالى :
{يَا
أيُّها الرُّسْلُ كُلُوا مِنَ الطَّيِّباتِ واعملوا صَالحاً }
وَقَال تَعالَى
: { يَا
أَيُّهَا الَّذِينَ آمنُوا كُلُوا مِنَ طَيِّبَات مَا رزَقْنَاكُمْ }
ثُمَّ
ذَكَرَ
الرَّجُلَ
يُطِيلُ السَّفَر أشْعَثَ أغْبر يمُدُّ يدَيْهِ إلَى السَّمَاءِ : يَاربِّ
يَارَبِّ ، وَمَطْعَمُهُ حَرامٌ ، ومَشْرَبُه حرَامٌ ، ومَلْبسُهُ حرامٌ ،
وغُذِيَ بِالْحَرامِ، فَأَنَّى يُسْتَجابُ لِذَلِكَ ، ؟ »
رواه مسلم .
1855.
Ebû Hüreyre
radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Allah Teâlâ
temizdir; sadece temiz olanları kabul eder. Allah Teâlâ peygamberlerine
neyi emrettiyse mü’minlere de onu emretmiştir. Cenâb-ı Hak
Peygamberlere:
‘Ey peygamberler!
Temiz ve helâl olan şeylerden yiyin, iyi ve faydalı işler yapın!’
buyurmuştur. Mü’minlere de:
‘Ey iman edenler!
Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin’ buyurmuştur.”
Resûl-i Ekrem daha
sonra şunları söyledi:
“Bir kimse Allah
yolunda uzun seferler yapar. Saçı başı dağınık, toza toprağa bulanmış
vaziyette ellerini
gökyüzüne açarak: Yâ Rabbi! Yâ Rabbi! diye dua eder. Halbuki onun
yediği haram, içtiği haram, gıdası haramdır. Böyle birinin duası nasıl
kabul edilir!”
Müslim, Zekât 65.
Ayrıca bk. Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân 3
Açıklamalar
Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem, Cenâb-ı Hakk’ın, içi dışı temiz
insanlara değer verdiğini belirtmekte, görünüşü temiz olmayan, yediği,
içtiği, giydiği, kuşandığı haram olan insanların Allah katında bir
değeri bulunmadığını anlatmaktadır. Bu gerçeği ortaya koymak için söze
önce Cenâb-ı Hakk’ın temiz olduğunu, temiz olmayan hiçbir şeyi kabul
etmediğini anlatarak başlamaktadır. Her türlü kusur ve noksandan
münezzeh olan Allah Teâlâ, kulunun her türlü çirkinlikten,
ahlâksızlıktan arınmasını, onun kazancının helâl yollardan elde edilmiş
temiz kazanç olmasını arzu etmektedir. İnsanın çok hayır yapması,
parasını, servetini dinin uygun gördüğü yerlere harcaması güzel
davranışlardır. Bu güzel işlere vesile olan servetin mutlaka temiz
olması, temiz yolla kazanılması şarttır. Haram ticaret yollarıyla
kazanılmış bir servetin tamamı Allah yolunda harcansa, bunun hiçbir
değeri yoktur; zira Allah Teâlâ “Sadece temiz olanları kabul
etmektedir.”
Yiyeceklerin,
içeceklerin, giyeceklerin, Allah yolunda harcanacak malların temiz ve
helâl olması bakımından, peygamberler ile mü’minler arasında hiçbir fark
yoktur. Nitekim Allah Teâlâ peygamberlerine, “Ey peygamberler!
Temiz ve helâl olan şeylerden yiyin, iyi ve faydalı işler yapın!”
[Mü’minûn sûresi (23), 51] buyurduğu gibi, mü’minlere de: “Ey
iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin”
[Bakara sûresi (2). 172] buyurmuştur. Hadiste anlatıldığı üzere, bir
kimse din uğrunda savaşmak için canını ortaya koysa, “saçı başı
dağınık, toza toprağa bulanmış vaziyette” dinine hizmet etmek
için uzun seferler yapsa bile, haram lokma ile beslendiği takdirde onun
bu fedakârlığının değeri yoktur. Midesinde haram lokma bulunan kimsenin
ibadeti de, duası da kabul olunmaz. Duanın iki kanadı olduğunu unutmamak
gerekir; biri helâl yemek, diğeri doğru söylemektir.
Müslümanı dünyanın en
temiz insanı yapan sadece inancı değildir. Onu diğer insanlar arasında
en üstün ve en temiz yapan şey, dinin emirlerine uygun olarak yaşaması,
temiz ve helâl gıda ile beslenmesi ve böylece hem maddesinin hem de
mânasının temiz olmasıdır.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Müslümanın kazancı
temiz olmalıdır. Dolayısıyla hem kendi hem aile fertleri helâl gıda ile
beslenmelidir.
2. Onun Allah yolunda
sarfedeceği para da temiz bir şekilde kazanılmış olmalıdır. Haram
yollardan kazanılan paranın hayrı olmaz.
3. Bir insanın
duasının kabul edilebilmesi için helâl gıda ile beslenmesi şarttır.
Haram ile beslenenin duası kabul olmaz.
4. Dinî sorumluluklar
bakımından peygamberler ile diğer insanlar arasında fark yoktur.
1856- وَعنْهُ رضي اللَّه
عَنْهُ قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم :
«
ثَلاثَةٌ لاَ يُكَلِّمُهُمْ اللَّه يوْمَ الْقِيَامةِ ، وَلاَ يُزَكِّيهِمْ
، وَلا ينْظُرُ إلَيْهِمْ ، ولَهُمْ عذَابٌ أليمٌ : شَيْخٌ زَانٍ ، ومَلِكٌ
كَذَّابٌ، وَعَائِل مُسْتَكْبِرٌ »
رواهُ مسلم . «
الْعَائِلُ
» : الْفَقِيرُ .
1856.
Yine Ebû Hüreyre
radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Allah Teâlâ
kıyamet gününde üç kişiyle konuşmaz, onları temize çıkarmaz, suratlarına
bile bakmaz; onlar için acıklı azâb vardır:
Bunlar zina eden
ihtiyar, yalan söyleyen hükümdar, kibirlenen fakirdir.”
Müslim, Îmân 172.
Ayrıca bk. Tirmizî, Cennet 25; Nesâî, Zekât 75,77
Açıklamalar
Muhtelif hadîs-i
şerîflerden öğrendiğimize göre, Allah Teâlâ’nın kıyamet gününde
kendileriyle konuşmayacağı, temize çıkarmayacağı, hatta suratlarına bile
bakmayacağı kötü kişiler vardır. Cenâb-ı Hakk’ın onlarla konuşmaması;
kendilerine gazap etmesi demek olduğu gibi, onları temize çıkarmaması,
günahlarını affetmemesi, hatta ibadetlerine bile değer vermemesi
anlamına gelmektedir. Suratlarına bakmaması ise, onlara merhamet
etmemesi demektir. Cenâb-ı Hakk’ın gazabına uğramak, affını yitirmek,
merhametinden uzak kalmak mahrumiyetlerin en büyüğü, bahtsızlıkların en
korkuncudur. Yüce Mevlâ böyle bir âkıbetten bizi ve bütün mü’minleri
muhâfaza buyursun.
Bu bahtsızlardan
diğer üçünü 1839 numaralı hadiste görmüştük. Burada kendilerinden söz
edilen bir başka üçlü grup ise, zina, yalan ve kibir gibi en büyük üç
günahı işleyen üç zavallıdır. Onların kaçınmadığı bu üç yasağa
dikkatle bakılırsa, kendilerinin, bu işlerden en uzak mesafede bulunması
gereken kimseler oldukları görülür. Buna rağmen o işleri yapmaları, ya
Allah’ın bu yasaklarına önem vermediklerini veya kula hiç de yakışmayan
bir inat içinde olduklarını gösterir.
Bunlardan birincisi
“zina eden ihtiyar”dır. Yaşlı bir kimsenin, bir gence nisbetle
zinadan daha uzak olması gerekir. Zira onu bu günaha götürecek olan fena
duyguları azalmış, güç ve kuvveti zayıflamış, kendisine helâl olan cinsî
ilişkiyi bile yapamayacak hale gelmiştir. Daha da önemlisi, herkesin
gideceği o dönülmez yolu, ihtiyarın herkesten iyi farketmesi icap eder.
Esasen yaşlılık, zina fiilinden uzak durmak için güzel bir fırsattır.
Bütün bunlara rağmen gözü ve ayağı çöplükte olan ihtiyar, Cenâb-ı
Hakk’ın azâbını haketmiş olur.
“Yalan söyleyen
hükümdar”ı
da anlamak mümkün değildir. Çünkü yalan söylemek güçsüzün, zavallının
silâhıdır. Elinde her türlü imkân bulunan bir devlet başkanı, yalandan
en uzak durması gereken kimsedir. Buna rağmen yalan söylemek gibi büyük
bir günahtan kaçınmayan kimse, ilâhî gazaba müstahak olur.
“Kibirlenen fakir”, kendisine hiç yakışmayan bir işi yapmış olur.
Esasen fakirlik iyi bir şey olmamakla beraber, onun en büyük faydası,
insanı mütevâzi olmaya sevketmesidir. Bu sebeple tevâzu fakirde daha
güzel durmakta, ona daha çok yakışmaktadır. Zenginin durumu bunun tam
aksinedir. Onun elinde büyük imkânlar bulunduğu, her istediğini
yapabilecek güce sahip olduğu için kibir duygusuna daha yakın, tevâzudan
daha uzaktır. İşte bu sebeple haline bakmadan kibirlenen fakir, Cenâb-ı
Hakk’ın affını, merhametini ve iltifatını kaybetmiş olur.
Bu hadis 618
numarayla geçmiştir.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Bazı büyük
günahlar, kulun Allah’ın rahmetinden büsbütün uzaklaşmasına, hatta
gazabını kazanmasına yol açabilir.
2 Zikredilen üç
günahı işleyen bu üç kişi, konumları itibariyle o suçlardan en uzakta
olmaları gereken kimselerdir.
3. Buna rağmen
kendilerine hiç yakışmayan bu günahları işlemeleri, onları kesin yasağa
rağmen önemsemediklerini gösterir.
1857- وَعَنْهُ رضي اللَّه
عنْهُ قَالَ : قَالَ رَسُولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم :
« سيْحَانُ
وجَيْحَانُ وَالْفُراتُ والنِّيلُ كُلٌّ مِنْ أنْهَارِ الْجنَّةِ »
رواهُ مسلم .
1857.
Yine Ebû Hüreyre
radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Seyhan, Ceyhan,
Fırat ve Nil, bunların hepsi cennet nehirlerindendir.”
Müslim, Cennet 26.
Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, II, 261, 289, 440
Açıklamalar
Hadisimizde
zikredilen dört ırmaktan üçü güzel yurdumuzdan çıkmaktadır. Bunlardan
Seyhan ve Ceyhan Orta Anadolu’dan çıkıp Akdeniz’e dökülmektedir. Fırat
da aynı şekilde Doğu Anadolu’dan çıkmakta, topraklarımızı sulaya sulaya
akmakta, sonra da Basra körfezine dökülmektedir. Nil nehri ise Mısır’ın
hayatı sayılmaktadır.
Bu nehirlerden
Fırat ile Nil, Kütüb-i Sitte dediğimiz en değerli altı
hadis kitabımızın çoğunda daha başka ifadelerle de yer almıştır.
Bunlardan bazıları şöyledir:
Nebiyy-i Muhterem
Efendimiz, Mi’rac gecesinde dört nehir gördüğünü, bunların
kaynaklarından iki görünen (zâhir), iki de görünmeyen (bâtın) nehir
çıktığını söylemekte, görünmeyen nehirlerin cennette bulunduğunu,
görünen nehirlerin ise Nil ve Fırat olup bunların sidretü’l-müntehâ
denilen ağacın dibinden kaynadığını haber vermektedir (Buhârî,
Bed'ü'l-halk 6; Menâkıbü'l-ensâr 42, Eşribe 12, Tevhîd 37; Müslim, Îmân
264). Cennet, cehennem, arş, kürsî ve sidretü’l-müntehâ gibi bize
görünmeyen şeyler hakkında herhangi bir fikrimiz yoktur. Bunların ne
olduğunu, nasıl olduğunu, nerede bulunduğunu bilmemekteyiz. Bu sebeple
bazı âlimler, bu ifadeleri aynen kabul etmenin uygun olacağını
söylemişlerdir. Doğru olan da budur. Bazı âlimler ise, insanların bu
nevi anlatımları yadırgayacaklarını düşünerek o hadisleri te’vil etmeyi
uygun görmüşler ve bu hadislerde, adı geçen nehirlerin suladığı
bölgelerde yaşayan ve onların yetiştirdikleri ile beslenen kimselerin,
müslüman olmaları sebebiyle cennete gireceklerine ve cennet nimetlerini
tadacaklarına işaret edildiğini söylemişlerdir.
Bir başka te’vile
göre, cennette bu nehirlerin adlarıyla anılan dört nehir vardır. Hadîs-i
şerîfte buna işaret edilmektedir.
Günümüzün anlayışına
daha uygun bir te’vil de şudur: Bu nehirlerin suları tatlı, insanların
çeşitli şekillerde kullanmasına elverişlidir. Özellikle aktığı
topraklara bereket getirirler. Bir de bu nehirler peygamberlerin
yaşadığı bölgelerde aktığı için, onlar tarafından içilip kullanılmak
suretiyle diğer ırmaklara nisbetle şeref kazanmıştır. İşte bu gibi
sebeplerle o dört nehir cennet ırmaklarından sayılmıştır. Hatırlanacağı
üzere 1826 numaralı hadiste Resûl-i Ekrem Efendimiz Fırat nehri
hakkında bir bilgi vermiş ve “Fırat nehrinin suyu çekilip, aktığı
yatakta bulunan bir altın dağı meydana çıkmadıkça kıyamet kopmaz”
buyurmuştur.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Seyhan, Ceyhan,
Fırat ve Nil cennet nehirleridir.
2. Onlar aktıkları
yerlere bereket götürürler.
1858- وَعَنْهُ قَال : أخَذَ
رَسُولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم بِيَدِي فَقَالَ :
« خَلَقَ اللَّه التُّرْبَةَ يوْمَ السَّبْتِ، وخَلَقَ فِيهَا الْجِبَالَ
يَوْمَ الأحَد ، وخَلَقَ الشَّجَرَ يَوْمَ الإثْنَيْنِ ، وَخَلَقَ
المَكْرُوهَ يَوْمَ الثُّلاثَاءِ ، وَخَلَقَ النُّورَ يَوْمَ الأرْبَعَاءِ
، وَبَثَّ فِيهَا الدَّوَابَّ يَوْمَ الخَمِيسِ ، وخَلَقَ آدَمَ صَلّى
اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم بَعْدَ الْعَصْرِ مِنْ يَوم الجُمُعَةِ في آخِرِ
الْخَلْقِ في آخِرِ سَاعَةٍ مِنَ النَّهَارِ فِيمَا بَيْنَ الْعَصْرِ إلى
الَّليلِ » .رواه
مسلم .
1858.
Ebû Hüreyre şöyle
dedi:
Bir gün Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem elimi tutarak şöyle buyurdu:
“Allah, toprağı
cumartesi günü yarattı. Oradaki dağları pazar günü, ağaçları pazartesi
günü, sevilmeyen şeyleri salı günü, nûru çarşamba günü yarattı.
Hayvanları yeryüzüne perşembe günü yayıp dağıttı. Âdem’i yaratılanların
sonuncusu olarak cuma gününün son saatlerinde, ikindiyle akşam arasında
yarattı.”
Müslim, Münâfıkîn 27.
Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, II, 327
Açıklamalar
Resûlullah Efendimiz
bu hadisi söylemeden önce, İslâmiyet’i öğrenmek için memleketini bırakıp
Medine’ye gelen ve karın tokluğuna Mescid-i Nebevî’de yatıp kalkan Ebû
Hüreyre’ye verdiği değeri ve ona duyduğu sevgiyi göstermek üzere elinden
tutmuş, sonra da ona dünyanın yaratılışı hakkındaki bu önemli bilgileri
vermiştir.
Hadîs-i şerîf
yeryüzündeki önemli varlıkların altı günde yaratıldığını, Hz. Âdem’in de
son günde ve sonuncu olarak yaratıldığını belirtmektedir. Şu âyet-i
kerîme de bunu ifade etmektedir: “Andolsun biz, gökleri, yeri ve
ikisi arasında bulunanları altı günde yarattık. Bize hiçbir yorgunluk
çökmedi” [Kâf sûresi (50), 38]. Bazı müfessirler bu altı günü altı
dönem olarak yorumlamışlar, buna gerekçe olarak da, henüz dünyanın
yaratılmadığı, dolayısıyla gün anlayışının belirgin hale gelmediği bir
zamanda “gün” sözüyle, daha geniş veya daha az bir vaktin kastedilmiş
olabileceğini söylemişlerdir. Burada dikkat edilmesi gereken hususlardan
biri şudur: Bu hadis, sayılan günlerde Allah Teâlâ’nın sadece bu işleri
yaptığı, başka bir şey yapmadığı anlamına gelmez. Bizi ilgilendiren veya
bizim bilmemiz istenen husus yeryüzünün, dağların, ağaçların, Hz.
Âdem’in ve diğer varlıkların hangi günlerde yaratıldığıdır. Kâinâtın
diğer varlıklarının hangi günlerde yaratıldığına dair bazı âyetlerde
bilgi bulunmaktadır. “Böylece onları iki günde yedi gök olarak
yarattı ve her göğe görevini vahyetti” [Fussilet sûresi (41), 12]
âyeti bunlardan biridir. Bu konuda geniş bilgi almak isteyenler Elmalılı
M. Hamdi Yazır’ın Hak Dini Kur’an Dili adlı tefsirine
bakabilirler [A’râf sûresi (7), 54; Fussilet sûresi (41), 10-12].
Kaf sûresinin
yukarıda zikredilen 38. âyeti ile bu hadis, yahudilerin “Allah yoruldu;
cumartesi günü istirahata çekildi” (Kitâb-ı Mukaddes, Tekvîn 1-2)
şeklindeki iddialarının asılsız olduğunu göstermektedir.
Hz. Âdem’in ve
dolayısıyla neslinin yeryüzünde mutlu ve huzurlu bir hayat sürmesini
sağlamak üzere yer ve gökteki her şey onlardan önce yaratılmış, böylece
onlar daha dünyaya gelmeden rahat ve konforları sağlanmıştır. Çünkü
insan kâinatın özüdür. Muhtelif âyetlerde belirtildiği üzere yeryüzü,
gökyüzü, kısaca bütün kâinat onun için, ona hizmet etmek için
yaratılmıştır.
Salı günü yaratılan
sevilmeyen şeylerin neler olduğu konusunda fazla bilgi yoktur.
Salı günü demirin yaratıldığına dair zayıf bir rivayet vardır (Heysemî,
Mecme‘u’z-zevâid, V, 93). Sevilmeyen şeylerin demir gibi madenler
olduğunu söyleyenler herhalde bu ve benzeri rivayetlere dayanmışlardır.
Şayet sevilmeyen nesneler ölüm ve âfet gibi şeyler ise, buna dair de bir
rivayet bulunmaktadır. Buna göre cuma günü yıldızlar, güneş, ay ve
melekler, aynı günün muhtelif saatlerinde ise ecel, âfet ve Hz.
Âdem yaratılmıştır (Hâkim, el-Müstedrek, II, 543).
Bu hadisi tenkit
etmek ve onu tâbiîn âlimlerinden Kâ’b el-Ahbâr’ın sözü gibi göstermek
isteyenler çıkmışsa da, Müslim ile Ahmed İbni Hanbel’in yukarıda
zikredilen eserlerinde açıkça görüldüğü üzere bu hadis Kâ’b’ın değil,
Resûl-i Ekrem Efendimiz’in sözüdür.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Allah Teâlâ
kâinatı ve Hz. Âdem’i hadiste zikredildiği şekilde yaratmıştır.
2. Günden maksadın ne
olduğu kesin olarak bilinmemektedir.
3.
Her şey,
insanın rahatını
sağlamak üzere
ondan önce yaratılmıştır.
1859- وعنْ أبي سُلَيْمَانَ
خَالِدِ بنِ الْولِيدِ رضي اللَّه عَنْهُ قالَ :
« لَقَدِ
انْقَطَعَتْ في يَدِي يوْمَ مُؤتَةَ تِسْعَةُ أسْيافٍِ ، فَمَا بقِيَ في
يدِي إلا صَفِيحةٌ يَمَانِيَّةٌ »
.رواهُ البُخاري .
1859.
Ebû Süleymân Hâlid
İbni Velîd radıyallahu anh şöyle dedi:
Mûte Savaşı’nın
yapıldığı gün elimde dokuz kılıç kırıldı. Elimde sadece Yemen yapısı
enli bir kılıç kaldı.
Buhârî, Meğâzî 44
Hâlid İbni
Velîd
Soyu yedinci
göbekten Peygamber Efendimiz’in soyu ile birleşen Hâlid İbni Velîd’in
annesi, Resûl-i Ekrem’in hanımlarından Hz. Meymûne’nin baba bir kız
kardeşidir. Ailesi Kureyş’in süvari birliği kumandanlığı görevini
üstlendiği için ata binmeyi, savaş aletlerini iyi kullanmayı ve süvari
birliklerini sevk ve idare etmeyi mükemmel surette bilirdi. O da babası
Velîd İbni Mugîre gibi yıllarca İslâmiyet’in ve müslümanların aleyhinde
bulundu. 8. yılın Safer ayında (Mayıs 629) Medine’ye gitti ve
Resûlullah’ın huzurunda müslüman oldu. Mûte Savaşı’nda büyük
kahramanlıklar gösterdi. Mekke’nin fethinde müslümanlara karşı direnen
birliği o dağıttı. Daha sonra Resûl-i Ekrem kendisini birçok kabileyi
İslâm’a davet etmekle görevlendirdi ve her defasında vazifesini
başarıyla yaptı. Hz. Ebû Bekir devrindeki dinden dönme (irtidad)
hâdiselerinde büyük yararlık gösterdi ve peygamberlik iddiasında bulunan
sahtekârları dağıttı. Yine Hz. Ebû Bekir devrinde başlayan fütuhat
hareketlerinde Sâsânîler’e ve Bizanslılar’a karşı başarılı savaşlar
yaptı ve birçok yerin İslâm topraklarına katılmasını sağladı.
Hz. Peygamber’den
on sekiz hadis rivayet eden Hâlid İbni Velîd, fetih ve zaferlerle dolu
bir hayattan sonra 21 (642) yılında Humus’ta vefat etti. Kabri oradadır.
Allah ondan razı
olsun.
Açıklamalar
Tercüme-i hâlinde de
yer yer gördüğümüz gibi Hâlid İbni Velîd yiğit bir adamdı. Bu sebeple
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem onun müslüman olmasını
ve bu yiğitliğini İslâmiyet için kullanmasını isterdi. Nitekim Bedir
Savaşı’ndan sonra müslüman olan kardeşi Velîd İbni Velîd’e, “Hâlid
gibi bir insanın müslüman olmaması ne tuhaf! Keşke o, kahramanlıklarını
müslümanların yanında müşriklere karşı gösterseydi, bu kendisi için daha
hayırlı olurdu” demişti. Hâlid müslüman olunca sevinmiş, bundan
dolayı Allah’a hamd etmişti.
Hâlid İbni Velîd
müslüman olduktan üç ay sonra, hadisimizde sözü edilen ve Bizanslılar’a
karşı yapılan Mûte Savaşı patlak verdi (Cemâziyelevvel 8/Eylül 629).
Peygamber aleyhisselâm Mûte’ye gönderdiği ordunun başına Zeyd
İbni Hârise’yi kumandan tayin etti. Zeyd şehid olursa yerine Ca’fer İbni
Ebû Tâlib’in geçmesini, o da şehid düşerse yerini Abdullah İbni
Revâha’nın almasını emretti. Her üç kumandan da birbiri ardından şehid
düşünce, mücahidler bu savaşa gönüllü olarak katılan Hâlid İbni Velîd’i
kumandan seçtiler. Hâlid bu savaşta büyük bir hıristiyan ordusuyla
çarpışmak zorunda kalan müslüman ordusunu, Bizanslılar tarafından imhâ
edilmekten kurtardı. Medine’ye döndükleri zaman Peygamber
aleyhisselâm ona Allah’ın kılıcı anlamında Seyfullah unvanını
verdi. Mûte Savaşı’nda elinde dokuz kılıcın kırıldığını söyleyen Hâlid
b. Velîd’e nisbet edilen “Mirseb, Edlak ve Kurtubî” adlı üç kılıç
Topkapı Sarayı Müzesi’nde korunmaktadır.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Hâlid İbni Velîd
kahraman bir sahâbî idi.
2. Mûte Savaşı’nda
elinde dokuz kılıcın kırılması, onun gerçekten Allah’ın kılıcı olduğunu
göstermektedir.
1860- وعَنْ عمْرو بْنِ
الْعَاص رضي اللَّه عنْهُ أنَّهُ سَمِع رسُولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ
وسَلَّم يَقُولُ :
« إذَا حَكَمَ الْحَاكِمُ ، فَاجْتَهَدَ ، ثُمَّ أصاب ، فَلَهُ أجْرانِ
وإنْ حَكَم وَاجْتَهَدَ ، فَأَخْطَأَ ، فَلَهُ أجْرٌ»
متفقٌ عَلَيْهِ .
1860.
Amr İbni Âs
radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinledi:
“Hâkim, hüküm
verirken ictihadda bulunur da isabetli hüküm verirse, iki sevap kazanır.
Yine hüküm verirken ictihadda bulunur da yanılırsa, bir sevap kazanır.”
Buhârî, İ’tisâm 21;
Müslim, Akdıye 15. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Akdıye 2; Tirmizî, Ahkâm 2;
Nesâî, Âdâbü’l-kudât 3; İbni Mâce, Ahkâm 3
Açıklamalar
Hâkim, bir konuda
hüküm verirken o meselenin cevabını her zaman Kur’an’da, Sünnet’te açık
bir şekilde bulamaz. Bazan Kur’an ve Sünnet’teki hükümlere bakarak
ictihad etmek zorunda kalır. Resûlullah Efendimiz’in Muâz İbni Cebel’i
Yemen’e vali ve kadı olarak gönderirken onunla yaptığı konuşma dillere
destandır. O zaman Allah'ın Resûlü ile Muâz arasında şöyle bir konuşma
geçmişti:
- Önüne bir dâva
gelince nasıl hüküm vereceksin?
- Allah’ın
kitabıyla hükmederim.
- Aradığını
Kur’an’da bulamazsan?
- Resûlü’nün
sünnetiyle hükmederim.
- Onda da
bulamazsan?
- O zaman ictihad
ederim.
Muâz’dan bu cevapları alan Peygamber aleyhisselâm pek memnun
olmuş ve:
- Resûlullah’ın
elçisini, Resûlullah’ın memnun kalacağı şekilde başarılı kılan Allah’a
hamdolsun,
buyurmuştu (Ebû Dâvûd, Akdıye 11) .
Hüküm verme yetkisine
sahip olan müctehid hâkim, bir dâvaya bakarken ictihad etmek zorunda
kalırsa, biri ictihad ettiği için, diğeri de doğru hüküm
verdiği için iki sevap kazanır. Doğru hüküm vermeye gayret etmiş,
buna rağmen ictihadında yanılmış ve isâbetsiz hüküm vermişse, emeği yine
boşa gitmez, ictihadından dolayı bir sevap kazanır. İctihad etme
yetkisine sahip olmayan kimseye gelince, onun ictihad etmeye kalkışması
hem yanlış hem de günah olur. Doğru hüküm verse bile durum böyledir.
Zira onun doğru hüküm vermesi konuyu bildiği için değil, tamamen
tesadüfî olmuştur. Bunu Resûlullah Efendimiz “hâkimleri üç kısma
ayırdığı” bir hadisinde dile getirerek şöyle buyurmuştur:
“Hâkimlerin iki grubu cehennemde, biri cennettedir. Doğru olanı bilen ve
doğru hüküm veren cennettedir. Doğruyu bilmeyerek yetkisiz şekilde hüküm
veren kimse cehennemdedir. Doğruyu bildiği halde onun aksine hüküm veren
de cehennemdedir” (İbni Mâce, Ahkâm 3). Demek oluyor ki, hüküm verme
yetkisine sahip olmayan bir kimse kesinlikle hâkimliğe soyunmayacaktır.
Hâkimliğe yeltenen bir kişinin verdiği hüküm tesadüfen doğru olsa bile,
o yine de günaha girmekten kurtulamaz.
Bir müctehidin
mutlaka bilmesi gereken ilimler vardır. Onun Kur’an ve Sünnet’teki
şer’î meselelerle ilgili delilleri, sahâbe, tâbiîn ve diğer
fıkıhçıların fetvâlarının çoğunu, Kur’an ve Sünnet’teki delilleri
anlayacak kadar lugat ilmini ve nihayet Kur’an, sünnet ve icmâda
açıkça bulamadığı hükümleri yine bu üç kaynaktan kıyas yoluyla elde
etmesini bilmesi gerekli görülmüştür.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. İctihad etme
yetkisine sahip olan bir hâkim ictihad edebilir. Bu yetkiye sahip
olmayan kimsenin ictihad etmeye kalkması hem yanlış hem de günah olur.
2. İctihadda bulunan
hâkim isabetli hüküm verirse iki sevap kazanır.
3. İctihadda bulunup
da yanılan hâkim sadece bir sevap kazanır.
1861- وَعَنْ عائِشَةَ رضي
اللًَّه عَنْهَا أنَّ النبي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ :
« الْحُمَّى
مِنْ فيْحِ جَهَنَّم فأبْرِدُوهَا بِالماَءِ »
متفقٌ عليه .
1861.
Âişe radıyallahu
anhâ’dan rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi
ve sellem şöyle buyurdu:
“Sıtma, cehennem
ateşindendir. Onu su ile serinletiniz.”
Buhârî, Bed'ü'l-halk
10, Tıb, 28; Müslim, Selâm 78-84. Ayrıca bk. Tirmizî, Tıb 25; İbni Mâce,
Tıb 19
Açıklamalar
Resûl-i Ekrem
Efendimiz sıtma ateşinin yakıcılığını cehennem ateşine benzetmiş ve onun
su ile tedâvi edilmesini tavsiye etmiştir.
Eski devirlerde sıtma
hastalığı her yerde olduğu gibi memleketimizde de pek yaygındı. Sıtmaya
yakalanan kimseler ateşler içinde yanıp kavrulurdu. Sıtmaya tutulan
kimsenin ateşi çok yükseldiği için Peygamber aleyhisselâm sıtma
ateşini cehennem ateşine benzetmiş, onu cehennemin kükremesi olarak
kabul etmiştir. Allah'ın Resûlü’nün son hastalığı da hummâ yani sıtma
idi. Mübarek vücudu ateşler içinde kavrulurken kendisini soğuk su ile
serinletmelerini isterdi. Bazı rivayetlerde, Nebiyy-i Muhterem
Efendimiz’in, sıtma tedavisinde zemzem kullanılmasını tavsiye ettiği
belirtilmektedir ki, şüphesiz bu ancak Hicaz bölgesinde bulunanlar için
mümkündür.
Sıtmayı tedavi için
ellerinde başka ilâç bulunmayan ashâb-ı kirâm, Efendimiz’in tavsiye
ettiği bu tedâvi şeklini uygulamışlardır. Sıtmalı kadınlar, Hz. Âişe’nin
kız kardeşi Esmâ Binti Ebû Bekir’e baş vururlar, o da Resûl-i Ekrem’in,
hummayı su ile tedavi etmeyi tavsiye buyurduğunu söyleyerek sıtmalıların
yakasından soğuk su dökerdi.
Peygamber Efendimiz
sıtmanın cehennem ateşinin bir parçası olduğunu söylemekle, cehennem
ateşinin yakıcı, kavurucu özelliğine işaret buyurmuş olmalıdır. Bazı
âlimler “Sıtma, cehennem ateşindendir” ifadesini bir benzetme
değil, gerçek mânada anlamanın daha uygun olacağını söylemişlerdir.
Onlara göre sıtma ateşiyle kavrulan kimsenin vücudundaki hararet,
cehennem ateşinin bir parçasıdır. Allah Teâlâ’nın sıtmayı, insanların
cehennem ateşini buna kıyas ederek ibret almaları ve kendilerine çeki
düzen vermeleri için böyle ateşli bir hastalık yaptığını ileri
sürmüşlerdir.
Resûlullah
Efendimiz’in “Öğle namazını biraz sonraya bırakınız; zira sıcağın
şiddeti cehennemin şiddetli hararetinden bir parçadır” (Buhârî,
Bed'ü'l-halk 10) hadîs-i şerîfi de, bütün sıcakların ve hararetlerin
cehennem ateşini andırdığına işaret buyurmakta veya bazılarının dediği
gibi sıcakların, cehennem ateşinin gerçekten bir parçası kabul edilmesi
gerektiğini göstermektedir.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Sıtma, hastayı
ateşiyle yakıp kavuran bir rahatsızlıktır.
2. Hz. Peygamber
onun cehennem ateşini andırdığını veya gerçekten cehennem ateşinden bir
parça olduğunu söylemiştir.
3. Allah'ın Resûlü
sıtma hastalarının sıkıntısını su ile hafifletmeyi tavsiye buyurmuştur.
1862- وَعَنْهَا رضي اللَّه
عَنْهَا عَنِ النبي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ:«مَنْ
مَاتَ وَعَلَيْهِ صَوْمٌ ، صَامَ عَنْهُ وَلِيُّهُ »
متفقٌ عَلَيْهِ . وَالمُخْتَارُ جَوَازُ الصَّوْمِ عَمَّنْ مَاتَ
وَعَلَيْهِ صَوْمٌ لِهَذَا الْحَدِيثِ ، والمُرَادُ بالْوَليِّ :
الْقَرِيبُ وَارِثاً كَانَ أوْ غَيْرِ وَارِثٍ .
1862.
Yine Âişe
radıyallahu anhâ’dan rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Bir kimse, oruç
borcuyla ölürse, yakını onun yerine orucunu tutar.”
Buhârî,
Savm 42;
Müslim, Sıyâm
153. Ayrıca
bk. Ebû Dâvûd, Savm 40, Eymân 21
Açıklamalar
Ramazan orucu,
mükellef olan her müslümanın tutması gereken ilâhî bir borçtur. Herhangi
bir sebeple oruç borcunu ödeyemeden vefat eden kimseyi bu borcundan
kurtarmak için, onun yerine bir yakını oruç tutabilir. Yakınlık,
hadisimizde “velî” kelimesiyle ifade edilmiştir. Bu yakınlık bazı
âlimlere göre ölenin oğlu, kızı, anası, babası gibi bir yakınlık,
bazılarına göre ona mirasçı olan kimseler, bazılarına göre de onun
akrabası olan herkestir.
İslâm âlimlerinin
büyük bir kısmı, ramazan orucunu tutamadan ölen kimse namına her gün bir
fakire sadaka vermeyi tavsiye eden hadisleri dikkate alarak, ölen
kimsenin yerine oruç tutmaktansa fidye vermeyi uygun görmüşler ve
hadisimizdeki “Onun yerine yakını oruç tutar” ifadesini, ölenin
yakını, fakirleri doyurarak onun oruç borcunu ödemiş olur, şeklinde
yorumlamışlardır. Buna göre, tutulamayan her oruç için, ramazanda
verilen fitre kadar bir miktar para fakirlere dağıtılacaktır. İmâm Mâlik
bu görüştedir. İmâm Şâfiî’nin bu konuda iki görüşü vardır. İlk görüşü,
hadisimize uygun olarak, oruç tutulabileceği yönündedir. Kitabımızın
müellifi Nevevî İmâm Şâfiî’nin bu görüşünün daha doğru olduğunu
söylemiştir. Şâfiî, sonraları görüşünü değiştirmiş, oruç tutulmayıp
fakirleri doyurmanın veya onlara yiyecek vermenin daha uygun olacağını
söylemiştir. Ahmed İbni Hanbel de yukarıdaki hadisi esas almış ve oruç
borcuyla ölen kimsenin yerine yakınının oruç tutabileceğini söylemiştir.
İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe, şayet ölen kimse “oruç borçlarım için fidye
verin” diye vasiyet etmişse onun yerine fidye verileceğini, vasiyet
etmemişse verilmeyeceğini söylemiştir. Bununla beraber oruç borcu
bulunan kimsenin, vasiyetinde bunu mutlaka belirtmesi gerektiğini
söylemiştir. Ölenin yerine oruç tutmaktansa fakirlere sadaka vermeyi
savunan âlimler, Peygamber aleyhisselâm’ın bir başkası
yerine namaz kılınamayacağını, hatta oruç da tutulamayacağını belirten
hadisleri olduğunu, bu sebeple ölünün yerine yakınlarının oruç
tutmasının uygun olmadığını söylemişlerdir.
Bir de bazı âlimler,
yine bu konudaki değişik hadisleri dikkate alarak, farz olan ramazan
orucu ile vâcip olan adak (nezir) orucunu birbirinden ayırmışlar, bir
kimsenin başkası yerine ramazan orucunu tutamayacağını, ama adak orucunu
tutabileceğini belirtmişlerdir.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Bir müslüman oruç
borcuyla vefat etmişse, yakın akrabaları onun bu borcunu mutlaka
kapatmalıdır.
2. Bazı âlimlere
göre, ölen kimsenin tutamadığı oruçları en yakın akrabaları tutabilir.
Bazı âlimlere göre ise, tutulamayan her oruç yerine bir fidye
vermelidir.
1863- وَعَنْ عَوْفِ بنِ
مَالِكِ بنِ الطُّفَيْلِ أنَّ عَائِشَةَ رضي اللَّه عَنْهَا حُدِّثَتْ أنَّ
عَبْدَ اللَّه ابنَ الزَّبَيْر رضي اللَّه عَنْهُمَا قَالَ في بيْعٍ أوْ
عَطَاءٍ أعْطَتْهُ عَائِشَةُ رضي اللَّه تَعالَى عَنْها : وَاللَّه
لَتَنْتَهِيَنَّ عَائِشَةُ ، أوْ لأحْجُرَنَّ علَيْهَا ، قَالتْ :
أهُوَ قَالَ
هَذَا ؟ قَالُوا :
نَعمْ ، قَالَتْ :
هُو ،
للَّهِ علَيَ نَذْرٌ أنْ لا أُكَلِّم ابْنَ الزُّبيْرِ أبَداً ،
فَاسْتَشْفَع ابْنُ
الزُّبيْرِ إليها حِينَ طالَتِ الْهجْرَةُ . فَقَالَتْ :
لاَ وَاللَّهِ
لا أُشَفَّعُ فِيهِ أبَداً ، ولا أتَحَنَّثُ إلَى نَذْري .
فلَمَّا طَال ذَلِكَ علَى ابْنِ الزُّبيْرِ كَلَّم المِسْورَ بنَ
مخْرَمَةَ ، وعبْدَ الرَّحْمنِ بْنَ الأسْوَدِ بنِ عبْدِ يغُوثَ وقَال
لهُما :
أنْشُدُكُما
اللَّه لمَا أدْخَلْتُمَاني علَى عائِشَةَ رضي اللَّه عَنْهَا ، فَإنَّهَا
لاَ يَحِلُّ لَهَا أنْ تَنْذِر قَطِيعَتي
، فَأَقْبَل بهِ المِسْورُ ،
وعَبْدُ الرًَّحْمن حَتَّى اسْتَأذَنَا علَى عائِشَةَ ، فَقَالاَ :
السَّلاَمُ
علَيْكِ ورَحمةُ اللَّه وبرَكَاتُهُ ، أَنَدْخُلُ ؟
قَالَتْ عَائِشَةُ :
ادْخُلُوا . قَالُوا
:
كُلُّنَا ؟ قَالَتْ:
نَعمْ ادْخُلُوا كُلُّكُمْ ،
ولاَ تَعْلَمُ أنَّ معَهُما ابْنَ الزُّبَيْرِ ، فَلمَّا دخَلُوا ، دخَلَ
ابْنُ الزُّبيْرِ الْحِجَابَ ، فَاعْتَنَقَ عائِشَةَ رضي اللَّه عنْهَا ،
وطَفِقَ يُنَاشِدُهَا ويبْكِي ، وَطَفِقَ المِسْورُ ، وعبْدُ الرَّحْمنِ
يُنَاشِدَانِهَا إلاَّ كَلَّمَتْهُ وقبَلَتْ مِنْهُ ، ويقُولانِ :
إنَّ النبي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم نَهَى عَمَّا قَدْ علِمْتِ مِنَ
الْهِجْرةِ . وَلاَ يَحلُّ لمُسْلِمٍ أنْ يهْجُر أخَاهُ فَوْقًَ ثَلاثِ
لَيَالٍ . فَلَمَّا
أكْثَرُوا علَى عَائِشَةَ مِنَ التَّذْكِرةِ والتَّحْرِيجِ ، طَفِقَتْ
تُذَكِّرُهُما وتَبْكِي ، وتَقُولُ :
إنِّي نَذَرْتُ والنَّذْرُ شَدِيدٌ ،
فَلَمْ يَزَالا بَهَا حتَّى كَلَّمتِ ابْنِ الزُّبيْرِ ، وَأعْتَقَتْ في
نَذْرِهَا أرْبعِينَ رقَبةً، وَكَانَتْ تَذْكُرُ نَذْرَهَا بعْدَ ذَلِكَ
فَتَبْكِي حتَّى تَبُلَّ دُمُوعُهَا خِمارَهَا . رواهُ البخاري .
1863.
Avf İbni Mâlik İbni
Tufeyl’den rivayet edildiğine göre, bir kimse Âişe radıyallahu anhâ’ya
gelerek, sattığı veya bağışladığı bir şey hususunda (yeğeni) Abdullah
İbni Zübeyr’in, “Vallahi Âişe ya bu işten vazgeçer veya ben onun böyle
davranmasına engel olurum” dediğini haber vermişti. Âişe bu haberi
getiren adama:
- O böyle mi dedi?
diye sordu. Oradakiler de:
- Evet, böyle
söyledi, dediler. Bunun üzerine Âişe:
- Abdullah İbni
Zübeyr ile eğer ölünceye kadar bir daha konuşursam, Allah’a adağım
olsun, dedi.
Hz. Âişe’nin
dargınlığı epeyce uzayınca, İbnü’z-Zübeyr araya şefaatçiler koyarak
teyzesinin kendini bağışlamasını istedi. Fakat Âişe:
- Vallahi ben onun
hakkında kimsenin aracılığını kabul etmem, adağımı da bozmam, dedi. Bu
dargınlığın hayli uzadığını gören Abdullah İbni Zübeyr, Misver İbni
Mahreme ile Abdurrahman İbni Esved İbni Abdiyegûs’a konuyu açarak:
- Allah aşkına beni
(teyzem) Âişe’nin yanına götürüp barıştırın. Benimle ilgiyi kesip
konuşmamak üzere adak adaması helâl değildir, dedi.
Misver ile
Abdurrahman bu teklifi kabul edip Hz. Âişe’nin evine geldiler ve:
- Allah’ın selâmı ve
bereketleri sana olsun, girebilir miyiz? diye içeri girmek üzere izin
istediler. Hz. Âişe de:
- Girin, dedi.
- Hepimiz mi girelim?
diye sordular. Yanlarında İbnü’z-Zübeyr’in olduğunu bilmediği için o da:
- Evet, hepiniz
girin, dedi. İbnü’z-Zübeyr de onlarla birlikte içeri girdi; perdenin
arkasına geçerek teyzesinin boynuna sarıldı ve kendisini bağışlamasını
isteyerek ağladı. Misver ile Abdurrahman da, Allah aşkına onu bağışla,
diye yalvardılar ve:
- Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem de, pek iyi bildiğin gibi, küs durmayı
yasaklamıştır. Bir müslümanın din kardeşiyle üç günden fazla dargın
durması helâl değildir, diyerek onunla barışmasını istediler. Suç
bağışlamanın önemi, akraba ile ilgiyi kesmenin kötülüğü konusunda o
kadar çok şey söylediler ki, nihayet Hz. Âişe onlara adağından söz
ederek ağlamaya başladı:
- Ben konuşmamak
üzere adak adadım; adağı bozmak günahtır, dedi. Mahreme ile Abdurrahman
onun gönlünü yapmak üzere o kadar çok şey söylediler ki, sonunda Hz.
Âişe İbnü’z-Zübeyr ile konuştu. Adağını bozduğu için de kırk köleyi âzad
etti. Hz. Âişe sonraki günlerde bu adağını sık sık anıp ağlar,
gözlerinden akan yaşlar baş örtüsünü ıslatırdı.
Buhârî, Edeb 62
Açıklamalar
Abdullah İbni Zübeyr,
Hz. Âişe’nin kız kardeşi Esmâ Binti Ebû Bekir’in oğludur.
Riyâzü's-sâlihîn’in ikinci hadisini açıklarken de bahsedildiği
üzere, Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Teyze anne sayılır” buyurdu ve
çocuğu olmayan Âişe annemize bu yeğeninin adıyla, Abdullah’ın annesi
anlamında Ümmü Abdullah künyesini verdi. Hz. Âişe yeğeni
Abdullah’ı pek severdi.
Hayatı hakkında 204
numaralı hadiste geniş bilgi verdiğimiz Abdullah İbni Zübeyr, bir
rivayette belirtildiğine göre, teyzesinin bir gayri menkûlünü, parasını
Allah rızası için dağıtmak üzere çok ucuza sattığını duymuş veya
cömertliğini bildiği teyzesinin bu kabil hayırlarını pek aşırı bulmuş,
bunun üzerine teyzesinin hacir altına alınması, yani malî haklarını
kullanma ehliyetinin elinden alınması gerektiğini söylemişti. Yeğeninin
bu sözü kendisine iletildiği zaman Hz. Âişe çok üzülmüş, işte bunun
üzerine, onunla ölünceye kadar bir daha konuşmamaya ahdetmiş, eğer
konuşursam adak borcum olsun, demişti.
Teyzesinin
büyüklüğünü, müslümanların gözündeki üstün yerini çok iyi bilen Abdullah
İbni Zübeyr, onu gücendirdiğini anlayarak çok üzülmüş, Mü'minlerin
Annesi’nin elini öpüp gönlünü almak için birkaç defa teşebbüste
bulunmasına rağmen kendisini bağışlatmaya muvaffak olamamıştı. Sonunda
her ikisi de ashâb-ı kirâmdan olan Misver İbni Mahreme ile Resûl-i
Ekrem’in dayısının oğlu olup, kendisine Hz. Âişe’nin çok değer verdiği
Abdurrahman İbni Esved’e başvurmuş, onlardan teyzesi ile kendisinin
arasını bulmalarını istemişti.
1595-1601 numaralı
hadisler arasındaki “Üç Günden Fazla İlişki Kesme Yasağı” bahsinde
okuduğumuz üzere, müslümanların birbiriyle üç günden fazla dargın
durmasının günah olduğunu ümmü'l-mü'minîn Hz. Âişe de çok iyi biliyordu.
O sadece bunu değil, bazı kimselere hak ettikleri dersi vermek gibi
meşrû bir sebebe dayanması şartıyla, bu yasağı daha fazla uzatmanın câiz
olduğunu da biliyordu. Kendisi hakkında o yersiz sözleri sarfetmesi
sebebiyle, herhalde yeğenine bir ders vermek istiyordu.
İşin bir başka yönü
daha vardı. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in dünyadan
ayrılışından sonra Hz. Âişe, onun yerleştirdiği esasların en sâdık
uygulayıcılarından biri olmuştu. İşte bu sebeple adağını bozmak
istemiyordu. Adağını bozan zengin bir kimsenin, kefâret olarak bir köle
âzad etmesi kâfi geldiği halde, o kırk köle âzad etmişti. Daha sonraki
günlerde adağımı bozdum diye sık sık ağlar, gözlerinden dökülen yaşlar
yaşmağını ıslatırdı.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Meşrû ve dinî bir
sebebe dayanmak şartıyla üç günden fazla dargın durmak câizdir. Dünyevî
ve nefsânî sebeplerle üç günden fazla küs durmak ise haramdır.
2. Hz. Âişe, evini
satarken veya sadaka verirken gereken dikkati göstermediği gerekçesiyle,
yeğeninin, kendisini hacir altına almayı düşünmesini dinî bakımdan
haksızlık ve lâubalilik saymış ve onu bu düşüncesi sebebiyle
cezalandırmak istemiş olmalıdır.
3. Yapılması günah
olan bir konuda adak adamak doğru değildir. Adağını bozmanın cezası yani
kefâreti, zengin için bir köle âzad etmektir. Buna gücü yetmeyen kimse
on fakiri doyurabilir veya giydirebilir; buna da gücü yetmeyen üç gün
oruç tutar.
1864- وعَنْ عُقْبَةَ بنِ
عامِر رضي اللَّه عنْهُ أنَّ رسُولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم
خَرجَ إلَى قَتْلَى أُحُدٍ . فَصلَّى علَيْهِمْ بعْد ثَمان سِنِين
كالمودِّع للأحْياءِ والأمْواتِ ، ثُمَّ طَلَعَ إلى المِنْبر ، فَقَالَ :
إنِّي بيْنَ أيْدِيكُمْ فَرَطٌ وأنَا شهيد علَيْكُمْ وإنَّ موْعِدَكُمُ
الْحوْضُ ، وَإنِّي لأنْظُرُ إليه مِنْ مَقامِي هَذَا، وإنِّي لَسْتُ
أخْشَى عَلَيْكُمْ أنْ تُشْركُوا ، ولَكِنْ أخْشَى عَلَيْكُمْ الدُّنيا أنْ
تَنَافَسُوهَا»
قَالَ:
فَكَانَتْ آخِرَ نَظْرَةٍ نَظَرْتُهَا إلَى رَسُولِ اللَّه صَلّى اللهُ
عَلَيْهِ وسَلَّم ،
متفقٌ عليه .
وفي روايةٍ :
« وَلَكِنِّي أخْشَى علَيْكُمْ الدُّنيَا أنْ تَنَافَسُوا فِيهَا ،
وتَقْتَتِلُوا فَتَهْلِكُوا كَما هَلَكًَ منْ كَان قَبْلكُمْ »
قَالَ عُقبةُ :
فَكانَ آخِر ما رَأيْتُ رَسُولَ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم عَلَى
المِنْبرِ .
وفي روَايةٍ قال :
« إنِّي فَرطٌ لَكُمْ وأنَا شَهِيدٌ علَيْكُمْ ، وَإنِّي واللَّه لأنْظُرُ
إلَى حَوْضِي الآنَ ، وإنِّي أُعْطِيتُ مَفَاتِيحَ خَزَائِن الأرضِ ، أوْ
مَفَاتِيحَ الأرْضِ ، وَإنَّي واللَّهِ مَا أَخَافُ علَيْكُمْ أنْ
تُشْرِكُوا بعْدِي ولَكِنْ أخَافُ علَيْكُمْ أنْ تَنَافَسُوا فِيهَا »
.
وَالمُرادُ بِالصَّلاةِ
عَلَى قَتْلَى أُحُدٍ : الدُّعَاءُ لَهُمْ ، لاَ الصَّلاةُ المعْرُوفَةُ .
1864.
Ukbe İbni Âmir
radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem, aradan sekiz yıl geçtikten sonra bir gün Uhud
şehidlerini ziyarete gitti. Yaşayanlara ve ölenlere vedâ eder gibi
onlara dua etti. Sonra (konuşmak üzere) minbere çıktı ve şunları
söyledi:
“Ben âhirete
sizden önce gideceğim ve sizin için hazırlık yapacağım; sizin Allah
yolundaki hizmetlerinize şâhitlik edeceğim. Buluşma yerimiz Kevser
havuzunun yanıdır. Ben şu bulunduğum yerden Kevser havuzunu görmekteyim.
Ben sizin Allah’a şirk koşmanızdan korkmuyorum. Ama dünya hırsıyla
birbirinizle didişip çekişmenizden korkuyorum.”
Ukbe sözüne şöyle
devam etti: Bu benim Resûlullah’ı son görüşüm oldu.
Buhârî, Megâzî 17;
Müslim, Fezâil 31. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cenâiz 68-70; Nesâî, Cenâiz 61
Diğer bir rivayete
göre Resûl-i Ekrem şöyle buyurdu:
“Ben sizin dünya
hırsıyla birbirinizle kapışmanızdan, birbirinizi katletmenizden ve
sizden öncekiler gibi helâk olup gitmenizden korkuyorum.”
Ukbe şöyle dedi: Bu
benim Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i minberde son
görüşüm oldu.
Müslim, Fezâil 31
Diğer bir rivayete
göre Resûl-i Ekrem şöyle buyurdu:
“İçinizde Kevser
havuzuna ilk ulaşan ben olacağım ve sizin Allah yolundaki hizmetlerinize
şâhitlik edeceğim. Vallahi şu anda havuzum gözümün önündedir. Yeryüzü
hazinelerinin anahtarları (veya yeryüzünün anahtarları) bana verildi.
Vallahi sizin benden sonra tekrar şirke dönmenizden hiç korkum yok. Ben
asıl sizin dünyayı elde etmek için birbirinizle kapışıp kavga etmenizden
korkuyorum.”
Buhârî, Cenâiz 71,
Menâkıb 25, Megâzî 27, Rikâk 7, 53; Müslim, Fezâil 30
Açıklamalar
Hadisimizde sözü
edilen günler Allah'ın Resûlü’nün son günleriydi. Gerçi o günlerde,
kendisini iyice hırpalayan son hastalığına henüz yakalanmamıştı. Belliki
vefat edeceğini öğrenmişti. Sahâbîsi Ukbe İbni Âmir’in tesbitine göre,
Vedâ haccında ashâbıyla “Belki bu yıldan sonra bir daha görüşemeyiz”
diyerek bir nevi vedalaştığı gibi, hayatında çok önemli bir yeri bulunan
Uhud Gazvesi’nde kaybettiği arkadaşlarıyla da, aradan sekiz yıl
geçtikten sonra tekrar vedâlaşmak ister gibi bir hali vardı. Önce Uhud
şehitliğine gitti. Bazı rivayetlere göre orada, cenaze namazı kılar gibi
bir namaz kılıp şehidlere dua etti (Müslim, Fezâil 30; Ebû Dâvûd, Cenâiz
68-70). İbni Hibbân, Beyhakî ve müellifimiz Nevevî gibi âlimler bu
hadisleri Peygamber aleyhisselâm’ın orada cenaze namazı kıldığı
şeklinde anlamanın, yani “salât” kelimesine dua değil de namaz mânası
vermenin yanlış olduğunu söylemişler, onun her zaman yaptığı gibi, o gün
de ölülere dua ettiğini belirtmişlerdir.
Resûl-i Ekrem
Efendimiz Uhud şehitliğini ziyaret ettikten sonra Mescid-i Nebevî’ye
geldi ve minbere çıkarak ashâbına onlardan önce âhirete ve Kevser
havuzunun başına gideceğini, orada günahkâr ümmetine şefaat etmek
üzere hazırlık yapacağını, dinin emirlerini gerektiği gibi yerine
getiren ümmetlerinin de iyi birer mü’min olduklarına şâhitlik edeceğini
haber verdi. (Resûlullah Efendimiz’in ümmetine ve diğer ümmetlere şâhid
olacağı hususu âyetlerde belirtildiği gibi, 447 ve 1010 numaralı
hadislerde de geçmişti). Sonra da Ümmetiyle buluşma yerinin Kevser
havuzunun yanı olduğunu söyledi.
Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem’in o gün bulunduğu yerden Kevser
havuzunu gördüğünü söylemesi, mü’minlerin hayallerini süsleyen bu
buluşma yerinin halen mevcut olduğunu ve etrafında Allah'ın Resûlü ile
bir araya gelecek mü’minleri beklediğini göstermektedir. Kevser havuzu
hakkında Resûl-i Ekrem Efendimiz’in pek çok hadisi vardır.
Biz
Riyâzü's-sâlihîn’in 53 numaralı hadisinde onun “Havuz
başında bana kavuşuncaya kadar sabrediniz” buyurduğunu, 1031
numaralı hadiste de, ileride gelecek olan ümmetini, abdest alırken
yıkadıkları organlarının parlaklığından tanıyacağını belirterek “İşte
onlar abdestten dolayı yüzleri nurlu, el ve ayakları parlak olarak
(cennete) gelecekler. Ben havuzun başına onlardan önce varacağım”
buyurduğunu okumuştuk.
Havz-ı Kevser
nedir?
Kevser Allah Teâlâ’nın Peygamber Efendimiz’e vereceğini vaad ettiği bir
nehirdir. Bu ilâhî vaad, Kevser sûresinin ilk âyetinde “Biz sana
Kevser’i verdik” şeklinde ifade edilmektedir. Hayrı çok anlamına
gelen Kevser nehri, Resûlullah’a mahsus olan bir havuza dökülmektedir.
Ümmet-i Muhammed kıyamet gününde bu havuzun etrafına gelecektir. Havuzun
etrafını, ortası boş incilerden yapılmış kubbeler çevirmiş, oraya
yıldızlar kadar çok bardak dizilmiştir. Suyunun rengi sütten beyaz,
kokusu miskten daha hoş, tadı baldan tatlıdır. Bir baştan öteki başa
ancak bir ayda gidilebilecek kadar da uzun bir mesafeyi kaplamaktadır
(Buhârî, Rikak 53; Müslim, Salât 53, Fezâil, 27).
Peygamber
aleyhisselâm, “Yeryüzü hazinelerinin anahtarları (veya yeryüzünün
anahtarları) bana verildi” buyurmakla da çok büyük bir mûcize
göstermiştir. Bu hadîs-i şerîfin mânası, benim ümmetim bütün yeryüzüne
İslâm’ın nûrunu yayacaklardır demektir. Bu mûcize aynen gerçekleşmiş,
Allah'ın Resûlü’nün vefatından bir müddet sonra İslâm’ın aydınlığı
yerkürenin büyük bir kısmını kucaklamıştır.
Peygamber-i Zîşân
Efendimiz bütün ashâbının İslâmiyet’i bırakıp yeniden küfre dönmesinden
kesinlikle korkmadığını yeminle ifade etmekte; asıl korktuğu şeyin,
dünya malını ve makamını ele geçirmek için, daha önceki ümmetlerin
yaptığı gibi, onların da birbirinin boğazına sarılacağından
endişelendiğini söylemekte; eski milletlerin tarihten bu yüzden silinip
gittikleri gibi, kendi ümmetinin de aynı şekilde yok olacağından
korktuğunu dile getirmektedir. Allah'ın Resûlü’nün bu haberi de aynen
gerçekleşmiştir.
Ashâbı yeniden küfre
dönmemekle beraber, Hz. Osman devrinde başlayan ve onun şehid olmasına
sebep olan üzücü hâdiseler artarak devam etmiş; Cemel, Sıffîn, Kerbelâ
vak’aları başta olmak üzere nice yürek yakan olaylar sürüp gitmiş;
yüzyıllar boyu müslümanlar kanlı göz yaşları dökmüştür.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Uhud Gazvesi’nde
şehid düşen ashâbın değeri pek üstündür.
2. Allah Teâlâ
Resûlü’ne daha dünyada iken cenneti, cehennemi, Havz’ı ve âhiret
hayatıyla ilgili birçok şeyi göstermiştir.
3. Resûlullah
Efendimiz, İslâmiyet’in ve müslümanların kıyamete kadar devam edeceğini
müjdelemiştir.
4. Her devirde
müslümanları bekleyen en büyük tehlike, onların dünya menfaatleri için
birbirleriyle çekişmeleri, hatta birbirlerini öldürmeleridir.
5. Kabirlere
gidilmeli ve orada yatanlara dua edilmelidir.
1865- وعَنْ أبي زَيْدٍ
عمْرُو بنِ أخْطَبَ الأنْصَارِيِّ رضي اللَّه عَنْهُ قَال :
صلَّى بنا
رَسُولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم الْفَجْر ، وَصعِدَ
المِنْبَرَ ، فَخَطَبنَا حَتَّى حَضَرَتِ الظُّهْرُ ، فَنَزَل فَصَلَّى .
ثُمَّ صَعِدَ المِنْبَر فخطب حَتَّى حَضَرتِ العصْرُ ، ثُمَّ نَزَل
فَصَلَّى ، ثُمًَّ صعِد المنْبر حتى غَرَبتِ الشَّمْسُ، فَأخْبرنا مَا كان
ومَا هُوَ كِائِنٌ ، فَأَعْلَمُنَا أحْفَظُنَا .
رواهُ مُسْلِمٌ .
1865.
Ebû Zeyd Amr İbni
Ahtab el-Ensârî radıyallahu anh şöyle dedi:
Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem bize sabah namazını kıldırdıktan sonra
minbere çıktı, öğle namazına kadar konuştu. Aşağı inip namazı kıldırdı,
tekrar minbere çıktı ve ikindi namazına kadar konuştu. Minberden inip
ikindi namazını kıldırdıktan sonra yine minbere çıktı ve güneş batıncaya
kadar konuştu. Artık bize olmuş ve olacak her şeyi haber verdi. Bunları
en iyi bilenimiz, hâfızası en sağlam olanımızdır.
Müslim, Fiten 25.
Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, V, 341
Ebû Zeyd Amr
İbni Ahtab el-Ensârî
Resûl-i Ekrem
Efendimiz’in iltifatına nâil olan bahtiyar sahâbeden biri olan Ebû Zeyd,
ensarın Benî Hazrec koluna mensuptur. Allah'ın Resûlü’nün mübarek eliyle
onun yüzünü okşadığı, “Allahım! Onu güzelleştir ve güzelliğini devam
ettir” diye dua ettiği, yüz yirmi yıl yaşadığı halde saçında,
sakalındaki birkaç telin dışında saçının ağarmadığı, ölene kadar da
güleç yüzünün hiç bozulup değişmediği belirtilmektedir
(Tirmizî, Menâkıb 6;
Ahmed İbni Hanbel, Müsned, V, 77, 341). Sahip olduğu bu
bahtiyarlığın sebebi, bazı eserlerde kaydedildiğine göre şu olaydır:
Bir gün Allah'ın
Resûlü içmek için su istemişti. Ebû Zeyd bir bardak su getirdi. Bardağın
içinde bir kıl bulunduğunu görünce onu alıp attı. Bunun üzerine Resûl-i
Ekrem ona dua etti. Ebû Zeyd, Resûlullah ile birlikte on üç gazveye
katıldı ve ondan dört civarında hadis rivayet etti. Rivayet ettiği
hadisler Kütüb-i Sitte’nin Sahîh-i Buhârî dışındaki beş eserinde
bulunmaktadır. Abdülmelik İbni Mervan devrinde (66-87/ 685-707) vefat
ettiği bilinmektedir.
Allah ondan razı
olsun.
Açıklamalar
İleride olacak
hâdiseler hakkındaki hadisleri bize nakledenler, muhtemelen bu uzun
konuşmasında Resûlullah Efendimiz’i dinleyen ashâb-ı kirâmdır. Allah'ın
Resûlü şüphesiz daha başka zamanlarda da bu nevi olaylardan
bahsetmiştir. Nitekim Huzeyfe İbni Yemân, benim de bulunduğum bir
mecliste Resûlullah fitnelerden bahsetti demektedir (Müslim, Fiten 22).
Hz. Peygamber’in ileriye dönük olaylar hakkında ashâbına verdiği
bilgilere dair birkaç misâl vermek gerekirse şunları söyleyebiliriz:
Yemen’in, Şam’ın, Irak’ın, Kudüs’ün, Mısır’ın, İran’ın, Bizans’ın
fethedileceğine dair sahih hadisler bulunmaktadır (Meselâ bk. Buhârî,
Fezâilü’l-Medîne 5, Cizye 15, Menâkıb 25, Cihâd 157; Müslim, Hac 496,
Fezâilü’s-sahâbe 226, 227, Fiten 75, 76). Resûlullah Efendimiz
kendisinden hemen sonra halifelerin, ardından meliklerin yönetiminden
bahsetmiştir (Buhârî, Enbiyâ 50, Müslim, İmâre 44; Tirmizî, Fiten 48).
Hz. Osman’a şehid edileceğini “başına gelecek belâ” diye üstü kapalı
olarak, ayrıca torunu Hz. Hüseyin’in de şehid edileceğini bildirmiştir
(Buhârî, Fezâilü's-sahâbe 5, 6; Müslim, Fezâilü's-sahâbe 29; Ahmed İbni
Hanbel, Müsned, I, 85, 242, 283, IV, 235, VI, 51, 52; Hâkim,
el-Müstedrek, III, 178). Bu misalleri çoğaltmak mümkündür.
Kütüb-i Sitte’nin ve diğer önemli hadis kitaplarının Kitâbü’l-Fiten
bahislerinde, ileride meydana gelecek pek değişik olaylar hakkında
Resûlullah Efendimiz’in verdiği bilgiler bulunmaktadır. Onun, namaz için
verdiği aralar dışında o gün sabahtan akşama kadar durmadan konuşması ve
ashâbını olmuş olacak hâdiseler hakkında bilgilendirmesi, bütün bu
konularda Cenâb-ı Hakk’ın ona bilgi verdiğini göstermektedir. O da bu
bilgilerden uygun gördüklerini ashâbına haber vermiştir.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Hz. Peygamber
ashâbını her konuda yetiştirmiş, bilip öğrenmelerinde fayda gördüğü
hususları onlara öğretmiştir.
2. İleride meydana
geleceğini söylediği kargaşalarda, dikkatli davranmalarını tembih ederek
ashâbını ve ümmetini uyarmıştır.
3. Hâfızası kuvvetli
olan sahâbîler Resûlullah’tan duyduklarını öğrenip kendilerinden sonra
gelenlere anlatmışlardır.
1866- وعنْ عائِشَةَ رضي
اللَّه عَنْهَا قَالَتْ : قال النبي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم :
« مَنْ نَذَرَ
أن يُطِيع اللَّه فَلْيُطِعْهُ ، ومَنْ نَذَرَ أنْ يعْصِيَ اللَّه ، فلا
يعْصِهِ » رواهُ
البُخاري .
1866.
Âişe radıyallahu
anhâ’dan rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi
ve sellem şöyle buyurdu:
“Allah’a itaat
etmeyi adayan kimse
(adağını yaparak)
O’na itaat etsin. Allah’a isyan etmeyi adayan da (adağından
vazgeçsin ve) O’na karşı gelmesin.”
Buhârî, Eymân 28, 31.
Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Eymân 19; Tirmizî, Nüzûr ve’l-eymân 2; Nesâî,
Eymân 27, 28; İbni Mâce, Keffârât 16
Açıklamalar
Hadisimizde iyi ve
kötü adaktan söz edilmektedir. Adak, bir kimsenin, “Şu dileğim yerine
gelirse şu kadar nâfile namaz kılayım veya oruç tutayım yahut fakirlere
şu kadar sadaka vereyim” diyerek veyahut buna benzer hayırları ve
iyilikleri dile getirerek bir iyiliği yapmayı kendine borç kılmasıdır.
Din dilinde buna nezir denmektedir. Böyle bir adakta bulunan
kimse, farz veya vâcip türünden bir ibadeti yapacağına dair Allah’a söz
vermiş olmaktadır. Ama bu ibadetler, kendisinin yapmak zorunda olduğu
ibadetlerin dışında, onlardan ayrı ibadetler olacaktır. Daha açık
söylemek gerekirse, bir kimse, “şu dileğim olursa günde beş vakit namaz
kılacağım”, diyemez. “Şu arzum gerçekleşirse bu yıl ramazan orucu
tutacağım”, diyemez. Çünkü bunlar onun zaten yapmak zorunda olduğu
ibadetlerdir; boynunun borcudur.
Peygamber Efendimiz,
yukarıda anlatıldığı şekilde bazı nâfile ibadetleri yaparak
Allah Teâlâ’ya itaat
ve kulluk
edeceğine dair
kendi kendine söz
veren adak
sahiplerinin bu
adaklarını yerine
getirmelerini tavsiye
etmektedir. Zira
bir adakta bulunan
kimse, yapmak
mecburiyetinde olmadığı
bir şeyi
yapacağına dair
söz vermiş,
kendi kendisini
borç altına
sokmuştur. Öyleyse
bu kimselerin
borçlarını ödemeleri gerekmektedir.
Hadisimizde bir de
Allah’a isyan etmek diye ifade edilen yanlış ve çarpık bir adak
türünden söz edilmektedir. Herhalde bunlar, Câhiliye devri dediğimiz
İslâm’dan önceki dönemde yapılan adak türleridir. Meselâ bir kimse, “Bu
dileğim olursa içki içeceğim, falan akrabamı bir daha görmeyeceğim”,
diyebilir. Buna benzer adaklar günümüzde de yapılabilir. Meselâ bir
kimse, “Falanla konuşursam şu kadar oruç borcum olsun” diyebilir. Bu da
dinin uygun görmediği kötü adaklardan biridir. Resûl-i Ekrem Efendimiz
böyle adakları Allah’a isyan olarak değerlendirmekte ve “Allah’a
isyan etmeyi adayan da (adağından vazgeçsin ve) O’na karşı
gelmesin” buyurmaktadır. Çünkü bu nevi adaklar insanı bağlayıcı
değildir. Diğer bir söyleyişle, bu adakları yapmamak değil, yapmak
günahtır. Böyle yersiz bir adakta bulunan kimse adağını yerine
getirmeyecek, bununla beraber adağı bozmanın da cezasını ödeyecektir.
Onun cezası zenginlik durumuna göre değişir. Bu ceza sırasıyla köle âzâd
etmek, bunu yapamıyorsa on fakire bir günlük yiyeceklerini vermek yahut
onları giydirmek, onu da yapamıyorsa birbiri ardından üç gün oruç
tutmaktır. Böyle yersiz bir adağı bozmanın herhangi bir cezayı
gerektirmediğini söyleyen âlimler de vardır.
Burada şunu da ifade
edelim ki, Allah'ın Resûlü adakta bulunulmamasını tavsiye etmiştir.
Adağın, Allah’ın takdir ettiği şeyi kesinlikle değiştirmeyeceğini
belirtmiştir. Adağı, “cimrinin elinden mal alma” olarak
değerlendirmiştir (Müslim, Nezir 1-7). Bununla beraber üstüne vazife
olmadığı halde adakta bulunarak kendisini borçlandıran kimse de borcunu
mutlaka ödeyecektir.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Allah’a itaat
anlamına gelen adaklar mutlaka yerine getirilmelidir.
2. Günah sayılan bir
şeyi yapmayı adayan kimse de o işi yapmamalıdır.
1867- وَعنْ أُمٍِّ شَرِيكٍ
رضي اللَّه عنْهَا أن رسُول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم أمرَهَا
بِقَتْلِ الأوزَاغِ ، وقَال:
« كَانَ
ينْفُخُ علَى إبْراهيمَ »
متفقٌ عَلَيْهِ .
1867.
Ümmü Şerîk
radıyallahu anhâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah
sallallahu aleyhi ve sellem ona zehirli iri keleri öldürmeyi emretti
ve:
“O, İbrâhim
aleyhisselâm’a ateş üflerdi”
buyurdu.
Buhârî, Enbiyâ 17,
Bed'ü'l-halk 15; Müslim, Selâm 142. Ayrıca bk. Nesâî, Menâsik 115; İbni
Mâce, Sayd 12
Aşağıdaki hadisle
birlikte açıklanacaktır.
1868- وَعنْ أبي هُريرةَ رضي
اللَّهُ عنْهُ قَال : قَالَ رسُولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم :
« منْ
قَتَلَ وزَغَةً في أوَّلِ ضَرْبةٍ ، فَلَهُ كَذَا وَكَذَا حسنَةً ، وَمَنْ
قَتَلَهَا في الضَّرْبَةِ الثَّانِية ، فَلَهُ كَذَا وكَذَا حَسنَةً دُونَ
الأولَى ، وإنَّ قَتَلَهَا في الضَّرْبةِ الثَّالِثَةِ ، فَلَهُ كَذاَ
وَكَذَا حَسَنَةً » .
وفي رِوَايةٍ :
« مَنْ قَتَلَ
وزَغاً في أوَّلِ ضَرْبةِ ، كُتِبَ لَهُ مائةُ حسَنَةٍ ، وَفي الثَّانِيَةِ
دُونَ ذَلِكَ ، وفي الثَّالِثَةِ دُونَ ذَلِكَ »
. رواه مسلم . قال أهْلُ
اللُّغَةِ :
الْوَزَغُ
: الْعِظَامُ مِنْ
سامَّ أبْرصَ .
1868.
Ebû Hüreyre
radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Zehirli iri
keleri ilk vuruşta kim öldürürse ona şu kadar iyilik sevabı vardır. Onu
ikinci vuruşta kim öldürürse, birincisinden daha az olmak üzere ona da
şu kadar iyilik sevabı vardır. Eğer bir kimse onu üçüncü vuruşta
öldürürse ona da şu kadar iyilik sevabı vardır.”
Müslim, Selâm 146.
Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 162-163; Tirmizî, Sayd 14; İbni Mâce, Sayd 12
Bir başka rivayete
göre de şöyle buyurdu:
“Kim zehirli iri
keleri ilk vuruşta öldürürse ona yüz iyilik sevabı yazılır. İkinci
vuruşta öldürene bundan daha az sevap verilir. Üçüncü vuruşta öldürene
de daha az sevap verilir.”
Müslim, Selâm 147
Açıklamalar
Keler, kertenkeleye
benzeyen bir sürüngen olup faydalı, zararlı, eti yenen ve yenmeyen
çeşitleri vardır. Araplar iri kelere “sâmmü abras” adını verirler.
Hadislerde öldürülmesi istenen kelerin işte bu iri, siyah benekli
zehirli türleri olduğu anlaşılmaktadır. Arap dili âlimleri bunların çok
pis ve zararlı olduğunu, kanı bir insanın bedenine sıçradığı takdirde
orada alaca hastalığının meydana geleceğini ifade ederler.
Birinci hadiste
Resûlullah Efendimiz’in zehirli kelerin öldürülmesine gerekçe olarak
“O, İbrâhim aleyhisselâm’a ateş üflerdi” buyurduğu
belirtilmektedir. Bir başka rivayette, Hz. İbrâhim ateşe atıldığı zaman
bütün hayvanların o ateşi söndürmeye gayret ettikleri, yalnız zehirli
iri kelerin ateşe üfleyerek onu yakmaya çalıştığı (İbni Mâce, Sayd 12),
yani şeytanın oyununa geldiği belirtilmektedir. Zehirli keleri ilk
vuruşta öldürene yüz sevap, bazı rivayetlerde yetmiş sevap (Müslim,
Selâm 147), ikinci ve üçüncü vuruşta öldürene daha az sevap verilmesi
onu öldürmeye, elden kaçırmamaya teşvik etmek için söylenmiş, bu
zararlıyı ortadan kaldırmak suretiyle insanlara hizmet eden kimsenin
daha çok sevap kazanacağı belirtilmiştir. Hz. Âişe’nin odasında keler
öldürmek için bir mızrak bulundurduğu da bilinmektedir (İbni Mâce, Sayd
12). Bu zararlı hayvanın Arabistan gibi sıcak bölgelerde çok bulunduğu,
evlere girip yiyeceklere zarar verdiği ve tuza çok meraklı olduğu
anlaşılmaktadır.
Hadislerden
Öğrendiklerimiz
1. “Her zararlı
öldürülür” kaidesi gereğince zehirli iri kelerin öldürülmesi uygun
görülmüştür.
2. Peygamber
Efendimiz’in bu zararlı hayvanı ilk vuruşta öldürmenin daha sevap
olduğunu belirtmesi, onu elden kaçırmayıp görüldüğü yerde öldürmeye
teşvik etmek içindir.
3. Kelerin İbrâhim
aleyhisselâm’ı yakan ateşe üflemesi bir gerçeğin ifadesi olabileceği
gibi, onun insan oğluna verdiği zararın mecâzî bir anlatımı da olabilir.
1869- وَعَنْ أبي هُريْرَةَ
رضي اللَّه عَنْهُ أنَّ رسُول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَال :
« قَال
رَجُلٌ لأتَصدقَنَّ بِصَدقَةِ ، فَخَرجَ بِصَدقَته ، فَوَضَعَهَا في يَدِ
سَارِقٍ ، فَأصْبحُوا يتَحدَّثُونَ : تَصَدِّقَ الليلة علَى سارِقٍ،
فَقَالَ : اللَّهُمَّ لَكَ الْحَمْدُ لأتَصَدَّقَنَّ بِصَدَقَةٍ ، فَخَرَجَ
بِصَدقَتِهِ ، فَوَضَعَهَا في يدِ زانيةٍ، فَأصْبَحُوا يتَحدَّثُونَ
تُصُدِّق اللَّيْلَةَ عَلَى زَانِيَةٍ ، فَقَالَ : اللَّهُمَّ لَكَ
الْحَمْدُ عَلَى زانِيَةٍ ؟، لأتَصَدَّقَنَّ بِصدقة ، فَخَرَجَ
بِصَدقَتِهٍِ ، فَوَضَعهَا في يد غَنِي ، فأصْبَحُوا يتَحدَّثونَ :
تُصٌُدِّقَ علَى غَنِيٍّ ، فَقَالَ اللَّهُمَّ لَكَ الْحَمْدُ علَى سارِقٍ
، وعَلَى زَانِيةٍ ، وعلَى غَنِي ، فَأتِي فَقِيل لَهُ: أمَّا صدَقَتُكَ
علَى سَارِقٍ فَلَعَلَّهُ أنْ يَسْتِعفَّ عنْ سرِقَتِهِ ، وأمَّا
الزَّانِيةُ فَلَعلَّهَا تَسْتَعِفَّ عَنْ زِنَاهَا، وأمًا الْغنِيُّ
فَلَعلَّهُ أنْ يعْتَبِر ، فَيُنْفِقَ مِمَّا آتَاهُ اللَّهُ »
رَواهُ البخاري بلفظِهِ ، وَمُسْلِمٌ بمعنَاهُ .
1869.
Ebû Hüreyre
radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu
aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“(Vaktiyle)
bir adam:
- Ben mutlaka bir
sadaka vereceğim, dedi. Geceleyin evinden sadakasını alıp çıktı ve onu
bilmeden
bir hırsızın eline tutuşturdu. Ertesi gün halk:
- Hayret! Bu gece
bir hırsıza sadaka verilmiş! diye konuşmaya başladı. Adam:
- Allahım! Sana
hamdolsun. Ben mutlaka bir sadaka daha vereceğim, dedi. Sadakasını
alarak evinden çıktı ve onu bir fâhişenin eline tutuşturdu. Ertesi gün
halk:
- Olur şey değil!
Bu gece bir fâhişeye sadaka verilmiş! diye dedikoduya başladı. Adam:
- Allahım! Bir
fâhişeye sadaka verdiğim için sana hamdolsun. Ben mutlaka bir sadaka
vereceğim, dedi. Sadakasını alıp evinden çıktı ve onu bir zenginin eline
koydu. Ertesi gün halk:
- Bu ne iştir! Bu
gece bir zengine sadaka verilmiş! diye söylenmeye başladı. Adam:
- Allahım!
Hırsıza, fâhişeye ve zengine sadaka verdiğim için sana hamdolsun, dedi.
Uykusunda o adama
şöyle denildi:
- Hırsıza verdiğin
sadaka, belki onu yaptığı hırsızlıktan utandırıp vazgeçirecektir. Fâhişe
belki yaptığından vazgeçip iffetli bir kadın olacaktır. Zengin de belki
bundan ibret alıp Allah’ın kendisine verdiği maldan muhtaçlara
dağıtacaktır.”
Buhârî, Zekât 14;
Müslim, Zekât 78. Ayrıca bk. Nesâî, Zekât 47
Açıklamalar
Hadisimizdeki olayın
İsrâiloğulları zamanında meydana geldiği başka rivayetlerden
anlaşılmaktadır. Hırsıza, fâhişeye ve zengine verilen sadakanın büyük
hayretlerle karşılanması, o devirde sadakanın sadece dindar olan
muhtaçlara verildiğini göstermektedir. Adamın verdiği sadakaların Allah
tarafından kabul edilmesi ise, Cenâb-ı Hakk’ın sadakaları kabul etme
konusundaki ölçüsünün hiçbir zaman değişmediğini, iyi niyetle verilen
bir sadaka yerini bulmasa bile Allah Teâlâ’nın onu kabul edeceğini
ortaya koymaktadır. İyi niyetle yapılan bir iş, hatalı bir sonuç da
doğursa, Cenâb-ı Mevlâ kulun samimiyetine bakmakta, kendi rızâsı için
yapılan iyilikleri kabul buyurmaktadır.
Hadîs-i şerîfte,
Allah rızâsı için verilen sadakanın, insan üzerinde yaptığı bir başka
tesire dikkatimiz çekilmektedir. Kendisine sadaka verilen yanlış yoldaki
bir kimse, şayet aklı başında biri ise, gördüğü bu iyilik karşısında
durumunu değerlendirecek, tuttuğu yolun hatalı olduğunu farkedecek ve
Allah’ın yardımıyla doğruya dönecektir. Kim oldukları bilinmeden,
gecenin karanlığında bir hırsızın, bir fâhişenin ve bir zenginin eline
tutuşturulan sadakanın onlar üzerinde iyi tesirler bırakacağının
belirtilmesi bunu göstermektedir. Her devirde olduğu gibi, günümüzde de
bazı insanlar karınlarını doyurmak veya karınlarını doyurmak zorunda
oldukları insanlar için hırsızlık, fuhuş gibi çirkinliklere
başvurmaktadır.
Cenâb-ı Hakk’ın
lutfuna, ihsânına mazhar olmuş varlıklı kimseler, çevrelerindeki fakir
ve muhtaçlarla ilgilenseler, hadisimizde buyurulduğu gibi “Allah’ın
kendilerine verdiği maldan muhtaçlara dağıtsalar”, nice problemler
daha gün yüzüne çıkmadan çözülür; nice iyi insan izzetini, iffetini yere
düşürmekten kurtarır.
Sadakanın gizli
verilmesi hususu, hem alan hem de veren için önemlidir. Bugün bazı hayır
severlerin yaptığı gibi yardımların fakirlere evlerinde verilmesi,
böylece yapılan iyiliğin kimseye gösterilmemesi her şeyden önce fakiri
ve yoksulu yüz suyu dökmekten kurtarır. Öte yandan hayır yapan kimse de,
gösteriş duygusuna yakalanma tehlikesi ortadan kalkacağı için yardımının
hayrını görür.
Benî İsrâil’den olan
hayır sever adam, verdiği sadakaların yerini bulmadığını görünce Allah’a
hamdetmekle, Allahım bu yanlışlıklar benim irademle değil senin iradenle
olmuştur; senin yaptığın her şeyin de bir hikmeti vardır, demek istemiş
ve ilâhî takdire razı olduğunu belirtmiştir.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Yapılan işleri
Allah rızâsı için yapmak ve sadakayı gizlice vermek pek değerlidir.
2. İyi niyetle
verilen sadaka yerini bulmasa bile Allah onu kabul eder.
3. İnsan verdiği
sadakanın yerini bulmadığını anlayınca tekrar sadaka vermelidir.
4. Herkes Allah’ın
çizdiği kadere boyun eğmeli ve O’nun arzusu dışında bir şey
yapılamayacağını bilmelidir.
5. İyilik yapmak için
mutlaka iyi adam aramak gerekmez.
1870- « وعنه قال
كنا مع رسول
اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم في دعوة فرفع إليه الذراع وكانت
تُّعجبه فَنَهسَ منها نَهَسةَ وقال :
أنا سيد الناس يوم الْقِيَامَةِ ، هَلْ تَدْرُونَ مِمَّ ذَاكَ ؟ يَجْمعُ
اللَّه الأوَّلِينَ والآخِرِينَ في صعِيدٍ وَاحِد ، فَيَنْظُرُهمُ
النَّاظِرُ ، وَيُسمِعُهُمُ الدَّاعِي ، وتَدْنُو مِنْهُمُ الشَّمْسُ ،
فَيَبْلُغُ النَّاسُ مِنَ الْغَمِّ والْكَرْبِ مَالاَ يُطيقُونَ وَلاَ
يحْتَمِلُونَ ، فَيَقُولُ النَّاسُ : أَلاَ تَروْنَ إِلى مَا أَنْتُمْ
فِيهِ ، إِلَى ما بَلَغَكُمْ ؟ أَلاَ تَنْظُرُونَ مَنْ يشْفَعُ لَكُمْ إِلى
رَبَّكُمْ ؟
فيَقُولُ بعْضُ
النَّاسِ لِبَعْضٍ : أبُوكُمْ آدَمُ ، ويأتُونَهُ فَيَقُولُونَ : يَا أَدمُ
أَنْتَ أَبُو الْبَشرِ ، خَلَقَك اللَّه بيِدِهِ ، ونَفخَ فِيكَ مِنْ
رُوحِهِ ، وأَمَرَ المَلائِكَةَ فَسَجَدُوا لَكَ وَأَسْكَنَكَ الْجَنَّةَ ،
أَلا تَشْفعُ لَنَا إِلَى ربِّكَ ؟ أَلاَ تَرى مَا نَحْنُ فِيهِ ، ومَا
بَلَغَنَا ؟ فَقَالَ : إِنَّ رَبِّي غَضِبَ غضَباً لَمْ يغْضَبْ قَبْلَهُ
مِثْلَهُ . وَلاَ يَغْضَبُ بَعْدَهُ مِثْلَهُ ، وَإِنَّهُ نَهَاني عنِ
الشَّجَرةِ ، فَعَصَيْتُ . نَفْسِي نَفْسِي نَفْسي . اذهَبُوا إِلَى
غَيْرِي ، اذْهَبُوا إِلَى نُوحٍ . فَيَأْتُونَ نُوحاً فَيقُولُونَ : يَا
نُوحُ ، أَنْتَ أَوَّلُ الرُّسُل إِلى أَهْلِ الأرْضِ ، وَقَدْ سَمَّاك
اللَّه عَبْداً شَكُوراً ، أَلا تَرَى إِلَى مَا نَحْنُ فِيهِ ، أَلاَ
تَرَى إِلَى مَا بَلَغَنَا ، أَلاَ تَشْفَعُ لَنَا إِلَى رَبِّكَ؟
فَيَقُولُ : إِنَّ ربِّي غَضِبَ الْيوْمَ غَضَباً لمْ يَغْضَبْ قَبْلَهُ
مِثْلَهُ ، وَلَنْ يَغْضَبَ بَعْدَهُ مِثْلَهُ، وَأَنَّهُ قدْ كانَتْ لِي
دَعْوةٌ دَعَوْتُ بِهَا عَلَى قَوْمِي ، نَفْسِي نَفْسِي نَفْسِي ،
اذْهَبُوا إِلَى غَيْرِي اذْهَبُوا إِلَى إِبْرَاهِيمَ . فَيْأْتُونَ
إِبْرَاهِيمَ فَيَقُولُونَ : يَا إِبْرَاهِيمُ أَنْتَ نَبِيُّ اللَّهِ
وَخَلِيلُهُ مِنْ أَهْلِ الأرْضِ ، اشْفَعْ لَنَا إِلَى رَبِّكَ ، أَلاَ
تَرَى إِلَى مَا نَحْنُ فِيهِ ؟ فَيَقُولُ لَهُمْ : إِنَّ ربِّي قَدْ
غَضِبَ الْيَوْمَ غَضَباً لَمْ يَغْضَبْ قَبْلَهُ مِثْلَهُ ، وَلَنْ
يَغْضَبَ بَعْدَهُ مِثْلَهُ وَإِنِّي كُنْتُ كَذَبْتُ ثَلاَثَ كَذْبَاتٍ
نَفْسِي نَفْسِي نَفْسِي، اذْهَبُوا إِلَى غَيْرِي ، اذْهَبُوا إِلَى
مُوسَى . فَيأْتُونَ مُوسَى ، فَيقُولُون : يا مُوسَى أَنْت رسُولُ اللَّه
، فَضَّلَكَ اللَّه بِرِسالاَتِهِ وبكَلاَمِهِ على النَّاسِ ، اشْفعْ لَنَا
إِلَى رَبِّكَ ، أَلاَ تَرَى إِلى مَا نَحْنُ فِيهِ ؟ فَيَقول إِنَّ ربِّي
قَدْ غَضِبَ الْيَوْمَ غَضَباً لَمْ يَغْضَبْ قَبْلَهُ مِثْلَهُ ، وَلَنْ
يَغْضَبَ بَعْدَهُ مِثْلَهُ وَإِنِّي قَدْ قتَلْتُ نَفْساً لَمْ أُومرْ
بِقْتلِهَا. نَفْسِي نَفْسِي نَفْسِي ، اذْهَبُوا إِلَى غَيْرِي ،
اذْهَبُوا إِلَى عِيسى . فَيَأْتُونَ عِيسَى . فَيقُولُونَ : يا عِيسى
أَنْتَ رَسُولُ اللَّهِ وَكلمتُهُ أَلْقَاهَا إِلَى مَريم ورُوحٌ مِنْهُ
وَكَلَّمْتَ النَّاسَ في المَهْدِ . اشْفَعْ لَنَا إِلَى رَبِّكَ . أَلاَ
تَرَى مَا نَحْنُ فِيهِ ، فيَقولُ : : إِنَّ ربِّي قَدْ غَضِبَ الْيَوْمَ
غَضَباً لَمْ يَغْضَبْ قَبْلَهُ مِثْلَهُ ، وَلَنْ يَغْضَبَ بَعْدَهُ
مِثْلَهُ ، وَلمْ يَذْكُرْ ذنْباً ، نَفْسِي نَفْسِي نَفْسِي ، اذْهَبُوا
إِلَى غَيْرِي ، اذْهَبُوا إِلَى مُحمَّد صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم .
فيأْتون محَمداً صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم .
وفي روايةٍ :
« فَيَأْتُوني
فيَقُولُونَ : يَا مُحَمَّدُ أَنْتَ رسُولُ اللَّهِ ، وَخاتَمُ
الأَنْبِياءَ ، وقَدْ غَفَرَ اللَّه لَكَ ما تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَما
تَأخَّر ، اشْفَعْ لَنَا إِلَى ربِّكَ ، أَلاَ تَرَى إِلَى ما نَحْنُ فِيهِ
؟ فَأَنْطَلِقُ ، فَآتي تَحْتَ الْعَرْشِ ، فأَقَعُ سَاجِداً لِربِّي »
ثُمَّ يَفْتَحُ اللَّه عَلَيَّ مِنْ مَحَامِدِهِ ، وحُسْن الثَّنَاءِ
عَلَيْهِ شَيْئاً لِمْ يَفْتَحْهُ عَلَى أَحَدٍ قَبْلِي ثُمَّ يُقَالُ :
يَا مُحَمَّدُ ارفَع رأْسكَ ، سَلْ تُعْطَهُ ، وَاشْفَعْ تُشَفَّعْ ،
فَأَرفَعُ رَأْسِي ، فَأَقُولُ أُمَّتِي يَارَبِّ ، أُمَّتِي يَارَبِّ ،
فَيُقَالُ : يامُحمَّدُ أَدْخِلْ مِنْ أُمَّتك مَنْ لاَ حِسَابَ عَلَيْهِمْ
مِنَ الْباب الأَيْمَنِ مِنْ أَبْوَابِ الْجَنَّةِ وهُمْ شُركَاءُ النَّاسِ
فِيمَا سِويَ ذَلِكَ مِنَ الأَبْوَابِ »
ثُمَّ قال :
« وَالَّذِي
نَفْسِي بِيدِهِ إِنَّ مَا بَيْنَ المصراعَيْنِ مِنْ مَصَارِيعِ الْجَنَّةِ
كَمَا بَيْن مَكَّةَ وَهَجَر ، أَوْ كَمَا بَيْنَ مَكَّةَ وَبُصْرَى »
متفقٌ عليه.
1870.
Yine Ebû Hüreyre
radıyallahu anh şöyle dedi:
Bir yemek dâvetinde
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber bulunuyorduk.
Kendisine etin kol tarafı ikram edildi. Resûl-i Ekrem etin kol tarafını
severdi. Ondan bir lokma kopardıktan sonra şöyle buyurdu:
“Kıyamet gününde
insanların efendisi benim. Bu da neden biliyor musunuz? Allah
Teâlâ gelmiş gelecek bütün insanları düz bir yere toplayacak. Orası,
insanlara bakan kimsenin hepsini görebileceği, onlara çağıranın hepsine
sesini duyurabileceği bir yerdir. Güneş onlara yaklaşacak, insanlar
sıkıntıdan ve kederden artık dayanamayacak hale gelince birbirlerine:
- İçinde bulunduğunuz
sıkıntıyı, başınıza gelen hali görmüyor musunuz? Halinizi Rabbinize
arzederek size şefaat edecek birini bulmayı düşünmüyor musunuz?
diyecekler. Bazıları ötekilerine:
- Babanız Âdem’e
gidiniz, diyecekler. Âdeme gelip:
- Ey Âdem! Sen
insanların babasısın. Seni Allah kudret eliyle yarattı. Sana kendi
rûhundan üfledi. Meleklere sana secde etmelerini emretti, onlar da secde
ettiler. Seni cennete yerleştirdi. Rabbine varıp bizim için şefaat et.
İçinde bulunduğumuz hali, başımıza gelen derdi görmüyor musun?
diyecekler. O da:
- Bugün Rabbim çok
gazaplı. Ne daha önce böylesine gazaplandı ne de bundan sonra böyle
gazaplanır. Rabbim o ağaca yaklaşmamı yasakladı, ama ben O’nu
dinlemedim. Asıl benim nefsim şefaat edilmeye muhtaçtır; benim nefsim,
benim nefsim! Siz başkasına gidin; Nûh’a gidin, diyecek. Onlar da Nûh’a
gelerek:
- Ey Nûh! Sen yeryüzü
halkına gönderilen resûllerin ilkisin. Allah Teâlâ sana “çok şükreden
kul” demişti. İçinde bulunduğumuz perişan hali görmüyor musun? Başımıza
gelenleri görmüyor musun? Rabbinin huzurunda bize şefaat etmeyecek
misin? diyecekler. O da:
- Bugün Rabbim
benzeri görülmedik şekilde gazaplıdır. Ne daha önce böylesine gazaplandı
ne de bundan sonra böyle gazaplanır. Benim bir duam vardı; onu da
kavmimin aleyhine kullandım. Asıl benim nefsim şefaat edilmeye
muhtaçtır; benim nefsim, benim nefsim! Siz başkasına gidin. İbrâhim’e
gidin, diye karşılık verecek. Onlar da İbrâhim’e gelerek:
- Sen Allah’ın
peygamberisin, yeryüzü halkı içinde Allah’ın dostu sensin. Rabbinin
huzurunda bize şefaat et! İçinde bulunduğumuz perişan hali görmüyor
musun? diyecekler. O da şunları söyleyecek:
- Bugün Rabbim
benzeri görülmedik şekilde gazaplıdır. Ne daha önce böylesine gazaplandı
ne de bundan sonra böyle gazaplanır. Ben vaktiyle üç yalan söylemiştim.
Asıl benim nefsim şefaat edilmeye muhtaçtır; benim nefsim, benim nefsim!
Siz başkasına gidin; Mûsâ’ya gidin. Onlar da Mûsâ’ya gelerek şöyle
diyecekler:
- Ey Mûsâ! Sen
Allah'ın Resûlüsün. Allah sana peygamberlik vermek ve seninle konuşmak
suretiyle seni diğer insanlardan üstün kılmıştır. Rabbinin huzurunda
bize şefaat et. İçinde bulunduğumuz hali görmüyor musun? O da:
- Bugün Rabbim
benzeri görülmedik şekilde gazaplıdır. Ne daha önce böylesine gazaplandı
ne de bundan sonra böyle gazaplanır. Ben öldürülmesine dair emir
almadığım bir adamı öldürdüm. Asıl benim nefsim şefaat edilmeye
muhtaçtır; benim nefsim, benim nefsim! Siz başkasına gidin; Îsâ’ya
gidin, diyecek. Onlar da Îsâ’ya gelerek:
- Ey Îsâ! Sen
Allah’ın Resûlü, O’nun Meryem’e yönelttiği kelimesi ve O’nun yarattığı
bir ruhsun. Sen daha beşikte iken insanlarla konuştun. Rabbinin
huzurunda bize şefaat et! İçinde bulunduğumuz perişan hali görmüyor
musun? diyecekler. Îsâ da:
- Bugün Rabbim
benzeri görülmedik şekilde gazaplıdır. Ne daha önce böylesine gazaplandı
ne de bundan sonra böyle gazaplanır, diyecek, ama bir günah
zikretmeyecek. Sonra da, asıl benim nefsim şefaat edilmeye muhtaçtır;
benim nefsim, benim nefsim! Siz başkasına gidin; Muhammed’e gidin,
diyecek.
Başka bir rivayete
göre Resûl-i Ekrem şöyle buyurdu: Onlar da bana gelerek:
- Yâ Muhammed! Sen
Allah’ın Resûlü ve son peygambersin. Allah Teâlâ senin gelmiş geçmiş
bütün günahlarını bağışlamıştır. Rabbinin huzurunda bize şefaat et!
İçinde bulunduğumuz perişan hali görmüyor musun? diyecekler. Ben de
yürüyüp Arş’ın altına geleceğim, Rabbime secdeye kapanacağım. Sonra
Allah Teâlâ daha önce kimseye öğretmediği en güzel hamdü senâyı bana
ilham edecek. Sonra bana hitaben:
- Yâ Muhammed!
Secdeden başını kaldır! İste! İstediğin sana verilecek. Şefaat et,
şefaatin kabul edilecek, buyuracak. Ben de başımı secdeden kaldıracağım
ve:
- Yâ Rabbî! Ümmetimi
bana bağışla! Yâ Rabbî! Ümmetimi kurtar! Yâ Rabbî! Ümmetimi bağışla!
diye yalvaracağım. O zaman bana:
- Yâ Muhammed!
Ümmetinden hesaba çekilmeyecek olanları cennet kapılarının en sağındaki
Bâbü’l-eymen’den içeri al! Onlar başkalarıyla beraber cennetin diğer
kapılarından da gireceklerdir, buyurulacak. Sonra Resûl-i Ekrem sözüne
şöyle devam etti: Canımı kudretiyle yaşatan Allah’a yemin ederim ki,
cennet kapılarının iki kanadı arasındaki mesafe, Mekke ile
(Bahreyn’deki) Hecer veya Mekke ile (Suriye’deki) Busrâ arasındaki
mesafe kadar geniştir.”
Buhârî, Enbiyâ 3, 9,
Tefsîru sûre (17), 5; Müslim, Îmân 327, 328. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyâmet
10
Açıklamalar
Resûl-i Ekrem
Efendimiz, şefaat konusundaki bu ünlü hadisi bir davette ashâbıyla
sohbet ederken söylemiştir. Bu davette ona, etin kol tarafını sevdiği
için özellikle bu kısım ikram edilmiştir. 611 numaralı hadiste
Peygamber aleyhisselâm’ın etin kol kısmını sevdiğine kısaca
temas edilmişti.
Mahşerdeki o korkunç
bekleyiş sahnesini burada kısaca tasvir eden Peygamber aleyhisselâm,
dünyaya gelmiş ne kadar insan varsa hepsinin düz bir arazide
toplanacağını söylemekte, ayrıca sahne düzeninden de söz ederek
insanlara şöyle bir bakanın hepsini görebileceğini, onlara seslenen
kimsenin hepsine birden sesini duyurabileceğini belirtmektedir.
“Allah Korkusu”
bahsindeki 401, 403 ve 404 numaralı hadislerde, mahşer yerinde
insanların güneş altında nasıl perişan bir duruma düşecekleri kısaca
görülmüştü. Bu hadiste olayın devamı ele alınmakta, güneşin hararetinden
beyinlerin kaynamaya başladığı sırada, mahşer halkının bir kurtarıcı
aramaya çıkacakları anlatılmaktadır. Bu arayışın sonunda, uzandıkları
bütün dalların birer birer ellerinde kaldığını hayretle ve dehşetle
görecekler, ümitlerinin tükenmeye başladığı bir sırada, o korkunç
meydanın yegâne hatırlı kişisinin, hadisimizde buyurulduğu üzere,
kıyamet gününün efendisinin Peygamber-i Zîşân olduğunu
anlayacaklardır. Şeref Hanım’ın (ö. 1861) dediği gibi: Geldi nice
peygamber-i zîşân bu cihâna / Sen cümlesine seyyid ü servetsin
Efendim diyeceklerdir. Mahşer meydanında, herkesin nefsinin derdine
düştüğü bir zamanda, sözüne değer verilecek ve duası kabul edilecek
yegâne sultanın o olduğunu görecekler ve Süleyman Çelebi gibi ona:
Merhabâ ey âsi
ümmet melcei
Merhaba ey
çâresizler eşfai
diye sarılacaklardır.
Allah Teâlâ’nın,
Resûlullah Efendimiz’e şefaat imkânı verdiği, "Rabbinin seni övgüye
değer bir makama göndereceğini umabilirsin" [İsrâ sûresi (17), 79]
âyetinde de görülmektedir. Bu makâm, makâm-ı Mahmûd denilen büyük
şefaat yetkisidir. O zaman Resûlullah Efendimiz’in elinde
livâü'l-hamd (hamd sancağı) bulunacak, aralarında Hz. Âdem de olmak
üzere bütün peygamberler bu sancağın altında toplanacaklardır (Tirmizî,
Tefsîru’l-Kur’ân 18; İbni Mâce, Zühd 37; Ahmed İbni Hanbel, Müsned,
I, 281, 295, III, 2, 144).
Bazı kimseler,
Allah’tan başka kimsenin şefaat edemeyeceğini söyleyerek, ne kadar sahih
olursa olsun, şefaat konusundaki hadisleri kabul etmek istemezler.
Halbuki birçok âyette Allah Teâlâ’nın izin verdiklerinin şefaat
edebileceği açıkça belirtilmiştir. Meselâ: "İzni olmadan O'nun
huzurunda kim şefaat edebilir?" [Bakara sûresi (2) 255]. "Onun
izni olmadan hiçbir şefaatçi şefaat edemez" [Yûnus sûresi (10), 3].
"Rahmân nezdinde söz ve izin alandan başka hiçbirinin şefaate gücü
yetmeyecektir" [Meryem sûresi (19), 87]. "Allah'ın huzurunda
kendisinin izin verdiği kimselerden başkasının şefâati fayda vermez"
[Sebe' sûresi (34), 23] âyetleri bunu göstermektedir. Özellikle de "O
gün Rahmân'ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığından başkasının şefaati
fayda vermez" [Tâ hâ sûresi (20), 109] âyeti konumuzun esasını
teşkil eden hadîs-i şerîfe daha bir açıklık getirmektedir. Zaten Resûl-i
Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem de yukarıdaki hadiste kendisine
“Yâ Muhammed! Secdeden başını kaldır! İste! İstediğin sana
verilecek. Şefaat et, şefaatin kabul edilecek” diye şefaat izni
verileceğini söylemektedir. Şu halde şefaat konusundaki âyetlerle bu ve
benzeri hadisler tam bir uyum içindedir.
Şefaat sadece bundan
ibaret değildir. Peygamber Efendimiz’in daha başka şefaatleri de
vardır. Ayrıca Allah Teâlâ şefaat yetkisini diğer peygamberlere,
meleklere, âlimlere, şehidlere, sâlih mü'minlere, çocuklara ve cennet
ehlinden uygun gördüğü bazı kimselere de verecek, onlar da yakınlarına
şefaat edeceklerdir.
Son olarak şunu
söyleyelim: Bir hadîs-i şerîfte mü'minlerin ümidi Efendimiz,
"Kimsenin zorlaması olmadan, kendiliğinden ve içinden gelerek iman eden
kimselere" şefaat edeceğini söylemektedir (Buhârî, Rikak 51).
Öyleyse herkes Resûlullah Efendimiz’in şefaatini elde edebilmek için
onun belirttiği özelliğe sahip olmaya çalışmalıdır.
Resûl-i Ekrem
Efendimiz’den önce şefaat etmeleri için kendilerine başvurulan
peygamberlerin, şahsî günahlarından söz ederek kendilerini şefaat etmeye
lâyık görmemeleri, hem tevâzularının bir eseridir hem de şefaatin derece
derece olduğunu, en büyük şefaat yetkisinin de Peygamber
aleyhisselâm’da bulunduğunu göstermek içindir. Bu hadis
kısaca 203 numarayla geçmiş ve peygamberlerin büyük ve küçük günah
işleyip işlemedikleri hususunda âlimlerimizin görüşleri orada genişçe
ele alınmıştır.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Resûl-i Ekrem
sallallahu aleyhi ve sellem mahşer gününde şefaate lâyık olan
kimselere şefaat edecektir.
2. Hiçbir peygamberin
şefaate cesaret edemeyip sadece Resûlullah Efendimiz’in bu konuda
niyazda bulunması ve kendisine şefaat yetkisi verilmesi onun Allah
Teâlâ’nın yanındaki değerini göstermektedir.
3. Cenâb-ı Hakk’ın,
önce Resûl-i Ekrem’e değil de diğer peygamberlere başvurmayı ilhâm
etmesi, Peygamber aleyhisselâm’ın şefaat yetkisini ve üstünlüğünü
insanların daha iyi anlamaları içindir.
4. Mahşerin,
kendisinden Allah’a sığınılacak kadar çetin ve dayanılamayacak kadar
korkunç bir yer olduğu anlaşılmaktadır.
1871- وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ
رَضِيَ اللَّه عَنْهُمَا قَالَ :
جاءَ
إِبْرَاهِيمُ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم بِأُمِّ إِسْمَاعِيل وَبابنِهَا
إِسْمَاعِيلَ وَهِي تُرْضِعُهُ حَتَّى وَضَعَهَا عِنْدَ الْبَيْتِ عِنْدَ
دَوْحَةٍ فوْقَ زَمْزَمَ في أَعْلَى المسْجِدِ ، وَلَيْسَ بمكَّةَ يَؤْمئذٍ
أَحَدٌ وَلَيْسَ بِهَا مَاءٌ ، فَوضَعَهَمَا هُنَاكَ ، وَوضَع عِنْدَهُمَا
جِرَاباً فِيه تَمرٌ ، وسِقَاء فيه مَاءٌ . ثُمَّ قَفي إِبْرَاهِيمُ
مُنْطَلِقاً ، فتَبِعتْهُ أُمُّ إِسْماعِيل فَقَالَتْ : يا إِبْراهِيمُ
أَيْنَ تَذْهَبُ وتَتْرُكُنَا بهَذا الْوادِي ليْسَ فِيهِ أَنيسٌ ولاَ
شَيءٌ ؟ فَقَالَتْ لَهُ ذَلكَ مِراراً ، وجعل لاَ يلْتَفِتُ إِلَيْهَا ،
قَالَتْ لَه: آللَّهُ أَمركَ بِهذَا ؟ قَالَ : نَعَمْ . قَالَت : إِذًا لا
يُضَيِّعُنا ، ثُمَّ رجعتْ .فَانْطَلقَ إِبْراهِيمُ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ
وسَلَّم ، حَتَّى إِذا كَانَ عِنْدَ الثَّنِيَّةِ حيْثُ لا يَروْنَهُ .
اسْتَقْبل بِوجْههِ الْبيْتَ، ثُمَّ دعا بهَؤُلاءِ الدَّعواتِ ، فَرفَعَ
يدَيْه فقَالَ :
{ رَّبَّنَا
إِنِّي أَسْكَنْتُ مِنْ ذُرِّيَّتي بِوادٍ غَيْرِ ذِي زَرْعٍ }
حتَّى
بلَغَ
{يشْكُرُونَ} .
وجعلَتْ أُمُّ إِسْمَاعِيل تُرْضِعُ إِسْماعِيل ، وتَشْربُ مِنْ ذَلِكَ
المَاءِ ، حتَّى إِذَا نَفِدَ ما في السِّقَاءِ عطشت وعَطِش ابْنُهَا ،
وجعلَتْ تَنْظُرُ إِلَيْهِ يتَلوَّى أَوْ قَالَ : يتَلَبَّطُ
فَانْطَلَقَتْ كَراهِيةَ أَنْ تَنْظُر إِلَيْهِ ، فَوجدتِ الصَّفَا
أَقْرَبَ جبَلٍ في الأرْضِ يلِيهَا ، فَقَامتْ علَيْهِ ، ثُمَّ استَقبَلَتِ
الْوادِيَ تَنْظُرُ هَلْ تَرى أَحداً ؟ فَلَمْ تَر أَحداً . فهَبطَتْ مِنَ
الصَّفَا حتَّى إِذَا بلَغَتِ الْوادِيَ ، رفَعتْ طَرفَ دِرْعِهِا ، ثُمَّ
سَعتْ سعْي الإِنْسانِ المجْهُودِ حتَّى جاوزَتِ الْوَادِيَ ، ثُمَّ أَتَتِ
المرْوةَ ، فقامتْ علَيْهَا ، فنَظَرتْ هَلْ تَرى أَحَداً؟ فَلَمْ تَر
أَحَداً ، فَفَعَلَتْ ذَلِكَ سَبْع مرَّاتٍ. قَال ابْنُ عبَّاسٍ رَضِي
اللَّه عنْهُمَا : قَال النَّبيُّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم :
« فَذَلِكَ سعْيُ النَّاسِ بيْنَهُما » .
فلَمَّا أَشْرفَتْ علَى المرْوةِ سَمِعـتْ صوتاً ، فَقَالَتْ : صهْ
تُرِيدُ نَفْسهَا ثُمَّ تَسمَعَتْ ، فَسمِعتْ أَيْضاً فَقَالتْ : قَدْ
أَسْمعْتَ إِنْ كَانَ عِنْدكَ غَواثٌ .فأَغِث . فَإِذَا هِي بِالملَكِ
عِنْد موْضِعِ زمزَم ، فَبحثَ بِعقِبِهِ أَوْ قَال بِجنَاحِهِ حَتَّى
ظَهَرَ الماءُ، فَجعلَتْ تُحوِّضُهُ وَتَقُولُ بِيدِهَا هَكَذَا ، وجعَلَتْ
تَغْرُفُ المَاءَ في سِقَائِهَا وهُو يفُورُ بَعْدَ ما تَغْرفُ وفي روايةٍ
: بِقَدرِ ما تَغْرِفُ . قَال ابْنُ عبَّاسٍ رضِيَ اللَّه عَنْهُمَا :
قالَ النَّبيُّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم :
« رحِم اللَّه أُمَّ
إِسماعِيل لَوْ تَركْت زَمزَم أَوْ قَالَ : لوْ لَمْ تَغْرِفْ مِنَ
المَاءِ ، لَكَانَتْ زَمْزَمُ عيْناً معِيناً قَال
فَشَرِبتْ ،
وَأَرْضَعَتْ وَلَدهَا .
فَقَال لَهَا
الملَكُ : لاَ تَخَافُوا الضَّيْعَة فَإِنَّ هَهُنَا بَيْتاً للَّهِ يبنيه
هَذَا الْغُلاَمُ وأَبُوهُ ، وإِنَّ اللَّه لا يُضيِّعُ أَهْلَهُ ، وَكَانَ
الْبيْتُ مُرْتَفِعاً مِنَ الأَرْضِ كَالرَّابِيةِ تأْتِيهِ السُّيُولُ ،
فتَأْخُذُ عنْ يمِينِهِ وَعَنْ شِمالِهِ . فَكَانَتْ كَذَلِكَ حتَّى
مرَّتْ بِهِمْ رُفْقَةٌ مِنْ جُرْهُمْ ، أو أَهْلُ بيْتٍ مِنْ جُرْهُمٍ
مُقْبِلين مِنْ طَريقِ كَدَاءَ ، فَنَزَلُوا في أَسْفَلِ مَكَةَ ،
فَرَأَوْا طَائراً عائفاً فَقَالُوا : إِنَّ هَذا الطَّائِر ليَدُورُ عَلى
ماء لَعهْدُنَا بِهذا الوادي وَمَا فِيهِ ماءَ فَأرسَلُوا جِريّاً أَوْ
جَرِيَّيْنِ ، فَإِذَا هُمْ بِالماءِ ، فَرَجَعُوا فَأَخْبَرُوهم
فَأقْبلُوا ، وَأُمُّ إِسْماعِيلَ عند الماءَ ، فَقَالُوا : أَتَأْذَنِينَ
لَنَا أَنْ ننزِلَ عِنْدكَ ؟ قَالتْ: نَعَمْ ، ولكِنْ لا حَقَّ لَكُم في
الماءِ ، قَالُوا : نَعَمْ .
قَال ابْنُ عبَّاسٍ : قَالَ النَّبِيُّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم :
«
فَأَلفي ذلكَ أُمَّ إِسماعِيلَ ، وَهِي تُحِبُّ الأُنْسَ . فَنزَلُوا ،
فَأَرْسلُوا إِلى أَهْلِيهِم فنَزَلُوا معهُم ، حتَّى إِذا كَانُوا بِهَا
أَهْل أَبياتٍ ، وشبَّ الغُلامُ وتَعلَّم العربِيَّةَ مِنهُمْ وأَنْفَسَهُم
وأَعجَبهُمْ حِينَ شَبَّ ، فَلَمَّا أَدْركَ ، زَوَّجُوهُ امرأَةً منهُمْ ،
ومَاتَتْ أُمُّ إِسمَاعِيل .
فَجَاءَ
إبراهِيمُ بعْد ما تَزَوَّجَ إسماعِيلُ يُطالِعُ تَرِكَتَهُ فَلم يجِدْ
إِسْماعِيل ، فَسأَل امرأَتَهُ عنه فَقَالت ْ: خَرَجَ يبْتَغِي لَنَا وفي
رِوايةٍ : يصِيدُ لَنَا ثُمَّ سأَلهَا عنْ عيْشِهِمْ وهَيْئَتِهِم
فَقَالَتْ: نَحْنُ بَشَرٍّ ، نَحْنُ في ضِيقٍ وشِدَّةٍ ، وشَكَتْ إِليْهِ ،
قَال : فإذا جاءَ زَوْجُكِ ، اقْرئى عَلَيْهِ السَّلام، وقُولي لَهُ
يُغَيِّرْ عَتبةَ بابهِ . فَلَمَّا جاءَ إسْماعيلُ كَأَنَّهُ آنَسَ
شَيْئاً فَقَال : هَلْ جاءَكُمْ منْ أَحَدٍ ؟ قَالَتْ : نَعَمْ ، جاءَنَا
شَيْخٌ كَذا وكَذا ، فَسأَلَنَا عنْكَ ، فَأخْبَرْتُهُ ، فَسألني كَيْف
عيْشُنا ، فَأخْبرْتُهُ أَنَّا في جَهْدٍ وشِدَّةٍ. قَالَ : فَهَلْ
أَوْصاكِ بشَيْءِ ؟ قَالَتْ : نَعمْ أَمَرني أَقْرَأ علَيْكَ السَّلامَ
ويَقُولُ : غَيِّرْ عَتبة بابكَ . قَالَ : ذَاكِ أَبي وقَدْ أَمرني أَنْ
أُفَارِقَكِ ، الْحَقِي بأَهْلِكِ .
فَطَلَّقَهَا ، وتَزَوَّج مِنْهُمْ أُخْرى . فلَبِث عَنْهُمْ إِبْراهيم ما
شَاءَ اللَّه ثُمَّ أَتَاهُم بَعْدُ ، فَلَمْ يجدْهُ ، فَدَخَل على
امْرَأتِهِ ، فَسَأَل عنْهُ . قَالَتْ : خَرَج يبْتَغِي لَنَا . قَال :
كَيْفَ أَنْتُمْ ، وسألهَا عنْ عيْشِهِمْ وهَيْئَتِهِمْ فَقَالَتْ : نَحْنُ
بِخَيْرٍ وَسعةٍ وأَثْنتْ على اللَّهِ تَعالى ، فَقَال : ما طَعامُكُمْ ؟
قَالَتْ : اللَّحْمُ . قَال : فَما شَرابُكُمْ ؟ قَالَتِ : الماءُ . قَال :
اللَّهُمَّ بَارِكْ لهُمْ في اللَّحْم والماءِ ،
قَال النَّبيُّ صَلّى اللهُ
عَلَيْهِ وسَلَّم :
«وَلَمْ يكنْ
لهُمْ يوْمَئِذٍ حُبٌّ وَلَوْ كَانَ لهُمْ دَعَا لَهُمْ فيهِ »
قَال :
فَهُما لاَ يخْلُو علَيْهِما أَحدٌ بغَيْرِ مكَّةَ إِلاَّ لَمْ يُوافِقاهُ
.
وفي روايةٍ فَجاءَ فَقَالَ :
أَيْنَ إِسْماعِيلُ ؟ فَقَالَتِ امْرأتُهُ : ذَهبَ يَصِيدُ ، فَقَالَتِ
امْرأَتُهُ: أَلا تَنْزِلُ ، فتَطْعَم وتَشْربَ ؟ قَالَ : وما طعامُكمْ وما
شَرابُكُمْ ؟ قَالَتْ : طَعَامُنا اللَّحْـمُ ، وشَرابُنَا الماءُ . قَال :
اللَّهُمَّ بَارِكْ لَهُمْ في طَعامِهمْ وشَرَابِهِمْ قَالَ : فَقَالَ
أَبُو القَاسِم صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم:
«بركَةُ دعْوةِ
إِبراهِيم صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم »
قَالَ :
فَإِذا جاءَ زَوْجُكِ ، فاقْرئي علَيْهِ السَّلامَ وَمُريهِ يُثَبِّتْ
عتَبَةَ بابهِ . فَلَمَّا جاءَ إِسْماعِيلُ ، قَال : هَلْ أَتَاكُمْ منْ
أَحد ؟ قَالتْ : نَعَمْ ، أَتَانَا شيْخٌ حَسَن الهَيئَةِ وَأَثْنَتْ
عَلَيْهِ ، فَسَأَلَني عنْكَ ، فَأَخْبرتُهُ ، فَسأَلَني كيفَ عَيْشُنَا
فَأَخبَرْتُهُ أَنَّا بخَيرٍ . قَالَ : فأَوْصَاكِ بِشَيْءٍ ؟ قَالَتْ :
نَعَمْ ، يَقْرَأُ عَلَيْكَ السَّلامَ ، ويأْمُرُكَ أَنْ تُثَبِّتَ عَتَبَة
بابكَ. قَالَ : ذَاكِ أَبي وأنتِ الْعَتَبةُ أَمرني أَنْ أُمْسِكَكِ .
ثُمَّ لَبِثَ عنْهُمْ ما شَاءَ اللَّه ، ثُمَّ جَاءَ بعْد ذلكَ
وإِسْماعِيلُ يبْرِي نَبْلاً لَهُ تَحْتَ دَوْحةٍ قريباً مِنْ زَمْزَمَ ،
فَلَمَّا رآهُ ، قَامَ إِلَيْهِ ، فَصنعَ كَمَا يصْنَعُ الْوَالِد
بِالْولَدُ والوالد بالْوالدِ ، قَالِ : يا إِسْماعِيلُ إِنَّ اللَّه
أَمرني بِأَمْرٍ ، قَال : فَاصْنِعْ مَا أَمركَ ربُّكَ ؟ قَال : وتُعِينُني
، قَال : وأُعِينُكَ ، قَالَ : فَإِنَّ اللَّه أَمرنِي أَنْ أَبْني
بيْتاً
ههُنَا ، وأَشَار إِلى أَكَمَةٍ مُرْتَفِعةٍ على ما حَوْلهَا فَعِنْد ذلك
رَفَعَ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبيْتِ ، فَجَعَلَ إِسْماعِيل يأتي
بِالحِجارَةِ ، وَإبْراهِيمُ يبْني حتَّى إِذا ارْتَفَعَ الْبِنَاءُ جَاءَ
بِهَذا الحجرِ فَوضَعَهُ لَهُ فقامَ عَلَيْهِ ، وَهُو يبْني وإسْمَاعِيلُ
يُنَاوِلُهُ الحِجَارَة وَهُما يقُولاَنِ :
«
ربَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا إِنَّكَ أَنْتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ »
.
وفي روايةٍ :
إِنَّ
إبْراهِيم خَرَج بِإِسْماعِيل وأُمِّ إسْمَاعِيل ، معَهُم شَنَّةٌ فِيهَا
ماءٌ فَجَعلَتْ أُم إِسْماعِيلَ تَشْربُ مِنَ الشَّنَّةِ ، فَيَدِرُّ
لَبنُهَا على صبِيِّهَا حَتَّى قَدِم مكَّةَ . فَوَضَعهَا تَحْتَ دَوْحةٍ ،
ثُمَّ رَجَع إِبْراهيمُ إِلى أَهْلِهِ ، فاتَّبعَتْهُ أُمُّ إِسْمَاعِيلَ
حَتَّى لمَّا بلغُوا كَداءَ نادَتْه مِنْ ورائِــه : يَا إِبْرَاهيمُ إِلى
منْ تَتْرُكُنَا ؟ قَالَ : إِلى اللَّهِ ، قَالَتْ : رضِيتُ بِاللَّهِ .
فَرَجعتْ ، وَجعلَتْ تَشْرَبُ مِنَ الشَّنَّةِ ، وَيَدرُّ لَبَنُهَا عَلى
صَبِيِّهَا حَتَّى لمَّا فَنى الماءُ قَالَتْ : لَوْ ذَهبْتُ ، فَنَظَرْتُ
لعَلِّي أحِسُّ أَحَداً ، قَالَ : فَذَهَبَتْ فصعِدت الصَّفا . فَنَظَرتْ
وَنَظَرَتْ هَلْ تُحِسُّ أَحداً ، فَلَمْ تُحِسَّ أحداً ، فَلَمَّا بلَغَتِ
الْوادي ، سعتْ ، وأَتتِ المرْوةَ، وفَعلَتْ ذلكَ أَشْواطاً ، ثُمَّ
قَالَتْ : لو ذهَبْتُ فنَظرْتُ ما فَعلَ الصَّبيُّ ، فَذَهَبتْ ونَظَرَتْ ،
فإِذَا هُوَ على حَالهِ كأَنَّهُ يَنْشَغُ للمَوْتِ ، فَلَمْ تُقِرَّهَا
نفْسُهَا . فَقَالَت : لَوْ ذَهَبْتُ ، فَنَظَرْتُ لعلي أَحِسُّ أَحداً ،
فَذَهَبَتْ فصَعِدتِ الصَّفَا
،
فَنَظَرتْ ونَظَرتْ ، فَلَمْ تُحِسُّ أَحَداً حتَّى أَتمَّتْ سَبْعاً ،
ثُمَّ قَالَتْ : لَوْ ذَهَبْتُ ، فَنَظَرْتُ مَا فَعل . فَإِذا هِيَ
بِصوْتٍ . فَقَالَتْ : أَغِثْ إِنْ كان عِنْدَكَ خيْرٌ فإِذا جِبْرِيلُ
صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فقَال بِعَقِبهِ هَكَذَا ، وغمزَ بِعقِبه
عَلى الأرْض ، فَانْبثَقَ الماءُ فَدَهِشَتْ أُمُّ إسْماعِيلَ فَجعلَتْ
تَحْفِنُ وذكَرَ الحَدِيثَ بِطُولِهِ .رواه
البخاري بهذِهِ الرواياتِ كلها .
«
الدَّوْحةُ
» : الشَّجرةُ
الْكَبِيرةُ . قولهُ : «
قَفي
» أَيْ : ولَّى . «
وَالجَرِيُّ
» : الرسول. «
وَأَلَفي
» معناه : وجَد .
قَوْلُهُ : «
يَنْشَغُ
» أَيْ : يَشْهقُ .
1871.
İbni Abbas
radıyallahu anhümâ şöyle dedi:
İbrâhim sallallahu
aleyhi ve sellem, İsmâil’in annesi (Hâcer) ile henüz memedeki oğlu
İsmâil’i alıp Mekke’ye getirdi. Onları Kâbe’nin üst tarafında ve
zemzemin yukarısındaki büyük bir ağacın altına bıraktı. O vakitler
Mekke’de kimse bulunmadığı gibi içecek su da yoktu. İşte İbrâhim, karısı
ile oğlunu oraya bıraktı. Yanlarına da bir dağarcık hurma ve bir kırba
su koydu. Sonra İbrahim arkasını dönüp gitmeye başladı. Hâcer onun
peşini bırakmadı:
- İbrâhim! Bizi
konuşup görüşecek bir kimsenin, yiyip içecek bir şeyin bulunmadığı bu
vadide tek başına bırakıp da nereye gidiyorsun? diye sordu. Bu soruyu
birkaç defa tekrarladı. İbrâhim dönüp bakmadı bile. Sonunda Hâcer: Bunu
böyle yapmanı sana Allah mı emretti? deyince İbrâhim:
- Evet, Allah
emretti, diye cevap verdi. Hâcer:
- Öyleyse Allah bizi
korur, dedi.
Hâcer geri döndü;
İbrâhim sallallahu aleyhi ve sellem de yürüyüp gitti. Kimsenin
kendisini göremediği Seniyye mevkiine varınca, yüzünü Kâbe tarafına
çevirdi; sonra ellerini kaldırarak şöyle dua etti:
“Ey Rabbimiz!
Namazı dosdoğru kılmaları için ben, neslimden bir kısmını, senin saygı
duyulması gereken Mukaddes Mâbed’inin
yanında, ekin bitmez bir vâdiye yerleştirdim. Artık sen de
insanlardan bir kısmının gönüllerine onlara karşı muhabbet koy ve
kendilerine bazı meyvelerden rızık ver. Umarım ki nimetlerine
şükrederler” [İbrâhim sûresi (14), 37].
Hâcer İsmâil’i
emziriyor ve kırbadaki sudan içiyordu. Nihayet kırbadaki su tükendi. Hem
kendi hem oğlu susadı. Çocuk susuzluktan yerde sızlanıp yuvarlanmaya
başlayınca, Hâcer onun bu halini görmemek için oraya en yakın tepe olan
Safâ’ya gitti ve tepenin üstüne çıktı. Sonra acaba birini görebilir
miyim diye vâdiye bakındı; fakat kimseyi göremedi. Safâ tepesinden inip
vâdiye gelince, koşmasına engel olmasın diye elbisesinin eteğini
topladı. Sonra da çok zor durumda kalmış bir insanın son gayretiyle
koşmaya başladı; vâdiyi geçip Merve’ye geldi. Tepenin üstüne çıkıp acaba
birini görebilir miyim diye bakındı; fakat kimseyi göremedi. İki tepe
arasında böyle yedi defa gidip geldi.
İbni Abbas
radıyallahu anhümâ sözünün burasında şöyle dedi: Peygamber
sallallahu aleyhi ve sellem: “İşte bundan dolayı insanlar Safâ
ile Merve arasında sa‘yeder” buyurdu. Sonra da sözüne şöyle devam
etti:
Hâcer Merve tepesine
çıkınca bir ses duydu. Kendi kendine “Sus! Dinle!” dedi. Sonra iyice
kulak verdi, aynı sesi bir daha duydu.
- Tamam, sesini
duyurdun. Yapabiliyorsan bize yardım et! diye seslendi. Bir de baktı ki,
zemzemin olduğu yerde bir melek, topuğuyla -veya kanadıyla- yeri
kazmakta! Nihayet su göründü. Hâcer, akıp gitmesin diye suyun etrafını
eliyle şöyle çevirmeye, suyu avuçlayıp kırbasını doldurmaya başladı.
Hâcer suyu avuçladıkça, bir rivayete göre avuçladığı kadar, yerden
kaynıyordu.
İbni Abbas
radıyallahu anhümâ şöyle dedi: Peygamber sallallahu aleyhi ve
sellem: “Allah İsmâil’in annesine rahmet etsin. Zemzemi
kendi haline bıraksaydı -veya suyu avuçlamasaydı- zemzem akarsu olurdu”
buyurdu. İbni Abbas sözüne şöyle devam etti:
Hâcer sudan içti ve
yavrusunu emzirdi. Melek ona:
- Bize bir zarar
gelir diye korkma! İşte şurası Beytullah’ın yeridir. Onu şu çocukla
babası yapacaktır. Allah, o işi yapacak kimsenin yok olup gitmesine izin
vermez, dedi. Beytullah’ın yeri zeminden yüksekçe idi. Seller oranın
sağını solunu yalayıp aşındırmıştı. Onlar bu şekilde yaşayıp giderken
nihayet bir gün Cürhümlüler’den bir grup insan veya onlardan bir aile
Kedâ yolundan gelerek Mekke’nin alt tarafına indiler. O sırada bir kuşun
gelip gittiğini gördüler. Bu kuş mutlaka suyun etrafında dönüp duruyor.
Halbuki biz bu vadide su bulunmadığını biliyorduk, diyerek ayağına çevik
bir veya iki kişiyi oraya gönderdiler. Gidenler orada su bulunduğunu
görünce geri dönüp durumu haber verdiler. Suyun yanına geldiklerinde
Hâcer’i gördüler:
- Bizim buraya
yerleşmemize izin verir misin? diye sordular. O da:
- Evet, ama su
üzerinde bir hak iddia edemezsiniz, dedi. Onlar da:
- Peki, kabul,
dediler.
İbni Abbas rivayetine
şöyle devam etti:
İnsanlarla bir arada
olmaya ihtiyaç duyduğu sırada onların çıka gelmesi Hâcer’i sevindirdi.
Cürhümlüler oraya yerleştikleri gibi akrabalarına haber saldılar, onlar
da gelip yerleştiler. Böylece Mekke civarı yerleşik bir alan haline
geldi.
O zaman çocuk olan
İsmâil nihayet büyüyüp gelişti. Cürhümlüler’den Arapça’yı
öğrendi. Delikanlılık
çağına geldiği
zaman, Cürhümlüler’in
en fazla beğenip takdir ettikleri bir kimse oldu. Erginlik çağına
gelince, onu kendilerinden bir kızla evlendirdiler. Günün birinde Hâcer
vefat etti. İsmâil’in evlenmesinden sonraki bir tarihte, Hz. İbrâhim,
Hâcer ile oğlunun durumunu öğrenmek üzere Mekke’ye geldi. Fakat İsmâil’i
evde bulamadı. Karısına:
- İsmâil nerede diye
sordu. Kadın:
- Rızkımızı temin
etmeye, başka bir rivayete göre, avlanmaya gitti, dedi. İbrâhim
aleyhisselâm ona geçimlerinin ve durumlarının nasıl olduğunu sordu.
O da:
- Çok kötü
durumdayız. Büyük bir sıkıntı ve darlık içindeyiz, diye hallerinden
şikâyet etti. İbrâhim de:
- Kocan gelince ona
selâmımı söyle; kendisine hatırlat da kapısının eşiğini değiştirsin,
dedi.
İsmâil eve gelince,
orada bir şeyler olduğunu sezdi ve karısına:
- Ben yokken eve biri
geldi mi? diye sordu. O da:
- Evet, yaşlı bir
adam geldi, diyerek onu tarif etmeye çalıştı. Seni sordu, ben de
söyledim. Nasıl geçindiğimizi öğrenmek istedi. Ben de büyük bir geçim
sıkıntısı çektiğimizi anlattım, dedi. İsmâil:
- Peki, sana bir şey
tavsiye etti mi? diye sordu. O da şunları söyledi:
- Evet, sana selâm
söyledi ve kapısının eşiğini değiştirsin dedi. İsmâil:
- O gelen benim
babamdır. Bana senden boşanmamı emretmiş. Haydi ailenin yanına
dönebilirsin, dedi. O kadını boşayıp Cürhümlüler’den bir başka kadınla
evlendi.
Allah’ın dilediği
kadar bir zaman geçtikten sonra İbrâhim tekrar oğlunun evine geldi.
Fakat İsmâil’i bulamadı. İçeri girip İsmâil’i sordu. Karısı:
- Rızkımızı temin
etmeye gitti, dedi. İbrâhim:
- Geçiminiz, haliniz
nasıl? diye sordu. Kadın:
- Çok iyi durumdayız.
Rahat ve bolluk içindeyiz, diyerek Allah’a hamdü senâ etti. Konuşma
şöyle devam etti:
- Ne yiyorsunuz?
- Et yiyoruz.
- Ne içiyorsunuz?
- Su.
O
zaman İbrâhim,
‘Allahım, etlerine
sularına bereket
ver’, diye dua etti.
Sözün burasında
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“O zamanlar
Mekke’de ekin yoktu. Eğer olsaydı tahılın bereketlenmesi için de dua
ederdi.”
İbni Abbas dedi ki:
İbrahim’in duası sayesinde et ile su, başka yerde yaşayanlarla
kıyaslanmayacak şekilde, Mekkeliler’in sağlığına elverişli olmuştur.
Bir başka rivayete
göre İbrâhim aleyhisselâm oraya gelince:
- İsmâil nerede? diye
sordu. Karısı:
- Avlanmaya gitti,
dedi. Sonra da: Bir şeyler yemek ve içmek üzere buyurmaz mısınız? dedi.
İbrâhim:
- Ne yiyor ne
içiyorsunuz? diye sordu. Kadın:
- Yediğimiz et,
içtiğimiz su, dedi. İşte o zaman İbrâhim aleyhisselâm:
- Allahım! Onların
yiyeceklerine, içeceklerine bereket ver! diye dua etti.
İbni Abbas sözüne
şöyle devam etti: Ebü’l-Kâsım sallallahu aleyhi ve sellem:
“İşte bu, İbrâhim’in duasının bereketidir” buyurdu.
İbrâhim gelinine
şöyle dedi:
- Kocan eve gelince
ona benim selâmımı söyle ve kendisine hatırlat da, kapısının eşiğine
sahip olsun, dedi.
İsmâil eve gelince:
- Eve gelen oldu mu?
diye sordu, Karısı:
- Evet, güzel
görünümlü bir ihtiyar geldi, diyerek onun hakkında güzel şeyler söyledi.
Sözüne devamla, bana seni sordu, ben de anlattım; geçimimizi öğrenmek
istedi, ben de çok iyi olduğunu belirttim, dedi. İsmâil:
- Sana bir tavsiyede
bulundu mu? diye sordu. O da:
- Evet, sana selâm
söyledi ve kapının eşiğine sahip olmanı emretti, dedi. O zaman İsmâil:
- O benim babamdır.
Evin eşiği de sensin. Babam seni hoş tutmamı, seninle iyi geçinmemi
emretmiş, dedi.
Allah’ın dilediği
kadar bir zaman geçtikten sonra İbrâhim aleyhisselâm bir daha
geldi. O sırada İsmâil zemzemin yakınındaki büyük bir ağacın altına
oturmuş ok yontuyordu. Babasını görünce ayağa kalktı. Uzun süre
birbirini görmeyen bir baba çocuğuna, bir çocuk da babasına sevgi ve
saygısını nasıl gösterirse, onlar da birbirlerine öyle yaptılar.
İbrahim
aleyhisselâm oğluyla konuşmaya başladı:
- İsmâil! Allah bana
önemli bir görev verdi.
- Öyleyse Rabbinin
emrini yap, babacığım.
- Ama bana yardım
edeceksin.
- Sana elbette yardım
ederim.
İbrâhim oradaki
yüksekçe bir tepeyi gösterdi:
- Allah, işte şuraya
bir ev yapmamı emretti, dedi. İbrâhim oraya Kâbe’nin temelini atıp
yükseltti. İsmâil taş getiriyor, İbrâhim de duvar örüyordu. Binanın
duvarları yükselince, İsmâil şu (makâm-ı İbrâhim diye bilinen) taşı
getirip babasına verdi. O da bu taşın üstüne çıkıp İsmâil’in getirdiği
taşlarla inşaata devam etti. Onlar beraberce binayı yaparken:
“Rabbimiz! Bizden bu hizmeti kabul buyur. Şüphesiz sen duamızı duyan,
niyetimizi bilensin” [Bakara sûresi (2), 127] diye dua ediyorlardı.
Bir başka rivayet ise
şöyledir:
İbrâhim
aleyhisselâm İsmâil ile onun annesini alıp yola çıktı. Yanlarında
bir de su kırbası vardı. İsmâil’in annesi susadıkça kırbadan içip oğlunu
emziriyordu. Nihayet Mekke’ye gelince, İbrâhim Hâcer’i büyük bir ağacın
altına bıraktı. Sonra geriye, ailesinin yanına dönmeye başladı. Bunun
üzerine Hâcer onun arkasına takıldı. Kedâ mevkiine gelince, Hâcer onun
arkasından:
- İbrâhim! Bizi kime
bırakıp gidiyorsun? diye seslendi. O da:
- Allah’a
bırakıyorum, dedi. Hâcer:
- Allah’ın himâyesine
razıyım, dedi. Sonra geri döndü. Kırbadaki sudan içiyor, südü artıyor, o
da çocuğunu emziriyordu. Sonunda su bitti. Hâcer, gidip etrafa
bakınayım, belki birini görürüm, dedi. Yürüyüp gitti, Safâ tepesine
çıktı. Birini görebilir miyim diye etrafına bakındı, bakındı, fakat
kimseyi göremedi. Vâdiye inince koşmaya başladı. Merve’ye geldi. İki
tepe arasında koşarak birkaç defa gidip geldi. Sonra da gidip çocuğa
bakayım, acaba ne yapıyor, diye söylendi. Dönüp çocuğun yanına geldi;
çocuk bıraktığı gibi bitkin bir halde duruyordu. Orada öylece durmaya
gönlü razı olmadı. Gidip etrafa tekrar bakınayım, belki birini görürüm,
dedi. Yürüdü gitti, Safâ tepesine çıktı. Bir kimseyi görebilir miyim
diye etrafına bakındı, bakındı, fakat kimseyi göremedi. Böylece iki tepe
arasında yedi defa gidip geldi. Sonra tekrar kendi kendine, gidip çocuğa
bakayım, acaba ne yaptı, diye söylendi. O sırada bir ses duydu. “Eğer
bir iyilik yapabileceksen yardım et!” diye seslendi. Bir de baktı ki
Cebrâil aleyhisselâm, topuğunu yere vurarak toprağı kazıyor.
Derken su fışkırdı. Hâcer hayretler içinde kaldı ve hemen kırbasına avuç
avuç su doldurmaya başladı. Sonra Buhârî hadisin tamamını rivayet etti.
Buhârî, Enbiyâ 9
(Yukarıdaki rivayetlerin hepsi Sahîh-i Buhârî’dedir)
Açıklamalar
Bu uzun hadîs-i şerîf
bize Kâbe’nin yapımı ve haccın bazı esaslarının tarihi hakkında önemli
bilgiler vermektedir.
İbrâhim
aleyhisselâm, eşi Sâre’nin, Hâcer ile oğlu İsmâil’i kıskanması ve
onları alıp uzaklara götürmesini arzu etmesi üzerine, istemeyerek de
olsa bunu yapmak zorunda kalmış, Allah Teâlâ’nın emrine dayanarak çok
sevdiği bu iki varlığı, sonraları Mekke diye anılacak ıssız ve susuz bir
yere getirip bırakmıştır. Bir peygambere yakışan da, sebebini bilsin
veya bilmesin, Allah Teâlâ’nın emrini kayıtsız şartsız yerine
getirmektir. O da öyle yapmış, yüreğinin üzüntüyle ve ayrılık ateşiyle
kavrulmasına rağmen, küçücük yavrusunu ve karısını ıssız, susuz bir
yerde, onları koruyacağından emin olduğu Allah’a bırakıp gitmiştir.
Yavrusuna su bulmak
üzere Hâcer’in Safâ ve Merve tepeleri arasında koşması, haccın önemli
esaslarından biri olan sa‘y ibadetinin esasını teşkil etmiş, bu
susuzluk zemzem nimetinin ortaya çıkmasını sağlamış, daha
sonraları Hz. İbrâhim ile oğlu Hz. İsmâil mü’minlerin kıblesi
olan Kâbe’yi inşâ etmişlerdir. Hz. Âdem’den beri var olduğu
anlaşılan, fakat zamanla büsbütün yıkılıp izi bile kalmayan bu İslâm
dünyasının en şerefli binası, baba oğul iki peygamber tarafından yeniden
canlandırılmıştır. Üç aziz insanın nice sıkıntılarına, üzüntülerine
sebep olan bu yürek yakan macera, pek çok güzelliğin ve hayrın gün
yüzüne çıkmasına vesile olmuştur. Böylece, insanın kötü zannettiği,
anlamada zorluk çektiği bazı hâdiselerin hayırlara vesile olabileceği
anlatılmak istenmiştir.
Kâbe’nin yapımı
bittikten sonra Cebrâil aleyhisselâm gelmiş, hac ibadetinin nasıl
yapılacağını bütün şekilleriyle Hz. İbrâhim’e öğretmiş, o da Kur'ân-ı
Kerîm’de makâm-ı İbrâhîm diye anılan yerde, insanlara hac
ibadetinin farz olduğunu ilân etmiştir. Hadiste kendilerinden bahsedilen
Cürhümlüler, aslen Yemenli olan, sonraları Hicaz’a gelip yerleşen
bir Arap kabilesidir. Hz. İsmâil’in vefatından sonraki dönemlerde bu
dini terketmişler, birçok ahlâksızlıklar yapmışlar, hatta Hacerülesved’i
söküp bir yere gömmüşler, zemzem kuyusunu kapatarak yerini belirsiz hale
getirmişler, sonra da Hicaz’ı bırakıp tekrar Yemen’e dönmüşlerdir.
Hz. İbrâhim, oğlunu
görmeye geldiği zaman, ilk gelininin hal ve tavırlarını beğenmemiş; onun
Allah’ın takdirine boyun eğmeyen biri olduğunu görmüş; bu sebeple
oğluna, kinâyeli bir ifadeyle, kapısının eşiğini değiştirmesini tavsiye
etmiştir. Eşik, evi koruyan kapının ayrılmaz bir parçası olup, kocası
adına evi ve evin içindeki her şeyi koruyup muhâfaza eden kadını temsil
etmektedir. Hz. İsmâil de “Kapısının eşiğini değiştirsin” sözüyle ne
kastedildiğini anlamış ve karısından hemen ayrılmıştır. İkinci karısı,
Allah’ın takdirine seve seve boyun eğen, elindekini başkalarıyla
paylaşabilen iyi bir kadın olduğu için, babası ona sahip olmasını
ve onunla
iyi geçinmesini
tavsiye etmiştir.
Bir babanın
buyruğu, Allah’a
karşı gelme
anlamı taşımadığı
sürece evlat
tarafından
yapılmalıdır.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Peygamberler
Cenâb-ı Hakk’ın buyruklarını kayıtsız, şartsız yapan itaatkâr
insanlardır.
2. Bazı ilâhî
buyruklar nefse hoş gelmese bile, onlarda pek çok hayır bulunduğu
bilinmeli ve gönül hoşluğu ile yapılmalıdır.
3. Mekke ve oradaki
Kâbe, İslâm dünyasının en mübarek ve en değerli mekânıdır. Allah’ın evi
diye anılan Kâbe, Hz. İbrâhim ve oğlu İsmâil tarafından yapılmıştır.
4. Babanın tavsiyesi,
dinin emirlerine aykırı olmadığı sürece yapılmalıdır.
5. Resûl-i Ekrem
Efendimiz’in Allah’ın peygamber’i olduğunu gösteren hususlardan biri de,
ilâhî kaynaklı kitaplarda geçen bu olayı ashâbına haber vermesidir.
1872- وعنْ سعِيدِ بْنِ
زيْدٍ رضِي اللَّه عنْهُ قَال : سمِعتُ رسول اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ
وسَلَّم يقُولُ :
«الْكَمأَةُ
مِنَ المنِّ ، وماؤُهَا شِفَاءٌ للْعَينِ »
متفقٌ عليه .
1872.
Saîd İbni Zeyd
radıyallahu anh Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i
şöyle buyururken işittim dedi:
“Mantar, kudret
helvası türünden ilâhî bir lutuftur. Suyu da göze şifadır.”
Buhârî, Tefsîru sûre
(2), 4, Tefsîru sûre (7), 2, Tıb 20; Müslim, Eşribe 157-162. Ayrıca bk.
Tirmizî, Tıb 22; İbni Mâce, Tıb 8
Açıklamalar
Mantar diye tercüme
ettiğimiz “kem’e” bir mantar türüdür. Peygamber Efendimiz, onun
vaktiyle Cenâb-ı Hak tarafından İsrâiloğulları’na indirilen ve adına
“men” denilen kudret helvası türünden bir yiyecek olduğunu söylemektedir
(Müslim, Eşribe 159-161). Nitekim Allah Teâlâ İsrâiloğulları’na
zahmetsizce yemeleri için her gün ağaçların üzerinde taze taze kudret
helvâsı (men) ve bıldırcın (selvâ) göndermişti [Bakara sûresi (2), 57;
A’râf sûresi (7), 160; Tâhâ sûresi (20), 80]; bunları biriktirmeden
yemelerini emretmişti. Fakat onlar bu emre karşı gelerek o yiyecekleri
biriktirmişler, böylece Allah’a güvenmediklerini göstermek suretiyle
O’na nankörlük etmişlerdi. Allah Teâlâ da bu nimetini kesmiş, onlara bir
daha “men ve selvâ” göndermemişti.
Hadisimizdeki
“Mantar, kudret helvası türünden ilâhî bir lutuftur” ifadesine
gelince, özel surette yetiştirilen kültür mantarları bir yana, tabiatta
kendiliğinden biten mantarlar, Peygamber aleyhisselâm’ın
buyurduğu gibi, Cenâb-ı Mevlâ’nın kullarına bir ikramıdır. Zehirli
olanlarından sakınmak suretiyle mantardan çeşitli faydalar elde edilir.
Bu faydalardan biri, “kem’e” denen mantar türünün, Resûl-i Ekrem
Efendimiz’in buyurduğu gibi, bazı göz hastalıklarına iyi gelmesidir.
Kimileri, mantar
suyunun, ilacın terkibine katılacağını, kimileri de bir şeye katmadan
doğrudan sürme gibi göze çekileceğini belirtmişlerdir. Bu ikinci görüşü
savunanlar, mantarın önce ateşin üzerinde pişirilip suyunun
kaynatılması, ondan sonra göze çekilmesi gerektiğini söylemişlerdir. Bu
hadisin râvilerinden olan Ebû Hüreyre, üç, beş veya yedi mantarın suyunu
bir kaba sıktığını, onu gözünden rahatsız olan câriyesinin gözüne
damlattığını ve câriyenin iyileştiğini söylemektedir (Tirmizî, Tıb 22).
Kitabımızın müellifi Nevevî, Sahîh-i Müslim şerhinde bu konuda
bir müşâhedesini anlatmaktadır. Dindarlığını beğenip takdir ettiği hadis
râvisi Kemâl İbni Abdullah ed-Dımaşkî’nin gözlerinin görmez olduğunu,
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bu tavsiyesinin,
kendisine fayda vereceğine inanarak gözlerine mantar suyu döktüğünü ve
tekrar görmeye başladığını söylemektedir (el-Minhâc, VIII, 312).
İbni Hacer el-Askalânî, bu zâtın İbni Abd diye tanınan Kemâleddin İbni
Abdülazîz Ebû Dâvûd ed-Dımaşkî (ö. 672/1273-74) olduğunu söylemektedir (Fethü’l-bârî,
X, 174). Bazı kimselerin kullanma usûlünü bilmedikleri için mantar
suyundan fayda yerine zarar gördükleri de anlaşılmaktadır. İşte bu
sebeple, hadisimizde sözü edilen mantarın türünü iyi bilmeli ve bu
konuda tecrübesi olanların bilgisinden faydalanmalıdır. Aksi halde
umulan fayda elde edilemez.
Hadisten
Öğrendiklerimiz
1. Mantar, birçok
yiyecek gibi Cenâb-ı Hakk’ın insanlara lutfettiği bir gıdadır.
2. Ayrıca suyu da
bazı göz hastalıklarına iyi gelmektedir.
3. Her mantar türünde
şifa olmadığı bilinmeli ve usûlüne uygun olarak kullanılmadığı takdirde
fayda görülmeyeceği unutulmamalıdır.
|