Bazısı Kevser Şarabına, Bazısı Dünya Hâzinelerine Meftun Nesiller
Gönderen Kadir Hatipoglu - Mayıs 25 2020 16:17:45

                                                                                                    Vaaz Resimleri: w.jpg

ثُمَّ اَنْشَأْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قُرُونًا اَخَرِينَ

            "Sonra bunların arkalarından başka nesiller yarattık." (Mü'minûn, 23/42)

            Her canlının, hatta her varlığın bir ömrü var şu fani dünyada. Yeryüzündeki herkesin öleceğini buyuruyor, yüce Allah. Bazıları servetleri kendilerini ölümsüz kılacak sansa da

يَحْسَبُ اَنَّ مَالَهُ اَخْلَدَهُ

            "Malının kendisini dünyada ebedi yaşatacağını sanır." (Hümeze, 104/3), ölümsüz olabilmek mümkün değil, bu dünyada.

            İnsanların bir ömrü olduğu gibi, milletlere de bir ömür biçilmiştir. Âd, Semûd, alt üst edilen şehirler: Sodom ve Gomore! İrem Bağları! Çöl patikalarındaki Ahkâf şehirleri! Şatafatlı saraylarında Firavun Ailesi! Hepsi de kalıntılarıyla hâlâ fısıldıyor kulaklara, mazide yaşanmış isyanları, itaatleri... Kur’an bu kalıntılara, ibret almak için bakmamızı söylüyor.

وَاِنَّهَا لَبِسَبِيلٍ مُقِيمٍ   اِنَّ فِى ذَلِكَ لاَيَةً لِلْمُؤْمِنِينَ

            "Ve şüphe yok, o şehirler, hâlâ herkesin yol uğrağı olan bir yerdedir. Şüphesiz ki, bütün bunlarda inanan kimseler için ibretler vardır." (Hicr, 15/76-77)

اَفَلَمْ يَسِيرُوا فِى اْلاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ دَمَّرَ اللهُ عَلَيْهِمْ وَلِلْكَافِرِينَ اَمْثَالُهَا

            "Onlar hiç yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden önce yaşamış olanların sonlarının ne olduğunu görmediler mi? Allah onları kökten yok etti. Tüm Allah’tan gelen gerçekleri örtbas edenlere de, bunlara benzer azaplar vardır." (Muhammed, 47/10)

            Ne olmuştu bu memleketlere? Kur’an cevap veriyor bize:

وَاِذَا اَرَدْنَا اَنْ نُهْلِكَ قَرْيَةً اَمَرْنَا مُتْرَفِيهَا فَفَسَقُوا فِيهَا فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ فَدَمَّرْنَاهَا تَدْمِيرًا

            ‘Bir toplumu yok etmek istediğimizde zenginlik ve refahtan şımarmış olanları iktidara getiririz, onlar orada her türlü kötülüğü işlerler Böylece o memleket bir daha iflah olmaz. Artık oranın altını üstüne getirmişizdir’ (İsrâ, 17/16).

            Helâk edilen bütün kavimlerde bu ilahî kanun işledi. Söz sahibi olanlar, çıkar sahipleri, peşlerine takılan kitleleri aldatıp kandırdılar, tarih boyunca. Kur’an’a göre, Firavun, Kârûn ve Hâmân örneğinde olduğu gibi siyasî ve ekonomik şımarıklılık, toplumun helakini belirleyen ana faktörler oldu.

            Tarihin hangi dönemine bakarsak bakalım bu böyle! Bütün bu faktörlere rağmen, tarihte, kimileri, inançsızlığın içinden öyle bir sıyrıldı ki, Allah’ın rahmeti onları çepeçevre kuşattı. Fakat kimileri de yanındaki peygambere rağmen hakikati göremedi. Hatırlayalım, gemisine, kurttan kuşa her çeşit hayvanı doldurarak tufanın sularında açılan Nuh’u. Fakat kurtaramadı kendi evladını

كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ فَكَذَّبُوا عَبْدَنَا وَقَالُوا مَجْنُونٌ وَازْدُجِرَ

            "Bunlardan önce Nuh milleti de, O’nu yalanlamıştı. Onlar kulumuz Nuh’u, yıllarca yalancı saymakta ısrar ettiler, O’na deli dediler ve tebliğden vazgeçmeye zorlandı." (Kamer, 54/9).

            Hatırlayalım, bir avuç müminle sabaha karşı zalim kavminden kaçan Lût’u. O da kurtaramadı, aynı yastığa baş koyduğu hanımını

اِلاَّ اَلَ لُوطٍ اِنَّا لَمُنَجُّوهُمْ اَجْمَعِينَ     اِلاَّ امْرَاَتَهُ قَدَّرْناَ اِنَّهَا لَمِنَ الْغَابِرِينَ  

            "Ancak Lût’un ailesi, onlar hariçtir. Onların hepsini kurtaracağız. Yalnız karısını kurtarmayacağız. O’nun helak olacak olanlarla birlikte şehirde kalmasını ön-gördük." (Hicr, 15/59-60). Kur’an’ın tabiriyle Nuh’un oğlu da, Lût’un karısı da

اِلاَّ امْرَاَتَهُ كَانَتْ مِنَ الْغَابِرِينَ

‘geriye kalanlardan oldu’. (Arâf, 7/83) Yani geçmişin kültürüne, uygulamalarına ve dinine bağnazca takılıp kaldılar, onlar. Kısaca bu dünyadan öyle kavimler geçti ki! Şimdi onlar, ‘dün hiç yaşamamış gibiler’

اَلَّذِينَ كَذَّبُوا شُعَيْبًا كَاَنْ لَمْ يَغْنَوْا فِيهَا اَلَّذِينَ كَذَّبُوا شُعَيْبًا كَانُوا هُمُ الْخَاسِرِينَ

            "Onlar ki, Şuayb’ı yalanlayan kimselerdi; sanki orada hiç şen şakrak yaşamamış gibi oldular. Onlar ki, Şuayb’ı yalancı çıkarmak isteyen kimselerdi, sonunda kendileri kaybedenlerden oldular." (Arâf, 7/92). 

            Allah Kuranda insanları milletler ve kabileler hâlinde yaratmış olmasının sırrını, toplum hâlindeki insanların birbirini daha rahat tanımasına bağlıyor. Toplum bir sosyalleşme zemini, insanın dünyayı tanıyacağı bir alan

يَآاَيُّهَا النَّاسُ اِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَاُنْثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَآئِلَ لِتَعاَرَفُوآ اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللهِ اَتْقَيكُمْ اِنَّ اللهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ

            "Ey insanlar! Bakın biz sizi, bir erkekten ve bir kadından yarattık. Sizi birbirinizi tanıyasınız diye, milletlere ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz Allah katında şerefli ve itibarlı olanınız, yaşantısını, yolunu, yordamını Allah’ın kitabıyla bulmaya çalışanlarınızdır. Çünkü Allah, herşeyi bilendir, herşeyden haberdar olandır." (Hucurât, 49/13)...

            İbadetlerimiz toplum içinde daha bir anlam kazanıyor. Allah, bir toplum kendisini değiştirmedikçe o topluma olan muamelesini de değiştirmiyor

لَهُ مُعَقِّبَاتٌ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ  يَحْفَظُونَهُ مِنْ اَمْرِ اللهِ اِنَّ اللهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْ وَاِذَا اَرَادَ اللهُ بِقَوْمٍ سُوءاً فَلاَ مَرَدَّ لَهُ وَمَا لَهُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَالٍ

            "Her insanın önünde ve arkasında, kendisini Allah’ın emrine bağlı olarak koruyup denetleyen melekler vardır. Gerçek şu ki, insanlar kendi iç dünyalarını değiştirmedikçe, Allah onların genel durumunu değiştirmez. Allah bir topluma kendi kötülüklerinin bir sonucu olarak, bir felaket tattıracağı zaman, onu geri çevirecek yoktur. Zaten o insanların, Allah’tan başka koruyup kollayanları da yoktur."  (Ra’d, 13/11).

            Değişmek için ne yapmalı, peki? Ne yapmalı iyiye, güzele doğru ilerlemek için? Toplumu ayakta tutan temel yapıtaşı ailedir, Efendimize göre. Allah’ın Resulü, her türlü değersiz hazinenin karşısına, değerli bir hazineyi, bir anne ve eş olarak kadını yerleştirmiş

عَنْ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ لَمَّا نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ قَالَ كَبُرَ ذَلِكَ عَلَى الْمُسْلِمِينَ فَقَالَ عُمَرُ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ أَنَا أُفَرِّجُ عَنْكُمْ فَانْطَلَقَ فَقَالَ

            "îbn Abbas'tan; demiştir ki:

            "Altın ve gümüşü biriktirenler..."( et-Tevbe 9/33) âyeti inince durum müslümânların ağırına gitti. Bunun üzerine Ömer:

            Ben sizi rahatlatırım, diyerek Resûlullah (s.a.)'a gitti ve:

يَا نَبِيَّ اللَّهِ إِنَّهُ كَبُرَ عَلَى أَصْحَابِكَ هَذِهِ الْآيَةُ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

            Ey Allah'ın Peygamberi! Bu âyet ashabının ağırına gitti, dedi. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.):

إِنَّ اللَّهَ لَمْ يَفْرِضْ الزَّكَاةَ إِلَّا لِيُطَيِّبَ مَا بَقِيَ مِنْ أَمْوَالِكُمْ وَإِنَّمَا فَرَضَ الْمَوَارِيثَ لِتَكُونَ لِمَنْ بَعْدَكُمْ فَكَبَّرَ عُمَرُ ثُمَّ قَالَ لَهُ

            "Allah zekâtı ancak mallarınızdan kalanı temizlemek için farz kıldı, Mirasları da sizden sonrakilere kalması için farz kıldı" buyurdu. Ömer, tekbîr getirdi sonra Resûlullah (s.a.) ona:

أَلَا أُخْبِرُكَ بِخَيْرِ مَا يَكْنِزُ الْمَرْءُ الْمَرْأَةُ الصَّالِحَةُ إِذَا نَظَرَ إِلَيْهَا سَرَّتْهُ وَإِذَا أَمَرَهَا أَطَاعَتْهُ وَإِذَا غَابَ عَنْهَا حَفِظَتْهُ

            "Kişinin biriktirdiği en hayırlı şeyi haber vereyim mi? Saliha olan kadın ki, kocası ona baktığı zaman kocasını sevindirir, kocası emrettiği zaman itaat eder, kocası yanında olmadığı zaman onun haklarım korur" buyurdu."(Ebû Dâvûd, “Zekât”, 1664).

             Değişim ancak kadınla, anneyle ve aileyle sağlanabiliyor, toplumda. Aile bütünlüğünü, kendisine sağlam bir temel yapan bir toplumun, muhteşem bir uygarlık olarak insanlığa damgasını vurmaması için bir sebep yok. Bir toplumun ayağa kalkabilmesi için formül Hadid suresinde verilmiş: Allah bir uygarlık için gerekli üç şeyin: Kur’an’ın kendi tabirleriyle ‘mizan’, ‘kitap’ ve ‘hadid’ olduğunu söylüyor, bize

لَقَدْ اَرْسَلْنَا رُسُلَنَا بِالْبَيِّنَاتِ وَاَنْزَلْنَا مَعَهُمُ الْكِتَابَ وَالْمِيزَانَ لِيَقُومَ النَّاسُ بِالْقِسْطِ وَاَنْزَلْنَا الْحَدِيدَ فِيهِ بَأْسٌ شَدِيدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللهُ مَنْ يَنْصُرُهُ وَرُسُلَهُ بِالْغَيْبِ اِنَّ اللهَ قَوِىٌّ عَزِيزٌ

            "Andolsun ki biz elçilerimizi, açık açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti ayakta tutmaları için, beraberlerinde kitabı ve adalet ölçülerini indirdik. Bir de size içinde müthiş bir güç ve insanlar için birçok faydalar bulunan, demiri kullanma yeteneği bağışladık ki, mü’minler o demirden yaptıkları aletlerle, düşmanlarına karşı savaşsınlar. Bu, Allah’ı görmeden O’nun dinine ve peygamberlerine yardım edenleri ortaya çıkarması içindir. Şüphesiz Allah, üstün ve güçlüdür, çok kuvvetlidir." (Hadid, 57/25).

            Mizan, terazi demek, insanlık tarihinde ‘adaleti’ ifade ediyor. Adalet toplum için ilk şart. Sonra ‘kitap’ geliyor. Bununla, ilahî vahiyle uyumlu kültür, bilgi ve teknik kastediliyor olmalı. Üçüncü kelime ‘hadid’, ‘demir’ demek. Kur’an yorumcuları bu kelime hakkında çok şey söylemişler. Kılıç diyen var buna. Çünkü klasik dönem Kur’an yorumcularının yaşadığı ortaçağda, bir toplumu ayakta tutan şey savaş ekonomisi ve fetihlerdi. Demir, kılıç demekti ve kılıçla dolaylı olarak ganimet, yani para kastediliyordu, onlara göre. Kimi Kur’an yorumcuları ise lafı fazla dolaştırmadan, ilgili ayetteki demir kelimesinin, doğrudan para demek olduğunu söylemekte (Hadîd, 57/25).

            Müslüman bir toplumun hayatında paranın ne ifade etmesi gerektiğini bize anlatan müthiş bir tarihî vesika var elimizde. Huneyn Savaşından sonra ganimet dağıtımında, Me- dineli bazı gençler, ‘Hevazinlilerin kanları bizim kılıçlarımızdan damlarken, Peygamber Mekkelilere bolca ganimet veriyor’ diye itiraz etmişlerdi. Oysa Peygamber, haksızlık yapar mıydı hiç? İslam’a kalplerini ısındırmak için ilahî buyruk gereği, yeni Müslüman olanlara ganimetten biraz daha fazla verilmişti o kadar

اِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَاءِ وَالْمَسَاكِينِ وَالْعَامِلِينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤَلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِى الرِّقَابِ وَالْغَارِمِينَ وَفِى سَبِيلِ اللهِ وَابْنِ السَّبِيلِ فَرِيضَةً مِنَ اللهِ وَاللهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ

            "Zekatlar, Allah’tan bir farz olarak ancak fakirlere, düşkünlere, zekat toplamakla görevli memurlara, kalpleri İslâm’a ısındırılmak istenen kimselere boyunduruklarından kurtarılacak tüm insanlara, borçlarını ödeyemeyecek durumda olup, borca batmış kimselere, Allah uğruna girişilebilecek her türlü çabayı sarfedenlere ve yolda kalmış kimseler içindir. Allah herşeyi en iyi bilen ve herşeyi yerli yerince yapandır." (Tevbe, 9/60). Efendimiz, Medineli Müslümanlara, ‘Mekkeliler, buradan, yanlarında servetle gidiyor olabilir, ama siz evlerinize daha kıymetli bir şey götürüyorsunuz: Allah’ın Resûlünü!’ demişti.

            Allah’ın Resûlü sözlerini, “(Ey insanlar!) Çok yakında sizler, idarecilerin aslan payını pervasızca kendilerine ayırdıklarına şahit olacaksınız (...) Fakat ben, âhirette havuzun başında olacağım” diye bitirmişti. Allah’ın Resûlü tek ganimetin küpler dolusu altın ve gümüş olmadığını, ahiretteki Kevser havuzu gerçeğiyle anlatmıştı, ashabına. O, bir taraftan ganimet dağıtan bir lider olarak dünyevî otoritesine, diğer taraftan Kevser şarabını dağıtan bir elçi olarak uhrevî otoritesine dikkat çekiyordu. Kur’an, “En güzel örnek O’dur” demiyor muydu? Zaten

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِى رَسُولِ اللهِ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُو اللهَ وَالْيَوْمَ اْلآخِرَ وَذَكَرَ اللهَ كَثِيرًا

            "Gerçek şu ki, Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça ananlar için, Allah’ın peygamberinde, güzel örnekler vardır." (Ahzâb, 33/21).

 

            Doç. Dr. Soner GÜNDÜZÖZ

 



islam ve Hayat,Güncel Vaaz ve Hutbeler