Vaaz Kategorileri
İman Konuları
İbadet Konuları
Sosyal Konular
Ramazan Vaazları
Dini Günler ve Geceler
DİB Örnek Vaazları
Kur'an'dan Öğütler
Genel Konular
islam ve Aile
Görev,Sorumluluk,Ahlak
Mevlid-i Nebi Vaazları
Ana Menü
Çocuklar İçin
Kur'an Öğreniyorm
Dinimi Öğreniyorum
Dini Bilgiler
Oyunlar
Ansiklopedi ve sözlük
Osmanlıca Sözlük
İslam Ansiklopedisi
Dini Sözlük
Dini Terimler
Küçük Lügat
Dini Kitaplar
P.Hayatı Salih Suruç
Kur'an ve Bilim
Günümüzde İslam
Kıssadan Hisse
Ehli Sünnet Yolu
İslam Tasavvufu
En Güzel Örnek
Gıybet Hastalığı
Adım Adım Kurtuluş
Mesneviden Öyküler
Önceki Vaaz Sonraki Vaaz
İslamda İnfak Ve İhsan

İnfak kelimesi ne-fa-ka kökünden gelir. Enfaka kökünün mastarıdır. Bu kök “çıkma” ve “gitme”yi ifade eder. Köstebek yuvası anlamına gelir. Nereden girip nereden çıktığı belli olmadığı ve yeraltında hareket ettiği için iki deliği vardır.

İnfak hem doldurmak hem boşaltmak, hem tamamlamak, hem sonuna dayamak, sonuna kadar boşaltmak, sonuna kadar doldurmak demektir. Kelime etimolojik olarak adeta zıt anlamları aynı anda barındırmaktadır.

       İnfak, iki dünyalı bir inanç sisteminin müntesipleri tarafından yerine getirilen bir erdemdir. Metronun bir ucu bu dünyaya, öbür ucu başka bir dünyaya açılır. Bir sırattır. Bir ucundan atarsınız öbür ucunda sizi bekler. İki dünyalı bir insanın yapacağı bir iş olduğu için infak bu kökten gelir. Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak amacıyla hâli vakti yerinde olanların, ihtiyaç sahiplerine yardımda bulunmak , hayır yolunda harcama yapmak demektir ve karşılığı ahirettedir.

İslâm hukukunda infakın kapsamı geniştir. Aile reisinin bakmakla yükümlü olduğu kimselere harcama yapmasını kapsadığı gibi; diğer yoksul ve muhtaçlara yapılan zekât, sadaka ve gönüllü yapılan her çeşit hayır infak kapsamı içerisinde değerlendirilir.

 Müminler infak ederek manevi kirden arınırlar. gerçek anlamda infak etmek; Rabbimiz’in buyruğuna uygun olarak ve yalnızca O’nun rızasını kazanmayı hedefleyerek, ihtiyacından artakalan sevdiği şeylerden vermektir. Mümin için dünyevi hiçbir şey, Allah’ı hoşnut etmekten daha önemli değildir. Çünkü insanın sahip olduğu her şeyin tek ve asıl sahibi Allah’tır. Bu nedenle insanın emaneten sahip olduğu malını asıl sahibi olan Yaratıcı’sının gösterdiği istikamette kullanması kulluğun bir gereğidir.

İnfak, zenginlerin fakirlere bir lütfu olarak düşünülmemelidir. İnfak aslında, ihtiyaç sahiplerinin hâli-vakti yerinde olanlar üzerindeki hakkıdır. İlâhî kelâmın belirttiği gibi:

“ Ve onlar [destekçiler], kendi mallarında, isteyen ve mahrumlar[istemekten utanan yoksullar] için belli bir hak olan kimselerdir”( Meâric, 70/24-25) olduğunu bilenler, sahip oldukları imkanları fakir-fukarâ, garip gurebâ ile paylaşırlar. Böylece onlar cimrilik, mal-mülk esareti, dünyevileşme ve duyarsızlaşma gibi olumsuz durumlara düşmekten kurtuldukları gibi paylaşmanın, kaynaşmanın ve gönül huzuruna ulaşmanın mutluluğunu yaşarlar. 

İNFAKTA EDEB

1- Zekât, sadaka ve hayır işlerinde dikkat edilecek mühim hususlardan biri de, gizliliğe riâyettir. Çünkü açıktan verilen sadaka, alan kimsenin hayâ duygularını zayıflatır, zamanla alışkanlık hâline dönüşünce de çalışma gayret ve isteğini ortadan kaldırır. Bunun yanında veren kimsenin de gurur ve kibre sürüklenip kendini beğenmesine sebebiyet verir.

Fakat bâzen sadaka veren ve hayır işleyenlerin îlân edilip halka bildirilmesinde fayda görülebilir. Böylece halk, fukarâya yardım husûsunda teşvîk edilmiş olur. Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hak:

“Sadakaları açıktan verirseniz, bu güzel bir şeydir. (Fakat) onları fakirlere gizlice verirseniz, sizin için daha hayırlı olur.” (el-Bakara, 271) buyurmuştur.

Müfessirler bu âyetten zekâtın açıktan verilmesi, sadaka ve diğer hayır-hasenâtın ise gizlice yapılması gerektiği hükmüne varmışlardır.

İnfâk husûsundaki en güzel edeb, “sağ elin verdiğini sol ele bile fark ettirmemek”tir. Bu şekilde infak edenler, günahları affedilen ve kıyametin dehşetli anında Arş’ın gölgesi altında bulunacak olan mesut kimselerdir.

2- İnfakta gizlilik esas olmakla birlikte, kalbin riyâdan korunması kaydıyla alenî olarak verilmesi de teşvik edilmiştir. Ayrıca infakta zaman kaydı da yoktur. Bir mümin, gece ve gündüz, her fırsatta infak etmelidir. Nitekim bu hakîkat, âyet-i kerîmede şöyle ifâde edilmektedir:

“Mallarını gece ve gündüz, gizlice ve açıkça infak edenler yok mu, işte onların Rableri katında ecir ve mükâfâtları vardır. Ve onlara herhangi bir korku yoktur. Onlar hiçbir zaman mahzun da olmazlar.” (el-Bakara, 274)

Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, sâhip olduğu kırk bin dinarın on binini gece, on binini gündüz, on binini gizli, on binini de açıktan olmak üzere tamâmen tasadduk etmişti. Bu âyet-i kerîmenin nüzûl sebeplerinden birinin bu olduğu rivâyet edilmektedir. (Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, III, 44)

Diğer taraftan, Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- da dört dirhem gümüşten başka hiçbir şeye mâlik değil iken bunun birini gece, birini gündüz, birini gizli, birini de açıktan olmak üzere hepsini tasadduk etmiş idi. Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem:

“–Niçin böyle yaptın?” diye sorduğunda:

“–Rabbimin vaad ettiği şeyi hak etmek için.” demiş, bunun üzerine Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

“–Umduğuna nâil oldun.” buyurarak onu müjdelemişti. (Vâhidî, Esbâbu Nüzûli’l-Kur’ân, 95)

3-- İhlaslı olunmalı, gösterişe kaçarak ve dünyevi maksatlarla infakta bulunulmamalıdır.

Yüce Rabbimiz, Kitabımızda; “Hayır olarak harcadıklarınız kendi iyiliğiniz içindir. Yapacağınız hayırları ancak Allah’ın rızasını kazanmak için yapmalısınız. Hayır olarak verdiğiniz ne varsa, karşılığı size tam olarak verilir ve asla haksızlığa uğratılmazsınız” (Bakara 2/272.) buyurmaktadır. Bu âyet aynı zamanda, riyadan, savurganlıktan, mal çokluğu ile gururlanmaktan sakınmamız için bizlere bir uyarıdır.

4- Başa kakmak ve incitmek, sadakaları boşa çıkarır. Cenâb-ı Hak, bu hususu israrla emreder. Ey iman edenler! Allah'a ve ahiret gününe inanmadığı halde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek suretiyle, yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan düz kayaya benzer ki, sağanak bir yağmur isabet etmiş de onu çıplak pürüzsüz kaya haline getirivermiştir. Bunlar kazandıklarından hiçbir şeye sahip olamazlar. Allah, kâfirleri doğru yola iletmez.(Bakara suresi,264)

5- Kişi, kendine verildiğinde gönül huzuruyla alamayacağı kalitesiz ve bayağı şeyleri, fakirlere infak diye vermemelidir. Çünkü yediğinden yedirmek, giydiğinden giydirmek esastır.

 “Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla iyiliğe eremezsiniz. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir.” (Ali-imran Suresi, 92)

İnsanın nefsi kıskançlık, bencillik gibi çeşitli kötü ahlak özelliklerine eğilimli bir yapıda yaratılmıştır. Nefsini eğitmeyen kişi, bu bencilce duygular nedeniyle her zaman, herkesten çok kendisini düşünür, her şeyin en iyisini, en mükemmelini kendisi için ister. Bu duygular kişinin tüm ahlakına hakim olabilir. Kullarına karşı iyiliği çok olan Rabbimiz, inanan insanların imanlarını güçlendirmek ve bu nefsani zayıflıklardan kurtulabilmeleri için fedakarlık yaparak sevdikleri şeylerden vazgeçmelerini ister:

“Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla iyiliğe eremezsiniz. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir.” (Ali-imran Suresi, 92)

ayeti nazil olunca sahabe birbiriyle adeta yarışa girmiş ve Hz. Peygamber (a.s)'e müracaat ederek en çok sevdikleri şeyleri Allah rızası için bağışladıklarını bildirmişlerdir. Bu bağışların bir kısmı sadaka, bir kısmı köle azadı şeklinde yapılırken, bir kısmı da vakıf şeklinde gerçekleşmiştir.

Kişi sevdiği şeylerden az olsun çok olsun muhtaçlara verdiği zaman bu ayette müjdelenen “iyiliğin en güzeli” derecesine yani “birr’e”ulaşmış olur.

        Rabbimizin rızasını kazanmak hepimizin hedefi olmalıdır. Elbette bu hedefe ulaşmanın sayısız yolları vardır. Bu anlamda sadaka ya da infak, sadece para ile yapılan yardım olarak anlaşılmamalıdır.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurdu: “İnsanların her bir eklemi için her gün bir sadaka gerekir. İki kişi arasında adâletle hükmetmen sadakadır. Bineğine binmek isteyene yardım ederek bindirmen yahut yükünü bineğine yüklemen sadakadır. Güzel söz sadakadır. Namaz için mescide giderken attığın her adım bir sadakadır. Gelip geçenlere eziyet veren şeyleri yoldan gidermen de sadakadır. ” Buhârî, Sulh 11, Cihâd 72, 128; Müslim, Zekât 56. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Tatavvu’ 12, Edeb 160.

Yine Rahmet Peygamberi (s.a.s), “Yarım hurma ile de olsa cehennemden korunun. Onu da bulamayan, hiç olmazsa güzel bir  sözle cehennemden korunsun. (Müslim zekat 68)

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

- “İslâm, Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın resûlü olduğuna şehâdet  etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı (tastamam) vermen, ramazan orucunu (eksiksiz) tutman, yoluna güç yetirebilirsen Kâbe’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdu. Adam:

- Doğru söyledin dedi. Onun hem sorup hem de tasdik etmesi tuhafımıza gitti. Adam:

- Şimdi de imanı anlat bana, dedi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

- “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine iman etmendir” buyurdu.

Adam tekrar:

- Doğru söyledin, diye tasdik etti ve:

- Peki ihsan nedir, onu da anlat, dedi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

- “İhsan, Allah’a onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdu.

Adam yine:

- Doğru söyledin dedi, sonra da:

- Kıyâmet ne zaman kopacak? diye sordu.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem:

- “Kendisine soru yöneltilen, bu konuda sorandan daha bilgili değildir” cevabını verdi.Adam:

- O halde alâmetlerini  söyle, dedi.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

- “Annelerin, kendilerine câriye muamelesi yapacak çocuklar doğurması, yalın ayak, başı kabak, çıplak koyun çobanlarının, yüksek ve mükemmel binalarda birbirleriyle yarışmalarıdır ” buyurdu.

Adam, (sessizce) çekip gitti. Ben bir süre öylece kalakaldım. Daha sonra Peygambersallallahu aleyhi ve sellem:

- “Ey Ömer, soru soran kişi kimdi, biliyor musun?” buyurdu. Ben:

- Allah ve Resûlü bilir, dedim.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

- “O Cebrâil’di, size dininizi öğretmeye geldi” buyurdu. (Müslim, İman, 1, Buhari, İman, 37)

Sevgili Peygamberimizin de ifade ettiği üzere ihsan, kişinin Allah’ı görüyormuşçasına hayatını sürdürmesidir. Nitekim biz belki Allah’ı görememekteyiz,

ama O bizi elbette görmektedir.

DİN AĞACININ MEYVESİDİR ,İHSAN

Dinin bütününü bir ağaca benzetirsek: iman bu ağacın kökleri ve gövdesi, islâm dalları ve yaprakları, ahlâk ise meyvesidir. Meyve ağacı, meyve elde etmek için yetiştirilir. İstenen seviyede meyve vermeyen ağaç bahçe sahibi nazarında değerli değildir. Kur’an-ı Kerim’de Yüce Rabbimiz bizlere İhsanı emretmektedir. Ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır.

إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالإِحْسَانِ وَإِيتَاء ذِي الْقُرْبَى وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَالْبَغْيِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

 “Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.”( Nahl, 16/90 )

BİRİ BENİ GÖZETLİYOR

   Sahabenin ileri gelenlerinden Muaz bin Cebel Hazretleri, Hazret-i Ömer devrinde zekat memurluğu vazifesiyle çalışıyor, kabileleri dolaşıp onların verdikleri zekatları toplayarak Halifeye getiriyordu.

   Muaz, yine bir gün, Medine civarındaki kabileleri dolaşıp onların zekatlarını almış, Halifeye teslim etmiş ve sonra da evine dönerek istirahata çekilmişti.

   Muaz’ın hali fakirceydi. Bu fukaralık, bazan hanımının canına tak ettiği oluyordu. Kocasının eve eli boş geldiğini görünce, ona şu şekilde sitem etmeye başlamıştı:

   – Günlerdir çöllerde dolaşıp duruyor, halkın zenginlerinden zekatlarını topluyorsun. İnsan, bu arada kendine de birşeyler ayırır, eve getirir. Kim bilecek, kim duyacak?

   Muaz, hanımının sitemine şu karşılığı verdi:

-  Bunu nasıl yapanın hanım? Peşimde her an gözcü var. Biri beni gözetliyor.

- Ne söylüyorsun bey, demek sana Allah’ın Resu¬lü itimad etti, Ebû Bekir itimad etti de, Ömer itimad etmeyip peşine gözcü koydu, seni gözetletiyor ha?.. Şimdi ben ona gösteririm…

   Kadın hışımla gitti, Halifenin huzuruna çıkarak kocasının peşine niçin gözcü koyduğunu sordu.

   Fakat Halifeden, kesinlikle böyle bir durumun olmadığını öğrenince, mahcup olarak geri döndü. Bu sefer de kocasına çıkıştı:

- Beni Halifenin huzurunda mahcup düşürmeye ne hakkın var? Neden yalan söylüyor, Halife peşime gözcü koydu, diyorsun?

   Muaz, karısına şu manalı cevabı verdi:

- Hayır hanım, yalan söylemiyorum. Ben, peşimde gözcü var, biri beni gözetliyor, dedim. Fakat o gözcüyü Halife peşime takti demedim. Peşimdeki gözcü, Halifenin değil, Allah’ın gözcüsü idi.Allah’ın Kirâmen Kâtibin melekleri, iyi kötü herşeyi yazıp kaydet¬miyorlar mı? Allah her yaptığımız işten haberdar değil mi? O’nun ilminden kaçmak, bilgisinden uzak kalmak mümkün mü? Zerre kadar hayrın da, zerre kadar şerrin de yarın ahirette hesabı sorulmayacak mı?

Muaz’ın hanımı, bu cevab üzerine derin derin düşünceye daldı. Fakirliğin verdiği sıkıntı ile nasıl yanlış düşüncelere saplandığını anladı.

         Kocasına hak vererek, ona bir daha bu konuda sitem etmemeye karar verdi.

Öte yandan Halife Hz. Ömer r.a., Muaz r.a. hazretlerini çağırttı ve:

– Hanımının söylediğin bu sözün aslı nedir, diye sordu.

Hz. Muaz olan biteni anlattı. Hz. Ömer r.a .bu hale güldü. Bazı hediyeler vererek:

– Al bunları eşine götür, dedi. (İmam Gazalî, Kimyâ-yı Saadet)

MUHSİN

“Muhsin ise, ihsan eden, iyilik eden, güzel düşünüp güzel davranan demektir.  Muhsin olan Cenâbı Allah, güzeli ve güzellik sergileyenleri sever.

Bazı ayetlerde de ihsan ehline verilecek ödüllere işaret edilmektedir:

مَن جَاء بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ أَمْثَالِهَا وَمَن جَاء بِالسَّيِّئَةِ فَلاَ يُجْزَى إِلاَّ مِثْلَهَا وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ

“Kim bir iyilik yaparsa ona on katı vardır. Kim de bir kötülük yaparsa o da sadece o kötülüğün misliyle cezalandırılır ve onlara zulmedilmez.” (En’am 6/160)

لِّلَّذِينَ أَحْسَنُواْ الْحُسْنَى وَزِيَادَةٌ وَلاَ يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ وَلاَ ذِلَّةٌ أُوْلَـئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ

“Güzel iş yapanlara (karşılık olarak) daha güzeli ve bir de fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir kara bulaşır, ne de bir zillet. İşte onlar cennetliklerdir ve orada ebedî kalacaklardır.” (Yunus 10/26)

Özetleyecek olursak ; günlük işlerden ibadetlere kadar her iş ve davranışta dinimizin aradığı ve istediği, ihsan kalitesidir. Çünkü yüce Allah kullarını en güzel şekilde yaratmış, rızıkta, hükümde ve her alanda her şeyin en güzelini ortaya koymuş, kullarından da her alanda güzellik ve ihsan sergilemelerini istemiştir.Bunu yaparken de her türlü yardımı sırf Allah rızası için yapmaya, yapılan iyiliği dile dolamamaya, başa kakmamaya, bu tür işleri olabildiğince gizli yapmaya,örnek olmak için açıktan yapılacaksa riya karıştırmamaya, karşı taraftan herhangi bir menfaat ummamaya dikkat edilmelidir.

“Temizlenmek için malını hayra veren muttakî kimse, cehennemden uzak tutulacaktır. O, asla karşılık bekleyerek iyilik yapmaz. Yaptığı iyiliği ancak Yüce Rabbinin rızası için yapar.” (Leyl 92/17-20.)

âyet-i kerimesi bu konuda rehberimiz olmalıdır.

SADAKA-İ CARİYE nedir?

Sürekli sevap kazandıran sadaka anlamına gelir.Allah rızası için, insanlara hizmet veren bir eser bırakmaktır.                      

Bu, ilimdir, ilmî müessesedir, yoldur, köprüdür, kütüphanedir, müessese kurarak, burs vererek yetiştirilmiş insandır, fedakârlıklara katlanarak hayırlı şekilde büyütülmüş evlattır. İşte Rasulullah’ın müjdesi; kendi kelamlarıyla:

İnsan ölünce amel defteri kapanmaz

Ebu Hureyre  anlatıyor: "Rasulullah (a.s) buyurdular ki:

"Bir insan ölünce üç kişi hariç herkesin ameli kesilir: Sadaka-i cariye (bırakan), veya istifade edilen bir ilim (bırakan) veya kendine dua edecek salih evlat (bırakan)." [Müslim, Vasıyyet 14, (1631] bu hadis-i şerifte geçen

“sadaka-i câriye” vakıf müessesesini de kapsar.

Yararlı bir ilim bırakan da, bu ilimden, kitaptan, keşif ve icattan toplum yararlandıkça, mü'min olmak şartıyla, sürekli olarak ecir alır.

Dolayısıyla yol, köprü, çeşme, mescid, yoksullar için aş evi, hastane ve okul gibi hayır kuruluşları birer sadaka-i câriyedir. İnsanlar bu gibi yerlerden yararlandığı sürece, bunları yaptıranlar, yapılmasına sebep olanlar, yol gösterenler ve destek olanlar, hem hayattayken hem de vefatlarından sonra sevap kazanmaya devam ederler.

Müminler hayırda yarışırlar

Hayr, Mizan-ı Hak’ta iyi ve faydalı olan işleri yapmaktır. Bir başka ifadeyle rıza-ı ilahiye uygun faaliyet yapmaktır. Allah için vakfetmektir.

Hayr, insanları Allah'a yakın kılan, onları maddi ve manevi gelişmelerde en ileri seviyeye ulaştıran ve Allah'ın rızasına kavuşturan iyilikleri içten gelen bir sevgiyle yapabilmektir.

Kısacası hayr, dinin ve dindarlığın en güzel semeresidir.

Günümüzün şartlarında, maddenin kutsal hale getirildiği, iyilik duygularının yok olmaya yüz tuttuğu, başkalarının pek hesaba katılmadığı bir zamanda, eşyaya tutkun insan topluluklarında, İslâmın sadaka emri ve iyilikte bulunma tavsiyesi daha da önem kazanmaktadır.

Kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte büyük fazilet budur.( Fâtır, 35/32.) buyrularak hayır yarışına katılan Müslümanların ne kadar büyük bir ilahî lütfa erecekleri haber verilmektedir.

İşte onlar, iyiliklere koşuşurlar ve iyilik için yarışırlar.  (Mü’minun, 23/61)

Hayra vesile olmak hayrı yapmak gibidir

Müslüman, hem kendisi için hem de tüm insanlık için hayrı istemek, hayra teşvik etmek ve kötülüklerden uzaklaşıp başkalarını da uzaklaştırmaya çalışmak durumundadır.

“Kim iyi bir işe aracılık ederse onun da o işten bir nasibi olur. Kim kötü bir işe aracılık ederse onun da ondan bir payı olur. Allah her şeyin karşılığını vericidir.”( Nisa, 4/85)

Hz. Enes (r.a) anlatıyor: "Resûlullah (a.s) buyurdular ki:

"Hayra delâlet eden onu yapan gibidir." [Tirmizî, İlm 14, (2672).] buyurması ise hayr yapmanın yanında ona vesile olmanın da önemine ve faziletine işaret eder.

Hayır müesseseleri damlayan su tanesi gibidir

 Allah yolunda yapılan hayır işleri, vakıflar, müesseseler Birinin düşünmesi ve teşebbüsü ile başlar. Diğer pek çokları yardımla müesseseyi kurarlar. Derken bir hizmet çarkı  işlemeye başlar. Bir tuğla, bir civata ile de buna katkıda bulunan, niyetiyle o hayır fabrikasının manevî gelirine ortak olur. Hayır müesseselerine yardımın gerçek manası budur. Cenab-ı Hak, hayır yolunda verilen bir tuğla veya cıvatanın bir bina veya fabrikaya dönüşebileceğini, atılan bir tohumun bir harman mahsul olabileceğini şu ayetle haber verir:

"Mallarını Allah yolunda harcayanların hali, yedi başak bitiren, her

başakta yüz dane bulunan bir tek tohumun hali gibidir. Allah kime dilerse ona kat kat verir. Allah, ihsanı bol olan, hakkıyla bilendir." (Bakara, 2\261)

Allah yolunda infak edilen şeyler damlayan su misali birikir birikir ve sonuçta göl oluşur. Kıyamette terazimizin sağ tarafını ağırlaştırır.                                

Tek başına fitil, lamba olamaz.Fakat Allah'ın rızası niyetiyle yapılan, harmana atılan iman daneleriyle her şey olur. Hayır vakıflarını  desteklemenin manası budur.

Hz. Enes (r.a) anlatıyor: "Resulullah (a.s) buyurdular ki:

"Ölüyü, (mezara kadar) üç şey takip eder: Ailesi, malı ve ameli. Bunlardan ikisi geri döner, biri baki kalır: Ailesi ve malı geri döner, ameli kendisiyle baki kalır." [Buhârî, Rikak 42]

Vakıfların dayanağı

İşte bu ve benzeri anlamdaki bir çok âyet-i kerime ve hadis-i şerif, Müslümanlarda sadaka-i cariye bilincini geliştirmiş ve bunun bir sonucu olarak

vakıflar ortaya çıkmıştır.

Arapçada, “durmak”, “hapsetmek”, anlamındaki bir fiilden gelen “vakf/vakıf”, terim olarak, Allah rızası için, geliri (yararı) toplumun hizmetine sunulmak üzere, mülkiyetinin satılmaması ve devredilmemesi şartıyla bir malın sürekli hayır maksadıyla bağışlanmasıdır. Bu maksatla kurulan hayır kurumlarına da vakıf denilir.

Vakıf hakkında açık bir ayet yoktur. Müslümanların zihninde vakıf anlayışının yani kaynağı kurumayan hayır çeşmesinin netleşmesinde ve Müslümanları bu konuda motive etmesinde, Peygamberimizin hadisleri özel bir fonksiyon icra etmiştir.

Daha çok sünnet ve icma' sabit olmuştur.Fakat  Kur’an’da, mallarını Allah yolunda harcamaları, muhtaca, yoksula yardım etmeleri konusunda insanları teşvik eden birçok ayetin yanı sıra özellikle,

“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir.” (Âl-i İmran, 92.) ayeti vakfın Kur’ani temeli olarak kabul edilebilir. Nitekim bu ayeti işiten Ebu Talha isimli bir sahabi, güzel bir bahçesini Allah yoluna bağışlamış, Hz. Peygamber de “Bu, kazandıran bir mal” diyerek takdirlerini ifade etmiştir. (Buhârî, Eşribe, 13.)

 Hz. Peygamber (sav), Sevgili Peygamberimiz, daha Mekke'den Medine'ye gelir gelmez, Neccaroğulları'ndan bir arsa satın almış, vakfederek üzerine mescid yapılmasını sağlamıştır. Hicretin 3. yılında kendisine ait yedi parça hurma bahçesini vakfedip, gelirini, İslâm'ı muhafaza için yapılacak faaliyetlerde duyulan ihtiyaçların giderilmesine tahsis etmiştir. Fedek'deki hurmalığını erzak ve parası tükenen yolculara,  Hayber'deki hurma bahçesinin  

gelirini de İslam’a hizmet için vakfetmiştir.

Çünkü; insanların en hayırlısı insanlara faydalı olan, malın en hayırlısı Allah yolunda harcanan, Allah yolunda harcananların en hayırlısı da en fazla ihtiyaç giderendir.

İslam tarihinde vakfın dinî dayanağı olarak kabul edilen en önemli delil

Hz. Peygamber’e ait bir ifadedir. Hayber’de kendisine (hurmalık) bir arazi düşen Hz. Ömer, Hz. Peygamber’e gelerek, “Ey Allah’ın elçisi! Hayber’de bana, şimdiye kadar sahip olmadığım güzellikte bir yer düştü. Ne yapmamı emredersin? deyince Hz. Peygamber, “İstersen aslını habset (vakfet), (mahsulünden) sadaka ver.” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer, aslının satılmaması, hibe edilmemesi, miras bırakılmaması şartıyla bahçenin ürününü (gelirini), fakirlere, akrabaya, kölelere, savaşanlara, yolculara ve misafirlere sadaka olarak bağışladı.” (Müslim, Vasıyye, 15.) Hz. Ömer halife olunca, başka mallarını da vakfederek, vakfın şartlarını ve kimler tarafından idare edileceğini bir vakıfname ile belirledi.

            İslam’da malı Allah yolunda harcamanın (infak) en verimli yolu bir malı vakfederek insanların sürekli yararlanmasını sağlamak olarak kabul edilmiştir. Çünkü sadaka olarak verilen bir mal harcanıp tükenirken vakfedilen malın geliri uzun süre muhtaçlara sarf edilebilmektedir. Vakıflar bir noktada toplumda ortaya çıkacak her türlü yoksulluğa ve sıkıntıya çaredir. Vakıflar sayesinde fakir insanların ihtiyacı giderilir, muhtaç kişiler yardım alabilecekleri bir imkâna sahip olurlar. Aynı zamanda zenginler, yardımlarını gerçek ihtiyaç sahiplerine ulaştırabilirler.

             Yapılan hayrın sürekliliği, kazanılan sevabın sürekliliğini de sağladığından müminler mallarını vakfetme konusunda adeta birbirleriyle yarışmışlardır.

Böylece İslam medeniyetinin önemli bir unsuru olan vakıflar, Hz. Pey-gamber döneminden itibaren tarih boyunca İslam toplumlarında sosyal                                        

yapıyı sağlamlaştırmada, devletin yetişemediği alanlarda sosyal dengeyi sağlamada ve yaraları sarmada etkin bir rol üstlenmişlerdir. Bunun bir sonucu olarak,

Vakıf Yapılan Bazı Alanlar

-Ordunun donatımına yardımcı olma

-Fakir ve kimsesizlere barınak ve aş sağlama

-Hastaları tedavi etmede hastane kurma ve hastaları tedavi ettirme

-Fakir öğrencilerin desteklenmesi, Öğrencilerin yetişmesine ve ilim sahibi olmasına yardımcı olma

-ilmin yaygınlaştırılması,

-İbadethaneleri inşa etme, bakım ve onarımların üstlenme

-Kamu tesislerini inşa etme, bakım ve onarımlarını sağlama

-İçme suyu teminini sağlama

-Hayvanları koruma

-Doğayı koruma

-Sporsal faaliyetlerin sıhhatli bir şekilde devam ettirilmesi

-toplumun ihtiyacı olan bir çok  tesisin yapılması, bakım ve onarımı …gibi

toplum yararına olarak nitelendirilebilecek hemen hemen her alanda         

büyük hizmetler görmüşlerdir. Önemli olan vakfın meşru olması, vakıf mallarının meşru bir şekilde kullanılması, vakıf mallarından elde edilecek meşru yerlere harcanmasıdır.

Vakıfların Önemi

1-Vakıflar, toplumda devletin ulaşamadığı, bireylerin de farkına varamadığı muhtaçların yardımına koşarak, toplum içindeki sorunların yine toplum tarafından çözülmesine katkıda bulunan kurumlardır.

2- Vakıf yoluyla yoksul kimseler zenginlerden minnet duyarak yardım almak yerine, ihtiyaçlarını hayır kurumlarından karşıladıkları için toplumsal ayrışmanın önüne geçilmiş, ayrıca malın sadece zenginler arasında dolaşımı engellenmiştir.

3-Günümüzde, kapitalist ekonominin acımasız dişlileri arasında çaresiz kalan, zayıf, güçsüz, hasta, engelli, yaşlı, dul ve yetimlerin sığınabilecekleri en güvenli liman da, karşılığı sadece Allah’tan beklenen ve din, ırk ayrımı yapmadan herkesin yardımına koşan bu tür hayır kurumlarıdır.

4-Vakıflar, Asr-ı saadetten itibaren toplumun sosyal yapısının sağlamlaştırılmasında etkin bir rol oynamıştır.

VAKIF;

- kesintisiz hayır işleme bilincinin pratiğe yansımasıdır.                     

-Vakıf, ahirete iman etmiş olmanın somut bir göstergesi,

- bencilliği yenmenin fiilî ispatı,

-paylaşımın en güzel örneği ve

          -Allah sevgisinin belirtisidir.

Bize düşen ise: halka hizmet gayesiyle kurulmuş olan bu vakıflara, gereken ilgi ve alâkayı göstermek, onları korumak, maddi ve manevi yardımlarda bulunmaktır. Eskilere yenilerini ekleyebilirsek, ekleyenlere yardımcı olabilirsek, bizler de öldükten sonra onlar gibi amel defterlerimizin kapanmamasını sağlayabiliriz.

Kendimiz, çocuklarımız, geleceğimiz ve ahiretimiz için bu görevi ihmal etmemeliyiz.

Kısaca İslâm, mü’minler arasında dayanışmanın oluşmasına ve

sürdürülmesine büyük önem vermiş, dayanışmayı sağlayacak ilkeler, vasıtalar ve müesseseler koymuş, yardımlaşma ve dayanışmayı engelleyen her türlü negatif/olumsuz davranışları yasaklamıştır. Bu nedenle iyilik ve hayırda yarışmak, Allah yolunda harcamada bulunmak ve toplumdaki kimsesiz, fakir ve düşkünlere yardım elini uzatmak, Kur’ân-ı Kerim’in en çok üzerinde durduğu ve teşvik ettiği hususlardandır. Bir çok âyet ve hadis, kalıcı olanın, bu tür dayanışma ve yardımlaşmalar olduğunu bildirmektedir.

“Bir kimse, bir mü’minden dünya sıkıntılarından birini giderirse, Allah da kıyamet gününde o mü’minin sıkıntılarından birini giderir. Bir kimse darda kalana kolaylık gösterirse, Allah da ona dünya ve âhirette kolaylık gösterir. Bir kimse, bir müslümanın ayıbını örterse, Allah da onun dünya ve âhiretteki ayıplarını örter. Mü’min kul, din kardeşinin yardımında olduğu sürece, Allah da o kulun yardımındadır. Bir kimse ilim elde etmek için bir yola girerse, Allah da ona cennetin yolunu kolaylaştırır. Bir cemaat, Allah Teâlâ’nın evlerinden bir evde toplanıp Allah’ın kitabını okur ve onu aralarında müzakere eder, anlayıp kavramaya çalışırlarsa, üzerlerine sekinet iner ve kendilerini rahmet kaplar. Melekler onları kuşatırlar, Allah Teâlâ da onları kendi nezdinde bulunanların arasında anar. Amelinin kendisini geride bıraktığı kişiyi, nesebi öne geçirmez. ”( Müslim, Zikr 38. Ayrıca bk. İbni Mâce, Mukaddime 17)

Yüce Rabbim kendi rızasına uygun bir şekilde hayat geçirmeyi, rızasına uygun ameller işlemeyi, öldükten sonra ardımızdan hayırla anılmayı cümlemize

nasip eylesin. Vakıf bırakmış olanlara rahmet etsin. Vakıf mallarını en doğru bir

şekilde kullanma imkanını bizlere sunsun. İhtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını giderecek imkanlar bırakmayı bizlere nasip etsin. Allah’a emanet olun.

YAZAR: Kadir Hatipoglu - Temmuz 01 2014 12:53:59 · Adobe Reader Belgesi · Microsoft Word Belgesi · Yazdır
Önceki Vaaz Sonraki Vaaz
Online Bağış
Hediyen Dünyanın En Güzel Hediyesi Olsun
Haftanın Hutbesi
30,07,2021_Afetlere Karşı Sorumluluğumuzun İdrakinde Olalım
30 Temmuz 2021 Müslüman İşini Sağlam ve Güzel Yapar
23.07.2021 Müslüman’ın Müslüman Üzerindeki Hakları
20.07.2021 Kurban Bayramı
16.07.2021 Kurban: Tevhidin Sembolü, İslam’ın Şiarı
09.07.2021 İhanete Karşı Sadakate, Cesarete Ve Şehadete Şahidiz
Kur'an-ı Kerim Dinle
DİB Kur'an Portalı
Ramazan Pakdil Sureler
Bünyamin Topçuoğlu
Bünyamin T.oğlu Aşirler
İlhan Tok Hatim
Abdussamed Hatim
Abdul Rahman Al Sudais
Ahmed Al Ajmi Hatim
F.Çollak Görüntülü Hatim
İshak Daniş Hatim
5 Hafız OK takipli Hatim
Mehmet Emin Ay Hatim
İsmail Biçer Ok Takipli
İsmail Biçer Aşr-ı Şerifler
114 Sure 114 Hafız
S.Hafızlar Görüntülü
Kur'an International
Tefsir
Cüz Cüz Kur’an Özeti
Elmalı Tefsiri
Elmalı Meali
Fizilali Kur'an
DİB Kuran Meali
Kur'an-ı Nasıl Anlayalım
Fıkıh
K.İslam Fıkhı
R. Muhtar-İbn-i Abidin
Gurer Ve Dürer
Mülteka El Ebhur
Kuduri Tercümesi
Nûru'l-îzâh Tercümesi
Büyük Şafi Fıkhı
Detaylarıyla Namaz
Hadis
Kütübüs-Sitte
Sahihi Buhari
Riyazuzsalihin
Ellü'lüü vel-Mercan
Hadis El Kitabı
40 Hadis ve izahı
Uydurma Hadisler
Üye Adı
Parola

Şifremi unuttum -
Sayfa oluşturulma süresi: 0.03 saniye 10,779,239 Tekil Ziyaretçi
Copyright © 2012 islamda Hayat
Sitemizdeki Vaaz, Hutbe ve Yazılar kaynak göstermek şartı önceden izin Almadan Ticari Amaçlar Dışında Kullanmak Serbestir.

Tüm Bilgiler Ümmete Vakıftır copyright © 2002 - 2021