Sosyal Hayatta Sevgi Ve Hoşgörü
Gönderen Kadir Hatipoglu - Nisan 11 2013 12:45:13

Sosyal Hayatta Sevgi Ve Hoşgörü

 

Yüce Dinimiz İslam'ın özelliklerinden birisi de sevgi ve hoşgörüdür. Sevgi, saygı ve hoşgörü birbirini tamamlayan, bütünleyen, hayatı hayat yapan üç ana unsurdur. Bir sacayağı gibidir. Ama bana sorsanız, en önemlisi hangisi diye, hoşgörüdür derim. Hayatta kusursuz, noksansız, hatasız insan yoktur. Hepimizin, tek istisna olmadan hepimizin zayıf tarafları vardır. Ya tamamlanacak eksik taraflarımız ya da törpülenmesi gereken sivriliklerimiz vardır. İşte o zaman hoşgörü imdada yetişir. Hoşgörü ile birbirimizi sevebilir, sayabiliriz. Kabul edebiliriz.

Hoşgörü; müsamaha, affetmek, bağışlamak anlamına gelir. Sevgi ise; hayatın ve varlığın temel unsurudur, insanlığın bütün zamanlardaki özlemi ve ortak değeridir. Her şeyin mayasında sevgi vardır. Kâinat da sevgi üzerine kurulmuştur. Bunun en güzel örneği âlemlere rahmet olarak gönderilen peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) dir.

Hoşgörünün olmadığı yerde sevgi de yoktur, saygı da. Yunus Emre “taş gönülden ne biter?” diye sorar. Tabii hiçbir şey... Önemli olan o taş gibi gönlü ipek gibi yumuşak bir hale getirmektir. İslâm’ın getirdiği nice güzelliklerle bu sağlanır. Bir zamanlar taş gibi olan o insan gönlü, sevginin, saygının, hoşgörünün çiçeklendiği bir mübarek mekân olur. Ben gider, sen kalır. Nefsin egemenliği yıkılır. Yerini aşk alır, ihlâs alır, şefkât, merhamet ve hizmet aşkı alır.

Hoşgörünün olmadığı yerde ot bile bitmez. Hoşgörüden uzaklık Hak’tan uzaklığın belgesidir. Sosyal hayatta en faydalı fazilet hoşgörüdür. Gerek şahsen, gerek toplum halinde huzur içinde yaşamak istiyorsak, mutluluğun güzelliğini tatmak istiyorsak, hoşgörü kapısından geçmek zorundayız. Bize göre yaratılmış, ne bir insan vardır ne bir toplum. Kiminle tanışırsanız her mekânda her zaman ayrı ve farklıdır. Hani bir söz vardır. Derler ki; boyuma göre boy buldum, huyuma göre huy bulamadım. Hoşgörü sahibi değilsek, ömrümüzün sonuna kadar çırpınırız; üzümün çöpü var, armudun sapı var diye... Zaman gelir göçer gideriz, sevmeden, sevilmeden, saymadan, sayılmadan, huzuru, mutluluğu ve güzelliği idrak edemeden. Bütün çevreye nefsin, egonun gözlüğü ile bakınca sonuç hüsran olmaya mahkûmdur. Şüphe yok ki, nefis kötülüğü emredicidir. Ancak inananlar, inançlarına göre huzur ve sükûn içinde yaşayanlar, birbirlerine sabrı ve Hak’kı tavsiye edenler hüsrandan kurtula­bilirler. Nefis bataklığında yaşadıkça, nefis gönül ülkemizin sul­tanı olunca, bir gün dahi güzel gün göremeyiz. Ve bir an yaşı­yorum, bütün bir ömre bedel diyemeyiz. Seviyoruz, güzelliğimiz bu yüzden diyemeyiz. Sevmek, devam eden en güzel huyum diyemeyiz.

  İnsanlar arasında sevgi bağı oluşturulmasına, özellikle müminlerin, aralarında kardeşçe yaşamalarına vurgu yapan yüce Allah(c.c)

اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ فَاَصْلِحُوا بَيْنَ اَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

"Müminler ancak kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin."[1] buyurarak sevgi ve kardeşliğe dikkatimizi çekmiştir.

Yine peygamberimiz (s.a.s.)

قال رسول للّه : ، وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لا تَدْخُلُوا الجَنَّةَ حَتَّى تُؤْمِنُوا ، ولا تُؤْمِنُوا حَتَّى تَحَابُّوا ، أَوَ لا أَدُلُّكُمْ عَلَى شَيءٍ إِذَا فَعَلْتُمُوه تَحَابَبْتُمْ ؟ أَفْشُوا السَّلامَ بينَكم

 

" Ant olsun ki sizler mümin olmadıkça cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de mümin olamazsınız. Size öyle bir cümle öğreteyim ki söylediğiniz zaman aranızda muhabbet oluşur. Aranızda selamlaşmayı yaygınlaştırınız.[2] Buyurarak sevginin adeta mümin olmanın en önemli özelliği olduğunu vurgulamıştır.

İnsanları sevmek, bağışlamak ve hoşgörülü olmak, onlara yardımcı olmak, İslam terbiyesi alan insanımızın en güzel özelliğidir. Şayet bir toplumda sevgi, yardımlaşma yoksa ve herkes birbirine sırt çeviriyorsa, birbirinin derdine derman olmuyorsa, o toplumda vefa ve kardeşlik, sevgi ve hoşgörü önemini yitirmiş demektir.[3]

Unutmayalım ki insanlığın mutluluğunun sırrı barış, güven, karşılıklı saygı, sevgi ve hoşgörüdür. İslam’a gönül veren Hak dostları Efendimizin hoşgörü ve güzel ahlakından beslenmişler ve O’nun yolundan giderek Allah’a (c.c) ulaşmaya çalışmışlardır. İşte onlardan birisi Yunus Emre’dir.

Âşık Yunus: “Yaratılanı severim, Yaratandan ötürü” ifadeleriyle insanlığı ve yaratılmışları sevmenin Allah’a duyulan saygı ve sevginin dışa yansıması olduğunu belirtmiştir. Bu söz yaratılanlara gösterilen en güzel muhabbet ve merhamet tezahürüdür. Yunusun sözünde olduğu gibi çevremize sevgi tohumları saçalım. Sevgimizin ulaşmadığı hiçbir gönül kalmasın. Mevlana’nın şu sözü de bizlere ders olsun: “Sevgi acıyı tatlıya, hastalığı şifaya, zindanı saraya, belayı nimete, kahrı rahmete dönüştürür.”

 Bizi huzura ve güzelliğe götüren merdivenin ilk basamağı hoşgörüdür. Hoşgörü ile geceler aydınlanır, kışlar bahara erer, dostluklar doğar, bakır altınlaşır, hoşgörü ile varoluşumuzun bilincine ulaşırız. Bütün sevgiler hoşgörü ile başlar, büyür, yücelir. Sevgi ve saygı, hoşgörü ile bize yaklaşır. Katılığın egemen olduğu gönüllerde ne sevgi vardır, ne saygı... Ne edep vardır, ne incelik.

Hoşgörüden uzaklık, kendimize ve davamıza güvenemediğimizin bir işaretidir. Hoşgörüde müsamaha ve tahammül etmek vardır. Önyargılı olmadan hareket etmek vardır. Hoşgörü kayıtsızlık ve adamsendecilik değildir. Uzun bir nefis tekâmülüne ihtiyaç gösteren güzel bir huydur. İnsanları hoşgörüden uzaklaştıran cehalet başta olmak üzere, menfaatlerine düşkünlük, düşünceden uzaklık, alışkanlıklar, korkular ve komplekslerdir.[4]

Cenabı Hak Hz. Peygamber’i (s.a.v) âlemlere rahmet vesilesi olmak üzere göndermiş ve O’na

فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِى اْلاَمْرِ فَاِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللهِ اِنَّ اللهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ

 

 “(Ey Muhammed!) Allah’ın rahmeti sayesinde Sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet. Onlar için Allah’tan bağışlama dile…”[5] buyurarak toplumda gönülleri İslam’a kazandırmanın sevgiye, hoşgörüye, affedici olmaya bağlı olduğunu vurgulamıştır.

  Kur’ân-ı Kerîm’de, insanın ahlâkî çift kutupluluğuna işaret eden âyetlerden birinde, Allah’ın insan varlığına hem iyilik etme hem de kötülük etme yeteneğini verdiği, kendisini kötülükten arındıranın kurtulduğu, kötülükle kirletenin ise büyük kayıp içinde olduğu bildirilmektedir[6].

Öyle anlaşılıyor ki, dinî bakımdan inkâr bir sapma olduğu gibi, ahlâk bakımından sevgisizlik, şiddet ve hoşgörüsüzlük de sapmadır. İlâhî dinlerin asıl işlevi bu iki alanda (dinde ve ahlâkta) sapmaları önlemektir. Çünkü ilâhî din, bütün öğretilerinin en başında, bir yandan insanoğlunu Yüce Yaratıcısını tanıyıp O’na saygısını gerektiği şekilde göstermeye, diğer yandan da yaratılmışa sevgi duyup, şefkat ve merhamet edip, yardım ve himaye ile muamele etmeye yöneltir. Dinî bir terim olan hidayetin tam olarak anlamı da budur. Mekke döneminde inen âyetlerin nüzûl sırasına göre içerikleri incelendiğinde insanın bu iki temel ödevinin ne kadar kesin bir şekilde öne çıkarıldığı açıkça görülecektir. İslâm bilginleri, bütün İslâmî ödevleri, “Allah’ın buyruğuna saygı, yaratılmışlara şefkat” şeklindeki bir formülle özetlemişlerdir.

Çoğunlukla farklılıklar ve ayrılıklar sevgisizliği, birlikler ve ortaklıklar sevgiyi hazırlar. En geniş ve sürekli sevgilerin akrabalar, dostlar, ortak inanç ve değerlere sahip kişiler arasında bulunduğu bir gerçektir. Kur’an’da, Mekke putperestlerinin Hz. Peygamber’e karşı düşmanlıklarını kırmak için,

لَقَدْ جَاءَ كُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ

 “O içinizden gelmiş bir peygamberdir”[7] şeklinde ifadelerin kullanılması bundandır. Yine âyetlerde insanlar arasındaki sevgi birliğini gerçekleştirmek için, bütün insanlığın aynı atadan ve anadan geldiğinin hatırlatılması(  كَانَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً )[8] da bu bakımdan anlamlıdır. Hz. Peygamber de, “Bütün insanlar Âdem’in çocuklarıdır, Âdem de topraktandır”[9] anlamındaki sözleriyle, insanlar arasında olması gereken, onların tabiatıyla uyuşan ilişki biçiminin sevgi olduğuna dikkat çekmiştir. Peygamber efendimiz bu hususu,“Bütün insanlık bir ailedir”[10] anlamındaki sözleriyle de gayet veciz ve kuşatıcı bir şekilde ifade etmişlerdir.

İçerikleri bakımından sevgi pozitif, nefret negatif kavramlardır; yani sevginin amacı yaşatmak; nefret, düşmanlık ve şiddetin amacı yok etmektir. Sevgisizliğin en ileri derecesinde sevmediğini yok etmek vardır. Sevgisizliğin en büyük dışa yansıması olan savaşlar bundan dolayı yapılır. İnsanın sevmediği birini görmek istememesinin sebebi de budur. Böylece o, sevmediği birini ontolojik olarak yok edemiyorsa zihinsel olarak yok etmiş olur. Onun için Peygamberimiz sılairahmi önemle tavsiye etmiş;

قال رسول للّه : تَعَلَّمُوا مِنْ أَنْسَابِكُمْ مَا تَصِلُونَ بِهِ أَرْحَامَكُمْ فَإِنَّ صِلَةَ الرَّحِمِ مَحَبَّةٌ فِي ا‘َهْلِ، مَثْرَاةٌ فِي الْمَالِ، مَنْسَأةٌ فِي ا‘َثَرِ

 

"Nesebinizden sıla-i rahm yapacaklarınızı öğrenin. Zira sıla-i rahim akrabalarda sevgi, malda bolluk, ömürde uzamadır.”[11] buyurmuştur.

Dinî bakımdan inkâr bir sapma olduğu gibi, ahlâk bakımından sevgisizlik, şiddet ve hoşgörüsüzlük de sapmadır. İlâhî dinlerin asıl işlevi bu iki alanda (dinde ve ahlâkta) sapmaları önlemektir.

Kur’ân-ı Kerîm’in Hz. Peygamber’i en kuşatıcı bir şekilde tanımlayan âyetinin,

وَمَا اَرْسَلْنَاكَ اِلاَّ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ

“Seni âlemlere (canlı cansız bütün varlıklara) rahmet olarak gönderdik”[12] meâlindeki âyet olduğu söylenebilir. Çünkü o, âlemlere rahmet olmasının bir sonucu olarak, bizzat kendisi bütün varlıkları kuşatan bir sevgi zenginliğine sahip olduğu gibi, insanlara birbirlerini, hayvanları ve bitkileri sevmeye; ekolojik dengeyi korumaya teşvik eden pek çok öğütler vermiştir. Onun vasıtasıyla insanlar, dünya ve âhiret hayatlarını mutlu kılma imkanlarına kavuşmuşlar, gerçek anlamda insan olmanın onurunu hatırlamışlardır. Onun geldiği çağda insanlık onuru çiğneniyor; sosyal hayatın yapısını acımasızlık ve şiddet taraftarı güçler belirliyor, insanlar ilah diye elleriyle yaptıkları putlara tapıyor; yoksullar, arkasızlar, köleler, kadınlar, kız çocukları ezilip horlanıyordu. O, getirdiği ve hayata geçirilmesi uğrunda ömrünü tükettiği dinî ve ahlâkî prensipler ile insanlık için bir rahmet olmuştur.

Savaşın, şiddetin, baskı ve zulümlerin, baş döndürücü gelişmeler kaydeden teknolojik araçları da kullanarak- insanlığa kan kusturduğu, giderek küresel bir hal alan ahlâkî yozlaşmaların insanlık için utanç ve elem verici bir düzeye ulaştığı günümüz dünyasında insanlığın onun rahmet ve sevgi dünyasına ne kadar muhtaç olduğunu derinden hissediyoruz. Kendisinden kötüler hakkında beddua etmesi istendiğinde, o güzel Peygamber,

قِيلَ يَا رَسُولَ اللّهِ! اُدْعُ اللّهَ عَلى الْمُشْرِكِينَ وَالْعَنْهُمْ. فقَالَ: إنِّي إنَّمَا بُعِثْتُ رَحْمَةً وََلَمْ اُبْعَثَ لَعّاناً

"Ben rahmet olarak gönderildim, lanetleyici olarak değil!"[13]; “Ben, rahmet ve hidayet rehberiyim[14]buyurmuştu. İnsanlık bugün onun rehberliğine öyle muhtaç ki!

Hz. Peygamber’in, kendisine Hira’da gelen ilk vahyin büyük dehşetini ve sarsıntısını yaşadığı sırada sevgili eşi Hz. Hatice’nin onu teselli ederken söylediği aşağıdaki duygulu ifadeler, Allah Resûlü’nün, -Kur’an’da da belirtildiği gibi [15]üstün ahlâkını, ulaşabildiği herkes için rahmet ve şefkat kaynağı olduğunu anlatmaktadır:

“Korkma ey Muhammed, Allah sana zarar vermez. Çünkü sen dürüst bir insansın. Sözün doğrusunu söylersin. Emanete hıyanet etmezsin. Yakınlarınla ilgilenirsin. Güzel ahlâklısın... Korkma! Allah seni asla utandırmaz, üzmez. Çünkü sen akrabana yardım edersin. Çaresizlerin, güçsüzlerin yükünü taşırsın. Yoksullara kimsenin vermediğini verir, herkesten daha çok iyilik edersin. Misafir ağırlar, felakete uğrayanlara yardım edersin.”

Bu sözler, herkesi yakından ilgilendiren, insanoğlunun insan olma özelliğini, sorumluluğunu ve onurunu kaybetmeden var olmaya devam edebilmesi için her çağda muhtaç bulunduğu temel erdemler bakımından Peygamber’in nasıl derin bir insanlık sevgisine, nasıl yüksek bir ahlâka sahip olduğunu gösterir.  

Biz bu dünyaya şikâyet etmeye, başkalarının noksanlarını araştırmaya gelmedik. Sevmeye geldik, sevilmeye geldik. Aslımızı aramaya geldik. Özümüzü bulmaya geldik. Her an kendi kendisiyle kavgada olan insan bunlara nasıl zaman ve imkân bulabilir... Dar görüşlü, katı, hoşgörüden uzak insan kendini nasıl aşabilir? Resûlullah Efendimiz,

« يسِّرُوا وَلا تُعَسِّروا . وَبَشِّرُوا وَلا تُنَفِّرُوا »

“Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.”[16] buyurmuyor mu? Yunus, aşk gelicek cümle eksikler biter, diyordu. Biz de el ele tutuşup hep beraber söyleyelim, ilân edelim...

 

          “Gelin tanış olalım

          İşi kolay kılalım

          Sevelim sevilelim

          Dünya kimseye kalmaz.”

 

                                                                                                                            Kadir HATİPOĞLU


 

[1] Hucurat, (49/10)

[2] Riyazüs- Salihin c:2 s:228 h. No: 851

[3] Eşref KARAMAN

[4] Sabri Tandoğan Gönül Sohbetleri - Cilt III

[5] Ali İmran, (3/159)

[6] Şems 91/8-11

[7] Tevbe -9 / 128

[8] Bakara 2/213

[9] İbn Hanbel, Müsned, II, 361, 524; Tirmizî, “Edeb”, 111

[10]Müslim, “Itk”, 16

[11] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/58.

[12] Enbiyâ 21/107

[13] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/144-145.

[14] Dârimî, Sünen, “Mukaddime”, 3

[15] Kalem 68/4

[16]Buhâr, İlim 11, Edeb 80, Cihâd 164;



islam ve Hayat,Güncel Vaaz ve Hutbeler