Vaaz Kategorileri
İman Konuları
İbadet Konuları
Sosyal Konular
Ramazan Vaazları
Dini Günler ve Geceler
DİB Örnek Vaazları
Kur'an'dan Öğütler
Genel Konular
islam ve Aile
Görev,Sorumluluk,Ahlak
Mevlid-i Nebi Vaazları
Ana Menü
Çocuklar İçin
Kur'an Öğreniyorm
Dinimi Öğreniyorum
Dini Bilgiler
Oyunlar
Ansiklopedi ve sözlük
Osmanlıca Sözlük
İslam Ansiklopedisi
Dini Sözlük
Dini Terimler
Küçük Lügat
Dini Kitaplar
P.Hayatı Salih Suruç
Kur'an ve Bilim
Günümüzde İslam
Kıssadan Hisse
Ehli Sünnet Yolu
İslam Tasavvufu
En Güzel Örnek
Gıybet Hastalığı
Adım Adım Kurtuluş
Mesneviden Öyküler
Gurer ve Dürer Tercümesi Molla Hüsrev

 

 

 

Diyetler   Bölümü. 2

Bir Fasıl Baş Yarıklarında Kisas Yoktur. Ancak Kasden Yapılıp, Kemiğe Varan Yarıklarda Kısas Vardır 3

Karnına Vurulup Çocuğunu Düşüren Hür  Kadin Hakkında Bir Fasıl 6

Yolda Ve Başka Yerde Meydana Getirilen Şeyler Babı 8

Hayvanın Suç İşlemesi Ve Hayvan Üzerinde Suç İşlemek Babı 9

Kölenin Suç İşlemesi Ve Köleye Karşi Suç İşlemek Babı 12

Öldürülen Veya Sakatlanan Köle   Hakkında Bir   Fasıl 15

Kölenin  Öldürmesi Veya Öldürülmesi Hakkında Bir   Fasıl 16

Kasame Babı  (Kaatîlî Bilinmeyen Maktul Sebebiyle Yemin  Ettirmek) 18

Meâkıl   Bölümü (Diyetlerin   Ödenmesi) 22

Kaçak Köle (Âbık) Bölümü. 24

Kayıp (Mefkûd) Bölümü. 26

Terk Edilmiş Çocuk (Lakît) Babı 27

Kayıp Mal (Lükata) Bölümü. 29

Vakıf   Bölümü. 30

Vakfın Kiraya Verilmesinde Vâkıfın Şartına Uyulacağına Dâir Bir  Fasıl 37

Evlâda Vakf İle  İlgili  Şeylere Dâir Bir  Fasıl 38

Alış - Verişler (Büyü)  Bölümü. 40


Diyetler   Bölümü

 

Diyât; diyetin çoğuludur ve masdardır. Öldürülen kimsenin velî­sine, can (nefs) bedeli olan mal verildiği zaman; «Kaatil, maktule diyet verdi.» denir.

Sonra, masdar ile adlandırmak kabilinden, o mala diyet denilmiştir. «vaade» den gelen «idetün» kelimesinde olduğu gibi, birinci harf (yâni fâel-fiil) mahzûftur. Muğrib'ul-Lûğa'da böylece zikredilmiştir.

Erş (sakatlama diyeti), cana kıymak dan aşağı olan sakatlamalar­dan dolayı vâcib olan mal için isimdir.

Diyet, altından bin dinardır. Gümüşten, onbin dirhemdir. Deveden, yalnız yüz devedir. İmâm A'zanV (Rh.A.) a göre; diyet, ancak bu üç mal­lardan olur. İnıâmeyn (Rh. Aleyhimâ); «Bu üç maldan olmakla beraber, sığırdan ikiyüz sığır ve koyundan ikibin koyun, hüllelerden ikiyüz hülle (yâni yeni ve iyi giyecek) dir ve her hülle iki «Ihisedir.» demişlerdir.

Bu yüz deve, kasden öldürmeye benzer öldürmede dört çeşit rub' (yâni, dörttebir) dur. Musannif, fc>u dörttebirleri; şu sözü ile açıklamış­tır: Bint-i mahâz'dan [1], yirmibeş deve; bint-i lebûn'dan [2] yine yir-mibeş deve; hıkka'dan [3], yine yirmibeş deve ve cezaa'dan [4] yine yirmibeş devedir. Bu, diyet-i mugallâzadır. [5] Gâyet'ul-Beyân'da, Kudûrî şerhinden nakledilmiştir ki; Diyetin tağlîzı (ağır diyet) —her ne kadar tağlîzın keyfiyetinde ihtilâf var ise de — Ömer, AH, İbn Mes'ûd, Zeyd, Ebû Mûsâ el-Eş'âıî ve Muğîre b. Şu'bc Hazerâtıııdaıı (Allah hep­sinden razı olsun)  rivayet edilmiştir.

İmâm A'zanı (Rh.A.) ve İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre; diyet-i mugallâzamn miktarı, burada zikredilen kadardır. İmâm Muhammed (Rh.A.) ve İmâm Şafii' (Rh.A.) ye göre; otuz lııkka ve otuz cezaa ve kırk seniyysdir. [6] Hepsinin yavruları karınlarında yaratılmış olma-iıdır.

Yanlışlık (hatâ) ile öldürmede; deve miktarı ve cinsi, zikredilen dört kısımdan ve ibn-ı mahâzdaıı [7] oluşan beştebirlerdir. Yâni, yirmi bint-i mahâz, yirmi bint-i lebûn, yirmi hıkka, yirmi cezaa ve yirmi ibn-i mahâzdır. Bu, İbn Mes-'ûd' (R.A.) un sözüdür. Biz, bu sözü almışızdır.

Yanlışlıkla (hatâen) öldürmenin keffâreti; N^ss-ı Kerîmde zikre­dilen şeydir. O da, mü'min bîr köleyi âzâd otmektiı1. Eğer ondan âciz olursa, iki ay ard arda oruç tutmaktır. Yemek yedirmek, bu keffâret için sahih olmaz. Çünkü yemek yedirmek hususunda nass yoktur. Mik­tarlar tevkif ile, yâni şeriattan Öğrenmek ve işitmekle bilinir.

Öldürme keffâreti için, ana karnındaki yavruyu (cenini) âzâd et­mek de sahîh olmaz. Çünkü, O'nun hayâtı ve selâmeti bilinmez. Ana -babasından biri Müslüman olan süt çocuğunu, keffâret için vermek sa-hîhdir. Çünkü tebâiyetle Müslümandır. Zahir olan, (el, kol ve ayak­lar gibi) uzuvların sağlam olmasıdır.

Kadının diyeti, cana kıymak (yâni öldürmek) ve candan aşağısın­da erkeğin diyetinin yansıdır. Bu Jafz, mevkuf olarak Hz. Alî' (R.A.) den, m-eriû olarak da Nebî-i Ekrem' (S.A.V.) den rivayet olunmuştur.

Diyette; Zimmî, Müslüman gibidir. Çünkü, Resûlüllah (S.A.V.) :

«Her alıd sahibinin ahdi hâlinde diyeti, bin dinardır.» buyurmuş­tur. Bu hadîs-i şerif ile, Ebû Bekr ve Ömer (R. Anhümâ) hüküm ver­mişlerdir.

insanı öldürmekde, burnun yumuşak yerinden kesmekd-e veya ya­ralamakta ve konuşmaya mâni' olursa veya harflerin çoğunu çıkarmayi 'engellerse, dilde; zekerde ve haşefede; aklı, işitmeyi, görmeyi, koku almayı, tat duymayı gidermekte ve sakalda eğer tıraş edip, bitmezse ve başın kıllarında eğer tıraş olunup, başkası bitmezse, diyet vardır.

Ma'lûm olsun ki, eğer suç işleyen kimse el ve ayak gibi uzuvlarda, tam olarak menfaat cinsini yok ederse veya güzelliğin kemâlinden ih­sanda aranan şeyi yok «derse; o kimseye diyetin hepsi vâcib olur. Çün­kü, bir bakımdan nefsi itlaf etmiştir. Bu, insana ta'zîm için her ba­kımdan itlafa mülhaktır. Bu ilhakın aslı, Resûlüllah' (S.A.V.) in dilde ve burunda diyetin hepsi ile hüküm vermesidir. Hz. Ömer (R.A.); bir adam, 'bir başka adamın başı üzerine vurup; vurulanın aklı, işitmesi, görmesi ve konuşması yok olmakla dört diyet ödenmesine karar ver­mişti.

Yine, insan bedeninde ikişer olan şeyler dahî zikredilen gibidir. Yâ­ni iki kaş, iki göz, iki el, iki ayak, iki dudak, iki kulak, iki hatya (erkek­lik bezi, husye) ve kadının iki mienıesi gibi. Bunlardan her ikisinde vâcib olan tam diyettir. İkisinden her birinde, diyetin yarısı vâcib olur. Saîd b. Müseyyeb (R.A.), Nebî-i Ekrem' (S.A.V.) den bir hadîsde böyle riva­yet etimiştir. Zikredilen şeylerin her birinde diyetin yarısı vardır. Ne­bî-i Ekrem' (S.A.V.) in, Amr b. Hazm (R.A.) için ypzdığı mektupta: «İki gözde tam diyet ve ikisinden birinde diyetin yansı vardır.» [8] bu­yurmuştur. Çünkü onlardan ikisinin yok olmasında, menfaat cinsinin veya güzelliğin kemâlinin yok olması vardır. Şu hâlde diyetin tamâm* vâcib olur. İkisinden birinin yok olmasında, menfaat cinsinin ve güzelliğin kemâlinin yansının yok olması vardır. Öyleyse diyetin yarısı vâcib olur.

Yine, iki gözün kirpikleri yok edilse, hepsinde, yâni altında ve üs­tünde, kirpiklerin hepsinde tam diyet vardır. Kirpiklerden ikisinde, di­yetin yarısı vardır. [9] Kirpiklerin birinde, diyetin dörttebiri vardır.

Elin veya ayağın her bir parmağında diyetin ondabui vardır. Çün­kü, BesûlüUah (S.A-V.) :

«Her parmak için on deve (verilir).» buyurmuştur.

Üç mafsalı (eklemi) olan parmakta, o mafsalın birinde bir parma­ğın diyetinin üçteblri vardır. Çünkü bir mafsal, parmağın üçtebiridir. Başparmak gibi iki mafsMlı olursa, diyetin yatısı vardır. Çünkü bir mafsal, onun yarısıdır. Bu diyet, elin parmakları üzere taksimin ben­zeridir. Nitekim, dişin tamâmında olduğu gibi. Yâni her bir dişte, diye­tin ondabirinin yarısı vardır. O da, deveden beştir. [10] Çünkü, Ebû Musa el-Eş'ârî (R.A.) hadîsinde, Resûliillah (S.A.V.) :

«Her dişde, beş deve verilir.» [11] buyurmuştur.

Dirhemlerden, beşyüz dirhem. «Eğer biz böyle dersek, bir kimsenin dişlerinin hepsi yok edildiği zaman, bir diyetten fazla verilmiş olur. Çünkü dişler, ekseriyetle otuzikidir. Hepsinin yok edilmesinde, menfaat cinsi yok olduğu için bir cihetle canı (nefsi) yok etme vardır. Çünkü dişlerin yokluğu, ma'nen insanı öldürmek gibi olur. Bir veehle yok etmenin hükmü; her veehle yok etmenin hükmünden fazla ola­maz.» diye sorulacak olursa, cevâbında biz deriz ki; «Bu, kıyâsın hilâ­fına nass ile sabittir. Şu hâlde, soru sorulamaz.» Gâyet'ul-Beyân'da da böyle zikredilmiştir.

Bu, kıyâsın hilâfına sabit olunca, ma'nâsı gayr-ı ma'kûl (akıl er­mez) olur. İmdi onun için, ma'kûl ve oh zikretmek vâcib olmaz. Eğer bu soru, teberru' yolu ile ınurâd olunursa, vech Sadru'ş-Şevîa' (Rh.A.) mn zikrettiği şu sözdür: Dişlerin sayısı,, her ne kadar otuziki ise de, sondaki dört diş erginlik dişleridir. Kimi insanlarda bitmez. Kimi in­sanlarda da, ba'zısı biter. Ba'zı insanlarda da, hepsi biter. Şu hâlde, dişler için ortalama sayı otuzdur. Sonra, dişler için iki menfaat var­dır. Biri zînet (süs), biri de çiğnemektir. Şayet bir diş düşse, onun men­faati tamâmiyle bâtıl olur. Dişin diyete karşılık olan menfaatinin ya­rısı —-ki o çiğneme menfaatidir— her ne kadar diğer yansı —ki zî-nettir— geri kalsa da, dişin menfaati tamâmiyle yok olmuş sayılır. Dişin ortalama sayısı otuz olunca, bir dişin menfaati otuzda birdir ve bir dişin menfaatinin yansı, altmışda birdir. İkisinin toplamı, yirmide bir (nısf-ı öşr) dir.

Vurmakla faydası elden giden bir uzvun diyeti; çolak olan el, a'mâ olan göz ve nesli kesilen sulb (sırt omurgası) gibidir. [12] Çünkü diyetin vâcib olması, menfaat cinsinin yok olmasına bağlı olur. Menfaatsiz su­rete i'tibâr edilmez. Ancak itlaf sırasında menfaatten tecerrüd etmiş olursa, çolak el gibi güzelliği de yoksa, bu takdirde âdil bir kişinin (Bi­lirkişinin) hüküm vermesi gsrekir. Ya. da, dik "duran kulak gibi, güzelli­ği var ise, diyeti tamâmiyle vâcib olur. Bunu, Zeylaî (Rh.A.) zikretmiş­tir. [13]

 

Bir Fasıl Baş Yarıklarında Kisas Yoktur. Ancak Kasden Yapılıp, Kemiğe Varan Yarıklarda Kısas Vardır

 

Baş yarıklarında kısas yoktur. Ancak kasden yapılıp, kemiğe varan yarıklarda vardır. Mûdiha, başın kemiğine varan, yâni kemiği göste­ren yarıktır; Çünkü o yarıkda eşitliği gözetmek, yarığın derinliğini mis-bâr ile yâni,, yara fitili ile veya, mil ile yoklamakla mümkün olur. Ondan sonra onun kadar Üemir bir şey alıp, onunla kesilen yer kadar kesilir. Zahir rivayette; mûdihadan azında da, kemiğe varan yarık gibi, kısas vâcib olur. Bunu, İmâm Muhammed (Rh.A.), «El-Asl» adlı kitabda zik­retmiştir. Esâh olan budur. Çünkü mûdihada zikredilen i'tibâr ile azın­da da eşitliği gözetmek mümkündür. Bunu, Zeylaî (Rh.A.) zikretmiştir.

Yanlışlık (hatâ) ile olan baş yarıklarında, diyetin yirmide biri var­dır. Hâşime olan baş yarığında — ki o, kemiği kırılan yarıktır — diye­tin onda biri vardır. Kemiği kmldıkdan sonra, kemiği eğrilende diye­tin onda biri ile beraber yiıtmide biri vardır.

Amnıe'de — ki beyin zarına ulaşan yarıktır. Beyin zan. ise, beyini toplayan ince bir deridir— ve beyine ulaşıp «dâmiğa» adı verilen ya-nkda —~ki bu dâmiğayı İmâm Muhammed (Rh.A.) zikretmemiştir. Çünkü ondan sonra âdeten artık inaan yaşamaz. Şu hâlde dâmiğa öl­dürmek olur, yoksa yarıklardan sayılmaz. Halbuki konu yarıklar hak­kındadır. — Ya da, câife'de — ki beyinin içine ulaşan yarıktır — diyetin üçte biri vardır. Bu zikredileni erin hepsi hadîs ile sabittir.

Diğer tarafa geçen câifede, diyetin üçte ikisi vardır. Çünkü Ilz. Ebû Bekr (R.A.)  bu vech üzere hüküm vermiştir. Bir de; Bunlar iki câife-dirler. Diyetin üçte ikisi lâzım gelir.

Hârısa da — ki derisi tırmalanıp kan çıkmayan — Ve dâmi» — ki tırmalanıp (soyulup), kan çıkıp akmayan, belki yara yerinde gözyaşı gibi toplanandır — ve yine dâmiyede — ki kanı akıtandır — ve bâdia-da — ki deriyi kesendir —- ve mütejâhımedc — ki başın etini alıp, yâni etini kesip onu koparandır — keza simlıûkda — ki başın eti ile kemiği arasında olan ince deriye ulaşan yarıktır. Buna, simhâk adı verilir. — Bu zikredilenler hakkında, bu işden anlayan âdil bilirkişinin hüküm ver­mesi (Hükûmet-i adi) [14] gerekir. Çünkü bunlarda Şcr'an takdir edil­miş diyet (erş) yoktur. [15] Bunların heder olmaları (yâni cezasız bıra-- kılmaları) dahî mümkün olmaz. Şu hâlde bunlar hakkında âdil bilir­kişinin hüküm vermesi gerekir. Bunların hüküm vermesi (Hükûmet-i adi) nıes'elesi, İbrahim en-Nehaî' (Rh.A.) den ve Ömer b, Abd'ul-Azîz' (Rh.A.)  den rivayet edilmiştir.

Musannif, Hükûmet-i adl'i (yâni âdil bilirkişinin karar vermesini) şu sözü ile açıklamıştır: Başı yaralanmış olan kimseye bu yarık eserini göz önüne almadan, köle olduğu hâlde kıymet takdir edilir. Sonra o eser ile köle olduğu hâlde kıymet takdir edilip, iki kıymetin arasında olan miktar, hükûmet-i adl'in takdir edeceği diyettir. İmdi başı yarı­lan hür kimse, köle farz edilip ve bu yarık eseri olmadan onun kıymeti bin dirhem ve eser ile dakuzyüz dirhem olsa, bu durumda iki kıymet arasında fark yüz dirhemdir ve yüz. dirhem, bin dirhemin ondabiridir.

Diyetten bu fark alınır. Diyet ise, onbin dirhemdir. Ondabiri, bin dir­hemdir. İşte Hükûmet-i adi, budur. Fetva bununladır. Bu söz, Kerhî' (Rh.A.) nin zikrettiği şu şeyden sakınmadır. Kerhî (Rh.A.); «Mûdiha-dan olan bu yarığın miktarına bakılır. Diyetin yirmidebirinden, o mik­tar vâcib olur.» demiştir. Şeyh'ul-İslâm (Rh.A.); «Kerhî'. (Rh.A.) nin sözü daha doğrudur. Çünkü Hz. Ali (R.A.), dilinin ucu kesilen kimsede bu yolu seçti.» demiştir. Bunu, Zeylaî {Rh.A.) zikretmiştir.

Elin parmaklarında, ayasız ve aya ile beraber olmasında, diyetin yansı vardır. Yâni diyet (erş), aya sebebiyle fazla olmaz. Çünkü, ayaya tâbidir. Belki vâcib olan her bir parmakda, on devedir. İmdi beş parmak-da, bizzarûre elli olur. O da, diyetin yarısıdır,

Kolun yarısında, parmak diyetinin yarısı ve kolun yarısı için âdil bilirkişinin takdir edeceği miktar vardır. (Yarım diyet, parmaklar için ve âdil bilirkişinin takdir edeceği diyet kolun yarısı içindir.) Kendi­sinde parmak olan ayanın kesilmesinde, bir parmak için diyetin onda­biri gerekir. Eğer ayanın parmağı iki tane olursa, onda diyetin beştebi-ri gerekir.

El ayası için bir şey yoktur. Nitekim, yukarıda geçti.

Ziyâde parmakta, küçük çocuğun gözünde, zekerinde ve dilinde, — eğer bu üç şeyin her birinin sıhhati, gözde görmesine, zekerinde ha­rekete ve dilinde konuşmasına delâlet eden şeyle bilinmezse — bunlar­da Hükûmet-i adi gerekir. Eğer bu şeylerden her birinin sağlam oldu­ğu .bilinirse, bu takdirde diyet vâcib olur. Çünkü bundan sonra kasıdda ve hatâda o küçük çocuk baliğ hükmündedir.

Mûdiha aklını ve başının kılını giderirse, ersi diyette dâhil olur.

Yâni bir adam, birinin başını mûdiha ile yarsa da aklı ve başının kılları gitse, bir daha başında kıl bitmsse; mûdiha ersi, diyette dâhildir. Çün­kü aklın yok olması, bütün uzuvların menfaatini ortadan kaldırır. Çün­kü akılsız intifa' olmaz. Bu durumda başı, mûdihaten (yâni kemiğe ka­dar) yarılıp, ölmüş gibi olur. Mûdihanın diyeti (ersi), başın saçından bir cüz yok olmakla vâcib olur. Hattâ o saç yeniden bitse, diyeti düşer. Diyet, saçın hepsinin yok olması ile vâcib olur. Hepsinin diyete teallûk-ları bir sebeb iledir. O da, saçın hepsinin yok olmasıdır. İmdi cüz, o kül­de dâhil olur. Meselâ; bir adamın, bir parmağı kesilip o sebeble eli te­lef olması gibi.

Bir kimsenin mûdihaten (kemiğe kadar) başı yarıldıkda, kulağı sa­ğır veya gözü görmez olsa, veya konuşmaya kadir olmasa, zikredilenin aksine olur. Bu üç şeyin biri gitse, mûdihamn diyeti (ersi), onlardan bî­rinin ersinde dâhil olmaz. Çünkü onlardan her biri, nefsden aşağı bir suçtur ve menfaat ona mahsûsdur. Böylece, çeşitli uzuvlara benzemiştir. Akl bunun hılâfınadır. Çünkü onun menfaati, bütün uzuvlara âid-dir. Nitekim, daha önce geçti.

İşitmenin yok olduğunu bilinenin yolu, üzerinde suç işlenmiş olan kimseyi kendi hâline bırakmaktır. Ondan sonra, Ona seslenilir. Eğer cevâb verirse veya yüzünü döndürüp bakarsa,, işitmesinin yok olmadığı anlaşılır. [16]  «Fetâvâyı Suğrâ»'da böyle zikredilmiştir.

Görmenin yok olduğunu bilmenin yolu, ehl-i basirete (yâni, bu iş-den anlayanlara) gösterilmesidir. Eğer ehl-i basiret, görmesinin yok ol­duğunu bildirirlerse, diyet vâcib olur. Eğer ehl-i basiret, bilmiyoruz, derlerse, da'vâ ve inkâra i'tibâr edilir. Üzerinde suç işlenen — ki dövü­len kimsedir— suçluya; «Beni kör ettin.») diye da'vâ edip ve döven in­kâr ederse, müddeîden delîl (beyyine) istenir. Müddeî delil getirmek­ten âciz olursa, bilmeye değil, kesinliğe yemin etmesiyle beraber, söz dövenin (vuranın) dir. Yâni, bu suçu işlemediğine dâir yemîn ettirilir. Eğer yeminden çekinirse, erş (diyet) ile hükm olunur. Bu da, «Fetâ­vâyı Suğrâ»'da zikredilmiştir.

İki gözün gitmesinde kısas yoktur. Belki mûdihanın (yâni kemiğe kadar olan baş yarığının) ve iki gözün diyeti vardır. Yâni bir kimse, birinin başım yarıp gözlerini yok etse, onda kısas yoktur. Belki, nıûdi-hada ve gözlerinde diyet vâcib olur. Çünkü fiilin sirayeti, fiilin başlan­gıcı ile beraber bir tek şey gibidir. Ziiû sirayet, bu suçtan ayrı olmaz. Halbuki ikisinden birinin diğeri ile birleşmesi vâsıtası ile bir bakımdan mahalde birleşme vardır.

Şayet fiilin sonu kısası gerektirmezse, fiilin başı da kısası gerektir­mez.  [17] Çünkü fiil başlangıca nazarla, her ne kadar kasden olsa da, bitişine nazarla hatâdır. İmdi bir bakımdan hatâ olmuş, bir bakımdan da olmamıştır. Şu hâlde, şübhe sebebiyle kısası gerektirmez.

Çolak .parmağın yanındaki parmak kesilmez. Çünkü, bu da zikredi­len gibi sirayet kabîlindendir. Belki, o ikisinde diyet vardır. Zira kısas düşünce, ikisinden her birinin diyetleri (erşleri) vâcib olur. Çünkü ikisi de müstakil uzuvdurlar. Ya da, yukarıdaki eklemi kesilmekle geri kalanı çolak olan parmakda da kısas yoktur. Çünkü bu da, zikredilen gibi sirayet kabîlindendir. Belki, ancak o kesilen eklemin diyeti vardır. Çünkü, §âyet geri kalanı ile faydalanılmazsa diyet şer'an mukadderdir. Eğer geri kalan ile faydalanmak mümkün ise, şer'î takdir mümkün ol­madığı için, o parmağın gen kalanında hükûmet-i adi vardır. Bu vech üzere olmasının sebebi, kesilen ile geri kalan bir tek uzuv olduğu içindir. Bunu, Zeylaî (Rh.A.) zikretmiştir.

Bir dişin yarısı kırılıp geri kalanı siyah, kırınızı veya yeşil olur yâhûd geri kalanına her hangi bir kusur gelse, yine kısas yoktur. Belki, o kınlan dişin hepsinin diyeti vâcib olur. Kâfı'de de böyle zikredilmiş­tir.

Hulâsa'da denmiştir ki; bundan sonra, şayet o dişin geri kalanı ye­şil, siyah veya kırmızı olsa: diyetin vâcib olmasına sebeb, çiğnemek menfaati yok olduğu zamandadır. Eğer çiğnemek menfaati yok olma­yıp, o diş konuşma hâlinde görünürse, birinci vechde zikredildiği gibi, diyet vâcib' olur. Eğer görünmezse, bir şey lâzım gelmez. Bu vech üzere, Kâfi sahibinin sözü mutlak olarak kalmaz.

Yansı kırılan dişin sararmasında ihtilâl edilmiştir. Muhtar olan, diyetin vâcib olmasıdır. Nitekim, diğer renklerde olduğu gibi. Hulâsa'da da böyle denmiştir.

Bir adam, bir adamın dişini s ok.s e: dişi sökülen kimse, söken kim­senin dişini çıkardıkda, eğer birinci adamın dişinin yerine diş biterse veya bir adam bir adamın dişini çıkardıkda o>çıkan dişi, sahibi yerine koyılukda, üzeıiıue et sarıp biterse, iki surette de o çıkan dişin diyeti vâcib olur. Birincinin sebebi, haksız yere aldığı anlaşıldığı içindir. Lâ­kin, şübheden- dolayı kısas vâcib olmaz. Bu durumda mal vâcib olur. Çünkü kısası gerektiren, diş biten yerin bozulmasıdır. Halbuki bozul-mayıp, dişin yerine başka bir diş bitmiştir. Böyle olunca, suç ortadan kalkmıştır. İkincinin sebebi ise; etin diş üzerine bitmesine i'tibâr ol­madığı içindir. Çünkü dişin damarları geri gelmez.

Kulak da,böyledir. Yâni bir kimsenin kulağını keser de. yerine ya-piştırırsa; etlenip bittiği takdirde, erş vâcib olur. Çünkü o kesilen ku­lak, önceki durumuna geri dönmez.

Şayet bir kimsenin dişi çıkarılıp yerine başka bir diş bitse, erş (di­yet) gerekmez. Çünkü, suç ortadan kalkmıştır. Bundan dolayı, bir kü­çük çocuğun dişini söküp yerine başka bir diş bitse, bilittifâk o kimseye bir şey lâzım gelmez. Çünkü, dişin yerinde bozukluk- yoktur, yerine baş­ka bir diş bitmiştir, binâenaleyh menfaat ve süs kaybolmamıştır.

Bir kimsenin başını yarıp, o yarık etlense ve eseri kalmayarak, kıl bitse, diyet düşer. Çünkü, diyeti (ersi) gerektiren kusur ortadan kalkmıştır. Yâhûd vurmakla yaralasa. Yâni, bir adama yüz kamçı vur­makla yaralayıp iyileştikde; o yaradan iz kalmazsa, kusur ortadan kalk­tığı için diyet düşer. Eser kalmaması kaydı, her iki surete şâmildir.

Bir çocuk, bir çocuğun dişine vurarak çıkarsa; vurulan çocuğun bu­lûğuna kadar beklenir. Eğer baliğ olup, o çıkan dişin yerinde diş bit­mezse; o vuran çocuğun âkılesi Ü2ere dişin diyeti vâcib olur. Eğer vu­ran yabancı ise, diyet malından alınması gerekir. Hulâsa'da da böyle zikredilmiştir. Yakında «Meâkil Bölümü» nde, muhtar kavlin bu oldu­ğu gelecektir.

Bir adam, bir adama çarpıp dişlerinin ba-zısını kırsa, o vurulan kimse vuranın dişinden o kadar dişe müstehık olur. «Hulâsa»'da da böy­le zikredilmiştir. Bunun yolu, vuranın dişini, vurulan kimsenin dişi gi­bi oluncaya kadar, bir törpü ile törpülemektir. Eğer sen; «Bu kasd de­ğildir, belki kasda benzer bir durumdur, kasddan aşağı olan suçlarda kısas olmadığı yukarıda geçti.» dersen, cevâb olarak ben derim ki; «Ca­na kıymaktan aşağısında, kasda benzeyenin de kasd sayıldığı dahî yu­karıda geçmişti. Gafil olma!»

Kısas, ancak yara iyileştikden sonra icra edilir. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) :

«Yaralarda, bir yıl beklenir.» buyurmuştur. Zira yaralarda ınu'teber olan sonucudur, ilk hâli değildir. Çünkü, cana (nefse) geçmek ve yayıl­mak ihtimâli vardır. Böylece, bunun kati olduğu anlaşılır. Şu hâlde, yara iyileşmeden durum belli olmaz.

Delinin ve küçük çocuğun kasdı hatâdır. Her ikisinin diyetini âkı-leleri Öder. Nitekim Hz. Ali' (R.A.) den rivayet edilen habere göre; Hz. AH (R.A.) delinin diyetini, âkıleşine Ödetmiş; delinin kasdı ve hatâ­sı müsavidir, demiştir.

Bir de; çocuk özür götürür. Hatâ yapan akıllı kimse dahî tahfife müstehak olup, diyet âkile sirje îcâb edince çocuk daha mazur olduğu hâlde bu tahfife evlâdır. Bu hüküm deli, yabancılardan olmadığına gö­redir. Eğer yabancıdan ise, diyet malından vâcib olur. Nitekim muhtar olan .kavlin bu olduğu yukarıda geçti.

Diyet ket fa ret siz vâcib olur. Çünkü keffârst, adı gibi örtücüdür. Deli ve çocuk için günah yoktur, ki keffâret O'nu örtsün. Çünkü deli ve çocuk, suçlan yazılmayan kimselerdendir. Mîrâsdan da mahrum ol­mazlar. Çünkü mahrum, kılmak cezadır. Halbuki çocuk ve deli, cezaya ehil değillerdir. [18]

 

Karnına Vurulup Çocuğunu Düşüren Hür  Kadin Hakkında Bir Fasıl

 

Bir kimse, hür bir kadının karnına vurup, o kadın bîr ölü erkek çocuk düşürse, gurre vâcib olur. Gurre, erkeğin diyetinin yirmide biri­dir, ve beşyüz dirhem eder. [19] «Hür kadın» kaydı, cariyeden sakınma­dır. Yakında cariyenin hükmü açıklanacaktır.

Eğer düşen çocuk kız ise, kadının diyetinin ondabiridir. Erkek ço­cuğun diyeti gibi bu da, beşyüz dirhemdir. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) :

«Cenîn hakkında gurre, abd (köle) olsun, cariye olsun, O'nun kıy­meti beşyüz dirhemdir.» buyurmuştur.

.«veya-Jjeşyüzdür» diye de rivayet edilmiştir. Bu du­rumda gurre, diyetin yirmide biri olur.

(Hadîs-i şeıifde)   kölenin «gurre» diye adlandırılmasının sebebi:

Çünkü köle. mâlik olunan şeyin gurresi, yâni hayırlısı ve eMaiidir. Gurre „ ki yüz demektir — bütün bedene ıtlak olunmuştur. Nitekim bü­tün bedene rakabe (boyun) denildiği gibi. «El-Fâik» adlı kitabda da böyle zikredilmiştir.

Gurre, bir senede Ödenir. Çünkü, Muhammed b. Hasan' (Rh.A.) dan rivayet edildiğine göre, kendisi: «Resûlüllah* (S.A.V.) m gurrcyi âkile üzerine bir senede vâcib kıldığı, bize ulaştı.» demiştir.

Gurre [20], vârisleri arasında taksim edilir. Eğer vuran kimse vâris ise, O'na verilmez. Nitekim, kaatiün vâris olamıyacağı daha önce geçti. İmâm Mâlik (Rh.A.), hemen (fi'l-hâl) ve İmânı Şâi'ii (Rh.A.) üç sene­de Ödenmesi gerekir, demiştir.

Bizim delilimize göre, Resûlüllah (S.A.V.), âkılenin gurreyi bir se­nede Ödemesi gerektiğine hükmetti.

Vuran kimseye keflaret lâzım gelmez. Çünkü keffârette, ceza ma'-nâsı vardır. Sen, bunun mutlak nefislerde olduğunu öğrenmiştin! Binâ­enaleyh nefislerden Öteye geçmez.

Eğen cenin [21] diri doğup, ondan sonra öldü ise, bir diyet vardır. Çünkü vuran kimse, sabık vuruş ile bir diriyi Öldürmüştür. Eğer vuru­lan iki cenin olup; düştükden sonra ölmüşler ise, iki diyet vâcib olur.

Çünkü suç; müteâddid olunca ceza da müteâddîd olur.

Eğer cenin ölü olarak düşüp; anası ölmüş iste, bir gurre île bir di­yet gerekir. Gurre, cenin; diyet, anası için gerekir.

Şayet ana Öldükden sonra ölü bir yavru (cenin) düşürdü ise, yal­nız anama diyeti vâcib olur^ Çünkü O'nun ölmesi, ceninin Ölmesi için zahiren sebebdir. Zira ceninin hayâtı, ananın hayâlı iledir. Soluk alma­sı da, ananın soluk alması ile olur.

Eğer ana Öldükden sonra diri olarak çocuk düşürüp, çocuk da öldü ise; iki diyet gerekir. Diyetin biri ana, biri de çocuk içindir. Çünkü iki­sini de öldürmüştür. Bu takdirde, çocuk hemen diri olarak düşüp, on­dan sonra ikisi de ölmüş gibi olmuştur.

Cariyenin çocuğunu düşürmeUde, erkek ise; cariyenin kıymetinin yirmide biri; kız ise, kıymetinin onda biri vâcib olur. Çünkü cariyede kıymet, hürde diyet gibidir. Cariyenin kıymeti, oğlanın (gulâmın) [22] kıymetinden daha çok olduğu zaman,, bundan kızda vâcib olan diyetin, erkekde vâcib olandan daha çok olması gerekmez. Çünkü cariyenin kıy­metinin, köle olan oğlandan (gulâmdan) daha çok olması nâdirdir. Ço­ğu zaman erkek kölenin kıymeti, cariyenin kıymetinden çok fazla olur. Hattâ cariyeye bin dirhem kıymet biçilse, istenen niteliklerde o cari­yenin benzeri olan erkek köleye iki bin dirhem kıymet biçilir. Şu hâl­de, fazlalık olması gerekmez. Bu söz, cariyenin dölü (cenini) efendisin­den başkasından ve mağrurdan başkasından olduğu vakittedir. Cenin, cariyenin efendisinden veya mağrurdan olduğu hâlde ise; cenin erkek olsun, kız olsun, hür kadında, cenininde zikredilen gurre vâcib olur. Çünkü cenîn hürdür. Bunu, Zeylaî (Rh.A.) zikretmiştir.

Cariyenin karnına, mâlikinden başkası vurdukda, vurmanın ardın­dan cariyenin efendisi dölünü âzâd etse, sonra câriye dölü diri olarak düşürüp; ondan sonra döl ölse, Vuran kimseye, düşen dölün diri olarak kıymeti vâcib olur, diyeti vâcib olmaz. Çünkü O'nun öldürülmesi, ev­velki vuruşladır. Halbuki vurma, dölün köleliği hâlinde idi. 'Daha önce geçti ki, i'tibâr atma1 hâlinedir, ulaşmaya değildir. Bu esâsdan dolayı, kıymetin efendiye âid olması gerekir. Yoksa vereseye âid olması gerek­mez.

Yaradılışının (hilkatinin) ba'zi uzuvları belli olan cenin, zikredi­len hükümlerde, bizim rivayet ettiğimiz şey mutlak olduğu için tam oenin hükmündedir.

Bir kadın ilâç ile [23] veya kendi karnına vurmak gibi bir fiille ölü bir çocuk düşünse, o ölü çocuk sebebiyle âkılesi üzerine bir senede öden­mesi gereken gurre vâcib olur. Ancak, eğer kocasının izni ile düşürdü ise, bu takdirde bir şey gerekmez. Eğer gebe kadın bir başka kadına düşürtmesi için emredip, emreden kadın onu düşürürse, emredilen ka­dının bir şey Ödemesi gerekmez. Hulâsa'da böylece zikredilmiştir. [24]

 

Yolda Ve Başka Yerde Meydana Getirilen Şeyler Babı

 

Bir kimse, âmmeye (herkese) âid yol (tarîk-i aram) [25] üzerinde bir hela veya su yolu veya duvardan su akacak bir oluk (çersin) yapsa — ba'zılan, «Çersin, üzerine bina yapmak için duvardan çıkan bir ağaç dalıdır.» demiştir. — veya yüksek bir yer yapsa, eğer onlardan insan­lara zarar gelmezse, yapılması caiz olur. Eğer insanlara zarar verirse, oradan geçenlerin hepsi için, o yapılan şeyi bozmak hakkı vardır. Çün­kü geçenlerden her biri, bizzat geçmekte ve hayvanını geçirmekte hak sahibidir. Şu hâlde, onu bozma hakkı vardır. Nitekim, ortaklaşa mülk-de olduğu gibi.

Özel olan çıkmaz yolda (tarîk-ı h'âssda) [26] ortaklardan izinsiz, her ne kadar zararı olmasa da, yukarıda zikredilenlerden bir şey yap­mak caiz olmaz. Çünkü özel yol, onların özel mülkü gibidir.

Umûmî ve özel yolda yapılan hela ve su yolu gibi şeyler bir kimse­nin üzerine düşmesiyle ölse; o kims>enin diyetini, o şeyi yapan kimse öder. Çünkü, o kişinin ölmesine sebeb olmuştur. Nitekim, yol üzerine taş koysa veya kuyu kazsa yâhûd başka birinin mülküne kuyu kazarak onun sebebiyle bir can telef olsa, diyetini ödediği gibi. Zikredilen şey­lerin biri sebebiyle ölen hayvanın kıymetini de eğer İmâm (Devlet Baş­kanı) izin vermedi ise, öder. Çünkü zikredilen şeylerin hepsini umûmî yolda yapmaya, İmâm izin vermedi ise, ödemek ancak o zaman lâzım gelir. Eğer îmânı izin verdi ise, diyeti veya kıymeti ödemez.

Ya da, bir yolun kuyusuna düşüp, açlığından veya kuyunun ha­vasından boğulup (gumraen) ölse, onu da, kuyuyu yapan kimse ödemez.

Gumm; kürbet ma'nâsınadır. Kürbet ise; nefsdcn dışarı çıkmayan bir üzüntü ve sıkıntıdır. Burada «gumm» ile murâd. kııyııuun havası ile boğulmaktır.-İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre; eğer boğularak ölürse,, diyetini Ödemek vâcib olur. Çünkü boğulmak (gumm), düşmek sebebiy­ledir.

Bİr kimse başkasının koyduğu taşı yerinden uzaklaştırma,.bir adanı da o taş sebebiyle ölse; taşı uzaklaştıran kimse, Ölen adamın diyetini öder. Çünkü taşı ilkin koyan1 kimsenin fiili, sonradan onu yerinden uzaklaştıran kimsenin fiili ile bozulmuştur. Şu hâlde diyeti ödemek, taşı yerinden uzaklaştıran kimseye vâcib olur.

Yolda başı veya sırtı üzerinde bîr şey taşıyan kimsenin, yüklendiği şey, bir başkası üzerine düşüp, o kimse Ölse; taşıyan kimse, Ölenin di­yetini Öder. Ya da, bir kimse; başkasının mescidine bir hasır yâni yaygı veya kandil veya çakıl taşlan soksa; onlardan bir şey düşüp, bir insan öldürse, o şeyi sokan kimse diyeti öder.

Musannifin, «Başkasının mesci dine» demesine sebeb : Çünkü mes-cid, kendi kabilesinin (veya mahallesinin) mescidi olursa, diyet ödemez.

Zira mescid ile ilgili işleri görmek, mescidin cemaatına âiddir. Başka­larına âid değildir. Meselâ, mescide İmâm ta'yîn etmek, mütevelli seç­mek ve bunların benzerleri gibi. İmdi onların fiili, selâmet şartı ile mu-kayyed olmayarak, mutlak surette mubâhdır. Onlardan başkasının fiili ise, tecâvüzdür yâhûd selâmet şartı ile kaydlı mubâhdır.

Ya da, bir kimse, namaz kılmayarak bir mescidde otursa; —gerek o mescid kendi kabilesi (mahallesi) mescidi olsun ve gerekse başkası­nın mescidi olsun müsavidir — bir kimse, meselâ, bir a'mâ O'nun üze­rine düşüp, bu sebeble ölse; o mescidde oturan kimse, ölenin diyetini öder.

Musarmıfın,«Namaz kılmayarak» diye kaydlamâsına sebeb: Çünkü o kinişe namaz kılsa, gerek farz ve gerekse nafile olsun, ölenin diyetini ödemez. Zira mescid, ancak namaz için yapılmıştır. Eğer namaz kılmaz­sa, gerek Kurbân okumak için ve gerek öğretmek için olsun veya namaz için otursun yâhûd namaz sırasında mescidde uyumuş olsun, diyeti öder.

Giydiği ridâsi (yâni palto ve aba gibi giysisi) bir insan üzerine dü­şüp; o sebeble insan ölse, diyeti Ödemez. Musannifin, «giydiği» demesi­ne sebeb: Çünkü o ridâyı giymiş olmasa, belki yüklenmiş olsa, ö ridâ insan ürerine düşmekle, o insan ölse veya onun düşmesiyle bir insan sürçüp ölse, diyeti öder. Aradaki fark şudur: Bir şeyi yüklenen kimse, onu korumayı kasd eder. Şu hâlde, bunu selâmet vasfı ile kayd etmekde güçlük yoktur. Fakat giyen kimse, böyle değildir. Zikredilen şeylerle kaydlansa, güçlük lâzım gelir. Onun için mutlak olarak mubah kılın­mıştır.

Herkesin üzerinden gelip geçtiği yola (tarîk-ı ânıma) eğilen bir du­varın sahibi, bu duvar sebebiyle ölen kimsenin diyetini öder. O duvarın yıkılmasını; bir Müslüman veya Zimminin; erkek veya kadın; hür v«yâ mükâteb olsun istemiş bulunması şarttır. Çünkü insanlar yoldan, gelip geçmekde ortakdırlar. İstemenin yolu; «Ben bu adama duvarını yıkması için gittim.» demektir. Bu kadarı yeter. Şâhid göstermeye ha­cet yoktur.. Kitaplarda şâhid göstermenin (işhâd) zikredilmesi, inkâr sırasında isbât edebilmek içindir. Bunu, o duvarı bozmaya mâlik olan­dan ister. Duvarı rehin veren (râhin) gibi ki, o rehni kaldırıp duvarı (merhûnu) bozmaya ve rehnedilen şeyi kendi eline geri çevirmeye mâ-likdir.

Çocuğun babası ve vasisi de böyledir. Çünkü bu ikisi için, küçük çocuğun malında tasarruf velayeti vardır. Mükâteb de böyledir. Çün­kü mükâteb, yed'en mâlikdir. Binâenaleyh yıktırma velayeti O'nundur.

Keza tacir köle, borçlu bile olsa, böyledir. Yıktırmaya hakkı vardır. Sonra, duvarın düşmesiyle telef olan şey, mal ise, o malın ödenmesi ta­cir kölenin rakabesinden vâcib olur. Eğer telef olan insan olursa, onun diyeti — şayet varsa — tacir kölenin efendisinin âkılesine vâcib olur. Çünkü şâhid getjrmek (işhâd), bir bakımdan efendiye âiddir. Malı öde­mek ise; tacir köleye ve cani ödemek efendisine daha uygundur. Eğer mâlik, duvarın bozulması mümkün olacak kadar zamanda onu- bozmadı ise; o duvar ile telef olan mal ve canı Ödemek gerekir. Malı, köle; nefsi, efendinin akılesi öder. Üzerine şâhid getirildikten (yâni işhâd edildik-den) sonra evini satan kimse, müşteri evi, teslim almış, veya almamış olsun, ödemez. Kâfî'de böyle zikredilmiştir. Hidâye'de, «veya. almamış olsun» sözü yoktur. Yâni, ev* satıldıktan sonra, duvar düşüp, onunla maî veya insan telef olsa; ödemek gerekmez. Satanın bir şey ödememe­sine sebeb şudur: Çünkü suç, duvarın yıkılması mümkün iken terke-dilmesi sebebiyledir. Halbuki satmakla, o ortadan kalkmıştır. Duvar­dan dışarı ağaçlar çıkarmak bunun hılâfınadır. Çünkü satan kimse, duvardan dışarı ağaçlar çıkarmakla üzerine bina yaptığı zaman suç iş­lemiştir. Bu, satışla bozulmamıştır. Satın alan kimsenin de, bir şey öde­mesi gerekmez. Çünkü, satın almadan önce O'na şâhid getirmemiştir. Eğer satın aldıktan sonra şâhid getirse, o zaman öder. Çünkü, talebden sonra yıkılması mümkün iken, yıkmamıştır.

Ya da, duvarın yıkılmasına mâlik olmayan kimseden istense; her ne kadar ondan taleb olundu ise de, ödemez. Mâlik olmayan kimse, me­selâ rehn konulan kimse, müste'cir, emânet konulan kimse ve evde oturan kimse gibi kimselerdir. Çünkü bu kimselerin tasarrufa güçleri yok­tur.

Duvar bir kimsenin evine meyi etse, o ev sahibi için taleb etmek hakkı vardır. Çünkü taîeb hakkı, O'na âiddir. Bu takdirde, o adamın te'cili ve suçtan ibrası sahih olur.

Yola eğilen duvar için kâdî veya talibin fce'dli (ertelemesi ve ge­ciktirmesi) sahili olmaz. Çünkü yol, herkesin hakkıdır. Kâdî ve tâlib için âmmenin hakkını ibtâl caiz olmaz.

Eğer duvar sahibi başlangıçta duvarı eğri yaptı ise, talebsîz za­rarı öder. Nitekim duvardan yola ağaçlar çıkarıp, üzerine bina ettiğin­de ödediği gibi. Meselâ o uzatma veya çıkıntıların üzerine hela yapma­sı gibi.

Beş kişi bir eğri duvarda ortak olup, birinden o duvarın bozulması istense ve o duvar bir adamın üzerine düşüp öldürse, o istenilen kim­senin âkılcsi diyetin beştebirini öder. Çünkü, diyetin beştebirini o adamdan istemek şahindir. Bu durumda, ö kimse tecâvüz etmiştir.

Eğer, «Beş ortakdan biri olan o kimse, duvardan bir şey yıkmağa kadir değil iken, ondan diyetin beşte birini istemek nasıl doğru olur?» diye sorulursa, cevâbında biz deriz ki: O beş ortakdan biri kendi payını yıkmaya kadir olmasa da, bir bakımdan düzeltmesine kadir olur. Ö da, hâkimler huzurunda duruşma (murafaa) dır. Bununla-, maksâd hâsıl olur. Öyleyse, terk ettiği takdirde, âkile, diyetin beştebirini öder. Nitekim, üç kimsenin ortak olan evlerinde, birisi kuyu kazıp veya du­var yapıp, onun sebebiyle bir insan ölse, âkıleleri diyetin 'üçteikisini ödedikleri gibi. Çünkü kuyuyu kazan veya duvarı yapan kimse üçteiki-de tecâvüz etmiştir. [27]                                                                 

 

Hayvanın Suç İşlemesi Ve Hayvan Üzerinde Suç İşlemek Babı

 

Asi olan şudur ki; Müslümanların yolundan gelip geçmek selâmet şartiyle mubâhdır. [28] Çünkü gelip geçen kimse, bir bakımdan kendi hakkında ve bir bakımdan da başkasının hakkında tasarruf eder. Çünkü yol, bütün insanlar arasında oı takdir. Binâenaleyh biz; sakınma müm­kün olmayanda değil, sakınma mümkün oîan şeyde, her iki tarafa âdi­lâne hükmetmiş olmak için, selâmet şartı ile mubâhdır, dedik. Çünkü Müslümanların yolundan gelip geçmenin mutlaka selâmetle kaydlan-ması, tasarrufdan menetmeye ve tasarruf kapısının kapanmasına varır. Halbuki, tasarruf kapısı açıktır. İmdi zikredilen şey anlaşıldı ise, biz deriz ki:

Umûmî yol (tarîk-ı âmm)'da, hayvanın çiğnediği şeyi, ön veya ar­ka ayağı yâhûd başı ile isabet ettiği şeyi veya Ön dişleri ile ısırdığı yâhûd ön ayağı ile vurduğu veya kendisinin çarptığı şeyin zararını, ona binen kimse Öder.

İki biniciden biri, diğerine bizzat çarpsa;

«İki binici çarpıştı!» denir. Çünkü, bu zikredilen şeylerden sakın­mak" mümkündür. Zîrâ bunlar, seyrin zaruretlerinden değildir. Bundan dolayı, selâmet şartı ile kaydedilmiştir. Eğer zikredilen şeyler; mül­künde yürürken meydana gelirse, zararı ödemez. Çünkü, tecâvüz et­memiştir.

Ancak, binici hayvan üzerinde iken hayvanın çiğnemesiyle olan za­rarı öder. Çünkü çiğnemek, bizzat yapmak (mübaşeret) tır. [29] Zira binilen hayvan, çiğnediğini, binenin ağırlığı ile öldürmüştür. Hattâ bi­nici, öldürülenin vârisi olsa, mîrâsdan mahrum olur.'O'na keifâret lâ­zım gelir. Çiğnemekten başkası, sebeb olmaktır. Onda, tecâvüz şarttır. Bu takdirde, mülkünde kuyu kazan kimse, gibi olmuştur. Mübaşerette tecâvüz şart kılınmamıştır.

Binici başkasının mülUündc giderken zarar meydana gelse, eğer binicinin geçip gitmesi, izin ile olursa, o mülk, kendi mülkü gibi olur. Onda yürümek, kendi mülkünde yürümek gibidir. O zaman, binicinin zararı ödemesi gerekmez. Eğer mülk sahibinin izni ile olmazsa, telef olan şeyi mutlaka ödemesi gerekir. Çünkü binici, tecâvüz etmiştir.

Hayvanın nefhi, tırnağının ucu ile vurmalıdır. Yâni hayvan yürür­ken ayağı veya kuyruğu ile vurursa, binici zararı ödemez. Çünkü hay­van yürürken, bundan sakınması mümkün değildir. Şayet hayvanı yol­da durdurursa, meydana gelen zararı öder. Çünkü hayvanı durdurmak­tan sakınmak mümkündür. Velev ki; hayvanın ayağı veya kuyruğu ile vurmasından sakınmak mümkün olmasın. Binâenaleyh, hayvanı dur> durmakla tecâvüz etmiş (müteaddî) olur. [30]

Ya da hayvan, yolda yürürken terslemesiylc veya işemesiyle bir şeyi helak etse, binici zararı ödemez. Çünkü, bundan sakınmak müm­kün değildir. Nitekim, sebebi daha önce geçti. Ya da binici, terslemesi için hayvanı durdursa, yine zararı ödemez. Çünkü hayvanların ba'zısı durdurmadıkça terslemez ve işemez. Şayet binici, hayvanı bir başka şey için durdurduğu zaman helak etse, zararı öder. Çünkü, durdurmak­la mütecavizdir. Ancak İmâm (Devlet Başkam) tarafından hayvanın durdurulmasına izin verilen bir yerde durdurursa; bu takdirde, teaddi olmadığı için zararı ödemez.

Hayvan, Ön veya arka ayağı ile çakıl taşı veya hurma çekirdeğine çarpsa yâhûd toz, toprak veya küçük taş kaldırıp bir kimsenin gözünü çıkarsa veya bir giysiyi berbâd etse, sakınmak mümkün olmadığı için, zaran ödemez. Büyük taş kaldırıp göz çıkarırsa, sakınmak mümkün ol­duğu için zararı Öder.

Hayvanı sevk eden (saik) ve yeden (kâid) [31], hayvanın ön ayağı­nın isabeti ile helak olan şeyi öder. Arka ayağının isabeti ile helak ola­nı ödemez. Yâni hayvana binen kimsenin (rakibin), zararı ödediği her durumda, onu sevk eden ve yeden de zararı öder. Çünkü bunlar da, binicinin çiğnetmesinden maada zararda binici gibi müsebbibdirler. [32] İmdi her iki sebebde, teaddî olduğu için hayvana binen kimse gibi, za­rarı ödemek vâcib olUr. Bu hüküm sahih kavle göre; hem muttarit, hem-mün'akisdir. [33]

Kudûrî zikretmiştir ki: Sürücü, hayvanın ön ayağı ile yaptığı za­rarı öder. Çünkü, sürücünün gözünün önündedir. Şu hâlde, yürümekle beraber ondan sakınmak mümkündür. Fakat bu hâl, binici ile yedenin gözünden kaçar. Binâenaleyh, onların bundan korunması mümkün de­ğildir. Ba'zı âlimler, bu sözü benimsemişlerdir. Âlimlerin çoğu ise, bi­rinci sözü kabul etmişlerdir.

Bindiği hayvan ile bir kimseyi öldüren biniciye, keffâret vâcib olur. Çünkü, binici mübaşirdir. (Yâni, bizzat yapmıştır). Keffâret ise, an­cak mübaşeret ile olur. Eğer Öldürülen kimse, binicinin murisi [34] ;se; ona vâris olamaz. Çünkü bu da, mübaşerettir. Hayvanı sevk eden ile ye­den bunun aksinedir. Onlara keffâret vâcib olmaz ve Ölümüne sebeb ol­dukları kimseye vâris olabilirler. Çünkü, müsebbibdirler. Keffâret ve mîrâsdan mahrum olmak ise, sebeb olma ahkâmından değildir.

Hür olan her binicinin veya hür olan her yayanın âkılesi — şayet binici ve yaya çarpışsalar ve ikisi de ölse, yabancı da olmasalar ve çar­pışmaları hatâ ile olsa— diğerinin diyetini Öderler. Yabancı olsalar, diyetin onların mallarından ödenmesi gerekir. Nitekim bu mes'ele, daha önce defalarca geçti. Zira her birinin ölümü, diğerinin fiiline muzâf-tır. Çünkü O'nun fiili haddizatında mubâhdır. O da, yolda yürümesi-dir. Şu hâlde kendi nefsine nisbetle, zararı ödemek hakkında i'tibâra alınmaz. Çünkü kendi hakkında, mutlak surette mubâhdır. Şayet i'ti-bâr olunsa, yolun ortasındaki kuyuya düşüp ölen kimse için yarım di­yet vâcib olurdu. Çünkü yürümesi ve ağırlığı olmasa, kuyuya düşmez­di. Arkadaşının fiili mubah da olsa, lâkin başkası hakkında selâmet şarti ile mukayyetidir. İmdi telef onunla meydana gelince, zararı ödemek için sebeb olur. Bunda, İmânı Züfet* (Rh.A.) in ve İmâm Şafiî1 (Rh.A.) nin ayrı görücü vardır.

Eğer birbiriyle çarpışmak kasdeıı olursa, ittiiâken vâcib olan, dile­tin yansıdır. Çünkü her biri kendisinin ve diğerinin fiili ile ölmüştür. İmdi diyetin yarısı mu'teber olup, yansı heder olur. Nitekim ikisinden her biri, kendisini ve arkadaşını yaralamasında olduğu gibi. Hidâye'de ve Kâfı'de, kasd sureti açıkça zikredilmcmiştir. Belki, hasmın delili zumunda zikredilmiştir. Bundan dolayı Kifâye'de denmiştir ki: Kitap­larda zikredildiği üzere, kasdda her birinin âkılesi üzerine diyetin yan­sı vâcib olur. Hatâda ise; tam diyet vâcib olur. Ancak Kifâye sahibi ha­tâyı, mes'elenin vaz'ında; kasdı ise, hasmın sözünü açıklarken zikret­miştir.

Şayet birbiriyle çarpışan kimseler iki köle olsa, ikisinin de kanlan heder olur. Çünkü, suç, ikisinin de boyunlarına (rakabelerine) teallûk eder. Halbuki rakabeleri halef bırakmaksızın fevt olmuştur.

Şayet ikisinden biri hür olup, diğeri köle olursa, hür maktulün âkılesi üzerine hatâda kölenin kıymeti vâcib olur. Kıymeti, hür mak­tulün vârisleri alır. Çünkü İmâm A'zam' (Rh.A:) in ve İmâm Muham-med' (Rh.A.) in kabul ettikleri asla (kaideye) göre, kıymet âkile üzeri­ne vâcib olur. Çünkü İmâm A'zam ile İmâm Muhammed' (Rh. Aleyhİ-mâ) e göre asi olan; insanın ödenmesi (zemânı) dir. [35] O suç işleyen köle, bu kadar bir bedel bırakmış olur. İmdi o bedeli, hür maktulün vâ­risleri alır ve halef bulunmadığı için fazlası bâtıl olur. Hürrün âkıle-sî, ikasdda kölenin kıymetinin yarısını ödemeleri gerekir. Çünkü kasdde, ödenmesi gereken (mazmun) yarıdır. Bu miktarı Öldürülenin velîsi alır. Köle üzerine gereken şey, rakabesindekidir.[36] (Yâni, kölenin kıy­metidir). O da, hürrün diyetinin yarısıdır. Bu, düşer. Ancak, bıraktığı bedel miktarı düşmez. O da, kıymetin yarısıdır.

Hayvanın, eyer, gem ve bunların benzerleri gibi ba'zı âletleri; bir adamın üzerine düşmesiyle ölse, o hayvanı sevk eden kimsenin âkılesi öldürülenin diyetini öder. Çünkü bunlar, sakınmak mümkün olan şey­lerdendir. Zira o şeyin düşmesi, hayvanın üzerine ya bağlanmadığı yâhûd muhkem konulmadığı içindir.

Devenin'katarım yeden adamın âkılesi, zikredilen sâyikın akılesi gibi; o katardan bir deve, bir adamı ayağı iie banıp öldürürse diyetini ötfer. Çünkü yeden kimsenin, sürücü gibi katan koruması gerekir. On­dan sakınmak da mümkündür. Şu hâlde kusur etmekle tecâvüz etmiş olur. Şu kadar'iark var ki, canın diyetini âkile ödemesi gerekir; ma­lın ödenmesi ise, yedenin malından olur. Kâlî'de de böyle denmiştir.

Şayet yeden ile beraber devenin yanında bir sevk eden de var ise; eğer ikisinin de âkılelcri yoksa, ikisi beraber öderler. Eğer âkılesi var ise, âkilclerî öder. Çünkü bir yedici, hepsinin yedicisidir. Yine bir saik de, hepsinin sâikidir. Çünkü develerin yularları, birbirine bitişiktir. Fakat-sevk eden kimse devenin yanıbaşmda olmayıp, aralarına girerse, develerden birinin yularını da tutarsa, önündeki devenin zararını yal-- nız o saik öder. Şayet ikisinin arasında olan deve helak etti ise, ikisi beraber öderler. Çünkü kâid, sâikin ardında olanı yedemez. Zira yular, ayrılmıştır. Saik ise, önünde olanı sevk eder;

Katarı yeden kimsenin haberi yok iken, ve katar yürürken katara bir deve bağlanıp, bir adamı öldürse; yeden kimsenin âkılesi öldürüie-nin diyetini öder. Çünkü kâid, hepsinin yedicisidir. O devenin de, ye-dicisi olur. Yedmek ise, zararı ödemenin vâcib olmasına sebebdir. Öde­menin sebebi tahakkuk etmekle beraber, yedenin devenin bağlandığını biünemesiyle zarara ödemesi (zeinân) düşmem. Yedenin âkılesi, diyeti; deveyi katara bağlayanın âkılesinden alır. Çünkü bu, ödemeye sebeb olan bağlayandır. Deveyi katara bağlamıştır. Bu suretle tecâvüzde bu­lunmuştur. Vıe takdiren suçu işleyen o olmuştur.

Şayet bağlayan kimse, deveyi katar dururken bağlasa, yedenin âkılesi, öldürülenin diyetini rücûsuz öderler. (Yâni ödedikleri diyeti, de­veyi bağlayanın âkılesinden alamazlar.) Çünkü yeden kimse, başkası­nın devesini, sarınan ve delâleten izni olmaksızın yedmiştir. Şu hâlde yedenin âküesi, onlara lâıhık olan diyeti bir kimseden alamazlar. Olup olacağı: Bağlayan kimse, deveyi bağlamak ve yolda durdurmakla te­câvüz etmiştir. lâkin o yanlış iş, kâidih yedmesiyle ortadan kalkınış­tır. Bîr kimse yol üzerine bir taş koyup, başkası o taşın yerini değiş­tirmesi gibi olmuştur.

Keza katan yeden kimse devenin bağlandığını bilirse, yedenin âkı-lesi kendilerine lâhık olup, ödenmesi gereken zararı bağlayanın âkıle-sind<eıı alamazlar. Çünkü yeden 'kimse, devenin bağlanmasına razı olmuştur. Telef de, yedenin fiiline bağlıdır. Bu nedenle ıücû (yâni diyeti, deveyi bağlayanın âkılesinden almaları)  caiz olmaz.

Bir kimse köpeği veya doğanı ava salı verse veya sevk etse; yâni onunla beraber ardınca yürüse, her ne kadar arkasından gitmese bile, hemen arkacığında (fevrinde) [37] bulunduğu müddetçe, köpeği sevk edici hükmündedir. Bu durumda o kimse, şevke mülhak olur. Eğer ge­cikip geri kalırsa (ter&hî ederse), sevk kesilmiş olur. Bunu, Zcylaî (Rh. A.) zikretmiştir.

İmdi adamın hemen arkasında bulunduğu sırada (fevrinde), kö­pek bir insana zarar verse, köpeği sevk eden, onun itlaf ettiği şeyi öder. Çünkü itlaf, köpek yönünden sevk eden üzerine mahmuldür. Köpeğin fiili, o sevk edene muzâf olur. Nitekim zorlanan (mükreh) kimsenin fiili, âlet olabildiği yerde zorlayan kimseye muzâf olduğu gibi.

Doğanı göndermekle meydana gelen zararı ödemez. Aradaki fark şudur: Köpek, sevk edilebilir. İmdi, köpeğin şevkine i'tibâr edilir. Do­ğun ise, sevkedilemez. Böyle olunca, doğanda şevkin varlığı ile yokluğu müsavidir.

Zarara Ödeme sebebi bulunmadığı için, sevk olunmayan kopekde (onun meydana getirdiği) ödeme yoktur. Kendisi çıkıp, giden hayvanın gecede veya gündüzde cana veya mala isabet edip telef ettiği şeyde de zararı Ödeme gerekmez. Çünkü, Resûlüllah (S.AV.) :

«Hayvanın yaralaması hederdir  (boşa gider).» [38] buyurmuştur. Yaraladığı heder olan, kendisi çıkıp giden hayvandır Bir de; fiil hayvanın sahibine muzâf olamaz.  Çünkü, hayvanın sahibinden gönderme ve sevk gibi ona nisbeti gerektiren bir şey bulunmamıştır.

Bir kimsenin, bağlantı üzümünü yiyen ve bununla meşhur olan bir köpeği olsa; o da köpeğini muhafaza etmeyip, köpek üzümleri ye­se, o kimse zararı ödemez. Şayet, insanı telef etmesinden korkulan şeylerde şöhret bulursa, zararı öder. Nitekim eğri duvarın yıkılmasında, öküzün süsmesinde ve kuduz köpeğin ısırmasında olduğu gibi ki, eğer muhafaza etmezse telef ettiği şeyi sahibi öder.

Bir kimse, üzerine bir1 adam binmiş olan hayvanı dövüp veya bir ağaçla ve ağaç benzeri bir şeyle dürtüp; hayvan da diğer bir şahsı tep-se veya ön ayağı ile diğer şahsa vursa veya vuran kimsenin vurmasın­dan ve dürten kimsenin dürtmesinden ürküp; başka bir şahsa çarpıp öldürse, vuran veya dürten kimse, ölen şahsın diyetini öder. Hayvana binen kimse ödemez. Zira bu ödeme mes'elesi Ömer ve İbn-i Mes'ûd (R Anhümâ) dan mervîdir. Bir de; dürten kimse sebeb olmakda mütecaviz­dir. Binici ise, fiilinde tecâvüzkâr değildir. Zararı ödetmede, müteca­vizin tarafı tercih edilir. Hattâ binici hayvanı yolun üzerinde durdur-sa, diyeti ödeme binen ile dürten arasında ikiye bolünü*. Çünkü binici hayvanı durdurmakda., dürten gibi haksızlık etmiştir. Eğer hayvan, dürten kimseyi tepip öldürürse, O'nun kanı boşa gider (yâni, diyetini kimse ödemez). Çünkü, kendisi üzerine suç işleyen gibi olmuştur. Şa­yet hayvan, biniciyi üzerinden atıp öldürse; diyeti dürten kimsenin âkı-Ie'si öder. Çünkü dürten kimse, ölüme sebeb olmakta mütecavizdir. Sonra, dürten kimse ancak çiğneme olayı dürtmenin hemen- akabinde olduğu zaman öder. Hattâ hayvanı sevk ona muzâf olur. Şayet, hayva­nın basması (veya çarpması) dürtmenin akabinde olmazsa, diyeti bi­nici öder. Çünkü dürtmenin eseri kesilip, hayvanı sevk biniciye muzâf kalmıştır.

Kasabın koyununun gözünü çıkaran kimse, maliyet bakımından koyundan eksilttiği şeyi öder. Çünkü, koyundan maksûd olan ettir. On­dan eksilene, ancak bu cihetle i'tibâr edilir. Kasabın sığırının ve boğaz­lanmak için hazırlanmış olan devesinin gözünü çıkaran kimse ve yine eşeğin, katırın ve atın gözünü çıkaran kimse, o hayvanın kıymetinin dörttebirini öder. Çünkü Resûlüllah' (S.A.V.) den; hayvanın gözü hak­kında hayvanın kıymetinin dörttebiri ile hüküm verdiği, rivayet edil­miştir. Hz. Ömer (R.A.) de, kıymetin dörttebiri ile hüküm vermiştir. Bir de; bu işin yapılması ancak dört gözle mümkün olmuştur. Gözün ikisi hayvanın, ikisi de onu kullananındır. Sanki o hayvan, dört gözlü imiş gibi olur ve bir gözü çıkınca kıymetin dörttebiri vâcîb olur. [39]

 

Kölenin Suç İşlemesi Ve Köleye Karşi Suç İşlemek Babı

 

Bir köle (abd); kasden suç işlese, insan öldürmede kısas vâcib olur. Nitekim daha önce geçti. Ancak, eğer öldürülen kimsenin velîsi Ue kö­lenin efendisi arasında sulh veya öldürülenin velîsinden afv vâki olur­sa, kısas yapılmaz. Kanı mubah olduğu için suç işleyen köleyi (abdı), rıkk [40] yapmak caiz olmaz.

Kölenin ikrarı ile kısas sabit olur. Efendisinin ikrarı ile^âbit olmaz.

Çünkü bu ikrar, kölenin zararına olduğu için, bunda töhmet yoktur. Şu hâlde, kabul edilir. O ikrar, insan olması i'tibâriyle kana râci' olan şeyde hürriyetin aslına carîdir. Bundan dolayı, efendinin köle aleyhin­deki hadd ve kısas ikrarı, kabul edilmez. Bu ikrar, efendinin hakkına tesadüf etse de zımnidir. Riâyeti gerekmez.

Kölenin, nefsin dûnunda [41] olan bîr şey hakkındaki ikrarı, hü­kümde, hatâ ile öldürmek gibidir. Musannif hükmü, «O köleyi, «fcndisi 3uç karşılığında verir.» sözü ile zikretmiştir. Öldürülen kimsenin velîsi, o köleye mâlik olur. Ya.da, kölenin efendisi suçun diyetine karşılık O'nu fidye verir. Yâni kölenin efendisi, köleyi vermek ile diyet verip O'nu kurtarmak arasında muhayyerdir. Lâkin asi vâcib olan, sahih kavi­de köleyi vermektir. Bundan dolayı, kölenin ölümüyle, vacibin mahalli ortadan kalktığı için vâcib düşer. Hür kaatilin ölümü bunun aksinedir ki, o zaman diyet âkılesi üzerine vâcib olur. Köleyi vermek ile diyet verip O'nu kurtarmaktan her biri hâlen lâzım gelir, (yâni edası gere­kir). Köleyi vermenin (defin) hâlen lâzım gelmesi, köle ayn [42] oldu­ğu içindir. Ayn olan şeylerde te'cîl yoktur. Diyet verip kurtarma (fi-dâ) nın hâlen olmasına sebeb ise;'aynın bedeli olduğu içindir, Bir>uen-aleyh, onun hükmünü alır. Şayet köle ölünceye kadar velî bir şey ihti­yar etmese, hakkın mahalli ortadan kalktığı için, üzerine suç işlenmiş (mücennâ aleyh) olanın hakkı bâtıl olur. Nitekim, daha önce geçti.

Şayet fidâyı (fidyeyi) verdikten sonra köle ölse, hak kölenin boy­nundan efendinin zimmetine geçtiği için, ibra etmiş olmaz. Şayet öldü­rülen kimsenin velîsi O'nu diyeti ile kurtarmış olsa ve peşisıra köle yi­ne suç işlese; ikinci suç, birinci suç gibidir. Çünkü öldürülenin velîsi, fidye alınca, suçlu birinci suçundan kurtulur ve suç işlenmemiş gibi olur. İkinci suç için köleyi def veya fidâ (fidye vermek) vâcib olur.

Şayet köle iki suç işlese, kölenin efendisi O'nu, üzerine suç işlenen kimsenin velilerine verir. Onlar da hakları nisbetinde aralarında taksim ederler. Yâni iki suçun diyeti miktarına göre taksim ederler. Ya da, kölenin efendisi O'nu ikisinin diyeti (ersi) ne [43] karşı fidye verir. Çün­kü birinci suçun'kölenin rakabesine teallûk etmesi, ikincinin de O'na teallûkuna mâni' değildir. Birbiri ardınca gelen (mütelâhıka) borçlar gibi.

Görülmez mi ki; efendinin mülkü, suçun teallûkunu metıetmez. Böyle olunca, üzerine ilk suç işlenenin nıenctmemesi, evlâ yoluyla olur. Eğer velîler bir topluluk (yâni, ikiden fazla) olursa, verilen köleyi his­selerine göre taksim ederler.

Eğer kölenin efendisi O'mı fidye verirse, onların bütün diyetlerine karşı fidye verir. Nitekim sebebi zikredildi ki, birinci suçun kölenin rakabesine taalluku, ikinci suçun teallûkunu menetmez. Şayet suç iş­leyen köleyi efendisi hibe etse veya satsa veya âzâd etse veya müdebber eylese veya suç işleyen câriye olup O'nu istîlad eyîese [44] ve suçu bilme­se, kıymetinden ve diyetten daha az olanı öder (yâni, hangisi daha az ise, onu öder.)- Eğer suçu bilirse; diyete borçlu olup, onu Öder. Çünkü efen­di bu tasarrufâttan önce def ile, fidâ, yâni köleyi vermek ile fidye öde­mek arasında muhayyer olmuş idi. Efendinin suç hakkında bilgisi yok iken vermek için mahal olmayınca, diyet (erş) için muhayyer olmaz. Bu durumda kıymet, köle yerine geçmiştir. Daha az ile daha çok ara­sında muhayyer bırakmakta bir fayda yoktur. Bu durumda daha az (ekal) olan kıymet vâcib olur. Suçu bilmek, bunun aksinedir. Çünkü, bu takdirde efendi diyet için muhayyer olur. Nitekim efendi, kölenin âzâdmı, O'nun Zeyd'i öldürmesine veya O'na bir şey (veya iftira) at­masına veya Zeyd'in başını yarmasına bağlasa; köle de o işi yapsa, bu takdirde durum yukarıda anlatılan gibi olur. Yâni efendi köleye; eğer Zeyd'i öldürürsen, hürsün dedikde; o da öldürse veya eğer sen Zeyd'e silâh atarsan hürsün dedikde, köle de atsa veya eğer sen Zeyd'in ba­şını yararsan hürsün dedikde köle de ZeycTin başını yarsa, diyete borç­lu olur. Çünkü efendi, kölenin suçuna karşılık fidye vermek için muh-tâ$H3İur. Çünkü köleye suç mevcûd farzederek âzâd etmiştir.

$$Bir köle, hür bir insanın elini kasden kesse ve kölenin efendisi ka­dının hükmü ile veya hükümsüz köleyi o hür kimseye verse, o da köleyi âzâd etse; sonra o yara sirayet edip [45] o kimse ondan ölse, kölenin âzâ-dı, cinayeti için sulh olur. Zira hür kimse köleyi âsâd edince bu onun kasdı, sulhu tashih olduğuna delâlet eder. Çünkü o sulh için sıhhat, an­cak cinayette ve cinayetten meydana gelen şey için sulh olmakla sahîh olur. Eğer hür kimse O'nu âzâd 'etmedi ise, köle efendisine geri ve­rilir. Çünkü o hür kimse, onu âzâd etmeden, yaranın sirayeti ile ölse, zahir olan şudur ki; vâcib olan mal değil, belki kısâsdır. İmdi kölenin verilmesi bâtıl olup, köle efendisine geri çevrilir. Öldürülen kimsenin velîsi, o köleyi öldürür veya Ö'nu afv eder. Yâni velî, öldürmek ile afv etmek arasında muhayyer bırakılır. Çünkü o kimsenin kanı mubâh-dır. Nitekim, daha önce geçti.

Borçlu me'zûn [46] bir köle hatâen suç işlese, efendisi de onu, suç işlediğini bilmeksizin âzâd etse, âzâd eden efendi, borç sahibine yâni alacaklıya, kölenin kıymetinden ve borcundan en az (ekal) olanı öder. (Yâni hangisi daha az ise, onu öder). Cinayetin velîsine de kölenin kıy­metinden ve diyetten en az (ekal) olanı borçlu oluı\ Çünkü kölenin efendisi, borçlu olan me'zûn köleyi âzâd edince, alacaklıya kölenin kıy­metinden ve borçdan en az (ekal) olanı vermesi îcâbeder. Hatâen cina­yet işleyen köleyi âzâd edince, kıymetinden ve diyetinden hangisi en az ise, onu öder. İkisi arasında müzâhim. (zıd) bulunmadığı için içtimâ edince de, böyle olur. Çünkü eğer âzâd olmayaydı, cinayetin velîsine verilip, ondan sonra borç İçin satılırdı.

Borçlu olan me'zûn bir câriye, bir çocuk doğursa, O'nun cinayeti için o çocuk, onunla beraber verilmez. Ama, cariyenin borcu için satılır.

Zira zimmetinde olan borç, O'nun rakabesine mütealliktir. Tealluk, ço­cuğa sirayet eder. Cinayet için vermek, efendisinin zimmetindedir ve cariyeye ancak hakîki fiilin eseri, mülâki olur. O da, cariyeyi vermek­tir. Sirayet, %er'î işlerde olur; hakîkatta olmaz.

Bir adamın kötesini, başka bir adanı, O'nu efendisi âzâd etti san­sa ve âzâd edilen köle de, o âzâd edilmiş sanan adamın bir velîsini yâ­ni bir yakınını yanlışlıkla (hatâen) öldürse, o sanan kimse için bir şey yoktur. Çünkü efendisi O'nu âzâd etti sanınca, o sanan kimse, kölenin efendisinden ne köleyi almaya ve ne de diyet almaya müstehıkr olma­yıp, ancak hür olmakla aknesinden diyet almaya müstehık olduğunu ikrar etmiş olur. O köleyi hür sanan kimse, kendisi hakkında tasdik edilir de, köleyi veya fidyesini vermek düşer. Âkile üzerine diyet da'vâ-sında da tasdik olunmayıp, ancak deîîl ile tasdik olunur.

' Âzâd edilmiş bir köle; «Ben, azadımdan önce Zeyd'in kardeşini yanlışlıkla öldürdüm.»dese, Zeyd de, «Belki, âzâddan sonra öldürdün.» dese, birincisi tasdik edilir. Çünkü Zeyd, köle üzerine bir şey iddia et­mektedir ki, köle O'nu ikrar ederse, diyeti ödemesi gerekir. Akılenin ödemesi gerekmez. Çünkü Zeyd, kölenin âzâddan sonra hatâen insan öldürdüğünü iddia ediyor. Köle, bunu ikrar etse, diyeti ödemesi gerekir. Zira ikrar ile sabit olanı, âkıleler yüklenmezler. Binâenaleyh, kölenin âzâddan önce. öldürdüm, demekden muradı, ondan sonra öldürmedim, demektir. Çünkü böyle demekle, diyeti Ödemesi lâzım gelmekten kaçı­nır. Yoksa, zahir ma'nâsı değildir ki, köle sahibinin, kıymetinden ve borcundan en azı ile diyeti ödemesi gerektiği anlaşılsın. Bu, efendinin cinayeti bilmediğine göredir. Şayet cinayeti bilirse, diyet lâzım gelir. Bununla beraber kölenin sözü, efendi üzerine hüccet değildir.

Şayet bir adam, cariyesi için, «O'nu âzâd etmezden önce, elini kes-dim!» dese ve câriye de, «Belki,.âzâddan sonra kesdin!» dese, câriye tas-dîk edilir. Efendinin, cariyeden aldığı mal da böyledir. Yâni bir kimse, cariyesini âzâd ettikden sonra, cariyeye, «Ben, seni âzâd etmezden ön­ce, elini kesdim!» veya «Bu malı, senden aldım!» dese, ve câriye de «Bel­ki kesmeyi ve almayı âzâddan sonra yaptın.» dese, söz cariyenindir. Çünkü adam, ödeme sebebini ikrar etmiştir. Ondan sonra berâet iddia etmekte ve câriye inkâr etmektedir. Şu hâlde söz, inkâr edenindir.

Cima* ve gailede câriye tasdik edilmez. Yâni efendi, aCâriye ile âzâddan önce cinsî ilişkide bulundum.» dese veya «Gaileyi (yâni cari­yenin gelirini) âzâddan ,önce aldım.» dese, söz efendinindir. Çünkü zahir olan, bunların kölelik hâlinde olmalarıdır.

Mahcur [47] bir köle veya bir çocuk; bir başka çocuğa, bir adamın öldürülmesini emrctse, o da öldürse, Öldürülenin diyetini kaatilin âki-lesi ödemesi gerekir. Çünkü öldürmeye girişen, emredilen çocuktur. Şu hâlde O'nun âkılesi, Öldürülenin diyetini Öder. O âkile, ödedikleri diyeti kölenin azadından sonra köleden alırlar. Çünkü, kaatU olan çocuğu bu yolsuzluğa uğratan köledir. Lâkin kölenin sözü, efendisi hakkında mu'teber değildir. Şu hâlde diyeti, âzâddan sonra öder.

Âkile diyeti, emreden çocukdan alamazlar. Çünkü, emreden çocuk-da 'ehliyet eksiktir.

Eğer mahcur bir köle, kendi gibi mahcur bir kölenin me'mûru ölraakla kaatil olsa; kaatil olan mahcur kalenin efendisi, kasden öldür­mede O'nu diyet için, öldürülenin vârislerine verir. Ya da, hatâda hâ­len rucû etmemek şartıyla, O'nu fidye verir. Çünkü emir, sözdür; mah­curun sözü ise, mu'teber değildir. Onunla, fi'l-hâl muâhaze olunmaz. Belki mâni' ortadan kalktığı için, âzâd edilmesinden sonra diyeti on­dan alır. O mâni1, efendinin hakkıdır. Kölenin kıymetinden ve fidye­den en azını alır. Çünkü ziyâdeyi vermekte muhayyerdir, mecbur de­ğildir. Kasden öldürmede dahî hüküm böyledir. Yâni kaatilin efendisi kaatil köleyi verir yâhûd fidyesini öder. Ondan sonra Öldürmeyi emre­den köleden, O'nun kıymetinden ve ödediği fidyeden en azını alır.

Eğer kaatil olan köle, küçük olursa böyle yapılır. Çünkü küçük ço­cuğun kasdı, hatâ gibidir. Eğer kaatil olan köle büyük ise, kısas olunur. Çünkü kısas, köle ile hür arasında câri olur.

Bir köle (kınn), [48] iki hür insanı öldürse; onlardan her birinin de ikişer velîsi-olsa ve her birinin birer velîsi afv etse, o kaatil kölenin efen­disi kölenin yansını, o geri kalan iki velîye verir. Ya da, fidye olarak tam diyet öder. O da, onbin dirhemdir. Çünkü rakabe, kısas hükmiyle on-larm her birine dörfctebirdir. İkisi haklarını afv ettiği zaman; onların hakları bâtıl olup, diğer ikisinin hakkı, yarımda baki kalır. Bundan dolayı kölenin efendisine, ya kölenin yarısını yâhûd fidyesini ver, de­nilir. Fidyenin miktarı yirmibin dirhem idi. İkisi afv edince, onların hakkı bâtıl olur, diğer ikisinin haklan beşbinde bakî kalır. Bundan do­layı efendi, ombin dirhem fidye verir.

Şayet köle (kınn), iki hürrün birini hatâen ve bilini de kasden öl­dürür de; kasden öldürülen kimsenin iki velîsinden biri afv ederse, efendisi, hatâen öldüren kimsenin velîsine diyet öder. Diyetin yarısını da, kasden Öldürülen kimsenin velîsinden birine fidye olarak verir. O da, kasden öldürülen kimsenin velîsinden affetmeyenidir. Çünkü hak­kın yarısı afv ile bâtıl olup, yarısı geri kalmış ve mal olmuştur. Bu beşbin dirhemdir. Hatâ ile öldürülenin velîsinin hakkından bir şey bâ­tıl olmamıştır. Hatâ ile öldürülen kimsenin iki velîsinin bütün diyette haklan onbin dirhem idi.

Ya da, kölenin efendisi, onlara üçtebirer verir. Yâni, fidye verip kurtarmak ile köleyi vermek arasında muhayyerdir. Kölenin efendisi, kaatil köleyi verse, üçe taksim ederek verir. Üçte ikisi, hatâ ile öldürü­len kimsenin velîsine ve üçte biri kasden öldürüp de afv etmeyen velîye verilir. Bu, İmânı A'zam' (Rh.A.) a göre, avl [49] yönündendir.

Hatâ ile öldürülen kimsenin velîsinin hissesi, tüm ile çarpılır (KtilTe darb olunur). Kasden öldürülen adamın afv etmeyen velîsinin hissesi, yarım ile çarpılır. Çünkü O'nun hakkı, yarımda ve ötekilerin hakları tümdedir. İmdi her yarım, bir hisse olup; hatâen öldürülen kimsenin velîsinin hakkı iki hissede ve kasden öldürülen kimsenin afv etmeyen velîsinin hakkı, bir hissede olur. Ve aralarında üçtebir hesabıyla tak­sim edilir. İmâmeyn' (Rh. Aleyhimâ) e göre; münazaa yoluyla dörttebir hesabıyla taksim edilir. Diyetin dörtteüçü, hatâen öldürülen kimsenin velîsine; dörttebiri kasden öldürülen kimsenin velîlerinden birine veri­lir. Çünkü diyetin yarısı, münâzaasız hatâ veiîsinindir. Diğer yarımda, iki grubun münazaası müsavidir. Şu hâlde o da ikiye bölünür. Bundan dolayı, dörttebir hesabiyle taksim edilir.

İki ortağın kölesi, o İki ortağın yakınlarım öldürdükde; iki orta­ğın biti afv etse, hepsi bâtıl olur. Çünkü vâcib olan mal, öldürülenin hakkı olur. Zîrâ, Jkanının bedelidir. Bundan dolayı öldürülen kimsenin borçları, o maldan eda edilir ve vasiyyetleri yerine getirilir. Ondan sonra, öldürülen kimsenin ihtiyâçları bitince, vârisleri O'nun yerini alır. Efendinin kölesinde alacak borcu olamaz. Binâenaleyh, bu husûs-da vârisleri O'nun yerini tutamazlar. [50]

 

Öldürülen Veya Sakatlanan Köle   Hakkında Bir   Fasıl

 

Erkek veya kadın kölenin diyeti, kıymetleri kadardır. Şayet kö­lenin kıymeti hürrün diyetine — ki onbin dirhemdir — ulaşsa veya ca­riyenin kıymeti, hür kadının diyetine — ki beşbin dirhemdir — ulaş­sa» kölenin derecesi hürden aşağı olduğunu göstermek için, erkek köle ile cariyenin her birinin diyetlerinden onar dirhem eksiltilir. Bu on dirhem eksUtiimesi, Abdullah İbn-i Abbâs' (R.A.) in [51] eseri [52], yâni hükmü iledir.

Eğer erkek kölenin kıymeti onbin dirhemden daha çok olup; ca­riyenin kıymeti de beşbin dirhemden daha çok olursa; İmâm Ebû Yû­suf ile İmâm Şafiî' (Rh. Aleyhimâ) ye göre, ne kadar çok olursa olsun,  kıymeti vâçtb olur. Gasbda [53] her birinin kıymetleri ne kadar çok olur­sa olsun, ona i'tibâr edilir İmdi bir kimse, kıymeti yüz altın eden bir köleyi gasb edip, elinde helak olsa O'nun yüz dînâr ödemesi gerekir.

Hür insanın takdir edilen diyeti, kölenin kıymetinden takdir edilir. Zîrâ kölede kıymet, hürrün diyeti gibidir. Çünkü, kanın bedelidir. Şu hâlde ikölenin elinde, yâni eli telef edildikde, kıymetinin yansı öden­mesi gerekir. Nitekim hürrün elinin telef edilmesinde, diyetinin yarısı ödenmesi gerektiği gibi.

Kölenin kıymeti ne kadar olursa olsun, sahîh olan kavle göre, yarısı Ödenmesi gerekir. Ancak İmâm Muhammed' (Rh.A.) den bir rivayette, kölenin elinin kesilmesinde beşbin dirhem ödenmesi gerekir.

Bir kölenin eli kasden kesilip ardından âzâd edilse, sonra o kesik sirayet edip ölse, şayet O'na yalnız efendisi vâris olursa, yâni âzâdh kölenin vârisi ancak efendisi olursa, İmâm A'zam ile İmâm Ebû Yû­suf (Rh. Aleyhimâ) a göre, O'nun (kölenin) elini kasden kesen kimse kısas olunur. İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre, kısas olunmaz. Çünkü kısas, yaralama vaktine dayanmış olduğu hâlde ölüm sebebiyle vâcib olur. Eğer yaralama vaktine i'tibâr olunursa, velayet sebebi mülktür. Eğer ölüm sebebine i'tibâr olunursa, velayetin sebebi, velâya veraset­tir. İmdi, istihkak sebebinin bilinmemesi kısası meneder. Müstehıkkm 'bilinmemesi gibi.

İmâm A'zam (Rh.A.) ile İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) un deMli şudur: Hak sahibi yüzde yüz bilindiği zaman sebebin bilinmemesine i'tibâr olunmaz. O kölenin vârisi, yalnız efendisi olmayıp belki başka vârisi var ise, o kölenin kaatili ittifâ-kla, kısas olunmam. Çünkü mu'teber olan, şayet yaralama vakti olursa, müstehık efendidir. Eğer mu'teber olan Ölüm vakti olursa, o vâris'olur. Ya da, efendisi ile beraber, o vâris olur. İmdi lehine hüküm verilecek kimsenin bilinmemesi, hükmü meneder.

Efendi iki kölesine: «İkinizden biriniz hürdür.» dese, sonra bir kim­se tarafından ikisinin de başlan yarılsa, efendi; hürriyet için, «Şunu niurâd ettim.» diyeTek birini ta'yîn etse, ikisinin de diyetlerini (erşle-rini) efendi alır.

O köleleri bir adam öldürürse; efendi, hürrün diyetini ve kölenin kıymetini alır. tkisî arasındaki fark şudur ki: Beyân, mahal hakkında inşâdır, efendi hakkında izhârdır. Bundan dolayı, şayet efendi beyân­dan önce Ölse, âzadlık ikisi arasında şayi olur. Yaralanmadan sonra, beyân için mahal bakî kalır. Ve her ikisi hakkında, inşâ mu'teber olur. ölümden sonra beyân için mahalli bakî kalmaz ve hâlis izhâr sayılır Halbuki ikisinden biri, yakînen hürdür. Bu durumda, kölenin kıymeti ve hürrün diyeti- ödenmesi gerekir.

Şayet iki köleden her bilini bir adam öldürse, o iki kölenin kıymet­leri lâzım gelir. Zîrâ biz, her birinin hür olarak öldürüldüğünü kesin olarak bilmiyoruz. İki kaatilden her biri de öldürdüğü kölenin hür ol­duğunu inkâr etse, bu durumda o iki kaatilin, o iki kölenin-kıymetle­rini ödemeleri gerekir.

Şayet bir adam, "bir kölenin iki gözünü çıkarsa; o kölenin efendisi dilerse köleyi, o gözünü çıkaran kimseye verip ondan kölenin tamamen kıymetini alır. Ya da, dilerse köleyi alıkor. Kölenin kıymetinden eksileni alamaz. Bu, înıâm A'zam' (Rh.A.) in sözüdür. İmâmeyn (Rh. Aleyhirriâ) demişlerdir ki; Efendi köleyi verip, kıymetini almak ile noksâmnı alıp, köleyi tutmak arasında muhayyer kılınır. Çünkü maliyetin ma'nâsı bil-ittifâk mu'teber olunca,.efendinin mezikûr vech üzere muhayyer olması gerekir. Nitekim, diğer mallarda olduğu gibi. Zîrâ bir kimse, başkası­nın'giysisini parçalâsa, yâni çok yırtsa, o giysinin mâliki, giysiyi yırta­na verip kıymetini ödetmek ile giysiyi alıp, noksanını ödetmek arasın­da muhayyerdir.                    

İmâm A'zam' (Rh.A.) m delili şudur: Maliyet, eğer zâtta mu'teber olursa, onda insanlık boşa gitmez ( heder olmaz). Maliyet etraf da (yâ­ni el, ayak, göz ve kulak gibi cüzlerde) da heder değildir. Bundan dola­yı, eğer bir köle, başka bir kölenin elini kesse; efendisi, köleyi vermek, ya da fidye ödeyip kurtarmakla emrolunur. Halis mal olsa, satılmak vâcib olurdu. Sonra, zararı ödemenin (zemânın) cüzlere ayrılmaması ve bedenin temellük olunmaması da insanlığın ahkâmmdandır. Zararı ödemenin cüzlere ayrılması ve bedenin temellük olunması ise maliyet ahkâmmdandır. Böylece biz, iki benzer şeyin hükümlerini tamâmiyle vermiş olduk. [54]

 

Kölenin  Öldürmesi Veya Öldürülmesi Hakkında Bir   Fasıl

 

Bir müdebberv«yâ ümm-ü veled, yanlışlıkla (hatâen) bir cinayet İşlediğini ikrar etse, ikrarı caiz olmaz ve bunların hiç birine bir şey lâzım gelmez. Musannif, mükâtebi" zikretmemiştir, çünkü O'nun hük­mü «Kitabet Bölümü» nde geçmiştir.                                             

Âzâd edildikden sonra bile ikrar etseler, yine onlara bir şey lâzım gelmez. Çünkü, onların yanlışlıkla işledikleri cinayetin mu'cebini efen­dileri yüklenir. Bunların ikrarı ise, kendi aleyhlerine geçerli değildir.

O cinayetin beyyine ile isbâtınâan sonra, o müdebberin veya ünım-ü veledin efendisi diyetten ve kıymetten en az olan miktarı öder. Nite­kim rivayet edilmiştir ki; Ebû Ubeyde b. Cerrah (R.A.) [55] Şam'da Emir İken, Sahabe' (R. Anhüm), nin huzurunda, müdebberik cinayet, iş­lemesiyle efendisi üzerine hüküm vermiştir. Bu, icmâ' olmuştur.

Bir de, efendi; tedbîr ve istîlâd ile cinayet sırasında rakabenin ve­rilmesine mâni' olmuştur. Bununla o, diyeti için ihtiyar etmiş sayılma­mıştır. Çünkü efendi, o müdebberin cinayet işlediğini bilmeme,kted^r. Sanki o efendi, cinayetin işlendiğini bilmeyerek tedbîr ve istîlâdı cinâ* yetten sonra yapmış gibi olmuştur. Bu durumda, kölenin kıymetinden ve diyetten en az miktarı Ödemesinin vâcib olması; aslen köleyi ver­menin cinayet sebebiyle vâcib olmasındandır. Efendiden ileri gelen bir sebeble (yâni tedbîr ve istîlâd sebebiyle) köleyi vermesi mümkün olma­mıştır. Böylece köleyi vermediği için kıymetini ödemesi vâcib olur.    .

Efendisi kölenin kıymetinden daha fazlasını men etmez. Cinaye­tin velîsi için de diyetten fazlasında.hak yoktur. Cinsi bir olan şeyler­de en az- (ekal) ile en çok (ekser) arasında muhayyerlik sabit olmaz. Köle, bunun hılâfmadır. Çünkü onda efendi köleyi vermekle fidye ara­sında muhayyer kılınmıştır. Cinsleri de muhteliftir.

Şayet »müdebber bir kaç cinayet işlese, ona ancak bir ayn karşılı­ğında bir tek kıymet lâzım gelir. İkinci cinayetin velîsi, birinci cina­yetin velîsine, ona hükümle verilen kıymette ortak olur. İkinci cinaye­tin velîsi, efendiden bir şey isteyemez. Çünkü efendi, köleyi vermek hususunda mecburdur. Müdebberin efendisinden veya — eğer müdeb-berin kıymeti birinci velîye Mahkeme hükmü olmaksızın verildi ise, — birinci cinayetin velîsinden ister. Çünkü efendi bu takdirde, vermeye mecbur değildir.

Müdebber yanlışlıkla (hatâen) cinayet işleyip hemen arkasından ölse, efendisinden kıymet düşmez. Çünkü cinayet, efendinin üzerine tedbîr sebebiyle sabit olmuştur. Müdebberin ölmesiyle, o kıymet düş­mez.

Müdebber, efendisini yanlışlıkla (hatâen) öldürse, kıymetinin ta­mâmında çalışır. Çünkü tedbîr, müdebberin rakabesini (yâni kölelik-den kurtulması için) vasiyettir ve rakabe, müdebber için salim olmuş­tur. Çünkü müdebber, efendisinin Ölümüyle âzâd edilmiştir. Kaatil için ise, vasiyyet yoktur. Binâenaleyh, kaatilin, rakabesini reddetmesi vâ­cib olur. Halbuki, rakabesini reddetmekten âcizdir. İmdi rakabesinin bedeli olan- kıymeti reddetmek vâcib olur.

Eğer müdebber, efendisini kasden öldürdüyse, vâris O'nu öldürür veya kıymetini almak için çalıştırıp ondun sonra öldürür. Birincisi, yâni vârisin O'nu öldürmesi açıktır. İkinciye gelince: «Tedbîr vasiyyet-tir... ilâh.» diye zikredilen şey sebebiyledir.

Bir kimse, efendisi tarafından eli kesilen bir köleyi gasb etse; o kesmek, kölenin bedenine sirayet edip köle pise, o gâsıb, kölenin eli ke­silmiş olduğu hâldeki kıymetini öder.

Şayet kölenin efendisi, kölenin elini, köle gâsıbin elinde iken kes-se ve kesme gâsıbin yanında iken sirayet edip köle ölse, gâsib ödemez.

Çünkü gasb, gasb olunan şeyin ödenmesini gerektirir. Gâsıb ise, gas-bedilenin geri verilmesiyle ve efendinin de köleyi ele geçirmesiyle be-râet eder.

Birinci mes'elede; efendi, kölenin elini, köle kendi yanında iken kesince, kölenin kıymeti eksilmiş olur. Bu durumda gâsıbm, kölenin kıy­metini, eli kesilmiş olduğu hâlde ödemesi gerekir.

İkinci mes'elede; efendi kölenin elini gâsıbm elinde iken kesdiğine göre, köleyi geri almış olur. Çünkü, köleyi ele geçirmiştir. Köle, efendi­nin mülküne ulaştığı için gâsıb zararı ödemekten berâet eder.

Mahcur bir köle, kendisi gibi mahcur bir köleyi gasb edip elinde ölse, O'nu öder. Çünkü mahcur köle, davranışlarından sorumludur. Hattâ gasb açık delil ile sabit olursa, o sebeble- satılır. Mahcur köle, sözlerinde muâhaze olunmaz. Hattâ gasbını ikrar etse, bu sebeble satıl­maz* Belki, âzâd edilmesinden sonra muâhaze olunur.

Bir müdebber köle, O'nu gasbe&en kimsenin yanında cinayet işlese, ondan sonra efendisi yanında da bir cinayet işlese; efendisi müdebbi­rin kıymetini iki cinayetin velîlerine öder. Yâni bir adam, bir müdeb-beri gasb etse; müdebber, o gâsıbm yanında bir cinayet işlese, bundan sonra gâsıb müdebberi efendisine geri verdikde, efendisi yanında bir cinayet daha işlese, müdebberin efendisi iki cinayetin velilerine zara­rı öder. Müdebberin kıymeti, cinayetin iki velîsi arasında ikiye bölünür. Çünkü müdebberin cinayetinin mûc&bi, cinayet çok olsa bile, bir tek kıymettir. Müd-ebberin efendisine vâcib olur. Zîra efendi, kölenin cina­yetinden önce fidye vermek için muhtar olmaksızın kendisini âciz kıl­mıştır. Nitekim, kölenin cinayetini bilmeksizin cinayetten spnra köleyi âzâd eyledikde, hüküm budur.

Cinayetin iki velîsi arasında müdebberin kıymetinin- yan yarıya paylaştınlmasımn sebebi, her ikisi sebebde eşit oldukları içindir.

Müdebberin efendisi, müdebberin kıymetinden ödediği şeyin yarı­sını, gâ&ıbdan alır. Çünkü kıymetle, iki cinayet ödemiştir. Bunların yansı gâsıbm yanında meydana gelen bir sebebten, diğer yansı da ken­di yanında iken meydana gelen bir sebebdendir. Şu hâlde gâsıb tara­fından kendisine ulaşan sebeble, gâsıba müracaat eder. (Yâni, köle­nin kıymetinin yansını ondan alır.) Bu durumda sanki efendi, kölenin yansını geri vermemiş gibi olmuştur. Zîrâ gâsıb, yanında meydana gelen bir sebeble müstehakkın reddi, reddedilmemiş gibidir.

îmâm A'zam ile İmâm Ebû Yûsuf (Rh. Aleyhunâ) a göre, efendi, gâsıb dan aldığı kıymetin yarısını, birinci cinayetin velîsine verir. İmânı Muhammed (Rh.A.) demiştir ki: O'na vermez, çünkü efendinin, gâsıb-dan aldığı yarım; birinci cinayetin velîsine teslim ettiği şeyin karşılı­ğıdır. Çünkü efendi, gâsıba ancak onun sebebiyle başvurmuştur. Şu hâlde, bir mülkde iki bedel bir araya gelmesin diye, ona vermez.

İmâm A'zam (Rh.A.) ile tmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) un delili şudur:

Birinci cinayetin velîsinin hakkı, kıymetin hecindedir. Çünkü mü-debberin, O'nun üzerine cinayeti vaktinde bir kimse O'na ortak değildi. Şu hâlde, kıymetin tamâmına müstehık olur. Eksik olması, ikinci ci­nayetin müzâhameti i'tibâriyledir. Şayet birinci cinayetin velîsi, köle­nin bedelinden mâlikin elinde boş kalmış olduğu hâlde bir şey bul­sa, hakkı tamâm olması için ondan alır. Aksi; yâni müdebber, efendisi yanında hatâen cinayet işleyip, ondan sonra bir adam O'nu gasb et-tikde, gâsıbm yanında bir cinayet daha işlese, efendi gâsıbdan bir şey alamaz. Çünkü birinci cinayet, ik'endi elinde olmuştu.

Köle (kmn), her iki fasılda müdebber gibidir. Yâni, O'nu gasbeden kimsenin yanında cinayet işleyip, ondan sonra efendisi yanında ci­nayet işlese yâhûd bunun aksi olsa, müdebber gibi olur. Lâkin, ikisi arasındaki fark şudur: Efendi, kölenin kendisini cinayetin iki velîsine verir; müdebberin ise, kıymetini verir. Efendi, köleyi cinayetin iki ve­lîsine verince, kıymetinin yansını gâsıbdan alir ve aldığını mâlike tes­lim eder. Bu, İmâm Muhammed' {Rh.A.) e göredir. İmâm A'zam İle İmâm Ebû Yûsuf (Rh. Aleyhimâ) a göre, mâlike teslim etmez. Belki, birinci cinayetin velîsine verir. Birincinin velîsine verince, birinci fa­sılda gâsıbdan alır, ikinci fasılda alamaz.

Bir mjidebber iki kere gasb olunsa ve her gasb da cinayet işlese; yâni bir adam, bir müdebberi gasb etse, o müdebber de gâsıbm yanın­da cinayet işledikden sonra efendisine geri verse, ondan sonra o adam, o müdebberi yine gasb ettikde, bir cinayet daha işlese; efendisi iki ci­nayetin velîleri için ımüdebberin kıymetini öder. Çünkü efendi tedbîr sebebiyle kölenin ayn'mı verememiştir. Bu durumda, efendinin üzerine müdebberin kıymeti vâcib olur. Nitekim, daha önce geçti. Ödediği kıy­meti gâsıbdan ahr. Çünkü cinayetin ikisi de gâsıbm elinde olmuştu. İmdi, gâsıbm elinde olduğu için, efendi kıymetin tümüne müstehık ol­muştu. Şu hâlde, gâsıbdan hepsini alır. Yukarıda geçen mes'ele bunm\ aksinedir. Çünkü, orada, yarısı kendi yanında olup, diğer yansı gâsı­bm elinde olması nedeniyle efendi yarıma müstehık olmuşdu. Efendi gâsıbdan ikinci defa alman kıymetin yarısını, birinci cinayetin velî­sine verir. Çünkü birinci cinayetin velîsi, cinayetin vücûdu vaktinde O'na ortak olmadığı için bütün kıymete müstehık olur. O'nun hakkının eksik olmasının sebebi; ondan sonra olan ortağı (müzâhlmin) hükmiy­ledir. Kölenin efendisi, birinci cinayetin velîsine ikinci kez verdiği ya­rimi gâsıbdan alır. Çünkü bu yanının ikinci kez istihkakı gâsıbın elin­de meydana gelen sebebden dolayıdır. Şu hâlde, onu gâsıbdan alır. Gâ-sıb onu, efendiye teslim eder. Yâni, birinci cinayetin velîsine vermez. Çünkü O, hakkını almıştır. İkinci cinayetin velîsine de vermez. Çünkü O'nun hakkı ancak yarımdadır. Zîrâ birincinin hakkı O'ndan öncedir. Bu da, kendisine vâsıl olmuştur.

Ümm-ü .veled, zikredilen ahkâmın hepsinde müdebber gibidir. Çün­kü, efendi tarafından, cinayet için verilmekde engel bulunması husu­sunda ortaklıkları vardır.

Bir kimse, hür bir çocuğu gasb edip, çocuk ansızın veya sıtma ile O'nun yanında ölse, gâsib ödemez. .Eğer o çocuk, yıldırım çarpmasiyle veya yılan sokmasiyle Ölse, gâsıbın âbılesi diyeti öder. Bu hüküm, istih-sândır. Kıyâs/iki vechde de ödememek idi. Nitekim, İmâm Züfer (Rh.A.) ve İmâm Şafiî (Rh.A.), hürde gasbın tahakkuku olmadığı için kıyâsı kabul etmişlerdir.

Görülmez mi ki, küçük bile olsa, gasb mükâtebde gerçekleşmez. Çünkü, mükâteb yed'en hürdür. Bununla beraber, rakabeten köledir. Şu hâlde yed'en ve rakabeten hür olanı gasbla ödememek evlâdır.

İst ihsanın vechi şudur: Bu ödeme, gasb ödemesi değildir. Belki, telef etmeye sebeb olmakla itlaf ödemesidir. Çünkü gâsıb, çocuğu yıl­dırım ve yılanlar bulunan yere götürmüştür. Hattâ gâsıb çocuğu, sıt­ması çok olan yere' götürse, diyeti öder. Kâfî'de böyle denmiştir. Nite­kim çocuğa emânet edilen bir köleyi çocuk öldürürse, hüküm yine bu­dur. Yâni kölenin efendisi, kölesini bir çocuğa emânet bırakıp, çocuk o köleyi öldürse, çocuğun âkılesi kölenin kıymetini öderler. Şayet emâ­net konulan malı telef etse, İmâm A'zam ile İmâm Muhammed' (Rh. Aleyhimâ) e göre, O'nun âkılesi o malı ödemez. İmâm Ebû Yûsuf ile İmâm Şâfü* (Rh. Aleyhimâ) ye göre, öder. Çünkü çocuk bir ma'sûm malı telef etmiştir.

İmâm A'zam ile İmâm Muhammed' (Rh. Aleyhimâ) in delilleri şu­dur: Efendi hakkında köleden bankası ma'sûmdur. Halbuki efendisi onu çocuğun eline vermekle yitirmiştir. Kölenin dokunulmazlığı ise, kendi hakkı içindir. Çünkü, kan hakkında hürriyetin aslı üzere bakîdir. Emânet bırakılmış olmazsa çocuk öder. Nitekim, <3aha Önce geçti ki, çocuk fiilleri ile muâhaze olunur. [56]

 

Kasame Babı  (Kaatîlî Bilinmeyen Maktul Sebebiyle Yemin  Ettirmek)

 

Kasâme; maktulün bulunduğu mahallenin halkına taksim edilen yeminlerdir.

Bedeninde yara, darbe veya boğulma eseri olan yâhûd kulağından veya gözlerinden k,an çıkmış olan bir ölü veya o ölünün bedeninin çoğu bir mahallede bulunursa —gerek bedenle beraber başı olsun, gerekse olmasın müsavidir — veya başı ile beraber yarısı bulunursa ve kaatili de bilinmezse —çünkü kaatili bilinirse hasım, o olur; kasâme düşer — ve velîsi de, mahalle halkının hepsi veya ba'zısı üzerine kasden veya hatâen öldürme iddia ederse, delili de bulunmazsa, zikredilen mak­tul (öldürülen) sebebiyle, o mahalle halkından elli erkeğe yemîn etti-rjHr. [57] Çünkü tbn Ahbâs (R. Anhümâ), şu hadîs-i şerifi rivayet et­miştir:

«Nebî-i Ekrem (S.A.V.) Hayber halkına: «Bu.'maktul sizin aranız­da bulundu, O'nu sizden ne çıkarır?» diye yazdı. Onlar da Resûl-i Ek­rem' (S.A.V.) e, yazıp, «Bu olayın benzeri İsrail oğullarında vâki' oldu. Hak Teâlâ, Mûsâ Ateyhisselâm'a emr indirdi. Eğer Sen de, Hak Peygamber isen, bunu Allah Teâlâ'daa sor.» dediler. Resûlüllah (S.A.V.) de onlara yazıp: «Allah Teâlâ bana, sizden elli erkek seçip onlara; «Allah'a yemîn olsun ki biz, öldürmedik ve o öldürülenin kaatitini de bilmiyoruz.» diye yemîn yolu göstermemi emretti. Ve «Ondan^onra diyeti ödersiniz.» buyurdu. (Bunun üzerine) onlar, «Gerçekten bize vahy ile hüküm ver­din.» dediler.»

O elli erkeği, öldürülenin velîsi seçer. Musannifin bu sözü, elli er­keği ta'yînin velîye âid olduğuna işarettir. Çünkü yemîn ettirmek, veli nin hakkıdır. Zahir olan şudur ki; velî, öldürmekle itham ettiği kimse­leri seçer. Onlar da fâsıklar ve gençlerdir. Ya da, mahalle halkının sâ-lihleridir. Çünkü onların yalan yere yeminden kaçınmaları daha me'-muldur. Böylece, kaatil ortayajçıkar.

O elli adamdan her.biri: «Bi'llâhi ben öldürmedim ve o maktulü öl­düreni de bilmiyorum!» diyerek yemin eder."Öldürülenin velîsine,.öl­dürülen kimseyi mahalle halkının öldürdüklerine; dâir yemîn ettiril­mez.

İmâm Şafiî (Rh.A.) demiştir ki: Şayet orada öldürme belirtisi (levs) var ise, öldürülen kimsenin velîlerine da'vâsı üzerine elli yemîn ettiri­lir. Eğer yemîn ederlerse, bir kavide, mahalle halkının da'vâhları üze­rine, gerek -kasden-ve gerek, hatâen olsun, diyet i!e hükmolünur. Bir kavide; eğer da'vâ kasdda ise kısas ile hükmolünur. Eğer da'vâcı ye-mînden kaçınırsa mahalle halkının da'vâlılarma yemîn ettirilir. Onlar yemîn ederlerse, bırakılırlar. Onlar üzerine bir şey lâzım gelmez. Eğer y*emînden kaçınırlarsa onlara, bir kavide, kısas uygulanır. Bir kavide, diyet lâzım gelir.  [58]

Musannifin zikrettiği, öldürme belirtisi (levs)  [59] hâiî bir karînedir, ki da'yâcmm (müddeînin) doğru olduğunu kalbe doğurur. Meselâ, mahalle halkından biaynihî birinin üzerinde kan gibi bir belirti olma­sı veya açık bir düşmanlık gibi zahirî hâlin da'vâcıya" şahadet etmesi. Ya da, bir âdilin veya âdil kişilerden olmayan bir topluluğun, öldürülen kişiyi mahalle halkının öldürdüğüne şahadet etmeleri birer karinedir. Eğer zahirî hâl şahadet etmezse, mahalle halkına yemin ettirilir.

İmâm Şafiî'  (Rh.A.)- ye göre; velînin yemini ile başlamaya sebeb, Kcsûlüllah'  (S.A.V.) in, öldürülen kimsenin velîlerine:

«Sizden elli kişiye," mahalle haikı öldürdü, diye yemin ettirilir.» bu-yurmasıdır. Bir de yemin, zahirî hâlin kendisine şahadet ettiği kimse için hüccettir. Nitekim, diğer da'vâlarda olduğu gibi. Zîrâ zahirî hâl, da'vâlılara şahadet eder. Çünkü zimmetlerde asi -olan berâettir. Zahiri hâl, öldürme belirtisi (levs) bulunduğu ve ölüm yakında vuku' bulduğu zaman da'vâcıya şahiddir. İmdi yemîn, O'na hüccet olur. Lâkin bu zik­redilen hüccette bir nev'î şübhe vardır. Kısas ukubet olduğu için, bu şübhe ile düşer. Bundan dolayı, İmâm Şafiî' (Rh.A.) nin yeni kavline göre diyet vâcib olur.

Bizim delilimiz, Resûlüllatf (S.A.V.) in:

«Delil getirmek da'yâcıya, yemin etmek de daVâlıya düşer.» ha-dîs-i şerifidir.

tbn el-Müseyyeb (fi.A.) rivayet etmiştir ki, Resûlüllah (S.A.V.), kasâmede Yahûdî kavminden başlamış;  öldürülen insan onların aralarmda bulunduğu' için diyeti onların üzerine hükmetmiştir.[60]

Diğer bir delil de şudur: Yemin para (fülûs) istihkakı için hüccet değildir. Şu hâlde nefsi istihkak için nasıl hüccet olabilir?

Bize güre yemin, mahalle halkının yalan yere yeminden kaçınıp, ikrar etmeleriyle ortaya çıksın diyedir. Öldürdüklerini ikrar ederlerde, kısas vâcib olur. Eğer yemîn ederlerse, kısâsdan beri olurlar. Bundan

sonra, öldürülen kimse aralarında" bulunduğu için mahalle halkı üze­rine diyetle hüküm verilir. Resûlüllah' (S.A.V.) m kasâmç ile diyeti bir-likde uyguladığı sabit olmuştur. Keza îlz. Ömer (R.A.) de, kasâme ile diyeti btrlikde uygulamıştır.

Kğcr öldürülen kimsenin velisi öldürmeyi; mahalle halkından baş­ka bir kimsenin yaptığım iddia ederse, unahalle halkından keVıme dü­şer. Yâni öldürülen kimsenin velîsi, öldürmeyi mahalle halkından baş­ka bir adamın yaptığım iddia etse; o iddia mahalle halkım ibra (temize çıkarma) olur. Hattâ, bundan sonra mahalle halkı aleyhine açacağı da'vâsma kulak verilmez.

Eğer velî, biaynihî mahalle halkından birinin öldürdüğünü iddia ederse, kasâme ve diyet mahalle halkından düşmez. İmâm A'zam (Rh. A.) dan bir rivayette; bu iddia, mahalle halkım ibra sayılır. Hâniye'de de böyle zikredilmiştir.

Eğer o mahallede elli adam bulunmazsa, yemîn elliyi tamâm edin­ceye kadar onlara tekrar ettirilir. Onlardau biri yeminden kaçınırsa, y«mîn edinceye kadar habs edilir. Çünkü nefse ta'zîm için, bu husûsda yemin vâcibdir. Bundan dolayı hem yemîn ettirilir, hem de diyet ah-nır. Mallarda yeminden kaçınmak bunun aksinedir. Çünkü mallarda yemîn, onun asıl hakkından bedeldir. Bundan dolayı da'vâcmın bağış­laması ile düşer. Burada yemîn, diyetin bağışlanması ile düşmez.

Maktulü, Zeyd öldürdü diyen kimseye; «Bi'llâhi O'nu ben öldür­medim ve Zeyd'den başka bir kaatil de bilmiyorum!» diye yemîn etti­rilir. Çünkü o kimse, bu sözü ile kendisinden husûmeti düşürmeyi is­ter. O'nun sözü kabul edilmeyip, zikredildiği üzere, yemin ettirilir. Çün­kü o kimse, onlardan birinin öldürdüğünü ikrar edince, kasâme yemi­ninden müstesna olmuş, geriye ondan başkasının hükmü kalmıştır. Başkasının Öldürdüğünü ikrar eden o kimseye, o başkası için yemîn ettirilir.

Çocuk ve deli üzerine kasam* yoktur. Çünkü, oniar doğru söz eh­linden değildir. Nitekim sen, bunu bilirsin. Yemin ise, söz (kavi) dür. Kadın Ve köle üzerine de kasâme yoktur. Çünkü bunlar, yardım (mıs-ret) ehlinden değillerdir. Halbuki yemîn, (maktule) yardım ehli üze­rine gerekir.

Üzerinde öldürme eseri bulunmayan bir ölü hakkında da, hiç kim­seye kasâme ve diyet,yoktur. Ağzından veya burnundan; dübüründen veya zekerinden kan çıkmış olan öiüde de, kasâme ve diyet yoktur. Çünkü o, maktul değildir. Zîrâ, maktul olmasına delâlet eden bir belir­ti bulunması lâzımdır. O belirti, babın başında zikredilen şeydir. Bu­rada zikredilen şeyler ise; öldürülmüş olma belirtileri değildir. Çünkü kan, bu zikredilen yerlerden âdeten, bir kimsenin fiili olmaksızın çıkar.

Hilkati tamâm olan cenin, hükümde büyük gibidir. Yâni hilkati tamâm olan bir düşük çocuk bulunup, O'nda zikredilen eserlerden bir eser olsa, zikredilen ahkâmda büyük gibidir. Çünkü, zahir olan şudur ki: Hilkati tam olan çocuk, rahimden diri olarak ayrılır.

Bİr adam, öldürülmüş bir adamı bir hayvana yükletip, hayvanı aevk eder bulunsa; Ölünün diyetini, o adamın âkılesi öder. Yoksa, bu­lunduğu mahallenin halkı Ödemez. Çünkü maktul, O'nun elindedir. Sanki, O'nun evinde  (darında)  bulunmuş gibidir.

Keza üzerinde maktul olan hayvanı bir adam yedse veya üzerine 'biııse, yine her birinin âkılesi diyeti öderler. Yâni hayvanı yeden, sevk eden ve-üzerine binen kimseler, üçü de bir arada beraber olurlarsa; .on­ların âkıleleri matktûlün .diyetini Öderler, kasâme de onlara uygulanır. Çünkü maktul, onların ellerindedir. -Zeylaî (Rh.A.) de böyle demiştir.

Şayet öldürülen kimse, iki köyün veya iki kabilenin arasında bu­lunsa; İki köy veya iki kabilenin, Öldürülene hangisi yakın ise, diyet ve kasâme onlara uygulanır. Çünkü Resûl-i Ekrem (S.A.V.) zamanında, iki köy arasında bir maktul bulundu. Resûl-i Ekrem (S.A.V.), İki köyün arasının ölçülmesini emretti. İki köyün biri, daha yakın bulundu. Re­sûl-i Ekrem (S.A.V.), onlar hakkında kasâme ve diyetle hüküm verdi. Bunun benzeri, Hz. Ömer' (R.A.) den de rivayet edilmiştir.

Eğer iki köyün veya kabilenin arası öldürülen kimseye «eşit sak­lıkta olursa, diyet ve kasâme o iki köye uygulanır. Şu şartla ki; birinci surette, Öldürülen kimse köye ses işidilir bir yerde olursa ve ikinci su­rette, iki köye ses .işitilir bir yerde olursadır. Çünkü maktul, köye ses ulaşıp duyulan bir yerde olursa, O'na imdâd ulaşır ve köy halkının yardım etmesi- mümkün olur. Böyle olunca imdâdda bulunmayıp, ku­sur etmiş olurlar. Eğer öldürülen kimse, köye ses ulaşıp işitilmez yerde bulunursa; köy halkının yardım'etmesi lâzım ge'mez. Bu durumda, onlar ^Tusûrlu sayılmazlar, takdiren kaatil de sayılmazlar.

Öldürülmüş kimse, bir adamın evinde (darında) bulunsa, O'na ka­sâme lâzım gelir. O evin, o adamın mülkü olduğu hüccet, yâni şâhid ile sabit olunca; kasâme âkılesine uygulanır. Çünkü özel müikde ted­bîr almak, evin mâlikine âiddir. Diyeti de, âkıtesi ödemesi gerekir. Çün­kü o adama yardım ve kuvveti onlarla olur,O adamın âkilesi var işe, hüküm böyledir. Yok ise, diyeti kendisi ödemesi gerekir. Nitekim, bu mes'ele defalarca geçti.

O ev (dâr) başkasının olup, sâdece O'nun elinde olmakla diyet ödemesi lâzım gelmez. Hattâ öldürülmüş kimse, mücerred O'nun elin­de olan evde bulunsa, âkilesi de, kendisi de diyet vermez.

Şayet öldürülmüş olan kimse k'endi evinde ölü bulunsa, {mâm A'-zam' (Rh.A.) a göre; diyeti vârislerinin âkilesi verirler. Çünkü ev, kat­lin zuhuru hâlinde vârisler inindir. Şu hâlde diyeti, vârislerinin âkilesi ödemesi gerekir. İmâmeyn (Rh. Aleyhimâ) ve İmâm Züfer' (Rh.A.) e göre, bu durumda bir şey gerekmez. Fetva da bununladır. Çünkü Fu-kahâ demişlerdir ki: Ev, ölümün zuhuru hâlinde maktulün elindedir. Sanki o kimse, kendisini Öldürmüş gibi olmuştur. Bu durumda, O'nun kanı boşa gider (heder olur). Ev vârislerin de olsa, âkıleler, üzerlerine vâcib olan şeye ancak vârislerin yükünü hafifletmek için katlanırlar. Yâni, zararı öderler; Bu durumda vârisler için, vârisler üzerine bir şey vâcib kılmak mümkün değildir.

Kaşânıe, ehl-İ hıttaya uygulanır. Yâni İmâm (Devlet Reisi) bir ül­keyi feth edip ve arazîyi ganîmeteiler.arasında, İıer birinin paylan ay­rılması için bir hat ile parselleyip onlara vei-diği zaman, temellük et­tikleri emlâk-i kadîmenin sahihlerine kasâme uygulanır. Arazî sâhib-lei arazînin üzerinde bulunanlar ile barâber kasâmeye dâhil olmazlar.

Yâni kiracı olarak oturanlar ve ariyet tutanlar kasâmede emlâk sâhib-ieri ile beraber dâhil olmazlar. Bu, İmâm A'zaın ile İmâm Muhammed' (Rh. Aleyhimâ) e göredir. İmâm Elbû Yûsuf (Rh.A.), «Kasâme, müste'-cîr ve mıisteîrlerhı hepsine uygulanır.» demiştir. Çünkü tedbîr veîâye-ti, yâni korumak, mülk ile olduğu gibi, süknâ. (yâni içinde oturmakla) ile de olur. Görülmez mi ki, Resûl-i Eikrem (S.A.V.); kasâme ve diyeti Yahudiler üzerine uygulamıştır. Velev ki; Hayiber'de sakin bulunmuş olsunlar.

İmâm A'zam ile İmâm Muhammed' (Rh. Aleyhimâ) in delili şudur: Mâlik yerin yardımına mahsûsdur Sâkinlerinin yardımına tahsis edil­miş değildir. Hayber halkı ise mülkleri üzerinde bırakılmışlardır. Sa­kinler kasâmeye dâhil olmadıkları gibi, müşteriler de, İmâm A'zam ile İmâm Muhammed' (Rh. Aleyhimâ) e göre, kasâmede. dâhil olmazlar. İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.); «Hepsi ortakdirlar, çünkü koruma velayeti kendisine âid olan kimse, korumayı terk ederse diyeti Ödemesi gerekir. Koruma velayeti ise mülk ile olur. Bu durumda, mülkde hepsi denk ve eşittir.» demiştir.

İmâm A'zam île İmâm Muharacmed' (Rh. Aleyhimâ) in delili şudur:

Hıtta (arazî parçası) sahibi mahalleyi korumaya tahsis edilen kimse­dir. Arsa ise; sahibine nisbet olunur. Müşterilere, nisbet olunmaz. Müş­teri arsayı korumak ve tedbîr hususunda nadiren sahibine ortak olur. Binâenaleyh, kasâme ve diyet arsa sahibine mahsûsdur, müşteriye de­ğildir.        

Ba'zı âlimler demişlerdir ki: İmâm A'zam' (Rh.A.) m bu şekilde cevâb vermesine sebeb, zamanında gördüğü Küfe halkının âdetleridir. O zaman arsa sâhibleri her yerde mahallenin tedbîri ile meşgul olup, müşterileri kasâme ve diyette onlara ortak olmazlarmış.

Eğer arsa sahihlerinin hepsi mülklerini satarlarsa kasâme ve diyet­ten kurtulurlar. Eğer birisi geri kalırsa, hüküm yine yukarıda zikre-dildiği gibi olur. Çünkü müşteriler, arsa sahihlerine tabidirler. İmdi asıldan bir şey kalırsa hüküm, kalan içindir. Satılana değildir. Eğer kalmayıp belki hepsini satrnışjarsa; bu takdirde kasâme ve diyet ile hü­küm ittifakla müşteriler üzerine olur. Çünkü İmâm A'zam ile İmâm Muhammed' (Rh. Aleyhimâ) e göre, onlara takaddüm eden kimseler ortadan kalkmıştır. Ya da, İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A) a göre, onlara or­tak olur. İmâm A'zam ile İmâm Muhammed' (Rh. Aleyhimâ) e göre; hu durumda, emlâk onlara intikâl etmiş olur. İmâm Ebû Yûsuf' (Rh.A.) a göre ise; emlâk hâlis olarak onların olur.

Öldürülmüş kimse, bir kavmin aralarında ortak bir evde bulunsa, o topluhıkdan ba'zismm hissesi daha çok olsa, meselâ; yansı bir adamm, ondabiri bir adamın, g>eri kalanı da bir başkasının olsa, kasâme ve diyet baş sayısına göredir. Korumada ve taksirde az, çok hissenin sa­hibi eşit olduğu için hisselerinin miktarına i'tibâr edilmez.

Eğer öldürülmüş kimsenin bulunduğu evi, mâliki satıp içinde mak­tul bulununcaya kadar para almadı ise; maktulün diyetini evi satanın âkılesi Öder. Maktul, muhayyer satılan evde bulunsa, İmâm A'zam' (Rh. A.) a göre; diyeti yed [61] sahibi (zilyed) müşterinin âkılesi Öder. îm&-meyn' (Rh. Aleyhimâ) e göre; eğer satışda muhayyerlik yok ise, diyeti müşterinin âkılesi öder. Eğer satışda muhayyerlik var ise, diyeti ev ki­min olacaksa O'nun âkılesi öder. Muhayyerlik gerek satıcı ve gerek alı­cı için olsun müsavidir. Çünkü İmâm A'zam (Rh.A.) zilyedliğe; îmâ-meyn (Rh. Aleyhimâ) ise, mülke i'tibâr ederler.

Şayet maktul gemide bulunsa, diyet ve kasâme geminin içinde bulunanlar üzerene lâzım gelir. Geminin mâliki, gemiciler ve hâricden gemiye binenler diyeti ödemekte müsavidir. Keza maktul bir arabada bulunsa, onda da hüküm gemide olduğu gibidir.

Öldürülmüş olan kimse, bir mahallenin mescidinde v«yâ .mahal­lenin yolunda bulunsa, diyet ve kasâme o mahallenin halkına uygula­nır. Çünkü mahalle halkı* buralarda tedbîr almakda herkesten daha haklıdır. Mahallenin yolu denilmesi, büyük yol (cadde) dan korunmak içindir. Büyük caddenin (şâri'-i a'zam) açıklaması yakında gelecektir.

Mülk edinilmiş olan çarşıda bulunan maktulün, diyet ve kasâmesi çarşının mâlikine yüklenir. Maktul, mülk edinilmemiş olan çarşıda, büyük caddede, zindân'da ve Câmi'de bulunsa, kasâme yoktur. Çünkü kasârheden maksud, öidürme töhmetinin [62] bertaraf edilmesidir. Bu ise, âmme (kamu) hakkında gerçekleşmez. Diyeti, Beyt'ül-mâl Öder. Çünkü garâmet, ganimet karşılığıdır. [63]

Ma'lûmdur ki yoî, Önce iki kısımdır. Birisi, özel yol (tarîk-ı hass) dur. Bu yol, bir kimseye veya bir kaç kimseye mahsûsdur. O yolun, gi­rişi olup, çıkışı olmaz.

İkincisi; genel yol (tarîki âmm) dur. Bu yol, bir kimseye veya ba'zı kimselere mahsûs değildir. Onun, girişi ve çıkışı vardır. Bu yola, cadde de denir. Bu cadde de iki kısımdır. Birincisi; mahalle caddesidir. Bun­dan çok kere mahalle halkı gelip geçer. Ba'zan da başkaları gelip ge-çer.«el-Yenâbi'» adlı kitabda da böyle denmiştir.

Mahallenin mescidinde bulunan maktul, mahallenin caddesinde bu-j lunan maktul gibidir.'

Caddenin ikincisi, büyük caddedir. Bu, herkesin gelip geçmesi mü-1 sâvî olan yoldur. Çarşılarda bulunan ve şehrin dışında olan geniş yol gibidir. «Hidâye» adlı kitapda da böyle söylenmiştir. İmdi Câmi'de ve büyük caddede bulunan maktulde, kasâme yoktur. Bu. mes'eleyi, böy­lece bilmek gerekir. Tâ ki şübhe savulsun ve evham dağılmış olsun. [64]

Bir topluluk kılıç ile birbirleriyle çatışıp ayrıldıklarında, onların toplandıkları yerde öldürülmüş bir adam bulunsa, O'nun diyetini ma­halle halkı öder. Çünkü mahallede, bu gibi şeyleri korumak mahalle halkına düşer. O işi yapan kimse bilinmediği zaman, diyet ve kasâme onların «zerine vâcibdir. Ancak Öldürülmüş olan kimsenin velîsi, kaatil olan topluluk üzerine da'vâda bulunursa veya onlardan ba'zı topluluk üzerine da'vâ. açarsa, bu takdirde mahalle halkı için bir şey gerekmez. Çünkü bu da'vâ, mahalle halkının kasâmeden berâetini tazammun eder. Maktulün velîleri delîl getirmedikçe, o topluluk için de bir şey gerek­mez. Çünkü, sâdece da'vâ ile hafc sabit olmaz, Lâkin hak, mahalle hal­kından düşer. Zîrâ velînin sözü, kendisi hakkında hüccettir.

Yakınında imaret   (bina)  bulunmayan bir kırda maktul bulunsa — yakınlık (kurb) un ma'nâsi, daha önce geçtiği üzere, ses işitilecek kadar mesafedir— ya da bir büyük nehrin içinde bulunsa —büyük nehir ile murâd kimsenin zilyedliği ve mülkünde olmayan nehirdir. Me­selâ, Fırat nehri gibi — Şuf'aya müstehak olunan nehir bunun aksine­dir. Çünkü o nehirde, nehir halkının mâlikiyetleri vardır. Zîrâ o nehir, halkına mahsûstur. Bu takdirde kasâme ve diyet nehrin ehli üzere lâzım gelir. Binâenaleyh «Vikaye» nin; «Ona uğrayan bir suda (maktul bulunsa) » sözü,, ıtlak üzere (mutlak) değildir; Şu hâlde kırda veya bü­yük nehirde bulunan maktulün kanı boşa gider (heder olur). Çünkü b maktul, bu durumda olunca, kendisime başkasından yardım ulaşmaz ve taksir ile nitelenemez.

Eğer öldürülmüş ve bir derenin kenarında habs edilmiş bulunsa, O'nun diyetini o yere en yakın olan köy öder. Yâni, ses işitilecek me­safedeki en yakın köy öder. Şayet maktul, belli sâhiblere vakf olunmuş bir yer veya hanede bulunsa, O'nun diyetini ma'lûm sâhibler Öderler.

Çünkü onlar, o yerde veya hanede tedbîr almaya, insanların en uygu­nudur. Eğer oralar, mescid için vakf edilmiş ise, maktulün mescidde bulunması gibi olur. Mescidin hükmü ise, daha önce geçti.

Şayet maktul, memlûk olmayan sahradaki ordugâhta bulunsa, eğer kulübe ve kıldan çadırların içinde ise; tfiyeti onların içinde oturanlar

(sakinleri) öderler. Eğer maktul, bunların dışındaki kabileler içinde ise; diyeti maktulün içinde bulunduğu kabile öder. Şayet maktul, iki kabilenin arasında bulunsa; hüküm, iki köyün arasında bulunan mak­tulün hükmü gibi olur. Nitekim, bunun açıklaması daha önce geçti.

Eğer asker ve kabileler sahraya, kanşık oldukları hâlde beraberce inip konakladılar ise, diyeti asker ve kabilelerin hepsi beraber öderler.

Çünkü onlar bir arada konaklayınca, o yerlerin hepsi onlara mensûb bir tek mahalle menzilesinde olur. Bu durumda, çadırların dışında bu­lunan zararı onların hepsi ödemesi gerekir.

Eğer askerin kondukları yer, memlûk ise; kasâme ve diyeti bil-ic-ınâ' yerin sahibi öder. Zîrâ asker, orada sakindirler. IÇasâme ve diyette, o yerin mâlikine ortak -olmazlar.

Bir kimse, bir kabilede yaralanıp ailesine götürülse ve yatalak has­ta (sâhib-i firâş) olarak ölse; kasam* ve diyet, O'nun yaralanmış oldu­ğu kabile üzerine vâcib olur. İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.), ayrı görüştedir.

Çünkü yaralamak, şayet ölüme bitişirse, ölüm sayılır. Bundan dolayı, yaralayan kimseye kısas vâcib olur. Yatalak hasta olmazsa,-bunun ak­sinedir.                                                                              '

Bir adamm yanında henüz .son demini yaşayan bîr yaralı olsa, bir başkası da O'nu yüklenip kendi evine götürse; bir zaman kaldıkdan sonra Ölse, O'nu getiren kimse, İmâm Ebû Yûsuf ve îmâm Muham­med' (Rh. Aleyhimâ) e göre, diyeti ödemez. İmâm A'zam' (Kh.A.) in kavline kıyâsla, öder. Çünkü o götüren kimsenin elinde bulunması, mahalle menzilesin dedir. Yaralı olduğu hâlde O'nun elinde bulunması, mahallede bulunması gibidir.

iki adam, bir evin içinde olup; üçüncü bir kimse de olmasa ve o iki adamın biri öldürülmüş bulunsa, İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre, diğeri O'nun diyetini öder. İmâm Muhammed (Rh.A.)  uyrı görüştedir.

Çünkü İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre, o diğer adam diyeti Ödemez. Zîrâ ölen adamın, kendisini öldürmek ihtimâli vardır.

İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) un delîb" şudur: Zahire göre, insan ken­di kendisini öldürmez.  Öldürülen kimse (maktul), bir kadının karyesinde [65] bulunsa; ka­dına yemin tekrar ettirilir ve âkılesi diyetini verirler. Bu, İmâm A'zam ile İmâm Muhammed* (Rh. Aleyhimâ) e göredir. İmâm Ebû Yûsuf (Rh. A.) a göre ise; kasâme dahî diyet gibi âkılesi.üzere olur. Yâni kadına, bir şey lâzım gelmez. Çünkü kasâme, yardım ehli için lâzım gelir. Ka­dın ise, yardım ehlinden değildir. Bu durumda o, küçük çocuğa benzer.

İmânı A'zam ile İmâm Muhammed' (Rh. Aleyhimâ) in delili şudur:

Kasâme, töhmeti savmak içindir. Töhmet ise, kadından tahakkuk eder.

Başkalarının öldürmesiyle, mahalle halkının şahadetleri bâtıl olur.

Yâni; maktulün velîsi, öldürmeyi mahalle halkından başka bir kimse­den da'vâ ettikde, mahalleden iki şâhid de başkasının -öldürdüğüne şa­hadet etse, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre; onların şahadeti'kabul edil­mez. İmânıeyn (Rh. Aleyhimâ), kabul edilir, demişlerdir. Çünkü onlar, da'vâli olmak sırasına girmek üzereydiler. Öldürülen kimsenin velîsi, öldürmeyi onlardan başkası üzere da'vâ etmekle, hasım olmakdan kur­tuldular. İmdi, onların şahadeti kabul edilir. Nitekim, husûmete [66] vekîl (da'vâya vekîl), olan kimsenin, husûmetten önce azl olundukda şahadeti kabul edildiği gibi.

İmâm A'zam' (Rh.A.) m delili şudur: Onlar kaatüleri müsâfir et­mekle, kendilerinden sâdır olan taksirden dolayı dâvâlıdırlar. Bu se-beble, her ne kadar husûmetten çıkarlarsa ,da, şahadetleri kabul edil­mez. Vasinin, vesayeti kabul ettikden sonra, vesayetten çıkıp şahadet ettikde kabul edilmediği gibi.

Ya da, o şâhidler mahalle halkından birinin öldürdüğüne şahadet etseler, Öldürülen kimsenin velîsi biaynihî O'nun üzerine öldürme id­dia ettikden sonra şahadetleri bâtıl olur. Çünkü, mahalle halkının hep­si ile beraber zikredilen şey üzerine husûmet kâimdir. Şâhid ise; husû­meti kendisinden savmak istemektedir. Halbuki o, bu durumda mütte-hem. (kabahatli) olur. [67]

 

Meâkıl   Bölümü (Diyetlerin   Ödenmesi)

 

Meâkıl; {Mîm) in üstünü ve (Kâf) m ötüresi ile ma'kûle'nin çoğu­ludur. Akl, yâni diyet [68] ma'nâsınadır. Diyetin, akl ile adlandırılması­na sebeb; çünkü diyet, kanlan dökmekten akl eder (önler). Akl da bun­dandır. Zîrâ akl, kötü işleri meneder.

Âkile [69], hatâen öldürülmüş olan kimsenin diyetinin kendilerine taksim edildiği divân ehlidir ki, onlardan kaatil olan kimse sebebiyle, diyetin kazası vaktinden itibaren üç yılda vazifelerinden [70] alınır. Di­vân ehli, [71] adları dîvânda yazılmış olan askerlerdir. Bu, bize göredir. İmâm Şafiî' (RIh.A.) ye göre, aşirettir. Zîrâ, Resûiüîlah' (S.A.V.) in aşi­ret [72]  üzerine   hüküm   verdiği rivayet   olunmuştur.   . Ondan  sonra nesh [73] yöktür. Bir de; şundan dolayıdır ki; diyet sıla'dır. Sıla'mıı ise yakın akrabaya verilmesi evlâdır. Mîrâs ve nafaka gibi.

Bizim delilimiz, Hz. Ömer' (R.A.) in hükmüdür. Hz. Ömer- (R.A.), divânları kurduktan sonra, Sahabe (R. Anhüm) huzurunda diyeti divân ehline yüklemiş, Sahabe (R. Anhüm) bunu inkâr etmemiştir ve bu hü­küm icmâ' olmuştur. Bu, nesh değildir. Belki bir ma'nâyı takrir ve îzâhdır.

«Ondan sonra nesh olmamıştır.» sözü, İmâm Şafiî' (Rh.A.) niıı sö­züne cevâbdir. Çünkü akl (diyet), yardım ehline yüklenirdi. Yardım eh­li, çeşitli idiler: Velâ [74], hılf ve ad gibi.

I/Uf; (Hâ) nın esresi ve (Lâm) in sükûniyle «ahd» demektir. (Bu­rada murâd, velâ-yı müvâlâttır.) [75] Ad, bir adamın, bir kabileden sa-yılmasıdır. Hz. Ömer (R.A.) zamanında bu, divân usûliyle oldu. Hz. Ömer (R.A.) ma'nâya uyarak diyeti divân ehli üzerine yükledi. Bun­dan dolayı Fukahâ demişlerdir ki: Eğer bugün bir topluluk san'atla yardımlaşsalar, onların âkılesi, san'atkârlardır. Eğer hılf ile yardımla-şırlarsa, âkılesi hılf ehlidir. Diyet, sıla'dır. Yâni, bahşişdir. Nitekim, İmâm Şafiî (Rh.A.) böyle demiştir. Lâkin diyetin sılada, yâni bahşişte, vâcib kabul edilmesi, mallarının asıllarında vâcib kabul edilmesinden evlâdır. Çünkü, daha hafîfdir. Akile, diyeti ancak hafifletmek için yük-lenirler.

Diyetin ödenmesinde üç yıl takdiri; Nebî~i Ekrem' (S.A.V.) den mervîdir ve Hz. Ömer' (R.A.) den nakledilmiştir.

KaaüÜn malında vâcib olan diyet dç zikredilen gibidir. Yâni bize göre, üç yılda alınır. İmâm Şafiî' (Rh.A.) ye.göre, hemen ödemesi vâ­cib olur. Delilleri, inşâallâhu Teâlâ, yakında zikredilecektir.

Eğer atıyyeler üç yıldan daha çok veya üç yıldan daha az zamanda çıkarsa, ondan alınır. Yâni ekserden veya ekaîden alınır.

Divân ehlinden olmayan kaatilin âkılesi, kabiledir. Vikâye'nin iba­resinde; «Yâhûd onlardan olmayan kabilesidir.» denilmiştir. Her hâlde bu, kitabın kopyasını çıkaran ilk kâtibin hatasıdır. Çünkü zamir «kimse» nıa'nâsına gelen «men» e râcidir. Halbuki, ona irca etmeye imkân yok­tur. Doğru olan; «Divân ehlinden olmayan kaatilin âkılesi, kabiledir.» demektir.

Âkile fertlerinin her birinden üç yılda toplam olarak yalnız üç veya dört dirhem [76] alınır. Şöyle ki, onların her birinden her yılda bir dir­hem alınır. Böylece, üç yılda alman, üç dirhem olur. Yâhûd her yıl bir dirhemle dirhemin üçte biri alınır. Tâ ki, üç senede dört.dirhem alın­mış olsun.

Eğer kabilede genişlik (yâni maddî imkân) yok ise; kabilelerden neseb yönünden en yakın olanı ona eklenir. Asabelerde olduğu gibi, en yakın ondan sonraki en yakın (el-akrabu fe'1-akrab) kaidesi ile amel edilir. Babaların ve oğulların diyete dâhil olmalarında ise, ihtilâf edil­miştir. Diyeti ödemelide kaatil, onlardan birisi gibidir. Çünkü cinayeti işleyen O'dur. O'nun diyetten çıkarılmasında bir ma'nâ yoktur. Bun­da, İmâm Şafii' (Rh.A.) nin ayrı görüşü vardır.

Âzâdiı olan kaatilin  âkılesi,  efendisinin   (mevlâsmm)   Jcabîlcsidir.

Çünkü O'na yardım, onlarla olmuştur. Bunu, Rcsûlüllah' (S.A.V.) in:

«Kavmin âzâdlısı, onlardandır.» hadisi şerifi te'yid eder.

Mevlel müvâlâtm âkilesı andlaştığı (akd yaptığı) mevlâsıdır [77] ve mevlâsımh kabîlesidir. Çünkü Arablar, bunlarla yardımlaşırlar. Şu hâlde, kölelikden kurtulan kimsenin efendisine (mevlâsına) benzer.'

Akile, bizzat kati ile vâcib olanı üzerlerine alırlar. Âkile üzerine, hatâ ve kasd benzeri ile diyetin vâcib olmasında asıl, Nebî-I Ekrem' (S. A.V.) in dâribenin (yâni gebe kadının karnına vuran kadının) velîlerine:

«Kalkın, ceninin diyetini verin.» buyurma sidir. Bu haclîs-i şerifi, bir kadın, bir başka kadının karnına varmakla cenin düşürüp, durumu Resûlüllah' (S.A.V.) a sundukları zaman söylemiştir. Bir <ie; hatâ eden kimse ma'zûrdur. Keza, kasd benzeri ile öldüren (mübaşir) de ma'zûr-dur. Çünkü vurma âleti, te'dib içindir. Öldürmek için değildir. İnsanın canına (nefs) ihtiram vardır. Onun heder edilmesi caiz oîmaz. Öldüren kimse üzerine kısas vâcib olması için sebeb yoktur. Fazla miktarda mal ödetmek de; malını kökünden kazımak ve O'nu yoksul bırakmak olur. Bundan dolayı, âkile diyeti ödemekte O'na katılıp yardımcı olur. Çünkü hatâ eden veya kasd benzeri ile cinayet işlöyen kimse, kendisinde olan bir kuvvetle öldürmekten kaçmmakda kusur etmiştir. O kuvvet, O'nun yardımcıları ile hâsıl olur. Onlar da, âkiledir. Binâenaleyh, âkile O'nu denetlemeyi ve uyarmayı terk etmeleriyle kusur etmişlerdir. İşte bu sebeble, diyete tahsis edilmişlerdir. [78]

Mûdilıa "(yâni, başın kemiğine varan yarık) ve mûdihadaıı fazlası­nın diyeti kadarını yüklenir. Nitekim, yaralar faslında geçti ki, mûdiha ve mûdihadan ziyâdede vâcib olan, diyettir. O da âkıleye yüklenir.

Kaatİlin sulhu ile veya âkılenin tasdik etmediği ikrarı İle veya şüb-he ile kısası düşen kasd sebebiyle veya oğlunu kasden öldürmekle vâ­cib olan diyeti âkile yüklenmezler.

Kölenin cinayeti sebebiyle veya nefs'vç uzuvlarda kasden suç işle­mekle veya mûdilıa denen yaranın ersinden daha azında vâcib olan di­yeti de âkile yüklenmezler. Nitekim rivayet olunduğuna göre; Resûlül­lah (S.A.V.) bir hadîs-i şerîfde şöyle buyurmuştur:

«Âkıleler, ne kasden, ne abden, ne sulhen ve ne i'tirâfen ve ne de mûdiha ersinden az olan diyeti yüklenmezler.»

Bir de: Âkılenm diyeti yüklenmeleri istîsâli, yâni, suç işleyen kim­senin yoksul kalarak helak olmasını önlemek içindir. Suç işleyenin az bir şey ödemesinde ise, istîsâl yoktur.

Diyetin azı ile çoğunu ayıran takdir ise; sem' ile (yâni hadîs-i şe­rif) ile bilinip sâbitdir. Takdirden eksik olan şeyi âkile yüklenmez. Bel­ki, cinayeti (suçu) işleyen yüklenir. Şayet cinayeti işleyen kimseyi âki­le tasdik ederlerse, onların diyeti yüklenmesi gerekir. Çünkü diyet, on­ların doğru diye kabul etmeleri ile sabit olur. İmtina ise, onların hak­kı için olur. Âkuenin, kendi nefisleri üzere velayetleri vardır. Şu hâlde onlar üzerine diyet vâcib oîur.

Dİvâm ve kabilesi olmayan kimsenin âküesİ, zahir rivayette lîeyt'-ül-mârdir. Fetva, buna göre verilmiştir. Mutâsa'da da böyle denmiştir.

îsâm (Rh.A.) demiştir ki: İmâm Muhammet! (Rh.A.), Ebû Yûsuf'(Rh. A.) dan, O'nun da İmâm A'zam' (Rh.A.) dan rivayetine göre; diyet ca­ninin malında vâcib olur. Beyt'ül-mâl'den, bi'1-icmâ ödenmesi gerek­mez. Hulâsa'da da böyle zikredilmiştir.

Acemlerin âkilesi olmaz. Hulâsa'da zikredilmiştir ki: Eğer bir kim­se, Arabın gayrısmdan ise, Şems'ül-Eimme el-Hulvânî' (veya Halvânî) (Rh.A.) den nakledildiğine göre, İmamlar btı husûsda ihtilâl etmişler­dir. İmamlardan ba'zıları: «Acem halkının, âkılesi olmaz.» demiştir. Bu söz, fakîh Ebû Ca'fer' (Rh.A.) in ihtiyar ettiğidir ve «Bu söz ile Şeyh'ül-îslâm Zahîr'ud-Dîn el-Merğinânî (Rh.A.)  fetva verirdi.» demiştir. [79]

 

Kaçak Köle (Âbık) Bölümü

 

Bu bölümün, cinayetler bölümü ve onun tabileri ile ilgisi gizli de­ğildir.

Âbık, mâlikinden kasden kaçan köledir. Tutup yakalamaya kadir olan kimse için, kaçak köleyi tutup yakalamak nıendîîbdur. Zira bun­da, O'nun maliyetini ihya vardır. Nefs gibi, mala da hürmet gerekir. Yine, O'ııu yakalamakda; sahibine yardım vardır.

Yolunu kaybeden kölede ihtilâf edilmişti];. Ba'zılan; «Zayi' olma ihtimâlinden dolayı, O'nu ılvyâ yönünden, tutup yakalamak efdaldir.» demiştir. Ba'zılan da; «Yakalamamak eidaldif.» demişlerdir. Çünkü yo­lunu kaybetmiş olan köle, yerini terk etmez. Efendisi, O'nu bulur. Eğer bulan kimse, köle sahibinin evini bilirse evlâ olan; O'nu,'O'na götür­mektir.

Kaçak köleyi yakalayan kimse, O'nu kâdîya götürür. Kâdî da, O'nu ta'zîr için habs eder. Bir de; ikinci kere kaçmasından emin olunmaz. Bundan dolayı, her ne kadar efendisi için fayda sağlasa da, kâdî O'nu kiraya vermez. Kâdî, kaçak köle için Beyt'ül-mâl'&en nafaka ta'yîn eder. O nafakayı, sahibine borç sayar. Sahibi geldiği zaman, O'ndan ahr. Ya da. köle satıldığı zaman, bedelinden alır.

Yolunu kaybetmiş olan köle habs edilmez. Yâni yolunu şaşırıp ge­zerken tutulan köleyi kâdî habs etmez. Çünkü ta'zîre müstehak olmaz ve bırakılırsa kaçmaz.* Eğer sahibine fayda verirse, O'nu kiraya verir ve ücretiyle O'nu besler.

Kaçak köleyi, efendisi gelinceye, kadar habs eder. Efendisi gelir de; ba'zılarına göre; «Kâdî'ya», diğer ba'zı Ulemâ'ya göre; «Kaçak kö­lelerle kendilerini muhafaza etmek için Kâdî'mn ta'yîn ettiği şahsa; kendi memlûk u olduğuna dâir delil gösterirse; Kâdî yâ hû d ta'yîn ettiği şahıs; kaçak köleyi hiçbir suretle mülkünden çıkarmadığına dâir Al­lah' (C.C.) a yemin ettirir. Sonra, kaçak köleyi efendisine verir.» Ba'zı-ları;«Çok ihtiyatlı olmak için kefil ile verir.» demiştir. Ba'zıları da; «İsbât edildikten sonra verildiği için kefilsin verir.» demişlerdir.

Eğer kaçak kölenin efendisi delil getirmeye kadir olamaz, fakat köle, O'nun memlûku olduğunu ikrar ederse veya efendi kölenin alâ­metini ve eşkâlini vasf ederse, kaçak köleyi kefîl ile O'na verir.

Eğer efendi kendisinden bahşiş alınır korkusuyla kölenin kaçtığım inkâr «derse, kaçmadığına dâir Allah* (C.C.) a yemîn verdirilir ve kaçak köle O'na verilir.

Efendinin gelmesi uzarsa, kâdî kaçak köleyi satar. Her ne kadar kaçak kölenin yeri bilinse de, nafakanın çokluğu ile efendisi zarar gör­mesin diye satar. Bedelini alıkoyup; kaçak köleye bedelinden infâk eder ve eğer efendi gelip kölenin kendisine âid olduğunu delîl ile isbât ederse veya kaçak kölenin eşkâlini ve alâmetini beyân ederse, bedelden geri kalanını efendiye verir.

Köle sahibinin, kâdî'mn satışını bozması caiz değildir. Çünkü kâ­dî'mn şeriatın emriyle satması O'nun hükmü gibidir, bozulmaz. Eğer efendi, kaçak köleyi mükâteb veya müdebber etmiş olduğunu söylerse, satışı bozmamak için tasdîk edilmez. Mes'ûdî' (Rh.A.) nin «Fetâvâ» sm-da böyle zikredilmiştir.

Kaçak köleyi efendisine ulaştıran kimseye kırk dirhem [80] ücret verilir. O kaçak köle gerek mahcur, gerek ine'zûn, gerek müdefcber ve gerekse ümm-ü veled olsun, müsavidir. Çünkü bunların hepsi mem­lûk (köle) dür. Bunları yakalayıp sahibine ulaştırmakla, bu veehden maliyeti ıhyâ vardır. Mukâteb, bunların aksinedir. Çünkü mükâtebj, ka­zancında daha hak sahibidir. Zîrâ, yed'en memlûk değildir. Yakında anlatılacaktır.

Bu kırk dirhem, köleyi, sefer müddeti mesafesinden veya daha uzaktan getirip yerine ulaştıran kimseyedir. Velev ki; kıymeti kırk dir­hemden daha az olsun. Köleyi getiren' kimse, O'nu sahibine iade için. tuttuğuna şâhid getirirse, bu ücreti alır. Eğer şâhid getirmezse, bir şey alamaz. Nitekim, yakında açıklaması gelecektir.

Eğer sefer müddetinden daha az mesafeden getirirse; hak ettiği he-sâbınca verilir. Çünkü bir şeyin karşılığı, bizzarûre o şeye taksîm edilir.

Müdebber ve ümm-ü veledde; şayet bu ikisi efendilerine ulaşmala­rından önce efendi Ölse, o ulaştıran kimse için ücret yoktur. Çünkü ürom-ü veled, efendisinin ölümüyle âzâd edilmiş olup, hür olur. Hür in­sanı götürmekde ise, ücret olmaz. Keza müdebber, şayet terikenin [81] üçtebirinden çıkarsa, o da hür olur ve getirene ücret verilmez. Eğer üç-tebirden (sülüsden) çıkmazsa, İmâmeyn' (Rh. Aleyhimâ) e göre, onda da ücret yoktur. Çünkü o kimse, borçlu olan hürdür. Zîrâ, İmâmeyn' (Rh. Aleyhimâ) e göre; âzâd etmek bölünmez. İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre; üçtebirden çıkmazsa, mükâtebdir. Mükâtebde ise, ücret olmaz. Nitekim, yakında açıklaması gelecektir.

Şayet kaçak köleyi yakalayan kimse, O'nu efendisine geri vermek için yakaladığına şâhid getirir de, köle O'ndan kaçarsa, kimse kölenin bedelini Ödemez. Çünkü, O'nun elinde emânettir. Bir kusur da etmemiş­tir. Eğer zikredilen şekilde yakaladığına şâhid getirmezse, öder. Çünkü, bu durumda gâsıbdır.

İki şekilde de, yakalayan kimseye ücret yoktur. Birinci şekilde; yâ­ni şâhid getirdiği surette, efendisine geri vermediği için ikinci şe­kilde ise, işhâdı (şâhid çağırmayı) terk edip gâsıb olduğu için üc­ret verilmez. Bu, İmâm A'zam (Rh.A.) ile İmâm Muhammed' (Rh. A.) e göredir. İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre; kölenin bedelini öde­mez ve şayet efendisine geri götürdü ise, ücrete de müstehık olur. Çünkü İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre; şâhid getirmek (işhâd) bu­rada ve bulunan eşya (lükata) da da şart değildir.

Mükâtebin geri verilmesinde ücret yoktur. Çünkü mükâteb, yed'en memlûk değildir. Mürtehin için, rehnin ücreti vardır. Çünkü geri ve­ren kimse için ücretin vâcib olması, kölenin maliyetine isabet ettiği içindir. O'nun maliyeti ise mürtehinin hakkıdır. Çünkü rehnin mûcebi, mürtehin için maliyetten alma hakkı (yed-i istîfâ) nın sabit olması­dır. Binâenaleyh geri veren kimse, mürtehin için çalışmış olur. Bun­dan dolayı, mürtehin üzerine ücret vâcib olur. Şayet kaçak köieyi geri götüren kimse, râhinin ölümünden sonra geri götürse — çünkü rehn ölümle bâtıl olmaz. Bu, yâni rehnin ölümle bâtıl olmaması, rehnin kıy­meti borç kadar veya borçdan daha az olduğu vakittedir. Borçdan da­ha çok olursa,    onun üzerine takdir edilir,    bakîsi râhine [82]  yüklenir. — mürteninin hakkı, ödenen kadardır. Bu takdirde, ilâcın bedeli gibi olur. Cinayet suçundan kurtarmak ise, fidye ile olur. Çünkü re­hinde fidye ödemek, mürtehin üzerine ödenenin (mazmunun) nıiktâ-riyle yüklenir. Eğer rehin bırakılan köle borçlu olursa ve efendisi de O'nun borcunu ödemeyi isterse, cu'l [83] efendisine yüklenir. Eğer efen­di, kölenin borcunu ödemekten kaçınırsa, köle satılır ve Ödemeye üc­retten başlanır. Yâni, önce ücret sahibi ücretini alır. Geri kalanı, ala­caklılar alır. Çünkü ücret, mülkün riski (mü'neti) dir. Rızık (mü'net) ise, mülk kendisi için nıüstekar (kararlı) olan kimseye vâcib olur. Şa­yet köle cinayet işlemiş olur ve efendisi de fidye verip O'nu kurtarmak isterse, ücret efendisine yüklenir. Çünkü fidyeyi ihtiyar etmesiyle, üc­ret O'nu cinayetten temizlemiştir ve köleyi geri veren kimsenin, 'velî için kölenin maliyetini ıhyâ ettiği anlaşılmıştır.

Eğer efendi kölesini maktulün velîlerine vermek isterse, bu tak­dirde ücret velîlere yüklenir. Çünkü köleyi geri götüren kimse, velîlerin haklarını ıhyâ etmiştir. Eğer köle, hibe edilmiş ise; her ne kadar hîbe eden kimse, köle geri verildikden sonra hibeden geri dönse bile ücret, hîbe edilen kimseye yüklenir. Çünkü mülk, geri verme zamanında hîbe edilen kimseye âiddir. Mülkün geri' dönmekle ortadan kalkması, ken­disine hîbe edilen kimsenin kusur etmesi sebebiyledir. O da, kölede tasarrufu terk etmesidir. İmdi yâcib olan ücret, geri vermekle ondan düşmez.

Eğer kaçak köle bir çocuğun mülkü ise, ücret O'ııun malından verilir. Çünkü ücret, O'nun mülkünün mü'neti (masrafı) dir. Eğer kaçan köleyi geri getiren kimse çocuğun vasisi ise, O'na ücret verilmez.

Çünkü çocuğun işlerini düzenlemek, vasinin görevidir. Şu hâlde, ücrete müstehık olmaz.

Şayet köle satılıp müşteri O nu teslim almazdan önce kaçarsa, sa­tın alan kimse muhayyerdir. Dilerse, kaçak köle geri gelinceye kadar sabredip bekler; dilerse, satıcının malı teslimden aczi hükmüyle akdi bozmak için durumu kâdîye bildirir. Kâfî sahibi, bu mes'eleyi «Rehinde Tasarruf Babı» nda zikretmiştir. [84]

 

Kayıp (Mefkûd) Bölümü

 

 Mcfkûd [85], lügat yönünden:

«Bir şeyi kaybettim, o benden kayboldu.» kökündendir.

«Ben kaybettim v« o kayıptır.» denilir.

Istılah yönünden; eseri yâni, nerede olduğu bilinmeyen, Ölü müdür yoksa diri midir haberi de alınmayan bir kayıba «mefkûd» derler, İs tıshâb ile yâni, olduğu durumda bırakılmakla o kayıp kendisi hakkın­da diri sayılır.

Allah Teâlâ' (C.C.) nın:

«İçinizden ölenlerin bırakmış olduğu eşler kendi kendilerine dört ay on gün beklerler.» [86] âyet-i kerîmesine aykırı olduğu için kayıp kimsenin karısı nikâh edilemez. [87]

Kayıp kimsenin, hâli bilinmedikçe malı taksim edilemez. Çünkü O'nun hâlinin zahiri, sağ olduğunu gösterir. Taksim ise, ölümden sonra olur. Kayıp kimsenin kiraya verdiği de, fesh edilmez. Çünkü İcâre, ölümden önce fesh olunmaz. Kâdî, insanların zimmetlerinde olan ma­lım teslim almak için bir kimseyi görevlendirir. O görevli, kayıp kim­senin malını koruyup ve bozulmasından korkulan şeyi satar. Çünkü kâdî, kendisine bakmaktan âciz olanların hepsine bakan ta'yîn edil­miştir. Küçük çocuk, deli ve kayıp da bunlardandır. Kayıp kimsenin malını koruyucu ve onun üzerine kâim ta'yîn etmekde kayıp kimseye yardım ve O'nu gözetmek vardır. Çünkü o görevli, kayıp kimsenin ge­lirlerini ve ona borçlu olanlardan borcunu ikrar eden kimseden malı teslim alır. Zîrâ bakmak (nazar), korumak bâbmdandır.

Akdi ile vâcib olan her borcda da'vâcı olur. Çünkü görevli, onun haklarında asildir. Kayıp kimsenin kendisinin bizzat akd etmiş olduğu borçda da'vâ açamaz. Yine başkası elinde olup onda kayıp kimsenin payı bulunan akar [88] ve eşyada da da'vâ açamaz. Çünkü, mâlik değil­dir, kayıp kimsenin naibi de değildir. Belki, kâdî tarafından teslim al­maya vekildir. Kayıp kimsenin malı üzere görevli olan kimse, hilâfsız husûmete mâlik olmaz. Hılâf, ancak mâlik tarafından borç hususun-, da teslim almaya vekîl olan kimsededir.

Şayet bir kimse, kayıp kimsede, bir hakkı olduğunu iddia etse, da'vâsma iltifat edilmez. O'nun beyyinesi de kabul edilmez. Kâdînin vekili ve vârislerden bir kimse hasm olmaz. Şayet kâdî, beyyinenin dinlenmesini uygun görüp bununla hüküm verse, geçerli olmaz. Çünkü ihtilâf, hükmün kendi sindedir. Bunu, Zeylaî (Rh.A.) zikretmiştir.

Görevli, kayıp kimsenin malından, çocuğu ve ana - babası gibi do­ğum yönünden yakınları olan kimselere infâk eder. Karısına da infâk eder. (harcar). Çünkü «Nafaka Bâbı»nda geçtiği vechle nafakada asıl; kayıp kimse hâzır iken malından kadının hükmü olmaksızın nafakaya müstehik olan herkese, o kimsenin kayıphğı hâlinde infâk edilir (har­canır) . Çünkü, bu takdirde kadının hükmü, yardım (iane) olur. Kayıp îîimse hâzır iken, nafakaya müstehik olmayıp ancak kadının hükmü ile müstehik olan kimseye O'nun malından infâk edilmez. Çünkü, bu takdirde nafaka hüküm ile vâcib olur. Halbuki gâib aleyhine hüküm ise, caiz olmaz.

Kayıp kimse ile karısının arası ayrılmaz. Çünkü ResûlüHah (S.A.V.):

«Açıklama (ve delÜ) gelinceye kadar, kayıp kimsenin zevcesi O'nun karışıdır.» buyurmuştur. İsterse, dört yıl geçmiş olsun.

İmâm Mâlik' (Rh.A.) e göre; eğer dört yıl geçerse, kayıp kimse ile karısının arası aymlır ve kadın ölüm iddeti bekler. Ondan sonra, di­lerse kocaya varır.

Kayıp kimse, kendisinden başkası hakkında ölü sayılır. Başkasına vâris olamaz ve kendisi için vasiyyet olunan şeye de, şayet vasıyyet eden kimse ölse, müstehik olamaz. Belki kayıp kimsenin murisi ve mû-sîsinin malından olan hissesi, beldesindeki yaşıtlarının ölümüne ka­dar alıkonup bekletilir.

Kayıp kimsenin yaşama müddetinin takdirinde ihtilâf edilmiştir. Zahir rivayet, burada zikredilendir. Yâni, yaşıtlarının ölmesidir. Bilin­mesine ihtiyaç duyulan bir şeyin şeriatta usûlü, onun benzerlerine baş-' vurmaktır. Telef edilen eşyanın kıymetleri ve kadınların mehr-i mislin­de olduğu gibi.

Kaybolan kimsenin, bütün yaşıtlarından sonra sağ kalması nâdir­dir. Şer'î ahkâm ise, zahir ve gâlib üzerine bînâ edilir. Sâdece kendi beldesindeki yaşıtlarına i'tibâr edilir. Çünkü bütün beldelerden yaşıt­larının durumunu araştırmak imkânsızdır.

Zeylaî (Rh.A.) demiştir ki: Muhtar olan, İmâmın görüşüne bırak­maktır. Çünkü yaşıtların hâli, çeşitli beldelere göre değişir. Keza zan-mn gâlib olması, şahısların değişmesiyle çeşitli olur. Nitekim büyük Melik (Hükümdar) den (savaşda) şayet haber aimamasa, özellikle teh­likeli bir duruma girdiği zaman, en az müddette zann-ı gâlib,  [89] o Melik'in ölmüş olmasıdır. Melik'in müddetinde ihtilâfa ancak bu hu-sûsda insanların çeşitli fikirlerde olması sebeb olmuştur. Bundan do­layı, O'nun için müddet takdirinde nıa'nâ yoktur.

Kaybolmuş kimse, yaşıtlarının ölümünden Önce diri olarak ortaya çıkarsa; alıkonulan eşya O'nun malıdır. Yaşıtlarının ölümünden sonra, malı hakkında müddet tamâm olduğu günde ölümüne hükmedilir. Yâ­ni yed'inde hakîkaten veya hükmen tasarrufu altında olan malı hak­kında, müddetin tamâm olduğu günde ölümüne hükmedilir. Karısı ölüm için iddet bekler. Sanki, kocası elan ölmüş gibi dört ay on gün iddet bekler ve elan mevcûd olup O'na vâris olanlar arasında malı paylaştırılır. Vârislerinden, müddet tamâm olmazdan önce ölenler, O'na mirasçı olamazlar. Çünkü bu vâris öldüğü zamanda, kayıp kimse­nin ölümüne hükmedilmemişti.

Başkasının malında, kaybolduğu vakitten i'tibâren Ölümüne hük­medilir. Hattâ kaybolduğu vakitten sonra başkasının malına mâlik ola­maz. Çünkü, ölü gibidir, ölü ise, mala mâlik olamaz.

Kayıp kimse için ahkonan şey, O'nun ölümüne hükmedildiği za­man murisinin vârisine geri verilir. Çünkü vâris, şimdiye kadar alıko-nan o mala müstehıktır. Bunun açıklaması şöyledir: Fıkıh Usûlünde anlatıldığı üzere, istıshâb [90] — "ki hâlin zahiridir— def edici bir hüccettir. İsbât edici bir hüccet değildir. Kayıp kimse, müddetin ta­mâm olmasından Önce diri sayılır. İmdi o -kimse, kayıp olduğu vakit­te diri olup, ölümüne hükmedilmezden Önce ölen vâris, O'na mîrâscı olmaz. Çünkü zahiri hâle göre; kayıp kimse, diridir. İmdi, kayıp olan kimsenin diri olması, başkasının O'na vâris olmasını savmak için hüc­cet olabilir. Kayıp kimse, başkasının malı hakkında, ölü sayılır. Çün­kü zahirî hâl, başkasından O'na mîrâs kalması için hüccet olmaya el­verişli değildir. Böyle olunca, kayıp kimse için ahkonan şey, kayıp kim­senin mirasçısına mirasçı olan kimseye, O'nun öldüğü gün verilir.

Kâdî için, gâib ve delinin cariyesini ve her ikisinin de kölelerini evlendirmek yetkisi yoktur. Lâkin gaibin ve delinin cariyelerini ve kö­lelerini mükâteb eylemek ve satmak yetkisi vardır. el-Fusû! el-lmâdiy-ye'de de böyle denmiştir. [91]

 

Terk Edilmiş Çocuk (Lakît) Babı

 

Lakît [92], lügat yönünden, yerden kaldırılan şey demektir. Faîl vezninde olup mef'ûl ma'nâsındadır. Sonra geleceği i'tibâriyle terke­dilmiş (menbû:£) [93] çocuğun lakît diye adlandırılması gâlib olmuş­tur. Çünkü terk edilmiş çocuk,- yerden kaldırılır.

Şer'an îakît, yeni doğmuş bir çocuktur, ki O'nu ailesi yoksulluktan veya töhmetten [94] korktuğu için bir yere atmıştır.

O çocuk şehirde bulunmakla, eğer bulan kimse O'nun helak olma­sından korkmazsa, kaldırması mendûbdur. Çünkü bunda, çocuklara karşı şefkat göstermek vardır. Şefkat göstermek ise, amellerin efdal-lerindendir.

Sahrada ve sahra gibi helak edici bir yerde bulunmasiyle, bulan kimse eğer yavrunun helak olmasından korkarsa, O'nu kaldırması vâ-cib olur. Meselâ; a'mâ birini görüp de, kuyuya ve benzerine düşmesin­den korkan kimsenin O'nu düşmekden korumak için, elinden tutması vâcib olduğu gibi. Bu koruma farz-ı kifâyedir. [95] Çünkü maksûd, ba'zı kimselerin bu işi yapmalariyîe hâsıl olur.

Terkedilmiş çocuğun, köle olduğu delîl ile sabit olmadıkça hürdür.

Çünkü insan oğlunda asi olan, hürriyettir. Âdem (A.S.) İle Havva' (A-leyhesselâm) nm çocukları oldukları için, bir de İslâm ülkesinde hür­riyet asıl olduğu için hürdür.

Sonra, yine terkedilmiş çocuk bütün ahkâmda hürdür. Hattâ bir kimse O'na kazf etse, kâzife hadd uygulanır. Terkedilmiş çocuğun ana­sına kazf etse, o anadan babası bilinmeyen çocuk meydana geldiği için, kâzife hadd uygulanmaz.

Lakîtin nafakası ve işlediği suçun diyeti Beyt'ül-mâl'den verilir. Onun mîrâsı da Beyt'ül-mâTe kalır. Çünkü ni'met, külfete tâbidir.

Terkedilmiş çocuğu alıp koruyan kimsenin, O'na harcadıkları te­berru sayılır. O'na, borç vermiş olmaz. Her ne kadar kâdî, O'nu yerden kaldırıp alan kimseye, infâk etmesini emretse de, esah kavide çocuk için borç olmaz. Ancak, eğer kâdî, lakît için borç olmasını söyledi ise, bu takdirde harcadıkları lakîte borç olur. Terkedilmiş olan çocuğu kaldı­rıp alan kimse, çocukdan borcunu almak için müracaat eder. Çünkü kadının, O'nun üzerine velayeti vardır. Esah kavide denmesinin sebebi şudur: Çünkü kadının sâdece, lakîte infâk etmesini emretmesi, lakît-ten bunun geri alınmasına kifayet eder. Tahâvî (Rh.A.) de böyle de­miştir. Nitekim, kâdînm emri ile bir şahsın borcu Ödense, o kimse O'n-dan borcu alabilir. Esah kavide, ancak kâdî zikredilen şeyi açıklarsa, rücu eder (yâni, lakîte harcadığım O'ndan geri alabilir.) Çünkü em-' rin mutlâkı, ba'zan teşvik ve tergîb için oîur. Şu hâlde ihtimâl ile, la­kîte harcadığını O'ndan geri alamaz.

Şayet terkedilmiş çocuğu (lâkîti) alıp kaldıran kimse (mülte-kıt) [96], infâkı zikredildiği üzere, yâni kâdînm lakîte borç olsun deme­siyle yaptığını iddia etse de; lakît de O'nu yalanlasa, harcadıklarını ancak delîl ile ondan alabilir. Vasî, bunun aksinedir, Şayet vasî, küçük çocuğa infâk etse, örf olan infâkda tasdik edilir ve delile ihtiyâç yoktur.

Lakît'î alan kimse, o çocuğa infâk etmekden (kaçınsa ve kadıdan ço­cuğu kendisinden almasını istese, kâdî ancak çocuğun lakît olduğunu isbât eden beyyine [97] ile kabul eder. Çünkü bulan adam, müttehem: dir; caiz ki çocuk O'nundur yâhûd nafakası kendisine lâzım gelenler­den biridir. Bu hîle İle, kendisinden nafakayı savmak istemiştir. Eğer çocuğun lakît olduğuna delîl getirirse, kâdî o delili hâzır bir hasıra bulunmaksızın  kabul  eder.  Delilden sonra,   eğer  terkedilmiş çocuğu alanın aczini bilirse, evlâ olan kadının lakît'i kabul etmesidir.

Şayet kiıdi, Iakît'i kabul ettikden sonra O'nu başka bir kimsenin yanma koysa ve lakîti almış olan ilk kimse istese, kâdi vermek ile ver­memek arasında muhayyerdir.

Bulan adam, çocuğu önce aldığı için, çocuk O'ndan alınmaz. Eğer mültekıt, kendi isteği ile çocuğu başkasına verirse, O'ndan çocuğu geri almak hakkı yoktur. Çünkü o, kendi hakkını düşürmüştür. Lakîtin ne­sebi, iddia eden kimseden sabit olur. Velev ki, lak it'in kendi çocuğu ol­duğunu iddia edenler, iki adam olsun. Onların ikisinin de çocuğu olur. Nitekim, ortak cariyede olduğu gibi. Ya da çocuğun nesebini iddia eden iki adamdan birisi, lakît'in bedeninde O'na âid bir alâmet bulun­duğunu vasf ederse, bu takdirde çocuk vasfedenin olur, diğerinin ol­maz.

Ya da ınüddeî, koca sahibi bîr kadın olup, kocası tasdik ederse, ve­ya o kadın, lakît'in kendi çocuğu olduğunu isbât ederse, Iakît o kadının çocuğu olur. Ya da, müddeî iki kadın olup, her biri çocuğun, kendi ço­cuğu olduğunu isbât ederse, her ikisinin çocuğu olur.

Ya da, müddeî köle olursa, lakît'in nesebi O'ndan sabit olur. JLakit, hür olur. Çünkü İslâm ülkesinde asi olan, hürriyettir. Ya da, müddeî Zimmî olursa, nesebi ondan sabit .olur. Eğer Zimmîlerin oturdukları yerde bulunmayıp, belki Müslümanların şehirlerinden bir şehirde; köy­lerinden bir köyde veya kâfirler ile Müslümanların karışık olduğu bir yerde bulundu ise, Iakît Müslüman olur.

Eğer Zimmîlerin oturdukları yerde, meselâ; «hlri zimmet köyle­rinden bir köyde veya bir havrada veya bir kilisede bulundu ise, Zimmî olur.

Lak ît bulunduğu zaman, üzerine bağlanmış mal veya üzerinde bu­lunduğu hayvana bağlanmış mal, zahire i'tibârla lakîte âiddir.

Lakîti kaldırıp alan kimse (mültekıt), o zikredilen malı çocuğa kâdî'nın emri ite harcar. Çünkü o mal, yitik olmuş (elden çıkmış) mal­dır. Kâdî için, böyle malı lakîte harcamak velayeti vardır. Ba'zısı, «Kâ-dîmn emri olmaksızın harcar.» demiştir. Çünkü o mal, zahiren lakîtia-dir ve terkedilmiş çocuğu alan kimsenin ona infâk velayeti vardır.

Mültekitın, IaJdte hibe edilen şeyi teslim alma yetkisi de vardır.

Çünkü hibenin teslim alınması, hâlis faydadır. Mültekıt, Iakît'i diledi= ği yere götürür.   Bunu, Kâdîhân (Rh.A.) zikretmiştir.

Çocuğu (Lakîti), san'at erbabına (hırfe'ye) vermek de caizdir. Çün­kü bu, O'nu eğitmek ve malını koruyup gözetmek bâbındandır.

Karabetten, mülkten ve hükümetten bir şeyle velî olmasına se-beb bulunmadığı için, O'nu nikâh etmesi (evlendirmesi) caiz olmaz. Ananın tasarrufu caiz olmadığı gibi, îakît'ın malında mültekıt'ın tasar­ruf etmesi de caiz olmaz. Çünkü tasarruf velayeti, malı çoğaltmak için­dir. Bu ise kâmil re'y ve bol şefkat ile olur. Mültekıt ile ananın her bi­rinde mevcûd olan ise, ikisinden sadece biridir. {Yâni anada şefkat vardır, ikâmil re'y yoktur. Mültekıtta ise kâmil re'y vardır, tam ve bol şefkat yoktur. Bu sebebden, tasarruf etmeleri caiz olmaz.)

İcâresi [98] de, caiz olmaz. Çünkü mültekıt, lakîtin menfaatlerini telef etmeye mâlik olmaz. Bu durumda o, amcaya benzer. Ana, bunun aksinedir. Çünkü o, bunlara mâlikdir. Nitekim, «Kerâhiyet Bölümü» nde zikredilmiştir. Esah kavi de, budur. Bu kayd; «İcara verilmesi caizdir. Çünkü icara vermek, çocuğun terbiyesine âiddir.» diyenlerin sözünden korunmak içindir. Birincisi; «el-Câmiu's-Sagîr» in rivayetidir.

Mültekıt'ın, lakîti sünnet etmesi de caiz olmaz. Eğer sünnet eder de, bu sebeble çocuk ölürse, diyetini öder. Hânîye'de, böyle zikredilmiş­tir. [99]

 

Kayıp Mal (Lükata) Bölümü

 

Lükata [100]ma'nâda lakît'in adıdır. Lâkin lakîtin kullanılışı, in­sanda; lükatanın kullanılışı ise, insandan başka şeydedir

Sahibine vermek için, lükatanın alınıp kaldırılması menöubdur.

Çünkü gören kimse bırakırsa; çok defa ona hâin bir el ulaşır da, onu mâlikinden gizler ve O'nun malını zayi' eder. Binâenaleyh, lükatanın alınıp kaldırılması hakiki, müstehıkkına ulaştırmaya vesile olur. Bun­dan dolayı Fukahâ1; «Şayet zayi' olmasından korknlursa, kaldırılması vâ-cib olur.» demişlerdir. Nitekim «Lakît Bölümü» nde geçti.

Lükatayı gören kimse, onun .sahibine geri vermek için aldığına şâ-hid getirir; bulunduğu yerde ve insanların toplandığı yerde: «Ben bir lükata buldum, mâlikini bilmiyorum. Onun mâliki gelsin, niteliğini açıklasın, lükatayı O'na vereyim!» diye seslenerek bildirir. [101] Lükata­nın sahibi onu istemeye gelmeyeceği ma'lûm oluncaya kadar, yâhûd yemek için hazırlanan yiyecekler ve ba'zı meyveler gibi sonraya kalır­sa bozulacağı zamana kadar, bulan kimsenin yanında emânet olur. Hattâ lükata gerek az ve gerek çok olsun, gerek HılI [102]dan ve gerekse Harem'den alınsın teaddîsiz (kusur etmeksizin) helak olursa, bulup alan kimse, zararı ödemez.

İmâm Şafiî' (Rh.A.) ye göre; Harem'in lükatasını, sahibi gelinceye kadar bildirmek (i'lân etmek) vâcib olur.

Eğer lükatayı bulan kimse fakir ise; ondan faydalanır. Eğer zen­gin ise, onu bir fakire tasadduk eder. Velev ki fakır, baba ve analardan bir aslına yâhûd fakır çocuklarından ve onların çocuklarından bir îer'i-ne veya fakır olan karısına vermiş olsun. Eğer lükatanın sahibi gelip de, o tasadduku caiz görürse, sevabı O'nun olur.

Ya da, eğer lükata duruyorsa, onu fakirden alır. Eğer lükatanın aynısı kâim değilse, lükata sahibi, bulup' alana (Mültekıta) veya fa-kîre Ödetir. Aralarında, birbirlerine Ödetmek yoktur. Yâni, lükatayı bulup alan öderse, ödediğini fakirden alamaz. Fakır öderse, bulandan alamaz.

Eğer şâhid getirmedi ise; bulan kimse onu kendisi için aldığını ik­rar ettiği takdirde; şayet elinde helak olursa, ittifakla Öder. Çünkü ku-sûr etmiştir.

Eğer mültekit ile lükatanın sahibi birbirlerini, lükatanın sahibi için alındığı hususunda tasdik ederlerse, ittifakla ödemez. Çünkü onla­rın birbirlerini tasdik etmeleri, kendileri hakkında hüccettir. Bu tak­dirde, açık delîl (beyyine) gibi olur.

Eğer mültekit, sahibine, «Senin için aldım.» dese; O da «Kendin için aldın.» deyip ihtilâf etseler, İmâm A'zam (Rh.A.) ile İmâm Muham-med' (Rh.A.) e göre, mültekit Öder. Ancak, İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre; ödemez. Belki söz, onu geri vermek için aldığını söyleyen mültekı-tındır.

Eğer mültekit şâhid getirecek kimse bulamadı ise veya buldu da lükatayı zâlimin almasından korktuğu için şâhid tutmayı terk etti ise; Fukahâ, «Ödemez.» demişlerdir. Bunu, Zeylaî (Rh.A.) zikretmiştir.

Keza bulunan şey (lükata), hayvan olursa, mezkûr hükümlerde lükata gibidir. Hayvana (behîmeye) mültekıtm, kâdînm izni olmaksızın infâk ettiği  (harcadığı) şey teberrudur. Kadının izni ile infâk et­tiği ise; hayvanın sahibi üzerine borçtur.

Hayvan sahibi geldiği zaman, mültekıt onu kadının hükmüyle ken­disinden alır.

Faydalı olanı, kâdî ücretle verir. Yâni, ücretiyle yararlanılan at, katır, eşek ve öküz gibi, faydası olan şeyi, kâdî kiraya verir. O hayvana kâdî, ücretinden iki veya üç gün yâni sahibi sağ olsa, geleceğini tah­min ettiği bir müddet infâk eder. Çünkü bu kiraya vermekde, malın aynını mâlikin mülkü üzerine borç yüklemeksizin bırakmak vardır. Hidâye sahibi ve Kâfi sahibi bu konuda; «Kaçak kölede de böyle ya­pılır. »  demişlerdir.

Ben, bu iki kitabdan başkasında bıı sözü bulamaçtan. BU'akis Mu-hît'te, Bedâyi'de ve Hulâsa'da bunun hilafını buldum. Onlar; »Kaçma ihtimali olduğu için, kaçak kölenin kiraya verilmesi caiz olmaz.» de­mişlerdir. Bundan dolayı, onu zikretmeyi terk ettim.

Koyun ve benzeri gibi kiraya vermekle yarar sağlanmayan hay­vanlara İnfâk edilmesine kâdî izin verip, bu harcanan şeyin hayvan sahibinden geri alınmasını şart kılar. Nitekim daha önce geçti Ki esah olan kavi budur. Eğer en uygun olan infâk ise, böyle yapar. En uygun olan infâk değil ise; ilkin onu satmayı ve bedelini muhafaza etmeyi emreder. Çünkü devreden nafaka, malı kökünden kazıyıp tüketir.

Hayvana infâk eden kimsenin, onu sahibinden habs çtmesî (yâni vermemesi) caizdir. Yâni hayvanın nafakasını almak için, hayvanı sa­hibinden menetmesi caizdir.. Çünkü hayvanın, o âna kadar kalması O'nun verdiği nafaka ile olmuştur. Sanki, sahibi mülkü ondan almış gibidir. Eğer hayvan mültekıtın habsinden sonra ölürse, nafaka düşer-Çünkü o, rehin ma'nâsınadır. Bu durumda, habs ettiği şey sebebiyle helak olmuş olur. Habs etmezden önce hayvan ölse, nafaka düşmez. Çünkü o, 'emânettir. Onun, rehne tealluku yoktur, iyrültekıt, habsi se­çince rehin hükmünü alır.

Eğer Iükatayı iddia eden kimse, alâmetini beyân ederse; O'na ve­rilmesi helâl ve mubah olur. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) ;

«Eğer lükatanın sahibi gelip alâmetini,ve adedini ta'rîf ederse, Iü­katayı sahibine ver.» buyurmuştur.

Bu emir, ibâhat içindir. Çünkü geri vermenin vâcib olması; meş­hur hadîs ile amel yönünden ancak açık delil (beyyine) iledir. O meş­hur hadîs, RcsûlüHah' (S.A.V.) in:

«Delil getirmek da'vâeıya, yemin etmek de inkâr eden kimseye dü­şer.» kavlidir. [103]

Bizim zikrettiğimiz şeyden dolayı Hikatayı, delilsiz vermek vâcib olmaz. İmâm Şafiî' (Rh.A.) ye göre, alâmet beyân ederse vermek vâcib olur.

Bir adam kırda Ölse, arkadaşının, O'nun metâını ve bineğini alıp bedelini ailesine götürmesi caizdir. el-Fusûl el-İmâdiyye'de böyle denil­miştir.

Su içinde bulunan odunun, eğer kıymeti olursa, lükatadir. Onda, lükatamn hükmüne riâyet edilir. Eğer kıymeti olmazsa, onu alan kim­seye, diğer aslî mübâhât gibi helaldir. [104]

 

Vakıf   Bölümü

 

Vaki, [105] lügat yönünden, habs ma'nâsınadır. Masdarı «vakf» olan, kelimesi müteaddîdir. Ma'nâsı, yukarıda söylenendir. Masdarı «vukuf» olan"   kelimesi ise, lazımdır.

Şer'an, vâkıfın mülkü üzere ayn'ı [106] habstir ve ariyet menzilesin­de faydalarını tasadduktur. İmâmeyn (Rh. Aleyhimâ) bu konuda, ayrı görüştedir. Çünkü İmâmeyn' (Rh. Aleyhimâ) e göre vakf; Allah Teâlâ'-(C.C.) nın mülkü hükmünce ayn (mal) m habsedilmesidir. Vâkıf (vak­feden) in mülkü; o ayndan Allah Teâlâ' (C.C.) ya, aynın, yararı kula dönecek şekilde zail olur. İmdi vakf-ı lâzım [107] olup, satılmaz ve miras da olmaz.                                                                                        

İmâmeyn' (Rh. Aleyhimâ) in delili şudur: Hz. Ömer (R.A.), Resû-lüllah' (S.A.V.) e: «Yâ Resûlallah, ben bir miktar mal aldım, bu mal bence nefistir. Onu tasadduk edeyim mi?» diye sormuş. Resûl-i Ek'rem  (S.A.V.) de: «Aslı üzere tasadduk eyle, ki satılmasın, lıîbe edilme­sin ve mîrâs olunmasın. Lâkin semeresini infâk eyle.» buyurmuştur. İmdi bu hadîs vakfın, lâzım olduğuna ıtassdır.

İmâm A'zam'  (Rh.A.) in delili, Resûlüllah'  (S.A.V.)  m:

«Allah'ın ferâmııden habs yoktur.» kavl-i şerifidir. Yâni, «Mâlikin ölümünden sonra vârisleri arasında taksimden habs edilir mal yoktur.» demektir.

İmdi mal, vâkıfın mülkü üzere kalmaz, diyen kimseye, Allah' (C.C.) m tarzları habs edilir, demek, lâzım gelir. Fetva, İmâmeyn' (Rh. Aleyhİ-nıâ) in sözüne göredir, denilmiştir. KâlTde böyle zikredilmiştir.

Musannif «Meııiaallarını tasadduklur.» sözünü açıklayıp şöyle de­miştir: Vakıf, bir rivayette sahih değildir. Yâni vakıf, menfaatleri ta-sadduku kapsayınca, caiz olmaz. Çünkü menfaat, yok olmuştur ve yok olanı tasadduk etmek caiz olmaz. Esah olan kavle göre; icmâen sahîh olur. Çünkü menfaatleri tasaddukjmâmeyri' (Rh, Aleyhimâ) e göre de caizdir. Nitekim kölesinin hizmetini, evinin süknâsını ve her ikisinin gelirlerini vasıyyet caizdir. Lâkin, İmânı A'zam' (Rh.A.) a göre, lâzım değildir.

Bundan dolayı musannif, mülk kaldığı için «lâzım olmaz (geçerli)» demiştir. Ariyette olduğu gibi. Lüzum ile murâd, vâkıfın ve ölümün­den sonra vârisinin vakti ibtâl etmesi caiz olmamasıdır. Şayet vâkıf, fakirler için vakf etse veya bir su dolabı; yolda kalanlar için bir han veya bir te(kke bina etse veya kendi arazîsini mezarlık yapsa, vâkıfın mülkü ortadan kalkmaz. Musannif, lüzumun yokluğu üzerine «Hayatın­da temliki sahih olur.» sözüyle açıklama yapmıştır. İmdi vâkıfın hayâ­tında temliki; ölümünden sonra mîrâs olması ve vakıftan dönmesi de sahîh olur. Velev ki vakf, ölüm hastalığında (maraz-ı mevtte) [108] ol­sun, sahîh olur.

Vakıf, ancak dört şeyin biri ile lâzım olur. Musannif o dört şeyin birincisini «Kaza ile» demekle zikretmiştir. Yâni vakıf, Sultan tara­fından ta'yîn edilen kâdî tarafından verilen hüküm ile geçerli olur.

İki tarafın hakem (tahkim) [109] ta'yin etmeleri ile hüküm veren bir kâdî vakıf da'vâsı görmeye salahiyetli değildir. Çünkü böyle kâdi hü­küm verse, geçerli olmaz. Hattâ Sultan tarafından ta'yînli kadının, o hükmü bozması caiz olur. Nitekim yerinde anlatılmıştır.

Hükmün yolu şudur: Vâkıf, vakf ettiği şeyi mütevelliye [110] teslim eder. Ondan, sonra, gayr-i lâzım olması [111] hükmüyle rücû eder. Du­ruşma (murafaa) için kâdî huzuruna çıktıkları vakit, kâdî vakıfdan mülkünün kesildiğine hükmedince, bi'1-icmâ vakıf lâzım olur. Çünkü bu mes'ele; ictihâd götürür bir fasıldır. Vakıf ta'yinii kadının (müvel-lâ) hükmü ona lâhık olunca, lâzım olur. Kadılardan sâdır olan diğer ahkâm gibidir. Vakıf senedinde zikredilen: «Kadılardan bir kâdî bu vakfın lüzumuna ve rücû' hakkının bâtıl .olduğuna hükmetti.» sözü, sahîh kavle göre, bir şey değildir. Râti'de ve Hâniyc'de. böyle denmiştir.

Dört şeyden ikincisini, musannif şu sözü ile zikretmiştir: «Ya da vâkıf, §âyet vakfı ölüme bağlasa, Ölümle vakıf lâzıııı olur.» Yâni; «Ölür­sem, evimi şu hususa vakf ettim.» dese ve ondan sonra ölse, eğer ma­lının üçtebirinden çıkarsa, vakıf sahîh ve lâzımdır. Çünkü mevcûd ol­mayan şeyi vasiyyet etmek caizdir. Meselâ, menfaatleri vasıyyet etmek böyledir. Nitekim, daha Önce geçti.

Ölen kimsenin mülkü, onda hükmen bakî olur. O'nun nâmına dâi­ma tasadduk edilir. Eğer malının üçtebirinden çıkmazsa, üçtebir mik-târiyle caiz olur. Geri kalanı, ölene âid diğer bir mal ortaya çıkıncaya kadar kalır. Ya da; vârisler caiz görürlerse, caiz olur. Eğer diğer bir mal zahir olmayıp ve vârisler de cevaz vermezlerse, gelir (gaile) [112] ikisi arasında taksim edilir. Üçtebiri vakf için ve üçteikisi vârisler için olur.

Musannifin, «Ya da vâkıf, gayet vakfı ölüme, bağlasa, ölümle va­kıf lâzım olur.» sözünde; sâdece ölüme bağlamak, mülkün zevalini ifâde etmediğine işaret vardır. Belki, ta'lîkden sonra mülkün zevalini ifâ­de etmesi için ölüm gerekir.

Üçüncü durumu, musannif; «Ya da vâkıf, ben onu hayâtımda ve ölümümden sonra müebbeden vakf ettim demekle vakıf lâzım olur.»

sözüyle zikretmiştir. Çünkü bu, ulemâmıza göre, caizdir. Lâkin İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, vâkıf sağ olduğu müddetçe, bu söz, gelirin (gai­lenin) tasadduk edilmesini adamak olur. Böyle olunca, vâkıfın adağını yerine getirmesi gerekir.

Vâkıfın, ondan geri dönmesi de caizdir. Eğer ölünceye kadar geri dönmezse, terikenin üçtebirinden (sülüsden) caiz olur. Bunun hâl ça­resi; kölesinin hizmetini bir insana vasiyyet eden kimsenin yaptığı gi­bidir. Çünkü hizmet, kendisine vasiyyet olunan kimse (mûsâ leh) nin ve rakabesi [113] mâlikin mülkü üzere olur. Hattâ kendisine hizmet edilmesi vasıyyet olunan kimse (mûsâ leh) ölse; köle, mâlikin vârisleri için mîrâs olur. Ancak şu kadar fark var ki: Vakfda kendileri için va­sıyyet olunanlar (mûsâ lehüm) m kesilip tükenmesi tasavvur olun­maz. Şu hâlde, bu vasıyyet müebbed olur.

Dördüncü durumu (musannif: «Ya da, bir imescid bina edip ve p mescidi yolu ile beraber ifraz 'etmekle vakıf lâzım olur.» sözüyle zik­retmiştir. İfraz, şart kılınmıştır. Çünkü mescidin Allah Teâlâ (C.C.) için hâlis olması gerekir. Allah Teâlâ (C.C.) :

«Mescid ler, şübhesiz Allah'ındır.» [114] buyurmuştur. Yâni, Allah' (C.C.) a mahsûsdurlar, demektir.

İmdi mescid, ancak ifraz ile hâlis olur. Yine herkes için o mes-cidde, namaza ve cemâat ile namaz kılmaya izin vermekle hâlis olur.

Bazıları demiştir ki: Cemâatle namaz kılmaya, izine hacet yok­tur. Belki, bir kimsenin kılması kâfidir. İnsanlar için iznin şart kılın­ması, teslim şart olduğundandır. Çünkü mescid olması için, İmâroeyn' (Rh. Aleyhimâ) e göre; teslim şarttır. İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.), ayrı görüştedir. Her nevide, o nev'e lâyık olan teslim şart kılınmıştır. Bu

teslîm, mescidde namaz kılmakla olur. Bu vechle, birinci vech [115]; vâkıfa ve vârisine bakarak lüzum ifâde etmekle beraber vakfın, vâ­kıfın mülkünden çıkmasını da ifâde eder. İkinci veclı, vâkıfın ölümü ile ona bakarak vakfın lüzumunu ifâde eder. Lüzumunu ifâde ettiği gi­bi, mülkünden çıkışını da ifâde eder ve eğer üçtebircien (süîüsden) çıkarsa, vârise bakarak lüzumunu da ifâde eder.

Üçüncü vech, vâkıf sağ olduğu müddetçe, mülkünden çıkmasını ifâde etmediği gibi, dönmesi caiz olduğu için vâkıfa bakarak lüzumu­nu, da ifâde etmez. Belki, üçtebirden (süîüsden) çıkarsa, vârise baka­rak mülkünden çıkmasını ifâde eder.

Bundan sonra, İmâmeyn (Rh. Aleyhimâ), vâkıfın mülkünün orta­dan kalkmamasında (yok olmamasında) İmanı A'zam' (Rh.A.) a mu­halefet edip, zevaline kail oldukdan sonra vakıfın ne ile tamâm olaca­ğı hususunda ihtilâf etmişlerdir. Musannif bunu «vakit tamâm olmaz.»

sözüyle zikretmiştir. Yâni vakıf, zikredilen dört şeyin biri ile lâzım oldukdan sonra da, vakıf tamâm olmaz. İmâm Muhamnıed' (Rh.A.) e göre, vakıf ancak müebbed masraf zikretmekle tamâm olur. Çünkü masraf menfaati veya geliri tesadduktur. Bu, ba'zan muvakkat ve ba'zan da müebbed olur. Onun mutlâkı, te'bîd (ebedîliği) üzere delâlet etmez. Şu hâlde tansîs (nass) lâzımdır.

Bir kimse, meselâ; «Ben, şunu çocuklarım için vakf ettim.» de­mekle evlâdı [116] için vakf etse ve bu söze bir şey eklemese ve çocuklar tükenip bitselerj İmâm Muhamnıed' (Rh.A.) e göre; vakıf mâlikin mül­küne döner. Çünkü, sonu kesilmiştir. Eğer vâkıf, meselâ-: «Ben, onu on yıla kadar vakf ettim.» demekle belli bir süre zikretse, ittifakla bâtıl olur. Çünkü bu, muvakkat satış gibidir.

İmam Ebû Yûsuf (Rh.A.} a göre; müebheden demeksizin vakıf tamâm olur. Çünkü maksûd, Allah Teâlâ' (C.C.) ya yaklaşmaktır. Bu maksûd, ba'zı vakitte bir yöne sarf ile olur, ki onun bitmesi tevehhüm olunur. Ba'zı vakitte, bir yöne sarf ile olur, ki onun bitmesi tevehhüm olunmaz. İmdi vâkıfın maksûdunu tahkik için iki fasılda da vakıf sa-hîh olur. Şayet mevkufun aleyh (üzerine vakfedilen) —meselâ evlâd gibi— besilip tükense, İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre; fakirlere sarf olunur. Sahîh olan söz şudur ki, te'bîd ittifâkan şarttır. Lâkin te'bîdin zikredilmesi, İmâm Ebû Yûsuf  (Rh.A.)  a göre şart değildir. dolayı torunlar, evlâd-ı sulbiyyeden sayılmaz. Evlâd'ın tekili, «veled» dir. Bu deyim, velâdetten türetilmiş

Çünkü vâkıfın; «Ben vakf ettim ve tasadduk ettim.» demesi, Allah Te-âlâ1 (C.C.) ya ayırmayı (izâleyi) gerektirir. Bu ise; te'bîdi (yâni vakfın ebedî olarak yapılmış olduğunu) gerektirir. Şu hâlde zikredilmesine hacet yoktur. î'tâk (yâni, köleyi âzâd etmek) gibi. Nitekim yakında açıklaması gelecektir.

îmânı Mukammed' (Rh.A.) e göre, te'bidin zikredilmesi şart kılın­mıştır. Nitekim sebebi daha önce geçti. Vakf, İmâm Ebû Yûsuf (Rh. A.) a göre; düşürmek (ıskat) tir. Yâni ayn olan maldan vâkıfın mül­künü düşürmek için meşru kılınmıştır. İ'tâk da böyledir. Çünkü âzâd etme, efendi için mülkünden düşürmedir. Yoksa Allah (C.C.) için tem­lik değildir. Çünkü Allah Teâlâ (C.C.) ondan müstağnidir. Zîrâ O, (Allah (C.C)), vâkıfın da vakfın da mâlikidir. Kul .için de temlik de­ğildir. Eğer kul için temlik olsa, satılması ve diğer tasarrufları caiz olurdu. İmâın Ebû Yûsuf (Rh.A.), kazaya ve başka şeye hacet kalma­dan bizzat sözle yâni onu, şu vech üzere vakf ettim, demekle vakfı mülk-den çıkarır. Şüyû'u [117] da caiz görür. Yâni müşâ'nm [118] taksimini caiz görür. Çünkü taksim, teslim almanın tamâmındandır. Zira kabz, bir şeyi alıp kendisinin malı etmek ve mülküne katmak (hiyâze) için­dir. [119] Bunun tamâmı, taksimle ayrılabilen şeylerdedir. İmânı Ebû Yûsuf'a (Rh.A.) a göre; teslim almanın aslı şart değildir. Onun tamam­layıcısı da şart değildir. Sen gördün ki, O'na göre vakf — âzâd gibi — mülkün ıskatıdır. Şüyu' âzâdı nıenetmez. Bundan dolayı, vakfı da menetmez. Irak Meşâyihi bununla fetva vermişlerdir.

İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre; vakf, sadakadır. Çünkü Resû-lüllah (S.A.V.), Ömer' (R.A.) e:

«Onun asimi tasadduk et. O satılmaz, hibe edilmez ve miras olun­maz.» buyurmuştur.

İmâm Muhammed (Rh.A.); vâkıfın vakfı, mütevelliye teslimini şart kılmıştır. Mütevellinin, vakfı teslim almasını da şart kılmıştır. Ni­tekim müneffeze (geçerli) sadakada olduğu gibi. Vasıyyet olan sadaka, böyle değildir. Çünkü bu' sadaka, tasadduk edenin mülkünden sâdece söz ile zail olmaz. Belki, teslimi ve fakirin teslîm almasiyle zail olur. Bunun açıklaması şudur: Çünkü temlik, Allah Teâlâ' (C.C.) dan kas-den tahakkuk etmez. Nitekim sebebi daha önce geçti ki; Allah Teâlâ (C.C.) ondan müstağnidir. Ancak Allah Teâlâ (C.C.) için sabit olan sadaka hakkı kula teslîm zımnında sabit olur. İmdi sadakalar ve ze­kât menzilesine indirilir. Şayet teslimden önce tamâm olsa, yed'en is­tihkaka elverişli olur. Halbuki, teberru', müteberri' (bağışlayan kimse) için istihkak sebebi olamaz. İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre; taksim kabul eden şeyde şüyu, vakfı meneder. Çünkü teslîm almanın aslı; İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre şarttır. Keza kabzı tamamlayan şey de öyledir. Bunun tamâmı, taksim götüren şeylerdedir. Taksimi muhtemel olmayan şeyde şüyu ile vakf sahih olur. Hattâ hamamın ya­nsını vakf etse, geçerli sadaka giıbi, caiz olur. Çünkü İmânı Muham­med (Rh.A.), bununla vakfa i'tihâr etmiştir. Zîrâ bu sadaka, taksim kabul eden müşâ'da tamâm olmaz. Nitekim vâkıf; «Ben, şu on dirhe­min yarısını şu fakire tasadduk ettim.» dese, o fakir teslim almadıkça tamâm olmaz. Taksim, kabul etmeyen müşâ'da ise, tamâm olur. Ha­mamın yansı gibi. Buhârâ Meşâyihi, bununla fetva vermişlerdir.

Mecmau'I-Fetâvâ'da denmiştir ki: Bundan sonra, İmâm Muham­med' (Rh,A.) in kavli üzere eğer bir yer iki adam arasında ortak olsa ve orayı yoksullara vakf olarak tasadduk etseler veya vakf etmek caiz olan hayır ve iyilik yollarından bir vechle tasadduk etseler ve vakfa bakan bir kayyıma [120] verseler, caiz olur. Çünkü İmâra Muhanımed' (Rh.A.) in kavline göre; cevaza engel olan şey, teslîm alma vaktindeki şüyû'dur. Akd vaktindeki değildir. Burada akd sırasında şüyu' yok­tur. Zîrâ o iki kimse, yeri toptan tasadduk etmişlerdir. Kabz vaktinde­ki şüyu da değildir. Çünkü o iki kimse yeri toptan teslîm etmişlerdir. Eğer ikisinden her biri, bu yerin yansını müşâ' olan sadaka-i mevkû-fe olmakla tasadduk etse ve ikisinden her biri, kendi vakfı için ayrı mütevelli ta'yîn etse, şüyu' akd vaktinde bulunduğu için caiz olmazdı; Zîrâ onlardan her biri, akdi yalnız başına yapmış olurdu. Şüyu' teslîm alma vaktinde de mütemekkindir. Çünkü iki mütevelliden her biri şayi' olan bir yarımı almıştır.    Şayet iki adamdan her biri mütevellisine,

Benim payımı, ortağımın payı ile beraber teslim al.» dese, caiz olur. Şayet ikisinden biri arzın yarısını yoksullara sadaka-ı mevkûfe olmak­la tasadduk etse, ondan sonra diğer adam yine böylece, yerin diğer ya­nsını tasadduk etse ve ikisi onun için bir tek kayyim görevlendirseler, caiz olur. Çünkü akd vaktinde her ne kadar şüyu' mevcûd ise de, tes­lim, alma vaktinde yoktur. Çünkü mütevelli, yeri toptan teslim almış; \k\ adam da kendisine toptan teslim etmişlerdir. Keza nıütevellîliği iki kimseye beraber verseler, yine böyle olur. Çünkü bu iki mütevelli, bir mütevelli gibi olurlar. Keza vakf yönü ayrı olsa, yine caiz olur. Yine -böylece, vâkıf bir adam olup yerin yarısını fakirlere rnüşâ' olarak vak­fedip, diğer yarısını başka hâl üzere vakf etse, caiz olur. Bu zikredilen­lerin hepsi İmâm Muhammet!' (Rh.A.) in süsüne göredir. İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre ise, hepsinde vakf caiz olur. Çünkü ona göre vaki', teslim alınmadan ve taksim edilmeden dahî caizdir. Zamanımı­zın Meşâyihinden ba'zıları, İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) un sözü ile fetva  [121] vermişlerdir. Fetva, buna göredir.

Şayet vakıf lâzım olup tamamlansa, sahibi için memlûk olmaz. Baş­kasına satmak ve benzeri ile .temlik de kabul etmez. Çünkü mülkünden çıkanı, temlik etmek imkânsızdır. Ariyet verilmez ve rehn konulmaz. Çünkü ariyet ve rehnin iktizâları mülktür.

Vakıf taksim edilmez, ancak taksim, vakıf ile mâlik arasında olur­sa, îmâmeyn' (Rh. Aleyhimâ) e göre taksim edilir. Yâni kâdî, müşâ'-olan vakfının caiz olmasına hüküm verir de hükmü nafiz olursa, diğer muhtelefât gibi, müttefakun aleyh olur. Ba'zılan taksim istese, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, taksim olunmaz ve muhâyec [122] ederler. İmâ-meyn' (Rh. Aleyhimâ) e göre, vakıf taksim edilir.

Fukahâ şunda icmâ etmişlerdir ki; bütün mal, erbabına vakfedil­miş olup taksim etmek isteseler, taksim edilmez. Muhît'te de böyle den­miştir, Musannifin: «Üzerlerine mevkuf (vakfedilmiş) olan vakıf tak­sim edilmez.» sözünün ma'nâsı budur. Çünkü; Îmâmeyn' (Rh. Aleyhi­mâ) e göre, taksim, ayırmak ve bölmek (temyiz ve ifraz) dir. Satmak ve temlik değildir. Şu hâlde, taksim caizdir.

İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre; taksim ma'uen satmaktır. Çünkü o, ifraz ve mübadeleyi kapsar. Mübadele [123] yönü ise, misliyyâttan [124] başkasında ağır basar.

İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.), mescidi vâkıfın mülkünden; «Ben, bu­nu mescid kıldım.» sözüyle izâle eylemiştir. Çünkü O'na göre, teslim şart değildir. Zira bu, âzâd etmek gibi ıskattır (yâni, mülkden düşür­mek ve çıkarmaktır).                             

İmâm A'zam ile îmânı Muhammedi (Rh. Aleyhimâ) ise; namaz kı­lınmasını şart koşmuşlardır. Nitekim, daha önce geçti.

Musannifin «mesçid» sözünü tekrarlamasına sebeb şudur: Çünkü mescidi Önce vakfın lâzım olmasının şartlarını sayarken söylemiş idi. Burada zikretmesi, mescidin ahkâmının; İmâm 'Muhammed' (Rh.A.) e göre; mütevelliye teslim şart olmamakta ve İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre, şüyû'un mâni' olmasında ve İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre; kâdî hüküm vermese bile onun vâkıfın mülkünden çıkmasında diğer evkaf hükümlerine muhalefetinden dolayıdır.

Eğer vâkıf mescidin altına Beyt'ül-Makdis'de olduğu gibi mesci­din yalarları için sirdâb yaparsa caizdir — Sirdâb, sirdâbe'den muar-rebdir (yâni aslında Arabca değil iken Arabcalaştırılmıştır.) Sirdâb, soğutma için yerin altında yapılan bodrumdur — Eğer sirdâbı mescidin yararlarından (mesâ lininden) [125] başka şey için yaparsa, veya mes­cidin üzerine ev yapıp, mescidin kapısını yola açar ve mülkünden ayı­rırsa, caiz olmaz. Yâni, mescid olmaz ve vâkıfın onu satması caiz olur. Vâkıf öldüğü zaman, ondan mîrâs olarak alınır. Çünkü mescidin, sâ­dece Allah Teâlâ (C.C.) için hâlis olması vâcibdir. Kulun hakkı, mes­cidin altına veya üstüne müteallik olduğu için bunda hulûs olmaz. Şu hâlde, onun ahkâmı da sabit olmaz. İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) dan; Bağdart'a geldiği zaman, evlerin sıkışıklığım görerek zaruretten dolayı, buna iki veehle cevaz verdiği rivayet edilmiştir. İmânı Muhammed' (Rh. A.) den de, Horasan'da R-ey şehrine girdiği vakitte, zaruretten dolayı bunların hepsini caiz gördüğü rivayet edilmiştir. Nitekim bir kimse, hanesinin ortasında yâni, avlusu içinde mescid bina edip ve orada namaz klimaya izin verse, orası mescit! olmaz. Vâkıfın, onu satması caiz olur ve ondan mîrâs da alınır. Çünkü vâkıfın mülkü, o mescidin çevre­sini kuşatmıştır. Böyle olunca, O'nun menetme hakkı vardır. Mescid-de ise bir kimsenin menetme hakkı olmaz. Çünkü Allah Tcâlâ (C.C.) :

«Allah'ın mescitlerinde Onun adının anılmasını yasak î-dcıı kim­seden daha zâlim kim olabilir?» [126] buyurmuştur.

Eğer o hanenin (darın) ortasında olan mescidin çevresinde olan mülk harâb olup, ondan istiğna olunsa, İmâm A'zam ve İmâm Ebû Yû­suf (Rh. Aleyhimâ) a göre, mescid olduğu hâlde kalır ve cger bina eden sağ ise, O'nun imülküne dönmez. Eğer bânî öldü ise, vârisine de dönmez. İmâm Muhammed' (Rh.A.j e göre; mülke döner. Çünkü bânî o mescidi, belli ibâdet için ta'yîn etmiştir. Belli İbâdet yapılmayınca, baninin mülküne geri döner. Hacda muhsar [127] olan kimse gibi ki, şayet hedy [128] gönderse, ondan sonra ihsâr ortadan kalkıp hacca ye-tişse, hedyini ne yapmak isterse, onu yapar.

İmânı A'zam ile İmâm Ebû Yûsuf (Rh. Aleyhimâ) un delili şudur:

Mescidin banisinin kasd eylediği ibâdet, çevresindeki mülkün harâb oîmasiyle ortadan kalkmamıştır. Zîrâ insanlar, mescidlerde ibâdet et-mekde müsavidir. Orada yolcular ve gelip geçenler namaz kılarlar. Muhsar olan kimsenin hedyi ise, boğazlamadan önce mülkünden zail olmamıştır. Mescidin haşiri [129] ve haşişi [130] böyledir. Şayet on­lardan istiğna olunsa, İmâm A'zam ile İmâm Ebû Yûsuf (Rh. Aleyhi­mâ) a göre; mülke dâhil olmazlar. İmâm Muhammed (Rh.A.) ayrı gö­rüştedir. Tekke ve kuyu, şayet bunlar ile yararlanılmazca, bunlar da hasır ve kuru ot gibi, ihtilaflıdır.

Mescidin, tekkenin ve kuyunun vakfı en yakın olan mescid, tekke vi' kuyuya sarf edilir. Bu söz, İmâm Azam ile İmânı Ebû Yûsuf (Rh. AJeyhimâ) un sözü üzerine açıklamadır. Yâni, vâkıf ve cihet [131] birleş­miş olursa sarf edilir. Meselâ; bir adam, iki mescid bina edip ve her birinin mesâlihi için vakf ta'yîn etse ve mevkufun aleyh (yâni kendi­sine vakf edilmiş) in ba'zi mersûmu [132] az olsa; şöyle ki: İki mescid-den birinin imânımın veya müezzininin mersûmu; vakfı harâb olmak sebebiyle eksik olsa; kâdinm, diğer vakfın fazlasından ona sarf etmesi caizdir. Çünkü o iki vakıf, bu takdirde bir tek şey gibidir.

Şayet o iki -vakıfdaıı birisi ayrı olursa, meselâ; iki adam, iki mes­cid bina edip yâhûd bîr adam bir mescid ve bir medrese bina edip ikisi ıçUİ ayrı ve başka vakıflar yapsalar, birini diğerine sarf caiz olmaz. Yâni, kadının iki vakıfdan birinin fazlasını diğerine sarf etmesi caiz olmaz. TJezzâziye'de böyle denilmiştir.

Bir kimse fakirle re bir çiftlik vakf edip, mütevelliye teslim ettik-den sonra vasisine: «Sen, bu arazinin gelirinden fülâna şu kadar ve fülâna bu kadar ver.» yâlıûd «Doğru ve uygun gördüğünü yap.» dese, o vasinin arazînin gelirini onlara vermesi bâtıldır. Çünkü vakf, tescil­den [133] sonra o adamın mülkünden çıkmıştır. Binâenaleyh onun va­sisi arazîde tasarrufa kadir olamaz. Ancak vakıf da, tescilden önce di­lediği kimseye gelirinden vermeyi şart kılmışsa, olur. Hâniye'de de böy­le denilmiştir.

Yoldan bir kısım yeri .mescid ve bunun aksini yapmak (yâni, mes-cidden bir kısmını yol yapmak) caizdir. (Yâni, şayet mescidin yeri dar olup, yol geniş olsa, yoldan bir kısım yeri mescide katmak ve keza ak­sini yapmak da caizdir.) Hulâsa'mn «Kerâhiyet Bölümü» nde-ve, İmâ-diye'nin «Onuncu Fasıl» ında böyle zikredilmiştir.

Yolu mescid yapmak da caizdir. Aksi,, caiz değildir. Çünkü, yolda namaz kılmak caizdir. Fakat, mescidden geçmek caiz değildir. İmâdiy-ye'de böyle denilmiştir.

Mescid, cemaata dar geldiği zaman, yanında olan yeri, kıymetini vererek zorla almak caizdir. Mecma'ul-Fetâvâ'da da böyle denmiştir.

Keza vâkıfın, velayeti kendisine âid kılması caizdir. Çünkü müte­velli, velayeti vâkıfdan alır. Böyle olunca, velayet bi'z-zarûre O'na âid olur. Lâkin bundan sonra vâkıf, vakıf için güvenilir olmazsa, kadının fakirlerin menfaati için O'nun elinden vakfı almak yetkisi vardır. Keza vâkıf, Sultan veya kadının o vakfı elinden çıkarıp almamasını ve başkasını mütevelli ta'yîn etmemesini şart kılarsa; hüküm yine budur. Çünkü bu şart, şeriatın hükmüne aykırıdır.

İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.), vâkıfın, vakfın gelirini kendisine alma­sını caiz görmüştür. Yâni vâkıf, vakf edip gelirin hepsini veya bir kıs­mını, sağ oldukça kendisine, öldükten sonra fakirlere şart eylese, İmâm Muhammed (Rh.A.) ve Hilâl' (Rh.A.) e'göre vakf bâtıl olur. Çünkü mülkü, Allah Teâlâ' (C.C.) ya izâle ile kurbetin ma'nâsı ortadan kalk­mıştır. İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.), «İbtidâyı, intihaya (yâni başı, so­na kıyâs ederek) caiz olur.» demiştir. Çünkü o, vakıf kesilerek sahibi­nin mülküne dönmesini caiz görmüştür. Belh Meşâyihi, Ebû Yûsuf (Rh.A.) un sözünü almışlardır. Fetva da halkı vakfa teşvik için O'nun kavline göredir. Hâniye'de ve başkasında böyle zikredilmiştir.

Yine vâkıfın, eğer dilerse vakfı değiştirmeyi veya satıp semeni [134] ile başka bir yer almayı şart koşması caizdir. Şayet böyle yaparsa, şart­larını zikretmekslzin ikinci vakıf, şartları hususunda birincisi gibi olur. Ondan sonra onu bir üçüncüsü ile değiştirmesi caiz değildir. Çünkü değiştirmek, şartla sabit olan bir hükümdür. Şart ise, birincide mevcûd, ikincide değildir. Fakat değiştirmeyi şart koşmaksizın, vakıf malını değiştirmeye mâlik olamaz. Ancak, kâdî mâlik olur. Hâniye'de de böy­le denmiştir.

Çiftliğin; sığıriyle, eskicileri olan kuleleriyle ve ona tâbi' olan diğer ekin aletleriyle beraber vakf edilmesi sahilidir. Menkûlün vakf edil­mesi sahih değildir. Çünkü menkûl, sürekli kalmaz.

İmâm Muhammed' (Rh.A.) den; balta, kürek, keser, bıçkı, tâbut ve örtüsü, çömlekler ve kazanlar gibi vakf edilmesi örf olan menkûlde vakfın sahih olduğu rivayet edilmiştir.

Şayet Kur'ân okunması için, nıescid halkına Mushaf-ı Şerif vakf etse, eğer okuyanların sayısı belli ise, caiz olur. Mescide vakf etti ise, yine caiz olur ve mescidde okunur. Ama mescide münhasır olmaz.

Kitap vakf etmeye gelince; Muhammed b. Seleme (Rh.A.) bunu caiz görmezmiş. Nasîr b. Yahya (Rh.A.) ise, caiz görürmüş. Hattâ- ki­taplarım vakf etmiştir. Fakiri Ebû Ca'fer (Rh.A.) de, bunu caiz görür­müş. Biz de bununla amel ederiz. Hulâsa'da da böyle denmiştir.

İmâm Züfer' (Rh.A.) in arkadaşlarından olan Ensârî' (Rh.A.) den; «Dirhemler veya yiyecek veya ölçecekden geçen veya tartılan eşyanın vakf olması caiz olur mu?» diye sorulmuş. Ensârî (Rh.A.) «Olur!» cevâ­bım vermiştir. «Nasıl olur?» denildiğinde; buna şöyle cevab vermiştir: «Dirhemleri (mudârabe) ortak olarak [135] verir. Ondan sonra, vakf edeceği veçhe fazlasını tasadduk eder. ölçülen ve tartılan şeyler satılıp bedeli, dirhemler gibi ortak olarak veya mal (bidâa) olarak [136] vc-rilir.» Buğdaydan yığın (kürr) [137] dahî böyledir. Hulâsada da böyle denmiştir..

Vâkıf, kendi yeri üzerine bina yapıp, onu yerden ayrı olarak vakf etse, caiz olmaz. Çünkü vakıfda asi olan, akardır. Zîrâ akar, ebedî ka­lan şeylerdendir. Ona tâbi olan şey ile hakkında eser vârid olanlar ve teamül [138] bulunanlar akara mülhaktır. Geri kalanlar, asıl kıyâsa göre kalmıştır.

Ba'zılan, «Binanın yersiz vaki edilmesi caiz oJdugıınu» söylemiş­lerdir.

Kâii'de; «Şayet vâkıf binayı kasden vakf etse, s:ıhih olan kavle gö­re, caiz olmaz.» denilmiştir. «el-Kâidiyyc» adlı kitapda; İmanı A'zam' (Rh.A.) dan rivayet edilmiştir ki: O, mezarlığın' ve yolun vakf olma­sını caiz görmüş. Nitekim mescidin vakf olmasını caiz gördüğü gibi. Keza Müslümanların geçmesi için bir adamın yaptığı köprünün ken­disi de vârisleri için mîrâs olmaz. Bundan sonra demiştir ki: «Bu mes'-ele, aslı (yeri) olmaksızın binanın vakfı caiz olmasına delildir. Halbu­ki; «el-Asl» adli kitapda; evin aslı (yâni yeri) vakf edilmeksizin binâ-nın vakfı caiz olmaz.)» diye zikredilmiştir.

Vâkıf, bir cihete vakfedilmiş olan yer üzerine bina yapıp, o cihet için vakf etse; cihet birleşmiş olduğu için, bi'Mcmâ' caizdir. Şayet o vakıf yeri üzerinde olan binayı başka cihet için vakf etse, bunda ihti­lâf edilmiştir. Ba'zılan, «Caizdir.» ve ba'zıları da; «Caiz değildir.» de­miştir. Sonra vakıf, şayet ta'mîre (imarete) [139] muhtâc olursa, vâ­kıf gerek ta'mîri şart koşsun ve gerekse koşmasın onarılması gerekir. Çünkü ta'mîr nassan şart kılınmasa da, iktizâen şart kılınmıştır. Zîrâ vakfın gayesi, gelirin müebbeden sarf yerlerine ulaşmasıdır. Bu ise, ancak vakfın düzeltilmesi ve onarılması ile hâsıl olur, Şu hâlde ta'mîr şartı  iktizâeıı  sabit.  olur.  İktizaca   sabit  olan   ise,   ııassan   .sabit,  olan gibidir.

Vakıf bir ev yakf edip, meselâ; orada kendi çocuklarının oturma­sını şart koşmakla mevkufun aleyh muayyen olsa; vakfı, mevkufun aleyhin kendi malıyla onarması gerekir. Vakfın gelirinden bîr şey alın­maz. Çünkü vakfedilen evde oturmak, kendisiyle yararlanılan bir hâl­dir. Ni'met külfete tâbidir. [140] (Yâni ni'mel, külfet ile ve külfet de ni'-met'ile nıülerafık olur. Diğer bir deyini iie; ni'metten yararlanan, kül­fetine de katlanır.) Bundan dolayı hizmet etmesi vâsıyyet edilen kö­lenin nafakası, vasıyyet edilen kimseye âiddir. Eğer mevkufun aleyh muayyen değil ise; belki fakirlere vakfedilmiş ise, vakfın geliri önce onun onarılmasına harcanır. Zira, vakf muayyen olmazsa, mevkufun aleyh çok olduğu için onlardan mutâlebe mümkün olmaz. Vakfın ge­liri, o fakirlerin mallarının en yakın olanıdır. Bu dunumla vakfın ona­rımı (imareti), vakfın gelirinden yapılması gerekir.

En doğru (esah) olan kavle göre; iazla bir şey yapılın?/. Yâni vak­fın onarılması (imareti), ancak mâlikin vakf ettiği nitelikde kalacak kadariyle vâcib olur. Eğer haıah olursa, yine o nılelik üzere bina edilir. Çünkü onarma. vakfın niteliği kadariyle olursa; vakfın geliri, mevku­fun aleyhe sarfa müstehak olur. Fakat onarma vakfın niteliğinden faz­la olursa, vakfın geliri sarfa müstehak olmaz. Gelir, müstehakkun lelı'-dir. İmdi müstehakkun îeh olan geliri, müstehak olmayan cihete har­camak ancak müstehakkun leh'in rızâsiyle caiz olur.

Eğer muayyen (ta'yîn edilmiş kimse), vakfın imaretinden kaçınır­sa veya imaretten âciz olursa, kâdî o vakfı kiraya verip ücretiyle ta'mîr eder ve mevkufun aleyhe geri verir. Kâdî, kaçman kimseyi onarmak için zorlamaz. Çünkü zorlamada, O'nun malını telef etmek vardır. İn­san ise, itlafa zorlanmaz. Nitekim müzâraada [141], tohum sahibi olan kimse kaçınsa, zorlanmadığı gibi. O'nun kaçınması, hakkının bâtıl ol­duğuna rızâ sayılmaz, çünkü o kimse, tereddüd halindedir. Zîrâ hak­kının bâtıl olduğuna razı olduğu için, kaçınmak ihtimâli olduğu gibi; malının itlafından çekindiği için imtina etmek ihtimâli de vardır. Şu hâlde şübhe ile hak bâtıl olmaz. [142]

Vakıfda oturmak hakkına sâhib olan kimsenin, onu kiraya verme­si caiz değildir. Çünkü, vakfı kiraya vermeye salâhiyeti yoktur. Zîrâ, mâlik, değildir. Mâlikin naibi de değildir. Belki, o vakfı mütevelli veya kâdî kiıâya verir.

Vakfın yıkıntısı ve yıkıntı bedeli, eğer vakıf onarılmaya muhtaç olursa onarılmasına (imarete) harcanır. Yâni vaktin yıkıntısı, eğer o vakfın onarılmasına harcanmaya elverişli ise, tına harcanır. Eğer o vak­fın yıkıntısı ta'nıîre elverişli değilse, kâdî onu satıp bedelini, ta'mîıe harcar. Eğer vakfın onarılmaya ihtiyâcı yok ise, yıkıntının bedelini ihtiyâç için muhafaza edip, sarf yerleri arasında taksim etmez. Zîrâ ayn'm cüz'üdür. Onların hakkı ise, vakfın menfaatîerindedir, ayn'ın-da değildir. Çünkü Aliah Teâlâ' (C.C.) nm yâhûd vâkıfın hakkıdır. Şu hâlde, onların, hakkı olmayan şey, kendilerine harcanamaz.

Vakıf şnyıH İ'akîrİcşip mevkufa muhtaç o!sa, kâdîye durumunu arz eder. Eğer vakfedilen şey tescil edilmedi ise, kâdî onu fesli eder, Hu-lâsa'da da böyle denmiştir.

Kâdînın feshi, vâkıfın vârisi için olursa, o fesh vakfın butlanına hüküm olur. Eğer vâkıfın vârisi için olmazsa, butlanına hüküm olmaz. Mecmau'l-Fetâvâ'da denmiştir ki: Kâdî, şayet müseccel olmayan vakfın satılmasına izin verse, eğer satışa vâkıfın vârisi için izin verirse; o izin kâdîden vakfın butlanına hüküm olur ve vakfın satılması caiz olur. Eğer vârisinden başkasına izin verirse, caiz olmaz. Çünkü vakıf ibtâl edilse, vâkıfın vârisinin mülküne geri döner. Başkasının malını sat­mak ise, caiz olmaz.

Vâkıf, sahih vakıf yaptığını ikrar edip ve vâkıf o vakfı elinden çı­karsa ve onun vârisi aksini bildi rse, yâni, «Vakf etmedi ve elinden çı­karmadı.» dese, vakf caiz olur. Vârisin, o vakfı alma hakkı yoktur. Mah­kemede da'vâsı dinlenmez. Hâniye'de de böyle denmiştir.

Ölüm hastalığında (maraz-ı mevtte) [143] vakf, ölüm hastalığında hîbe gibidir. Şu hâîde üçtebir (sülüs) den mu'teber olur. Hibede şart kılman kabz ve ifraz, vakfda şarttır.

Eğer ölüm hastalığında olan vakf, terifcenin üçtebirinden çıkarsa veya o vakfı vâris câîz görürse hepsinde geçerli olur. Eğer üçtebir (sü­lüs) den çıkmazsa, üçtebirinden fazlasında bâtıl olur. Eğer vâris bir kısmında caiz görüp, bir kısmında caiz görmezse, caiz gördüğü mik­tarda sahih, geri kalanda bâtıl olur. Ancak ölenin başka malı ortaya çıkarsa, hepsinde geçerli olur. Hâniye'de de böyle denmiştir.

Vakıf, ya fukara içindir, ki bu açıktır. Ya da evvelâ zenginler son­ra fakirler içindir. Zenginlerin, çocuklarının ve onların nesli tükendik­ten sonra fakirlere vakf gibi. Ya da onda, iki grup esjit olur. Tekkeler, hanlar, mezarlar, mescidler, çeşmeler ve köprüler ve bunların benzer­leri [144] gibi (ki, bunlarda lakîr, zengin müsavidir.) [145]

 

 

Vakfın Kiraya Verilmesinde Vâkıfın Şartına Uyulacağına Dâir Bir  Fasıl

 

Vakiin icâresinde [146], vâkıfın şartına uyulur. Halta, bir yıldan fazla kiraya verilmesin diye şart eylese, halbuki insanlar bir yıl icarına rağbet etmeseler ve bir yıldan çok kiraya verilmesinde vakf için fayda olup ve fakirlere daha yararlı olsa; kayyımın (görevlinin) vâkıfın şar­tına karşı gelip-, bir yıldan daha çoğa kirâ-ya verme yetkisi yok­tur. Belki bu işi kayyım,, kâdiye arz eder. Kâdî, vakfı bir yıldan daha çoğuna kiraya verirse, olur. Çünkü kâdîniu; fakirlerin, gaibin ve ölü­nün menfaatlerini gözetme velayeti vardır. Eğer vâkıf, vakıf bir yıldan daha fazlaya kiraya verilmesin diye şart eylemedi ise, kayyımın bir yıldan daha çoğuna, kadının izni olmaksızın, kiraya vermesi caizdir. «Haniye» de de böyle denmiştir.

Şayet vâkıf icârenin müddetini ihmâl etse, yâni müddeti beyân et­mese ba'zı Fukahâ, «Mutlak olur.» demiştir. Yâni, bir müddet ile kayd olunmaz. Kayyımın, vâkıfın yolunda yürüyerek, vakfı dilediği kimseye kiraya vermek yetkisi vardır. Ba'zı Fukahâ da demiştir ki: Vakıf gerek ev olsun ve gerekse tarla olsun, vakıf işinde çok ihtiyatlı olmak için bir yıl müddetle kaydlıdır. Ev hakkında, bir yıl ile fetva verilir. Çünkü müddet uzun olursa, vakfın ibtâline vardırır. Zîrâ uzun zaman, onda mâliklerin tasarrufu gibi tasarruf eden kimseyi gören kimse, O'nu mâlik sanır.

Yer, üç yıl müddetle kaydlıdır. Yâni yer, her yıl ekilen bir tarla ise; bir yıldan daha çoğa kiraya veremez. Eğer her iki yılda bir kere veya her üç yılda bir kere ekilen bir yer olursa; onu kiralayanın, on­da zirâat işini yapıp tamamlayabileceği kadar bir müddet ile kiraya verir. O tarlanın benzerinin ücreti kadar bir ücretle kiraya verir. Va­kıf dan zararı savmak için, benzerinin ücretinden daha azı ile kiraya vermez.

Eğer vakfın ücreti, kiralama akdinden sonra, her hangi bir sebeb-le, bir miktar ucuzlarsa, zarar lâzım geldiği için kiralama akdi bozul­maz.

Eğer vakfın ücreti ecr-i misilden [147] artarsa, ba'zı Fukahâ demiş­lerdir ki; «Ecr-i misli kadariyle gelecek zaman için ikinci kere akd yapılır. Maziye gelince, onun ilk ücretten payı ne ise, onu alır.» Ba'zs-ları da; «İkinci defa akd yapılmaz. Bu inadına ziyâde gibi olur.» de­mişlerdir.

Zahîre'de denilmiştir ki; «Şayet bir kimse, bir vakıf yerini, maiûm ücretle — ki ecr-i mislidir — üç yıl kûâlasa, sonra o yerin ücreti ucuz-lasa, kiralama akdi bozulmaz. Şayet kiralama müddeti geçtikten son­ra ecr-i misilden fazla olsa; Semerkant'Uların rivayetine göre, kirala­ma akdi bozulmaz. «Tahâvî Şerhi» nin rivayetine göre, bozulur ve akd yenilenir. Fesh vaktine kadar, ecr-i müsemmâ [148] vâcib olur. Ücretin fazlası, eğer hepsi nez'dinde artarsa, mu'teber olur. Hattâ bir kimse ücreti İnadına artırsa, i'tibâr edilmez. Mezkûr Şerh'in rivayetine gö­re; ücret artsa ve ilk kiralayan artırmaya razı olsa, ilk kiralayan baş­kasında evlâ olur.»

İmâm, müderris, vâkıfın çocukları ve bunların benzeri gibi ken­dilerine vafef olunan kimseler; vakfın ayn'ında tasarrufa haklan ol­madığı için vakfı kiraya veremezler. Ancak vâkıf, O'nu mütevelli kıl­mış ise; bu takdirde tasarrufa hakkı olur.

Bir mütevelli vakfı ecr-i misilsiz kiraya verse, ecr-i misli tamam­laması lâzım gelir. Keza baba, küçük çocuğun evini ecr-i misilsiz; üc­retinden daha eksiğine kiraya verse, O'nun da tamamlaması gerekir.

Çünkü bu ikisinden her birinin ücreti indirmek ve düşürmek için ve­layetleri yoktur. İmâdiyye'de de böyle denmiştir.

Vakfın kiralanması,    kiraya veren kimsenin ölmesiyle bozulmaz.

Çünkü başkası için akd, vekil ve baba gibidir. Kendilerine vakf olunan kimselerin hakkına riâyet için, vakıf ariyet ve rehn verilmez. Çünkü ariyet ve rehnde mevkufun aleyhin hakkını ibtâl vardır. Şayet rehn [149] aîan kimse (mürtehin) vakıfda otursa, ücreti ödemesi gerekir. Vakfın menfaatlerini yitiren kimsenin, zararı ödemesine fetva verilir. Yâni bir adam, vakfın evinde otursa veya mütevelli O'nu ücretsiz oturtsa; ba'zılarma göre; oturan kimseye bir şey lâzım gelmez. Fukahâdan mü-teahhirîne göre; ona ecr-i misi lâzımdır. Fetva da, buna göredir. Keza yetîm malının menfaatleri de böyledir. İmâdiyye'de de böyle denmiş­tir.

Vakfın akarını gasb etmekle de, ücretini ödemek gerekir. Yâni akarın ve vakfedilmiş olan evlerin gasbmda, vakfın menfaatine ücre­tin ödenmesine dâir fetva verilir. Şayet üzerine kıymetle hüknı olu­nursa, gâsıbdan kıymet alınıp onunla başka bir yer satın alınır ve vak­fın sebiline âid olur. Çünkü bu, birincinin bedelidir. Usturîşnîyye'de böyle denmiştir.

Vakıfda, şahadet üzere şahadet ve erkekler ile kadınların şahadeti ve şöhret ile şahadet vakfın asimi isbât için makbul olur. Velev ki, bunu açık söylesinler. Yâni birbirlerinden işittiklerine şahadet ederek, kâdînın yanında, «Birbirimizden işitmekle şahadet ediyoruz.» de­miş olsunlar. Neseb gibi kendisinde işitmekle şafhadet caiz olan diğer şeyler, bunun hilâfınadır. Çünkü işitmekle (tesamu1) [150] şaha­det ettiklerini açıklarlarsa, vakıfdan başkasında makbul olmaz. Zîrâ vakıf Allah Teâlâ' (C.C.) -nın hakkıdır. İşitmeyi açıklamakla yapılan (taarîh-1 tesâmu') şahadetin tecvizinde kadîm (eski) vakıfları tüken-mekden korumak vardır. Başkaları böyle değildir. Esah olan kavle göre, vakfın şartını isbât için işitmekle şahadet ettiklerini açıklarlarsa, ka­bul edilmez. Çünkü, vakfın aslına birbirinden işitmekle şahadet muh­tar kavle göre caizdir. Velev ki vakıf, muayyen yapılmış olsun. Vakfın şartlarını isbâta gelince; muhtar olan, şahadetin caiz olmamasıdır. tmâdiyyıe'de de böyle denmiştir.

Vakfift aslından sarfedileceği yeri açıklamak için şahadet de caiz­dir. Yâni, bu çiftlik şuna vakfedilmiştir, diye şahadet etseler, burada birbirinden işitmekle şahadet kabul edilir.

Bir mütevelli vakıf arsasına bina yapsa, o bina vakfın olur. Geliri, vakfın masraflarına harcanır- Eğer bina vakıf malı ile yapıldı ise veya kendi maliyle bina edip, vakıf için niyyet ederse yâhûd bir şeye niyyet etmezse, bina vakfın olur. Eğer kendisi için bina edip, buna şâhid geti­rirse; mütevellinin kendisinin olur.

Yabancı bir kimse, vakıf arsası üzerine bina yapıp bir şeye niyyet etmese, o bina O'nun olur. Eğer vakıf için olmasına niyyet ederse, vak­fın olur. Ağaç dikmek de böyledir. Yâni zikrettiğimiz kayıtların hepsin­de, dikilen şey bina gibidir.

Mescid avlusuna dikilen ağaç, mutlak surette, yâni gerek niyyet etsin, gerekse etmiesin mescidin olur.

Bir kimse, bir evi satıp ondan sonra, «Be.n, onu vakf etmiştim.» veya «Bana vakf edilmişti.» diye iddia ederse, da'vâsi çelişik olduğu için sahih olmaz. O kimsenin, satm alana yemin ettirme hakkı yoktur. Eğer beyyine gösterirse, makbul olur. Nitekim, bir cariyenin âzâdı üze­re şahadet etseler, da'vâsız kabul edilir.

Velayeti şart kılmasa bile, vakıf işinde velayet vâkıfa âiddir. Çün­kü vâkıf, velayete yabancıdan -daha lâyık^r. Eğer'vakfa hıyanet eder­se, vâki! azl edilmemesini şart «kılmış olsa bile, vakfın maslahatı gö­zetilerek, vasî gibi mütevelli de az! edilir. Çünkü fcu şart, şeriatın muk-tezâsma aykırıdır.

Vâkıf mütevelli kıldığı kimseyi çıkarsa, her ne kadar suçu olmasa bile, sahilidir. Velev ki, çıkarmamayı şart koşmuş olsun. Çünkü bu, tevkü ma'nâsındadır. Şartına i'tibâr edilmez. Mütevelli olmak; isteyen kimse, mütevelli yapılma*. Nitekim, kâdî olmak isteyen de, kâdî yapıl­maz.

Mütevelli Ölüm hastalığı  (maraz-ı mevt)  ile hasta olup tevliyeti

başkasına havale etse, caizdir. Çünkü mütevelli, vasî menzîlesindedir. Vasinin ise, başkasını vasî yapması caizdir. Hâniye'de de böyle denmiş­tir.

Eğer mütevelli, tevliyeti bankasına (vâkıfa) bırafcmadan ölürse; mütevelli ta'yîninde rey, vâkıfındır. Kadının değildir. Bundan sonra, eğer vâkıf ölürse, mütevelli nasbında rey, vakıfın vasisinindir. Bundan sonra, eğer vasî de ölürse, mütevelli ta'yîninde rey kadınındır. Kâdî, vâ­kıfın ailesinden mümkün planı mütevelli yapar. Yabancıları mütevelli yapmaz.

Mescidin bnnrsi, mescide imâm ve müezzin ta'yîninde, muhtar olan kavle göre, evlâdı.. Ancak eğer cemâat, mescidin banisinin ta'yîn etti­ğinden daha uygun imâm ve müezzin ta'yin ederlerse, caiz olur..

Mütevelli, vakıf malı ile vakıf için bir *v satın alsa; esah olan kav­le göre, vakıf olmaz. Çünkü vakfın sıhhatinde ve vakfın lâzım olması-,nm şartlarında, çok söz vardır. Halbuki evde, o şartlar yoktur. İmâdiy-ye'de de böyle denmiştir.

Katlinin, vakfın cariyesini evlendirmesi caizdir. Erkek köleyi ev­lendirmek ise, caiz ,değildir. O köleyi, vakfın cariyesi ile evlendirmek istese de caiz olmaz. Vakfın kölesinin cinayeti, vakıf malından Ödenir. Hulâsa'da da böyle denmiştir. [151]

 

Evlâda Vakf İle  İlgili  Şeylere Dâir Bir  Fasıl

 

Bir kimse^ ((Benim şu yerim, çocuğuma vakftır.» dese, onun geliri vâkıfın sulbünden olan çocuğuna âid olur. Onda, -erkek ve dişi eşiddir. Çünkü çocuk (veled) ismi, velâdetten alınmıştır. Veladet ise, ikisinde de, yâni erkek ve kızda"mevcûddur. Ancak vâkıf sözünü; «ErkeK çocuk­larım için vakfettim.» diye kaydlarsa, bun» kızlar girmez.

Bu vakıf caiz olunca, sulbi çocuklarından bîr tane bulunsa; gelir O'nun olur, başkasına yerilmez. Şayet sulbî çocuğu bulunmazsa, geîîr fakirlere sarf edilir. Veledin veledine (çocuğun çocuğuna) sarf edil­mez. Çünkü kendisine vakf edilen kimseler (mevkufun aleyh), bitmiş­tir. Şayet vakf ânında sulbî çocuk bulunursa, böyle yapılır. Eğer vakf edildiği zaman sulbî veledi olmayıp, belki oğlunun çocuğu bulunursa — gerek oğlunun oğlu erkek olsun, gerekse kız oîsun müsavidir — ye­rin geliri O'na mahsûsdur. O gelirde, ondan aşağı oîan batınlar ken­disine ortak olmaz. Oğulun veledi, sulbî çocuk olmadığı vakitte, sulbî çocuk menzilesinde di r. Sahih olan kavle göre, kızın çocuğu bunda dâ­hil değildir. Bu, zahir rivayettir. Hilâl (Rh.A.) bunu almıştır. Çünkü kızların çocukları, babalarına mensûb olurlar. Yoksa, analarının ba­balarına mensûb olmazlar. Oğulun çocuğu bunun aksinedir. Şayet vâ­kıf ziyâde ederse, yâni vâkıf birinci söz üzerine ekler ve; «Yalnız ço­cuğumun çocuğu.» derse, yâni bu söz üzerine ziyâde etmezse, onda'sul­bî çocuk ile oğlunun çocukları dâhil olup, gelirde ortak olurlar. Kendi çocuğu, oğlunun çocuğuna tercih edilmez. Çünkü vâkıf, sözünde onla­rın arasını eşit kılmıştır. «Bunda, kızm çocuğu'dâhil olur mu?» deni­lirse, Hilâl  (Rh.A.), «Dâhil olur.» demiştir.

Eğer vâkıf, «Erkekler» demekle kayıdiarsa, yâni; «Benim şu yerim, çocuklarıma ve çocuklarımın erkek çocuklarına vakfedümiştir.» derse, Hilâl (Rh.A.); bu söze: «Oğullarının ve kızlarının çocuklarından erkek­leri dâhil olur.» demiştir. Sahîh olan kavi de budur. Çünkü «veled» is­mi, oğulîann çocuklarını kapsadığı gibi, kızların çocuklarını da kap­sar. Çünkü, İmânı Serahsî (Rh.A.) şöyle demiştir: Çocuğun çocuğu, vâkıfın çocuğunun çocuğuna ve kızının çocuğuna verilen addır. İmdi vâkıfın kızının doğurduğu kimse, gerçekten çocuğunun çocuğudur. Şayet çocuğum için vakfeyledim dese, bunun hüâfınadır. Çünkü bura­da kızın çocuğu, zahir rivayete göre; (çocuğum) sözünde dâhil değildir. Nitekim, daha önce geçti. Çünkü «veled» ismi, vâkıfın suibî çocuğunu kapsar. Oğulun çocuğunu kapsaması, oğulun çocuğu örfen babasına mensûb olduğu içindir. Bundan sonra, şayet evlâd ve evlâdın çocukları zikredilen iki surette de tükenip bitmiş olsa, vakfın geliri fakirlere har­canır. Çünkü kendilerine vakfedilen kimseler (mevkufun aleyh) bitmiş­tir.

Eğer vâkıf, üçüncü batnı ekler de: «Çocuğuma, çocuğumun çocu­ğuna ve çocuğumun çocuğunun çocuğuna vakftır.» derse, vakfın geli­ri, vâkıfın çocuklarına, üreyip türedikleri müddetçe sarfedilir. Çocuk­larından bîr çocuk bulunduğu müddetçe, fakirlere sarfedilmez. Ne ka­dar aşağı gitse de, hüküm budur. Bunda, en yakın ve en uzak müsavi­dir. Ancak vâkıf, «El-akrabu fe'1-akrabu (yâni en yakın, ondan sonraki en yakın).» diyerek, veya «Çocuğuma, ondan sonra çocuğumun çocu­ğuna.» demekle veya «Batnen ba'de batnın (yâni bir batından sonra, bir batın)» ta'bîrini kullanmakla, tertibe delâlet eden bîr şey söylerse, bu takdirde vâkıfın başladığından başlanır. Çünkü vâkıf üçüncü batnı zikredince, aradaki fark (tefâvüt) büyümüştür. İmdi hüküm, intisabın kendisine taalluk etmiş; başkası etmemiştir. İntîsâb ise; yakın, uzak hepsi hakkında mevcûddur. İkinci batın bunun aksinedir. Çünkü, onun için vâsıta birdir. Hulâsa'da  da böyle denmiştir.

Keza, yâni çocukları ürediği müddetçe vakfın geliri, şu surette de onlara verilir. Fukaraya verilmez. Vâkıf; «Çocuğuma ve çocuklarımın çocuklarına vakfettim.» derse, yâhûd ilkin, «Çocuklarıma» derse, üre­yip türedikleri müddetçe çocuklarına verilir. Bunda, en yakın ve en uzak eşittir. Ancak tertibe delâlet eden bir söz söylerse, eşit olmaz. Ni­tekim, daha Önce geçti.

Vâkıf, çocuklarına, sonra fakirlere bir çiftlik vakf eder de; çocuk­larının bir kısmı ölürse, vakfın geliri, geri kalan çocuklara sarfediUr.

Çünkü vâkıf, çocuklarına vakf etmiştir. Fakirler, sonra gelir. Onlardan bir kimafe kaldığı müddetçe, ne kadar aşağı inerse insin, fakirlere bir şey verilmez.

Eğer vâkıf, geliri olan mülkünü çocuklarına vakf edip ve onların her birinin adlarım fülân ve fülân ve fülân diye zikretse ve sonunda fakirleri zikretse, çocuklardan bîri ölünce, O'nun payı fakirlere sarf ediUr. Çünkü vâkıf, onlardan her birine vakf eylemiş ve sonunu fakirlere ayırmıştır, İmdi onlardan biri ölünce, payı fakirlere sarf edilir. Birinci mes'ele, bunun aksinedir. Çünkü vakıf, birincide hepsinedir. Ayrı ayrı değildir.

Şayet vâkıf, karısına ve kendi çocuklarına vakf etse; ondan son­ra karısı ölse, eğer vâkıf şart eylemedi ise, kadının payı O'nun hassa­ten vâkıfdan hâsıl olan çocuğuna kalmaz. Çocuklardan ölenin hissesi, kendi çocuğuna kalır. Hattâ, bunu şart koşarsa, kadının çocuğunun hissesi olur. Belki ölenin payı, çocukların hepsine kalır.

Eğer vâkıf, «Çocuğuma ve çocuğumun çocuğuna nesilleri devam ettiği müddetçe ebediyyen vakıftır.» der de, batından batına demezse, lâkin mezkûr şartı koşarsa — ki o da ölenin payı oğluna verilmesidir. — vakfm geliri bütün çocukları ve nesilleri arasında eşit olarak sarf edi­lir.

Şayet vâkıfın çocuklarından biri öiüp bir çocuk bıraksa; ondan sonra vakıfda gelir hâsıl olsa, vâkıfın sözü gereğince, vâkıfın çocuğu ve çocuğunun çocuğuna, ne kadar aşağı giderse gitsin, taksim edilir. Ölüye de taksim edilir (yâni pay ayrılır). Çünkü o, ölümünden önce hisseye hak, kazanmıştır. îmdi gelirden. O'na isabet eden, mîrâs yoluy­la çocuğunun olur. Ölen çocuk için vâkıfın ta'yîn ettiği pay, aynen bel­li olmasına hükmedilerek Verilir. Babasının payı ise, miras yoluyla ölür.. Şayet vâkıf, iki çocuğuna vakf edip onlar da ölüp gitseler, vakfm ge­liri onlann çocuklarına, ebeden türedikleri müddetçe verilir. Şayet o iki çocuğun biri ölüp geriye çocuk bıraksa, gelirin yarısı geri kalan ço­cuğa ve yansı da fakirlere sarf edilir. Nitekim, evlâddan her birinin adlarını zikrettiği surette olduğu gibi.

Şayet o iki çocuğun sonuncusu da ölürse, gelirin hepsi evlâdın ço­cuklarına sarf edilir. Yâni ikisinden birinin çocuğu ile diğerinin ço­cukları arasında eşit olarak taksim edilir.

Bir kimse yakınlarına vakf ederse; bunda babası, dedesi ve çocuğu dâhil değildir. Yâni vâkıf; «Şu yerim akrabama yâhûd karabetime [152]yâhûd karabet sâhiblerime [153] vakfdır.» dese; Hilâl (Rh.A.); «Vakf sa­hih olur, erkek, kadına tercih olunmaz ve bu sözde vâkıfın babası, de­desi ve çocuğu dâhil olmaz.» demiştir. Hâniye'de de böyle denmiştir.

Bir kimsenin elinde bir hâne olup, başka bir kimse; «Benim için vakfedil mistir.» diye delil gösterse ve vakfın kayyımı da onun mesci­din vakfı olduğuna delil getirse, eğer târihlerini beyân^ ederlerse, o ev, târihi daha eski olanın olur. Eğer târihleri belli olmazsa, mülk da'vâsın-da olduğu gibi, ikisi arasında yan yarıya paylaştırılır.

İki kardeşin arasında bir vakıf ortak olup, ikisinden biri öldükde vakıf, sağ olania, ölünün çocukları elinde kalsa; ondan sonra sağ olan kardeş, ölen kardeşin çocuklarından birine, «Vakf batından batınadır.» diye delil getirse ve geri kalan çocuklar gâib olup vâkıf tek kişi olsa, delil kabûî edilir ve evlâdın geri kalanları için bir hasım nasb edilir. Eğer kardeş çocukları, amcalarına; «Vakıf, seninle bizim üzerimizde mutlaktır.» diye delil getirirlerse; «Vakıf, batından batmadır.» diye id­dia edenin beyyînesi kabule daha şayandır. Kunye'de de böyle den­miştir. [154]

 

Alış - Verişler (Büyü)  Bölümü

 

Büyû'un üzerine delâlet ettiği bey' [155]; lügat yönünden, mutlaka malı mala değîş-tokuş (mübadele) etmektir. Bu kelime, ezdâd (yâni zıd ma'nâları olan sözler) dendir. Malı sattığı veya satın aldığı zaman «Ba'a şey'e» denir. Harf-i cersiz, ikinci mef'ûle geçer, harf ile de geçer. Meselâ:  «Ba'ahu şey'e» denir. «Ba'ahu minhu» da denir.

Çoğul sîgasiyle «büyü'» denmesine sebeb, satılan şey (mebi') [156] itibariyle dört çeşit olduğu içindir. Çünkü nev'iler: Ya ticâret malının misli ile satıştır. Buna mukâyaza [157] adı verilir. Ya da ticâret malının semeni ile satışdır. Buna da, satış adı verilir, Çünkü bu, satış çeşit­lerinin en meşhurudur. Ya da semeni, semen ile satıştır. Nakdeynin (altın ile gümüşün) satılması gibi. Buna, sarf adı verilir. Ya da deyni ayn ile satıştır. Buna da, selem [158] adı verilir.

Satış, semen[159]  i'tibâıiyk de dört çeşittir: Çünkü birinci semen  (semen-i evvel); eğer mu'teber olmazsa, müsâveme [160], ya da ziyade­siyle ber&ber i'tibâr olunursa, murabaha [161] veya ziyâdesiz i'tibâr olunursa, tevliye [162] veya eksikle beraber i'tibâr olunursa vadîa [163] adı verilir.

Şer'an satış; bir malı bir mala iktisâb yoluyla, yâni ticâret yoluyla değiş-tokuştur. Bu ta'rîf ile, iki adamın mallarım teberru' yoluyla değiş-tokuş veya ivaz [164] şartiyle hibe  [165]  etmeleri hâriç kalmıştır.

Çünkü bu değiş-tokuş (mübadele); her ne kadar hükmünde satış bekası varsa da, ibtidâen satış değildir. ((Birbirini razı etme yolu üzere» deme­mesinin sebebi, mükrehin {zorlanan kimsenin) satışını kapsaması için­dir. Çünkü mükrehin satış; lün'akiddir. Velev ki, lâzım olmasm. Sa­tış, îcâb ve kabul ile nıün'akid olur. İn'ikâd [166], iki âkıdden birinin sözünün diğerine şer'an bir1 vech üzere teallukudur, ki onun eseri ma­halde zahir olur.

îcâb, isbâttır. İki âkıdden birinin ilk sözü, îcâb diye adlandırılmış­tır. Gerek «Sattım!» gerekse «Satm aldım!» desin müsavidir. Çünkü bu söz; yâni îcâb, diğeri için kabulün muhayyerliğini isbât eder. Ka­bul, iki âkıdden birinin söylediği ikinci sözdür. Gerek «Sattım!» gerek­se «Satın aldım!» desin müsavidir.

îcâb ile kabul; mâzî sîgasi ile olur. Hidâye'de: «Satış; mazi sîga-sıyla olmak şartıyla, îcâb ve kabul ile mün'akid olur.» denmiştir. [167] Ondan sonra şöyle devam edilmiştir: «Çünkü satış tasarruf inşâsıdır. İnşâ ise, şeriatla bilinir. İhbar için mevzu olan sözler, burada kullanıl-

 



[1] Bint-i mahâz; devenin bir yaşını tamamlayjp, ikincisine girenidir.

[2] Bint-i İcbûn; iki yaşını tamamlayıp, üçüncü yaşına giren devedir.

[3] Hıkka; üç yaşını tamamlayıp, dört yaşına giren devedir.

[4] Cezaa; devenin dört yaşını tamamlayıp, beş yaşına girenidir. Bu deve çeşitlerinin açık­laması daha önce «Zekât Bölümü» nde geçti.

[5] Diyet-i Mugallâza; kasden öldürmeye benzer öldürmede gereken tazminattır.

[6] Scniyye; önden olmak üzere  iki  altlan. İki üstten dön dişi düşmüş devedir.

[7] İbn-i  Mahâz;  bir yaşını  tamamlayıp, iRiiîci yasniü giren erkek devedir.

 

[8] Ebû Bekir b. Muhammed b. Amr b. Hazm, babasından, o da dedesinden (R. Anhüm). içilmiş olarak rivayet edildiğine göre; Peygamber (S.A.V.V Yemen'lilere bir inektub yazmış, müteakiben ceddi hadîsi rivayet elmiştii.

Hadîs-i şerif şöyle başlar:

«Muhammed Peygamber'dın; Şurahbil b. Kelâl ve Nuaym b. Abd-İ Kelâl ve el -Hars b. Abd-i  Kelâle.  Bundan sonra;

«Hiç şübhe yok kî, eğer bir kimse, bir Mü'mini bir kabahatsiz, şâhidlerin gözü Önünde Öldürürse, muhakkak bu katil (mûcİb-i) kısâsdir. Ancak, Öldürülenin velileri razı olursa, o başka. Yine şübhesiz ki; nefis hakkında diyet, yüz devedir. Burunda, bütünü kesildiği zaman diyet, vardır. Dilde diyet, dudaklarda dîyet, zekerde diyet, ha­yalarda diyet, bel kemiğinde diyet, gözlerde diyet vardır. Bir ayakta, yarım, diyet; hnik yarmakta, diyetin iiçtebiri; derin yarada, diyetin üçtebiri; kemiği kınlan'yarada, onbeş deve vardır. El ve ayak parmaklarının herbirinde on deve; dİşde, beş deve; ke­miği görünen yarada, beş deve vardır. Hem muhakkak kadına mukabil erkek öldürülür. Altım olanlara bin altın vermek lâzımdır.»

Bu hadîsi Ebû Dâvûd mürseller arasında tahrîc etmiştir. O'nu Neseî, İbn-î Hu-zeyme, İbni'l - Cârûd, tbn-i Hibban ve Ahmed de tahrîc elmiş; fakat sahih olup. ol­madığında  ihtilâfa düşmüşlerdir.

(Selâmet Yollan, Ahmed Davndoğlu. c. 3, s. 529; Tâc Tercemesi, Bekir Sadak, c. 3, s. 20)

[9] Çift olan  organların  herbirîride,  yarım  diyet  vardır.    (.Kudûrl.)

[10] Bir adamın dişini' koparır ve yerine başka diş biterse, diyet kalkar. (Kudûrî,  El-İhtiyar.i

[11] Dişler ve azı dişleri, diyet bakımından eşinir.    (Kudûrî.)

[12] Vurularak işe yaramaz, duruma getirilen uzuvda, tam diyet vardır. Nitekim, kesildiği za­man da tam diyet gerekmekledir. Kolun çolak olması ve gözün görme duyusunu yi­tirmesi  gibi.    (Kııdüıi.)

[13] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat: 102-106.

[14] Hükûmet-i adi: Miktarı şer'an belirli olmayıp, ehl-i vukufun,  yâni bilirkişinin  usûl-ü  dâiresinde takdir ve ta'ym edeceği diyettir. Buna (hükmü'I - adi) ile denir.

[15] Hulâsa;   baş yarıkları  (şecce)  on  çeşittir.

a)  MûdUta:   Başın   kemiğine  kadar  varıp,   kemiğin gözüktüğü  yarık.

b)  Hâşİtne:   Kemiği kırılan yarık.

c)  Âmme: Beyin zarına ulaşan yarık.                                              ;

d)  Câife:  Beyinin   içine  ulaşan  yarık.

e)  Hârısa:  Kan  çıkmayacak  şekilde yalnız derinin  yırtılması.

f)  Dâmİa: Üzerine  gözyaşı miktarı   kadar  kanın   çıktığı  yara.

g)  Dâmiye:  Kan   akıtan   yara. h> Bâdia;   Deriyi   kesen   yara.

i) Mütelâhime: Başın etini   kesip,   koparan  yaradır.

j) Simhâk: Başın eti ile kemiği arasında olan ince deriye ulaşan yarık. Kemiğe işleyen yankda kasıdli ise kısas var, diğerlerinde ise yoktur. Kemiğe  dayanan  yarıktan  aşağısında  âdil  bir kimse (Hükûmet-i   adi) nin   hakem­liğine müracaat edilir.

Kemiğe dayanan yarıkta, kasıdsız ise, diyetin yirmide biri ödenir. Kemiği delen yarıkta, onda bir diyet vardır.  -Kemiği koparan yarıkla,  onda birbuçuk diyet vardır. Beyin  zarına dayanan  yarıkta,  üçle bir diyet  vardır.

[16] AH   et-Makdisî'  (Rh.A.)   nin   beyânına   görcj   zikredilen   diğer   şeylerin   yok   olduğunu anlamak şöyle  olur:

Konuşmada,  diline iğne batınlir.  Kara   kan  çıkarsa doğrudur,  çıkmazsa değildir. Koklamak,  pis şeyleri   koklatmakla   olur.

Tatmak, dalgın bir zamanda tatlıdan sonra Ebû Cehil karpuzu gibi acı bir şey yedirmekle   olabilir.   (Şürünbülâlî.)

[17] Burada  doktorlarla  ilgili  bir hususu  da   belirtelim :

Amr b. Şuayb'dan, o da babasından, o da dedesinden (Radiyallâhü Anhüm) mer-fu' olarak  rivayet olunmuştur.

Resülüllah  (S.A.V.) buyurmuşlardır ki:

«Eğer bir kimse hekimlikle maruf olmadığı hâlde hekimliğe Özenir de bir cana kıyar yâhûd ondan aşağı bîr zarar yaparsa (onu) öder.»

Bu hadîsi, Dâre Kûtnî tahrîc etmiştir. Hâkim, onu sahîhlemiştir.

Bu hadîs, hekimlik yapmağa özenirken insan öldüren veya ölümden başka "bir zarar yapan kimsenin, yaptığı telefatı ödeyeceğine delildir.

Bu işi kasden veya hatâen yapması; keza zararın doğrudan doğruya veya sirayet yolu ile vuku' bulması hükmen birdir. Hattâ bu bâbda İcmâ' olduğunu iddia edenler bulunmuştur. Ua'zılnn «Eğer doktor taslağı hastayı müşkül vaziyete düşürürse kendisine dayak, hapis ve diyet ödetme cezâiarı tatbik edilir» demişler; bir takımları; «Diyet, »kilesine ödettirilir.»   kanâatinde  bulunmuşlardır,

Doktor taslağından murâd; hekimlikten haberi olmayan kimsedir. Hekimlik tah­sil eden ve ma'rûf, kâmil bir üstadı bulunan kimseye tabîb-i hâzik, >âni kâmil doktor, ilerler.

îbm'l - JKayyiın (Rh.A.) «eJ - Hedyü'n - Nebevİyy» adlı eserinde tubifo-i hâ<tik'i şöy­le ta'rif eder :

«Tabîb-i hâzik, tedavi esnasında yirmi şeye dikkat etten kimsedir. Câhil labîb i^e; Önceden bir bilgisi olmaksızın Tib İlmini kurcalayan kimsedir. Böylesi cehaleti yüzün­den canlar yakmağa hücum eder; tehevvüre kapılarak bilmediği şeye burnunu sokar ve bu suretle hastayı aldatmış olur. Uinâenaleyh kendisinin, zararı ödemek kâb eder. Bu,   ehl-i  ilim   tarafından  icmâ'dır.»

Hatlâbî (Rh.A.) dahî; «Tedaviyi yapan haddini tecâvüz eder de hasta ölürse, O'nun diyetini öder. Bİr İlim veya isle jneggûl olan fakat onu bilmeyen, mütecavizdir; kendi i-İİnden mÜleveUid zararın diyetini öder. Fakat, kısas olunmaz. Çünkü bu -isi, hasta­nın izni olmaksızın yapmamıştır. Tabibin cinayeti, umumiyetle ehl-i ilmin kavilerine göre,   âkılesine ödettirilir.»   demektedir.

Kâmil bir doktor, hastayı iyileşemez hâle düşürdüğü takdirde, eğer bu hâl sİrâ-vet yolu ile vuku' bulmuşsa, bîl-ittifâk bir şey Ödemez. Zira bu sirayet, scıiat tarafın­dan izin verilen bir fiilden neş'et etmiştir. îiu günâ fiillerin sirayetinde ödeme yoktur. Cumhûr-ü ulemâ'nin; İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre İse, ödeme vardır.

İmâm Şafiî (Rh.A.), hudûd gibi şer'an takdir edilmiş fiil ile ta'zir gibi takdir edil­memiş uliin fiilleri birbirinden ayırmış ve şer'aıı mukadder olan fiilde tazminat ol­mayacağına; mukadder olmayandan doğacak zararın tahmin ettirileceğine kail olmuş­tur. Zîrâ bu fiil, ictihâd neticesidir. İctİhadda, düşmanlık yapmış olabilir. Fakat has­tanın fenalaşması sirayet yoluyla değil üe doğrudan doğruya olursa, kasd bulunduğu takdirde, doktora tazmin ettirilir. Hatâ suretiyle olursa, âkılesi öder,

(Selâmet Yollun, Ahmed Davudoğlu, c. 3, s. 541  - 542)

[18] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat: 107-113.

[19] Vâcib olan gurre; 500 dirhem gümüştür. O hâlde, «Bugün İçin ödenmesi gereken gur­re nedir?» diye sorulacak olursa; şu hesabı yaparız:

I dirhem = 3. 207 gr'dır. 500 dirhem ise; 500 x 3. 207 =   1. 6055 kg eder.

Busun; İ kg gümüş 60 000.- TL.'dır. O hâlde, 60000 x 1. 6035 = 96. 210 TL. çıkar. Yâni, doksanalU bin ikiyüzon liradır.

Binâenaleyh, hür bir kimse, hâmile hür bir kadının karnına vurup; kadın öiü bir erkek çocuk düşürecek olursa, vereceği gurre (yâni tazminat); -doksanaltıbin Uti-yüzon liradır.

[20] Gurre: Düşürülen bir ceninden dolayı verilmesi gereken bir  mâlî tazminattır.

Bunun miktarı Hanefilere göre beşyüz, Şâftilere göre altıyüz dirhem gümüştür.' Gurre; esasen her peyin mukaddemi demektir. Bu bakımdan Kamerî ayların ilk günlerine «Gurre-i çthr»  denilmiştir.

Köleye, cariyeye,   malların en seçkinlerine «Gurret'ül-Emval» denir. "   (Hukûk-u  Islâmiyye ve îstılahat-i Fıkhiyye Kâmûsu.  Ömer Nasûhî Bilmen, c.  3)

[21] Cenin:  Henüz annesinin rahminde (dölyatağında) bulunan çocuk demektir.

Ceninler, ana rahminde canlanmış olup olmamaları i'tibânyle iki nev'îdir. Şoyleki:

a)  Zî-hayât cenin: Canlı cenin.

b)  Gayr-i » hayât cenin: Ölü cenîn.

Ceninler,  yaradılışlarının muhtelif safhalarına  göre dört  nev'e  ayrılır.  Şöyle ki;

a)  Müstebîn'ül - hllka cenin:  Yaradılışı  tebeyyün  etmiş,  a'zâsi  belirmiş  olan   ce-nîndir.

b)  Gayr-i müstebîn'ül - hjlka cenîn:   A'zâsı  henüz belirmemiş oian  cenindir.   Bu, kan parçası mesabesindedir.

c)  Tammül«hilka cenîn: A'zâsı tamâmiyle teşekkül etmiş cenindir. Başı, tırnak­ları, tüyleri belli olan bir cenîn, bu hükümdedir.

d)  Gayr-i tammül<-hilka cenîn: A'zâsı kısmen teşekkül etmiş cenindir. (Hukûk-u tslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhıyye Kâmüsu. Ömer Nasûhî Bilmen, c. 3, s. 145)

[22] Gulâm;  on yaşını  geçmiş  olan  erkek  çocuğa derler.  Bir başka  deyişle; tüyü, bıyığı çıkmamış delikanlı demektir. Burada, köle olan erkek çocuk demektir.

[23] iskat-ı  cenin  (çocuk düşürme),  bir  zarurete  istinâd  etmedikçe bir  cinayettir.  Bunu irtikâb edenler, ta'zîr cezasına müstahik olacakları gibi, gurre nâmiyle tazminat öde­meye de mahkûm olurlar.

Çocuk düşürmek hâdiseleri, İslâm Hukûk-u cezâiyesince, esasen birer cinayettir. Bunu —bir müsaade-i Şer'îyyeye müstenid olmaksızın— irtikâb edenler, cani sayılır. Çünkü cenîn, bir insan demektir. Cenîn, henüz Zî-hayât değilse onu düşürmek, bir ma'sürau hayâta mazhâr olmaktan mahrum .bırakmak demektir. Bir insanı öldürmek, bir  ma'sûmu hayâta  nâiliyyetden   mahrum  bırakmak  İse,   cinâyetden   başka  bir  sey değildir.

Maişet endişesiyle bu günâha ciir'et edenler; âtıl, Hakka tevekkülden mahrum, güzel bir Dîni terbiyeden binasib kimseler demektir.

Şu kadar var ki; muhakkak bir Özür sebebiyle bazı ceninleri düşürmek, cinayet sayılmayacağı cihette maddî ve ma'nevî mes'ûliyeti müstelzim olmaz. Şöyle ki;

Henüz a'zası belirmemiş olan bir cenin, annesinin hayâtına te'sîr edecek sıhhi bir sebebden dolayı, tıbbî bir tedkîk ve müşavere neticesinde düşürülebilir.

Kezâlik; bir kadın çocuğuna süt vermekte İken, gebe kalmakla siklü kesilmeğe başladığı ve çocıik için süt anne tutmaya servetleri de müsâid bulunmamakla, çocu­ğun helakinden korkulduğu takdirde, henüz bir uzvu teşekkül etmeden hamli düşür­mek caizdir. Çünkü böyle bir hami, henüz bir insan olarak teşekkül etmeyip muzga (et parçası) veya alâka (donmuş kan, kan pıhtısı) hükmünde bulunur. Çocuk ise; tam bir insandır. Binâenaleyh, bunu vsıyânet (koruma) için, o hâmli düşürmekte mahzur yoktur.

Ancak, bu düşürmek için hamlin nihayet 120 günlük olması lâzımdır. Buğdan sonra çocuk düşürmek caiz görülmemektedir. Çünkü a'zası kısmen beliren bir cenin, ta.mâmen müsteöin hükmündedir. Böyle bir cenini ıskat (düşürmek) ise; kati ile be­raberdir. Binâenaleyh bir kadın, yaradılışı famâmen veya kısmen beliren bir cenini düşürüp de, kendi fi'liyle O'nun ölmesine sebebiyyet verse, âdeta bir kaatil gibi ma'-siyet (günâh) işlemiş olur.

Annesinin rahminde (dölyatağıhda) makûs (arzânî / enine) bir vazijet atıp. da. Ölü bulunan bir cenm; annesinin hayâtından korkulduğu takdirde, parça parça edile­rek çıkarılabilir. Fakat bu hâlde, zl-hayât (canlı) olan bir ceninin parçalanarak çı­karılması caiz görülmemektedir. Çünkü muhterem bir nefsi kurtarmak için teâddîsi (düşmanlığı) olmayan  diğer muhterem  bir nefsi öldürmek bâtıldır.

Canlı Wr  cenîn  ise, vefat eden  annesinin  kamı       usîıl-u dâiresinde-   yarılmak suretiyle dışarıya çıkarılır. (Hukûk-u îslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu. Ö. NasÛhî Bilmen, c. 3, fi. 148-150)

[24] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat: 114-117.

[25] Tarîk-ı aram, içinden geçip gidilen, herkese âid yol demektir.

[26] Tarîk-ı  hâss, belli   kişilere âİ<!  olan   çıkmaz sokak  demektir.   Bu iki   terimin daha  ge-1115 açıklaması,  «Kasâme  Babı» nın  sonunda  gelecektir.

[27] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat: 118-121.

[28] Mubah, şeriatın yap veya yapm.t ıftye bir hükmü allımla oimıynıı şeydir. Diğer bir deyimle; yapılması ite yapılmaması h.miı olan şeydir. Mubahı yapana sevâb ve \apma-vjtna da ilâb voktıır.

[29] Yâni, üzerine bindiği hayvanın ayağını basmasıyla meydana gelen zararı binici biz­zat yapmış gibi -olur. Çünkü zarar, binicinin ağırlığı İle meydana gelmişıir. Buna, «Miibâşereteıı itlaf» denir. Bir de; «Müsebblbcn itlaf» vardır ki. o da bir şeyin tele­fine sebeb olmaktır.  Sebeb  olana   miisebbîb   denir.

[30] Ism-i Fail olan (müteaddî) veya masdar olan (teaddi); lûgaua. saldırmak, /ulum etmek. adaletsizlik,  şeriat  ve  gelenek  sınırlanın   asma  gibi  anlamlara   gelir.

[31] Saik;   hayvanı  arkasından  sürüp   götüren   kimsedir.   Kâfid   ise;  hay\;mı  önünden   çekip götüren kimsedir.

[32] Hayvana  binen   kimse,   hayvanın   ayağının   basmasıyla   meydana   gelen   zararda   müseb-bib değil, mübaşirdir.  Yâni,  bizzat  yapmış gibidir.   Çünkü hayvanın  basması   ile  mey­dana geJen zarar, binenin ağırlığı ile olmuştur.

[33] Muttarİd; -ıttirâdli,  birini  tâkiibelme;  muntazam larzda esryân  etme.   bir diiziyc giden.

Mün'akis;  in'ikâs eden, .tersine  dönmüş,  çevrilmiş.

[34] Muris;  mirasçılara   mîrâs bırakan   kimsedir.

[35] Zemân; Bir şeyin, mtisliy>âUan ise mislini; kıyemiyâttan ise, kıymetini vermektir.

[36] Rakab«: Arabca'da, boyun anlamına gelir. Sonra insanın baş, yüz, boyun ve benzer­leri gibi en şerefli cüzlerinden birinin adı İle insanın tamâmı adlandırıldı. Bunda asi olan; o cüz' olmadan insanın yaşaması mümkün olmayan bar cüz'ü ile İnsanın tamâ­mını adlandırmaktır. Bu asla binâen; el ayak ve benzerleri, gibi cüzler, insanın tamâ­mına «lâk olunmaz ve  bunlar ile inşân  murâd  edilmez.  Yukarıdaki  metinde geçen rakabe de, böyledir. Yâni, boyun  anlamına  gelen rakabe İle kölenin tamâmı adlan­dırılmıştır.   NStekim  Aflah Teâlâ'  (C.C.)  nin:   «Bir  rakabe  (köle) âzâd  etmektir,..» âyetinde olduğu gibi. (Bk. Nisa sûresi; âyet: 92)

Rakabe: Mü'min olsun, kâfir olsun, erkek olsun, diji olsun veya büyük olsun, küçük olsun merkûkun yâni, kölenin kendisidir. (Keşçaf-u Istılâhâti'l-Fünün c. 1, s. 532)

[37] Fevr; Lûgatta, galeyan (yâni  kaynama, çalkanma,  coşma, acele) anlamına gelir. Me­caz olarak, bir işte sür'atc de «fevr» denir. Ayrıca; içinde durup, bekleme bulunma­yan vakte de «fevr» adı verilir, ibn-i Esir (Rh.A.), «Her şeyin fevri, onun evvelidir.» de-mistir. (Keşşaf, c. 2)

İslâm jcriatuıda fevr, bir işi mümkün olan ilk vaktinde yapmaktır. Bundan baş­ka, İslâm fıkhında bir-ibâdetin tarz olur olmaz hemen ilk vaktinde yapılma mecbu­riyetine «fevri» denir. O ibâdetin istenildiği zaman yapılabilme serbestliğine de «te-râhî» adı verilir.

[38] Heder: Lûgatta, boşa gitmek, boş yere harcanma, ziyan olma, faydasız ölme gibi an­lamlara gelir. Yukarıdaki hadisi şerîfde; cezasız kalan, ödenmesi gereknıiycjı zarar ve ziyan   kasdcdÜmiştir.  Nitekim MecelIe'nİn 94.  maddesinde de, bu   konuda şöyle  denil­mektedir ;   «Hayvanâtın kendiliğinden  olarak  cinayet  ve mazarratı  hederdir.»

[39] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat: 122-128.

[40] Rıkk: Şeriatta, bir şahıs için sürekli olan hükmî acz, demektir. Başlangıçla aslı kâfir olan köle, ceza olarak «rıkk» olur ve mülk sayılır. Böyle köleye «rakîk» denir. Rıkk, köleliğin en ağır şeklidir. Çünkü «abd» denen Müslüman kök, ba'zan hür insandan daha güçlü olur.

Sözün kısast; rıkk, hükmî bir aczdir. Ştı ma'nâda ki; Sâri' (Aİİah (C.C.)) rakîk denen köleyi şehâdet, kaza ve velayet (yâni nefs, mal, evlâd, evlenmek ve evlendir­mek üzere velayet),_ gibi hür insanın mâlik olduğu şeylerden bir çoğu için ehil kıl-mamıştır.

Rıkk yâni kâfir olan bir İnsanın köle yapılması, tikin Allah Teâlâ' (C.C.)ıiüi hak­kıdır. Çünkü rıkk, küfrün cezası olarak vâki' olmuştur. Zîrâ kafirler, Allah' (C.C.) a kulluk etmekten âr duyup, kaçındılar. Allah' (C.C.) in birliğini kabul etmediler. Âyet­leri hakkında düşünmediler. Böyle yapmakla kendilerini hayvanlar mertebesine düşür­düler. Bundan dolayı, Allah {C.C) da; onları kullarının, kullan yapmakla cezalandır­dı. Buna binâen nkk, Müslüman için İbttdâen sabit olmaz. Rıkk, kâfir olan köle için sürekli olarak kalır. Hattâ sonradan Müslüman olsa da, yine rakik olarak kalır.

(Keşşâf-u latılâhât'İl - Fünûn, c. 1)'

[41] Dûn: Gayrı, diğer,  mâada.

[42] Ayn: Muayyen ve müşahhas olan şeydir. Çoğulu «a'yân» dır.

[43] Erş:  El  ve ayak gibi insanin  cüzlerinden, uzuvlarından birini  yaralamanın  veya sa­katlamanın bedeli olup, insan Öldürmenin daha agağı bir suç için ödenir. Diğer bir deyimle; bir uzvu yaralayan veya sakatlayan kimseden alınan bedeldir. Ba'zan bir in­sanı öldürmekten dolayı ödenmesi gereken bedel ve tazminata da, erş denir. Bu an­lamdaki erse, diyet de derler.

Er§ lafzı, esasen «fesââ» anlamınadır. Sonra, eşyadaki noksanlarda kullanılmış­tır. Bu nedenle diyete, erş dendiği gibi, ayıbı zahir olan. bîr malın bahâsından indirilen ve düşürülen mikdâra da erş adı verilmiştir. Erş, İki çeşittir:

a)  Erj-İ mukadder: Uzuvlara mahsûs olup, miktarı şer'an belli bulunan diyettir.

b)  Erş-I gayr-i mukadder: Uzuvlara âid, miktarı şer'an belli olmayan ve ehl-4 vu­kufun  (Bilirkişinin) takdîr ve ta'yînine  bırakılan  diyettir  ki,   buna. «Hükûmet-i adb» de denir. (Ke$$âf-u  Istılâhât'il-Fünûn)

[44] îstîlâd : Lûgatta, mutlaka çocuk istemek anlamına gelir. Şeriatta, cariyeyi ümra-ü ve-led yapmaktır. O da, iki şeyle olur : Birincisi, cariyenin çocuğu bendendir, diye iddia etmek, ikincisi de, cariyeye sahip olmak (temellük) dır, (Keşşâf-u  istılâhât'il-Fünun,   c.   2)

[45] Sirayet: Yapılan bir cinayet sonucu meydana gelen kesik veya yaranın dâiresini ge­nişletmesine veya  ölüme götürmesine denir.

[46] .Izn:  Lûgatta, mutlaka salıvermek anlamına  gelir.  Isülâh'da İse:  «Bir şahsa,  tasarruf--    da  bulunmasına  İzin,  müsâade  vermek»  demektir.   Kendisine böyle  izin  verüen «Me'zûn»  denilir.

[47] Hacr: Lûgatta, mutlaka men' anlamına gelir. Tazyik, haram anlamına da gelir. Akla da, hacr denilmiştir, çünkü sahibini çirkin ve akıbeti zararlı şeylerden meneder. Ts-tılâh'da: «Bir muayyen şahsı, kavli tasarruflardan menetmektir,» ki o şahsa, bu hacr-den sonra «Mahcur» denir.

Kavlî  tasarrufdan   men,   o   tasarrufu   geçersiz,   hük'irn«tız   ve   eayr-i   sabit saymak demektir.

Hacr fiilde carî değildir. Çünkü bir fiilin vukuundan sonra, reddi mümkün olmaz, ki ondan hacr tasavvur ulunsun. «Hicr» de, bu anlamdadır.

fHukiik-u tslâmiyye Kamusu,  Ö. Nasûhî Bilmen, c. 7)

[48] Küm:   Erkek   köle,   demektir.   Kıııne   ise;   câriyedir.   Ba'zılarına  göre.   nluııp  satılmadı caiz  olmayan  köle  demektir,  Miidebber  gibi.

(Hukûk-u îslâmi.Yve Kamusu, Ö. Masûlıi Bilinen, c. 3. v-3431

[49] Avl: Lûgatta, fazlalaşmak demekdir. Istılahla İEe, mîrâs vârisler arasında taksim edi­lirken, hisselerin toplamı mes'elenin mahreç (ortak payda) inden fa2la olmasına denir.

[50] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat: 129-135.

[51] Abdullah İbn-i Abbâs (R.A.):  Resûl-i Ekrem' (S.A.V.) in amcası Hz.  Abbâs1 (R.A.) m   oğludur.   Ashâb-l Kiram   arasında   ilmiyle,   fakîr/liği   ile  temeyyüz  etmiştir.   Tefsir, Hadîs, Fıkıh ilimlerimle ihtisası pek yüksekti. Kendisinden Fıkh'a dâir bir çok mes*-eleler menkûldür. Fetvalarının çokluğu ile ma'rûftur.

[52] Eser: Lûgatta, iz, nişan, belirli, gelenek, yol gibi anlamlara geiİr.  timi bir- terim ola­rak anlamlan ise; daha çak ve değişiktir.

Mecma'üs-Sulûk adlı kltapda denilmiştir ki: Rivayet, Resûlüilah' (S.A.V.) in fi­tli ve sözü anlamında kullanılır. Haber ise, Resûlüllah1 (S.A.V.) in sözü anlamında kullanılıp, fiil için kullanılmaz. Asar ise; Sahabenin (R.Anhüm) fiillerine ıtlak olunur.

Şerh'ül'Mlşkât tercümesinin mukaddimesinde ise şöyle denmiştir; Muhaddislere göre eser, mevkuf ve maktu' hadîs için kullanılır. Nitekim onlar; «Asarda şöyle gel­miştir.» derler

Ba'zisı, eseri (Merfû1 hadîs) için de kullanmıştır. Nitekim «Me'sûr dualarda şöyic gelmiştir.» denilir.

Hulâsat'ül-Hulâsa adlı kitapda açıklandığına göre: Fukahâ'; mevkuf hadîsi, eser; merfû' hadîsi ise, haber diye adlandırmıştır. M ub ad dişler, ikisine de, eser lâfzını kul­lanırlar.

Cevahir adlı kitabın sahibi demiştir ki: Hser, Fukahâ'nın ıstılâhlarımlandır. On­lar  eser lâfzını, Selefin sözü hakkında kullanırlar.

Seyyid Şerif Cürcâni' (Rh'.A.) nin «Ta'rîfât» adlı kitabında; eser'in dört anlamı vardır: Birincisi, netice anlamınadır. O da, bir şeyden hâsıl olan sonuç demektir. İkincisi, alâmet anlamınadır. Üçüncüsü haber anlamınadır. Dördüncüsü be, bîr şey üzerine terettüb eden şeydir. Ona da Fukahâ katında «hüküm» adı verilir.

(Keşşâf-u TsMlâhât'il-Fünûn. c.  i)

[53] Gasb: Lûgatta, başkasına   âid bir  şeyi   kullanmak  için   düşmanlık ve   tegallüb (üstün gelme) yoliyle ahvermekdir, o şey gerek mal olsun ve gerek olmasın.

Tstılâh'tla: «Bir kimsenin miitekavvim ve muhterem bir malını sarahaten ve tİe-lâleten veya âdete nazaran izni olmaksızın haksız yere elinden veya tasarruf-u dâire­sinden almaktır.»-                                                     (Hukuk-u   tslâmiyye  Kamusu,   c. 7}

[54] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat: 136-138.

[55] Ebû Ubeyde b.- Cerrah (R.A.); Aşere-i Mübeşşere'den, yâni Cennet'e girecekleri müj­delenen on Sahâbî'den bindir. Resûlüllah' (S.A.V.) den (Emîn'ül-ümme), yâni «Üm­metin Emini» unvanını almrş son derece cesur bir kişi idi. Bir çok gazalarda ve Özel­likle Şam fetihlerinde pek çok hizmetleri görülmüştür. Hicrî 18 (Milâdî 639) târihin­de. 58 yaşında olduğu hâlde ölmüştür. Mübarek kabri. Şeria nehri civarında bir köy­dedir. Allah Teâla (C.C.), O'ndan razı olsun.

[56] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat: 139-143.

[57] Kasâme suretiyle yemîn edeceklerin sayısı elliye ulaşmadığı takdirde kendilerine elliye kadar yemîn tekrar tevcih edilir. Meselâ; bunlar, kırkdokuz kimse olsalar, bunlardan seçilecek birine, bir yemîn daha tevcih edilir. Kasâme4e sayı, Nass ile sabit olduğu için  bu, ihlâl  edilemez.

Kasâme yapılırken o mahalle veya köy halkının mükellef erkekleri veya içinde maktulün bulunduğu mülkün mâliki ve sakinleri üzierİne eşit olarak diyet Ue hükm olunur. Bu husûsda, bunların zenginleri ile fakirleri arasında fark yoktur. Bu vcehle Jcâb eden diyetler, üç yılda alınır. Bu diyetleri vermeğe (mevcûd ise) âkileler de katı­lır, mevcûd değilse, bunları yalnız mahalle veya köy halkı veya mülk ve mesken sâ-hibleri öderler.  Bu hâlde kati suçu,  amden işlenilmiş olsa da kısas uygulanmaz.

(Hukûk-u Islâmiyye Kâmûsu, Ö. Nasûhî Bilmen, c. 3, s. 156)

[58] Şâfit Mezhebine göre kasâme:   Öldürülen   kimsenin velîlerine verilen bir isim olduğu gibi, bunların aralarında bit'tevzî yapacakları yemine de verilen toir İsimdir. Şafiî Fık-htnın   ıstılahına   göre;   «öldürülen  kimsenin   velilerinin yapacakları   elli yeminden  iba­rettir.»

Şafii mezhebine göre, kasâme yapılabilmesi için mutlaka bir «levs» bulunmalıdır. Levs bulununca, elli yemin öldürülen kimserfin velîlerine teveccüh eder. Bunlar, bu yeminden kaçınırlarsa, o vakit müddeâaleyh mevkiinde bulunanlara bu yemîn leklîf edilir,

Levs; öldürülen kimsenin velîlerinin iddialarında sâdık olduklarına dâir bir zann-ı gâlib husule getiren bir karîne-i hâlsyye veya füliyye; demektir ki vâki olan iddiayı te'yîd eder.   (Hukûk-u İslâmiyye Kamusu, Ö. N. Bilmen, c. 3, 3. 174)

[59] Levs: Lûgatta belirti (alâmet), düşmanlık (adavet), yara (çerîha),  kuvvet, kötülük, sı-.ğınmak, betâetle hareket, bir şeyin bulunması,  bir şeyin köiü bir şey ile' buluşması gibi' anlamlan  İfade  eder. Telvîs, deyimi, bu   maddedendir.  Dilimizde ba'zi  gayr-i  ah­lâkî şeylere  «levsiyât»  denildiği ina'lûmdur. Istüâhda ise levs, birini öldürmekle müüehem olan şahısda öldürme belirtisi ve­ya öldürüİejı kimse İle aralarında belli bir düşmanlık bulunması gibi belirtilerden, ka­rinelerden ibarettir.

Levse, gayr-i kâmil zaîf beyyine de denir. Bu. hâl, müddeînin doğruluğuna delâ­let eden, hâkim için galebe-i zan meydana getiren, vâkii olan iddianın sıhhatini te'yîd eden bir karine demektir ki, mâhiyetine göre ya kuvvetli, ya da zayıf olur. Bunun pek kuvvetlisine «Karine-İ kâtıa» adı verilir.

(Hukûk-u İslâmiyye Kânunu,   Ö. N.   Bilmen,  c.   3, >s.   157)

[60] Kamili bilinmeyen bir katil (öldürülmüş kimse) den dolayı kasâme yapılması ve bunu müıcâkih diyet verilmesiyle hııkm edilmesi, Mcbsûi-ı Serahsİ'de, Bedâyi'de ve şâir Fı­kıh kitaplarında beyân olunduğu üzere emr-i Nebevi') e dayanır ve bir takım adli, idâ­ri, içtimaî maslahatlara, hikmetlere m üst ejı iddir. Bunlar aşağıdaki veehüe özetlene­bilir :

1  -- Ileîli   kimselere  âid her  muhalle,  her bemt   ahâlisi   İçin   lazımdır ki, o bölge ile ilgilensinler, orasının güvenliğini  muhafazaya  çalıŞMiilur, orada saldırıya uğrayacak­ların yardımına koşsunlar, gerek idlerinden ve gerek dibandan bir lakım sefihlerin tü-reyerek   bulundukları   yerlerin   asayişini   bozmalarına   meydan   vermesinler.   Böyle   bîr yerde   bir   katilin   bulunması   ise   ahâlînin   görevlerinde   müsamaha   ettiklerini   gösterir. Bundan dolayı haklarında bîr çeşit ceza olarak kasâme ve diye! gerekir.

2  — Belli   kimselerin  mahallesinde,   köyünde ve   özellikle   mülkünde veya   meske-Jiınde öldürülmüş -bir şahsın bulunması,  o kimseleri töhmet  altında bırakır,   bu cinâ-yetİ kendilerinin işlemiş olmalarına bir ip ucu (karine) teşkil cĞes.

Bu nedenle bu töhmetten kurtulmaları için kasâme usûliyle yemin etmeleri ga-rekir.

Bununla beraber belli kişilerin bir Öldürme suçundan dolayı kasâmeye, diyet öden­mesine tâbi tutulmaları, çok kere o cinayet faillerinin meydana çıkmasına, caninin cezasız kalmamasına yardım eder. işte bu bakımdan da "kasâme pek lüzumludur.

[61] Yed: El, ni'met, minnet,. kuvvet, kudret, mâlikİyet, topluluk, kefalet anlamlarım ifâ­de eder.-«Fülân şey, fülânm yedindedir.» demek; O'nun mülkündedir demek olur. Ço­ğulu «eyâdî» gelir.

[62] Töhmet: Zan ve tevehhüm  olunan haslet ve sübûtu hâlinde ceza ve muahezeyi ge­rektiren   suç   demektir.

Bir kimseye töhmet ilkâ ve isnâd etmeye; (itham) ve (iuihâm) denildiği gibi, töh-metli şahsa tia  (müthem) ve (müttehem) denilir.

[63] Yâni, «Külfet, nî'mete ve ni'met, külfete göredir.» demektir. Mecelle'nip 88 inci fiesi-hükmü <İe budur.

[64] Çünkü; «TeTehhümc (evhamlanmaya) itibâr yoktur.». Mecelle, madde: 74.

[65] Karye: (Kâf) in ve (Yâ) nın fethîyle «Köy» anlamına gelir. Çoğulu; «Kura» dır.  İçin­de, su toplanıp biriken büyük havuza da «karye» adı verilir.

[66] Husûmet: Da'vâcılık, demektir, Hasm; da'vacı veya tla'vâh kimsedir. Hasım ise; da'-vâcı kimse, hasm olan kişi, demektir. Çoğulu : «husemâ» dır. Hasım; husûmeti şiddet­li   olan   kimsedir.

[67] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat:144-154.

[68] Diyet:  Cinayet sebebiyle meeniyyıın  aleyhe vcyâ vârislerine —bîr çeşit  tazminat  mâ­hiyetinde olarak— ödenmesi gereken maldır.

Diğer bir ta'rîf ile diyet, öldürmek, suretiyle vuku' bütan cinayette, öldürülen kim­senin nefsine bedel ve uzuvlarda yapılan cinayetle de yaralanan veya kesilen uzva be­del olarak, cânî veya cani ile âkilesi   ürerine lâzım gelen belli bir miktar maldır.

[69] Akile: Âkile, diyeti yüklenip ödeyen asabe, aşiret, eiıl-i dîvan >e sairedir. Bunlar, ken­tli  etrafından  birinin şübhe-i   amd veya hatâ süreliyle yaptıkları  cinayetin diyetini ve­ya   «gurre»   denilen   tazminatı   ödemekle   mükellef   bulunurlar.   Diyeti   yüklenenlerden her bîrine (Âkile) denir. Hepsine birden de (Âkile) denir, ki (âkile topluluğu) anlami-nadir.

[70] Va2Îfe: Lûgatta   bir  insan  için her gün  takdir  edilen yiyecek  veya  erzakdır.  Burada, maaş anlamına gelmektedir. Nitekim,  yapılması gereken her hang£ bir hizmete de va­zife denildiği, yaygındır.   Çoğulu;   «Vezâif»   dİr.

[71] Ehl-İ Dîvan (Divan  ehli):  Bir sancak altında  hareket eden, bir dıvân'da kayıtlı bulu­nan, belli at iyeleri alan kimselerin tümüdür.  Bu hey'eı, o divânda mukayyed olan her şahsın  âkilesî sayılır.

[72] Aşiret: Bir  asıldan  gelen, birlikde  yaşayıp konan,  göçeden   kimseler topluluğu,   kabile demektir.

[73] Nesh (nesih): Değiştirmek, hükmünü kaldırmak demektir. Şer'î bir hükmün tatbikden kaldırılmış olması anlamına gelir.

[74] Velâ1: Dostluk yakınlık ve yardım anlamlarına gelir. Efcndisiyle a^âd ettiği köle veya câriye arasındaki ilişkiye

de «velâ» denir. Bir kimse ile başka bir şahıs arasında ya­pılan, genellikle yardımlaşma esâsına dayanan özel bir akd şeklidir.

[75] Aiıtl: Sözleşmek, demektir. Velâ-yı müvfılât ise,' şöyle olur: Meselâ, bir adam, bir Müsiümana : «Sen benim mevlâmsın, ben şâyat bîr dnâyet işlersem, diyetini sen ve­rirsin. Ben ölünce de nen, bana vâris olursun.» deyip; o da kafıûî else, aralarında ve­lâ-yı   miivâlât   m ün'ak id   olur.

[76] Dirhem : Başlıca iki çeşit dirhem vardır. Biri, dirht'm-i jer'î, diğeri de dirhem-i örfi'dir.

Dirhem-i ger'î ou  dört  kırattan ibarettir.   Zekâtda,   nıchrde,   düetlerde,  hırsızlığın nisabında mu'teber oian da bu dirhemdir.  Rcsûlüllah (S.A.V.) zamanında (tO,   12, 20) kırat ağırlığında üç çeşit dirhem varmış, bunlar Hz, Ömer (R.A.) zamanında toplanıp; üçünün ortası olan (14) kırat, bir İslâmi dirhem olarak kabul edilmiştir. 3. 207 gramdır. Dîrhem-i örfî,  on altı  kırattan  ibarettir.  3 granıdfr.   üa'zı  âlimleri; güre;  zekatta, me-hrde,   diyetlerde   Ve   şâir   hususlarda   her   bölgenin   diıhem-İ   örf M   nıu'teberdir.   Şu  kadar var ki bu dirhem, şer'i dirhemden eksik olmamalıdır.  Eksik olursa, şer'î dirhem mu'teber olur.

[77] Mevlâ, kelimesinin bir çok değiyik anlamları vardır. Mesdâ : Sâhib, efendi, â;âd edil­miş köle, âzâdiı ve hattû Mevlâ; Allah' (C.C) m isimlerinden biri olarak da kullanılır.

[78] Âkile usulünün, toplum bakımından Önemi çok büyükıür. Ba'zi diyetleri âkılenin tide-meM, bir bakımdan yardımlaşma; bîr bakımdan da cezalandırma mahiyetindedir. Şöy-leki : Bu diyetleri Ehl-i Divân ve>â aşiret ve saire yüklenmekle, kasıdsız suç işleyen bîr kimseye yardım etmiş,  O'nu   yoksul  Ve  perişan   kalmaktan   kurtarmış olurlar,  ara İarmüa bir dayanışma meydana gelmiş olur. Bu sayede hem cinayete ma'rûz kalan bir bîçâre heder olup gitmekten kurtulur, hem de cİnâyeü kasden işlememiş olan bir in­san perişan oimaz.

Diğer bakımdan da, bu bir cezalandırmadır. Şöyle ki: Caninin cinayetten mene-dilrnesİne medar olabilecek murakabede ve uyarmada bulunma) ip ilgisizlik göstermiş olabilecekleri  için  diyet  ödetmek âkılcyi bir bakımdan   uyarma  sayılabilir.

[79] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat: 155-159.

[80] Gümüş paralara dirhem; altın paralara  da dînâr denilirdi.

[81] Terike {Tereke):   Vefat   eden   kimsenin,   kendine aid   olmak   üzere   terk  etmiş olduğu maldır.

[82] Rehn  (rehin):  Lûgatta sabit,  dâim,  sürekli demektir.   Her  hangi  bir sebebden dolayı, bir şeyi mahbûs,  mevkuf kılmak anlamına gelir.  Fukahâ'nm ıstılahında ise : «Bir ma­lı ondan  tamamen veya kısmen  alınması  mümkün  olun bir mali hak karşılığında, o hak sahibinin veyâ  başkasının  elinde  işteşi   ile  alıkoymaktır.»     Böyle  alıkonan   mala «merhûn» denildiği  gibi «rehin» de denilir.

Râhin: Rehin  veren, hakikaten  veyâ hükmen borçlu olup, rehin  veren kimsedir.

Mürtehin:   Hak   sahibi   sıfatıyle   rehin   alan   kimsedir.   Bir şey   karşılığında   rehin olarak alıkonan şeye de «mürtehen» denir.

[83] Cu'l: Ücret, karşılık; bir İş için verilecek mükâfat parası demektir. Efendisinden kaç­mış olan köleyi, mâlikine geri vermek üzere bil'işhâd yakalayan kimsenin bu hizmeti karşılığında mmtehik olduğu   ücrete  <!c «cu'l»  denir.

[84] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat: 160-163.

[85] Mefkûd: Yeri, hayâtı ve ölümü bilinmeyen kayıp kimsedir. Buna «gaybet-i münkatıa ile kayıp» adı da verilir. Böyle bir kimseve hem beldesinden ayrılıp kaybolmuş, hem de ilgililer tarafından araştırılması münâsebetiyle «Mefkûd» denilmiştir. Çünkü mef­kûd ve fâkİd deyimleri lügat bakımından kaybetmek, yok olmak ve araştırmak anlam­larını ifâde eder. «Faka» lafzından türetilmişlerdir.

(Hukûk-u Islâmiyye Kâmûsu, Ö. Nasûhi Bilmen, c. 7, s. 208)

[86] Bk. Bakara sûresi, âyet: 234

[87] Kayıp kimsenin öMüğü hakikaten veya hükmen sabit olmadıkça kansı başkasıyle ev-lenemez.   Çünkü   kayıp   kimsenin- hayatiyle   zevciyyet  hakkına   mâlikiyyeti  evvelce  ya-kînen sabit, sonradan ölümüyle zevciyyetin (karı - kocalığın) ortadan kalkması ile çfîb-belidir. Yakînen sabit olan (yâni, kesinlikle bilinen bir çeyl ise, şübhe İle yok olm«.

[88] Akar  (Gayr-i  menkul):   Akar,  Fıkıh'da;   gayr-i   menkul,  demektir.   Halk  arasında ise; kiraya verilip irâd getiren şeylere denilir.

Akar; hâne, dükkân, arsa gibi başka mahalle nakli mümkün olmayan şeydir. Müljç arsa üzerindeki binalar, ağaçlar da.   o arsaya tetfean gayr-i menkul'dür

[89] Zann-ı gâlib: Büyük bir ihtimâl, kuvvetle tahmin etmek, gerdeğe en şakın zann (şüb-hc)  demektir,

[90] İstıshâb: Mazide sabit olan bir şeyin -değiştiği bilinmedikçe- hâlen de sabit, bakî ol­guna kail olmaktan ibarettir. Meselâ: On yıl Önce hayâtta olduğunu bildiğimiz bir kimsenin Ölümü hakkında bir bilgi bulunmayınca, bugün de hayana olduğuna kail olu­ruz  ki,   bu  istıshâb   ıncs'elesidir.

[91] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat: 164-167.

[92] Lakît: Lûgatta, melkût ma'nâsına olarak mutlaka yerden kaldırılmış şey demektir. Bi­lâhare menbûz! çocuk, yâni; atılmış çocuk anlamında kullanılması şayi* olmuştur. Çün­kü yere atılan şeyler, âdete göre yerden kaldırılır. Korunmaya lâik bir şey ise, koru­nur. Bir yere atılan çocuk da,  oradan  kaldırılması bakımından  kendisine -meâl-i hâli î'tibâriyle- lakît adı verilmiştir. Bir şeye akıbetine göre ad verilmesi lûgatta şâyidir.

Lakît, istılâhda: Ailesi tarafından bir yere atılmış diri veya ölü çocuk demektir.

[93] Menbûz:   Ba'zı   âlimlere   göre,   hemen   doğmasını   miiteâkib bir   yere   atılmış bulunan '   çocuktur. Lakît ise, böyle değildir. Lakît, kendi işlerini,  meselâ; yiyip İçmesini bizzat

İdareden âciz hâlde olarak bulunan herhangi erkek veya kız çocuğudur.

[94] Töhmet:  îşîenildiğd sanılan, henüz gerçekliği meydana1 çıkmamış suç demektir,

[95] Farz-ı kSfâye: Şartlan hâiz olan ba'zı Müslümanların yapmaları gereken bir Dînî gö­revdir,  ki Onların yapmaları 

ile diğer Müslümanlardan,  o vazife düşer, sorumlu ol­mazlar.

[96] Mültekit: Bir çocuğu atılmış olduğu yerden alıp kaldıran kimsedir. Böyle kimseye (lâ-kit) de denilir.

[97] Beyyjne: Delîl, şâhid, bir davayı isbât için gösterilen hüccet, vesika demektir. Adâlel-li   kimselerin  şahadetlerine de .«Bey>ine-i âdile» denilir,

[98] kare: Arab lûgatuıtia, ücret anlaımnadır. Fakat, icar anlamımla dahî kutlanılır. Fu-kahâ'ıun istilâcında: Ma'lûm menfaati, ivaz-ı ma'iûm karşılığında bey' (satış) -etmek demektir.

[99] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat:168-171.

[100] Lükata:   Lûgatta,   alıp   kaldırmak   anlamına   gelen   lakh  sözcüğünden   alınmıştır.   Gâİb olmuş, düşürülmüş bir mala da, genellikle alınıp saklandığı için lükata adı verilmiştir.

Lükata deyimi, aza da çoğa da şâmil bir ismi cemi'dîr. Lâfzan çoğulu; (Lukatât) dır.

Lükata: «Canlı ve cansız yitik mal», «Mâliki bilinmeyen düşmüş mal» veya «yo­lunu şaşırmış hayvan», «Zayi' olmaya ma'rûz her hangi ma'sûm bir mal» diye ta'rîf edilmiştir. Bunlar,  sonuç i'tibâriy'Je aynı şeydir.

Lükatayı kaldıran kimseye; Lâkit, Mültekit denildiği gibi bu yoldaki harekete de «iltikat» denir. Bu bakımdan lükatayı; «Zayi olan bir geyi, temellük için değil, sahibi adına korumak  için alıp kaldırmaktır.» diye ta'rif  etmişlerdir.

[101] Câmİ veya  Mescid'de yitik soruşturmak veya ilân etmek mekruhtur. Bu konuda, bir çok   sahîh   hadîs-i   şerif   vardır.  Bir  hadîs-i   şcrîfde  Peygamberimiz  (S.A.V.)   şöyle   bu­yurmuştur :

«Her kim, mescidde bir yitik araştıran kimse)i işitirse; Allah, onu sana iade et­mesin (bulamaz ol) desin; çünkü mescidler, bunun için yapılmamıştır.»

(Hadîsi,  Müslim  rivayet etnıiştirj

[102] Hıil vp Harem: Mescid-i Harâm'ı çepeçevre kuşatan bir arazî sahası vardır ki, bunun içine Harem ve Harem havzası, dışına da Hıll adı verilir. Mekke ve çevresinin bitki­lerini kesmemek ve hayvanlarını avlamamak gibi bir takım şer'î hükümler1 tealluk et­liği için^ Mekke Harem'inin sınırlan belirlenmiş ve nisan konmuştur.

[103] Bu hadîs-i şerif, bir umûmi kaidedir. Bu kaide, Mecelle'nin 76 inci maddesinde; «Bcy-jine, müddeî İçin ve yemin, münkir üzerinedir.» şeklinde ifâde edilmiştir. 77. madde de ise; «Beyyine, hılâf-ı zahiri isbât için ve yemîn, aslı ibkâ.» denilerek, hüccet İle ye­minin  nerelerde lâzım  geldiği  ta'yin  edilmiştir.

[104] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat:172-175.

[105] Vakıf (vaki): Bir mülkün menfaatini halka tahsis edip, ayn'ını Allah Teâlâ' (C.C.) nın mülkü  hükmünde  olarak  temlik ve  temellükden  müebbeden  men  etmektir. Bu  ta'rîf, İmâmeyn' (Rh. Aleyhimâ) e göredir. İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre vakıf;  bîr mülkün ayn'ı, sahibinin mülkü hükmünde kalmak üzere menfaatinin bir cihete tesadduk edil­mesidir.

Vakf -eden kişiye «vâkıf»; vakf edilen şeye «mevkuf», «mahall-i vakf»; bir ayn'm menfaati kendisine vakf ve tahsis edilen şahsa veya mahalle de «mevkufun aleyh», «meşrutun leh», «masârif-i vakıf» denilir. Bunlara «mürtezika», «ehl-i vezâif de de­nir.

[106] Ayn: Dışarıda, mevcûd, muayyen,  müşahhas olan şeydir. Meselâ, kitap,  ev,  ai, mtv-cûd olan bir miktar para, buğday ve ev eşyası ayn'dir.

[107] Vakf-ı  lâzım;  Vâkıf veya  hâkim  tarafından  fesh edilmesi  caiz olmayan vakıfdır.  Lü­zumuna  usulen hükmolunan  her hangi bîr vakıf gibi.

[108] Maraz-ı  mevt:   Hastayı  zayıf  düşürüp,   kendisinde  ölüm   korkusu bulunan   maraz  de­mektir, ki araya sıhhat girmeden ölüm ile sonuçlanır.

[109] Tahkim:  İki hasmın husûmet ve da'vâlarmi   fasl  için  istekleri ile bir başka kimseyi hâkim iıtihâz etmelerinden ibarettir. O kimseye, «Hakem» ve «Muhakkem» denilir.

[110] Mütevelli: Vakfjn umur ve mesâlihini ahkâm-ı şer'iyye ve şerâit-i vakfiyye dâiresinde idare etmek üzere ta'ym edilen kimsedir,   ki iki kısma ayrılır.  Birisi; meşrûtiyet veç­hiyle mütevellidir, ki mütevelli olması vâkıfın şartı iktizasındandır. Diğeri, meşrutiye! vechiie olmayan mütevellidir, ki tevliyeti münhal bulunan bir vakfa meşrutun lehi bu­lunmadığı cihetle hâkim  tarafından ta'yîn  edilen  mütevellidir.

[111] Vakf-ı gayr-i lâzım: Vâkjf; hâkim veya vâkıfın vârisi tarafından fesh ve ibtâli sahili olan vakıftır.  Vakf^ı  fuzûlî  gibi.

[112] Gaile: Gelir, demektir. Vakıfın gailesi, vakfın geliri, varidatı, mahsulâtı demektir.  Va­kıf bahçelerinin   meyvaİarı,   vakıf akarlarının   kiraları,  vakıf paralarının   kazanılan  bu cümledendir.

[113] Rakabe: Rakabe etmek, bir vakfın gelirini (gailesini)    aslına ühâk etmek demektir. Şoyleki; bir vakf edilmiş nükûdun bir mikdârı teaddisiz zayi' olsa, bu noksan, gaile­sinden hâkimin re'yi ile ikmâl  edilmedikçe mürtezikasına  bir şey  verilmİyebilir. Bu hâle, fetva diliyle ftMürteâkanua vazifelerini rakabe etmek» denir.

[114] Bk. Cinn sûresi,  âyet:  18

[115] Vech: Şekil, anlayış farkı ve görüş gibi anlamlara gelir.

[116] Evlâd: Oğullar ve kızlardır. Bir insanın bizzat kendisinden türeyen evlâdına (evlâd-ı sulbiyye) denir. Bundan

olduğundan dolayı, oğlanı da kızı da kap­sar. Ve genel bir deyim olduğu için bire de, birden çoğa da ıtlak- olunur.

[117] Şüyû': Lûgatta, yayılmak, demektir. Ulılahda : Htbsc-i 5,âyianın, ortakta»* olan malın İler cüz'üne sâri ve şâmil olmasıdır.

[118] Müşâ': Şayi hisseleri İhtiva eden ortaklaşa şejdir. Meselâ, iki kimse arasında yan ya­rıya ortak olan bir mal müşâ'dır. Başka bir ia'rifie : Ortaklaşa olan bir maldaki ya­rım, dörtte bir, üçte bir gibi yaygın (şayi') hisselerden her hangi biridir. Hisselerden her biri, bu malın  cüz'üne yayılıp şâmil bulunmuşun-.

Hısse-i şayia ise,  ortaklaşa olan   malın her ciı/'uıu- ^âri ve şâmil olan sehtmdir.

[119] Hiyâze: Lûgatta, bir şeyi almak, bir »raya toplamak, kcudkinin malı etmek, demektir. Istılâhda:  Sâhibsiz veya   herkes  ivin   alınması   muhali   olan  bir m;ıh   kendi   mülkü­ne   kalrhaklir.

[120] Kayyım:  Vakfın   kayyimi,  onun  mütevellisi demektir.  Çoğulu; «Kuvvâm'» dır.  Kay-yım'ın bir başka anlamı; «Kendisine vakfın korunması, c*mi' ve tefriki görevi verilmiş

kimse» demektir, ki bu durumda vakfın mütevellisinin İdaresi altında bulunmuş olur. Mütevellinin yetkisi ise, daha geniştir. Çünkü mütevelliye vakıfda tasarruf yetkisi de verilmiş bulunur.

[121] Fetva (Fütyâ): Bir mes'eleyi çözmek ve açıklığa kavuşturmak için sorulan sorunun ce­vabıdır.   Şcr'i   mes'elelere dâir  sorulan   soruların   ccv'âblarına  fotvâ   (fütyâ)  adı   verilir.

Verilen fetva iie bir mes'elenin hükmü açıklanmış, güç bir olay hâl ve takviye edilmiş olur. Çoğulu; «Fetâvâ» (fetâvî) (lir.

Fetva vermeye (iftâ);  fetva verene  de (Müftî) denir,  «istiftâ» ise, fetva  istemek. hır kimsenin  müşkil bir hususu nıüflideıı sorması  demektir.

«Miiftâ bih»;   bir  mes'ele  hakkında  kendisiyle   fetva  verilen şer'i bükümdür.

[122] Mııhâyce:  Menfaatleri   takanı   elnvck,   demektir.

[123] Mübadele:  Bİr  şeyin   başka   bir şey   ite   değiştirilmesi,  değiş-tokuş,   anlamına gelir.

[124] Misli (MisÜyyât):   Mİslî,  çarşı  ve pazarda mu'teddun bih, yâni;  bahânın ihtilafını  ge­rektiren bir farklılık bulunmaksızın misli  (kendi gibisi) bulunan şeydir. Kile ile ölçü­len, terazi ile tartılan şeyler, oeviz ve yumurta gibi birbirine yakın olan adediyyât bu kabildendir. Çoğulu; «Misliyyât» dır.

[125] Mescidin mesâlihi :   Mesciddcn   maksûd  olan  gayenin gerçekleşmesine yarayan  kimseler ile   diğer  gerekli   şeylerdir.   Meselâ;   İmâm,   Hatîb,   Müezzin   gibi   hademe-i   hayrat   ile mescidin   aydınlat 11 m ası   ve abde-st  sulan  gibi.

[126] Bk.   Kakara sûresi;  â>el:   114                                                              

[127] Muhsar: Lügatta, menedilmiş, habs edilmiş kimse demektir, istilânda; düşman vejâ has­talık vejâ nafakasını kaybetmek gibi engeller sebebiyle Hacc efâlinı yapamıyan, Had­islerinden geri kalan ihrâmlı kimse demektir. (Daha geniş bilgi İçin; birinci ciltte, Hacc Holümü   İhsâr Bâb'ına bakılmalıdır.)

[128] Hedy:  Harem-i Şerife hediye edilen  ve orada boğazlanan  hayvanın adıdır.

[129] Haşir: l^ine eşya konan anbar. anlamına gelir. Sa/daıt veya otlan dokuna» >ayjjıya da haşir, derler.

[130] Haşiş: Kuru ollıır.  ki cimisin hnsır dokunur.

[131] Cihet: îmâmd,  hitabet, müezzinlik,  kayyımlık, müderrislik, vaizlik ve kiitübhâne me'-rıurluğu   gibi   müesscsât-i vakfiyyeye  âid   hizmetlerdir.  Çoğul»; «Cihât» «tır.   Zarurî  ve gayr-i zarfırâ kısımîarına ayrılır.

[132] Mersûm:  Rcsm   ve âdete  uygun  olarak   yazılan  vesikadır.  Buradaki  anlamı,  vakıf se­nedinde yazılmış olup mevkufun aleyh olanlara veya vakıf hizmetlerine harcanması ge­reken vakfın geliri veya vakfın malı, demektir.

[133] Tescil   (Sicil): Sicil,   vesikaları,   ilâmları,   mukaveleleri   yazmaya  mahsûs   resmi   defter-. dir, ki çoğulu «Sicilât» du\ Bir vesikayı, meselâ; bir vakfiyyeyi böyle resmî bir deftere yazuV imza etmeye de tescil denir.

Ba'zan lâzımı, zikr; melzûmu, irâde kabilinden olarak hâkinim verdiği hükme de «Tescil» denilmektedir. Çünkü

bu hüküm, bir sicile kayıi edilecekdİr, Bundan dolayı «vakf-ı müseccel» deyimi, hem sicilde kayıtlı \ ^kıf. hem de lüzumuna hükm edilmiş vakıf yerinde kullanılmıştır.

[134] Semen : Satılan şeyin bahâsidtr.

[135] Mudârabe;  Bir tarafın  sermâye,   öleki   laraFın  emek  kojmasıvle  meydana   gelen orlak-Iıktır.

[136] Bidâa» Ticâret malı, sermâye gibi anlamlara gelir.

[137] Kürr:  Bir ölçektir, ki 60 kazîfdir. Bir ton ehânndadır.        ,

[138] Teamül: Bir şeyin cokea  kullanılmasıdır. Başka bir dejiın İle; bir şey hakkında mua­melenin   mutâd  bulunmasıdır.     Bir,   iki   kimsenin   yapmayı   ve>â   kullanmasıyle   teamül meydana   gelmez.

meçrûd bir  hâle  getirilmesi  isin  gereken   ta'inirâtı  yapmaktır.

[139] İmaret:   Vakfın  imareti,  vakf edilen  şeyin  vakfı  7amânındaki   hâli  i'ua\-  bııhııulıırulma-m  \e>â  VAKI

[140] Mecelle, madde: 88'de; «Külfet ni'met e ve ni'met kiüfete yöredir.» şeklinde ifâde edil­miştir.

[141] Müzâraıı: Bir taraf lada ve tohum vererek, diğer laraf da çalışarak ortaklaşmaktır. Mecclle'nin bu konudaki 1431. maddesi şöyledir: «Miizâraa, bir larafdan arazî ve di­ğer tarafdan amel, yâni zirâat olarak hâsılat aralarında taksim ulunmak üzere bir çe§Ü ortaklıktır.»

[142] Mecvlle'niıı  4   üncü   maddesinde; «Şekk  ite ;akîn  /;"ıİl olmaz» seklinde  ilude edilmiştir.

[143] Maraz-i mevt: Hastayı zayıf düşürüp, kendisinde ölüm korkusu bulunan mara£ demek­tir, ki araya sıhhat girmeden ölüm İle sonuçlanır.

[144]  (jeçıılİş kavimler arasında da ba'zı vakıflar vuruda getirilmişin1. Liüıumk ibrahim Alc>-hisstlâm'a aid ulup «Halil-iif-ralmıân fcvkai'ı» adı verilen vakıflar, hala Arabistan'da ıncveûddur.

Müslümanlığın doğuşumla» i'Ubâren vakıflar geniş ölçüde inkişâfa başlamış Kcitûl-i 1-krem Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Efendimiz, M^dine-i Müııevvere'de mâlik olduğu yedi parça akarlarını, vasiyyeı yoluyla vakıf ve süknâlarmı mü'minlcrin fakirlerine şart bu­yurmuşlardı.

Ashâb-ı Kiram da bir çok vakıflar vücuda getirmişlerdir. Bilhassa 11/.. Ömer (R.A.). I layber'de mâli k olduğu «Kasnı» adındaki pek kı> rmrili bir hurmalığım Pe\ gamber (S.A.V.) Efendimizin tavsiyeleri üzerine vakfetmişlerdi. H/. Übû Uekir, Jlz. Osman ve 11/. Ali' (R. Anhiim) ıı'm de vakıilan \urdtr.

Tarih boyunca; DijâncU-, ilmin jajılnıastıiü, L(KSiin[iğ;ı ve medeni\id- hi/ınctlerî lıakınlından   kurulmuş  olan   Vakıi'  110'İterini  jöjlcte  sırala^abitiri/:

a)  Cami, mescid, musalla ve namazgahlar.

b)  Medrese,   mekteb,   küliıblıâne,   zaviye,   rİbâL  ve  dergâhlar.

c)  Çeşme, sebil, sarnıç, havuz, kuyu, göl ve yolfar,

d)  Kervansaray,   hastahane,  hazîre,   makberc,   mer'a   ve  cayırlar.

e)  Ramazân-ı  Şerifde  ve sair  mübarek   günlerde,   akşamleyin Camilerde   cemaata hurma, zeytin ve su dağıtmak için kurulmuş vakıflar.

f)  Mükke-i  Mükerreme ve  Medine-i  Münevvere ahâlîsinden  fakîr  olanlara,   Kacc yolunda parasız kalanlara ve Hüccâc-i Kİrâm'a su ve şerbet  dağılılmasına  mahsûs va­kıflar.

g)  Camilerde va'z edilmesi, Tefhîr, Hadîs.  Fıkıh okutulması; Kıu'ân-ı Kerîm hatns eden çocuklara birer miktar para dağıtılması için kurulan vakıflar.

h) Camilerde., Zaviyelerde Mcvüd-i şerif menkıbesinin okutturulmast, Li!ıye-i seâ-detin. ziyaret ettirilmesi, kandil yaptırılması; cami, mescid, zaviye duvarlarında ve etra­fında  bitecek otların  yoldurulması   için   kurulmuş  vakıflar.

(ı) Fakirlere, bilhassa Ramazân-ı şerifde, Regaib ve Berat gibi mübarek gecelerde para ve erzak dağıtmak; fakir kızlara cihaz te'mhı etmek, fakir cenazelerini kaldırmak, yetim, yoksul çocuklara, fakir dul kadınlara Bayram elbisesi almak, desti ve.bardak gibi şeyleri kıran hizmetçileri serzenişten kurtarmak, kırdıkları şeylerin benzerlerini he­men  alıvermek için  kurulmas vakıflar.

j) Yolculara yardım etmek, esirleri azâd etmek, mükâieblerin kîtâbel bedelini öde­mek, âzâd edilmiş kölelere ve cariyelere nnmvenetde bulunmak için yapılan vakıflar.

k) Mushaf-ı Şerif ve sair Dinî, ilmî kitapların yazılması, alınması, ta'mîr ve teclid edilmesi ve Hayır Müesseselerinin yaşayabilmesi için yapılan vakıflar.

Bütün bu Vakıflar için bir çok paralar, akarlar, çiftlikler, ormanlar, hizmetçiler v;tkf ve taluîs edilmiştir. Bütün bunlar Eslâf-ı Kirâm'm ahlâfı, ne kadar düşündüklerine, sadakalarının birer zfilâl-i rahmet gibi devamını te'mîn etmek islediklerine ve kendilerin-tte inkişâf eden iyilikseverlik ve ihtiyatkârlik fikrinin yüksekliğine birer şanlı, şerefli büihanjır.

Allah Teâlâ Hazretit-ri eüıulcsîndeıı tün oLsun. Ânım..

[145] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat: 176-191.

[146] İcâre: Lûgalta, ücret anlamına geldiği gibi, bir şeyi kiraya vermek anlammda da kul­lanılır, istilânda: Cinscn ve kaderen ma'lûın bir menfaati malûm bîr bedel (ivaz) kar­gılığında satmaktır. Yâni; menfaati belli bir zaman İçin başkasına temlik veya ibâha kılmaktır. Bu bedel, bir ayn olabileceği gibi, bir menfaat de olabilir. Elverir ki; kira­lanan menfaatin cinsinden olmasın. Bir evi, diğer bir ev karşılığında kiralamak gibi.

[147] Ecr-i, misi: Kiralayan ile kiracıya kargı belli bir kasdı olmayan bilirkişilerin takdir ede­cekleri" ücrettir.

Meçelle'nin 414 üncü maddesinde : «Ecr-i misi, bîgaraz ehl-İ vukufun takdir ettik­leri Ücrettir.» şeklinde ifâde edilmiştir.

Bir başka ifâdeyle ecr-i misi; Bilirkişi tarafından benzerlerine bakılarak belirtilen ücretdir.

[148] Ecr-İ müsemmâ; Akid umanında zikr ve ta'ym edilen ücrettir. Bir evin bir aylık ki­rası olan bin lira gibi. Meçelle'nin 415 inci maddesinde; «Ecr-i müsemmâ, hîn-i akidde rikr ve ta'yîa olunan ücrettir.» şeklinde ifâde edilmiştir.

[149] Rehn (rehin): Bir hakka karşılık bir şeyi alakoymak, demektir. Rehin, merhûn anla­mında da kullanılır.

[150] Tesâmu': Lûgatta» başkasından işidilip, nakl edilmek ahlamınadir. Şer'an «iştihar» de­mektir,

tştibâr (şöhret) ise; iki çeşittir. Biri, «Şöhret-i hakikîyye» dir ki, tevatür ile hâsıl otur. Diğeri de «Şöhret-i hiikmiyye» dir ki, iki âdil erkeğin' veya âdil bir( erkek ile iki âdil kadının şahadet lâfzıyle haber vermeleriyle husule gelir.

[151] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat: 192-196.

[152] Zt-karabet (zevî karabet): Bir kimseye babası vejâ anası tarafından ilk Islama yetin­miş olan büyük dedesine kadar mensubiyeti olan her hangi bir şahladır. Bunda, mah-rem olanlar ile olmayanlar, erkekler ile kadınlar, yakınlar ile uzaklar müsavidir. Ana, baba ile evlâda karabet nâmı verilmez. Zî - karabetin çoğulu, «zevî karabet» tir. (Zî er* hâm>, (Zî ensâb) da bu anlamdadır.

[153] Karabet: Yakınlık, hısımlık demektir, iki kışına ayrılır: Biri, «Karâbet-i vilâdet» dir ki, usûl ile fürû' arasındaki karabettir. Diğeri, «Karâbet-i gayr-i vilâdet» dir ki, diğer akraba  arasındaki  karabettir.

[154] Molla Husrev, Büyük İslam Fıkhı 3, Eser Nesriyat:197-200.

[155] Bey':  Malt,  mala  değiştirmektir ki,  ya  mün'akid  veya  gayr-i  ınüıı'akid  olur.  (Mecelle: Madde, 105)

Bey'i  gayr-fc miin'akid,  bey'î  bâtıl  demektir.  (Mecelle:  Madde,   107) Bey'i mün'akid de; sahih, fâsid, nafiz,  mevkuf kısalarına ayrılır. Bey'î nafiz de; bey'i lâzım ve gayr-ı lâzım kısımlarına  ayrılmıştır.

Bey', nıebî' i'übâriyle de jıı dört kısma ayrılır: Bey'i mutlak, bey'i sarf. be>'İ mü-kayaza, bey'i selem. Nitekim bunlar, yeri  geldikçe sırasıyle açıklanacaktır.

[156] Mebi':  Satılan şey, satılık şey veya satılan  mal, sanlık mal gibi anlamlara getir.

[157] Bey'i mukâyaza: Nakid kabilinden .olmayan bir ayn'i diğer bir ayn ile; yâni.  altın ve gümüşten başka bir malı, diğer bir mal iîe mübadele etmektir ki. buna dilimizde (de­ğiş-tokuş veya trampa) denir. Bir kitabı, diğer bir kitab ile değişmek gibi.

[158] Selem : Müecceli, muaccelle satmak; yâni peşin para ile veresiye mal almaktır. (Mecelle, madde: 123)

[159] Semen :Satılan şeyin bahâsıdır. Meselâ; bir kimse, bir kitabı yit/ liraya satın alsa; bu yüz lira. o kitabın semeni olur.

[160] Müsâveme: Bey1! müsâvıeme; bir kimsenin almış olduğu malı, kendisine kaça mâl ol­duğunu söVlemeksizsn, bîr bedel İle başkasına rızâ île satmasıdır. Bir tacirin  elindeki bir   maîı   kaç liraya  almış  olduğunu   söylemeksizin  başkasına  şu   kadar liraya satması gibi.   Satışlarda en   çok  câri olan  budur.   (Mecelle,   madde:   120)

[161] Murabaha: Bey'i murabaha; bir kimsenin almış olduğu bir malı, kendisine kaça mâl olduğunu söyliyerek, ondan ziyâde bir semen ile (kârla) başkasına nzâsıyle satmasıdır.

[162] Tevliye: Bey'i tevliye; bîr kimsenin almış olduğu bir malı, kendisine kaça mâl olmuş ise, onu söyliyerek tam o kadara satmasidır.

[163] Vadîa (vana):  Bey'i vadîa;  bir kimsenin, bir malı   kendisine  kaça  mâi olduğunu  sö'y-liyerek,  ondan eksiğine satmasıdır.

[164] İvaz: Bir şeye karşılık olarak vcrfilen veya alman şeydir.

[165] Hibe: Lûgatîa, bağış veya bağışlamaktır. Bir malı, karşılıksız olarak başkasına temlik etmek, vermektir, istilânda hibe: «Bir malı, bir kimseye ivazsız olarak derhal temlik etmektir. Yani sıhhat ve in'ikâdı İçin ivaz verilmesi-şart olmayan bir temliktir. Gerek ivaz şart edilsin ve gerek edilmesin.»

[166] İn'ikâdı şöyle de ta'rîf edebiliriz!: îcâb ve kabulün taalluk ettiği şeyde eseri 2âhir ola­cak   şekilde biri   diğerine  meşru   surette taalluk   etmesidir.

[167] Bu, Mecelle,  madde:   ]67'de;  «îcûb ve kabul  ile hey' müö'akid olur.»  şeklinde ifâde edilmiştir.

Online Bağış
Hediyen Dünyanın En Güzel Hediyesi Olsun
Haftanın Hutbesi
27.08.2021 Allah’ın Yardım Ettiğine Mağlubiyet Yoktur
20.08.2021 Müslüman İşini Sağlam ve Güzel Yapar
13.08.2021 Kerbelâ’yı İbret Nazarıyla Okuyalım
06.08.2021 Zorluklar Birlikte Aşılır
30,07,2021_Afetlere Karşı Sorumluluğumuzun İdrakinde Olalım
30 Temmuz 2021 Müslüman İşini Sağlam ve Güzel Yapar
Kur'an-ı Kerim Dinle
DİB Kur'an Portalı
Ramazan Pakdil Sureler
Bünyamin Topçuoğlu
Bünyamin T.oğlu Aşirler
İlhan Tok Hatim
Abdussamed Hatim
Abdul Rahman Al Sudais
Ahmed Al Ajmi Hatim
F.Çollak Görüntülü Hatim
İshak Daniş Hatim
5 Hafız OK takipli Hatim
Mehmet Emin Ay Hatim
İsmail Biçer Ok Takipli
İsmail Biçer Aşr-ı Şerifler
114 Sure 114 Hafız
S.Hafızlar Görüntülü
Kur'an International
Tefsir
Cüz Cüz Kur’an Özeti
Elmalı Tefsiri
Elmalı Meali
Fizilali Kur'an
DİB Kuran Meali
Kur'an-ı Nasıl Anlayalım
Fıkıh
K.İslam Fıkhı
R. Muhtar-İbn-i Abidin
Gurer Ve Dürer
Mülteka El Ebhur
Kuduri Tercümesi
Nûru'l-îzâh Tercümesi
Büyük Şafi Fıkhı
Detaylarıyla Namaz
Hadis
Kütübüs-Sitte
Sahihi Buhari
Riyazuzsalihin
Ellü'lüü vel-Mercan
Hadis El Kitabı
40 Hadis ve izahı
Uydurma Hadisler
Üye Adı
Parola

Şifremi unuttum -
Sayfa oluşturulma süresi: 0.03 saniye 10,937,525 Tekil Ziyaretçi
Copyright © 2012 islamda Hayat
Sitemizdeki Vaaz, Hutbe ve Yazılar kaynak göstermek şartı önceden izin Almadan Ticari Amaçlar Dışında Kullanmak Serbestir.

Tüm Bilgiler Ümmete Vakıftır copyright © 2002 - 2021