Vaaz Kategorileri
İman Konuları
İbadet Konuları
Sosyal Konular
Ramazan Vaazları
Dini Günler ve Geceler
DİB Örnek Vaazları
Kur'an'dan Öğütler
Genel Konular
islam ve Aile
Görev,Sorumluluk,Ahlak
Mevlid-i Nebi Vaazları
Ana Menü
Çocuklar İçin
Kur'an Öğreniyorm
Dinimi Öğreniyorum
Dini Bilgiler
Oyunlar
Ansiklopedi ve sözlük
Osmanlıca Sözlük
İslam Ansiklopedisi
Dini Sözlük
Dini Terimler
Küçük Lügat
Dini Kitaplar
P.Hayatı Salih Suruç
Kur'an ve Bilim
Günümüzde İslam
Kıssadan Hisse
Ehli Sünnet Yolu
İslam Tasavvufu
En Güzel Örnek
Gıybet Hastalığı
Adım Adım Kurtuluş
Mesneviden Öyküler
Reddül Muhtar,İbn-i Abidin

TALÂK BAHSİ 2

ZORLAMAKLA SAHİH OLAN MESELELER. 9

SARHOŞUN TARİF VE HÜKMÜ. 12

TALÂKIN SAYISI KADINLARA BAKARAK İTİBAR EDİLİR. 18

SARİH BÂBI 1

İNKILÂB, İKTİSAR, İSTİNAD VE TEBYİN. 1

CİMA EDİLMEYEN KADINI BOŞAMA BABI 1

KİNÂYELER BÂBI 2

SARİH SARİHA VE BÂİNE MÜLHAK OLUR. 9

TALÂKI TEFVİZ BÂBI 15

EMRİN ELİNDEDiR BÂBI 24

MEŞİET (DİLEK) HAKKINDA BİR FASIL 29

TÂLİK BÂBI 2

TÂLİKTAN MURAD CEZA VERMEKTİR, ŞART DEĞİLDİR. 4

TAS MESELESİ 8

İSTİSNA VE DİLEMEK MESELELERİ 21

VAZ' İSTİSNANIN HÜKÜMLERİ 29

HASTANIN TALÂKI BÂBI 36

HASTANIN TALÂKI BÂBI 1

RİC'AT BÂBI 2

İLÂ BÂBI 2

HUL BÂBI 2

HASTA KADININ HUL'U. 20

ZIHÂR BÂBI 2

KEFFÂRET BÂBI 2

LİÂN BÂBI 2

İNNİN VE BAŞKALARI 2

İDDET BÂBI 2

HİDAD (YAS TUTMA) HAKKINDA BIR FASIL 2

NESEBİN SÜBUTU HAKKINDA BİR FASIL 2

HADÂNE BÂBI 2

NAFAKA BÂBI 2


TALÂK BAHSİ

 

METİN

Talâk, lügatta bağı çözmek demektir. Lâkin ulema onu kadın hakkında boşama saymışlardır. Kadından başka şeyler hakkında o, salıvermek demektir. Bundan dolayıdır ki, "sen mutlakasın" sözü, kinâyedir. Şer'an talâk; lâfz-ı mahsus ile bâinde halen, ric'îde meâlen nikâh kaydını kaldırmaktır.

İZAH

Musannıf nikâhı ve nikâha bitişik ve ondan sonra gelen hükümlerini bitirdikten sonra, nikâhı ortadan kaldıran şeyleri izaha başlamış, bu hususta süt meselesini önce almıştır. Çünkü süt meselesi ebedî haram olmayı icabeder. Talâk bunun hilâfınadır. Yani şiddetliyi hafiften önce zikretmiştir. Bahır.

«Lâkin ulema onu ilh...» Bahır'ın buradaki ibaresi şöyledir: «Ulema bu kelimenin nikâhta tatlîk, başka yerlerde itlâk şeklinde kullanıldığını söylemişlerdir. Hattâ birincisi sarih, ikincisi kinaye olmuştur. Binaenaleyh, "seni tatlîk ettim, sen mutallakasın" sözlerinde niyete muhtaç değildir. Fakat, "seni ıtlâk ettim, sen mutlakasın" sözlerinde niyete bağlıdır.»

Bedâyi'de şöyle denilmiştir: «Bu kullanma örfe göredir. Velevki mânâ lügaten her iki lâfızda değişmesin. Böyle şeyler caizdir. Nitekim 'Hasân' kelimesi kadın hakkında; 'Hisân' kelimesi ise at mânâsında kullanılır.» Zâhire bakılırsa, Bedâyi sahibi örften, lügat örfünü kasdetmiştir. Çünkü kendisi başka bir yerde, "Talâk lügatta ve şeriatta nikâh kaydını kaldırmaktan ibarettir." diye açıklamıştır. Keza talâkın lügatta sarih ve kinaye kısımlarına da delâlet ettiğini açıklamıştır.

«Şer'an talâk ilh...» tarifine Bahır sahibi birkaç şekilde itiraz etmiştir.

Birincisi: Ulema; talâkın rüknü, kaydın kaldırıldığını bildiren lâfz-ı mahsustur, demişlerdir. Binaenaleyh tarifi bununla yapmak gerekir. Zira bir şeyin hakikatı rüknüdür. Bu izaha göre talâk; nikâh bağını kaldırmaya delâlet eden sözdür.

İkincisi: Kayıt, kadının çıkmaktan ve görünmekten men edilmiş olmasıdır. Nitekim Bedâyi'de bildirilmiştir. Binaenaleyh bu tarif lügavî mânâya münasiptir. Şer'î mânâya münasip değildir.

Üçüncüsü: Talâkı, "Nikâh akdini velev meâlen olsun lâfz-ı mahsusla kaldırmaktır." diye tarif etmek gerekirdi.

Ben derim ki: Birincinin cevabı şudur: Talâk kelimesi mastar mânâsına gelen bir isimdir. Mastar tatlîktir, Nasılki selâm teslim mânâsına; serâh da tesrîh mânâsına gelir. Yahut talâk kelimesi talukat veya talekat fiilinin mastarıdır. Fetih'te böyle denilmiştir. Yukarıda geçti ki, lügaten talâk, mutlak surette bağı kaldırmaktır. Yani ister devenin ve esirin bağı gibi hissî olsun, ister buradaki gibi mânevî olsun fark etmez. Şer'î mânâ lügat mânâsında dahikullanılır. Böylece sabit olur ki, şer'î talâkın hakikatı, mastarın delâlet ettiği fiildir. Lâfzınkendisi değildir. Lâkin bu mânevi bir şey olup, ancak kullanıldığı lâfızla tahakkuk ettiği için, onun rüknü lâfızdır denilmiştir. Demek ki lâfız onun hakikatı değil; ona delâlet eden şeydir. Onun için musannıf Fetih sahibine uyarak, "Talâk, lâfz-ı mahsus ile nikâh bağını kaldırmaktır." demiştir.

İkinci ile üçüncünün cevabı da şudur: Kayıttan murad, akittir. Onun için Cevhere'de, "Şeriatta talâk, nikâh düğümünü çözmek için konulan mânâdan ibarettir." denilmiştir. Demek oluyor ki, Cevhere sahibi onu evvelâ söylediğimiz gibi mastar mânâsıyla tefsir etmiştir. Bağın kaldırılmasını düğümün çözülmesi tabiriyle; yani istiare yoluyla nikâh bağının çözülmesiyle ifade etmiştir. Akdin kaldırılmasından murad, hükümlerini kaldırmaktır. Çünkü akitler kelimelerden ibarettir. Bunlar konuşulduktan sonra meydanda kalmazlar. Nitekim bunu Telvîh sahibi illetler bahsinde tahkîk etmiştir. Bundan dolayıdır ki Bedâyi sahibi, «Nikâhın hükmünü kaldıran şeyin beyanına gelince: O talâktır." demiştir. Bundan önce şunları söylemiştir: «Sahih nikâhın hükümleri vardır. Bunların bazıları aslî, bazıları da tâbi'lerdendir. Birincisi, cimanın helâl olmasıdır. Ancak bir ârıza bulunursa helâl olmaz. İkincisi, bakmanın helâl olması, milk-i müt'a, milk-i hapis vesairedir.» Bahır sahibi, "Akdin eserlerinden biri de, cima edilen kadın hakkında iddettir. Onun için ulema talâkı akdin kaldırılmasıdır diye tefsir etmemişlerdir." diye itirazda bulunmuşsa da kendisine, "İddet nikâhın hükümlerinden değildir. Çünkü nikâh iddet için tahsis edilmiş değildir. iddetin nikâh eserlerinden olması, nikâhın hükümleri kalktıktan sonra bulunmasına aykırı değildir. Nasılki bizzat talâk nikâh akdinin eserlerindendir. Ama nikâhın hükümlerinden olması doğru değildir." diye itiraz edilmiştir.

Bunun izahı şudur: Akitler hükümlerinin illetleridir. Nitekim ulema bunu açıklamışlardır. Yine ulemanın söylediklerine göre, hariçten hükme taallûk eden bir şey eğer hükümde müessir ise, bu illettir. Tesirsiz olarak hükme ulaştırırsa sebeptir. Müessir değil, ulaştırmış da değilse bakılır: Hükmün vücudu o şeye bağlı ise, bu şarttır. Bağlı değilse, o şeye delâlet ettiği takdirde alâmettir. Tamamı usûl kitaplarındadır. Şüphesizki nikâh akdi cimanın helâl olması için illettir. Helâllığı kaldırmanın illeti değildir. Helâllığı kaldırmanın illeti talâktır. Çünkü talâk onun için konulmuştur. Evet, nikâh bunun şartıdır. Nitekim talâk da iddetin vâcip olması için şarttır. Ulemanın iddet bâbında açıkladıklarına göre, iddetin şartı, nikâhı veya nikâh şüphesini kaldırmaktır. Şu halde nikâh talâkın iddet için şart olabilmesinin şartıdır. Bu suretle iddetin bu itibarla nikâhın eserlerinden olması sahihtir. Anla!

"Meâlen" yani ileride iddet bittikten sonra yahut birinci talâka iki talâk daha katıldıktan sonra nikâh kaydını kaldırmaktır. Bu izaha göre kadın iddet içinde veya kocası kendisine döndükten sonra ölürse, birinci talâkın vukubulmadığı anlaşılmak gerekir. Hattâ kocasıkarısını hiç boşamadığına yemin etse, yemini bozulmuş olmaz. Bahır. Burada şöyle denilebilir: Kadına dönmek talâkın vukuunu gerektirir. Zeylâî ve başkalarının açıkladıklarına göre talâk vukubulmadan kadına dönmek imkânsızdır. Makdisî. Binaenaleyh talâkın her iki nev'ine şâmil olacak doğru tarifi, Kuhistânî'nin yaptığıdır. Kuhistânî, «Talâk, nikâhı yahut onun noksanlaşan helallığını lâfz-ı mahsus ile gidermektir.» demiştir. Onun içindir ki Bedâyi sahibi, «Ric'î talâka gelince: Ona verilen aslî hüküm, sayının eksilmesidir. Milkin elden gitmesi, cimanın helâl olması ise onun aslî hükmü değildir. Hattâ derhal sabit olmaz. Bilâkis iddet bittikten sonra sabit olur. Bu bize göredir. Şâfiî'ye göre ise cimanın helallığının kalmaması onun aslî hükümlerindendir. Hattâ müracaat etmezden önce o kadına cima etmesi helâl değildir.» demiştir.

METİN

Lâfz-ı mahsus talâka şâmil olan sözdür. Bununla âzâd ve bülûğ muhayyerliği gibi fesihler ve dinden dönmek tariften hariç kalır. Zira bunlar talâk değil fesihtir. Bununla anlaşılır ki, Kenz ile Mültekâ'nın ibareleri hem tard hem akis yoluyla bozuktur. Bahır. Umumiyetle ulemayo göre kadın boşamak mübahtır .Çünkü âyetler mutlaktır. Ekmel. Bazılan - yâni Kemâl - esah olan haram olmasıdır. Ancak şüphe ve yaşlılık gibi bir hâcetten dolayı mübah olur demiştir. Ama mezhep birinci kavildir. Nitekim Bahır'da bildirilmiştir. Ulemanın, «Talâkta asıl haram olmasıdır.» sözlerinin mânâsı şudur: Şâri hazertleri bu esası bırakarak onu mübah kılmıştır.

İZAH

«Talâka şâmil olan sözdür.» Yani t, I, k maddesine şâmil olan sözdür ki, sen tâliksin dediğinde açık; sen mutlakasın sözünde kinaye yoluyladır.

«Fesihler hariç kalır ilh...» Fetih sahibi şöyle demiştir: «Böylece, kadın müslümanlığı kabulden çekindiği, karı-kocadan birinin dinden döndüğü, iki memleketin birbirine hakikaten veya hükmen zıt düştüğü, bülûğ ve âzâd muhayyerliği, küf' olmamak ve mehir noksanlığı gibi bir sebeple hâkimin karıkocayı birbirinden ayırması tariften hariç kalmıştır. Çünkü bunlar talâk değildir.» Velî bâbında manzum olarak nelerin talâk, nelerin fesih sayılacağı ve hâkimin hükmünün şart olup olmadığı yerler geçmişti. Oraya müracaat edebilirsin!

«Bununla...» Yani meâlen ve lâfz-ı mahsus kayıtlarını ziyade etmekle demektir.

«Kenz ile Mültekâ'nın ibareleri» ki, «Şer'an nikâhla sabit olan kaydı kaldırmaktır.» şeklindedir.

«Hem tard hem akis yoluyla bozuktur.» Yani yaptıkları tarif ağyarını mâni değildir. Çünkü fesihler dahildir. Efradını cami de değildir. Çünkü talâk-ı ric'î hariç kalır.

«Şüphe» den murad, kadının fahişelik yaptığını zannetmektir.

«Mezhep birinci kavildir.» Çünkü Teâlâ Hazretlerinin, «O kadınları iddetleri için boşayın.» «Kadınları boşarsanız size bir günah yoktur» gibi âyetleri mutlaktır. Bir de Peygamber (s.a.v.) Hz. Hafsa'yı ortada bir şüphe ve yaşlılık bulunmadığı halde boşamıştır. Ashab-ı Kiram da öyle yapmışlardır. Hasan b. Ali (r.a.) çok kadın almış ve boşamıştır. Ebû Dâvûd'un rivayet ettiği, «Peygamber (s.a.v.); Allah indinde helalın en sevimsizi talâktır, buyurdu.» hadîsine gelince: Burada helaldan murad; yapılması lâzım olmayan şeydir ki mübaha, menduba, vâcibe ve mekruha şâmildir. Nitekim bunu Şümunnî söylemiştir. Bu satırlar kısaltılarak Bahır'dan alınmıştır.

Ben derim ki: Lâkin cevabın hâsılı şudur: Bir şeyin sevimsiz olması helâl olmasına aykırı değildir. Çünkü bu mânâya helâl, mekruha şâmildir. Mekruh da sevimsizdir. Helaldan, «terki fiiline tercih olunmayan» mânâsı kasdedilirse, bunun hilâfınadır. Sen biliyorsun ki, bu cevap ikinci kavli te'yid etmektedir. Ondan sonra dahi ikinci kavlin te'yidi gelmektedir.

«Ulemanın» sözü Fetih sahibine cevaptır. Fetih sahibi şunları söylemiştir: «Ulemanın talâk mubahtır demeleri ve talâk ancak yaşlılıktan veya şüpheden dolayı mübah olur diyenlerin sözünü Peygamber (s.a.v.) Hz. Hafsa'yı boşadı diye iptal etmeleri talâkta asıl haram olmasıdır sözlerine aykırı değildir. Çünkü talâkta nikâh nimetine karşı küfran (nankörlük) vardır. Talâkın mübah kılınması, kurtuluşa ihtiyaç olduğu içindir. Bir de; Allah indinde helalın en sevimsizi talâktır, buyurulduğu içindir.»

Bahır sahibi buna şöyle cevap vermiştir: «Bu kaide şer'an talâkın haram olduğuna delâlet etmez. O ancak burada esas haram olduğunu bildirir. Bu da şeriatla terkedilmiştir. Binaenaleyh meşru olan helâl olmasıdır. Bu, fukahanın şu sözlerine benzer: Nikâhta asıl, haram olmasıdır. O ancak doğurmaya, üremeye ihtiyaç olduğu için mübah kılınmıştır. Bu sözden onun haram olduğu anlaşılır mı? Hak olan, kadından kurtulmak isteyerek ihtiyaç yokken talâkın mübah olmasıdır. Buna delil, yukarıda geçen âyetlerdir.»

Ben derim ki: İki esasın arasındaki fark gizli değildir. Çünkü nikâhta asıl olan memnuiyet tamamiyle giderilmiştir. Onda aslâ memnu taraf kalmamıştır. Meğerki haricî bir ârıza olsun. Talâk böyle değildir. Hidâye sahibinin açıkladığına göre, o köleliği yok etmek cihetinden haddi zatında meşrudur. Bu da başkasından gelen bir mânâ için memnu olmasına aykırı değildir. Bu mânâ kendisine birçok dînî ve dünyevî yararların taallûk ettiği nikâhı kesmektir. Bu açık gösterir ki, talâk hem meşru hem memnu iki taraflı bir şeydir. Meşru ile memnuun bir yere gelmelerinde zıddiyet yoktur. Çünkü haysiyet muhteliftir. Gaspedilen yerde namaz kılmak gibi ki, burada asıldaki memnuiyet tamamiyle yok olmamıştır. Bilâkis şimdiye kadar mevcuttur. Nikâhtaki memnuiyet bunun hilâfınadır. O, muhterem olan insan cüzüyle faydalanmak ve başkalarının avret yerlerini görmek cihetinden memnu idi. Fakat bu memnuiyet, doğuma ve bu âlemin devamına olan ihtiyaç sebebiyle ortadan kalkmıştır.

Talâka gelince: Onda asıl olan, memnuiyettir. Yani haram olmasıdır. Ancak onu mâbah kılan bir ârıza sebebiyle mâbah olur. Ulemanın, «Talâkta asıl, haram olmasıdır. Mübah kılınması kurtuluşa olan ihtiyaçtan ileri gelir.» sözlerinin mânâsı budur. Talâk hiç sebepsiz olursa, onda kurtulmaya ihtiyaç yok demektir. Bilâkis ahmaklık, düşüncesizlik ve sırf nankörlük olur. Sadece kadına, ailesine ve çocuklarına eza, cefadan ibarettir. Onun içindir ki ulema, «Talâkın sebebi, karı-kocanın ahlâkı birbirine uymadığı ve Allah'ın emirlerini yapmamayı icabeden küsüşme ârız olduğu vakit, birbirlerinden kurtulmaya ihtiyaç hâsıl olmasıdır.» demişlerdir. Demek ki hâcet, söylenildiği gibi yaşlılığa ve şüpheye mahsus değildir. Bilâkis umumîdir. Nitekim Fetih sahibi bunu ihtiyar etmiştir. Şer'an mübah kılan hâcetten ayrıldığı yerde aslî memnuiyeti üzere kalır. Onun için Teâlâ Hazretleri, «Eğer kadınlar size itaat ederlerse, onların aleyhine yol aramayın.» Yani ayrılmayı istemeyin buyurmuştur. Allah indinde helâlın en sevimsizi talâktır, hadîsi de buna göre yorumlanır.

Fetih sahibi diyor ki: «Mübah sözü, bazı vakitlerde mübah kılınan mânâsına yorumlanır. Yani mübah kılan hâcet tahakkuk ettiği zaman demektir.» Zikredilen hâcet bulundu mu talâk mübahtır. Peygamber (s.a.v.) ile ashabının ve diğer imamların yaptıklan da, kendilerini abesle iştigalden ve sebepsiz yere eziyet vermekten korumak için buna yorumlanır. Şu halde Bahır sahibinin, «Hak olan, kadından kurtulmak için hâcet yokken talâkın mübah olmasıdır» sözünden muradı, sebepsiz kurtulmaksa - ki hatıra gelen budur - memnudur. Çünkü ulemanın, «Talâkın mübah kılınması, kurtulmaya hâcet olduğu içindir.» sözlerine muhaliftir. Onlar bunun ancak ihtiyaç hâsıl olduğu vakit helâl olduğunu söylemişlerdir. Mucerret kurtulmak istediği vakit helâl olur demek istememişlerdir. Bahır sahibi ihtiyaç anında kurtulmayı kasdettiyse, matlub olan budur. Yine Bahır sahibinin, «Fetih sahibinin sahih kabul ettiği kavil, zayıf olan kavli tercihtir. Ulemamızın mezhebi değildir.» ifadesi söz götürür. Çünkü zayıf olan, yaşlılık veya şüpheden başka bir sebeple talâkın mübah olmamasıdır. Fetih sahibinin sahihlediği ise, böyle bir şeyle kayıtlı» olmamasıdır. Nitekim ulemanın hâceti mutlak söylemeleri de bunu iktiza eder. Yine bu anlattığımız ile, ulemanın mübahtır demeleriyle talâkta asıl haram olmasıdır sözlerinin arasındaki zıddiyet ortadan kalkmıştır. Çünkü haysiyet muhteliftir. Keza Bahır sahibinin mezhep budur diye iddia etmesiyle, Fetih sahibinin sahih kabul ettiği kavil arasında muhalefet olmadığı da anlaşılmıştır. Bu izahı ganimet bil! Çünkü o, kâdir olan Allah'ın bahşettiği fütûhattandır.

METİN

Hattâ eza veren veya namazı terkeden kadını boşamak müstehap bile olur. Gâye. Bu şunu ifade eder ki, namaz kılmayan kadınla geçinmekte günah yoktur. İyilikle elde tutmak mümkün değilse, kadını boşamak vâcip; talâk bid'î olursa haramdır. Talâkın iyiliklerinden biride onunla kötülüklerden kurtulmaktır. Bununla anlaşılır ki; «Seni boşarsam sen ondan önce üç talâk boşsun.» gibi devir talâkı bilittifak vâkidir. Nitekim bunu musannıf Cevâhiru'l-Fetevâ'ya nisbet ederek beyanda bulunmuştur. Hattâ devrin sahih olduğuna bir hâkim hükmetse, hükmü asla geçerli olmaz.

İZAH

«Eza veren kadın» sözünü mutlak bırakmıştır. Binaenaleyh kendine eza verenle, başkasına eza verene; diliyle eza verenle, fiiliyle eza verene şamildir. T.

«Veya namazı terkeden kadın.» öyle anlaşılıyor ki, namazdan başka farzları terketmek de namaz gibidir. İbn-i Mes'ud (r.a.)'un, «Kadının mehri boynumda borç olarak Allah Teâlâ'ya kavuşmam, namaz kılmayan bir kadınla geçinmemden daha hayırlıdır.» dediği rivayet olur. T.

«Bu şunu ifade eder ki...» Yani boşamanın müstehap olması, namaz kılmayan kadınla geçinmenin günah olmadığını ifade eder. Bunu Bahır sahibi söylemiş ve şöyle demiştir: «Onun için Fetevâ kitaplarında ulema; erkek karısını namazı terkettiği için dövebilir. demişlerdir. Fakat buna bel bağlamamışlardır. Halbuki kadını namazı terkettiği için dövmek hususunda iki rivayet vardır. Bunları Kâdıhân zikretmiştir.»

«İyilikle elde tutmak mümkün değilse...» Meselâ erkek enenmiş veya âleti kesik yahut kalkınamaz olursa; yahut şekkâz veya bağlı olursa, kadını boşaması vâcip olur. Şekkâz; kadınla düşüp kalkmazdan önce âleti kalkıp, sonra cima için kalkmâyan kimsedir. Bağlıdan murad; sihirlenen kimsedir.

«Bid'î» talâkın beyanı az ileride gelecektir.

«Talâkın iyiliklerinden biri de, onunla kötülüklerden kurtulmaktır.» Yani gerek dînî, gerek dünyevî kötülüklerden kurtulmaktır. Bahır. Meselâ evliliğin hakkını veremez yahut kadına karşı şehvet duymaz olmuştur. Fetih sahibi diyor ki: «Onun iyiliklerinden biri de, kadınların değil, erkeklerin eline verilmiş olmasıdır. Çünkü kadınların akılları eksik, heva hevesleri galip, dinleri noksandır. Bunlardan biri de. talâkın üç defa meşru olmasıdır. Zira nefis yalancıdır. Çok defa kadına ihtiyaç yokmuş gibi gösterir, sonra pişmanlık hâsıl olur. Binaenaleyh erkek birinci ve ikinci defalarda kendini denesin diye üç defa meşru olmuştur.» Bu satırlar kısaltılarak alınmıştır.

«Bununla» Yani zikredilen kurtuluşun talâkın iyiliklerinden olmasıyla anlaşılır ki, devir talâkı vâki olur. Çünkü bu talâk vâki olmasa, bu hikmet de elden gider. H. Buna devir talâkı denilmesi, iş iki zıt arasında döndüğü içindir. Çünkü halen geçerli olmak üzere yapılan talâkın vukuundan, ondan öncesine tâlik edilen üç talâkın vukuu lâzım gelir. Ondan önce yapılan üç talâka vukuundan bir talâkın, vâki olmaması lâzım gelir. Şu halde devirden murad, kelâm ilminde ıstılah olan devir değildir. Oradaki devir, iki şeyden herbirinin diğerine bağlıolmasıdır. Bundan da bir şeyin kendi nefsine bağlı olması ve ondan bir yahut iki mertebe geri kalması lâzım gelir. T.

«Vâkidir.» Yani kadını bir defa boşadı mı, geçerli olan bir talâkın üçü, muallâk olanın da ikisi vâki olur. Kadını iki defa boşarsa, ikisi de vâki olur; bir de muallâk talâk vâki olur. Üç defa boşarsa, üçü de vâki olur. Muallâk talâka ehliyet kalmamış olur. Bu sebeple o hükümsüz kalır. Karısına, «seni boşarsam sen ondan önce boşsun» der de, sonra bir defa boşarsa, biri halen geçerli, biri muallâk olmak üzere iki talâk vâki olur. Başkalarını buna kıyas et. Fethu'l-Kadir'de böyle denilmiştir.

«Bir hâkim hükmetse ilh...» sözü, bilittifak vâki olur ifadesi üzerine tefri edilmiştir. Buna musannıf dahi Cevâhiru'l-Fetevâ'dan naklen söylemiş ve şöyle demiştir: «Bir hâkim devrin sahih olduğuna, nikâhın devamına ve talâk vâki olmadığına hüküm verirse, hükmü gecerli olmaz. Başka bir hâkimin o karı-kocayı ayırması vâcip olur. Çünkü böyle bir şey hilâf sayılmaz. Zira meçhul, bâtıl, fâsit, butlanı meydanda bir sözdür. Bundan önce Cevâhiru'l-Fetevâ'dan naklen bu kavlin Şâfiîlerden Ebu'l-Abbâs b. Süreyc'e ait olduğunu ve bütün müslüman imamlarının bunu reddettiklerini, bunun yalan bir söz olduğunu söylemiştir. Zira sahabe ve tâbiinden al da selefin imamlarından Ebû Hanife, Şâfiî ve onların arkadaşlarına varıncaya kadar bütün ümmet mükellefin vâkidir diye ittifak etmişlerdir.»

Ben derim ki: Lâkin icma dâvâsı karşısında şu müşkil kalır: Şafiî imamlarından Müzenî, İbn-i Haddâd, Kaffâl, Kadı Ebu't-Tayyib, Beyzâvî gibi birçokları, devrin sahih olduğunu söylemişlerdir. Gazâlî ile Sübkî de bunlardan iseler de, sonradan dönmüşlerdir. Fethu'l-Kadir sahibi müteehirin ulemamızdan bazılarının devir bâtıldır dediklerini; ekserisinin ise sahih olduğunu söylediklerini ve kadının boş düşmediğini nakletmiştir. Bahır sahibi de onu te'yid etmiştir. Lâkin ben Allâme İbn-i Hacer-i Mekkî'nin mufassal bir eserini gördüm ki, devrin bâtıl olduğunu ve ekseri Şâfiîlerin kavli bu olduğunu bildiriyor. Mâlikîlerden Karâfî'nin üstadı Izz b. Abdiselâm'dan - ki 'Ulemanın Sultanı' lâkabını taşır. Bir Şâfiî âlimidir.- naklettiğine göre devir sahih değildir. Onun sahih olduğunu söyleyen kimseye uymak haramdır. Bununla hüküm veren bir hâkimin hükmü bozulur. Çünkü şeriat kaidelerine aykırıdır.

Allâme İbn-i Hacer Hanefîlerle Mâlikîlerden ve Hambelîlerden bir cemaatın, devrin sahih olduğunu kabul edenlere ağır hücumlarda bulunduklarını söylemiş ve şöyle demiştir: «Bazı imamlar, Ebû Hanife ile arkadaşlarının devrin fâsit olduğuna ittifak ettiklerini nakleylemişlerdir. Onlardan yalnız üç talâk mı yoksa bir talâk mı sayılacağı hususunda ihtilâf rivayet edilmiştir. İrşad şarihinin bildirdiğine göre, fetva hususunda mutemet kavil, müneccez olan bir talâkın vukuudur. Mısır ve Şam beldelerinde amel buna göredir. Râfiî bu kavli Ebû Hanife'ye nisbet etmiştir. Hanefîlerden Sürûcî, mubalâğa göstererek demiştir ki: Bu, hıristiyanların mezhebine benzer. Onlar; koca, ömrü müddetince karısını boşayamaz derler.» Bu satırlar kısaltılarak alınmıştır. Fethu'l-Kadir'de dahi bildirildiğine göre, devir sahihtir demek, hem lügatın, hem aklın, hem de şeriatın hükmüne muhaliftir. Fetih sahibi bunu gereğince anlatmıştır. Ona müracaat edebilirsin!

TEMBİH: Anladın ki, Şâfiîlerce mutemet olan kavil, yalnız müneccez bir talâkın vukuudur. Onlar bunu bütün tâlik cümlesini iptal ederek söylemişlerdir. Fetih'ten naklen yukarıda geçti ki, bize göre kesin olarak üç talâk vâkidir. Biz bunu yalnız cümledeki «ondan önce» sözünü iptal ederek söyleriz. Çünkü devir ancak bununla olur. İbn-i Hacer, Hambelîlerin müftüsünden onlarca bu hususta iki kavil olduğunu nakletmiştir. Hilâfın bizim mezhebimizde de sabit olduğunu evvelce arzetmiştik. Allahu a'lem.

METİN

Talâkın kısımları üçtür: Hasen, ahsen ve bid'î. Bid'î talâkı yapan günaha girar. Talâkın lâfızları, sarih ve ona mülhak olan sözlerle kinâye lâfızlardır. Talâkın mahalli, nikâhlı kadındır. Ehli de âkıl bâliğ ve uyanık olan kocadır. Rüknü; istisnadan hâli olan lâfz-ı mahsustur.

İZAH

«Sarih...» Yalnız nikâh bağını çözmek hususunda kullanılan sözdür, Bu sözle talâk-ı ric'î yahut talâk-ı bâin vâki olması müsavidir. Nitekim izahı gelecek bâbta yapılacaktır.

«Ona mülhak...» Yani niyete ihtiyacı olmadan boşamakta kullanılan tahrim kelimesi gibi yahut ric'î talâk ifade eden kelimelerden olmasına bakarak sarih hükmü verilen sözlerdir. Velevki niyete muhtaç olsunlar. İddetini bekle, rahmini temizle, sen birsin gibi sözler bu kabildendir. Bunu Rahmetî söylemiştir.

•Kinaye...» Talâk için konulmayan sözdür ki, talâka da, başka şeye de ihtimali vardır. Nitekim bâbında görülecektir.

«Talâkın mahalli nikâhlı kadındır.» Yani velevki ric'î talâkın iddeti içinde olsun; yahut hür kadın hakkında üçten aşağı, cariye hakkında ikiden aşağı talâk-ı bâin iddeti içinde bulunsun; veya karı ile kocadan birinin İslâmiyeti kabulden çekindiği veya dinden döndüğü için nikâhları feshedilsin de iddet halinde olsun. Kocasının oğlunu öpmek gibi hürmet-i müebbede sebebiyle feshedilen nikâhtan dolayı iddet bekleyen bunun hilâfına olduğu gibi, müebbed olmayan âzâd muhayyerliği, bülûğ muhayyerliği, küf'ü olmamak, mehir noksanlığı, karı iIe kocadan birinin esir edilmesi ve hicreti gibi hürmetten dolayı iddet dahi bunun hilâfınadır. Bu gibi iddetlerde talâk vâki olmaz. Nitekim Bahır sahibi bunu Fetih'ten naklen izah etmiştir. Keza bâbımızın sonunda geleceği vecihle, bir kadın kocasına mâlik olduğu an onu âzâd eder de kocası iddet içinde kendisini boşarsa, bu talâk vâki olmaz. Bu hususta sözün tamamı kinayeler bâbının sonunda gelecektir.

«Ehli de âkıl bâliğ kocadır ilh...» Şarih kocadır sözüyle kölenin efendisinden ve küçük çocuğun babasından ihtiraz ettiği gibi; âkıl sözüyle de -velev hükmen olsun - deliden, bunaktan, çıldırmıştan ve baygından ihtiraz etmiştir. Sarhoş, muztar olsun zorla içirilsin bunun hilâfınadır. Bâliğ sözüyle çocuktan ihtiraz etmiştir. Velevki mürâhik, yani bülûğa yaklaşmış olsun. Uyanık sözüyle de uyuyandan ihtiraz etmiştir. Bu gösterir ki, müslüman olması, sağlam, gönüllü, ciddi bulunması ve talâkı kasdetmesi şart değildir. Binaenaleyh kölenin, haram bir içki sebebiyle sarhoş olanın, kâfirin, hastanın, boşamaya zorlanan kimsenin, şakadan boşayanın ve hataen boşayanın talâkları vâkidir. Nitekim gelecektir.

«Rüknü; lâfz-ı mahsustur.» Bundan murad, talâk mânâsına delâlet eden sarîh veya kinaye sözdür. Binaenaleyh yukarıda geçtiği vecihle fesihler talâktan hariçtir. Lâfızla velev hükmen olsun sözü kasdetmiştir. Tâ ki okunaklı yazı, dilsizin işareti ve sen şöyle boşsun diyerek parmaklarıyla sayıya işareti tarife dahil olsun. Nitekim bunlar gelecektir. Bu izahtan anlaşılır ki, karısıyla kavga eden bir adam onun eline üç taş vererek boşamayı niyet eder, fakat sarih veya kinaye bir söz söylemezse, talâk vâki olmaz. Nitekim Hayreddin-i Remlî ve başkaları bununla fetva vermişlerdir. Keza bazı bedevîlerin yaptığı gibi kadına, başını tıraş et diye emir vermekle, niyet etse bile talâk vâki olmaz.

«İstisnadan hâli» olan sözle talâk vâki olur. Fakat boşama sözüyle birlikte şartlarını hâvi istisna bulunursa, talâk vâki olmaz. Binaenaleyh inşaallah boşsun gibi sözlerle talâk tahakkuk etmez. Bahır sahibi, «Talâk gayenin sonu olmamalıdır.» sözünü ilâve etmiştir. Zira bir adam karısına, «sen birden üçe kadar boşsun» derse, İmam-ı Âzam'a göre üçüncü talâk vâki değildir.

METİN

İçinde cima bulunmayan temizlik müddetinde yalnız ric'î bir talâk ile boşayıp, kadını iddeti geçinceye kadar terketmek, diğer talâklara nisbetle ahsen (en güzel) talâktır.

İZAH

«Yalnız ric'î bir talâk» diye kayıtlaması, bâin bir talâk olursa zâhir rivayete göre bid'î sayılacağı içindir. Ziyâdât'ın rivayetine göre bu mekruh değildir. Bunu Bahır sahibi Fetih'ten nakletmiş; sonra Muhit'ten naklen, «Hayız halinde hul' yapmak bilittifak mekruh değildir. Çünkü bedel elde etmek ancak bununla mümkün olur.» demiştir. Şarih bunu söyleyecektir ve tamamı iIeride gelecektir. Yalnız bir talâk demesi, başka bir kelime daha katarsa talâk bid'î olacağı içindir. Bir talâka aralıklı olarak başka talâklar ilâve ederse, bu da ahsen olmaz. Bahır. İçinde cima bulunan bir temizlik müddetinde yapılan talâk sünnî olur. Hattâ karısına sen sünnet vecihle boş ol dese ve kadın temiz olup başkası tarafından cima edilmiş bulunsa, yapılan zina ise, talâk vâki olur. Şübheyle cima ise, talâk vâki olmaz. Muhit'te böyledenilmiştir. Galiba fark, zinaya nikâh hükümleri terettüp etmediğinden ileri gelmektedir. Binaenaleyh o hiçe çıkarılmıştır. Şüpheyle cima bunun hilâfınadır. Bu izahtan anlaşılır ki, musannıfın, içinde cima bulunmayan temizlik müddeti» demesi, başkalarının, «içinde karısıyla cima etmediği» sözünden daha iyidir. Lâkin mutlaka, «Ondan önce hayız esnasında da cima etmemiş olması ve bunların ikisinde de talâk bulunmayıp, kadının hamileliği zuhur etmemesi, hayızdan kesilmiş veya küçük kız olmaması» demek lâzım gelir. Nitekim Bedayi'de böyle denilmiştir. Çünkü kadına hayız halinde cima edip de ondan sonraki temizlik müddetinde boşarsa, bu talâk bid'î olur. Keza temizlik halinde iki defa boşarsa yine bid'î olur. Çünkü bir temizlik halinde iki defa boşamak bize göre mekruhtur. Kadını hamileliği anlaşıldıktan sonra boşarsa, yahut kadın cima ettiği temizlik müddetinde hayız görmeyenlerden ise, talâk bid'î olmaz. Çünkü illet yani iddetini uzatma yoktur. Nehir.

«Kadını iddeti geçinceye kadar terketmek» sözünün mânâsı talâksız terketmek demektir. Yoksa mutlak surette semtine varmamak değildir. Çünkü o kadına ricat ederse, yapmış olduğu talâk ahsen olmaktan çıkmaz. Bahır.

«Ahsen» yani en güzel talâktır. Çünkü müttefekun aleyhtir. İkinci kısım talâk bunun hilâfınadır. Çünkü İmam Mâlik onun mekruh olduğuna kaildir. Zira bir talâkla hacet bitirilmiş olur. Bunu Bahır sahibi Mi'râc'tan nakletmiştir.

«Diğer talâklara nisbetle» ahsendir. Yoksa haddi zâtında bu talâk hasen demek değildir. Bununla, «Talâk helalların en sevimsizi olduğu halde nasıl güzel olur?» diye vârit olan itiraz defedilmiş olur. Talâkın mesnun olan iki kısmından biri budur. Burada mesnunun mânâsı, sevap celbeden sünnettir, demek değil; muahazeyi icabetmeyecek şekilde sabit olan mânâsınadır. Çünkü talâk haddi zâtında bir ibadet değildir ki, ona sevap verilsin. Burada murad onun mübah olmasıdır. Evet, kadını bid'î talâkla boşamaya sebep varken kocası sabreder de vakti gelince sünnî şekilde boşarsa, günaha girmekten sakındığı için sevaba girer. Yoksa talâktan kaçındığı için bir sevap yoktur. Zina etmek için bütün sebepler mevcut olduğu halde bir adamın kendini zinadan muhafaza etmesi gibi ki sevaba girer, fakat zina etmediği için değil, kendini tuttuğu içindir. Zira sahih kavle göre kulun mükellef olduğu şey, yokluk değil kendini tutmasıdır. Nitekim usûl-ü fıkıhtan öğrenilebilir. Bahır ve Fetih.

METİN

Hayız görenlerden cima edilmeyen bir kadını velev hayız esnasında olsun bir talâkla boşamak, cima edilen kadını ayrı ayrı üç temizlik müddetinde - o müddette veya ondan önceki hayızda cima etmemek ve boşamamak şartıyla - birer defa boşamak hasen ve sünnîdir. Hayız görmeyenler hakkında ise üç ayda birer defa boşamak hasen ve sünnîdir. Bundan anlaşılır ki, birinci kısım evleviyetle sünnîdir. Böylelerin, yani hayızdan kesilmiş, küçük ve hamile kadınların cimanın akabinde boşanmaları helaldır. Çünkü hayız görenler hakkında kerahet, gebelik tevehhümünden ileri gelir. Bunlarda ise o yoktur.

İZAH

Buradaki metnin hâsılı şudur: Sünnet vecihle talâk, biri sayı, diğeri vakit itibariyle olmak üzere iki kısımdır. Sayı itibariyle sünnet bir talâkın üzerine başka bir kelime katmamaktır. Bu hususta cima edilen kadınla edilmeyen arasında fark yoktur. Ancak cima edilen hakkında talâkın içinde cima bulunmayan bir temizlik müddetinde olması gerekir. Keza ondan önce geçen hayızda da cima bulunmamalıdır. Nitekim yukarıda geçti. Yoksa talâk bid'î olur.

Cima edilmeyen kadın hakkında talâkın, temizlik müddetinde olmasıyla hayız esnasında olması arasında fark yoktur. Çünkü vakıt yani cimadan hâli temizlik müddeti cima edilen kadına mahsustur. Binaenaleyh cima edilen kadın hakkında hem vakte hem sayıya dikkat etmek lâzımdır. Onu bir temizlik müddetinde bir defa boşamalıdır. En güzel sünnî talâk budur. Yahut üç ayrı temizlik müddetinde veya üç ayda birer defa boşar ki, bu da sünnî ve hasendir. Bahır sahibi Mi'râc'dan naklen burada halvetin de cima gibi olduğunu söylemiştir. Nikâh bahsinin halvet hükümlerinde bunun açıklaması geçmişti.

«Üç temizlik müddetinde» birer defa boşamak hür kadınlara mahsustur. Kadın cariye olursa, iki temizlik müddetinde birer defa boşanır. Bercendî. Temizlik müddetinin evveli ve sonu hakkında geçen hilâf burada da mevcuttur. Nitekim Bahır sahibi buna tembihte bulunmuştur.

«Ve boşamamak şartıyla...» Yani hayız halinde boşamamak şartıyla demektir. Çünkü bu, bir temizlik müddetinde iki talâkla boşamak gibidir ve mehruhtur. Şarihin, «o hayız müddetinde ve o temizlik müddetinde talâk bulunmamak» dememesi, sözümüz üç talâkı üç temizlik müddetine dağıtmak hususunda olduğu içindir. T.

«Üç ayda» birer defa boşamaktır. Yani kadını kamerî ayın başında boşarsa ki, bundan murad, hilâlin göründüğü gecedir. Üç ay itibara alınır. Aksi takdirde talâkı üç aya dağıtmış olmak için her ay bilittifak otuz gün üzerinden hesap edilir. İmam-ı Azam'a göre iddetin bitmesi hakkında dahi bu usül tâkip edilir. İmameyn'e göre bir ay gün hesabıyla, iki ay da hilâl hesabıyla itibara alınır. Fetih sahibi diyor ki: «Fetvanın İmameyn kavline göre olduğu söylenir. Çünkü bu daha kolaydır demişlerdir. Fakat bir şey değildir.»

«Hayız görmeyenler hakkında...» Yani yaşça bülûğa erip, kan görmeyen veya hamile yahut küçük olup muhtar kavle göre dokuz yaşına varmayan kız veya râcih kavle göre ellibeş yaşına varmış hayızdan kesilen kadının aylarla boşanması hasen ve sünnîdir. Temizlik mûddeti uzayan kadın ise, hayız görenlerden sayılır. Çünkü kendisi gençtir, kanı görmüştür, onu sünnet vecihle boşamak, hayızdan kesilme çağına varmadıkça yalnız bir talâkla olur. Zira onun hakkında hayız görmek ümidi vardır. Bunu birçok ulema açıklamışlardır. Nehir. Bahır sahibi diyor ki: «Bu izaha göre kocası o kadınla temizliği esnasında cima etmiş de temizlik müddeti uzun sürmüşse, hayzını görünceye kadar onu sünnet vecihle boşaması mümkün olmaz. Hayzını görecek, sonra temizlenecektir. Bu hal, süt emzirme müddetinde hayız görmeyen genç kadınlarda çok görülür.»

Ben derim ki: Küçük kızı dokuz yaşına varmamışsa diye kayıtlamak, dokuz yaşına varan kızın talâkı aylara bölünmeyeceğini ifade eder. Halbuki öyle değildir. Bunun faydası, ondan sonra zikrettiği, «böylelerin cimanın akabinde boşanması helaldır» ifadesinde görünür. Nitekim anlayacaksın.

«Evleviyetle sünnîdir.» Çünkü birinci kısım bundan daha güzeldir. Bu söz Nehir sahibinin Fetih sahibine verdiği cevaptır. Fetih sahibi, «Bunu sünnet talâk diye tahsis etmenin bir vechi yoktur. Zira birinci talâk da öyledir. Binaenaleyh münasip olan onu iki sünnî talâktan fazileti az olan ile ayırmaktır.» demiştir.

«Çünkü hayız görenler hakkında kerahet ilh...» Yani hayız gören kadınlar hakkında cima edildiği temizlik müddetinde boşamanın mekruh olması, gebelik tevehhümünden dolayıdır. Böylece iddetin hayızla mı yoksa doğurmakla mı biteceği şaşırılır. Fetih sahibi diyor ki: «Bu vecih, küçüklüğünden veya büyüklüğünden dolayı değil de küçüklüğünden başlayarak temizlik müddeti uzayıp giden kadınla, bülûğ çağına vardığı halde henüz bülûğa ermeyen hakkında cimasının akabinde boşanmasının caiz olmamasını gerektirir. Çünkü bunların herbirinde gebelik tevehhüm olunur.» Bundan önce de şöyle demiştir: «Muhit sahibinin beyanına göre Hulvânî demiştir ki: Bu, gebeliği umulmayan küçük kız hakkındadır. Gebeliği umulan kadın hakkında ise erkek için efdal olan, o kadının ciması ile talâkı arasını bir ayla ayırmaktır. Nitekim Züfer böyle demiştir. Aşikârdır ki İmam Züfer'in kavli ayırmanın efdal olduğu hakkında değil, lüzumu hakkındadır.»

Bahır sahibi buna şöyle cevap vermiştir: «Teşbih sadece fâsıla yani ayın aslı hakkındadır. Efdaliyet hususunda değildir.» Fetih sahibi, «küçüklüğünden başlayarak» yani yaşca bülûğa erip de temizlik müddeti uzarsa sözüyle, hayız görerek bülûğa erdikten sonra temizlik müddeti uzayan kadından ihtiraz etmiştir. Çünkü böylesi sünnet vecihle yalnız bir defa boşanır, Nitekim yukarıda geçti. Çünkü bu kadın hayzını görmüş bir gençtir. Hayzının her an gelmesi beklenmektedir. Binaenaleyh onun hakkında hayız görenlerin hükmü bâkîdir. Bülûğa erip de hiç hayız görmeyen bunun hilâfınadır.

METİN

Bid'î talâk, bir temizlik müddetinde ayrı ayrı zamanlarda üç defa yahut bir defada iki talâk veya iki defada iki talâk boşayıp kadına dönmemektir. Yahut kadını cima edildiği bir temizlikmüddetinde bir defa boşamak veya cima edilen kadını hayız halinde bir defa boşamaktır. Musannıf, bid'î talâk bu ikisine muhalif olandır, dese daha kısa ve daha faydalı olurdu. Esah kavle göre hayız halinde boşadığı karısına dönmesi vâcip olur. Bu, günahı gidermek içindir.

İZAH

«Bid'î» bid'ata mensup demektir. Burada ondan murad, haram olan talâktır. Çünkü ulama boşayanın âsl olduğunu açıklamışlardır. Bahır.

«Ayrı ayrı zamanlarda üç defa» boşamaktır. Bir kelimeyle üç defa boşamak evleviyetle bid'î talâk olur. İmamiyye taifesinden rivayet olunduğuna göre, üç lâfzıyla talâk vâki olmadığı gibi; hayız halinde de vâki olmaz. Çünkü haram kılınmış bir bidattır. İbn-i Abbâs'dan bir rivayete göre, bu sözle bir talâk vâki olur. İbn-i İshak, Tâvûs ve İkrime buna kâildirler. Çünkü Müslim'in bir rivayetinde, «İbn-i Abbâs dedi ki: Resulullah (s.a.v.) ile Ebû Bekir devrinde ve Ömer'in hilâfetinin iki yılında üç talâk bir sayılırdı. Nihayet Ömer; halk öyle bir işte acele ettiler ki, kendilerine o işte mehil vardı. Bunu onlara geçerli kılsak ha! dedi ve aleyhlerine yürürlüğe koydu.» buyrulmuştur. Sahabe ve Tâbiinin cumhuru ile onlardan sonra gelen müslümanların imamları üç talâk vâki olduğuna kaildirler.

Fetih sahibi buna delâlet eden hadîsleri sıraladıktan sonra şunları söylemektedir: «Bu, yukarıda geçene aykırıdır. Ashabın Ömer'e muhalefet göstermemesi ve bu sözle geçmişte bir talâk vâki olduğunu bilmesi ile birlikte Ömer'in üç talâkı aleyhlerine geçerli sayması olacak şey değildir. Meğerki son zamanda nâsih bulunduğunu öğrenmiş olsunlar. Yahut son zamanda kalmadığını bildikleri birtakım mânâlara dayanan hükmün sona erdiğini bildikleri için muhalefet göstermemişlerdir. Hambelîlerden birinin, «Resulullah (s.a.v) kendisini görmüş bulunan yüz bin gözü dünyada bırakarak vefat etti. Onlardan yahut onların onda birinin onda birinin onda birinden üç talâk vâki olacağına dair size sahih bir kavîl rivayet olundu mu?» sözü bâtıldır. Şöyle ki: evvelâ Ashabın icmaı zâhîrdir. Çünkü Hz. Ömer üç talâkı geçerli kıldığı vakit onlardan hiçbirinin muhalefet göstermediği nakledilmemiştir. İcma ile sabit olan bir hükmü yüz binkişiden naklederken, herbirinin adını büyük bir ciltte tesbit edip bir kitap yazmak lâzım gelmez. Hem bu icma sükûtîdir. Sonra cimayı naklederken dikkat edilecek cihet, müctehidlerden nakledilendir. Bu yüz binin içinde fakih ve müctehid olanların sayısı yirmiyi geçmiyordu. Bunlar; Dört Halife ile dört Abdullah, Zeyd b. Sâbit, Mûaz b. Cebel, Enes ve Ebû Hureyre Hazretleri idi. Geri kalanlar bunlara muracaat eder, bunlardan fetva alırlardı. Bu zevatın çoğundan naklen açıkça sabit olmuştur ki üç talâk vâkidir. Kendilerine tek muhalif çıkmamıştır. Artık haktan sonra delâletten başka ne beklenir! Bundan dolayı diyoruz ki; bir hâkim, bir defada söylenen üç talâk birdir diye hüküm verse, geçersiz olur. Çünkü burada içtihada cevaz yoktur. Bu bir hilâftır, ihtilâfdegildir. Bu iş olsa olsa ümmüveled cariyeleri satmaya benzer ki, bunların satılamıyacağına icma vardır. Halbuki bunlar ilk devirlerde satılırlardı.» Bu satırlar kısaltılarak alınmıştır. Fetih sahibi bu hususta sözü uzun tutmuştur.

«Bir temizlik müddettinde» sözü üç talâkın da, iki talâkın da kaydıdır.

«Kadına dönmemektir.» İki talâk arasında kadına dönmesi kavlen yahut öpmek, şehvetle dokunmak gibi fiilen olursa mekruh değildir. Fakat cima ile bilittifak caiz değildir. Çünkü bu, içinde cima bulunan temizlik müddeti olur. Bu izah aşağıda gelen Tahâvî rivayetine göredir. Zâhir rivayete göre kadına dönmek fâsıla sayılmaz. Araya nikâh girmesi de böyledir. Bunu Bahır sahibi söylemiştir.

«Cima edildiği bir temizlik müddetinde...» Yani gebe kalmamak, hayızdan kesilmiş veya dokuz yaşına varmamış küçük kız olmamak şartıyla bir defa boşamak bid'î talâktır.

«Cima edilen kadını hayız halinde bir defa boşamaktır.» Yukarıda geçtiği vecihle, kendisiyle halvette bulunduğu kadını boşamak da böyledir.

«Daha kısa ve daha faydalı olurdu.» Daha kısa olması zâhirdir. Daha faydalı olmasına gelince: Çünkü hem onun zikrettiğine, hem de evvelce geçtiği vecihle talâk-ı bâine ve nifas halinde boşadığı karısına şâmil olurdu. Zira bu da bid'î talâktır. Nitekim Bahır'da bildirilmiştir. Keza hayız halinde cima edip ondan sonra gelen temizlik müddetinde boşadığı karısına da şâmil olurdu. tîA

«Esah kavle göre» sözünün mukabili, Kudûrî'nin, «müstehaptır» demesidir. Çünkü günah işlemiştir. Onu yok etmek imkânsızdır. Esas olmasının vechi, Peygamber (s.a.v.)'in Hz. Ömer'e, «Oğluna emret de hayız: halinde boşadığı karısına dönsün!» hadisidir. Bu hadis Sahihayn'da İbn-i Ömer (r.a.)'den rivayet olunmuştur. Zira hadîs-i şerif; biri açık, biri zımmî olmak üzere iki vücûba şâmildir. Açık vücûp Hz. Ömer'in emretmesidir. Zımnî olan da, oğluna söylerken ona taallûk edendir. Çünkü Ömer (r.a.) burada Peygamber (s.a.v.)'in naibidir. Binaenaleyh mübelliğ gibidir. Günahın yok edilmesinin imkânsızlığı sîgayı vücûp ifade etmekten değiştiremez. Zira onun eseri olan iddeti kaldırmayı icabetmesi ve iddeti uzatması caizdir. Çünkü bir şeyin devamı, bir vecihten eserinin devamıdır. Binaenaleyh hakikat terkedilemez. Meselenin tamamı Fetih'tedir.

METİN

Kadın hayızdan temizlendikten sonra isterse onu boşar, isterse tutar. Boşar diye kayıtlaması şundandır: Çünkü hayız halinde muhayyer bırakmak, kendini ihtiyar etmek ve hul' yapmak mekruh değildir. Müctebâ. Nifas da hayız gibidir. Cevhere.

İZAH

«Temizlendikten sonra isterse onu boşar.» Musannıfın ibaresinin zâhirinden anlaşıldığına göre, karısını hayzı içinde boşadığı temizlik devresinde boşar. Bu da Tahâvî'nin söylediğine muvafıktır ve İmam-ı Âzam'dan bir rivayettir. Çünkü talâkın eseri ricatla yok olmuştur ve sanki o hayzın içinde karısını boşamamıştır. Binaenaleyh o hayzın temizlik devresinde kadını boşaması sünnet olur. Lâkin Asıl'da zikredilen - Ki zâhir rivayet odur. Nitekim Kâfî'de de belirtilmiştir. Zâhir-i mezhep ve bütün imamlarımızın kavli de odur. - karısına hayız içinde dönerse, temizleninceye kadar boşamadan beklemesidir. Sonra hayzını görüp temizlendiğinde onu ikinci defa boşar. İçinde boşadığı hayızdan sonra gelen temizlik devresinde boşamaz. Çünkü bu bid'î talâk olur. Bahır ve Minah'ta böyle denilmiştir. Musannıfın ibaresi de buna ihtimallidir. H. Sahihayn'daki, «Oğluna emret de karısına dönsün! Sonra temizleninceye kadar onu tutsun; sonra hayzını görüp temizlendikte boşamayı dilerse ona dokunmadan boşasın! İşte Allah Azze ve Cellenin emir buyurduğu gibi iddet budur!» hadisi de zâhir rivayete delâlet etmektedir. Bahır. Fetih sahibi diyor ki: «Hadisin lâfzından, kadına dönüşün, boşadığı bu hayızla kayıtlı olduğu anlaşılıyor. Düşünülürse Ashabın sözlerinden anlaşılan da budur. Bunu yapmaz da kadın temizlenirse, ma'siyet karar kılar.» Ama şöyle denilebilir: «Bu Tahâvî'nin rivayetine göre zâhirdir. Mezhebe göre ise ikinci temizlik müddeti gelmeden ma'siyetin karar kılmaması gerekir. Bahır.»

Ben derim ki: Bu da söz götürür. Zira hadisten ve Ashabın sözünden anlaşılan bu olunca, mezhep de buna yorumlanır.

«Boşar diye kayıtlaması...» Yani, «yahut cima edilen kadının hayzında boşarsa» demesini kasdediyor. Bir de talâktan murad, ric'î olandır. Bu, bâinden ihtiraz içindir. Çünkü zâhir rivayete göre talâk-ı bâin bid'îdir. Velevki temizlik müddetinde yapılsın. Nitekim yukarıda geçti.

«Muhayyer bırakmak ilh...» Yani kadın hayızlı iken ona. «kendini seç» demek ve keza kadının kendini seçmesi mekruh değildir. Zahîre'de Müntekâ'dan naklen şöyle denilmektedir: «Kadının hoşlanmadığı bir hâlini gördüğü vakit. onu hayızlı iken hul' etmesinde bir beis yoktur. Hayız halinde muhayyer bırakmasında da bir beis yoktur. Kadının nefsini hayız halinde ihtiyar etmesinde dahi beis yoktur. Kadın bülûğa erer de kendini ihtiyar ederse, hayızlı olduğu zaman hâkimin onları ayırmasında beis yoktur.» Bedâyi, «Keza cariye âzâd olundukta hayızlı iken kendisini ihtiyar etmesinde bir beis yoktur. Âleti kalkmayanın karısı da öyledir.» denilmiştir.

«Mekruh değildir.» Çünkü kerahetin iIIeti, iddetl uzatması sebebiyle kadından zararı def etmektir. Çünkü içinde talâk vâki olan hayız iddetten sayılmaz. Kadın kendini ihtiyar etmekle ve hul' yapmakla buna razı olmuştur. Rahmetî.

«Nifas da hayız gibidir.» Bahır sahibi şöyle demiştir: «Hayızlı iken boşamak kadına iddetiuzatması sebebiyle men edilmiş olunca, nifas da onun gibidir. Nitekim Cevhere'de beyan edilmiştir.

 

ZORLAMAKLA SAHİH OLAN MESELELER

 

METİN

Bir adam hayız görenlerden olup cimada bulunduğu karısına, «sen sünnet için üç defa boşsun yahut iki defa boşsun» dese, her temizlik müddetinde bir talâk vaki olur. Birinci talâk, içinde cima bulunmayan temizlik müddetinde olur. Eğer kadın cima edilmemişse yahut hayız görmeyenlerdense, bir talâk derhal vâki olur. Sonra kadını her nikâh ettikçe yahut her ay geçtikçe bir talak vâki olur. Bu adam üç talâkın o anda yahut her ay birer talâk vâki olmasını niyet ederse, niyeti sahih olur. Çünkü sözünün buna ihtimali vardır. Âkıl bâliğ olan her kocanın, velevki köle veya boşamaya zorlanmış olsun, velevki takdiren akıllı sayılsın, talâkı vâki olur. Takdiren sözünü, sarhoş dahil olsun diye Bedâyi sahibi ziyade etmiştir. Zorla boşayanın talâkı sahih; fakat talâkı ikrarı sahih değildir.

İZAH

«Sen sünnet için ilh...» sözünden murad vakittir. «Sen sünnet üzere yahut sünnetle beraber» demesi de aynı mânâyadır. Sünnet kelimesi kayıt değildir. Bu mânâyı ifade eden sair kelimeler de onun gibidir. Meselâ âdil talâk, iddet talâkı, din talâkı, İslâm talâkı. talâkın en iyisi, talâkın en güzeli, hak olan talâk yahut Kur'an veya kitap talâkıyla boşsun demesi bu kabildendir. Tamamı Bahır'dadır.

«Birinci talâk...» Yani üç talâkın yahut iki talâkın birincisi demektir. İçinde cima bulunmayan sözünden, ondan önceki hayız halinde de cima bulunmamasını kasdetmiştir. Nitekim önceki sözünden anlaşılmaktadır. İçinde bulunduğu temizlik müddeti kadını boşadığı temizlik müddeti ise, derhal bir talâk vâki olur. Sonra her temizlik müddeti geldikçe birer talâk olur. Kadın o anda hayızlı veya kendisiyle cimada bulunmuş ise boş düşüvermez. Hayzını görüp temizlendikten sonra boş olur. Nitekim Bahır'da beyan edilmiştir.

«Eğer kadın cima edilmemişse» sözü, "cimada bulunduğu karısına" ifadesinin muhterezidir. (Yani o sözle bundan ihtiraz etmiştir.) Nitekim, "hayzını görmezse" sözü de, ilk cümledeki "hayız görenlerden olup" sözünün muhterezidir. Hayız görmezse sözü, hâmileye de şâmildir. İmam Muhammed buna muhaliftir. Nitekim Bahır'da belirtilmiştir.

«Bir talâk derhal vâki olur.» Yani iki surette hemen bir talâk olur. Derhal sözü hayız haline de şâmildir.

«Sonra kadını her nikâh ettikçe» ifadesi birinci surete râcîdir. Yani bir talâk derhal vâki olunca, kocasından iddetsiz olarak boş düşer. Çünkü olmadan önce boşanmıştır. Tekrar onunla evlenmedikçe öteki talâklar vâki olmaz. Evlenirse yine iddetsiz bir talâk vâki olur. Tekrar evlenirse üçüncü talâk vâki olur. Bahır sahibi bunu, "Yeminden sonra milkin elden çıkması onu bozmaz." şeklinde ta'lil etmiştir.

«Yahut her ay geçtikçe» sözü ikinci surete râcîdir. (Yani kadın hayız görmeyenlerdense, heray geçtikçe boş düşer.)

«Niyet ederse ilh...» demesi gösteriyor ki, üç talâkın üç temizlik müddetinde olması, bunu niyet ettiği yahut mutlak bıraktığı takdirdedir. Bundan başkasını niyet ederse niyeti sahihtir. Nehir.

«Çünkü sözünün buna ihtimali vardır.» Şöyle ki: "Sünnet için" sözü sünnet vakti mânâsına geldiği gibi; ta'lil mânâsına da gelebilir. Yani sen sünnet icabettiği için üç defa boş ol demiş olur. O anda talâkı niyet etmesi sahih olunca, her ay başında bir talâk olması evleviyetle sahihtir. Üç defa boşsun diye kayıtlaması şundandır: Çünkü bunu zikretmezse, cima etmediği temizlik devresinde boşadığı takdirde, hemen bir talâk vâki olur. Cima ettiği temizlik devresinde boşarsa, temizleninceye kadar hemen boş düşmez. Üç talâkı birden niyet ederse, bu hususta iki kavil vardır. Fetih sahibi sahih olmayacağını tercih etmiştir. Tamamı Nehir'dedir.

«Her kocanın talâkı...» Bu kaide talâk-ı bâinle boşananın kocasıyla bozulur. Çünkü iddet halinde kocasının ona yaptığı bâin talâk vâki olmaz. Buna şöyle cevap verilmiştir: «Bu adam her cihetle koca değildir. Yahut bu talâkın mümkün olmaması bir ârızadan dolayıdır. O da hâsılı tahsil lâzım gelmesidir.» Sonra musannıfın sözü talâk için vekil tayin ettiği ve talâkı fuzuli yapıp kocanın kabul ettiği suretlere de şâmildir. Nehir. Bunlar ileride gelecektir.

«Sarhoş dahil olsun diye...» Çünkü sarhoş, aklı başında hükmündedir. Bu onu içkiden men etmek içindir. Binaenaleyh musannıfın, "aklı başında" sözüyle, ileride gelecek olan. "yahut sarhoş" sözlerine aykırı değildir.

«Zorla boşayanın talâkı sahihtir.» Bu talâka vekil tayin etmek için zorlanması haline de şâmildir. Zorla vekil tayin eder de kadını vekil boşarsa. talâk vâki olur. Bahır. Bahır'ın hâşiye yazarı Hayreddin-i Remlî diyor ki: «Köle âzâdı da bunun gibidir. Nitekim ulema bunu açıklamışlardır. Nikâha tevkilini ise açık söyleyen görmedim. Zâhire bakılırsa bu hususta o da diğer ikisine muhalif değildir. Çünkü ulema zorla üçünün de sahih olduğunu açıklamışlardır. Bu istihsanen sahihtir. Zeylâî talâk meselesinde vukuun istihsanen olduğunu, kıyasa bakılırsa vekâletin sahih olmaması icabettiğini söylemiştir. Çünkü vekâlet şakayla olursa bâtıldır. Zorla olması da böyledir ve satışla emsali gibidir. İstihsanın vechi şudur: Zorlamak satışın münakit olmasına mâni değildir. Lâkin fâsit olmasını gerektirir. Keza tevkil de zorla münakit olur. Fâsit şartlar vekâlete tesir etmez. Çünkü vekâlet ıskat sayılan şeylerdendir. Batıl olmayınca vekilin tasarrufu geçerlidir. Talâktaki istihsanın illetine bir bak! Onu nikâhta da bulacaksın. Şu halde ikisinin hükmü de birdir.» Remlî'nin sözü burada biter.

Ben derim ki: Bu hususta sözün tamamı inşaallah ikrah bahsinde gelecektir.

«Fakat talâkı ikrarı sahih değildir.» Talâkı ikrarı diye kayıtlaması, sözümüz talâkta olduğuiçindir. Yoksa zorla ikrar ettirilen kimsenin başka şeyleri ikrarı da sahih değildir. Meselâ kölesini âzâd ettiğini veya nikâhı yahut karısına dönmesini vesaireyi zorla ikrar ederse hiçbiri sahih değildir. Nitekim Hâkim Kâfî'de bunları söylemiştir. Şu da var ki Bahır'da, "Zorlamaktan murad, talâk sözünü söyletmektir. Karısını boşadığını yazmaya zorlanır da yazarsa, kadın boş düşmez. Çünkü yazı hâcetten dolayı söz yerine geçer. Burada hâcet yoktur. Hâniyye'de de böyle denilmiştir. Bir kimse talâkı yalandan veya şakadan ikrar ederse, kazaen talâk vâki, diyaneten vâki değildir." denilmiştir. Tamamı ileride gelecektir.

METİN

Nehir sahibi zorlamakla sahih olan şeyleri nazma çekerek şöyle demiştir:

«Talâk, îlâ, zıhâr ve ricat

Nikâh, beraberinde döl alma, amden kısastan afv

Radâ', yeminler, îlâdan dönme ve nezri

Vedia kabulü, keza amden kısastan sulh.»

İZAH

"Talâk" sözünü mutlak bırakmıştır. Binaenaleyh bâinin iki kısmıyla talâk-ı ric'îye şâmildir. Bu kelime ona atfedilenlerle birlikte müptedadır. Haber-i muhzuftur ve zorlamakla sahih olur takdirindedir. (Yani talâk ve arkadaşları zorla yaptırılırsa sahih olur demektir.) Buna delil, sonunda, "işte bunlar zorlamakla sahih olur" demesidir. Sonra kocası cimada bulunmuşsa, mehr-i müsemmanın yarısını ondan alabilir. Bunu musannıf ikrâh bahsinde böyle anlatmıştır. T.

"İlâ." (liâ; karısına dört ay yaklaşmayacağına yemin etmektedir.) Dört ay yaklaşmazsa, kadın ondan boş düşer. Henüz zifaf olmamışsa, mehrinin yarısını vermesi vâcip olur ve bunu kendisini zorlayandan alamaz. Kâfî.

"Nikâh..." sözü, kadını veya kocayı nikâh akdine zorlamaya şâmildir. Nitekim ulemanın bunu mutlak söylemelerinin muktezası budur. Bazılarının, "Kadın nikâh akdine zorlanırsa akit sahih olmaz." sözü buna muhaliftir. Nitekim biz bunu nikâh bahsinde, "İki şâhidin huzuru şarttır." dediğimiz yerden az önce izah etmiştik.

«Döl alma»nın sureti, bir kimseyi cariyesini doğurtmaya zorlamaktır. O kimse cariyesiyle cima ederek bir çocuk doğursa nesebi ondan sabit Olur. Benden değildir demesi caiz değildir. T. Burada şöyle denilebilir: Bu, hissî bir fiil için zorlamaktır. Bu fiil cima olup, üzerine başka bir hüküm terettüb eder. O da cariyenin ümmüveled olmasıdır. Bunun misalleri çoktur. Nitekim, "ben filân hâneye girersem kölem âzâd olsun" dedikten sonra kendisi o hâneye girmeye zorlanırsa, köle âzâd olur. Ama zorlayan şahıs kendisine bir şey ödemez. "Keza filân köleye mâlik olursam âzâd olsun" dedikten sonra onu satın almaya zorlanırsa, köleazâd olur. Satana kıymetini ödemesi icabeder. Ama kendisi zorlayandan bir şey alamaz. Nitekim Hâkim'in Kâfî'sinin ikrâh bahsinde böyle denilmiştir.

«Amden kısasdan afv...» Yani bir adam için insan öldürmek veya ondan aşağı bir cinayet sebebiyle kısas hakkı sabit olur da ölüm veya hapisle tehdit edilerek affederse, bu afv caizdir. Ne cinayet işleyene, ne de kendisini zorlayana bir ödeme yoktur. Çünkü kendinin bir malı telef edilmemiştir. Keza şahitler şahitlikten vazgeçerlerse kendilerine bir şey ödettirilmez. Bir kimsenin birinde mal veya nefisle kefâlet gibi bir hakkı olur da ölüm veya hapisle tehdit edilerek zorla o kimseyi ibrâ ederse, bu beraet bâtıldır, Kâfi'de böyle denilmiştir. Bundan anlaşılır ki, 'amden' sözüyle, hatadan ihtiraz etmiştir. Çünkü onun mücebi maldır. Ondan beraet sahih olmaz.

"Radâ' " sözüne döl alma meselesinde söylediklerimiz vârid olur. Çünkü bu da hissî bir fiil olup, üzerine başka bir hüküm terettüp eder. Bildiğin gibi bu inhisar altına alınamaz. Meselâ bir kimse karısıyla halvette kalmaya veya cimada bulunmaya zorlansa aynı şey söylenir ve o kimseye kadının bütün mehrini vermek vâcip olur. Keza karısının anasıyla yahut karısının kızıyla zina etmeye zorlansa karısı kendisine haram olur.

"Yeminler" hususunda Kâfî'nin ikrâh bâbında şöyle denilmiştir: «Bir adam ölüm tehdidiyle zorlanarak kendisine Allah için sadaka vermeyi veya oruç tutmayı, hacc veya umre yapmayı yahut Allah yolunda gazaya gitmeyi veya bir deve boğazlamayı yahut Allah Teâlâ'ya yaklaşmak sayılacak bir şeyi yapmayı farz kılarsa, o şey kendisine lâzım gelir. Zorlayan kimse bir şey ödemez. Keza onu bunlardan birini yapmaya veya başka bir tâat veya masiyet işlemek için yemine zorlarsa hüküm yine budur.»

«Vedia kabulü» sözünü Bahır sahibi Kınye'nin şu ifadesinden almıştır: «Bir kimse vediayı kabul etmek için zorlanır da o emanet elinde telef olursa, hak sahibi onu mûda'a (vediayı alana) ödettirir.» Nehir sahibi bunu naklettikten sonra şöyle demiştir: «Sonra bence bunun mûdi olduğu anlaşıldı. Ama hiçbir yerde yoktur. Sebebi şudur: Bezzâziye sahibinin söylediğine göre bir kimse malını bu adama emanet için hapis tehdidiyle zorlansa, mûda dahi onu kabul için zorlansa, o mal zayi olduğu zaman, zorlayana da, emanet alana da ödeme yoktur. Çünkü onu kendisi için almamıştır. Nitekim rüzgâr eserek o malı bunun kucağına atsa, o da sahibine iade ederim diye olsa, mal elinde zayi olduğu takdirde ödemez.»

Ben derim ki: Bunun hâsılı şudur: Zikredilen ta'lil gösteriyor ki, Kınye'nin meselesinde vedianın sahibi mûda'a bir şey ödettiremez. Çünkü onu kabule zorlanınca kendisi için almamış olur. Böylece kelimenin mûda değil mûdi olduğu, taayyün eder. Çünkü mûdi (vediyaı veren) onu kendi ihtiyarıyla vermiştir. Sahibi ona ödettirebilir. Bununla beraberkelimenin mûda okunması sahih olsa da bu yerlerden değildir. Çünkü sözümüz zorlamakla sahih olan şeyler hakkındadır. Onun ödetmesi ise, vediayı kabulü sahih olmadığını gösterir. Çünkü mûda'ın hükmü, emanet telef olursa ödememektir.

«Keza amden kısastan sulh...» Yani kâtilin mal pazarlığı ile kasten adam öldürmekten uzlaşmayı kabul için zorlanması böyledir. Bahır'ın ifadesi budur. Yani kâtil hak sahibiyle diyetten daha çok veya daha az mal vermek şartıyla zorlanır da uzlaşırsa, kısas bâtıl olur. Cinayeti işleyene bir şey lâzım gelmez. Nitekim Hâkim'in Kâfî'sinde böyle denilmiştir. Bundan önce de, "Kasten öldürülen kimsenin velîsi bu işe bin dirhemle uzlaşmak için zorlanırsa, bin dirhemden başka bir şey alamaz." denilmiştir. İkincide kâtilin mal ödemesi lâzım gelmesi, zorlanmış olmadığı içindir.

METİN

«Mal karşılığı talâk, o talâkı getiren yemin

Keza âzâd etmek, İslâm, köleyi müdebber yapmak

İhsan icabetmek ve köle âzâd etmektir. İşte bunlar

Zorla sahih olur. Sayıda yirmidirler.»

İZAH

«Mal karşılığı talâk...» Yani kadının mal karşılığı boşanmayı kabul etmesidir. Bahır. Talâk vâki olur, fakat kadının hiçbir mal vermesi lâzım gelmez. Şayet boşamak yerinde bin dirheme hul' yapılsaydı, talâk bâin olurdu. Kadının bir şey vermesi lâzım gelmezdi. Bin dirhem karşılığında hul'u yapmaya zorlayan koca olursa, ve kadının rızasıyla kendisine cimada bulunduysa hul' vâki olur; bin dirhemi ödemek kadına lâzım gelir. Tamamı Kâfî'dedir.

«O talâkı getiren yemin...» Bundan murad, talâkı bir şeye tâlik etmektir. Meselâ erkek, "Zeyd'le konuşursam karım şöyle olsun." demeye mecbur edilirse, bu söz talâkı getiren yemin olur.

«Keza âzâd etmek...» Yani kölesini âzâd edeceğine yemin vermesi için zorlamak da böyledir. Âzadın kendisi için zorlamak meselesi ileride gelecektir. Nitekim bir kimse kölesine, "Şu hâneye girersen sen hürsün." yahut, "Namaz kılarsan veya yiyip içersen sen hürsün." demeye zorlanır da o da bunları yaparsa köle âzâd olur. Ama zorlayan kimse kıymetini vermeye borçludur. Tamamı Kâfî'dedir.

"İslâm..." Velevki zımmî tarafından zorlanmış olsun. Nitekim ulemadan birçokları bunu mutlak söylemişlerdir. Gerçi Hâniyye'de tafsilât verilerek; zorlayan zımmî ise sahih değildir, harbî ise sahihtir denilmişse de bu kıyastır. İstihsana göre mutlak surette sahihtir. Bunu şarih ikrâh bahsinde söylemiştir. T. Zorlama, geçmişte müslüman olduğunu ikrar içinse, bu ikrar bâtıldır. Kâfî'de böyle denilmiştir.

«İhsan icabetmek...» Yani sadaka vermeyi kendisine vâcip kılmak için zorlamaktır. Bahır. Bunu evvelce Kâfi'den nakletmiştik.

«Ve köle âzâd etmektir.» Köleyi kefaretten başka bir şey için âzâd ederse, kıymetini zorlayandan alır. Aksi takdirde ondan bir şey isteyemez. Nitekim bunu musannıf ikrâh bahsinde zikretmiştir. T. Bu fiilen âzâda da şâmildir. Nasıl ki mahremini satın almak için zorlar da o da satın alırsa fiilen âzâd etmiş olur. Lâkin Kâfî'den ve naklettiğimiz gibi zorlayandan bir şey isteyemez. Bezzâziye'de dahi ikrâh bahsinde bu açıklanmıştır. Şarihin ikrâh bahsinde İbn-i Kemâl'den naklettiği bunun hilâfını îhâm etmektir.

«Sayıda yirmidirler.» Nehir sahibi diyor ki: «Bunlar onaltıya irca edilirler. Çünkü ihsan icabetmek nezirde dahil olduğu gibi; mal karşılığı talâk ile talâka yemin talâk da, âzâda yemin de köle âzâdında dahildirler.» H. Nehir'den naklen geçmişti ki, vediayı kabul etmek bunlardan değildir. Şu halde sayıları onbeşe iner. Yukarıda arzetmiştik ki, döl almak ve çocuk emzirmek hissî fiillerdendir. Bunların üzerine başka bir şey terettüp eder. Binaenaleyh bunların ikisini hassaten zikretmek gerekmez. Böylece sayıları onüçe iner. Ben bunların üzerine Hâkim'in Kâfi'sindeki ikrâh bahsinden alarak diğer beş şey ilâve ettim.

Birincisi: mal karşılığında hul' yapmaktır. Şöyle ki: Karısını bin dirhem karşılığında hul' yapması için zorlanır. Onu dört bin dirhem mehirle almıştır. Zifaf olmuştur. Kadın zorlanmış değildir. Bu hul' vâkidir. Kadının bu adamda bin dirhem alacağı vardır. Zorlayan şahsa bir şey lâzım değildir. Şayet zorlayan kadın olursa, talâk bâin olur, kadının bir şey vermesi icabetmez.

İkincisi; fesihtir. Meselâ bir cariye âzâd olur, kocası hür olup onunla zifafa girmemiştir. Bu cariye bulunduğu mecliste kendisini ihtiyar etmeye zorlanırsa, kocasından alacağı mehir bâtıl olur; zorlayan şahsa bir şey lâzım gelmez. Bundan önce kocası onunla zifaf olmuşsa, mehri efendisinin hakkı olmak üzere kocasının borcudur. Zorlayandan bir şey alamaz.

Üçüncüsü; kefaret vermektir. Meselâ bir adam ölüm tehdidiyle bir yeminden dolayı kefaret vermeye zorlanır. O yemini bozmuştur. Bu adam zorlayandan bir şey alamaz. Bu kölesini âzâd etmek için zorlarsa, âzâd kefaret için kâfi değildir. Kıymetini ödemesi zorlayana düşer. Hapis tehdidiyle zorlarsa, kefaret nâmına kâfidir. Keza Allah için kendine vâcip olan nezir, hedy kurbanı, sadaka ve hacc gibi şeylerden birini yapmaya zorlanır, fakat zorlayan kimse muayyen bir şey emretmezse, yaptığı iş kâfidir. Zorlayana ödeme yoktur.

Dördüncüsü; başkası için şart kılınan şeydir. Meselâ bir kölenin âzâd olmasını bunun satın almasına tâlik eder. Yahut karısının talâkını hâneye girmesine tâlik eder de sonra köleyi satın almaya yahut hâneye girmeye zorlanır. Yahut yakın akrabası olan köleyi veya kendinden çocuk doğuran cariyeyi satın almaya zorlar. Burada süt meselesi de dahildir. Çünkümahrem olmak ve döl almak için bu şarttır.

Beşincisi; evvelce arzettiğimiz talâk ve köle âzâdına tevkildir. Bununla suretler onsekiz olur.

 

SARHOŞUN TARİF VE HÜKMÜ

 

METİN

Velevki şakadan söylesin, sözünün hakikatını kasdetmesin yahut sefih yani aklı hafif veya sarhoş olsun talâkı vâkidir.

İZAH

«Velevki şakadan söylesin.» Yani bu talâk şarihin dediği gibi hem kazaen, hem diyaneten vâki olur. Hulâsa sahibi bunu açıklamış, illetini de gösterek; "Çünkü bu adam sözle inatlık etmektedir. Binaenaleyh ağır cezayı hak etmiştir." demiştir. Bezzâziye'de de böyle denilmiştir. Gerçi Hâniyye'nin ikrâh bahsinde, "Bir kimse boşadığını ikrar etmeye zorlanır da ikrar ederse. talâk vâki olmaz. Nitekim şakadan veya yalandan talâkı ikrar etse hüküm budur." denilmişse de; Bahır sahibi, "Onun müşebbehünbihte vâki olmaz demekten muradı, diyaneten olmaz demektir." dedikten sonra Bezzâziye ile Kınye'den şu ifadeyi nakletmiştir: «Bu sözle geçmiş bir haberi yalandan haber vermek isterse, diyaneten vâki olmaz. Bundan önce şahit getirirse, kazaen dahi olmaz.»

Hâniyye'nin sözü şakadan talâkı ikrar edeceğine şahit çağırdığı surete yorumlamak mümkündür. Sonra şurası gizli değildir ki, Hulâsa'dan nakledilen söz, şakadan talâk meydana getirmek hususundadır. Hâniyye'nin sözü ise, talâkı şakadan ikrar etmek hususundadır. Binaenaleyh aralarında zıddiyet yoktur. Telvîh sahibi diyor ki: «Zorla talâk ve köle âzâdını ikrar etmek nasıl bâtılsa, onları şakadan ikrar etmek de öylece bâtıldır. Çünkü şaka zorlamak gibi yalanın delilidir. Hattâ caiz kabul etse caiz olmaz. Çünkü caiz kabul etmek ancak sahih ve bâtıl cimaya ihtimalli bir sebebe mülhak olur. Cevaz vermekle yalan doğruluğa dönmez. Bu talâk ve köle âzâdını yeni yapmanın hilâfınadır. Talâkla köle âzâdı ve benzerlerinin feshe ihtimali yoktur. Çünkü bunlara şaka tesir etmez.» Bununla, Remlî'nin iddia ettiği, "Hâniyye ile diğerlerinin ibareleri arasında zıddiyet vardır." iddiası def edilmiş olur.

"«Sözünün hakikatını kasdetmesin.» ifadesi, şakacımn mânâsını beyandır. Fakat kusurludur. Tahrîr ile şerhinde şöyle denilmektedir: «Hezl, lügatta oyundur. Istılahta ise lâfızdan ve delâletinden hakikî veya mecazî mânâ kasdedilmeyip, başka mânâ kasdedilen sözdür ki, o mânâyı bu lâfızdan murad etmek doğru değildir. Hezlin zıddı ciddiyettir. Ondan murad, lâfızdan hakikî mânâ ile mecazî mânâdan birinin kasdedilmesidir.»

«Aklı hafif» sözü, sefihin beyanıdır. Tahrîr ve şerhinde şöyle denilmektedir. «Sefeh lügatta hafiflik demektir. Fukahanın ıstılahında ise, bir nevi hafifliktir ki, insanı malında aklın gereği hilâfına çalışmaya sevkeder.»

«Veya sarhoş olsun.» Sarhoşluk aklı gideren bir sevinçtir. Artık insan onunla yeri gökten ayıramaz olur. İmameyn'e göre aklı da galebe çalan bir sevinçtir. Artık o kimsekonuşmasında hezeyan yapmaya başlar. Ulema, taharet, îman ve hudud bahislerinde İmameyn'in kavlini tercih etmişlerdir. Bekir şerhinde bildirildiğine göre, tasarrufata mâni olmayan sarhoşluk, insanların çirkin gördüğü şeyi hoş görür, onların hoş gördüğünü çirkin görür halde bulunmak, lâkin yine de erkeği kadından ayırabilmektir. Bahır sahibi, "Mezhepte mutemet olan birinci kavildir." demiştir. Nehir.

Ben derim ki: Lâkin muhakkık İbn-i Hümam'ın Tahrîr'de açıkladığına göre, sarhoşluğun yukarıda İmam-ı Âzam'dan nakledilen tarifi yalnız haddi icabeden sarhoşluk hakkındadır. Çünkü sarhoş yerle göğü birbirinden ayırırsa, sarhoşluğunda noksan var demektir. Bu da yokluk şüphesi olduğundan, onunla had vurmak bertaraf edilir. Had vâcip olmayacak yerlerde İmam-ı Âzam'a göre sarhoşluğun tarifinde muteber olan İmameyn'in kavli gibi sözünü hezeyanla karıştırmaktır. Tahrîr şarihi İbn-i Emîr-i Hâcc'ın nakline göre murad, ekseri sözlerinin hezeyan olmasıdır. Sözlerinin yarısı doğru olursa, bu sarhoşluk değildir ve o kimsenin hadleri vesaireyi ikrarı hususunda hükmü sağlam kimseler gibidir. Çünkü örfe göre sarhoş; sözünün ciddisiyle şakası birbirine karışan ve bir halde durmayan kimsedir. Ulemanın ekserisi İmameyn'in kavline meyletmişlerdir. Üç mezhep imamının kavilleri de budur. Ulema fetva için bunu tercih etmişlerdir. Çünkü bu örf-ü adet olmuştur. Bu kavil, Hz. Ali (r.a.)'ın, "Sarhoşladı mı hezeyan savurur." sözüyle de te'yid bulmuştur. Bunu İmam Mâlik'le Şâfiî rivayet etmişlerdir. Bu kavlin vechi zayıf olduğu için şarih orada za'fının vechini de anlatmıştır. Ona müracaat edebilirsin.

Bununla anlaşılır ki, bütün bâblarda muhtar olan kavil İmameyn'in kavlidir. Tahrir sahibi bunun hukmünü de beyan etmiştir. Hükmü şudur: Sarhoşluğu haram yoluyla olmuşsa, o kimse mükellef olmaktan çıkmaz. Bütün hükümler kendisine lâzım gelir. Ağzından çıkan; talâk, köle âzâdı, satış, ikrar, küçükleri dengiyle evlendirmek, ödünç vermek ve ödünç almak gibi bütün ibareleri sahihtir. Çünkü aklı başındadır. Yalnız işlediği günah sebebiyle hitabı anlamak kabiliyeti kalmamıştır. O da günah ve kazanın vâcip olması hakkında mevcut sayılır. Zorlanan kimse gibi bunun da müslümanlığı sahihtir. Kasıt olmadığı için dinden dönmesi sahih değildir. Şaka yapana gelince: Kastı olmamakla beraber kâfir olması, alay ettiği içindir. Çünkü söylediği söz dinle alay için kendisinden kasten sâdır olmuştur. Sarhoş bunun hilâfınadır.

METİN

Bir kimse şıra veya esrar yahut afyon veya beng kullanmak suretiyle dahi sarhoş olsa, kendisini bundan men etmek için talâkı vâki olur. Fetva bununla verilir. Bunu Kudûrî sahihlemiştir. Zorla sarhoş edilen veya sarhoş olmaya muztar kalan kimse hakkında sahih kabul edilen kavil muhteliftir. Evet, başı ağrımakla, veya mübah bir şeyle aklı başındangiderse talâk vâki olmaz. Kuhistânî'de Zahîdî'ye nisbet edilerek, "Hitabın kıvamını ayırmazsa, tasarrufu bâtıldır." denilmiştir. Eşbâh'ta sarhoşun tasarruflarından yedi mesele istisna edilmiştir ki, onlardan biri de ayık iken talâka vekil edilendir. Lâkin Bezzâzi bunu mal karşılığı olmakla kayıtlamıştır. Aksi takdirde mutlak olarak talâkı vâkidir.

İZAH

«Şıra veya esrar...» Yani sarhoşluğu ister şarap içmekle, ister haram olan dört şıradan birini içmekle veya İmam Muhammed'e göre hububat ve baldan yapılan sair içkilerden olsun fark etmez. Fetih sahibi fetvanın İmam Muhammed'in kavline göre olduğunu söylemiştir. Çünkü her içkiden meydana gelen sarhoşluk haramdır. Bahır'da Bezzâziye'den naklen, "Bizim zamanımızda muhtar olan, had lâzım gelmesi ve talâkın vukuudur." denilmiştir. Hâniyye'de talâkın vâki olmadığı sahihlenmiş ise de bu Şeyhayn'ın kavline göredir. Onlara göre şıra helaldır. Fetva bunun hilâfınadır. Nehir'de Cevhere'den naklen, "Buradaki hilâf, tedavi için içmekle kayıtlıdır, Keyif ve eğlence için olursa bilittifak talâk vâkidir." denilmiştir.

"Esrar" hakkında Fetih'te şöyle denilmiştir: «İki mezhebin yani Şafiîlerle Hanefîlerin uleması, esrar yutmakla aklı başından giden kimsenin talâkı vâki olacağına ittifak etmişlerdir. Kınnab yaprağı dedikleri budur. Ulema bunun ne olduğunda ihtilâf ettikten sonra haram olduğuna fetva vermişlerdir. Şâfiîlerden Müzenî haram olduğuna, Hanefîlerden Esed b. Amr helâl olduğuna fetva vermişlerdir. Çünkü evvelki ulema onun hakkında bir şey söylememişlerdir. Çünkü onların zamanında meydana çıkmamış idi. Bunun büyük bir fesat çıkardığı anlaşılıp şuyu bulunca, her iki mezhebin uleması onun haram olduğuna kail olarak, esrar içmekle aklı başından giden kimsenin talâkı vâki olduğuna fetva vermişlerdir.»

«Yahut afyon veya beng...» Afyon, haşhaştan çıkarılan bir maddedir. Beng, uyuşturucu bir nebattır. Bedâyi ve diğer kitaplarda, bunu yemekle talâk vâki olmadığı açıklanmıştır. Buna illet olarak da, o kimsenin aklı günah sebebiyle başından gitmediğini göstermişlerdir. Hak olan tafsilâttır. Yani tedavi için yutmuşsa talâkı vâki değildir. Çünkü bunda günah yoktur. Keyif için ve kasten o âfeti başına getirmek niyetiyle içmişse, talâkının vâki olacağında tereddüt göstermemek gerekir. Kudûrî'nin Cevhere'den naklen sahih bulduğu kavilde, "Bu zamanda beng ve afyondan sarhoş olursa, o kimseyi men etmek için talâkı vâki olur. Fetva buna göredir." denilmektedir. Tamamı Nehir'dedir.

«Men etmek için» sözüyle şarih, zikri geçen tafsile işaret etmiştir. Yani tedavi için içerse men edilmez. Çünkü günah kastı yoktur. T.

«Sahih kabul edilen kavil muhteliftir ilh...» Tûhfe ve diğer kitaplarda talâkının vâki olmadığı sahih kabul edilmiş; Hulâsa sahibi ise kesin olarak talâkının vâki olduğunu söylemiştir. Fetih sahibi şöyle demektedir: «Birinci kavil daha güzeldir. Çünkü aklı başından gidince, talâkınolmasını icabeden şey haram bir sebebe istinat etmekten başka bir şey değildir. Bu da yoktur.» Nehir sahibi Kudûri'nin Tashih'inden naklen, "Tahkîk budur." demiştir.

«Başı ağrımakla» aklı başından giderse, talâk vâki olmaz. Çünkü aklının başından gitmesine illet, baş ağrısıdır. İçmesi, illetin illetidir. Bir hüküm illetin illetine ancak illet işe yaramadığı vakit izafe edilir. Meselenin tamamı Fetih'tedir. Şu da var ki, Fetih ve Bahır sahipleri bu meseleyi şarap içerek başı ağrıyan kimse hakkında farzetmişlerdir, Mültekât'ın ifadesi buna muhaliftir. Orada şöyle denilmiştir: «Şıra şiddetli değil de başı ağrır ve bu sebeple aklı başından giderse, talâkı vâki olmaz. Şıra keskin ve haram olur da başı ağrır, bu sebeple aklı başından giderse, talâkı vâki olur.» Demek oluyor ki, Mültekat sahibi haram yoldan sarhoş olmakla, haram olmayan yoldan sarhoş olmak arasında fark görmüştür.

«Veya mübah bir şeyle» meselâ nar yaprağından sarhoş olsa, talâkı ve köle âzâdı vâki olmaz. Tekzib sahibi bu hususta icma nakletmiştir. Hindiyye'de dahi öyledir. T.

Ben derim ki: Beng veya afyonu günah değil de tedavi suretiyle alırsa, hüküm yine budur. Nitekim geçti.

«Kuhistâni'de ilh...» sözü, sarhoşun bize göre tasarrufatı sahih olan tarifine göredir. Yani mükellef olacak miktarda aklı vardır. Bu söze Fetih sahibi şaşmış ve, "Şüphesiz ki bu takdire göre hiçbir kimse onun tasarrufatı sahih değildir diyemez." demiştir.

«Ayık iken talâka vekil edilendir.» Yani o kimse sarhoşken boşarsa talâkı vâki değildir. Bu meselelerden bazıları da; "Dinden dönmek, sırf hadlerden sayılan bir şeyi ikrar, kendi şahitliğine şahit getirmek, küçük kızı mehr-i mislinden daha azla, küçük oğlanı mehr-i mislinden daha çokla evlendirmektir. Zira bu geçerli değildir. Biri de, satışa vekil edilen kimsenin sarhoş olarak satmasıdır ki, müvekkili nâmına geçerli olmaz. Adı geçen meselelerden biri de, ayık bir şahıstan gasbetmek, sarhoşken aldığını ona iade etmektir." Eşbâh'ta böyle denilmiştir. H.

Ben derim ki: Lâkin hâşiye yazarı Hamevî ona son meselede itiraz etmiş; "İmâdiyye'de nakledildiğine göre, gâsıp, aldığını iade etmekle ödemekten kurtulur. Binaenaleyh onun bu meselede hükmü ayık gibidir. Keza talâka tevkil meselesinde sahih olan talâkın vâki olmasıdır. Bunu Hâniyye ve Bahır sahipleri bildirmişlerdir." demiştir.

«Lâkin Bezzâzi ilh...» Nehir'de Bezzâziye'den naklen şöyle denilmiştir: «Birini mal karşılığı karısını boşamaya vekil eder de o da sarhoşken boşarsa, bu talâk vâki değildir. Ama hem tevkil, hem boşama sarhoş halde olursa, talâk vâkidir. Tevkil mal karşılığı değilse, mutlak surette talâk vâkidir. Çünkü bedeli takdir için rey mutlaka lâzımdır.»

Ben derim ki: Bu ta'lilin ifadesine göre o kimseyi bin dirhem karşılığında karısını boşamaya vekil eder de o da sarhoşken boşarsa, mutlak surette talâk vâki olur. H.

METİN

Şâfiî sarhoşun talâkını vâki saymamıştır. Tahâvî ile Kerhî bunu ihtiyar etmişlerdir. Tatarhâniyye'de Tefrid'den naklen, "Fetva buna göredir." denilmiştir. Dilsizin de mâlûm işaretiyle talâkı vâkidir. Çünkü bu işaret istihsanen konuşan kimsenin sözü gibidir. Velevki sonradan ârız olsun. Ölünceye kadar devam ederse hüküm birdir. Fetva bununla verilir. Bu izaha göre onun tasarrufları mevkuftur. Kemâl yazı yazma şartını beğenmiştir. Hata ederek, meselâ talâktan başka bir söz söylemek isterken, ağzından talâk sözü çıkıveren, yahut mânâsını bilmeden talâk sözünü söyleyen veya gaflet halinde yahut yanılarak ağzından talâk çıkan kimsenin talâkı sadece kazaen vâkidir.

İZAH

«Tahâvi ile Kerhî» keza Muhammed b. Seleme bu kavli ihtiyar etmişlerdir. İmam Züfer'in kavli de budur. Nitekim Fetih'te bildirilmiştir.

«Fetva buna göredir.» Biliyorsun ki söz sair metinlerin ifadesine aykırıdır. H. Tatarhâniyye'de, "Şarap veya şıradan sarhoş olan kimsenin talâkı vâkidir. Ulemamızın mezhebi budur." denilmiştir.

«Malûm işaretiyle talâkı vâkidir.» Bu işaret ses çıkararak olacaktır. Çünkü dilsizin âdeti böyledir. Binaenaleyh işareti mücmel bırakıp anlatamadığını beyan sayılır. Bunu Fetih'ten naklen Bahır sahibi söylemiştir. Di-sizin işaretle anlaşılan talâkı üçten az ise rıc'îdir. Muzmerât'ta böyle denilmiştir. Bunu Tahtâvî Hindiyye'den nakletmiştir.

«Ölünceye kadar devam ederse» sözü, yalnız ârız olan dilsizliğin kaydıdır. H. Bahır sahibi diyor ki: «Bu izaha göre dili tutulan bir kimse karısını boşarsa tevakkuf olunur. Bu hal ölünceye kadar devam ederse talâkı geçerlidir. Sonradan yok olursa talâkı bâtıldır.»

Ben derim ki: Keza işaretle evlenirse, kadına ciması helâl olmaz. Çünkü ölmeden bu işareti geçerli değildir. Diğer akitleri de öyledir. Bunda ne kadar güçlük olduğu gizli değildir.

«Fetva bununla verilir.» Timurtâşî dilsizliğin devamını bir sene ile sınırlandırmıştır. Bahır. Tatarhâniyye'de Yenâbî'den naklen şöyle denilmiştir: «Dilsizin işaretiyle talâkı vâki olur.» Bundan maksat, dilsiz olarak doğan yahut dilsizlik sonradan ârız olup işareti anlaşılır oluncaya kadar devam edendir. Böyle olmazsa muteber değildir.

«Kemâl ilh...» Şöyle demiştir: «Şafiîlerden bazısı yazı yazmayı becerirse işaretle talâkı bâkî değildir. Çünkü zaruret murada işaretten daha çok delâlet eden bir şeyle giderilmiştir. Demiştir ki bu güzel bir sözdür. Bizim ulemamızdan bazıları da buna kaildir.»

Ben derim ki: Hattâ bu kavil zâhir rivayetten anlaşılan mefhumun açıklamasıdır. Hâkim-i Şehid'in Kâfî'sinde şöyle denilmektedir: «Dilsiz yazı yazamaz da talâkında, nikâhında, alışında verişinde bilinen bir işareti olursa bu caizdir. İşareti anlaşılmıyor yahut şüpheediliyorsa bâtıldır.» Görülüyor ki işaretin caiz olmasını yazı yazmaktan âciz kalmaya tertip etmiştir. Bu gösterir ki, yazı yazmayı becerirse işareti caiz değildir. Sonra sözümüz Nehir sahibinin dediği gibi sadece dilsizin tasarrufatının yazıya münhasır kalması hakkındadır. Yoksa dilsizden başkasının yazıyla talâkı vâkidir. Nitekim bâbın sonunda gelecektir.

«Talâktan başka bir söz söylemek isterken» meselâ sübhanallah diyecekken ağzından sen boşsun sözü çıkıverse kadın boş olur. Çünkü bu söz açıktır. Niyete ihtiyacı yoktur. Ancak şaka eden ve oyun yapan kimsenin talâkı gibi kazaen geçerlidir. Bunu Tahtâvî Minah'tan nakletmiştir.

«Şaka eden ve oyun yapan kimsenin talâkı gibi» ifadesi, yukarıda söylediklerimize muhaliftir. Az ileride söyleceklerimize de muhaliftir. Fet-hu'l Kadirde Hâvî'den naklen bildirildiğine göre Esed'e sorulmuş: "Bir kimse, Zeynep boştur diyecekken ağzından Amre boştur sözü çıkıverse hangisi boş düşer?" demişler. "Kazaen adını söylediği boş düşer. Kendisiyle Allah Teâlâ arasında ise hiçbiri boş düşmez. Çünkü adını söylediğini boşamak istememiştir. Ötekine gelince: O boş düşerse, sırf niyetle boş düşmek lâzım gelir." cevabını vermiştir.

«Yahut mânâsını bilmeden» meselâ kadın kocasına şu cümleyi bana oku: "İddetini bekle. Sen üç defa boşsun." dese, o da okusa, kazaen üç defa boş düşer. Ama kendisiyle Allah Teâlâ arasında bir şey bilmediği ve niyet etmediği takdirde talâk vâki olmaz. Bunu Bahır sahibi Hulâsa'dan nakletmiştir.

«Gaflet halinde veya yanılarak...» Minah'ta gaflet şöyle anlatılmaktadır; «Gaflet, bir şeyin insanın hatırından kaybolması ve onu hatırlayamamasıdır.» Yine orada yanılma hakkında şöyle denilmektedir: «Bir şeyden yanıldı demek, kalbi ondan gafil oldu; hattâ aklından gitti de onu hatırlayamadı demektir. Ulema yanılanla unutan arasında fark görmüşlerdir. Unutan unuttuğunu hatırlayınca, unuttuğu şey aklına gelir. Yanılan bunun hilâfınadır.» Zâhire bakılırsa buradaki gafilden murad, unutandır. Buna karine, yanılanı onu üzerine atfetmesidir. Bu şöyle olur: Erkek karısının talâkını meselâ şu hâneye girmesine tâlik eder. Kadın bu tâliki unutarak veya yanılarak oraya giriverir.

METİN

Bozuk lâfızlarla yapılan talâk da yalnız kazaen vâki olur. Şaka eden ve oyun oynayanın talâkı bunun hilâfınadır. Çünkü o hem kazaen, hem diyaneten vâkidir. Zira şarih bu sebeple onun şakasını ciddi saymıştır. Fetih. Hasta ile kâfirin talâkları da vâkidir. Çünkü mükeleftirler. Fuzulî'nin talâkına, kavle ve fiilen icazeye gelince: Bunlar nikâh gibidir. Bezzâziye. Adı geçen koca itibara alınacağına binaen, sahibi kölesinin karısını boşasa vâki olmaz. Çünkü İbn-i Mâce'nin rivayet ettiği bir hadiste, "Talâk bacağı tutana aittir." buyrulmuştur. Ancak sahibi, "Bu cariyeyi sana verdim. Ama emri benim elimde olacak. Ne zaman istersem onuboşayacağım." der de köle, "Kabul ettim." cevabını verirse, cariyenin emri sahibinin elinde olur.

İZAH

«Bozuk lâfızlarla» meselâ talâk diyeceği yerde talâ'; telâğ ve telek derse, kazaen talâk vâki olur. Nitekim şarih bunları bundan sonra gelen bâbın başında zikredecektir.

T E M B İ H : Zahîdî'nin Hâvi adlı eserinde şöyle denilmiştir: «Bir kimse fetvaya ehil olmayan birinin fetvasıyla karısının üç talâkla boşandığını zannederek hâkime bunun sicille yazılmasını teklifde bulunur, o da yazdırırsa, sonra fetvaya ehil birine sorar o da talâk vâki olmadığına fetva verirse - halbuki üç talâk zan üzerine sicille yazılmıştır - o kimse diyaneten karısına dönebilir. Lâkin mahkemece tasdik edilmez.»

«Oyun oynayan» kelimesi, zâhire bakılırsa şaka eden üzerine tefsir için atfedilmiştir. H.

«Bu sebeple onun şakasını ciddi saymıştır.» Çünkü bu adam sebebi kasten söylemiştir. Binaenaleyh hükmü kendisine lâzım gelir. Velevki ona razı olmasın. Çünkü talâk; köle âzâdı, nezir ve yemin gibi bozulmaya ihtimali olmayan şeylerdendir.

"Hasta"dan murad; aklı başında olan hastadır. Ta'lil bunu göstermektedir. T.

"Kâfir" müslüman mahkemesine başvurursa, talâkı muteberdir. Çünkü kâfirin nikâhında geçtiği vecihle, ancak üç şeyde karıkocanın birbirinden ayrılmalarına hüküm verilir. T.

«Çünkü mükelleftirler.» sözü, hasta ile kâfirin illetidir. Bu söz küffar hakkında, "Onlar fer'î hükümlerle hem îtikat, hem edâ cihetinden mükelleftirler." diyen mutemet kavle göredir. T.

«Nikâh gibidir.» Yani nasılki fuzulînin nikâhı sahih olup kavlen veya fiilen icazeye mevkuf ise talâkı da öyledir. H. Bir adam karısını boşamayacağına yemin eder de karısını bir fuzulî boşarsa, kavlen cevaz verdiği takdirde yemini bozulur. Fiilen cevaz verirse bozulmaz. Bahır. Fiilen cevaz vermek, kadını fuzulî boşadıktan sonra kocasının ona geri kalan mehrini vermesiyle mümkün olur. Nitekim bunu Nehir sahibi söylemiştir. Lâkin Hayreddin-i Remlî'nin hâşiyesinde bildirildiğine göre, Câmiu'l-Fusuleyn'de Muhit sahibinin Fevâid'inden naklen, "Kadına mehrinin gönderilmesi cevaz sayılmaz. Çünkü bu talâktan önce de vâciptir. Nikâh bunun hilâfınadır," denilmiştir, Mecmuu'n-Nevâzil'den de talâk ve hul'da alınan bahşişin cevaz vermek sayılıp sayılmayacağı hakkında iki kavil nakletmiştir. Ona müracaat edebilirsin.

Ben derim ki: Fevâid'in ifadesi mehr-i muacceli gönderdiğine yorumlanabilir. Binaenaleyh Nehir'in ifadesine aykırı değildir.

«İbn-i Mâce»nin hadisi İbn-i Abbâs Hazretlerinden rivayet edilmiştir ki, senedinde İbn-i Lehîa vardır. Onu Dârekutnî de başkasından rivayet etmiştir. Nitekim Fetih'te beyan edilmiştir. Dârekutnî'nin muradı hadisi takviyedir. Çünkü İbn-i Lehîa, hakkında söz edilmiş bir râvidir. Hadis imamları onun cerh ve ta'dili hakkında ihtilâf etmişlerdir.

«Talâk bacağı tutana aittir.» ifadesi milk-i müt'adan kinâyedir.

«Ancak sahibi» cariyesini kölesine nikâhlarken cariyenin emri benim elimde olacak derse, emri sahibinin elinde olur. Şarih meseleyi cariye sahibi söze başladığına göre tasvir etmiştir. Köle söze başlar da; "Şu cariyeni bana tezviç et. Emri senin elinde olsun. Onu istediğin zaman boşarsın." der, o da tezviç ederse nikâh caiz olur. Ama emir sahibinin elinde olmaz. Nitekim Hâniyye'den naklen Bahır'da beyan edilmiştir. Şarih farkın vechini zikretmemiştir. Fakat Hâniyye'de bu meseleden bir öncekinde fark zikredilmiştir. Mesele şudur: Bir kimse boş olmak şartıyla bir kadınla evlenirse; nikâh caiz, talâk bâtıl olur.

Ebu'l-Leys demiştir ki: «Bu, söze koca başladığına göredir. Kadına, seni boş olman şartıyla aldım der. Fakat kadın söze başlayarak nefsimi sana boş olmam şartıyla tezviç ettim yahut emir elimde olmak şartıyla tezviç ettim, her ne zaman dilersem kendimi boşarım der de kocası kabul ettim cevabını verirse nikâh caiz; talâk da vâki olur yahut emir kadının elinde olur. Çünkü söze kocası başlarsa, talâk ve tefvîz nikâhtan önce olur ve sahih değildir. Söze kadın başlarsa, tefvîz nikâhtan sonra olur. Çünkü kocası kadının sözünden sonra kabul ettim deyince, cevap sualdekinin iadesini tazammun eder ve sanki sen boş olman şartıyla kabul ettim yahut emir senin elinde olmak şartıyla kabul ettim demiş gibi olur. Bu suretle nikâhtan sonra tefvîz yapmış sayılır.»

METİN

Keza köle, "Onunla evlendiğim vakit emri ebediyyen senin elinde olsun." derse öyle olur. Hâniyye. Delinin talâkı da vâki değildir. Meğerki aklı başında iken tâlik yapıp sonra delirmiş ve şart bulunmuş olsun. Yahut âleti kalkmaz veya kesik olsun. Yahut erkek kâfir olduğu halde karısı müslüman olsun da kâfirin anne-babası müslüman olmaktan çekinsinler. Bu suretlerde talâk vâki olur. Eşbâh. Çocuğun talâkı da vâki değildir. Velevki mürâhik olsun yahut talâkı bülûğa erdikten sonra caiz görsün. Ama talâkı ikâ ettim derse vâki olur. Çünkü bu baştan ika'dır. Çocuğun talâkını İmam Ahmed caiz görmüştür. Bunağın, birsâmlının, baygının, medhuşun ve uyuyanın talâkları da vâki değildir. Bunaklık bir nevi akıl bozukluğudur. Birsâm, delilik gibi bir hastalıktır. Kâmûs'ta medhuş, şaşırmış mânâsına gelir. Uyuyanın talâkının vâki olmaması, kendisinde irade bulunmadığındandır. Onun için uyuyan kimse doğrulukla, yalancılıkla, haberle, inşa ile vasıflanamaz. "Ben ona cevaz verdim" yahut, "ben onu ika ettim" dese. talâk vâki olmaz. Çünkü zamiri muteber olmayan bir yere iade etmiştir. Cevhere. "Bu talâkı ika ettim" yahut. "ben bunu talâk yaptım" derse, talâk vâki olur. Bahır.

İZAH

«Keza ilh...» Bu suret, kölenin kabulüne tevakkuf etmeksizin emrin efendisinin elinde olmasıiçin bir hiledir. Çünkü birincide nikâh efendisinin, "sana cariyemi tezviç ettim" sözüyle tamam olmuştur. Kölenin kabul etmemesi mümkündür ve emir efendisinin elinde olamaz. Bunu Bahır sahibi söylemiştir.

"Deli..." Telvih sahibi deliyi şöyle tarif etmiştir: «Delilik, iyi şeylerle kötü şeylerin arasını ayıran ve sonlarını idrak eden kuvvetin bozukluğudur. Ya dimağın yaratılışındaki bir noksandan, yahut bir karışma veya âfet yahut şeytan istilâsı ve fasit hayaller ilkası sebebiyle iyi ve kötü şeylerin eserleri görülmez olur, fiiileri bozulur. Artık o kimse hiçbir sebep yokken sevinir, bağırır çağırır.» Bahır'da Hâniyye'den naklen şöyle denilmiştir: «Geçmişte deli olduğu bilinen bir adama karısı, "sen beni dün boşadın" der, o da "bana delilik isabet etti" cevabını verirse ve bu onun söylediğinden başka hiçbir suretle bilinmezse, söz onun olur.»

«Meğerki aklı başında iken tâlik yapıp ilh...» Meselâ şu hâneye girersen deyip o haneye delirdikten sonra girmiş olsun. "Ben delirirsem sen boşsun" deyip arkacığından delirmesi bunun hilâfınadır; talâk vâki değildir. Bunu şarih kâfirin nikâhı bâbında böyle zikretmiştir. Binaenaleyh murad, deli değilken tâlik yapmasıdır.

«Yahut âletl kalkmaz veya kesik olsun.» Yani hâkim aralarını ayırmış bulunsun. Karısının isteği ile hâkim âleti kalkmayan ile karısını bir sene müddetle birbirlerinden ayırır. Çünkü delilik şehveti yok etmez. Nitekim inşaallah bâbında gelecektir. Aleti kesik olanı ise, karısının isteği ile derhal karısından ayırır.

«Talâk vâki olur.» sözü, yukarıdaki dört meselenin cevabıdır. Bu meselelerde talâkın vâki olması ihtiyaçtan dolayı ve zararı def etmek için olup, başka meselelerde talâka ehil olmamasına aykırı değildir. Nitekim tahkiki kâfirin nikâhı bâbında geçti.

«Çocuğun talâkı da vâki değildir.» Yani ancak âleti kesik olur da araları ayrılırsa; yahut karısı müslüman olur da kendisine de mümeyyiz olduğu halde İslâmiyet arzedilerek onu kabulden çekinirse, talâkı vâki olur. Remli. Remlî diyor ki: «Çocuğu babası bir kadınla evlendirir de üzerine tâlik yaparak ne zaman bu kadının üzerine evlenir veya cariye alırsan şöyle olsun derse, bu çocuk büyüdükte tâlik olduğunu bilerek veya bilmeyerek evlenirse, talâkın vâki olmadığına ben fetva verdim.»

«Yahut talâkı bülûğa erdikten sonra caiz görsün.» Çünkü talâk yapıldığı vakit batıl olarak vâki olmuştur. Bâtıla ise cevaz verilmez. T.

«Çünkü bu baştan ika'dır.» Zira ika ettim cümlesindeki zamir talâkın cinsine râcîdir. "Bu talâkı ika ettim" demesi de bunun gibidir. Fakat şu söylediğimi ika ettim demesi bunun hilâfınadır. Çünkü bu, bâtıl olduğuna hükmedilen muayyere işarettir ve "sen bin defa boşsun" deyip sonra. "üçü senin, geri kalanı ortaklarının olsun" demesine benzer. Zira üçten geri kalanı hükümsüzdür. Bunu Bahır sahibi söylemiştir.

«Çocuğun talâkını İmam Ahmed caiz görmüştür» Yani çocuk talâkı akıl eder, iyiyi kötüyü ayıracak yaştaysa, meselâ bu sözle, karısının boş düşeceğini bilirse, ona göre talâkı vâki olur. Nitekim mezhebinin metinlerinde ifade edilmiştir.

«Bunaklık bir nevi akıl bozukluğudur.» Bu sözü Bahır sahibi deliliği tarif için söylemiş ve, "Bunda bunak da dahildir." demiştir. Delilikle bunaklık arasındaki farkı gösteren sözlerin en güzeli şudur: «Bunak, anlayışı az olup sözü karışık, tedbiri bozuk olan kimsedir. Lâkin kimseye vurmaz ve sövmez. Deli böyle değildir.» Usûl-ü fıkıh ulemasının açıkladıklarına göre bunağın hükmü çocuk gibidir. Şu kadar vâr ki Debbûsî, "Ona ibadetler ihtiyaten vâciptir." Demiş; Sadru'l-İslâm ise bunu reddederek, "Bunaklık bir nevi deliliktir. Binaenaleyh bütün hakların vücûb-u edâsına mânidir." demiştir. Nitekim Tahrîr şerhinde uzun uzadıya izah edilmiştir.

"Baygın" hakında Tahrîr sahibi şunları söylemiştir: "Baygınlık, kalb ve dimağda bir âfet olup, idrak kuvvetiyle hareket kuvvetlerini çalışamaz hale getirir. Akıl ise mağlûp bir halde bâkîdir. Böyle olmasa peygamberlerin başına gelmezdi. Baygınlık uykunun üstündedir. Uyuyana Iâzım gelen bayılana da lâzım gelir. Fazla olarak abdesti de bozar. Namazın üzerine bina etmeye de mânidir. Namazda bir şeye dayanarak uyumak bunun hilâfınadır. O kimse namazına bina edebilir.»

«Kâmûs'ta medhuş şaşırmış mânâsına gelir.» Şarihin bu kadarla bırakması doğru değildir. Çünkü Kâmûs'ta bundan sonra, "Yahut unutmakla veya şaşkınlıkla aklı başından gitmektir." denilmiştir. Şarihin dediği kadar bırakan Misbah sahibidir. O bu kelime hakkında, "Utanarak veya korkarak aklı başından gitti demektir." mânâsını vermiştir. Burada murad budur. Onun için Bahır sahibi medhuşu deli saymıştır. Hayriyye sahibi şöyle demektedir. Burada medhuşu şaşıran diye tefsir eden hata etmiştir. Çünkü hayrette kalıp şaşırmaktan aklın baştan gitmesi lâzım gelmez. Kendisine bir manzume ile kızgın medhuş bir adamın hâkim meclisinde üç defa karısını boşamasının hükmü sorulmuş; o da yine manzum olarak; «Medhuş bir nevi delidir, talâkı vâki olmaz. Bu hal onun âdeti ise, meselâ evvelce bir defa kendisinden görüldüyse delilsiz tasdik edilir." diye cevap vermiştir.

Ben derim ki: Hâfız İbn-i Kayyim Hambelî'nin, kızgın bir kimsenin talâkı hakkında bir risalesi vardır. Orada şöyle demiştir: «Kızmak üç kısım olur. Birincisi; kendisinde öfkenin mukaddimeleri hâsıl olur. Öyle ki aklı değişmez. Ne söylediğini ve ne istediğini bilir. Bunun hakkında işkâl yoktur. İkincisi; öfkenin son haddine varır. Ne söylediğini ve ne istediğini bilmez. Böylesinin hiçbir sözünün geçerli olmadığı şüphesizdir. Üçüncüsü; bu iki mertebenin arasında bulunandır ki, deli gibi olmamıştır. Üzerinde durulacak budur. Deliller bunun sözlerinin geçersiz olmasını göstermektedir.» Bu sözler Gâyetü'l-Hambeliyyeşerhinden kısaltılarak alınmıştır. Lâkin Gâye sahibi üçüncüsünde ona muhâlif olduğuna işaret etmiş; "Kızan şahsın talâkı vâkidir. İbn-i Kayyim buna muhaliftir." demiştir. Bizce uygun olan da budur. Lâkin buna şöyle itiraz edilir: Biz bunağın sözlerini itibara almadik. Halbuki bunaklığın ne söylediğini ve istediğini bilmeyecek hale varması lâzım değildir. Buna şöyle cevap verilebilir: Bunak bir hal üzere devam ettiği için zabtı mümkün olduğundan bunak hakkında mücerret akıl noksanlığı ile yetinilmiştir. Kızmak bunun hilâfınadır. Çünkü o bazı hallerde ârız olur. Lâkin buna da dehşette kalmakla itiraz edilir. O da böyledir denilir. Bana zâhir olan şudur ki; medhuş ile kızgının ne söylediğini bilmeyecek hale varmış olmaları lâzım değildir. Bilâkis hezeyanı fazla olması, şaka ile ciddiyi karıştırması kâfidir. Nitekim yukarıda geçtiği vecihle sarhoş hakkında da fetva verilen kavil budur. Dehşetin, akıl baştan gitmektir diye tarifi buna aykırı değildir. Zira delilik dal dal olur. Onun içindir ki Bahır sahibi onu aklın bozukluğudur diye tefsir etmiş; bunaklığı, birsâmlılığı, baygınlığı ve medhuş olmayı hep delilikten saymıştır.

Bu söylediklerimizi şu da te'yid eder ki; bazıları, "Akıllı; özü sözü doğru plan kimsedir. Ancak nâdiren böyle olmayabilir. Deli bunun zıddıdır. Bir de bazı deliler ne söylediğini ve ne yapmak istediğini bilirler. Bazen öyle şeyler söylerler ki, bilmeyen kimse akıllı olduğuna şehadet eder. Sonra yine o mecliste buna aykırı harekette bulunur." demiştir.

Hakiki deli bazen ne söylediğini ve ne istediğini bilirse, deli olmayan evleviyetle bilir. Şu halde medhuş ve benzeri hakkında itimada şayan olan âdeti harici fiil ve sözlerinde bozukluğun fazla olmasına göre hüküm vermektir. Yaşlılıktan, hastalıktan veya ani bir musibetten dolayı aklı bozulan kimse hakkında dahi fiil ve sözlerinde bozukluk hâli gâlip geldiği müddetçe söylenecek söz budur. Yani sözlerine itibar yoktur. Velevki bilerek ve isteyerek söylemiş olsun. Çünkü bu bilgi ve iradenin itibarı yoktur. O sahih bir idraktan hâsıl olmamıştır. Nitekim aklı eren çocuğun da fiil ve sözlerine itibar yoktur. Evet, buna göre tâlik hususunda aşağıda Bahır'dan naklen zikredilen; Fetih, Hâniyye ve diğer kitaplarda da açıklanan şu mesele müşkil kalır: «Bir adam karısını boşar da yanında bulunan iki şahit; sen istisna yaptın (yani inşaallah dedin) diye şehâdette bulunurlar. Fakat o adam bunu hatırlamazsa bakılır. Ne söylediğini bilmeyecek kadar öfkeli bir halde söylemişse, o şahitlerin şehadetiyle amel edebilir. Aksi takdirde edemez.»

Bunun muktezası şudur ki: O adam ne söylediğini bilmezse talâkı vâkidir. Aksi takdirde şahitlerin; sen istisna yaptın demeleriyle amel etmeye hâcet yoktur. Bu son derece müşkildir. Meğerki şöyle cevap verilsin. Onun ne söylediğini bilmediğinden murad, çok kızdığı için bazen söylediği şeyi unutur, hatırlayamaz demektir. Yoksa anlamadığını veya kasdetmediğini ağzı söylemeye başlar mânâsına değildir. Zira şüphesiz bu dereceye varırsa, deliliğin en yüksek derecesine çıkmış olur. Bu yorumu şu da te'yid eder ki, bu meselede o kimse boşadığını ve boşamayı kasdettiğini bilir. Lâkin çok kızdığı için istisna yaptığını hatırlamaz. Bu makamın izahı hususunda bana zâhir olan budur. Hakikatı Allah bilir. Sonra bu cevabı te'yid eder ibare gördüm. O da şudur: Valvalciyye sahibi, "O kimse kızdığı vakit sonra hatırlayamayacağı birtakım sözler ağzından çıkarsa, şahitlerin sözüne itimat etmesi caizdir." demiştir.

«Sonra hatırlayamayacağı sözleri» demesi, bizim söylediğimiz mânâda açıktır. Allahu a'lem.

«Çünkü zamiri muteber olmayan bir yere iade etmiştir.» Şarih bununla çocuğun sözüyle uyuyanın sözü arasındaki farkın şu olduğuna işaret etmiştir: Çocuğun sözü lügatta ve nahivde muteberdir. Şu kadar var ki, şeriatta hükümsüzdür. Uyuyanın sözü bunun hilâfınadır. O hiçbir yerde muteber değildir. H.

Ben derim ki: Bu mânâ şarihin, "Onun için uyuyan kimse doğrulukla, yalancılıkla, haberle, inşa ile vasıflanamaz." sözünden alınmıştır. Tahîr'de şöyle denilmiştir: «Uyuyan kimsenin müslüman olmak, dinden dönmek ve karı boşamak hususundaki sözleri bâtıldır. Bu sözler kuş sesleri gibi haber ve inşa ile, doğrulukla, yalanla vasıflanamaz.» Bu ifadenin bir misli de Telvîh'tedir. Bu açık gösterir ki, uyuyan kimsenin sözüne, lügaten ve şer'an söz denilemez. O mühmel mesabesindedir. Konuşmakla namazının bozulmasına gelince: Namazın bozulması, lügaten ve şer'an mu'teber olan söze bağlı olmadığı içindir. Çünkü namaz mühmel ve mânâsız sözlerle diğer sözlerden daha çok bozulur. Böylece uyuyanın sözüyle çocuğun sözü arasındaki fark açıklanmış olur.

Sonra, "ben ona cevaz verdim" sözü hususunda uyuyanla çocuğun sözleri arasında fark aramaya hâcet olmadığı gizli değildir. Zira ikisinde de talâk vâki olmaz. Cevaz vermek mevkuf olarak mün'akittir. Çocukla uyuyanın talâkı ise mevkuf değil bâtıldır. Nitekim çocuğun boşamakla âzâd etmek gibi sırf zarar olan tasarrufları hakkında hüküm budur. AIış-veriş ve nikâh gibi fayda ile zarar arasında deveran eden tasarrufları bunun hilâfınadır. Onlar mevkuf olarak mün'akittir. Hattâ çocuk bülûğa erer de yaptığı bu tasarrufu caiz kabul ederse sahih olur. Nitekim biz bunu mehir bâbından az önce arzetmiştik. Uyuyanla çocuğun arasında fark sadece, "ben onu ika ettim" sözünde aranır. Zira daha önce şarih çocuk hakkında vâki olduğunu söylemişti. Çünkü bu baştan talâkı ika'dır. Uyuyan hakkında böyle dememişti.

Farkın izahı şudur: Çocuğun sözünün bir mânâsı vardır. Velevki şeriat mûcebince ameli ona lâzım kılmasın. Binaenaleyh, "ben onu ikâ ettim" cümlesindeki zamiri, karısına söylediği, "seni boşadım" cümlesinin tazammun ettiği talâk cinsine iade etmek sahihtir. Uyuyan kimse bunun hilâfınadır. Onun sözü lügat itibariyle dahi muteber olmadığından mühmeldir. Hiçbirşey tazammun etmez. Zamir hiç zikredilmedik bir mercie döner. Sanki hiç zamir söylemeden, "ika ettim" demiş gibi olur. Bunu iptidaen talâk ika'ı yapmak doğru değildir.

«Ben bunu talâk yaptım» ibaresi Bahır'da da böyledir. Benim Tatar-hâniyye'de gördüğüm ise, "yahut ben bu talâkı talâk yaptım derse" şeklinde olup, önceki gibi ism-i işaretle kullanılmıştır.

Ben derim ki: Fark müşküldür. Çünkü geçen bir kelimeye dönmesi hu-susunda ism-i işaret zamir gibidir. Binaenaleyh burada da talâk vâki olmaması gerekir. Ama şöyle cevap verilebilir: İsm-i işaretin mercii hükümsüz kalınca, ondan sonra zikredilen talâk sözü muteber olur ve sanki, "ben talâkı ika ettim" yahut "talâkı talâk yaptım" demiş gibi olur. Bunu iptidaen talâk yapmak sahihtir. Zamirin mercii hükümsüz kalırsa, bunun hilâfınadır. Tatarhâniyye'de, "Uyurken söylediğimi ika ettim dese bir şey vâki olmaz." denilmiştir. Bu zâhirdir. Nitekim çocuğun talâkında geçmişti.

 

TALÂKIN SAYISI KADINLARA BAKARAK İTİBAR EDİLİR

METİN

Karı-kocadan biri diğerinin tamamına veya bir kısmına mâlik olursa nikâh bâtıl olur. Kadın kocasına mâlik olduğu onda onu âzâd eder de o da kadını iddeti içinde boşarsa; yahut kadın müslüman olarak İslâm diyarına çıkar da sonra kocası da müslüman olarak İslâm diyarına çıkar ve kadını iddet içinde boşarsa. İmam Ebû Yusuf her iki meselede bu talâkı hükümsüz bırakmış, İmam Muhammed ise her iki meselede vâki saymıştır. Talâkın sayısı kadınlara bakarak itibar edilir. İmam Şâfii'ye göre ise erkeklere bakarak itibar olunur. Binaenaleyh hür kadının talâkı üç, cariyenin talakı ise mutlak surette ikidir. Talâk: niyet veya hâlin delâleti bulunursa, âzâd lâfzıyla vâki olur. Bunun aksi caiz değildir. Çünkü milki izale etmek kaydı izaleden daha kuvvetlidir.

İZAH

«Karı-kocadan biri diğerine» hakiki milkle mâlik olursa nikâh bâtıl olur. Şu halde mükâteb karısını satın alırsa araları ayrılmaz. Zira kölelik bâkîdir. Koca için sabit olan milkiyet hakkıdır. O ise nikâhın devamına mâni değildir. Nitekim Fetih'te bildirilmiştir.

«İmam Ebû Yusuf» her iki meselede bu talâk vâki değildir demiş, İmam Muhammed ise her iki meselede vâki olduğunu söylemiştir. Çünkü iddet devam etmektedir. İddet bekleyen bir kadın ise talâka mahâldir. Ebû Yusuf'un delili şudur: Ayrılık karı-kocadan birinin diğerine mâlik olmasıyla yahut iki memleketin birbirine zıt olmasıyla meydana gelmiştir. Binaenaleyh kadın talâka mahâl olmaktan çıkmıştır. İddet beklemekle mahalliyet sabit olmaz. Nitekim fâsit nikâhta böyledir. Şarih âzâd etmek ve İslâm diyarına çıkmakla kayıtlamıştır. Çünkü bunlardan önce talâk bilittifak vâki değildir. İddetin talâk hakkında eseri zâhir değildir. Onun eseri ancak başka bir kocayla evlenmek hakkında zâhirdir. Musaffâ'da böyle denilmiştir. İbn-i Melek.

T E M B İ H : Şurunbulâliyye sahibi diyor ki: Musannıf birinci meselenin aksini zikretmemiştir. Ondan murad; kocası karısını satın aldıktan sonra âzâd ederek iddet içinde onu boşamasıdır. Hüküm İmam Muhammed'in kavli ile Ebû Yusuf'un birinci kavline göre talâkın vukuudur. Sonra Ebû Yusuf bu kavilden dönmüş, talâkın vâki olmadığını söylemiştir. Züfer'in kavli de budur. Fetva da buna göredir. Bunu Kâdıhân söylemiştir. Bu izaha göre musannıfın Mecma sahibine uyarak talâk vâki değildir demesi hususundaki fetva, kadın kocasını satın alıp da âzâd ettiği surete göredir.

«Talâkın sayısı kadınlara bakarak itibar edilir.» Çünkü Peygamber (s.a.v.). "Cariyenin talâkı ikidir. İddeti de iki hayızdır." buyurmuştur. Bu hadîsi Ebû Dâvûd, Tirmizî, İbn-i Mâce ve Darekutnî Hz. Âişe'den merfu olarak rivayet etmişlerdir. Tirmîzî, "Bu hadis gariptir. Ama Rasulullah (s.a.v)'in Ashabıyla başkalarından olan ehl-i ilim bununla amel etmişlerdir." demiştir. Darekutnî'de, "Kâsım ve Sâlim müslümanların bununla amel ettiklerini söylemişlerdir." denilmiştir. Tamamı Fetih'tedir. Fetih sahibi bu hadîsi incelemiş ve, "Sahih değilse hasendir." demiştir.

«Mutlak surette» sözü hem hürreye, hem cariyeye râcîdir. Yani hürre ve cariye ister hür, ister köle olan erkeğin nikâhında bulunsunlar hüküm birdir. T.

«Âzad lâfzıyla» talâk vâki olur. Yani bir adam karısına, "seni âzâd ettim" der de boşamayı niyet eder veya hal bunu gösterirse, kadın boş düşer. Ama cariyesine, "seni boşadım" derse âzâd olmaz. Çünkü milki yok etmek kaydı yok etmekten daha kuvvetlidir. Azâd etmek talâkın lâzımı değildir. Binaenaleyh talâkı âzâd için istiare etmek sahih değildir. Ama bunun aksi sahihtir. Dürer.

METİN

FER'Î MESELELER: Bir adam tahta gibi bir şeyin üzerine okunaklı bir şekilde talâk kelimesini yazarsa, niyet ettiği takdirde talâk vâki olur. Mutlak surette vâki olduğunu söyleyenler de vardır. Su gibi bir şeyin üzerine yazarsa, mutlak surette talâk vâki olmaz. Mektup ve hitap suretiyle yazarsa, meselâ "Ey filane! Bu mektubum sana geldiği vakit sen boşsun" derse, mektup ulaştığında kadın boş olur. Cevhere. Bahır'da şöyle denilmiştir: Bir adam karısına, "Senden ve filaneden başka benim her karım boş olsun." diye yazar da, son kadının ismini silerek gönderirse, kadın boş düşmez. Bu acayip bir hîledir. Yazı ile istisna yapması ileride gelecektir.

İZAH

«Talâk kelimesini yazarsa ilh...» Hindiyye sahibi diyor ki; «Yazı mersûm ve gayrı mersûm olmak üzere iki nevidir. Mersûmdan maksadımız, gaibe yazılan mektup gibi adresli olmasıdır. Gayrı mersûm, adressiz olandır. O da okunaklı okunaksız olmak üzere iki vecihledir. Okunaklı olanı, bir sahifeye veya duvara yahut yeryüzüne okunup anlaşılacak şekilde yazılandır. Okunaksızı, havaya ve su üzerine yazılan okunup anlaşılması mümkün olmayandır. Okunmayan yazıda talâk vâki olmaz. Velevki niyet etmiş olsun. Yazı okunur fakat adressiz olursa, talâkı niyet ettiği takdirde talâk vâki olur, aksi taktirde olmaz. Yazı adresli ise, niyet etsin etmesin talâk vâki olur. Sonra adresli yazı ikiden hâli değildir, ya talâkı gönderir ve, "bundan sonra malûmun olsun ki sen boşsun" diye yazar. Bunu yazdığı gibi talâk vâki olur ve yazdığı andan itibaren kadının iddet beklemesi icabeder. Yahut kadının talâkını mektubun varmasına tâlik eder ve, "Bu mektubum sana vardığında sen boşsun!" der. Mektup kadına geldiğinde onu okusun okumasın talâk vâki olur. Hulâsa'da böyle denilmiştir. T.»

«Okunaklı bir şekilde» Yani adressiz mutad şekilde yazarsa demektir. Adressiz diyekaydetmemesi, mukabilinden anlaşıldığı içindir. Mukabili, "Mektup suretiyle ilh..." sözüdür. Adresliden murad budur.

«Mutlak surette» sözünden murad; niyet ettiği ve etmediği yerlerdir. «Mektup ulaştığında kadın boş olur.» Yani mektup kadına vardıkta boş olur. Okunaklı ve adresli olan mektupta niyete muhtaç değildir. "Ben bununla yazımı denemek istedim." diye iddiası kazaen tasdik edilmez. Bahır. Bunun mefhumundan anlaşılır ki, adresli mektupta diyaneten tasdik edilir. Rahmetî. Mektup kadının babasına varır da kızına vermeden onu parçalarsa, bakılır: Babası kızının bütün işlerinde tasarruf sahibi olup mektup kızın bulunduğu yerde eline geçmişse, talâk vâki olur. Böyle olmazsa, kızın eline geçmedikçe talâk vâki olmaz. Babası mektup aldığını kızına haber verir de mektubu parçalanmış olarak ona teslim ederse, okunup anlaşılması mümkün olduğu takdirde talâk vâki olur. Aksi takdirde olmaz. Bunu Tahtâvi Hindiyye'den nakletmiştir.

Tatarhâniyye'de şöyle denilmiştir: «Bir adam bir kâğıda; bu mektubum sana vardığında sen boşsun, diye yazar da sonra onu başka bir nüshaya geçirir yahut başka birine istinsah emri verir fakat kendisi yazdırmazsa, kadına mektupların ikisi de geldiği takdirde, kocası bu mektupları kendisi gönderdiğini ikrar eder veya kadın bunu isbat ederse, kazaen iki defa boş olur. Diyaneten mektupların hangisi gelse bir defa boş olur. Diğer mektup bâtıldır, Adam kâtibe, "Benim karımın talâkını yaz." derse, bu talâkı ikrar olur. Velevki yazmasın. Başka birinden karısının talâkını yazmasını istese, yahut bunu biri kocaya okusa, koca da mektubu alarak mühürlese ve adresini yazarak kadına gönderse, mektup kadına vardığında koca kendi mektubu olduğunu ikrar ederse talâk vâki olur. Yahut o adama, "bu mektubu karıma gönder" veya, "bir nüsha yaz da ona gönder" derse, kendi mektubu olduğunu ikrar etmez, beyyine de bulunmaz, lâkin bu işi olduğu gibi anlatırsa, kazaen ve diyaneten kadın boş düşmez. Keza kendi eliyle yazmadığı ve kendisi söyleyerek yazdırmadığı her mektup ile - o mektubu kendisi gönderdiğini ikrar etmedikçe - talâk vâki olmaz.» Bu satırlar kısaltılarak alınmıştır.

«Bir adam karısına ilh...» Bu meselenin sureti şudur: Adamın Zeynep adında bir karısı vardır. Sonra başka bir beldeden Aişe isminde biriyle ev-lenmiştir. Zeynep bunu duymuştur. Adam Zeynep'ten korkarak ona, "Benim sen ve Aişe'den başka her karım boş olsun." diye yazar, sonra "Aişe'den başka" sözünü siler. H.

Ben derim ki: Sildiği yazıyı şahitlere göstermesi gerekir. Tâ ki iş meydana çıkıp da hâkim Aişe'nin boş düştüğüne hüküm etmesin.

«Bu acayip bir hiledir.» Acayip olması, yazının silindikten sonra yine işe yaramasıdır.

«Yazı ile istisna yapması ileride gelecektir.» Yani tâlik bâbında, "kadına, sözü birbirine bitişikbir şekilde; sen boşsun inşaallah derse" dediği yerde gelecektir. H. Hindiyye'de bildirildiğine göre bir kimse talâkı bir şey üzerine yazar da diliyle istisna yaparsa (inşaallah derse); yahut diliyle boşayıp yazı ile istisna yaparsa, sahih olur mu olmaz mı? Bu mesele hakkında rivayet yoktur. Ama sahih olması gerekir. Zahîriyye'de böyle denilmiştir. T. Allahu a'lem.

 

 

 

 

 

SARİH BÂBI

METİN

Talâkın sarîhi yalnız talâkla kullanılan kelimelerdir. Velevki Farsça olsun. "seni tatlik ettim, sen boşsun ve sen mutallakasın." gibi sözler bu kabildendir. Kadına hitabı kaydetmesi şundandır: Zira "Dışarı çıkarsan talâk vâki olur."; yahut "Benim iznim olmaksızın çıkma. Çünkü ben talâka yemin ettim." der de kadın çıkarsa talâk vâki olmaz. Çünkü kadına izafeti terk etmiştir.

İZAH

Musannıf nefs-i talâkı ve talâkın sünnî ve bid'î diye yapılan ilk taksimiyle bu külliyatın bazı hükümlerini daha önce zikretti. Şimdi de talâkın bazı cüz'iyyatını kadına ve kadının bir cüzüne izafe ederek, yapılan talâk ile bu cüz'iyyatın sarih ve kinayelerinin hükümlerini beyan ediyor. Binaenaleyh bu icmalden sonra gelen tafsilât gibidir.

«Yalnız talâkta kullanılan kelimelerdir.» Yani ekseriyetle yalnız talâkta kullanılırlar. Nitekim Bahır sahibinin sözü de bunu ifade etmektedir. Tahrir'de sarih: "Şer'i hükmü niyetsiz sabit olan şeydir." diye tarif edilmiştir. Şeyden murad: sözdür yahut söz yerini tutan okunaklı yazı veya anlaşılır işarettir. Şu halde kadına üç taş atmakla yahut saçlarını tıraş etmesini emretmekle kadın boş düşmez. Velevki taş atmakla ve tıraş olmakla talâkı kasdetsin. Çünkü talâkın rüknü sözdür yahut yukarıda geçtiği vecihle söz yerini tutan şeylerdir.

«Velevki Farsça olsun.» Binaenaleyh Farsçada yalnız talâkta kullanılan kelimeler sarih sözlerdir. Onlarla niyetsiz talâk vâki olur. Hem talâkta hem başkasında kullanılanların hükmü ise, bütün ahkâmda Arapça'nın kinayelerinin hükmü gibidir. Bahır. Hayreddin-i Remli'nin Bahır hâşiyesinde Camiu'l-fusuleyn'den naklen bildirildiğine göre, bir adam Farsça bir söz söyler de bu söz, "Şöyle yaparsam seninle benim aramızda şeriatın kelimesi câri olsun." manâsına gelirse, bununla talâka yemin sahih olmak gerekir. Çünkü bu söz Acemler arasında yemin hususunda âdettir.

Ben derim ki: Lâkin Nûru'l-Ayn sahibinin beyan ettiğine göre zâhir olan, bununla yeminin sahih olmamasıdır. Çünkü Bezzâziye'de elfâzı küfür bahsinde bildirildiğine göre, Şirvan köylerinde bir kimse, "Ben her ne zaman şöyle yaparsam şöyle olsun." diyerek yemin ederse, üç muallâk talâk olur, şeklinde şöhret bulmuştur. Ama bu bâtıldır. Avam taifesinin saçmalarındandır.

T E M B İ H : Şurunbulâliyye'de şöyle denilmiştir: «Türk diliyle, "sen boş" yahut "sen boş ol!" diyerek yapılan talâk, maksada göre ric'î midir, bâin midir diye sual vâki oldu. Çünkü bu sözün mânâsı, kof veya boş demektir. Araştırılmalıdır.»

Ben derim ki: Hayreddin-i Remlî'nin talebesi Rahîmi ric'î talâk olacağına fetva vermiş ve; "Nitekim Şeyhülislâm Ebussuud bununla fetva vermiştir." demiştir. Bizim üstadlarımızınüstadı Türkmânî de dâr-ı saltanat müftüsü Ali Efendi Fetevâ'sından ve Hâmidiyye'den bunun mislini nakletmiştir.

«Çünkü kadına izafeti terk etmiştir.» Yani kadına mânevi izafeti terk etmiştir. Zira şart odur. Hitap da izafet-i mâneviyedendir. İşaret de öyledir. "Şu kadın boştur" gibi. Keza "karım boştur, Zeynep de boştur" gibi sözler de böyledir. H.

Ben derim ki: Şârihin zikrettiği ta'lilin aslı Bahır sahibine aittir. O da bunu Bezzâziye'nin yeminler bahsindeki şu sözünden almıştır: «Bir adam karısına; benim iznim olmaksızın bu hâneden çıkma. Çünkü ben talâka yemin ettim, der de kadın dışarı çıkarsa talâk vâki olmaz. Çünkü kadının talâkına yemin ettiğini söylememiştir. Başkasının talâkına yemin etmiş olması ihtimali vardır. Binaenaleyh söz adamındır.» Bu ifadenin bir misli de Hâniyye'dedir. Ama bundan çıkarılan hüküm söz götürür. Çünkü Bezzâziye'nin sözünün mefhumu şudur: O adam karısının talâkına yemin etmek isterse talâk vâki olur. Çünkü bu sözü başkasının talâkına sarfetme hakkı kendisine verilmiştir. Şârihin Bahır sahibine uyarak yaptığı ta'lilin mefhumu ise, asla talâk vâki olmamaktır. Çünkü izafet şartı yoktur. Halbuki kadını boşamak istese izafet mevcut olur ve, "Çünkü ben senden talâka yemin ettim yahut senin talâkına yemin ettim." mânâsına gelir. Erkeğin sözünde izafetin açık olması lâzım değildir. Çünkü Bahır'da şöyle denilmektedir: «Bir adam boş olsun der de kimi kasdettin diye sorulduğunda karımı cevabını verirse, karısı boş düşer.»

Şu da var ki, Kınye sahibi Bürhan'a nisbet ederek şunu söylemiştir:«Bir adamı bir cemaat şarap içmeye dâvet eder de adam ben talâka yemin ettim; ben içemem cevabını verir ve bunda yalan söylerse, sonra içtiği takdirde karısı boş düşer. Tûhfe sahibi diyaneten boş düşmez demiştir.» Tuhfe'nin sözü öncekine muhalif değildir. Çünkü murad, sade kazaen boş düşer demektir. Yukarıda geçmişti ki, bir adam yalandan talâkı haber verirse, diyaneten talâk vâki olmaz. Şakadan söyleyen bunun hilâfınadır.

Bu gösterir ki, talâkı açıktan kadına izafe etmese de talâk vâkidir. Evet, bu sözü, "Ben başkasının talâkına yemin etmeyi murad ettim" demediğine yorumlamak mümkündür. O zaman Bezzâziye'nin ifadesine muhalif olmaz. Bunu Bahır'ın şu sözü de te'yid eder: «Bir adam; bir kadın boştur yahut bir kadın üç defa boş oldu diye söyler de ben kendi karımı kasdetmedim derse tasdik olunur.» Bundan anlaşılır ki, böyle demezse karısı boş düşer. Çünkü âdet şudur: Karısı olan bir adam ancak onun talâkına yemin eder, başkasının talâkına yemin etmez. Binaenaleyh, "Ben talâka yemin ettim" sözü, başkasını kasdetmedikçe karısına sarfedilir. Zira sözü buna ihtimallidir. Kadının ismini yahut babasının veya anasının yahut çocuğunun ismini zikretmesi ve, "Amra boş olsun". yahut "filan adamın kızı", yahut "filan kadının kızı" veya "filanın annesi boş olsun" demesi bunun hilâfınadır. Zira ulema bukadının boş olduğunu açıklamışlardır. Burada o adam, "Ben karımı kasdetmedim" derse, karısı söylediği gibi olduğu takdirde kazaen tasdik edilmez. Nitekim kinayeler bahsinden az önce gelecektir. Musannıf yakında zikredecektir ki, çok kullanılan sözlerden bazıları da, "Talâk bana lâzım gelir, haram bana lâzım gelir, üzerime talâk lâzım gelsin ve üzerime haram lâzım gelsin..." sözleridir. Binaenaleyh örf olduğu için niyetsiz talâk vuku bulur ilh... Ulema bu gibi sözlerle talâkın vâki olduğunu söylemişlerdir. Halbuki bunların hiçbirinde açık olarak talâkı kadına izafe yoktur. Bu da Kınye'nin ifadesini te'yid eder. Zâhirine bakılırsa o adam. "Örften dolayı karısını murad etmemiştir." iddiasında tasdik edilmez. Allahu a'lem.

METİN

Bunlarla, yani bu sözlerle ve bunların mânâsındaki sarîh sözlerle bir talâk-ı ric'î vâki olur. Bunlarda talâğ, telâğ ve telâk yahut t, I, k veya talâkbaş gibi sözler de bilenle bilmeyen arasında fark yapılmaksızın dahildir. Ben bunu korkutmak için söyledim demesi de kazaen tasdik edilmez. Meğerki böyle yapacağına önceden şahit getirmiş olsun. Bununla fetva verilir. O adama; sen karını boşadın mı diye sorulur da evet yahut belâ diye cevap verirse, karısı boş düşer. Bahır,

İZAH

«Ve bunların mânâsındaki sarih sözlerle...» Yani aşağıda söyleyeceği, "boş ol veya mutallaka" gibi sözlerle, keza daha ziyade hâl mânâsında kullanılan, "seni boşadım" gibi sözlerle bir talâk-ı ric'î vâki olur. Nitekim Bahır'da beyan edilmiştir.

Ben derim ki: Zamanımızda âdet olan, "boş oluyorsun" sözü ile, "talâkını al" sözü; kadının da aldım demesi dahi bu kabildendir. Bu sözle niyet şart koşulmaksızın talâk vâki olduğu sahihlenmiştir. Nitekim Fetih'te beyan edilmiştir. Bahır'da; "Senin talâkını diledim, talâkına razı oldum." gibi sözler de bu kabildendir denilmişse de, burada hilâf vardır. Zeylâî'nin kesinlikle ifade ettiğine göre bunların her ikisinde mutlaka niyet lâzımdır. Nitekim Hayreddin-i Remlî de böyle demiştir. Yani bunlar kinayedir. Çünkü sarîh söz niyetle muhtaç değildir. Yine Bahır'da, "Tâlâkını sana bağışladım, talâkını sana tefdi ettim ve talâkını sana rehin ettim gibi sözler dahi bu kabildendir." denilmişse de, şârih bunlarla talâkın vâki olmadığının sahihlendiğini söyleyecektir.

«Sen talâksın.» sözüne gelince: Bu söz, zikredilenler mânâsında değildir. Çünkü bundan murad, bununla bir talâk-ı ric'î vâki olur. Velevki hilâfını niyet etsin demektir. Nitekim musannıf bunu açıklamıştır. "Sen talâksın" sözünde üçü niyet etmek de sahih olur. Nitekim musannıf onun akabinde bunu söylemiştir.

«Sen filaneden daha boşsun.» sözüne gelince: Nehir'de Valvalciyye'den naklen bunun kinaye olduğu bildirilmiş ve şöyle denilmiştir: «Bu söz, kadının, filan karısını boşamışdemesine cevaben söylenirse talâk vâki olur. Ama diyaneten olmaz. Nitekim Hulâsa'da bildirilmiştir. Çünkü hâlîn delâleti niyet yerine geçer. Hattâ geçmemiş olsa talâk ancak niyeti» olur.»

Talâğ, telâğ ilh...» Bahır sahibi diyor ki: «Yanlış telâffuz edilen sözler de sarîh kısmındandır. Bunlar beştir.»

«T, l, k...» Buradakinin zâhirinden ve Fetih ile Bahır'da dahi mislinin zikredilmesinden anlaşılıyor ki, maksat hece harflerinin müsemmalarını söylemektir. Zâhire göre bunlarla isimlerinin arasında fark yoktur. Zahîre'nin köle âzâdı bahsinde İmam Ebû Yusuf'tan naklen; "Bir kimse cariyesine elif, nun, ta, ha, ra, ha derse (Bu harfler bitiştiği takdirde. 'entihurratün'. 'sen hürsün' sözü meydana gelir.) yahut karısına elif, nun, te, ta, elif, lam, kaf ('entitalikun'. 'sen boşsun' sözü meydana gelir.) der de karısının boş olmasını, cariyesinin âzâdlığını niyet ederse, karısı boş, cariyesi de âzâd olur. Bu kinaye, mesabesindedir. Çünkü bu harflerden açık kelime mânâları anlaşılır. Yalnız bu şekilde kullanılmazlar. Binaenaleyh niyete muhtaç olmak hususunda kinaye gibidirler." denilmiştir.

Sen biliyorsun ki, niyete muhtaç olunca, burada zikredilmesi münasip değildir. Çünkü sözümüz ric'î talâkın neyle olacağı hususundadır. Velev ki niyet etmesin, Şârih dahi bir sahife sonra bunların niyete muhtaç olduğunu açıklayacaktır. Kinayeler bâbında dahi zikredecektir. Bunu biz de talâk bahsinin başında Fetih'ten naklen arzetmiştik. Bahır'da, şöyle denilmektedir: «Hece harflerini söylemekle, meselâ 'sen t, I, k' demekle; ve keza erkeğe karını boşadın mı diye soruldukta, n, a, m; yahut b, I, y, diye hece harfleriyle cevap verirse konuşmasa bile talâk vâki olur. Hâniyye sahibi bunu mutlak bırakmış; niyeti şart koşmamıştır. Bedâyi sahibi ise niyeti şart koşmuştur.»

Ben derim ki: Şart olduğunu açıklamamak şart olmaya aykırı değildir. Şu da var ki, Hâniyye'deki ibare meselenin sözle sorulup cevabın hece harfleriyle verilmesine aittir ki, bu da cevap istediğine bir karinedir. Binaenaleyh niyetsiz olarak talâk vâkidir. Adamın baştan hece harfleriyle sen boşsun demesi bunun hilâfınadır.

"Talâkbaş" Fârisî bir kelimedir. Zahîre sahibi diyor ki: «Kadına, "seh-talâkbaş" yahut "betalâkbaş" dese niyet hakem kılınır. İmam Zahîruddin bu üç surette niyetsiz talâk vâki olduğuna fetva verirmiş.»

«Ben bunu...» Yani yanlış telâffuzu kadını korkutmak için boşamaya niyetim yokken söyledim. derse kazaen tasdik edilmez.

«Sen karını boşadın mı?» Kezâ, "sen karını boşadın değil mi?» denilse, Fetih sahibinin incelemesine göre örfen belâ' yahut neam diye cevap vermesi arasında fark yoktur. Kadın boş düşer. Nitekim bu bâbın sonundaki fer'î meselelerde gelecektir.

«Karısı boş düşer.» Yukarıda anlattığımız vecihle, niyetsiz olarak kadın bir talâk-ı ric'î ile boş düşer. Yani talâkı bâin yapacak bir karine bulunmazsa talâk ric'î olur. Bedâyi'de şöyle denilmiştir: «(Sarih iki nev'idir. Ric'î sarîh, bâin sarih. Ric'î sarih: Hakikaten zifaf olduktan sonra karşılıksız olmak şartıyla, bir de nassan veya işareten üç adedi bulunmamak ve bâin olduğunu bildirecek bir sıfatla mevsuf olmamak veya atıfsız bâin olduğunu bildirmemek, sayı ile veya bâin olduğuna delâlet edecek sıfatla benzetme yapmamak şartıyla talâk harfleriyle yapılır. Ric'î bâin: Bunun hilâfınadır ki, ayrılık ifade eden harflerle ve yine talâk harfleriyle yapılır. Lâkin hakikaten zifaftan öncedir yahut zifaftan sonra olup nassan yahut işareten üç adediyle beraberdir veya ayrılık bildiren bir sıfatla mevsuftur yahut atıfsız ayrılık bildirir veya ayrılığa delâlet eden bir sayı yahut sıfata benzetilir.»

Bu kayıtlarla neden ihtiraz ettiği musannıfın bâbın sonunda zikredeceği sözlerden anlaşılacaktır. Orada, "Parmaklarıyla işaret ederek sen şöyle boşsun derse, üç talâk vâki olur. Sen bâin talâkla boşsun derse, bâin talâk olur." diyecektir. Ve bâin derse bunun hilâfınadır. Sen bin gibi boşsun yahut "sen uzun boşsun" derse bâin talâk olur. Fetih sahibi ikinci kısmın sarîhten olmadığını tercih etmiştir. Binaenaleyh ondan ihtiraza hacet yoktur. Bahır sahibi Bedâyi'nin sözünü zâhir bularak, "Sarîhin haddi hepsine şâmildir." demiştir. Nehir sahibi, "Çünkü kesin olarak mâlûmdur ki, zifaftan önce yahut mal karşılığı talâkta ve benzerlerinde bu söz kinaye değildir. Aksi takdirde niyete yahut halin delâletine muhtaç olur. Bu suretle sarîh olduğu taayyün eder. Zira aralarında vasıta yoktur." demiştir. Yine Nehir'de Sayrafiyye'den naklen, "Karısına; sen boşsun. Benim sa-na döneceğim yok, derse ric'î talâk olur. Fakat sana dönmemem şartıyla derse bâin olur." denilmiştir. Bâbın sonunda son mesele hakkında sözün tamamı gelecektir.

METİN

Talâk-ı ric'înin hilâfını, yani bâini veya bir talâk' tan fazlayı niyet etse bile bir talâk-ı ric'î olur. Şâfiî buna muhaliftir. Yahut hiçbir şey niyet etmese yine talâk ric'î olur. Bu sözle bağlı olduğu ipten boşanmayı niyet ederse, sayı ile birlikte söylememek şartıyla diyaneten tasdik olunur. Zorla söyletilirse kazaen dahi tasdik olunur. Nitekim ipten veya bağdan boşsun diye açık söylese sözü tasdik olunur. Keza kadının ilk kocasından boş olduğunu niyet ederse, sahih kavle göre tasdik edilir. Hâniyye. İşten boş olduğunu niyet ederse asla tasdik edilmez. Fakat bunu açık söylerse yalnız diyaneten tasdik olunur.

İZAH

«Talâk-ı ric'inin hilâfını niyet etse bile» cümlesini niyetle kayıtlaması şundandır: Çünkü ben bunu bâin yaptım yahut üç talâk yaptım derse, İmam-ı Âzam'a göre dediği gibi olur. Onun kavline göre biri üç yapmasının mânâsı, bire iki daha kattı demektir. Yoksa bir talâkı üçeböldü demek değildir. Bedâyi'de böyle denilmiştir. Bâin olma meselesinde İmam Ebû Yusuf 'da onunla beraberdir. Üç olma meselesinde beraber değildir. İmam Muhammed her ikisini kabul etmemiştir. Nehir. Meselenin tamamı Nehir'le Bahır'dadır. Onu musannıf da kinayeler bâbında zikredecektir.

Bu anlattıklarımızdan anlaşılır ki, talâkı boştan sayı ile birlikte söyleyerek; sen iki defa boşsun yahut üç defa boşsun dese vâki olur. Çünkü bundan sonraki bâbta görüleceği vecihle talâk her ne zaman sayı ile birlikte söylenirse, sayı ile vâki olur. Talâk kelimesini söyleyip sustuktan sonra sayıyı katarsa, hükmün ne olacağını kinayeler bahsinde söyleyeceğiz.

«Şâfii buna muhaliftir.» sözü, sadece "veya bir talâktan fazlaya". ifadesine râcîdir. Eimme-i Selâse buna muhaliftir dese daha iyi olurdu. Nitekim Bahır'ın ifadesinden bu anlaşılır. İmam-ı Âzam'ın ilk kavli de budur. Çünkü sözünün muhtemel olduğu mânâyı niyet etmiştir. T.

«Yahut hiçbir şey niyet etmese yine talâk ric'î olur.» Çünkü yukarıda geçti ki, sarih talâk niyete muhtaç değildir. Lâkin talâkın hem kazaen hem diyaneten vâki olması için talâk sözünü mânâsını bilerek kadına izafeyi kasdetmesi mutlaka lâzımdır ve onu ihtimalli bulunduğu mânâya sarfetmemesi gerekir. Nitekim bunu Fetih sahibi ifade etmiştir. Nehir sahibi dahi tahkîkte bulunmuştur. Bu şundan korunmak için lâzımdır: Kadının yanında talâk meselelerini tekrar eder yahut bir kitaptan naklederek karım boştur sözünü söyler yazarsa; veya başkasının yeminini hikâye ederse, kendi karısını kasdetmedikçe asla talâk vâki olmaz. Bir de şundan korunmak içindir: Kadın kocasına talâk sözünü söylemeyi öğretir de mânâsını bilmeden söylerse, Özcend ulemasının verdikleri fetvaya göre asla talâk vâki olmaz. Onlar buna gizlemekten korunmak için fetva vermişlerdir. Başkaları ise sadece kazaen talâk vâki olmasın diye; bir de, sen hayızlısın diyecekken, dili sürçüp sen boşsun demesinden korunmak için böyle fetva vermişlerdir. Çünkü böyle bir sözle yalnız kazaen talâk vâki olur. Aynı zamanda sen talâksın sözüyle ipten boşsun mânâsını niyet ederse ondan da korunmuşlardır. Çünkü bu sözle dahi yalnız kazaen talâk vâki olur.

Şakacıya gelince: Onun talâkı hem kazaen hem diyaneten vâkidir. Çünkü o, sebebi bile bile kasdetmiştir. şeriat da hükmünü ister istemez aleyhine yürütmüştür. Nitekim yukarıda geçti. Bundan anlaşılır ki, Bahır ve Eşbâl'taki, "Sarîh söz niyete muhtaç değildir." ifadeleri yalnız kazaen geçerlidir. Diyaneten ise niyete muhtaçtır. Bu mânâ ulemanın, "ipten boşanmasını niyet ederse: yahut yanlışlıkla ağzından talâk sözü çıkıverirse, yalnız kazaen talâk vâki olur." sözlerinden alınır. Yani diyaneten talâk vâki değildir. Çünkü onu niyet etmemiştir demektir. Fakat bu söz götürür. Çünkü birincide diyaneten talâk vâki olmaması, sözü ihtimâIli bulunan mânâya serfettiği içindir. İkincide ise sözü kasdetmediği içindir. Bundan şu lâzım gelir: Diyaneten talâk vâki olmak için sözü kasdetmek şarttır ve sahih te'vil yapılmamalıdır. Talâk niyetine gelince: O şart değildir. Şu delille ki: İşten boşanmayı niyet ederse tasdik edilmez. Diyaneten dahi talâk vâki olur. Nitekim gelecektir. Halbuki bu adam talâkın mânâsını niyet etmemiştir. Şakadan boşadığında da öyledir.

«Diyaneten tasdik olunur» Yani niyeti kendisi ile Allah Teâlâ arasında sahihtir. Zira sözünün muhtemil olduğu mânâyı niyet etmiştir. Binaenaleyh müftü talâk vâki olmamıştır diye fetva verir. Fakat hâkim kendisini tasdik etmez. Talâk vâki olmuştur diye aleyhine hüküm verir. Çünkü söylediği karinesiz zâhirin hilâfıdır.

«Sayı ile birlikte söylememek şartıyla...» Bu şartı Bahır sahibi ve baş-kaları düğüm veya bağı açık söylediği yerde zikretmişlerdir. Meselâ sen şu düğümden üç kere boşsun derse, hem kazaen hem diyaneten talâk vâki olur. Nitekim Bezzâziye'de böyle denilmiştir. Muhit sahibi bunun illetini beyan ederek; "Çünkü bir düğümü üç defa çözmek tasavvur edilemez. Bu sebeple söz mânâsız kalmamak için nikâh bağına yorumlanır." demiştir. Nehir sahibi diyor ki: Bu ta'lil. iki defa söylemiş olsa hükmün ne olacağını ifade eder.» Onun için şârih adedi mutlak söylemiştir. Âşikârdır ki, açıkça düğümü söylemekle beraber âdet sebebiyle bu söz nikâh bağına yorumlanınca, düğüm söylenmezse evleviyetle nikâh bağına yorumlanır.

«Kazaen dahi tasdik olunur.» Yani diyaneten tasdik olunduğu gibi kazaen de tasdik edilir. Çünkü boşama kasdı olmadığına delâlet eden karine vardır. O da zorla boşattırılmasıdır. T.

«Keza ilk kocasından boş olduğunu niyet ederse ilh...» Bahır sahibi diyor ki: «Ey talik veya ey mutallâka sözü de sarihtendir. Koca, ben bununla sövmeyi kasdettim derse, kazaen tasdik edilmez. Diyaneten tasdik edilir. Hulâsa. Kadının evvelce boşandığı bir kocası varsa ve kocası ben ondan boşandığını kasdettim derse, bütün rivayetlerin ittifakıyla diyaneten tasdik olunur. Ebû Süleyman rivayetine göre kazaen de tasdik edilir. Bu güzeldir. Nitekim Fetih'te böyle denilmiştir. Sahih olan da budur. Nasıl ki Hâniyye'de bildirilmiştir. Kadının boşandığı kocası yoksa erkek tasdik edilmez. Keza ölmüş kocası varsa yine tasdik edilmez.»

Ben derim ki: Ulema bu tafsili nidâ suretinde zikretmişlerdir. Sen boşsun gibi ihbar suretinde zikreden görmedim.

«Aslâ tasdik edilmez.» Yani hem kazaen hem diyaneten tasdik edilmez. Fetih sahibi şöyle demiştir: «Zira talâk, bağı çözmek içindir. Kadın ise işle bağlı değildir. Binaenaleyh sözün muhtemeli değildir. İmam-ı Azam'dan bir rivayete göre diyaneten tasdik olunur. Çünkü bu söz kurtulmak için kullanılır.»

«Yalnız diyaneten tasdik olunur.» Yani kazaen tasdik olunmaz. Çünkü boşadı da sonra istidrak yoluyla iş kelimesini sözüne ekleyiverdi zannedilir. Düğüm kelimesini eklemesibunun hilâfınadır. Çünkü o burada az kullanılır. Fetih. Hâsılı Bahır sahibinin dediği gibi düğüm ile kaydın ve işin herbiri ya söylenir ya niyet edilir. Söylenirse, ya sayı ile beraberdir yahut değildir. Sayı ile beraber söylenirse, niyetsiz talâk vâki olur. Aksi takdirde işi zikrederse yalnız kazaen talâk vâki olur. Düğüm ve kayıt sözlerinde hiçbir şey vâki olmaz. Bunları söylemez de niyet ederse, iş sözünde diyaneten tasdik edilmez. Düğüm ve bağ sözlerinde diyaneten tasdik edilir, kazaen talâk vâkidir. Meğerki zorla söyletilmiş olsun. Kadın hâkim gibidir. Erkeğin söylediğini işitir veya kendisine âdil bir kimse haber verirse, cima için imkân vermesi helâl olmaz. Fetvaya göre kadın bu koca yı da öldüremez, kendisini de öldüremez. Kendisi için malla fidye verir yahut kaçar. Nitekim kadın haram olunca, erkeğin de onu öldürmeye hakkı yoktur. Erkek her kaçtıkça kadın onu sihirle geri çevirir. Bezzâziye'de Özcendî'den naklen bildirildiğine göre kadın onu dâvâya verir. Erkek yemin eder de kadının beyyinesi bulunmazsa günahı onun olur.

Ben derim ki: Yani kadın fidye vermeye veya kaçmaya yahut kocasını men etmeye kâdir olamazsa, günah kocasının olur. Binaenaleyh bu söz evvelkine aykırı değildir.

METİN

Talâk sensin yahut sen talâksın veya sen talâkın tâlikisin veya sen bir talâk tâliksin sözleriyle hiçbir şey niyet etmez veya mastarla niyet ederse, bir veya hürrede iki talâk vâki olur. Çünkü açık mastardır, sayıyı taşımaz. Tâlik kelimesiyle ikinci bir talâkı niyet ederse, kadın cima edilmiş olmak şartıyla iki ric'î talâk vâki olur ve sen boşsun sen boşsun demiş gibi olur. Zeylâî. Üçü niyet ederse üç olur. Çünkü üç hükmî ferddir. Onun içindir ki cariyede iki talâk, hürrede üç talâk mesabesindedir. Keza kendinden önce bir kadın geçen hürre de böyledir. Cevhere. Lâkin Bahır sahibi bunun hata olduğunu kesinlikle söylemiştir.

İZAH

«Talâk sensin ilh...» sözleri kadını belirli veya belirsiz mastarla yahut sonunda mastar bulunan ism-i faille ifade etmenin hükmünü beyandır.

«İki ric'î talâk vâki olur.» Hidâye sahibinin tuttuğu yol budur. Bu kavil İmam Ebû Yusuf'tan rivayet olunur. Ebû Yusuf Câfer dahi buna kaildir. Sözün mutlak olmasının gereği sahih olmamaktır. Fahru'l-İslâm buna kail olmuştur. Fetih sahibi de onu te'yid etmiştir. Nehir sahibi mezhepte tercih edilen kavlin bu olduğunu söylemiştir.

«Cima edilmiş olmak şartıyla» iki ric'î talâk vâki olur. Cima edilmemişse, birinci talâkla boş olur; ikinci talâk hükümsüz kalır.

«Çünkü açık mastardır.» sözü, yahut iki talâk vâki olur ifadesinin illetidir. Yani mastar, birlikleri ifade eden sözlerdendir. Onda hâlis adede riayet edilmez, birliğe riayet edilir. Bu da ya hakikaten bir, yahut cins itibariyle bir olmakladır. İki adedi bunların ikisinden de uzaktır. Nehir.

«Çünkü üç hükmî ferddir.» Zira üç bütün talâkların hepsidir. Binaenaleyh o talâkın kâmil ferdidir. Onu murad etmek, sayıyı murad etmek değildir. T.

«Onun içindir ki...» Yani hükmen fert olduğu içindir ki demektir.

«Lâkin Bahır sahibi ilh...» şöyle demiştir: «Cevhere'deki; hürreden önce bir kadın almışsa her ikisini niyet ettiği takdirde iki talâk vâki olur, ifadesi açık hatadır.» Nehir sahibi bu hususta söz etmiş; "Birinci kadınla birlikte iki talâkı niyet ederse üç talâkı niyet etmiş demektir. O halde milkinde yalnız vâki olan iki talâk kalmıştır." demiştir. H.

Ben derim ki: Eğer maksat birinciye katılan iki talâkı niyet etmesi ise, bununla o kimse ikiyi niyet etmekten çıkmaz. Bu da hâlis adettir, niyet edilmesi sahih değildir. Maksat bu adam birinci talâk da içlerinde olmak üzere üçü niyet etmiştir demekse bu sahihtir. Çünkü üç itibarî ferddir. Zahîre'de şöyle denilmiştir: «Hürreyi bir defa boşar da, sonra ona, sen bana haramsın diyerek ikiyi niyet ederse niyeti sahih olmaz. Üç talâkı niyet ederse, niyeti sahih olur ve diğer iki talâk vâki olur»

FER'İ MESELE: Bezzâziye'de şöyle denilmiştir: «Bir adam iki karısına; siz haramsınız der de birisi hakkında üç talâkı, diğeri hakkında bir tâlakı niyet ederse. İmam-ı Azam'a göre niyet sahih olur. Fetva da buna göredir»

METİN

Talâkta kullanılan sözlerden bazıları da; talâk bana lâzım geliyor, haram bana lâzım geliyor, bana talâk düşüyor, bana haram düşüyor, sözleridir. Örf bulunduğu için bunlarla niyetsiz talâk vâki olur. O adamın hiç karısı yoksa, bu söz yemin olur. Yeminini bozarsa kefaret verir. Kudûri'nin Tashih'i.

İZAH

«Örf bulunduğu için bunlarla niyetsiz talâk vâki olur.» Yanı bunlar kinaye değil sarih sözlerdir. Buna delil; niyetin şart olmamasıdır. Velevki haram kelimesiyle vâki olan bâin olsun. Çünkü sarih sözle bazen bâin talâk vâki olur. Nitekim yukarıda geçti. Lâkin sarih sözle bâin talâkın vukubulması söz götürür. Biz onu kinayeler bâbında söyleyeceğiz. Şârihin söylediklerinin sarih olması, örf-ü âdette kadın boşamada bu sözlerin kullanılmaları yaygın olduğu içindir. Halk bunlardan başka talâk sîgası bilmezler ve bunlarla ancak erkekler yemin ederler.

Yukarıda geçti ki sarih, örf-ü âdete göre talâkta kullanılması daha fazla olan kelimedir. Öyle ki örfen ancak talâkta kullanılır. Yani hangi dilde olursa olsun böyledir. Bu, zamanımızın örfünde de böyledir. Binaenaleyh bu sözleri sarîh itibar etmek gerekir. Nitekim müteehhirin ulema, "Sen bana haramsın." sözüyle, niyetsiz talâk-ı bâin vâki olduğuna fetva vermişlerdir. Çünkü örf vardır. Halbuki mütekaddimin ulemaya göre nassan sâbit olan bunun niyete bağlı olmasıdır. Bu. aşağıda gelecek olan, "Karısına, talâkın üzerime olsun dese bir şey vâki olmaz." ifadesine aykırı değildir. Çünkü o örf galebe etmediğine göredir. Rumeli müftüsü Allâme Ebussuud Efendi'nin, "Talâk borcum olsun veya talâk bana lâzım olsun. sözleri ne sarîhtir ne de kinaye." diye fetva vermesi buna yorumlanır. Yani onun zamanında onlar örf-ü âdet olmamıştır. Onun içindir ki, musannıf Minah adlı eserinde, "Bunların talâkla kullanılması bizim memleketimizde yaygın örf haline gelmiştir. Halk bunlardan başka talâk sigası bilmezler. Binaenaleyh böyle bir sözle niyetsiz dahi fetva vermek icabeder. Nitekim haram bana lâzım geliyor, haram üzerime borç olduğu gibi sözlerde hüküm budur." demiştir.

Örf bulunduğu için bununla talâk vâki olduğunu açıklayanlardan biri de Şeyh Kâsım'dır. Tashih'inde. "Ebussuud'un fetvası, onların memleketinde bu sözün talâkta aslâ kullanılmamasına mebnîdir. Nitekim gizli değildir." demiştir. Şeyh Kâsım'ın söylediğini ondan önce muhakkık üstadı Kemâl b. Hümam Fethu'l-Kadîr'de söylemiş; Bahır ve Nehir sahipleri de ona tâbi olmuşlardır. Abdülgâni Nablusi'nin bu hususta, "Ref'ül-İnfilâk fialeyye't-Talâk" adını verdiği bir risalesi vardır ki, o risalede diğer üç mezhebe göre talâk vâki olduğunu nakletmiştir.

Ben derim ki: Ben bu meselenin bizim mezhebimizde mutekaddimin ulemadan nakledildiğini gördüm. Zahîre'de şöyle denilmektedir: «Şu işi yaparsam üç tatlîk üzerime olsun; yahut vâcipler üzerime olsun diyen bir kimse hakkında İbn-i Selâm'dan rivayet edildiğine göre, o belde halkının yeminlerinde galebe çalan âdeti itibar olunur» Bunu Surûcî dahi Gâye'de zikretmiştir. Nitekim gelecektir. Gerçi Hayriyye sahibi Ebussuud Efendi'ye uyarak bununla talâk vâki olmaz diye fetva vermişse de, sonra ondan dönerek hemen arkacağından hilâfına fetva vermiş ve şöyle demiştir: «Ben derim ki: Bu sözle şu zamanda talâkın vâki olması haktır. Çünkü boşama manâsında şöhret bulmuştur. Binaenaleyh fercler meselesinde ihtiyatla amel etmiş olmak için buna dönmek ve buna itimat etmek vâciptir

TEMBİH: Muhakkık İbn-i Hümam'ın Fetih'teki ibaresi şöyledir: «Yemin ederken, talâk bana lâzım gelsin, bunu yaymam demek bizde örf olmuştur. Bunu söyleyen, yaparsam bana talâk lâzım gelsin demek ister. Binaenaleyh bunu aleyhlerine yürütmek gerekir. Çünkü bu söz, ben şunu yaparsam sen boşsun demiş gibi olur. Keza köyler hâlkı, "üzerime talâk borç olsun bunu yapmam" diye yemin etmeyi örf-ü âdet edinmişlerdir.» Bu açık olarak gösteriyor ki, bu söz mânâ itibariyle üzerine yemin edilen fiile örfün galebesiyle tâlik yapmaktır. Yalnız bunda açık olarak tâlik edatı yoktur. Tatarhâniyye'nin ondokuzuncu faslında da, bu muteberdir diye açıkca ifade edildiğini gördüm. Orada şöyle deniliyor: «Hâvî'de Ebu'l-Hasen Kerhi'den naklen bildirildiğine göre, sabah namazını kılmamış olmakla itham edilen birkimse; kölem hür olsun ben onu kıldım derse, ve bu sözle şart yapmak onların dilinde örf-ü âdet ise, Kerhî; ben onların işini örf edindikleri şarta göre yürütürüm. Nasıl ki bir adam; sabah namazını kılmadımsa kölem hür olsun der de, kıldığı anlaşıldığında köle âzâd olmazsa, burada da öyledir demiştir.»

Bezzâziye'de şu ibare vardır: «Bir adam karısına: şu hâneya girersen sen boşsun, seni mutlaka boşarım derse, işte bu adam o hâneye girerse karısını boşayacağına talâkla yemin etmiştir. Bu söz; şu hâneye girersen kölem hür olsun, seni mutlaka döverim demesi mesabesindedir. Bu adam hâneye girerse karısını mutlaka dövmek için, kölesinin âzâdına yemin etmiştir. Binaenaleyh karısı o hâneye girerse onu boşaması lâzım gellr Kan-disi veya karısı ölürse, hayatın sonunda şart ortadan kalkmış demektir.» Yani talâk vâki olur. Nitekim Münyetü'l-Müfti'de beyan edilmiştir.

Ben derim ki: O adam şöyle demiş gibi olur: «Sen şu hâneye girersen ve ben de seni boşamazsam sen boşsun.» ve «Sen şu hâneye girersen ben de seni dövmezsem kölem hür olsun.» Hambeliler kitaplarında bunun, vallâhi yaparım mesabesinde yemin yerine kullanıldığını söylemiştir. Nehir sahibi de şöyle demiştir: «Bir kimse, talâk borcum olsun veya talâk bana lâzım gelsin yahut haram lâzım gelsin der de şunu yapmam demezse, hükmün ne olacağını ulemanın kitaplarında bulamadım.» Miskîn hâşiyelerinde şöyle denilmiştir: «Bunu üstadımız Surûci'nin Gâye'sinde Mugnî'ye nisbet edilmiş olarak açıklandığını görmüştür. İbaresi şudur: Talâk bana lâzım gelir yahut talâk bana lâzımdır, sarihtir. Çünkü talâkı vâki olan kimseye, ona talâk lâzım oldu denilir. Üzerime talâk lâzım gelsin sözü de öyledir.» Seyyid Hamevî'nin Gâye'den naklettiğine göre, talâk bana lâzımdır sözü niyetsiz vâki olur.

Ben derim ki: Lâkin ihtimâl Gâye'nin muradı, üzerine yemin edilen şey zikredildiği surettir. Zira biliyorsun ki, bununla örfte tâlik kasdedilir. Bana talâk borç olsun bu işi yapmam demek, bu işi yaparsam sen boşsun demek gibidir. Şöyle yapmam sözünü söylemeyince, sadece talâk bana borç olsun kısmı tâliksiz olarak kalır. Örf olan, bunun inşada değil tâlik yerinde kullanılmasıdır. İnşada anında geçerli olarak kullanılması örf olmayınca sarih sayılmaz ve aşağıda gelen, seni boşamak borcum olsun sözündeki hilâfa göre olmak gerekir. Sonra gördüm ki Seyyid Abdulgâni risalesinde bunun benzerini zikretmiş.

TETİMME: Üçü niyet edenin niyeti sahih olmak gerekir. Çünkü talâk sözü mastarla zikredilmiştir. Mastarda üçü niyetin sahih olduğunu biliyorsun. Haram üzerime borç olsun sözünde de böyledir. Ulema, sen bana haramsın sözünde üç talâkı niyet etmenin sahih olduğunu açıklamışlardır.

«Yemin olur ilh.. » Yani harama yemin ettiği surette yemin olur. Zira Zahîre ve diğer kitaplardazikredilen budur. Sonra gördüm ki Bezzâziye sahibi şöyle demiş »Talâkın haram lâfzıyla vâki olduğu yerlerde o adamın karısı yoksa yeminini bozduğu zaman kendisine kefaet lâzım gelir. Nesefî kefaret lâzım gelmez kanaatındadır.»

METİN

Üzerime kolumdan talâk lâzım gelsin sözü de böyledlr. Bahır. Seni boşamak boynuma borç olsun dese talâk vâki olmaz. Vâcip olsun, lâzım olsun, sabit olsun veya farz olsun kelimesini ziyade etse acaba talâk olur mu? Bezzâzî muhtar olan kavle göre olmaz demiş; Kaadı Hâsî olur diye cevap vermiştir.

İZAH

«Üzerime kolumdan talâk lâzım gelsin.» sözü Bahır sahibinin bir incelemesidir. O bunu yukarıda geçen; «Bir kimse; sen şu işten boşsun der de yanında sayı zikretmezse kazaen talâk vâki olur, diyaneten olmaz.» sözünden almış ve şöyle demiştir: «Çünkü bu söz, burada talâkın evleviyetle vâki olduğunu göstermektedir.» Allâme Makdisî bunu reddetmiş; «Çünkü kendisine benzetilende talâka mahâl olan kadına hitap etmiş; sonra kadının hissen ve şer'an bağlı olmadığı ameli zikretmiştir. Binaenaleyh sözü örf-ü âdet olan şer'i mânâdan başkasına değiştirmek delilsiz sahih değildir. Benzetilen bunun hilâfınadır. Çünkü talâkı mahalli olmayan bir şeye izafe etmiştir ki o da koludur. Halbuki ben senden boşum dese hükümsüz olur.» demiştir. Bu satırlar kısaltılarak alınmıştır, Hayreddin-i Remlî de bunun benzerini söylemiştir.

Ben derim ki: şöyle denilebilir: Burada talâkı mahallinden başka bir yere izafe etmek yoktur. Zira yukarıda geçtiği vecihle. «Üzerime talâk lâzım gelsin ben bu işi yapmam.» sözü, «Eğer yaparsam sen boşsun.» demek gibidir. Binaenaleyh örfte mânâ itibariyle kadına izafe edilmiştir. Adı geçen izafet muteber olmasa talâk vâki olmazdı. Bunun gibi bu da, «Ben şöyle yaparsam sen benim kolumdan boşsun.» demek gibi olur ve kadına izafette kendisine benzetilene müsavi olur. Şu da var ki, «Ben senden boşum.» sözünde açık olarak erkeği talâkla vasıflandırmak vardır. Binaenaleyh talâk vâki olmaz. Çünkü talâk kadının sıfatıdır.

«Üzerime talâk borç olsun.» sözüne gelince: Bunun mânâsı, kadını boşamanın kocası üzerine vâki olmasıdır. Burada talâkı mahallinden başka bir yere izafe yoktur. Bilâkis mahalline izafe vardır. Hem de vukuun mahalline izafetiyle birliktedir. Çünkü halkın dilinde. «Böyle dediği vakit onun üzerine talâk vâki olur.» sözü şuyu bulmuştur. Evet, Hayreddln-i Remlî şöyle demiştir: «Üzerime kolumdan talâk lâzım gelsin, sözüyle yemin eden kimse, bununla kesin olarak karısını kasdetmez. Çünkü avam takımının âdeti, talâk olur korkusuyla bu sözü kadına söylemekten çekinmektir. Onun için bazen kolundan, bazen mürüvvetinden derler. Bazıları bunu söyledikten sonra, "Çünkü kadınları anmakta hayır yoktur". cümlesiniziyade ederler.»

Ben derim ki Eğer örf böyle ise, talâk vâki olmayacağında tereddüt etmemek gerekir. Çünkü bu adam talâkı koluna ve benzerine yapmıştır, kadının üzerine yapmamıştır. Sonra Hayreddin-i Remli şöyle demiştir: «Meğerki üzerime kolumdan üç talâk lâzım gelsin demiş olsun. Bunun vukuu için bir vecih söylenebilir. Çünkü üçü zikretmek onu tayin eder.»

«Seni boşamak boynuma borç olsun derse...» Hâniyye'de şöyle denilmiştir «Seni boşamak boynuma borç olsun, dese Asıl adlı kitapta istişhadın vechi anlatılırken şöyle denilmiştir: Görmüyor musun bir adam Allah için karımı boşamak boynuma borç olsun dese bir şey lâzım gelmez.»

Ben derim ki: Bu sözün muktezası şudur: Seni boşamak boynuma borç olsun sözünde talâk vâki olmamasının illeti, bunun nezir sigası olmasıdır. Bu hacc boynuma borç olsun demek gibidir ve kadını boşamaya nezretmiş gibidir. Nezir ise ancak maksut olan bir ibadette yapılır. Talâk Allah Teâlâ'ya helalların en çirkinidir. O ibadet değildir. Bu sebeple o kimseye bir şey lâzim gelmez.

«Ziyade etse ilh...» demesinden anlaşılıyor ki, bir şey ziyade etmeksizin seni boşamak boynuma borç olsun sözünde zikredilen hilâf yoktur. Hâniyye ve Hulâsa'dan anlaşılan da budur. Lâkin Seyyidi Abdülgâni'nin, Serahsî'nin Edebu'l-Kaadi'sinden naklettiğine göre bir adam karısına. «Seni boşamak üzerime farz olsun» yahut «lâzım olsun» veya «Seni boşamak borcumdur.» dese, sahih kavle göre bunların hepsinde talâk vâki olur. Köle âzâdı bunun hilâfınadır. Çünkü o vâcip olan şeylerdendir. Binaenaleyh ihbar sayılır. Bu sözün bir mislini Muhit Muhtasar'ından da nakletmiştir.

«Kaadı hâsi olur diye cevap vermiştir.» Kaadı Hâsî'nin Fetevâ'sında ibaresi şöyledir: «Bir adam karısına, seni boşamak üzerime vâcip olsun; yahut seni boşamak bana lâzımdır dese. Ebû Hanife'ye göre niyetsiz talâk vâki olur. Muhtar olan kavil budur. Muhammed b. Mukâtil buna kaildir. Fetva da buna göredir. Sen bilirsin ki, fetva sözü sahihleme sözlerinin en kuvvetlisidir. Hâniyye sahibinin Fatih Ebû Cafer'den naklettiğine göre. «Üzerime vâciptir.» sözüyle talâk vâki olur. Çünkü halk bunu örf-ü âdet edinmiştir.»

«Sabit olsun, farz olsun, lâzım olsun...» sözleriyle talâk vâki olmaz. Çünkü bu hususta örf-ü âdet yoktur. Bu sözün muktezası şudur: Üzerime talak borç olsun sözüyle talâk vâki olur. Çünkü bu, bildiğin gibi zamanımızdan örf olmuştur. Hâsi talâkın vukuunu şu sözüyle ta'lil etmiştir: «Çünkü talâk vâcip veya sabit olmaz. Bilâkıs onun hükmü sabit olur. Hükmü de ancak vukuundan sonra vâcip ve sabit olur.''»

Fetih sahibi diyor ki: «Bu, talâkın iktizaen sabit olduğunu gösterir ve niyetine bağlıdır. Meğerki bu hususta yaygın bir örf bulunduğu anlaşılsın. O zaman sarih olur ve başkamânâya yorumlamak hususunda kazaen tasdik edilmez. Ama o kimseyle Allah Teâlâ arasında talâkı niyet etmişse talâk olur, etmemişse olmaz. Çünkü bazen bu iş bana vâciptir denilir de yapmam gereklidir mânâsı kasdedilir, yaptım mânâsı kasdedilmez. Bu adam sanki seni boşamam gerekir demiş gibidir.»

METİN

Seni Allah boşasın dese, acaba niyete muhtar olur mu? Kemâl diyor ki: «Doğrusu evet olur.» Kocası karısına, «sen tâlik ol» yahut «boşanmış ol» veya «ey mutallâka» dese talâk vâki olur. Keza, «ey tâli», «ey tâlu» sözleriyle talâk vâki olur. Çünkü bu terhimdir. (Ey tâlik kelimesinin kısaltılmışıdır.) Yahut, «sen tâli» derse talâk vâki olur. Aksi takdirde niyete bağlı kalır. Nitekim bunu heceleyerek harf harf söylese; yahut âzâd kelimesini böyle söylese niyetine bağlıdır.

İZAH

«Kemâl diyor ki: Doğrusu evet olur.» Bu sözü ondan Bahır ve Nehir sahipleri nakletmiş ve hilâfı hikâye ettikten sonra Kemâl'i tasdikte bulunmuşlardır. Vechi şudur: Bu söz duaya ihtimallidir. Binaenaleyh niyete bağlıdır. Tatarhâniyye'de Attabiyye'den naklen şöyle denilmiştir: «Muhtar olan kavil, niyete bağlı olmamasıdır. Zahîruddin bununla fetva verirdi. Makdisî, bizim zamanımızda vâki olur demiştir. Bunun benzeri şudur: Adam karısından beraet ister, o da Allah seni beri kılsın der. Bu fetva hâdisesi olmuştur. Ben bunun sahih olduğunu yazdım. Çünkü bu halkın örfü olmuştur.»

Ben derim ki: Bunun bir misli de Kâri-i Hidâye Fetevâ'sında ve Muhibbîyye manzumesindedir. Tamamı hul'da gelecektir.

«Tâlik ol yahut boşanmış ol.» sözleri hakkında Fetih sahibi şunu söylemiştir: «İmam Muhammed'den rivayet edildiğine göre talâk vâkidir. Çünkü «ol» kelimesi hakikatta emir değildir. Zira kadının kadından boş olması tasavvur edilemez. Bu emir kadının boş olmasını isbattan ibarettir. Nitekim Teâlâ Hazretlerinin, «Ol der. O do oluverir.» âyet-i kerimesi, emir değil yaratmaktan kinayedir. Kadının boş olması önceden boşamayı iktiza eder. Bu söz, geçmişte talâk ikâını tazammun eder. Boşanmış ol sözü de böyledir. Cariyeye efendisinin hür ol demesi bu kabildendir.»

«Ey mutallâka!» sözü hakkında evvelce demiştik ki: Şayet kadının kocası var da onu evvelden boşamış olup. «Ben o talâkı kasdetmiştim.» derse diyaneten tasdik olunur. Sahih kavle göre kazaen de öyledir. Tatarhâniyye'de Muhit'ten naklen, «Kocası sen boşsun der de sonra ey mutallâka diye çağırırsa, ikinci bir talâk vâki olmaz.» denilmiştir. Ey mutallâka yerine ey mutlaka dese, bu söz kinayeye mülhak olur. Nitekim Bahır'dan naklen arzetmiştik,

«Talâk vâki olur.» Yani niyete muhtaç değildir. Çünkü sarîh sözdür.

«Ey tâlu» şeklini inceleme neticesi Nehir sahibi söylemiş ve şöyle demiştir. «Tâlu demesininde aynı hükümde olması gerekir. Çünkü lügaten tâlu; beklemeyen mânâsına gelir. Tâle demesi bunun hilâfınadır. Çünkü niyete bağlıdır» Kendisine itiraz edilmiş ve şöyle denilmiştir: «Tâlu dediği zaman dahi niyete bağlı olması gerekir. Çünkü diğerini beklemezse, t. I, k maddesi mevcut olmadığı gibi, mülâhaza dahi edilemez. Binnenaleyh sarîh değildir. Bekler mânasına gelen tâli bunun hilâfınadır.»

Ben derim ki: Şöyle cevap verilebilir. Münadanın terhiminde zamme şekli sabit bir lugat olduğuna göre, terhim yapmakla o söz nidâdan önceki mânâsından çıkmaz. Çünkü terhim yapılan sözü işiten herkes, o kelimeye nidâ edildiğini bilir. Atılan kısmı bekleyip beklememek itibari bir şeydir. Ulema bunu o kelimeyi zamme va kesire ile okuyabilmek için takdir etmişlerdir. Aksi takdirde münadanın çağrılması kasdedilmeyen başka bir isim olması lâzım gelir. Bana zahir olan budur.

«Yahut sen tâli derse...» niyetsiz talâk vâki olur. «Sen tâki» demesi, yani tâlik kelimesinden 'l' harfini atması bunun hilâfınadır. Çünkü bununla niyet etse de talâk vâki olmaz. Örfen mûtad olan, kelimenin (orta harfini değil) sonunu atmaktır. Tatarhâniyye.

«Aksi takdirde...» Yani münada olmayan tâlik kelimesini tâli şeklinde söylemezse, talâkın vukuu niyete bağlı kalır. Talâk müzakeresi ile öfke hali de niyet hükmündedir. Nitekim Hâniyye'de belirtilmiştir. Fethu'l-Kadir'in kinayeler bahsinde şöyle denilmiştir: «En güzeli, mutlak surette niyete bağlı olduğunu söylemektir. Çünkü tâlik kelimesi kafsız söylenirse, bilittifak sarih değildir. Çünkü kullanılması çok değildir. Terhim dahi lügatta nidâdan başka yerde caiz değildir. Şu halde lugaten, örfen diye bir şey yoktur. Kazaen yeminiyle birlikte tasdik olunur. Bundan yalnız öfke ile talâk muzakeresi hâli mustesnadır, Bu hallerde kelimeyi sâkin okusun okumasın kazaen talâk vâki olur.» Tamamı Fetih'tedir.

Ben derim ki: Tatarhâniyye'den naklettiğimiz. «Kelimenin sonunu atmak örten âdettir.» sözü cevabı ifade eder. Çünkü tâlik kelimesi kesin olarak sarihtir. Kelimenin sonunu atmak örfen âdet olunca, bu onu sarîh olmaktan Çıkarmaz. Gerçekten kelimenin sonunu atmak, sözün güzelliklerinden, sayılmıştır. Bedi uleması onu iktifa kısmından sayarlar. Şu da var ki, kelimenin sonunu başka bir harfle değiştirmek - evvelce geçen bozuk talâğ ve telâğ kelimeleri gibi - o kelimeyi sarih olmaktan çıkarmaz. Halbuki o kelimenin o şekilde kullanılması çok değildir. Bu olsa olsa ondan sarih lâfız kasdedildiği içindir. Bozuk şekil ârızîdir. Çünkü ya hataen ağızdan çıkıverir yahut konuşanın dili öyle olduğu için kasten öyle söylenilir. Benim akl-ı kâsırıma zâhir olan budur.

METİN

Nehir'de Tashih'ten naklen, «Sana talâkını rehin ettim.» gibi sözlerle sahih kavle göre talâk vâki olmadığı bildirilmiştir. Bir kimse, sen boşsun gibi bir sözle talâkı karısına veya boyun, ünük, ruh, beden ve ceset, ferc, yüz, baş ve keza kıç gibi kadının bütününü ifade eden bir uzvuna; yahut yarısı ve üçte biri gibi - onda birine kadar - şâyi bir cüzüne izafe ederse, talâk vâki olur. Çünkü beden parçalanmayı kabul etmez. Kollarla bacaklar cesette dahildir. Bedende dahil değildir. Bud ve dübür ile muhtar kavle göre kan bunların hilâfınadır.

İZAH

«Nehir'de Tashih'ten naklen ilh...» Yani Allâme Kâsım'ın Tashihu'l-Kudûri nâmındaki kitabından ibare nakledilmiştir ki, bununla Bahır sahibine ret cevabı verilmek istenilmiştir. Bahır sahibi, «Sana talâkını hibe ettim.» sözünden, bu sözün sarih olduğunu anlamıştır. Keza, «Sona tevdi ettim, sana rehin ettim.» sözlerinden bunların sarih oldukları mânâsını çıkarmıştır. Nehir sahibi diyor ki: «Tashih-i Kudûri'de Kâdıhân'dan nakledildiğine göre, sana talâkını hibe ettim sözünde sahih kavil, talâkın vâki olmamasıdır. O halde sana tevdi ettim, sana rehin ettim sözleriyle talâk vâki olmaması evleviyette kalır. İleride göreceğiz ki, sana rehin ettim sözü kinayedir. Muhit'te beyan edildiğine göre bir kimse karısına, «Sana talâkını rehin ettim.» dese, ulema talâk vâki olmadığını söylemişlerdir. Çünkü rehin milkin elden gitmesini ifade etmez.»

Ben derim ki: Kinaye olmasının muktezası şudur: Talâk niyet bulunmak şartıyla vâki olur. Bahır sahibi bunu kinayeler bâbında kinayelerden saymıştır. Keza sana talâkını hîbe ettim, sana talâkını tevdi ettim, sana talâkını ödünç verdim sözlerini de kinayelerden saymıştır. Tamamı kinayeler bâbında gelecektir.

«Sen boşsun gibi...» Keza o boştur, şu boştur gibi zamir ve ism-i işaretlerle veya soyadı ve benzeriyle talâkı kadına izafe ederse kadın boş olur. Musannıf muradın mânâya tahsisi itibariyle kadının bütününü ifade eden sözler olduğuna işaret etmiştir.

«Kadının bütününü ifade eden» sözüyle de, mecaz yoluyla bütününü ifade eden kelimelere işaret etmiştir. Yoksa Fetih'te beyan edildiği gibi bunların hepsiyle bütün beden ifade edilir.

«Boyun ilh...» kelimesiyle bütün ceset ifade edilir. Çünkü Teâlâ Hazretlerinin, «Bir boyun âzâd etmesi lâzım gelir.» âyet-i kerimesinde boyun kelimesi bütün ceset mânâsına kullanılmıştır. «Ünükleri ona âmâde oldu.» âyet-i kerîmesindeki ünük sözü de böyledir. «Ruhu helâk oldu.» cümlesindeki ruh kelimesi nefsi mânâsındadır. Nefis kelimesi de bütün vücudu mânâsına gelir. Nitekim, «Biz onlara Tevrat'ta nefse karşı nefis diye yazdık.» âyet-i kerîmesinde nefis bu mânâyadır.

«Ferc» kelimesi, «Allah kaltak üzerindeki ferclere lânet etsin.» hadîs-i şerifinde bütün beden mânâsında kullanılmıştır. Fetih sahibi bu hadisin cidden garip olduğunu söylemiştir.

«Yüz» kelimesi, Teâlâ Hazretlerinin, «Onun yüzünden başka her şey helâk olacaktır. Yalnız Rabbinin yüzü kalacaktır.» âyet-i kerîmesinde Allah Teâlâ'nın zâtı mânâsında kullanılmıştır. Baş kelimesi de öyledir. "Kölelerden bir ve iki baş âzâd etti.", "Senin başın selâmette oldukça ben de hayır üzereyim." denlilir ki, bundan murad da zâttır. Fetih.

Bahır sahibi diyor ki: «Fethu'l-Kadir'in kefâlet bahsinde bildirildiğine göre bir kimse, gözümle kefil oldum dese, sahih olup olmayacağını İmam Muhammed zikretmemiştir. Belhi sahih olmayacağını söylemiştir. Nitekim talâkta sahih değildir. Meğerki bu sözle bedeni niyet etmiş olsun. Ama vâcip olan, kefâlette de talâkta da sahih olmasıdır. Çünkü göz kelimesiyle bütün vücut ifade edilir. Kavmin gözü, o insanlar arasında bir gözdür denilir. Ama ihtimâl bu onların zamanında meşhur değilmiştir. Bizim zamanımızda ise meşhur olduğunda şüphe yoktur.»

«Keza kıç gibi ilh...» Bahır sahibi diyor ki: «Kıç kelimesi dübüre muradif de olsa, hükümde müvasi olmaları lâzım gelmez. Çünkü burada itibar, sözün bütün vücudu ifade etmesinedir. Görmüyor musun bud kelimesi de fercin muradifidir. (İkisi bir mânâyadır.) Ama buradaki hükmü tabirdeki hükmü gibi değildir.»

Hâsılı kıç ve ferc kelimeleriyle bütün beden ifade edilir. Talâk bunlara izafe edilirse vâki olur. Birincinin muradifi ki dübürdür ve ikincinin muradifi ki bud'dur bunun hilâfınadır. Bunlarla bütün beden ifade edilmediği için talâk da vâki olmaz. Teradüf, yani aynı mânâda olmalarından, hükümde de müsavi olmaları lâzım gelmez. Lâkin Fetih sahibi itiraz ederek şunları söylemiştir: «Eğer muteber olan ifadenin şöhret bulmasıysa, ferce izafe etmekle de talâkın vâki olmaması icabeder. Çünkü bu kelime bütün vücut mânâsında şöhret bulmamıştır. Şayet bazı lisan âlimlerinin kullanmış olması muteber sayılırsa, el kelimesinde hilâfsız olarak talâk vâki olması icabeder. Çünkü elin bütün beden hakkında kullanılması Teâlâ Hazretlerinin, "Bu, senin iki elinin takdim etmesi sebebiyledir." âyet-i kerîmesiyle sübut bulmuştur. Yani sen takdim ettiğin için demektir. Rasulullah (s.a v.) dahi, "Elin aldığı şey, onu gerisi geriye verinceye kadar üzerine borçtur." buyurmuştur.»

Ben derim ki: Şöyle cevap verilebilir: Muteber olan birincisidir. Lâkin onun herkesçe bütün beden mânâsında kullanılmasının şöhret bulması lâzım gelmez. Sadece meselâ konuşan kimsenin örfünde şöhret bulması kâfidir. Şu halde onun memleketinde el kelimesiyle bütün beden kasdedildiği şöhret bulmuşsa, ele izafe edilen talâk vâki olur. Ferc kelimesi şöhret bulmamışsa, ona izafe edilen talâk vâki olmaz. Sonra Fetih sahibinin sözünde bu mânâyı ifade eden kelimeler gördüm. Şöyle demiş: «Başa izafe etmekle talâkın vukuu, onunla bütün beden ifade edildiği içindir. Yoksa yalnız baş itibara alındığı için değildir. Onun içindir ki koca; ben yalnız başı kasdettim dese, Hulvânî'nin beyanına göre talâk vâki olmaz demek uzak görülemez. Lâkin bu diyaneten olmak gerekir. Kazaen ise bu kelimeyle bütün bedenin ifade edilmesi şöhret bulmuşsa, o kimse tasdik edilmez. Koca, ben et kelimesiyle elinsahibini kasdettim. Nitekim âyet ve hadiste sahibi kasdedilmiştir, derse, bir kavmin örfüne göre bununla bütün beden ifade edildiği takdirde talâk vâki olur. Çünkü talâk örfe ibtina eder. Onun için melezlerden biri Farsça karısını boşasa talâk vâki olur. Fakat bunu, mânâsını bilmeyerek bir Arap söylese, talâk vâki olmaz.»

Görülüyor ki, başa veya ele izafe edilen talâkın kazaen vâki olması, bu sözlerle bütün bedenin ifade edilmesi örf olduğuna göredir. Keza, "Bir kavmin örfüne göre bununla bütün beden ilh...» sözü dahi açık olarak gösteriyor ki, o kavme göre bu meşhur değilse talâk vâki olmaz. Halbuki baş ve el kelimelerini bütün beden mânâsında kullanmak hem lügaten hem şer'an sabittir. Allahu a'lem.

«Yahut yarısı ve üçte biri gibi...» Bir cüzü şâyi'ine izafe etmekle tatâk vâki olduğu gibi: talâkı kadının bir cüzünden birine izafe etmekle de vâki olur. Nitekim Hâniyye'de bildirilmiştir. Çünkü cüz'ü şayi satış vesaire gibi tasarruflara mahâldir. Hidâye.

Tahtâvî diyor ki: «Ancak talâktan başkası hakkında parçalanmayı kabul eder. Şeyhizâde'nin söylediğine göre talâk evvelâ o cüzde vâki olur, sonra ondan öteki cüzlere sirayet eder. Böylece bütünü boş olur»

«Çünkü beden parçalanmayı kabul etmez.» sözü, "Yahut talâkı kadının bir cüzü şâyi'ine izafe ederse" ifadesinin illetidir. T. Burada şöyle bir itiraz yapılabilir: Bundan, meselâ bir parmağa izafe edilen talâkın vâki olması lâzım gelir. Binaenaleyh münasip olan ta'lil, yukarıda Hidâye'den naklettiğimizdir.

«Kollarla bacaklar cesette dahildir.» Cesetle beden arasındaki bu farkı Nehir sahıbi İbn-i Kemâl'e nisbet etmiştir. Rahmetî ise onu Zemahşerî'nin Faik'ı ile Misbah'a nisbet etmektedir. Zahîre'nin iddet faslında gördüm ki İmam Muhammed, "Beden, insanın iki budundan omuzlarına kadar olan kısmıdır." demiştir.

METİN

Bir kimse karısına; senin üst yarın bir defa, alt yarın iki defa boş olsun dese, Buhârâ taraflarında talâk vâki olur. Bazıları bir talâk, bazıları her iki izafetle amel ederek üç talâk vâki olacağını söylemişlerdir. Hulâsa. Senden boynun veya yüzün der; veya elini, başının, boynunun veya yüzünün üzerine koyarak, şu uzuv boştur derse, esah kavle göre talâk vâki olmaz. Çünkü bütün bedenini ifade etmemiş, sadece bir cüzünü söylemiştir. Hattâ elini koymaz da bu baş boştur der ve kadının başına işaret ederse, esah kavle göre talâk vâki olur. Ama o uzvu tahsisi niyet ederse, diyaneten tasdiki gerekir. Fetih. Nitekim talâkı ele izafe etse ancak mecaz niyetiyle vâki olur.

İZAH

«Buhârâ taraflarında talâk vâki olur.» Yani bu hususta ne mütekaddimin ulemadan, nemüteehhirinden bir nass yoktur. Tatarhâniyye.

«Her iki izafetle amel ederek üç talâk vâki olacağını söylemişlerdir.» Çünkü baş bedenin üst yarısındadır. Ferc ise alt yarısında bulunmaktadır. Böylece o kimse talâkı kadının hem başına hem fercine izafe etmiş olur. Bunu Tahtâvî Muhit'ten rivayet etmiştir. Bahır sahibi diyor ki: «Bundan anlaşıldığına göre o kimse bunların yalnız birini söylemekle yetinse, bilittifak bir talâk vâki olur.» ikincisi hakkında bu söz makbul değildir. Nitekim zâhirdir. Nehir. Yani her iki izafetle bir talâk vâki olduğunu söyleyen fercin ikincide olduğunu itibara almamıştır. Yalnız ikinci izafetle yetinirse, onunla nasıl bilittifak bir talâk vâki olur. Evet. yalnız birinci izafetle yetinse bilittifok bir talâk vâki olur.

Sonra bilmelisin ki, her iki kavil müşkildir. Çünkü üst yarı veya alt yarı cüzü şâyi değildir. Bu meydandadır. Kendisiyle bütün beden ifade edilen uzuv da değildir. Başın birincide, fercin ikincide bulunması ile bütün vücudu ifade etmiş olmaz. Çünkü yukarıda geçen, "Talâk bütün bedeni ifadeye yarayan bir cüze izafe edilirse vâki olur." sözünde muzaf takdir edilir. Yani bir cüzün ismine takdirindedir. Nitekim bunu Fetih sahibi söylemiş ve şöyle demiştir «Çünkü cüzün kendisiyle bütün bedeni ifade etmek tasavvur olunamaz.» O zaman üst yarıda mevcut olan başın kendisi; alt yarıda mevcut olan da fercin kendisidir. Kendileriyle bütün beden ifade edilen isimleri değildir. Onun içindir ki, etini kadının başının üzerine koyarak; şu baş boştur dese kadın boş düşmez. Çünkü elini koyması, başın kendisini kasdettiğine karinedir. Elini başının üzerine koymaması bunun hilâfınadır. Nitekim gelecektir. Çünkü bu, zât mânâsına gelir. Düşünülmelidir.

«Sadece bir cüzünü söylemiştir.» Buna karine, birincide senden demesi; ikincide ise elini koymasıdır.

«Bu baş boştur» derse talâk vâki olur. Öyle görünüyor ki, şu yüz yahut şu boyun demesi de bunun gibidir. Zâhire bakılırsa burada baş ve benzeri gibi şeylerin adını söylemesi mutlaka lâzımdır. Onları şu uzuv diye ifade ederse talâk vâki olmaz. Çünkü bütünü ifade eden şey baş ve benzerinin adıdır, o uzvun adı değildir.

«Esah kavle göre talâk vâki olur.» Onun için başkasına, "bu başı sana bin dirheme sattım" der de kölesinin başına işaret ederse, müşteri kabul ettim dediği takdirde satış caizdir. Bunu Hâniyye'den naklen Bahır sahibi söylemiştir.

«Fetih» in ibaresini bir sahife evvel arzettik.

«Nitekim talâkı ele izafe etse...» Çünkü el tabiriyle insanın bütününü ifade etmek şöhret bulmamıştır. Hattâ bir kavmin arasında şöhret bulsa talâk vâki olur. Nitekim bunu Fetih'ten naklen arzettik.

«Ancak mecaz niyetiyle vâki olur.» Yani meşhur olmamışsa cüzü külle itlak kabilindendir. Bununla meşhur ise mecaz niyetine hâcet yoktur. Fetih sahibi bunu şöyle zikretmiştir: «Şâfiî'ye göre talâkı ele, ayağa ve benzerlerine hakikaten izafe etmekle talâk vâki olur. Bu şöyle izah edilir: Talâkın mahalli kadındır. Çünkü nikâha mahal olan odur. Kadının cüzlerinin mahâl olması tebeiyyet yoluyladır. Binaenaleyh talâk ancak kadının zâtına veya tasarrufata mahâl olacak bir cüzü şayi'ine yahut bütününü ifadeye yarayan muayyen bir yerine izafe etmekle olur. Hattâ nefsi kasdedilse olmaz. Şu halde hilâf, tebean malik olduğu bir şey hakikatı üzere talâkı izafe etmesine mahâl olur mu olmaz mı meselesindedir. O şeyin bütünden olması hakkında değildir. Şâfiî'ye göre evet olur. Bize göre olmaz. Bütününden mecaz olmasına gelince: Lügaten doğru olduktan sonra, el olsun, ayak olsun vâki olacağında işkâl yoktur.» Yani tükrük ve tırnak bunun hilâfınadır. Çünkü bunlarla bütün bedeni murad etmek doğru değildir.

Hâsılı Bahır'da da beyan edildiği gibi bu lâfızlar üç kısımdır: Birincisi; sarih olup kazaen niyetsiz olarak talâk vâki olan boyun gibi sözlerdir. İkincisi, kinayedir. El gibi ki, ancak niyetle talâk vâki olur. Üçüncüsü, Barîh ve kinaye olmayan sözlerdir. Tükrük, diş, saç, tırnak, karaciğer, ter ve kalp gibi ki, bunlarla niyet etse de talâk vâki olmaz.

METİN

Ayak, dübür, saç, burun, baldır, uyluk, sırt, karın, dil, kulak; ağız; göğüs, çene, diş, tükrük ve ter; keza meme ve kana izafe etmekle de talâk vâki olmaz. Cevhere. Çünkü bunlardan biriyle bütün beden ifade edilemez. İfade eden bir kavim bulunursa talâk vâki olur. Keza hill değil de hürmet sebeplerinden olan her şey bilittifak böyledir.

İZAH

«Çene...» Ben derim ki: Çene sözüyle bütün bedeni kasdetmek şimdi şöhret bulmuş bir örftür. "Bu çene sağlam kaldıkça ben hayır üzereyim." derler. Binaenaleyh onun da baş gibi olması gerekir.

«Keza meme ve kana izafe etmekle de talâk vâki olmaz. Cevhere.» Ben derim ki: Cevhere'nin ifadesi şöyledir: «Erkek karısına; senin kanın boş olsun derse, bu hususta iki rivayet vardır. Bunların sahih olanına göre talâk vâki olur. Çünkü kan ile bütün beden ifade edilir. Kanı heder oldu derler.» Bahır ve Nehir'de Cevhere'den böyle nakledilmiştir. Nehir'de Hulâsa'dan nakledildiğine göre talâk vâki olmadığı sahih bulunmuştur. Nitekim metinlerin zâhiri de budur.

«İfade eden bir kavim bulunursa talâk vâki olur» Yani bu söylediklerimizle, fakat hassaten değil de herhangi bir uzuvla bütün bedeni izafe eden bir kavim bulunursa talâk vâki olur. Bunu Ebussuud Dürer'den nakletmiştir. Hamevi'nin Celâlzâde'nin Muhakemât'ından naklettiği ibarede şu ziyade vardır: «Talâk Türkçe olarak el ve ayağa izafe edilirse, buhususta ihtiyat göstermek icabeder. Çünkü Türkçe'de bunlarla bütün beden ve zât ifade edilir.» T.

«Keza ilh...» Bunun aslı Fethu'l-Kadir'dedir. Orada bütün bedeni ifadeye yaramayan el, ayak, parmak, dübür gibi uzuvlarla talâk ifade edilirse vâki olmadığı bildirilmiştir. İmam Züfer, Şâfiî, Mâlik ve Ahmed buna muhaliftirler. Saç, tırnak, diş, tükrük ve tere izafetle talâk vâki olmayacağı hususunda hilâf yoktur. Bundan sonra Fetih sahibi şöyle demiştir: «Köle âzâdı, zıhâr, ilâ ve hürmet sebeplerinden herbiri bu hilâfa göredir. Bir adam karısının parmağını zıhâr, îlâ veya âzâd ederse bize göre sahih olmaz. Onlara göre olur. Kısastan afv da böyledir. Nikâh gibi helâl kılma sebeplerinden olan bir şeyin bütün bedeni ifadeye yaramayan muayyen bir cüze izafeti ise hilâfsız sahih olmaz.»

Ben derim ki: Bundan, nikâhta cüz'ü şâyı'a veya bütün vücudu ifadeye yarayan bir uzva izafenin hükmünün ne olacağı anlaşılamaz. Orada geçmişti ki, senin yan kısmını tezevvüç ettim sözüyle, esah kavle göre ihtiyaten nikâh mün'akit olmaz. Hâniyye. Bilâkis akdi kadının bütününe veya bütününü ifade eden bir uzvuna izafe etmesi mutlaka lâzımdır. Sırt ve karın en münasip kavle göre bütününü ifade eden uzuvlardandır. Zahîre. Talâkta ulema bunun hilâfını tercih etmişlerdir. O halde fark göstermeye muhtaçtır. Biz bu hususta evvelce söz ettik ve dedik ki: Sırt ve karına izafetle nikâh sahih olur diyen, talâkın da vukuunu tercih etmiştir. Nikâhta sahih olmadığını söyleyen, talâkın da vukubulmadığını ihtiyar etmiştir. Binaenaleyh farka hâcet yoktur.

METİN

Bir talâkın cüzü - velevki binde biri olsun - bir boşamadır. Çünkü talâk parçalanmayı kabul etmez. Cüzler fazla gelirse başka talâk vâki olur. Yarım talâk ve üçte bir talâk ve altıda bir talâk demedikçe böyle devam eder. Fakat bunları söylerse üç talâk vâki olur. Bunların arasında "ve" edatını kullanmazsa bir talâk vâki olur. Bir talâk ve yarısı derse, muhtar kavle göre iki talâk vâki olur. Cevhere. Keza altıda birin yerine dörtte bir demiş olsa muhtar kavle göre iki talâk vâki olur. Ama bir talâk olur diyenler de vardır. Kuhistâni.

İZAH

«Velevki binde biri olsun.» Meselâ sen bir talâkın binde bir cüzü boşsun dese bir talâk vâki olur. T.

«Çünkü talâk parçalanmayı kabul etmez.» Aklı başında bir adamın sözünü hiçe çıkarmaktansa, talâkın bir cüzünü söylemesi bütününü söylemiş yerine tutulur. Onun içindir ki kısasın bir kısmını affetmeyi Allah Teâlâ bütünü yerine tutmuştur. Nehir. Bu izaha göre bir adâm karısına, sen bir talâk ve bir çeyrek boşsun; yahut birbuçuk talâk boşsun derse, karısı iki talâk boş olur. Cevhere.

«Cüzler fazla gelirse...» Yani zamire izafe etmekle beraber meselâ; sen yarım talâk boşsun, bir de onun üçte biri ve dörtte biri derse, cüzler bir talâktan altıda birin yarısı kadar fazlalaşmış olur. Binaenaleyh bununla ikinci bir talâk meydana gelir.

«Böyle devam eder» Yani cüzler iki talâktan fazla olursa üç talâk meydana gelir. Meselâ, "Sen bir talâkın üçte ikisi ile dörtte birinin üçü ve beşte birinin dördü boşsun." derse üç talâk meydana gelir. H. Fethu'l-Kadir sahibi diyor ki: «Ancak esah kavle göre mercii bir oldukta, birin cüzleri fazla da olsa bir talâk vâki olur. Çünkü o cüzleri bire izafe etmiştir. Bunu Mebsût sahibi söylemiştir. Birinci kavli ulemadan bir cemaat tercih etmişlerdir.»

Bahır'da şöyle denilmiştir: «Esah kavle göre bir kimse karısına; sen bir talâk ve onun yarısı boşsun dese bir talâk vâki olur. Nitekim Zahîre'de bildirilmiştir. Birbuçuk talâk demesi bunun hilâfınadır.» Zahîre'deki sözü Hindiyye sahibi Muhit ve Bedâyi'ye nisbet etmiştir. Lâkin benim Bedâyi'de gördüğüm şöyledir: «Sayı biri geçerse hükmü ne olacağı zâhir rivayette zikredilmemiştir. Ulema bu hususta ihtilâf etmiş; bazısı iki talâk, bazısı bir talâk vâki olacağını söylemişlerdir.»

«Üç talâk vâki olur.» Çünkü nekire (belirsiz) bir kelime nekire olarak tekrarlanırsa, ikincisi birinciden başka olur ve her cüz tamamlanır. "Yarım talâk ve onun üçte biri ve altıda biri" demesi bunun hilâfınadır. Bir talâk vâki olur. Çünkü ikinci ve üçüncü birincinin aynıdır. Bu söylediklerimiz zifaf edilmiş kadın hakkındadır. Zifaf olunmayan hakkında bütün suretlerde bir talâk meydana gelir. Bahır.

«Ve edatını kullanmazsa...» Yani sen yarım talâk, üçte bir talâk, altıda bir talâk boşsun derse bir talâk meydana gelir. Z,ra atıf edatının atılması, bu cüzlerin hepsinin bir talâka ait olduğunu gösterir. İkincisi birinciden bedel, üçüncüsü ikinciden bedeldir. Bedel de mübdelün-minhin kendisi veya cüzüdür.

«Muhtar kavle göre...» Yani ulemadan bir cemaata göre demektir. Biliyorsun ki Mebsût'tan rivayet edilen bunun hilâfıdır. Ona göre esah kavil, mercii bir ise bir talâk vâki olmaktır. Zahîre ve Muhit sahipleri bunu tercih etmişlerdir.

«Keza altıda birin yerine dörtte bir demiş olsa ilh...» Orada Kuhistânî'nin ibaresi Muhit'ten nakledilmiş olmak üzere şöyledir: «Bir kimse yarım talâk ve üçte bir talâk ve dörtte bir talâk boşsun dese, muhtar kavle göre kadın iki defa boş olur. Bazıları bir defa boş olur demişlerdir. Dörtte bir yerine altıda bir demiş olsa üç talâk vâki olur; bazıları bir talâk vâki olur demişlerdir.»

Öyle anlaşılıyor ki bu, Kuhistânî'nin bir kalem hatasıdır. Çünkü bu odam ikincide cüzleri bir talâktan fazla yapmamıştır. O bununla üç talâk vâki olduğunu söylemektedir. Birincide ise cüzleri bir talâktan fazla yapmıştır. Kuhistânî bunu iki saymaktadır. Halbuki her iki suretteüçer talâk vâki olmak icabeder. Çünkü cüzlerin itibara alınması ancak mercii bir olduğu zamandır. Belirsiz ismi söylediği zaman ise, her cüz bir talâk sayılır. Nitekim geçmişti. Halbuki Muhit'in ibaresi Tahtâvî'nin Hindiyye'den naklettiği vecihle şöyledir: «Bir adam karısına; sen bir talâkın yarısı ve bir talâkın üçte biri ve bir talâkın altıda biri boşsun dese üç talâk meydana gelir. Çünkü her cüzü belirsiz bir talâka izafe etmiştir. Belirsiz isim tekrarlanırsa, ikinci birinciden başka olur. Bu adam; sen yarım talâk ve onun üçte biri ve onun altıda biri boşsun derse bir talâk vâki olur. Cüzlerin mecmuu bir talâkı geçerse; meselâ, sen yarım talâk ve onun üçte biri ve onun dörtte biri boşsun derse, bazıları bir talâk, bazıları da iki talâk vâki olacağını söylemişlerdir. Muhtar olan iki talâktır. Serahsî'nin Muhit'inde böyle denilmiştir. Sahih olan da budur. Zahîre'de böyle denilmiştir.»

Fetih'ten naklen arzetmiştik ki; Mebsût'ta bir talâkın vukuu sahih kabul edilmiştir. Ne olursa olsun hilâfın mevzuu zamire izafettir. Belirsiz isme izafet değildir. Lâkin ben Tatarhâniyye'de Mühit'ten naklen şöyle denildiğini gördüm: «Sadru'ş-Şehid'in Vâkıat nâmındaki kitabında zikrettiğine göre bir adam karısına; sen yarım talâk boşsun ve bir talâkın üçte biri ve bir talâkın dörtte biri dese iki talâk vâki olur. Muhtar olan kavil budur. Şu halde Sadru'ş-Şehid'in söylediğine kıyasen; sen yarım talâk boşsun ve bir talâkın üçte biri ve bir talâkın altıda biri dediğinde bir talâk boş olması gerekir.» Bunda daha az işkal vardır. Galiba bu söz zamire izafette olduğu gibi belirsiz isme izafet ederken dahi cüzler itibara alındığına göredir. Lâkin bu kavil Bedâyi, Fetih, Bahır ve Nehir sahiplerinin kesinlikle kail oldukları farkın hilâfınadır.

METİN

İleride gelecek ki, bir talâkın bazı cüzlerini istisna etmek hükümsüzdür. Bazı cüzlerini îkâ etmekse bunun hilâfınadır. Erkeğin; sen birden ikiye kadar boşsun yahut birle iki arasında boşsun sözüyle bir talâk; birden üçe kadar yahut birle üç arası boşsun sözüyle iki talâk vâki olur. Aslı haram olan bir şeyde İmam-ı Azam'a göre kaide yalnız birinci gayenin (sınırın) dahil olmasıdır. Mercii ibaha olan yerde: meselâ benim malımdan yüzden bine kadar al dediğinde ise bilittifak her iki gaye dahildir. Sen iki talâkın üç yarısı ile boşsun derse üç talâk vâki olur. Bazıları iki talâk vâki olacağını söylemişlerdir. Bir talâkın üç yarısı ile veya iki talâkın iki yarısı ile boşsun derse iki talâk meydana gelir. Bazıları üç talâk olacağını söylemişlerdir. Ama birinci kavil esahtır.

İZAH

«İleride gelecek ki...» Yani metinde tâlikin sonunda gelecek ki musannıf, "Bir talâkın bir kısmını hariç bırakmak hükümsüzdür. Bir kısmı ikâ etmek ise bunun hilâfınadır. Sen üç defa boşsun, yalnız yarım talâk müstesna derse, muhtar kavle göre üç talâk vâki olur." diyecektir. Fetih sahibi diyor ki: «Bazıları Ebû Yusuf'un kavline göre iki talâk vâki olacağınısöylemişlerdir. Çünkü boşamak o işi görmek hususunda parçalanmayı kabul etmez. İstisnada da öyledir. Ve sanki yalnız biri müstesna demiş gibidir.»

«Bazı cüzlerini ikâ etmekse bunun hilâfınadır.» Bazı cüzlerini dediği, musannıfın burada söyledikleridir.

«Aslı haram olan bir şeyde...» Yani talâk gibi ancak hâceti gidermek için mübah kılınan bir şeyde İmam-ı Azam'a göre kaide yalnız birinci gayenin dahil olmasıdır. İmameyn'e göre ise her iki gaye dahildir. Binaenaleyh birincide (yani birden ikiye kadar boşsun dediği yerde) onlara göre iki talâk. İkincide (birden üçe kadar dediği yerde) üç talâk vâki olur. İmam Züfer'e göre birincide hiçbir talâk vâki olmaz. İkincide bir talâk vâki olur. Kıyas da budur. Çünkü sınırlı bir şeyde her iki sınır dahil değildir. Meselâ, sana şu yeri şu duvardan şu duvara kadar sattım sözünde, satışta duvarlar dâhil değildir. Üç imamızın kavli, örfe bakarak istihsandır. Şöyle ki: Örfen bu söz ne zaman söylenir ve iki sınırın arasında bir sayı bulunursa, onun azından çoğu ve çoğundan azı kasdedilir. Meselâ benim yaşım altmışla yetmiş arasıdır dersen; altmıştan çok, yetmişten azdır demek istersin. İmdi, "Sen birden ikiye kadar boşsun." gibi sözlerde İmam-ı Azam'a göre bu örf yoktur. Binaenaleyh boşsun sözünü işletmek vâcip olur ve onunla bir talâk meydana gelir. Aslı mubah olan şeyde hepsi dahil olur. Meselâ, benim malımdan bir dirhemden iki dirheme kadar al dese, hepsini al mânâsına gelir. Fakat aslı haram ise, o şeyin haram olması hepsini kasdetmediğine kârinedir. Şu kadar var ki, birinci gaye bizzarure dahildir. Zira ikinci talâk onun üzerine terettüp etmek için birincinin mutlaka bulunması lâzımdır. Birincisiz ikinci olamaz. İkinci gaye olan üç talâk bunun hilâfınadır. Çünkü üçüncüsü olmadan ikinci talâk olabilir. Birden ikiye kadar dediği surette ise, zikredilen zaruret olmadığı için ikinci gayeyi dahil etmeye hacet yoktur. Bu izahın tamamı Fetih'tedir.

«Her iki gaye dahildir» Binaenaleyh zikredilen misalde o adam binin hepsini alabilir. Nitekim bunu Bahır sahibi ifade etmiştir.

«Üç talâk vâki olur.» Çünkü iki talâkın yarısı bir talâktır. Şu halde iki talâkın üç yarısı bizzarure üç talâk eder. Nehir.

«Bazıları iki talâk vâki olacağını söylemişlerdir.» Çünkü iki talâk yarıya bölünürse dört yarım eder. Bunların üçü birbuçuk eder. Bu da tamamlanarak iki talâk olur. Buna şöyle cevap verilmiştir: «Bu tevehhümün menşei bizim iki talâkı yarıya böleriz dememizle, iki talâktan herbirini yarıya böleriz sözümüzü birbirine karıştırmalarıdır.» Dört yarıyı icabeden ikincisidir. Lâfzın her ne kadar buna ihtimali varsa da - onun için bunu niyet etse diyaneten kabul edilirse de - zâhirin hilâfınadır. Nehir. Fetih sahibi şöyle demiştir: «Çünkü zâhir iki talâkın yarısının bir talâk olmasıdır. İki talâkın iki yarısı değildir»

«Veya iki talâkın yarısı ile...» Keza üç talâkın yarısı ile boşsun derse iki talâk meydana gelir. İki talâkın yarısı derse bir; üç talâkın iki yarısı derse üç talâk vâki olur. Bahır. Bir talâkın üç yarısı birbuçuk talâk ederse de, talâk parçalanmayı kabul etmediği için buçuk bütünlenerek iki talâk olur. İki talâkın iki yarısı dahi bütünlenerek iki talâk olur.

Ben derim ki: Bir talâkın dört üçte biri ve bir talâkın beş dörtte biri sözleri de bir talâkın üç yarısı sözü gibi olmak gerekir.

«Bazıları üç talâk olacağını söylemişlerdir.» Çünkü her yarım başlı başına tamamlanır ve üç talâk olur.

«Ama birinci kavil esahtır.» Bahır sahibi diyor ki: «Câmiu's-Sagîr'de nakledilen budur. Nâtifî bunu ihtiyar etmiş; Attâbi de bunu sahihlemiştir.» Bahır sahibi bundan sonra yarıya bölmenin oniki sureti olduğunu ve herbirinin hükümlerini zikretmiştir. Ona müracaat edebilirsin.

METİN

Sen bir kere iki boşsun sözünde niyet etmez veya çarpmayı niyet ederse bir talâk vâki olur. Çünkü bu söz cüzleri çoğaltır, fertleri çoğaltmaz. Ama bununla bir ve ikiyi niyet ederse, kadın cima edilmiş bulunduğu takdirde üç talâk; cima edilmeyen hakkında bir talâk vâki olur. Bu söz, cima edilmeyen kadına; sen bir ve iki boşsun demek gibidir. Çünkü birinci talâk vâki olduktan sonra iki talâka mahâl kalmaz. İkiyle beraber biri niyet ederse mutlak surette üç talâk vâki olur. Çarpma niyetiyle, sen iki kere iki boşsun derse, iki defa boş olur. Sebebi yukarıda geçti. "Ve" yahut "beraber" mânâsını niyet ederse, yukarıda geçtiği gibidir. Erkeğin; sen buradan Şam'a kadar boşsun sözüyle - bunu uzunluk veya büyüklükle vasıflandırmadıkça - bir talâk ric'î vâki olur. Vasıflandırırsa talâk bâin olur. Sen Mekke'de boşsun yahut Mekke'nin içinde boşsun veya şu hânede veya gölgede yahut güneşte yahut filan elbisenin içinde boşsun sözleri tencizdir (geçerlidir), derhal talâk vâki olur. Bu sözler, sen hastayken boşsun yahut namaz kılarken boşsun veya hasta olduğun halde, namaz kıldığın halde boşsun demesi gibidir.

İZAH

«Çünkü bu söz cüzleri çoğaltır ilh...» Yani çarpmak, çarpılan sayının cüzlerini çoğaltmak hususunda tesir eder. Sayının çoğalması hususunda tesiri yoktur. Birçok cüzlere ayırdığı bir talâk bir talâktan fazla olmaz. Eğer çarpmak sayıyı arttırsaydı, dünyada fakir kalmazdı. Çünkü bir dirhemini yüzle çarpar, o dirhem yüz olurdu. Sonra yüzü binle çarpar yüzbin olurdu. İmam Zufer'le Hasan b. Ziyad ve üç mezhebin imamları iki talâk vâki olacağını söylemişlerdir. Çünkü hesapçıların çarpma hususunda örfleri, bir sayıyı diğerinin adedince katlamaktır. Fetih sahibi bunu tercih etmiştir. Çünkü örf buna mâni değildir. Bizim farz vetahminimize göre bu adam onların örflerine göre konuşmuş, onu kasdetmiştir. Binaenaleyh talâkı bilerek Farsça veya başka bir dille yapmış gibi olur.

«Böyle olsa dünyada fakir kalmazdı» diye ilzam etmek lâzım gelmez. Çünkü bir dirhemini yüzle çarpması şayet haber vermekten ibaretse, "Bende yüz dirhemin içinde bir dirhem var." demek gibi olur ki bu yalandır. İnşa ise, bir dirhemi yüzün içine koydum demek gibi olur ve mümkün değildir. Çünkü bunu söylemekle bir dirhem yüzün içine girivermez. Bu görüşü Gayetü'l-Beyân sahibi dahi tercih etmiştir. Gerçi Bahır sahibi cevap vererek; "Bir kere iki sözünde iki hakikaten zarftır. Fakat bu bire elverişli değildir. Elverişli olmayınca, burada ne örf muteber olur, ne de niyet! Bana su ver sözüyle talâkı niyet etmek gibi olur. Böyle bir talâk vâki olmaz." demişse de, bu sözü Makdisi şöyle reddetmiştir: «Lâfız sarihtir. Yani hesapçıların örfüne göre hakikattır. Örfî mânâsında açıktır.» Onu Nehir ve Minah sahipleri de reddetmişlerdir. Rahmetî, "Böylece bu mesele İmam Züfer'in kavliyle fetva verilen meseleleri arttırmaktadır." demiştir. Demek istiyor ki; muhakkık İbn-i Hümam tercih ehlindendir. Nitekim bunu Bahır sahibi kaza bahsinde itiraf etmiştir.

«Kadın cima edilmişse...» Yani velev hükmen olsun demektir. Tâ ki kendisiyle halvet yapılan kadına da şâmil olsun. Zira iddet içinde ihtiyaten kadına talâk yapılabilir. Doğruya bu daha yakındır. Nitekim mehir bâbında halvet hükümlerinde geçmiş; biz de orada gerekeni sana izah etmiştik. Üç talâk vâki olur. Çünkü kocasının sözü buna ihtimallidir. Zira bir ve iki dersek, oradaki 've' edatı biraraya toplamak içindir. Zarf mazrufu içine toplar. Böylece bu sözden bir ve iki mânâsını kasdetmek sahih olur. Hem burada erkeğin, kendisine şiddet göstermesi vardır. Nehir.

«Mutlak surette...» Yani kadın cima edilmiş olsun olmasın mütlak surette üç talâk vâki olur. H.

«Sebebi yukarıda geçti.» Yani yukarıda şârih, "Çünkü bu söz cüzleri çoğaltır fertleri çoğaltmaz." demişti. H.

«Yukarıda geçtiği gibidir.» Yani "ve" mânâsına alırsa, cima edilen kadın üç talâkla, cima edilmeyen iki talâkla boş olur. "Beraber" mânâsına alınırsa, mutlak surette üç talâk vâki olur. H.

«Bir talâk ric'i olur» Çünkü talâkı kısalıkla vasfetmiştir. Talâk vâki oldu mu, her yerde vâki olur. Onu Şam'a tahsis etmek, başka yerlere nisbetle kısaltmak olur. Talâkın hakikaten kısaltmaya tahammülü yoktur. Binaenaleyh hükmünün kısalığını kasdetmiş olur ki, onun kısalığı ric'î ile, uzunluğu da bâinle olur. Bir de bu adam talâkı büyüklük veya ululukla vasfetmemiş, onu öyle bir yere uzatmıştır ki, o yerin ona ihtimali yoktur. Binaenaleyh bu sözle şiddet ziyadesi sabit olamaz. Nehir.

«Derhal talâk vâki olur.» sözü, 'tencizdir' kelimesinin tefsiridir. Şöyle ki: Şer'î kaydıkaldırmaktan ibaret olan talâk o anda yoktur. Şâri' Hazretleri, talâk arzu eden kimse için, onun vücudunu mevcut olmayan bir şeyin vücuduna bağlı kılmıştır. O şey bulundu mu talâk da bulunur. Buna elverişli olan şeyler, fiillerle zamanlardır. Çünkü o anda onların her ikisi mevcut değildir, sonra bulunurlar. Sabit bir ayn olan mekân bunun hilâfınadır. Çünkü ona bağlamak tasavvur edilemez. Meselenin tamamı Fetih'tedir.

METİN

Bunların hepsinde o adam "Ben girdiğim vakit veya elbiseyi giydiğin vakit veya hasta olduğun vakit ve bunun gibi bir şey kasdettim." derse, sözü diyaneten tasdik edilir, kazaen tasdik edilmez ve sözü o şarta taallûk eder. Bir seneye veya ay başına yahut kışa demiş gibi olur. Mekkn'ye girersen sözü tâliktir. Keza eve girdiğinde yahut filan elbiseyi giydiğinde ve keza namazında gibi sözler dahi tâliklir. Çünkü zarf şarta benzer. Eve girdiğin için yahut hayız gördüğün için boşsun derse, tenciz (derhal talâk) olur. Ba ile söylerse (girmenle derse) tâlik olur. Kadın hayızlı iken, sen hayzında boşsun derse, başka bir hayız görünceye kadar; hayzan esnasında derse, hayzını görüp temizleninceye kadar boş düşmez. Üç gün içinde boşsun derse, bu tenciz olur. Üç günün gelişinde derse, yemin ettiği günden ayrı üç günün gelişine tâlik olur. Çünkü şartlar gelecek zaman hakkında muteberdir.

İZAH

«Kazaen tasdik edilmez.» Çünkü bunda kendisi için işi hafifletmek vardır. Bahır.

«Bir seneye ilh...» Tatarhâniyye'de Muhit'ten naklen şöyle denilmektedir: «Bir kimse karısına; sen geceye boşsun, yahut bir aya veya bir seneye yahut yaz yarısına yahut kışa, bahara veya güze boşsun derse, bu üç vecihle olur.

1) Ya izafe ettiği vakitten sonra boş düşmesini niyet eder. Bu takdirde o vakit geçtikten sonra boş olur.

2) Veya talâkın vukuunu niyet eder. Vakti uzaması için sınır yapar. Talâk derhal vâki olur.

3) Yahut hic niyeti yoktur. Bu takdirde bize göre vakit geçtikten sonra boş düşer. İmam Züfer'e göre ise derhal talâk vâki olur. İmam Züfer bunu Mekke'ye veya Bağdat'a gibi gayeyi mekân yaptığı hale kıyas etmiştir. Zira mekânı gaye yaparsa, gaye bâtıl olup kadın derhal boş düşer.»

«Tâliktir.» Çünkü tâlikin hakikatı mevcuttur. Bahır.

«Keza ilh...» Yani bu misallerde talâk fiile taallûk eder. Fiil bulunmadan kadın boş düşmez. Bahır.

«Namazında gibi sözler dahi taliktir» Kadın bir rekât kılıp onun secdesine varmadıkça boş düşmez. Bazıları başını secdeden kaldırmadıkça, bazıları da teşehhüde oturmadıkça boş düşmeyeceğini söylemişlerdir.Ta-tarhâniyye.

«Gibi sözler.» Meselâ; hastalığında yahut ağrı çektiğinde boşsun, demesi de tâliktir. Çünkü ihtiyâri fiille ihtiyârî olmayan fiil arasında bir fark yoktur. Nitekim Bahır'da belirtilmiştir. T.

«Çünkü zarf şarta benzer.» Zira şart bulunmadan nasıl meşrut bulun-mazsa, zarf bulunmadan mazruf da bulunmaz. Binaenaleyh zarf mânâsını murad etmek mümkün değilse, şart mânâsına yorumlanır. Nehir.

«Tenciz olur...» Çünkü talâkı o anda yapmış ve zikrettiği şeyle onu illetlendirmiştir. Binaenaleyh girmek veya hayız bulunsun bulunmasın derhal talâk vâki olur. Rahmeti.

«Ba ile söylerse tâlik olur» Çünkü ba, ilsak (hükmü yapıştırmak) içindir. Bu adam kadına zikrettiği şeye yapışık olarak bir talâk yapmıştır. Binaenaleyh talâk ancak onunla olur. Rahmeti.

«Sen hayzında boşsun derse» başka bir hayız görünceye kadar boş düşmez. Bedâyi sahibi diyor ki: «Sen hayzında boşsun veya sen hayzınla beraber boşsun derse, kanın üç gün devam etmesi şartıyla hayzını gördüğünde boş olur. Çünkü 'fi' kelimesi zarf bildirir. Halbuki hayız zarf olmaya elverişli değildir. Binaenaleyh şart kabul edilir. (Beraber mânâsına gelen) 'mea' kelimesi beraberlik ifade eder. Kan üç gün devam etti mi, başladığı andan itibaren hayız olduğu anlaşılır ve talâk o andan itibaren vâki olur. Sen hayzan esnasında boşsun derse, hayzını görüp temizlenmedikçe boş düşmez. Çünkü 'hayza' kelimesi kâmil hayzın ismidir. Bu da temizliğin ona bitişmesiyle olur. Bu fasılların hepsinde kadın hayızlı bulunursa, temizlenin başka bir hayız görmedikçe boş düşmez. Çünkü o adam hayzı talâkın vukuu için şart yapmıştır. Şart olması, yakın bir şekilde yok olan şeydir ki, o da gelecekteki hayızdır, halen mevcut olan hayız değildir.»

Ben derim ki: O adam mevcut hayzın müddetinde diye niyet ederse, talakın vâki olması gerekir. Cevhere' de şöyle denilmiştir: «Kadın hayızlı iken kocası ona, hayzını görürsen boşsun derse, bu söz gelecekteki hayza yorumlanır. Bu hayızdan meydana geleni kasdederse, niyetine göre vâki olur. Çünkü hayız azar azar meydana gelir. Gebe karısına, sen gebe kalırsan diyerek bu gebeliği nisbet etmesi bunun hilâfınadır. Bununla yemini bozulmaz. Çünkü onun çok cüzleri yoktur.» Hâniyye'de şöyle denilmiştir: «Hayızlı kadına kocası, hayzını görürsen boşsun derse, bu söz gelecekteki hayza ait olur. Kadına, Yarın hayzını görürsen boşsun derse, bu söz o hayzın yarının fecrine kadar devamına yorumlanır, Çünkü ertesi sabah hayzın meydana gelmesi tasavvur edilemez. Binaenaleyh devama yorumlanır. Keza kadın hasta iken, sen hasta olursan boşsun derse, hüküm yine böyledir. Sağlam kadına, düzeldiğin zaman boşsun demesi bunun hilafınadır ve sustuğu gibi talâk vâki olur. Çünkü sağlamlık devam eden bir haldir. Onun devamı için iptida hükmü vardır. Ayakta bir kimseye, ayağa kalktığın vakit; oturan kimseye, oturduğun vakit; milki olan birköleye, sana mâlik olduğum vakit demek de böyledir. Hayız ve hastalık uzamasa da şeriat mecmu itibariyle birtakım hükümler tâlik etmiştir ki, bunlar onun her cüzüne taallûk etmez. Bu sebeple mecmuu bir şey saymıştır.»

«Üç gün içinde boşsun derse bu tenciz olur.» Çünkü vakit kadının boş olmasına zarf olabilir ve bir vakitte boş düştü mü, sair vakitlerde de boş sayılır. Bahır.

«Üç günün gelişine tâlik olur.» Çünkü gelmek bir fiildir. Zarf olmaya elverişli değildir. Binaenaleyh şart olur. Bahır.

«Çünkü şartlar gelecek zaman hakkında muteberdir.» sözü, "yemin ettiği günden ayrı" ifadesinin illetidir. Çünkü günün gelmesi, onun ilk cüzünün gelmesinden ibaretir. Fecir doğdu mu, cuma günü geldi derler. Birinci günün ilk cüzü geçmiştir. Bunu Bahır sahibi söylemiştir. Bunun ifade ettiği mânâ, o kimsenin bu yemini gündüz yapmış olmasıdır. Tatarhâniyye'de bildirildiğine göre geceleyin karısına; sen üç günün gelişinde boşsun derse, üçüncü günün fecri doğmakla kadın boş düşer. Üç günün geçişinde derse, bunu geceleyin söylediği takdirde, üçüncü günün güneşi kavuşmakla kadın boş düşer. Câmi nüshalarının bazısında böyle denilmiştir. Diğer bazılarında ise, "Dördüncü geceden yemin ettiği saati gelinceye kadar boş düşmez." denilmiştir. Kudûrî bunu böyle zikretmiştir.

METİN

Kıyamet gününde derse, bu sözü hükümsüz kalır. Ondan önce derse tencizdir. Sen şu hâneye girişinde güzel bir talâkla boşsun derse, güzel mânâsına gelen hasene kelimesini merfu söylediği takdirde tenciz olur. Mansup söylerse talâk muallâk olur. Kisâi İmam Muhammed'e şunu sormuş: «Bir kimse karısına; uysal olursan ey Hind, uysallık uğurluluktur. Sert olursan ey Hind, sertlik uğursuzluktur. İmdi sen talâksın. Talâk ise azimettir. Üçtür. Kim sertlik gösterirse. âsilik ve zulmetmiş olur derse, kaç talâk vâki olur?» İmam Muhammed. "Üç kelimesini merfu söylerse bir talâk, mansup söylerse üç talâk olur." diye cevap vermiştir. Meselenin tamamı Muğni'de ve Mülteka üzerine yazdığımız hâşiyededir.

İZAH

«Hüküsüz kalır.» Çünkü kıyamet gününde Allah'ın teklifleri kaldırılmış olur. Burada talâkın müneccez, yani derhal vâki olmaması, vukuunu muayyen bir zamana tâlik ettiği içindir. Zaman talâk îkâı için elverişlidir. Şu kadar var ki, ikâına bir mâni bulunmuştur. T.

«Ondan önce derse tencizdir.» Çünkü öncelik zarftır, geniştir, konuşma zamanına da sâdıktır. T.

«Merfu söylediği takdirde tenciz olur» Merfu ile mansup söylemesi arasında fark şudur: Hasenetün diye merfu söylerse, kelime kadının sıfatı olur ve fâsıla teşkil eder. Hasenetendiye mansup söylerse, boşamanın sıfatı olur ve fâsıla teşkil etmez. Bunu Muhitten Nehir sahibi nakletmiştir. Yani ecnebi bir fâsıla bulunmayınca, "girişinde" demesi yeni bir cümle olmaz. Boşsun kelimesine taallûk eder ve onun kaydı olur.

«Kisâi İmam Muhammed'e şunu sormuştur ilh:..» sözüyle şârih, İbn-i Kişâm'ın Muğnî adlı eserinin birinci bâbında söylediklerini redde işaret etmiştir. İbn-i Hişâm şöyle demiştir: «Hârun Reşid İmam Ebû Yusuf'a mektup yazarak bu meseleyi sormuş; O da, bu mesele hem nahvî, hem fıkhîdir. Ben onun hakkında bir şey söylersem hatadan emin değilim, diye cevap vermiş. Bunun üzerine mesela Kisâi'ye sorulmuş; O da üç kelimesini merfu söylemişse kadın bir defa boş olur. Çünkü kocası ona sen talâksın demiş, sonra tam talâkın üç olduğunu haber vermiştir. Üç kelimesini mansup söylemişse, kadın üç defa boş olur. Çünkü bunun mânâsı, sen üç defa boşsun demektir. Aralarında bir itiraz cümlesi vardır, diye cevap vermiştir.» Bu satırlar kısaltılarak alınmıştır.

Fetih sahibi diyor ki: «Bu söz hata olmaktan başka içtihat makamını anlamaktan da uzaktır. Çünkü içtihadın şartlarından biri, Arap dilini ve üslûplarını bilmektir. Zira içtihat, Arapça olan nakit deliller üzerinde yapılır. Güvenilir zevatın bu mesele hakkında fetvayı okuyandan naklettikleri bunun hilâfıdır. Suali Kisâi İmam Muham b. Hasan'a göndermiştir. Ebû Yusuf'un ve Hârun Reşid'in bu meselede aslâ karşılığı yoktur. Ebû Yusuf'un makamı, imam, müctehid ve lâfızların muktezası hususundaki tasarruflarda bunca ustalığı ile beraber böyle bir terkipte başkasına muhtaç olmaktan çok daha yüksektir. Mebsût'ta bildirildiğine göre İbn-i Semâa şöyle demiş: Kisâi İmam Muhammed'e bir fetva göndermiş. O da onu bana verdi, fetvayı kendisine okudum, cevabında yukarıda geçenleri yazdı. Kisâi de cevabını beğendi. Halebî'nin Celâl-i Suyûtî'ye aid Mugnî hâşiyesinden naklen bildirildiğine göre Hatib-i Bağdâdi'nin Tarih' inde rivayet edilen budur»

«Talâk azimettir.» Yani ciddidir. şaka ve oyun değildir. Nehir.

«Tamamı Mugni' dedir.» Mugni sahibi şöyle demiştir: «Ben derim ki: Doğrusu, refi ve nasp kıraatlerinin ikisi de üç ve bir talâkın vukuuna ihtimallidir. Reli ihtimallidir. Çünkü talâk kelimesinin başındaki 'elif-lâm' ya cinsten mecaz içindir - "Zeyda'nir raculü" gibi ki, güvenilecek adam Zeyd'dir mânâsınadır. - yahut ahd-ı zikri içindir. Yani bu zikredilen talâk üç azimettir mânâsınadır. 'Elif-lâm' ı ahd için alırsak üç talâk; cins için alırsak bir talâk vâki olur. Mansup okumaya gelince: Mef'ulü mutlak olmak ihtimali vardır. Bu üç talâkın vukuuna iktiza eder. Çünkü sen üç talâkla boşsun mânâsınadır. Sonra şair bunların arasına talâk izamettir diyerek itiraz cümlesi getirmiştir. Üç kelimesinin azimetin altında gizli olan zamirden hâl olması da mümkündür. O zaman üç talâkın vukubulması lâzım gelmez. Çünkü mânâ, talâk üç olursa azimettir şekline girer ve o kimse neyi niyet ettiyse o olur. Lâfzın muktezası budur. Ama şairin murad ettiği üç talâktır.» Fetih sahibinin beyanına göre "selâsün" kelimesinin mef'ulû mutlak olmak üzere 'selâsen' okunması zâhirdir. Merfu olarak 'selâsün' okunursa, ahd-ı zikri için olur ve üç talâk meydana gelir. Onun için şairin bunu kasdettiği zâhir olmuştur.

METİN

Sen yarın boşsun, yahut sen yarının içinde boşsun sözüyle fecir doğarken talâk vâki olur. İkincisinde ikindiyi yani günün sonunu niyet etmesi kazaen sahihtir. Diyaneten her ikisinde tasdik edilir. Sen şâbanda boşsun, yahut şâban ayının içinde boşsun demesi de böyledir. Sen bugün yarın boşsun: yahut, sen yarın bugün boşsun derse, birinci söz muteber olur. 'Ve' edatıyla atfederse, birinci sözle bir, ikinciyle iki talâk vâki olur. Bu, "sen geceleyin ve gündüz boşsun"; yahut "gündüzün evvelinde ve sonunda boşsun" ve bunun aksi ile, "bugün ve ayın başında boşsun" demesi gibidir.

İZAH

«Fecir doğarken talâk vâki olur.» Fecirden murad; fecr-i sâdıktır. fecc-i kâzip değildir. Ferir doğarken boş olmasının vechi şudur: Bu adam kadını yarının hepsinde talâkla vasfetmiştir. Binaenaleyh muarız olmadığı için ilk cüzü taayyün eder. Bahır. Hidâye sahibi ile başkaları burada talâkı zamana izafe hakkında ayrıca bir fasıl yapmışlardır.

«İkincisinde ikindiyi...» (Yani yarının içinde sözüyle ikindiyi) niyet etmesi sahihtir. Çünkü Yarının bir cüzünde kadını talâkla vasfetmiştir. Bahır.

«Günün sonunu» sözü, maksadı tefsirdir. Zâhire göre kuşluk veya zevâl vaktini kasdetmiş olsa yine tasdik edilir. T.

«Kazaen» sahih olması ,İmam-ı Âzâm'a göredir. İmameyn'e göre birincisi gibi bu da sahih değildir. Diyaneten her ikisinde niyetin sahih olmasında hilâf yoktur. İmam-ı Âzâm'a göre fark müteallâkının umumudur. Zira mukadder olarak dahil olur. Lâfzan söylenmez. Lügatta, bir sene oruç tuttum demekle bir senenin içinde oruç tuttum demenin arasında fark vardır. Şer'an dahi, ömrüm boyunca oruç tutacağım demekle, ömrümün içinde oruç tutacağım sözü arasında fark vardır. Ömrüm boyunca dediğinde, bütün ömrünü oruçla geçirmedikçe yemininde durmuş olmaz. Ömrümün içinde dediğinde ise, bir saat oruç tutmakla yemininde durduğu sabit olur. Keza bir ay oruç tutarsam kölem âzâd olsun sözüyle, bu ayın içinde oruç tutarsam kölem âzâd olsun demesi arasında fark vardır. Birincisinde oruç bütün aya şâmildir. İkincisinde ise bir saate şâmildir. Nitekim Muhit'te beyan edilmiştir. Binaenaleyh zarf edatını zikrederek zamanın bir cüzünü niyet etmek, hakikati niyet etmektir. Zarf edatını atarak niyet etmek ise, âmmı tahsistir. Binaenaleyh kazaen tasdik edilmez. Hakkında zaman parçalanmayı kabul etmeyen şey bunun hilâfınadır. Çünkü onda edatı atıp atmamakarasında bir fark yoktur. Meselâ, cuma günü oruç tuttum demekle, cuma gününün içinde oruç tuttum demek müsavidir. Meselenin tamamı Bahır ve Nehir'dedir.

Ben derim ki: Keza şumulü olmadığını bilirse, zamanı parçalanan şey hakkında da aralarında fark yoktur. Meselâ, cuma günü yedim yahut cuma gününün içinde yedim sözleri arasında bir fark yoktur.

«Yahut şâban ayının içinde» sözünde, erkeğin niyeti yoksa kadın recebin son gününde güneş kavuşurken boş olur. Şâban ayının sonunu niyet etmişse, mesele yukarıdaki hilâf üzeredir. Fetih.

«Birinci söz muteber olur.» Binaenaleyh birincide o gün, ikincide yarın boş olur. Çünkü birinci söz söylemekle onun hükmü birincide derhal sabit olur. İkincide ise tâlik olur ve ondan sonra zikrettiği ile değiştirmeye ihtimali kalmaz. Zira ne müneccez tâliki kabul eder, ne de muallâk tencizi. Nehir.

«Ve edatıyla atfederse ilh...» Tebyin sahibi diyor ki: Çünkü ma'tuf ile ma'tufunaleyh başka başka şeylerdir. Şu kadar var ki, birincide bizim için ikinci talâkı ikâya hâcet yoktur. Çünkü kadının üzerine bugün yapılan bir talâkla onu yarın vasfetmek mümkündür. İkincisinde ise bu mümkün değildir. Onun için iki talâk vâki olur. H.

«Sen geceleyin ve gündüz boşsun demesi gibidir.» Yani bu sözü gece söylemişse bir talâk vaki olur. Keza gündüzün başında söylemişse, gündüzün başında ve sonunda vâki olur. H.

«Ve bunun aksi ile...» Yani, "sen gündüzün ve geceleyin boşsun", yahut "sen günün sonunda ve başında boşsun" derse, bu söz geceleyin ve keza gündüzün başında söylenmişse kadın iki talâk boş düşer. Gündüzün veya günün sonunda söylenmişse, hüküm hepsinde bunun aksi olur. Nitekim Bahır'da bildirilmiştir. H.

Ben derim ki: Bu hüküm ma'tufta zarf edatını açıklamadığına göredir. Zira Zahîre'de şöyle denilmektedir: «Geceleyin karısına; sen gecende ve gündüzünde boşsun; yahut gündüzleyin, sen gününde ve gecende boşsun derse, her vakitte bir talâk boş düşer. Yalnız bir talâkı niyet ederse, diyaneten tasdik olunur. Çünkü sözünün buna ihtimali vardır. Zarf edatı, beraber mânâsına yorumlanabilir. (Ve mânâ, sen gündüzünle beraber gecende boşsun şekline girer.)»

«Bugün ve ayın başında boşsun demesi gibidir.» Yani bir talâk vâki olur. Fakat ayın başında ve bugün derse iki talâk vâki olur Onun için bunu aksi ile sözünden önce söylemesi daha iyi olurdu. Nitekim gizli değildir.

METİN

Kaide şudur: Her ne zaman talâkı biri olmuş diğeri olacak iki vakte atıf edatı ile izafe ederse bakılır. Olmuştan başlamışsa ikisi birleşir. Olacaktan başlamışsa ayrı ayrı olurlar. "Senbugün boşsun ve yarın geldiğinde"; yahut "sen boşsun, hayır bilâkis yarın" derse, kadın o anda bir defa boş olur, ertesi gün de bir daha boş olur. "Sen bir defa boşsun yahut değilsin"; yahut, "benim ölümümle beraber"; yahut, "senin ölümünle beraber boşsun" sözleri hükümsüzdür. Birincinin hükümsüz olması, şüphe edatı bulunduğu içindir. İkincinin hükümsüz olması talâkı îkâya yahut vukuya zıt bir hale izafe ettiği içindir. Keza, "sen seninle evlenmenden önce boşsun": yahut bugün nikâh ettiği karısına, "sen dün boşsun" demesi de böyledir. Ama kadını dünden evvel nikâh ettiyse talâk şimdi vâkidir. Çünkü geçmişte yapılan inşâ, halde de inşâ sayılır.

İZAH

«Biri olmuş biri olacak» bugün ile yarın gibidir. Fakat dün ve bugün gibi biri geçmiş biri şimdi mevcutsa, bu hususta şerhte az ileride söz gelecektir. Hâniyye'de şöyle denilmektedir: «Günün ortasında karısına; sen bugünün başında ve sonunda boşsun derse; bir talâk vâki olur. Aksini söylerse iki olur. Çünkü günün sonunda vâki olan talâk evvelinde olamaz. Binaenaleyh iki talâk vâki olur »

«İkisi birleşir.» Çünkü kadın bugün boş düşünce yarın da boştur. Talâkın çoğalmasına hacet yoktur. Lâkin Hâniyye'den naklen Bahır'da şöyle denilmiştir: Sen bugün boşsun ve yarından sonra derse, Ebû Hanife ile Ebû Yusuf'un kavline göre kadın iki defa boş olur. Bunun vechi şu olsa gerektir: Bugünle Yarın bir vakit mesabesindedir. Çünkü gece dahildir. Yarından sonra derse, bunun hilâfınadır. Zira iki vakit gibi olurlar. Aradan bir gün terketmesi, yarından sonra başka bir talâk kasdettiğine karinedir. Nitekim yakında bunu te'yid eden sözler gelecektir. Lâkin buna göre bugün ve ay başında dediğinde, bir talâk vâki olması müşkildir. Ancak şöyle cevap verilebilir: «Murad, yeminin o ayın son gününde yapılmasıdır. Binaenaleyh arada fâsıla yoktur.»

«Kadın o anda bir defa boş olur, ertesi gün de bir daha boş olur.» Ama, "sen bugün boşsun ve yarın geldiğinde" ifadesinde, gelmek îkâ üzerine mâtuf bir şarttır. Mâtuf ile mâtufunaleyh başka başka şeylerdir. Hal yerinde olan bir söz şarta taallûk etmiş olamaz. Binaenaleyh müteallikin başka bir talâk olması gerekir. 'Ve' edatını zikretmezse, kadın ancak fecir doğarken boş düşer. Müneccez talâk mevkuf olarak kalır. Çünkü birinciyi değiştiren ikinciye eklenmiştir. Bahır'da böyle denilmiştir.

«Sen boşsun hayır bilâkis yarın» sözüne gelince: Vazgeçmek suretiyle müneccez talâkı iptal etmek istemiştir. Fakat buna imkan yoktur. Bilâkis yarın sözüyle de başka bir talâk vâki olur. H.

«Şüphe edatı bulunduğu içindir.» Bu kavil İmam-ı Âzâm'ındır. Ebû Yu-suf'un son sözü de budur. İmam Muhammed ile ilk sözünde Ebû Yusuf kadının talâk-ı ric'î ile boş düşeceğinisöylemişlerdir. Çünkü bu adam şüpheyi bir talâk üzerine getirmiştir. Binaenaleyh sen boşsun sözü kalır. Şeyhayn'ın delilleri şudur: Vasıf adet zikredilerek yapılırsa, talâkın vukuu sayı ile olur. Buna delil, bir kimse cima etmediği kansına; sen üç defa boşsun derse, bütün ulemanın ittifakıyla üç talâk boş olmasıdır. Eğer talâk vasıfla vuku bulsaydı üçü zikretmek hükümsüz kalırdı. Nehir. Sayı ile kayıtlaması şundandır: O adam, sen boşsun yahut değilsin» dese, hiçbirinin kavline göre talâk vâki olmaz. Çünkü şüpheyi îkâ üzerine getirmiştir. Keza, "sen boşsun ancak..." demesi de böyledir. Çünkü istisnadır. "Sen boşsun, olsa da olmasa da" demesi de böyledir. Çünkü şarttır. İkaya istisna yahut şart katılırsa, îkâ olmaktan çıkar. Bahır. Bu meselenin fer'lerinin tamamı Bahır'dadır.

«Talâk-ı ikâya yahut vukua zıt bir hale izafe ettiği içindir.» Burada neşr-i mürettep vardır. H. Yani erkeğin ölmesi talâkı onun yapmasına mûnafidir. Kadının ölmesi de, üzerine talâk yapılmasına mûnafidir.

«Sen seninle evlenmemden önce boşsun ilh...» sözü de öyledir. Çünkü talâkı mâlûm bir hale isnat etmiştir ki, bu hâl talâka mâlik olmasına zıttır. Bunun hâsılı talâkı inkâr etmektir. Binaenaleyh hükümsüz kalır. Bir de bu sözü inşâ olarak düzeltme imkânı bulunamayınca, ihbar olarak düzeltilmesi mümkündür ve nikâh bulunmadığını haber vermiş olur. Fetih. Talâkı evlenmeye tâlik eder de meselâ, "Sen seninle evlenmemden önce boşsun, seninle evlenirsem."; yahut, "seninle evlenirsem seninle evlenmemden önce boşsun" derse, bu iki surette bilittifak evlendiği anda boş düşer. Öncelik hükümsüz kalır. Şart cümlesinin cezasını sonra söyler de, "seninle evlenirsem sen seninle evlenmezden önce boşsun" derse, talâk vâki olmaz. İmam Ebû Yusuf buna muhaliftir.

«Ama kadını dünden evvel nikâh ettiyse talâk şimdi vâkidir.» Kadını dün nikâh etmişse hükmü nedir görmedim. Fetih sahibinin yukarıda geçen sözünün muktezası, talâk vâki olmaktır. Çünkü imkânsız değildir. Sonra Dürerü'l-Bihar şerhinde gördüm ki, talâk vâki olur diye açıkça beyan edilmiştir.

«Çünkü geçmişte yapılan inşâ, halde de inşâ sayılır» Zira onu zıt bir hale isnat etmemiştir. Yalan söylediği ve isnada kudreti de olmadığı için ihbar olarak tashihi de mümkün değildir. Binaenaleyh o anda inşâ olur. Bu nükteden dolayı müteehhirin ulemamızdan bazıları devir meselesinde talâkın vukuuna hükmetmiş; ekserisi ise vukubulmadığını söylemişlerdir. Tamamı Fetih, Bahır ve Nehir'dedir. Biz bu hususta talâk bahsinin başında yeterince söz ettik.

METİN

Dün ve bugün derse müteaddit olur. Aksini söylerse birleşir. Bunun aksine kâil olanlar da vardır. Sen, ben yaratılmazdan önce boşsun; yahut sen yaratılmazdan önce boşsun veyaben seni çocukluğumda boşadım veya uyurken yahut deli iken boşadım der de deliliği mâlûm olursa, söylediği hükümsüz kalır. Kölesine, "ben seni satın almazdan önce sen hürsün"; yahut bugün satın aldığı kölesine, "sen dün hürsün" demesi bunun hilâfınadır. Çünkü köle âzâd olur. Nitekim bir köle için ikrarda bulunur da sonra onu satın alırsa köle âzâd olur. Çünkü onun hür olduğunu ikrar etmiştir. Sen, benim ölümümden iki ay önce; yahut daha fazlasında boşsun der de, iki ay geçmeden ölürse, kadın boş düşmez. Çünkü şart bulunmamıştır. İki ay geçtikten sonra ölürse; kadın öldüğü anda değil müddetin başına istinaden boş düşer. Bunun faydası kadına miras verilmemesidir. Çünkü iddet bazen üç hayız görerek iki ayda biter.

İZAH

«Bunun aksine kâil olanlar da vardır.» Hâniyye sahibi buna kesinlikle kâildir. Zahire'de Münteka'ya nisbet edilerek şöyle denilmiştir: «sen dün ve bugün boşsun derse bir talâk, aksini söylerse iki talâk olur. Sanki, "sen bir talâk boşsun, ondan önce de bir talâk" demiş gibi olur.» Halebî diyor ki: «Hak budur. Çünkü talâkı dün ikâ etmek bugün de ikâdır. Nitekim Makdisi söylemiştir.»

«Hükümsüz kalır.» Çünkü.bunun hâsılı, yukarıda geçtiği gibi talâkı inkârdır.

«Çünkü onun hür olduğunu ikrar etmiştir.» sözü her üç suretin illetidir. T.

«Çünkü şart bulunmamıştır.» Buna şöyle itiraz olunmuştur: «ölüm mutlaka başa gelecektir. O ne şarttır, ne de şart mânâsındadır. Bilâkis talâkın izafe edildiği vakti bildirir. Onun için iki aydan sonra ölürse, talâk müstenit olarak vâki olur. Gelmek bunun hilâfınadır. Nitekim ileride gelecektir.» Rahmetî buna şöyle cevap vermiştir: «Murad; istinadın sahih olmasının şartı bulunmadığı için demektir. Çünkü onun şartı ölümden evvel talâk vukuunun istinat edeceği bir zamanın bulunmasıdır. O da muayyen müddettir.»

Ben derim ki: Şu da var: Şart, ölüm değil, yeminden sonra iki ayın geçmesidir. Bunun olması da olmaması da ihtimallidir. İki ay geçmezse şart bulunur. Şayet, "Bunu geçmişten tamamlamak mümkündür. Meselâ; sen dün boşsun gibi..." denilirse, ben de derim ki: Burada iki aydan sonra ölmesi ihtimali vardır. Binaenaleyh sözünün hakikati itibar olunur. Dün bunun hilâfınadır.

«Müddetin başına istinaden boş düşer.» Bu söz İmam-ı Âzâm'ındır. İmameyn'e göre ise ölüm anında boş düşer. İkâ veya vuku ehliyeti ortadan kalkmıştır. Binaenaleyh hükümsüz kalır. Şârihin, "ölüm anında değil" demesi, İmameyn'in kavlini reddetmektir. Rahmeti

«Bunun faydası ilh...» sözüne Şurunbulâli şöyle itiraz etmiştir: «iddetin iki ayda geçmesi mümkündür diye kadına miras vermemek zayıftır. Sahih ve müftabih olan kavil, İmam-ı Âzâm'a göre iddetin ölüm vaktine münhasır olmasıdır. Kadın da mirasçı olur. Bunu Câmi-iKebir şârihi söylemiştir. Çünkü mirasta da talâkta olduğu gibi istinat zâhir değildir. Çünkü bunda kadının hakkını iptal vardır. Zayıf olmakla beraber bu kavlin vechi de zâhir değildir. Zira fârrın (miras kaçıranın) karısı iki müddetin uzun olanını iddet bekler. İki ayda hakikaten üç hayzın geçmesiyle onun iddeti bitmez. Uzun müddeti tamamlamak için dahi iki ay on gün kalır. Binaenaleyh kadın ona mirasçı olur. Şu halde iki ayda üç hayız imkânı vardır diye kadın mirastan nasıl men edilir?»

Rahmetî bu ifadeyi şöyle açıklamıştır: «Talâk İmam-ı Âzâm'a göre müddetin başına istinat ederek vâki olur. Eğer erkek o müddette hasta olup hastalığı ölüme kadar devam ederse, miras kaçırması tahakkuk etti demektir. Hasta değilse yine öyledir. Çünkü onun talâkının vukuu ancak ölmesiyle bilinir. Kadının hakkı onun malına taallûk etmiştir. İddetten sonra ölmüş olması farzedilemez. Çünkü iddet İmam-ı Âzam'a göre ölümle vâcip olur. Sahih kavil budur. Zira iddet sebebinde şüphe bulunmakla sabit olamaz. Zayıf kavle göre iddet talâkın vukuu anına istinat ederse de, iddet iki müddetin uzun olanıyla biter. Mücerret iki ayda üç hayız gör-mekle bitmez. Teslim edilse bile bunun mutlaka tahakkuku lâzımdır. Kadın üç hayız gördüğünü itiraf etmelidir. İki ayın geçmesiyle tahakkuk etmez. Hattâ bir ve iki senenin geçmesiyle bile tahakkuk etmez. Binaenaleyh musannıfın Dürer sahibine uyarak söyledikleri hiçbir suretle fıkıh kaidelerine uymaz. Buna dikkat etmelidir.»

METİN

Bir adam karısına; sen her gün boşsun yahut her cuma veya her ay başında boşsun der de bir niyeti bulunmazsa, bir talâk vâki olur. Her günü niyet ederse veya her günün içinde yahut her günle beraber veya her gün geldiğinde yahut her gün geçtikçe boşsun derse, üç günde üç talâk vâki olur. Kaide şudur: Her ne zaman zarf kelimesi terkedilirse birleşir, terk edilmezse müteaddit olur. Hulâsa'da bildiriliğine göre; sen günle beraber bir talâk boşsun sözü ile derhal üç talâk vâki olur. Erkek, ikinizden ömrü en uzun olan şimdi boştur derse, kadınlardan biri ölmedikçe boş düşmez. Ölürse diğeri boş olur. Çünkü şartı o zaman bulunmuş olur.

İZAH

«Sen her gün boşsun derse...» Bahır sahibi şöyle diyor: «Zarf edatı

olan 'fî' nin atılıp atılmamasına teferru eden meselelerden biri de şudur:Bir adam karısına; sen her gün boşsun dese, üç imamıza göre bir talâk vâki olur. İmam Züfer üç günde üç talâk vâki olacağını söylemiştir. Bu adam;her günün içinde boşsun derse, günde bir talâk olmak üzere bilittifak üç defa boş olur. Nitekim her günde yahut her gün geçtikçe demiş olsa hüküm budur. Bize göre fark şudur: Fî edatı zarf içindir; zaman ise sadece vuku itibariyle zarftır. Binaenaleyh her gün talâk vâki olmasından talâkın taaddüdü lâzım gelir. Her gün vâkiile vasıflanmak bunun hilâfınadır. Ama kadının her gün başka bir talâkla boş cimasını niyet ederse niyeti sahih olur.»

«Veya her cuma»dan murad; haftayı niyet etmesi yahut hiç niyeti bu-lunmamasıdır. Niyeti yalnız her cuma gününe ise kadın her cuma günü boş olur; üç talâkla bâin oluncaya kadar böyle devam eder. Bunu Tahtâvî Bahır'dan nakletmiştir. Hülasası şudur: Cuma kelimesiyle haftayı niyet eder de mutlak söylerse bir talâk; hâssaten cuma gününü niyet ederse üç talâk vâki olur. Çünkü günler arasında fasıla bulunmaktadır. Nitekim yakında izah edilecektir.

«Veya her ay başı...» Baş kelimesini zikretmesi doğru değildir, onu atmak gerekir. Zahîre, Hindiyye ve Tatarhâniyye'de şöyle denilmektedir: «Sen her ayın başında boşsun derse, her ay başında bir defa olmak üzere üç defa boş olur. Fakat sen her ay boşsun derse, kadın bir defa boş olur. Çünkü birincide aralarında vuku hususunda fasıla vardır. İkincide öyle değildir.» Yani ayın başı evvelidir. Bir ayın başı ile diğer ayın başı arasında ise fasıla vardır. Binaenaleyh her ayın başında bir talâk îkâı gerekir. Bunun benzeri yukarıda Hâniyye'den naklen geçen, "Sen bugün boşsun ve yarından sonra" sözüdür. Her ayda boşsun demesi bunun hilâfınadır. Çünkü talâkın izafe edildiği vakit bitişiktir ve bir vakit mesabesindedir. Onun evvelinde vâki olan, bütününde vâkidir. Bunun benzeri yukarıda Hâniyye'den naklen geçen, "Sen bugün boşsun ve yarından sonra" sözüdür. Her ayda boşsun demesi bunun hilâfınadır. Çünkü talâkın izafe edildiği vakit bitişiktir ve bir vakit mesabesindedir. Onun evvelinde vâki olan, bütününde vâkidir. Bunun benzeri, "sen bugün boşsun yarın da" sözüdür. Bana zâhir olan budur.

«Her günü niyet ederse...» Yani her gün bir talâk vâki olmasını yahut her cuma günü yani haftada bir talâk vâki olmasını niyet ederse, keza cuma kelimesiyle hususi gününü niyet ederse demektir. Nitekim yukarıda geçti.

«Veya her günün içinde» derse üç günde üç talâk vâki olur. Çünkü her günü talâkın vukuu için zarf yapmıştır. Binaenaleyh vâki olan talâk da müteaddid olur.

«Hulâsa'da ilh...» Keza Bahır'da da böyle denilmiştir. Şârih de ona uymuştur. Burada gün lâfzı ziyade edilerek tahrif yapılmıştır. Zira Hulâsa'nın ibaresi, "Sen her boşamakla beraber boşsun" şeklinde olup, gün lâfzı yoktur. O zaman, "her günle beraber" sözüyle tenakuz yoktur.

«Diğeri boş olur.» Yani İmam-ı Âzam'a göre müsteniden, İmameyn'e göre ise ölüme münhasıran boş olur. Fetih. Makdisî şöyle demiştir: «Ben derim ki: İkisinin arasında kadınla cima etmişse, talâk bâin olduğu takdirde ukr vermesi lâzım gelir. Talâk ric'î ise kadına döner. Bunun yerine "ki cariyesinden birisi" deseydi hüküm yine bu idi. Düşünülsün!»

«İkisinin arasında» murad; yeminle ölümdür.

«Çünkü şartı o zaman bulunmuş olur.» Yani mânevî şartı - ki uzun ömürdür - o zaman bulunmuştur. O zamandan murad, diğerinin ondan önce ölmesidir. T. Bu şuna mebnîdir ki, "ikinizden ömrü en uzun olan" sözünden murad; ölenden sonra hanginiz geri kalırsa demektir. Yoksa doğumundan vefatına kadar ömrü diğerinin ömründen daha uzun olursa mânâsına değildir. Aksi takdirde ölenin ömrü kalandan daha uzun olabilir. Meselâ; birinci yetmiş yaşında ölür, öteki henüz yirmi yaşındadır. Murad ikincisi (yani ömrü uzun olan) ise, kalan kadın yetmiş yaşını geçmedikçe boş düşmez. Örfen bu iki mânânın ikisi de kullanılır. Burada murada en yakın olanı Fetih ve diğer kitapların tabiridir ki, "hanginizin hayatı daha uzunsa" mânâsına almışlardır. Bundan anlaşılan, hanginizin hayatı ötekinden geri kalırsa mânâsıdır. Musannıfın da bu tabiri kullanması daha iy olurdu.

METİN

Sen Zeyd'in gelmesinden bir ay önce boşsun der de Zeyd bir ay sonra gelirse, talâk o müddete münhasıran vâki olur.

İZAH

«Talâk o müddete münhasıran vâki olur.» İmam Züfer, müsteniden vâki olur demiştir. "Zeyd'in ölümünden bir ay önce boşsun" derse, Ebû Hanife'ye göre talâk müsteniden vâki olur. İmameyn ölüme münhasıran vâki olacağını söylemişlerdir. Bu hilâfın faydası, iddetin itibarında kendini gösterir. Ebû Hanife'ye göre iddet ayın başından itibar edilir. O ayın içinde kadınla cimada bulunmuşsa, talâk ric'î olduğu takdirde kadına dönmüş sayılır. Üç talâkla boşamışsa, içinde cima da ettiğine göre mehrini vermesi gerekir. İmameyn'e göre iddet ölüm anından itibar olunur. Adam karısına dönmüş sayılmaz. Mehrini vermesi de lâzım gelmez. Bazıları ihtiyaten iddetin bilittifak ölüm zamanından itibar edileceğini söylemişlerdir. Ay tamam olmazdan önce Zeyd ölürse kadın boş düşmez. Çünkü ölümden önce bir ay geçmemiştir. Ay içinde boşadığı vakit iddetten sonra ölür de kadın sonra çocuk doğurursa; yahut cima edilmemişse, iddet lâzım olmadığı için talâk vâki olmaz. Çünkü mahâl yoktur. Gelecek zaman hâl için sabit olur. Sonra istinat eder. Câmi-i Kebir'de ve Esrar'da böyle denilmiştir.

Ebû Hanife'ye göre gelmekle ölüm arasında fark şudur: Ölüm bildiricidir. Ceza yalnız bildiriciye mahsus değildir. Nasıl kl Zeyd hânede ise sen boşsun dese de, günün sonunda oradan çıksa kadın konuşma zamanından boş olur. Çünkü ölüm iptidada aydan önce olabilir. Bu suretle hiç vakit bulunmaz. İhtimalli hakkında sair şartlara benzer. Ay geçtiği zaman ölümden evvel bir oy bulunduğunu biliriz. Çünkü ölüm mutlaka olacaktır. Şu kadar var ki, halen talâk vâki olmaz. Çünkü biz ölüme bitişik bir aya muhtacız. O da sabit değildir, ölüm onu bildirir. Bu cihetten şarttan ayrıIır da, "sen ramazandan bir ay önce boşsun"sözündeki vakte benzer. Binnanaleyh her iki şeye, yani zuhura ve istinada kâil oluruz. "Ramazandan bir ay önce" derse, bilittifak şâbanda vâki olur. Tamamı Fetih'tedir.

 

 

 

 

 

İNKILÂB, İKTİSAR, İSTİNAD VE TEBYİN

METİN

Bilmiş ol ki hükümlerin sübut yolu dörttür. İnkılâb, iktisar, istinad, tebyin

İnkılâb; illet olmayan bir şeyin illet olmasıdır ki, tâlik gibidir.

İktisar; hükmün halen sübut bulmasıdır.

İstinad: mahallin bütün müddette bâkî kalması şartıyla hükmün öncesine istinaden halen sübut bulmasıdır. Sene dolduğu vakit zekâtın istinad yoluyla lâzım gelmesi bu kabildendir. Çünkü nisap mevcuttur.

Tebyin; halin önceden hüküm mevcut olduğunu meydana çıkarmasıdır. Eğer Zeyd şu hânede ise sen boşsun gibi ki. Zeyd'in orada bulunduğu ertesi gün anlaşılırsa, söylediği andan itibaren boş düşer ve o andan itibaren iddet bekler. Ben seni boşamadıkça sen boşsun yahut ne zaman seni boşamazsam boşsun veya her ne zaman seni boşamazsam boşsun der de susarsa, susmasıyla kadın derhal boş düşer.

İZAH

«Tebyin...» Ulemanın ibareleri böyledir. Bu kelime açığa çıkmak mânâsında mastardır.

«Tâlik gibidir.» Nitekim, "şu hâneye girersen sen boşsun" demesi bir tâliktir. Sen boşsun sözü, hükmünün, yani talâkın sabit olması için illettir. Nasıl ki sattım sözü milkin sabit olması için illettir. Azâd ettim sözü de hürriyetin sabit olması için illettir. Lâkin tâlik yapınca ancak şartı bulunduğu vakit illet olur ki, o da hâneye girmektir. Şâfiî'ye göre derhal illet mün'akit olur. Ama tâlik onun hükmünü şart bulununcaya kadar geciktirir. Bu hilâfın semeresi, "seninle evlenirsem sen boşsun" sözünde meydana çıkar. Bize göre bu sahihtir. Çünkü milk vaktinde illet olarak mün'akittir. Şâfiî'ye göre sahih değildir. Çünkü milk vaktinde illet mün'akit değildir. Nitekim usûl-i fıkıh ilminde izah edilmiştir.

«Hükmün halen sübut bulmasıdır.» Satış yapmak, boşamak, köle âzâd etmek vesaire böyledir. Bunu Halebî Minah'tan nakletmiştir.

«İstinad ilh...» hakkında Eşbâh'ta şöyle denilmiştir: «İstinad, tebyinle iktisar arasında döner dolaşır. Bu, ödenen şeyler gibidir. Ödendiği vakit sebebinin bulunduğu vakte istinad ederek mâlik olunur. Bir de nisap gibidir. Zira zekât sene tamam oldukta nisabın bulunduğu vakte istinaden vâcip olur. İstihazalı bir kadınla teyemmümlünün vakit çıkarken ve suyu gördüğü vakit temizlenmeleri dahi abdestin bozulma vaktine îstinaden sabit olur. Onun için bunların meshetmesi caiz değildir.»

«Mahallin bâkî kalması şartıyla ilh...» İstinadla tebyin arasını ayıran bu şarttır. Nitekim bunu Îzâh'tan naklen izah etmiştir. Bu meselenin fer'lerinden biri de ulemanın şu sözleridir: Bir kimse cariyesine; sen filanın ölümünden bir ay önce hürsün, der de sonra cariye bir coçuk doğurur, sahibi her ikisini satarsa, yahut hiçbirini satmazsa veya yalnız anayı satar yahutbunun aksini yaparsa, İmam-ı Âzam'a göre çocuk âzâd olur, İmameyn'e göre âzâd olmaz. Anneyi satmadıysa o bilittifak âzâd olur. Bunun izahı şudur: Çünkü İmam-ı Âzam'a göre âzâd olmak istinad suretiyle meydana gelince çocuğa sirayet eder. İmameyn'e göre sirayet etmez. Zira istinad yoktur. O cariyeyi ayın ortasında satar da sonra tekrar satın alır, sonra o dediği kimse ay tamam oldukta ölürse, İmam-ı Âzam'a göre cariye âzâd olmaz. Çünkü ay içinde milk elden gittiği için ayın başına istinad imkânı yoktur. İmameyn'e göre âzâd olur. Çünkü iktisar vardır (hüküm halen sabit olmuştur). Bu fer'lerin tamamı Eşbâh hâşiyelerindedir.

«Çünkü nisap mevcuttur.» Yani bütün müddette nisap mevcut olmak şartıyla senenin başından hüküm sabit olur. Tahtâvî diyor ki: «Maksat müddet esnasında bütün nisâbın yok olmamasıdır. Çünkü bütün nisap yok olur da o kimse başka bir nisaba - velev birinciden bir saat sonra olsun - mâlik olursa, yeni bir sene itibara alınır,»

«Söylediği andan itibaren boş düşer.» Yani mahallin bâki kalması şart değildir. Hattâ üç defa dedikten sonra kadın hayzını görür de sonra onu üç defa daha boşarsa, sonra Zeyd'in o hânede olduğu anlaşıldıkta üç talâk vâki olmaz. Çünkü birincinin vâki olduğu anlaşılmıştır. İkincisi iddet geçtikten sonra yapılmıştır. Nitekim Ekmel'den naklen Minah'ta böyle denilmiştir.

«Susarsa» sözüyle, aşağıda gelecek "sen boşsun ben seni boşamadıkça sen boşsun" sözünden ihtiraz etmiştir.

«Derhal boş düşer» Keza, "ben seni boşamadığım zaman sen boşsun"; yahut, "seni boşamadığım yerde" veya "seni boşamadığım gün boşsun" demesi de böyledir. Çünkü talâkı kadının talâkından hâli bir zamana veya mekâna izafe etmiştir. Mücerret susmasıyla muzâfunileyh bulunmuştur. Talâk da vâki olur. Nehir'de şöyle denilmektedir: Sonra âşikârdır ki, yemininde durmakla bozmanın eseri, ben seni boşamadıkça sen boşsun gibi sözlerde zâhir değildir. Bundan dolayıdır ki, muteehhirin ulemadan bazıları bu meselenin mevzuunu üç defa diyerek kayıtlamıştır. Evla olan da odur. Evet, ben seni her boşamadıkça sen boşsun derse, arka arkaya üç talâk vâki olur. Onun içindir ki, kadın cima edilmemişse yalnız bir talâk vâki olur.

METİN

«Ben seni boşamadımsa boşsun» sözünde susmakla kadın boş düşmez. Bilâkis erkek boşamadan karı-kocadan birinin ölümüne kadar nikâh devam eder ve kadın ölümden az önce boş düşer. Çünkü şart o zaman tahakkuk eder ve o adam fâr (mirastan kaçırıcı) olur. İmam-ı Âzam'a göre şart edatlarından vakitte, vakit kelimeleri niyetsiz olursa eğer gibidir. İmameyn'e göre ise her ne zaman gibidir. Bunların hükümleri geçmişti. Vakti veya şartı niyet ederse derhal talâkı kasdettiğine karine bulunmadıkça bilittifak o kimsenin niyeti muteber olur. Karine bulunursa derhal talâk vâki olduğuna hükmedilir.

İZAH

«Susmakla kadın boş düşmez ilh...» Çünkü yemininde durmanın şartı, kadını gelecekte boşamasıdır. Bu da karı-kocadan biri ölmedikçe gelecek her vakitte mümkündür. Biri ölürse, yemini bozmanın şartı olan boşamama tahakkuk eder. Bu niyet olmadığı veya acele talâka delâlet bulunmadığı zamandır. Nitekim, "vakitte" edatında gelecektir.

«Karı-kocadan birinin ölümüne kadar devam eder.» sözüyle musannıf, erkeğin ölmesinin de kadının ölmesi gibi olduğuna işaret etmiştir. Sahih kavil budur. Nevâdir'in rivayeti bunun hilâfınadır. Orada şöyle denilmiştir: «Ben bu hâneye girmezsem sen boşsun, demesi bunun hilâfınadır. Çünkü burada erkeğin ölmesiyle talâk vâki olur, kadının ölmesiyle olmaz. Çünkü kadın öldükten sonra adamın o hâneye girmesi mümkündür. Binaenaleyh kadının ölmesiyle ye's tahakkuk etmez. Talâka gelince: Kadının ölmesiyle ondan ye's tahakkuk eder. Fetlh.»

«Şart o zaman tahakkuk eder.» Yani yeminin bozulmasının şartı o zaman tahakkuk eder. Erkeğin ölmesinde bu zâhirdir. Kadının ölmesine gelince: Talâktan ye's tahakkuk ettiği içindir. Fetih sahibi diyor ki: «Kadının ölümünden önce talâk vâki olduğuna hükmümüzü verince kocası ona mirasçı olamaz. Çünkü kadın ölümden önce boş düşmüş; ölüm halinde aralarında karı-kocalık kalmamıştır. Muallâk sarîh olduğu halde talâk-ı bâin olduğuna hükümetmemiz, iddet bulunmadığı içindir. Cima edilmemiş kadın gibi olur. Çünkü meselemiz talâk parçalanmayı kabul etmeyen son cüzde vâki olursa diye farz edilmiştir. Ondan sonra ancak ölüm gelir. Onunla da kadın boş olur.»

Bahır sahibi şöyle demiştir: «Anlaşılıyor ki, erkeğin karısına mirasçı olamaması mutlaktır. Cima etmiş olsun olmasın üç veya bir defa boşamış olsun müsavidir. Bu da gösterir ki, Zeylâî'nin mirasçı olamamasını cima etmediyse veya üç defa boşamadıysa diye kayıtlaması doğru değildir. Nehir'de de bunun gibi denilmiştir.»

«Ve o adam fâr olur.» Yani ölen erkekse, talâkı ölüme yaklaştığı halde olduğu için o adam fâr olur. Hastanın talâkı babında gelecektir ki, bir adam talâkı sağlamken tâlik yapar da hasta iken bozarsa fâr olur. Bu da ondandır. Rahmetî. Kadın cima edilmişse, kocası miras kaçırdığı için ona mirasçı olur. Velevki üç kere boşamış olsun. Cima edilmemişse o adama mirasçı olamaz. Bahır.

«Niyetsiz olursa eğer gibidir ilh...» Yani karı-kocadan biri ölmedikçe İmam-ı Azam'a göre kadın boş düşmez. İmameyn'e göre susmasıyla derhal boş düşer. Hâsılı, "vakitte" sözü İmam-ı Azam'a göre burada harftir ve mücerret şart bildirir. Çünkü o bazen zarf, bazen harfolarak kullanılır. Binaenaleyh şüphe ile derhal talâk vâki olmaz. Bazı nahiv imamlarının sözü de budur. Nitekim Muğnî sahibi böyle demiştir. Lâkin onun bildirdiğine göre nahiv ulemasının cumhuru bu kelimenin şart mânâsını tazammun ettiğini söylemişlerdir. Bu kelime zarf olmaktan çıkmaz. Bahır sahibi, "Burada İmameyn'in kavlini tercih ettiren budur. Bunu Fethu'l-Kadir sahibi de tercih etmiştir." demektedir.

«Vakti veya şartı niyet ederse ilh...» Bahır sahibi diyor ki: «Niyeti yoktur diye kayıtlamamız şundandır: Çünkü o kimse vakitte edatıyla her ne zaman mânâsını niyet ederse, hem kazaen 'hem diyaneten bilittifak tasdik olunur. Çünkü kendisine ağır yük yüklemektedir. Keza vakitte edatıyla İmameyn'in kavline göre eğer manasını niyet ederse, onlarca yalnız diyaneten tasdik edilmesi gerekir. Çünkü onlara göre bu edat zarf için kullanılır. Şart için kullanılması bir ihtimaldır. Onu hâkim tasdik etmez.» Bu bahsin aslı Fethu'l-Kadir sahibine aittir. Eğer sözüyle derhal talâkı niyet ederse sahih olur mu bir düşün! Zâhire bakılırsa evet olur. Nitekim ona bir karine bulunsa sahih olur.

«Derhal talâkı kasdettiğine karine bulunmadıkça...» Bu karine bazen lâfzi, bazen de mânevî olur. Birinciye misâl: beni boşa, beni boşa demesidir. Kocası buna cevaben; seni boşamazsam şöyle ol der. Bu söz derhal talâk ifade eder. Nitekim Kınye'de belirtilmiştir. İkinciye misâl; kocası cima isteyip kadının buna yanaşmaması, bunun üzerine kocasının "eğer bu eve girmezsen şöyle şöyle olasın" demesidir. Kadının kocasının şehveti yatıştıktan sonra girerse boş düşer. Bevl şehveti kesmez. Koku ve benzeri ile cima mukaddimelerinden sayılan her şeyin böyle olması gerekir. Namaz hususunda hilâf vardır. Nehir. Yani kadın namaz vaktinin çıkacağından korkarsa, İmam Hasan'ın kavline göre aceleliği kesmez. Bununla fetva verilir. Nasir kestiğini söylemiştir. Bu acele meseleleri inşaallah girip çıkmaya yemin bâbının sonunda gelecektir. Bahır. Bu iki misâlde eğer edatında derhallik karinesinin itibara alınacağına delâlet vardır. Velevki bu edat bilittifak sırf şart için olsun.

METİN

«Sen boşsun, ben seni boşamadıkca sen boşsun» ifadesini, "seni boşamadıkça" sözüne ekleyerek söylerse istihsanen yalnız son müneccez talâkla boş olur.

FER'İ MESELE: Bir kimse karısına; seni bugün üç defa boşamazsam sen üç defa boşsun derse, bunun kurtuluş çaresi kadını bin dirhem vermesi şartıyla boşaması, kadının da bunu kabul etmemesidir. O gün geçerse kadın boş düşmez. Fetva bununla verilir. Haniyye. Çünkü mukayyet boşamak mutlak boşamanın içindedir. Seninle evlendiğim gün sen boşsun der de, kadını geceleyin nikâh ederse yemini bozulur. Emrin elinde demesi bunun hilâfınadır. Yani karısına, Zeyd'in geldiği gün emrin elinde olsun der de Zeyd geceleyin gelirse, kadın muhayyer olmaz. Gündüz gelirse, güneşin kavuşmasına kalır. Kaide şudur: Gün kelimesi nezaman bütün müddeti kaplayacak uzun bir fiille beraber zikredilirse, ondan gündüz kasdedilir. Emrin elindedir sözü böyledir. Çünkü onu bir gün veya bir ay kadının eline vermek sahihtir. Bu kelime ne zaman bütün müddeti kaplamayacak bir fiille zikredilirse, ondan mutlak vakit kasdedilir. Talâk ikâı gibi ki, seni bir ay boşadım dese müddet zikri hükümsüz kalır, kadın derhal boş düşer.

İZAH

«Seni boşamadıkça sözüne ekleyerek söylerse yalnız» son sözle kadın boş olur. Ayırarak söylerse, hem müneccez hem muallâk talâklar vâki olur. Bahır. Müneccez talâk vâki olup, muallâk olanın vâki olmamasının faydası şudur: Muallâk üç olsaydı, müneccez olan talâkla yalnız bir defa boş düşerdi. Bahır.

Ben derim ki: Bilâkis muallâk bir talâk da olsa faydası zâhirdir. Zira muallâk talâk yine vâki olmaz. Hattâ sözüne ekleyerek yaptığı müneccez bir talâkın faydası budur. Çünkü ekli olarak bir tatâk yapmasaydı, muallâk olan üç talâk vâki olurdu. Muallâk talâk bir olursa, bir talâkın derhal vâki olup olmaması arasında ancak İmam Züfer'in aşağıda gelecek sözüne göre fark vardır.

«İstihsanen...» hüküm budur. Kıyasa göre ise kadın cima edildiği takdirde hem muallâk, hem müneccez talâkların hepsi vâki olmalıydı. Cima edilmediyse, yalnız muallâk bir talâk vâki olmalıydı ki, İmam Züfer'in kavli de budur. Çünkü az da olsa kadını boşamadığı bir zaman bulunmuştur. O da sen boşsun sözünü bitirmeden geçen vakittir. İstihsanın vechi şudur: Yeminde durma zamanı yemin eden kimsenin hali delâletiyle müstesnadır. Çünkü o kimsenin yeminden muradı, o yeminde durmaktır. Bu ise ancak bu miktarı müstesna saymakla mümkün olur. Tamamı Fetih'tedir.

«Çünkü mukayyet boşamak...» Yani bin dirhem verirsen boşsun demek, mutlak boşamanın içinde dahildir. Mutlak boşamaktan murad; "eğer seni boşamazsam" sözüdür. Zira bu söz mukayyede de başkasına da sâdıktır. Boşama bulununca - velev ki mukayyet olarak bulunsun - yeminden dönme şartı, yani boşamamak ortadan kalkar.

«Kaide şudur: Gün kelimesi ilh...» Gün kelimesiyle kayıtlaması, gece mutlak vakit mânâsında kullanılmadığı içindir. Gece kelimesi hem va'zen hem örfen gece karanlığının adıdır. "Geceleyin girersen" derse, gündüz girdiği takdirde boş olmaz. Gün kelimesi ise gündüzün aydınlığı mânâsında hakikat olarak bilittifak kullanılır. Bazıları mutlak vakit mânâsında da hakikat olarak kullanıldığını söylemişlerdir. Şu halde müşterek olur. Bazıları mutlak vakit mânâsında mecazdır demişlerdir ki sahih olan da budur. Çünkü mecaz müşterek olmaktan evlâdır. Yani onun tekrar va'zedilmeye ihtiyacı yoktur. Meşhur olan mânâya göre gün fecrin doğmasından güneşin kavuşmasına kadar olan zamandır. Gündüz ise, doğmasındanbatmasına kadar geçen zamandır. Gün kelimesiyle gündüzün aydınlığını niyet ederse kazaen tasdik edilir. Çünkü sözünün hakikatını niyet etmiştir. Velevki bunda kendisi için bir hafifletme olsun. Bunu Zeylâî söylemiştir. Sonra gün kelimesi mutlak vakit mânâsında ancak uzamayan ve belirsiz olan bir şey hakkında kullanılır. Belirli olursa, meselâ, seninle bugün konuşmam derse, gündüzün aydınlığı mânâsına gelir. Meselenin tamamı Bahır'dadır. Evet, bazen belirli olan gün kelimesi ona dahil olan gece ile birlikte zikredilirse, ona gece de dahil olur. Meselâ, senin bugün ve yarın emrin elinde olsun derse, Câmi-i Sagîr'de gece de dahildir denilmiştir.

Telvîh sahibi diyor ki: «Bu söz, gün kelimesi mutlak vakit mânâsına geldiğinden değildir. Bilâkis iki gün emrin elindedir demiş gibi olduğundadır. Böyle yerlerde gün kelimesi arkasından geceyi de sürükler. "Bugün ve yarından sonra emrin elinde olsun" demesi bunun hilâfınadır. Çünkü yalnız başına söylenilen gün kelimesi, hizasındaki geceyi arkasından getirmez.»

«Uzun bir fiille beraber zikredilirse ilh...» Uzun fiilden murad; yürümek, binek gitmek, oruç tutmak, kadını muhayyer bırakmak ve talâkı havale etmek gibi müddet konulması sahih olan fiillerdir. Uzamayan fiil bunun aksidir. Boşamak, evlenmek, konuşmak, âzâd etmek, girmek ve çıkmak bu kabildendir. Bahır. Bu elbiseyi iki gün giydim; ata bir gün bindim denilir. Ama bunun hilâfına olarak, iki gün geldim ve üç gün girdim denilemez. Telvîh. Telvîh'in bazı hâşiye yazarları, "Giymenin ve binmenin uzamasından murad, mecazen devam etmeleridir. Buna karine, günle kayıtlamaktır. Yoksa asılları değildir." demişlerdir. Yani binmenin hakikatı, hayvanın üstüne kaldıran harekettir. Giymek de elbiseyi bedenin üzerine koymaktır. Bu ise uzamaz, demek istemişlerdir. Şârih, "müddeti kaplayacak" sözüyle, Vikâye şerhinin şu ifadesine işaret etmiştir: «Murad; gündüzü kaplamak mümkün olacak surette uzamaktır, mutlak uzamak değildir. Çünkü ulema konuşmayı uzamayan fiiller kabilinden saymışlardır. Şüphesizki konuşmak uzun zaman uzar. Lâkin bütün günü kaplamaz.»

Hidâye sahibi konuşmanın uzamayan fiillerden olduğuna kesin olarak hükmetmiştir. Bahır sahibi de bunun hak olduğunu söylemiştir. Hindî ise Muğnî şerhinde konuşmayı uzayan fiillerden saymış; Hidâye'nin söylediğini bazı ulemanın zannı kabul etmiştir. Fetih sahibi de bunu tercih etmiştir. Bu izaha göre uzamayı gündüzle kayıtlamaya hâcet yoktur. O, Nehir sahibinin tahkîk ettiği birinci kavle göredir. Telvîh sahibinin, "Müddet koymak sahih olan" sözü buna işaret etmektedir.

«Emrin elindedir.» sözüyle şârih uzayan fiilden maksadın mazruf olduğuna işaret etmiştir. Yani maksat günde âmil olandır. Yoksa günün izafe edildiği şey değildir. Çünkü muhakkıklara göre onun uzayıp uzamamasına itibar yoktur. O mazruf da olsa zarfı tayin içinzikredilmiştir. Zarfı zikretmekten maksat ise, âmilin onun içinde olduğunu ifade etmektir.

Hâsılı suretler dörttür. Zira bazen muzâfun-ileyh ile günün mazrufu uzayan fiillerden olur. "Zeyd'in hayvana bindiği gün emrin elinde olsun" sözü böyledir. Bazen ikisi de uzamayan fiillerden olur. "Sen Zeyd'in geldiği gün boşsun" ifadesi böyledir. Bu iki misâlde muzâfun-ileyhi veya mazrufu itibara almak arasında fark yoktur. Bazen mazruf uzayan bir fiil, muzâfun-ileyh uzamayan fiil olur. "Zeyd'in geldiği gün emrin elinde olsun" veya bunun aksi olan, "Sen Zeyd'in hayvana bindiği gün hürsün" sözleri böyledir. Bu iki misâlde fark zâhirdir. Ulema bunlarda mazrufun itibara alınacağına ittifak etmişlerdir. Zeyd gece gelir veya hayvana gece binerse kadının emri elinde olmaz. Köle de bilittifak âzâd olmaz. Bazı ulemanın sözlerine bakılırsa, muteber olan muzâfun-ileyhtir. Lâkin şârih onu bu iki misâlde itibara almamış; ilk ikisinde itibara almıştır. Halbuki sen muzâfun-ileyhi veya mazrufu itibara almak hususunda bunların arasında fark olmadığını biliyorsun. Bu izaha göre hakikatta hilâf yoktur. Nitekim Keşif, Telvîh ve başkalarında bildirilmiştir. Bununla hilâf hikâye edenlere Zeylâî ve Vikâye şerhlerine ikisinden hangisi uzarsa itibar onadır şeklini tercih ettikleri için itiraz vârid olur. Nitekim Bahır'da bidirilmiştir.

Sonra bil ki zikredilen kaide ancak mutlak söylendiğini ve mânilerden hâli olduğu zamandır. Binaenlaeyh karineye muhalif düşmesi imkânsız değildir. Çok defa gün mutlak vakit ifade etmekle beraber fiil uzayan fiillerden olur. "Düşmanın size geldiği gün hayvanlara binin; ölüm başınıza geldiği gün Allah'a hüsn-ü zanda bulunun." misâlleri bu kabildendir. Bunun aksi de olur. Meselâ; Zeyd'in oruç tuttuğu gün sen öğrencisin, güneş tutulduğu gün sen hürsün, misâlleri bu kabildendir. Bunu Telvîh sahibi söylemiştir.

«Talâk îkâı gibi...» sözüyle şârih ulemanın, "Talâk uzamayan fiillerdendir." sözlerinden muradın, talâk îkâı olduğuna, kadının boş düşmüş olması kasdedilmediğine işaret etmiştir. Çünkü kadının boş düşmesi uzun süren bir iştir. Zarfı onunla ta'lilde bir fayda yoktur. Nitekim Sadru'ş-Şeria söylemiştir. Hâsılı maksat talâkı meydana getirmektir. O uzayıp gitmez. Bilâkis mücerret ağızdan çıkmakla biter gider. Ama eseri olan boş olmak bitivermez.

METİN

Ben senden boşum yahut senden berîyim demek bir şey değildir. Velevki bununla talâkı niyet etmiş olsun. Bâin ve haram sözlerinde kadın bâin olur. Yani ben senden bâinim yahut ben sana haramım diyerek talâkı niyet ederse, kadın talâk-ı bâinle boş düşer. Çünkü ibare kelimesi aradaki bağı koparmak için kullanılır. Haram kılmak ise helâl olmayı gidermek içindir. Bu iki kelime müşterektirler. Binaenaleyh bunlardan birine izafe etmek sahih olur. Hattâ, senden yahut sana demezse talâk vâki olmaz. Sen bâinsin veya sen haramsın demesi bunun hilâfınadır. Zira niyet ederse benden demese bile talâk vâki olur. Evet, kadına emrinelindedir derse, kadının benden bâinsin demesi şarttır. Seni karım olmaktan ibrâ ettim sözüyle niyetsiz talûk vâki olur

İZAH

«Yahut senden beriyim demek bir şey değildir.» Sen benden berisin demesi bunun hilâfınadır. Zira bu sözle bir talâk-ı bâin vâki olur. Nitekim kinayeler bahsinde gelecektir. Bunu Halebî ifade etmiştir.

«Bir şey değildir.» Çünkü talâka mahâl olmak, erkekle değil kadınla kaimdir. Binaenaleyh talâkı erkeğe izafe etmek yersiz bir izafedir; hükümsüz kalır. Nehir. Onun içindir ki, talâkı kadına temlîk eder de kadın onu boşarsa talâk vâki olmaz. Bahır.

«Yahut ben sana haramım» diyeceğine, "ben de sana haramım" dese daha iyi olurdu. Nitekim bazı nüshalarda böyle denilmiştir.

«Hattâ, senden yahut sana demezse ilh...» Yanı ben bâinim yahut ben haramım derse talâk vâki olmaz. Sonra evlâ olan, "demese bile" tabirini kullanmaktı. Çünkü, «senden ve sana» kayıtlarıyla ihtiraz ettiği budur. Nitekim Bahır'da belirtilmiştir. T.

«Sen bâinsin demesi bunun hilâfınadır.» Tebyîn sahibi diyor ki: «Fark şudur: Bâin veya haram olmak kadına izafe edilirse, kocası ile aralarındaki vuslat ve helallığı gidermek için kullanılmakta taayyün eder. Erkeğe izafe edilirse taayyün etmez. Çünkü o adamın başka bir karısı olabilir de, ben ondan bâinim veya ben ona haramım mânâsını kasdetmiş olabilir.» H.

«Niyet ederse» kaydı, asıl mezhebe göre, "sen haramsın" sözünde câridir. Fetvada ise niyetsiz vâki olur. Nitekim îlâ bahsinde gelecektir. H.

«Benden demese bile» sözü Hızânetü'l-Ekmel'in ifadesini ret içindir. Orada beyan edildiğine göre, benden demezse bâtıl olur. Ama bu hatadır. Onun yeri ondan sonra zikredilen surettir. Nitekim Bahır sahibi Kınye'den naklen beyan etmiştir.

«Evet, kadına ilh...» Bahır sahibi şöyle demiştir: «Hâsılı erkek hürmeti veya bâin olmayı kadına izafe eder de, meselâ, sen bâinsin, sen haramsın derse, kendisine izafe etmeden talâk vâki olur. Kendisine izafe ederek; ben haramım yahut ben bâinim derse, kadına bir şey izafe etmeden talâk vâki olmaz. Kadını muhayyer bırakır da o da hürmet veya bâin olmakla icabet ederse, o zaman iki izafeti biraraya getirmek mutlaka lâzımdır. "Sen bana haramsın, ben sana haramım, sen benden bâinsin, ben senden bâinim." diyerek mutlaka iki izafeti birarada yapmak gerekir.

«Niyetsiz» olarak öfkeli veya öfkesiz halde talâk vâki olur. Tatarhâniyye. Bu sözün muktezası açık talâk olmasıdır. Ama söz götürür. Cevhere'nin kinayeler bahsinde, "Ben senin nikâhından berîyim derse, niyet ettiği takdirde talâk vâki olur. Ama ben senin boşamandan berîyim derse talâk vâki olmaz. Çünkü bir şeyden beraet demek, o şeyi terketmektir." denilmektedir.

METİN

Sen sahibinin seni âzâd etmesiyle birlikte iki defa boşsun dese de sahibi cariyeyi âzâd etse, iki defa boş olur. Kocasının ona dönmeye hakkı vardır. Çünkü âzâd ettikten sonra boşamak mevcutdur. Zira bu şarttır. İbn-i Kemâl'in nakline göre beraber kelimesi iki muhtelif cins arasına sokulursa şart yerine geçer. Kadının âzâd olması ve talâkı yarının gelmesine tâlik edilir de yarın gelirse ona dönmek olmaz. Çünkü her ikisi bir şarta taallûk etmiştir. Her iki meselede kadının iddeti ihtiyaten üç hayızdır. Koca tâlik yaparken hastaysa, karısı ona mirasçı olamaz. Çünkü talâk o cariye iken vukubulmuştur. Binaenaleyh mirasçı olamaz. Mebsût.

İZAH

«Zira bu şarttır.» Kocası boşamayı âzâd etmeye tâlik eylemiştir. Ancak mecazen buna âzâd demiştir. Yani hükmü illete istiare etmiştir. Muallâk olan bir şey şart bulunduktan sonra mevcut olur ve kadın hür olduktan sonra boş düşer. İzahı şudur: Çünkü şart bulunması, yakıncacık olmak üzere yok olan bir şeydir. Hüküm için ona taallûk etmiştir. Zikredilen de bu sıfattadır. Buna itirazla, "Beraber kelimesi beraberlik ifade eder. Binaenaleyh o şart mânâsına zıtdır." denilmiş; buna da şöyle cevap verilmiştir: Bu kelime bazen sonraki için zikredilir. Vukuu tahakkuk ettiği için bu onu beraber mesabesinde koymak içindir. "Hiç şüphesiz guçlukle beraber bir kolaylık vardır." âyet-i kerimesi bu kabildendir. Burada buna gidilmiştir. Çünkü mûcibi vardır. O da şart mânâsı bulunmasıdır. Tamamı Nehir'dedir.

«İki muhtelif cins arasına...» Talâkla köle âzâdı, güçlükle kolaylık gibi. T.

«Şart yerine geçer» ve sanki, "seni âzâd edersem" demiş gibi olur. Buradaki 'beraber' sözü 'sonra' mânâsına gelir. H.

«Tâlik edilirse ilh...» Yani kocası ve sahibi tâlik yaparlar da sahibi. "yarın gelince sen hürsün", kocası da, "yarın gelirse sen bir ve iki boşsun" derse, ona dönmek olmaz. T.

«Ona dönmek olmaz.» Bu bir rivayette bilittifaktır. Diğer bir rivayette İmam Muhammed'e göre dönebilir. Çünkü talâkla köle âzâdı ikisi birden bir şarta taallûk edince, hürriyetin başına geldiği zaman da boşanması vâcip olur ve kadına hürre iken tesadüf eder. Zira vücut itibariyle beraberdirler. Binaenaleyh bunlarla kadın ebediyyen haram olmaz. Şeyhayn'ın delilleri şudur: Âzâdlığın sübut zamanı, talâkın sübut zamanıdır. Bu ikisi de bir şarta taallûk etmeleri zaruretinden ileri gelir. Gizli değildir ki, âzâdlık sübut bulduğu zaman da sabit değildir. Çünkü bir şey sabit olurken henüz sabit olmadığına bütün akıl sahipleri ittifak etmişlerdir. Binaenaleyh iki talâk o kadına hürre iken tesadüf etmez. Birinci mesele bunun hilâfınadır. Çünkü âzâdlık orada şarttır. Talâk ondan sonra vâki olur. Tamamı Nehir'dedir.

«Her iki meselede» kadının iddeti bilittifak üç hayızdır. Bunu Bahır sahibi Muhit'ten nakletmiştir. Kadın hayız görmeyenlerden ise iddeti üç aydır. Gebe ise doğurmakla iddeti biter. T.

«İhtiyaten» sözü, yalnız ikinci meseleye taallûk eder. H. Yani üç hayızla iddet beklemenin vâcip olmasını ihtiyatla ta'lil etmek ikinci meseleye mahsustur. Çünkü kadın cariye iken boşanmasının muktezası, iddetinin iki hayız olmasıdır. Onun için de iki defa boşanmakla bâin olur. Lâkin ihtiyat için iddeti üç hayza çıkarılmıştır. Bunun vechi şu olsa gerektir: Bu kadın cariye iken boşansa da arkacığından hiç mühletsiz hürriyetine kavuştuğundan, kendisine iddet hürre iken vâcip olmuştur. Zira talâk iddet vâcip olmak için illet ise de ve keza illet zaman itibariyle ma'lülle beraber bulunursa da, rütbe itibariyle ondan geridir. Birinci meselede üç hayızla iddet beklemenin vâcip olması zâhirdir. Çünkü talâk her vecihle âzâd edildikten sonra vâki olmuştur. Onun için de iki kere boşamakla bâin olmamıştır.

«Karısı ona mirasçı olamaz.» Bu sadece ikinci surette zâhir olur. T. Ta'lil de bunu gösterir. Birinci surette ise zâhire göre karısı mirasçı olur. Çünkü boşanma yukarıda gectiği gibi âzâd edildikten sonradır. Talâk ric'îdir. Bu halde kadın hürre olup talâk-ı ric'î iddeti beklerken kocası ölmüş demektir. Binaenaleyh ona mirasçı olur.

«Talâk cariye iken vuku bulmuştur.» Cariye mirasçı olamaz. Şu halde miras kaçırma tahakkuk etmemiştir. Nehir sahibi diyor ki: «İmam Muhammed'den yukarıda geçen kavil muktezasınca mirasçı olur.» Demek istiyor ki; İmam Muhammed'e göre talâk cariye hürriyetine kavuştuktan sonra vâki olur. Ric'ata da hakkı vardır. Binaenaleyh mirasçı olur. Bu, birinci suret hakkında söylediklerimi te'yid etmektedir.

METİN

Bir kimse yayılmış parmaklarına işaret ederek; sen şöyle boşsun derse, kadın parmaklarının sayısınca boş düşer. Şunların misli boşsun demesi bunun hilâfınadır. Çünkü üçü niyet ederse üç talâk vâki olur. Aksi takdirde bir talâk vâki olur. Zira 'şöyle' sözü zat hakkında teşbih içindir. Misil ise sıfat hususunda teşbihtir. Onun için Ebû Hanife, "Benim îmânım Cibril'in îmânı gibidir." demiş; Cibril'in îmânı mislidir dememiştir. Bahır. Parmakların yayılmış olanları muteberdir. Yumulmuş olanları muteber değildir. Onlar avuç gibi ancak diyaneten muteber olurlar. Avuca işarette mutemet olan, bütün parmakları yaymaktır.

İZAH

«Parmaklarının sayısınca boş düşer.» Yani parmaklarından lügaten işaretle gösterdikleri sayısınca; yahut hissen işaret ettiklerinin sayısınca boş düşer. Üç parmakla işaret ederse üç talâk, iki ile işaret ederse iki talâk, birle işaret ederse bir tatâk vâki olur. Nitekim Hidâye'de beyan edilmiştir. Bahır sahibi diyor ki: «Çünkü bu işaret edilenlerin sayısına göre teşbihtir. İşaret edilenler de, sayıları gösterilen parmaklarla bildirilenlerdir.» Parmaklardan başka sayılan şeylere yapılan işaret de böyle midir değil midir bir düşün! Çünkü âdete göre adet göstermek parmaklara mahsustur.

«Aksi takdirde bir talâk vâki olur.» O da bâindir ve "sen bin gibi boşsun" demişe benzer. Bunu Bahır sahibi Muhit'ten nakletmiştir. Bunun izahı yine Bedâyi'den naklettiği şu ifadedir: «Bu söz, sayıda veya sıfatta benzetmeye ihtimallidir. Sıfatta benzetmek şiddet hususundadır. Onların hangisini niyet ederse sahih olur. Niyeti yoksa sıfatta benzettiğine yorumlanır. Çünkü en azı odur.» Yani hiç niyeti yoksa şiddette üçe benzeyen bir talâk vâki olduğuna yorumlanır ki, o da bâin olmasıdır.

«Cibril'in imânı gibi...» Çünkü hakikat her iki fertte birdir. O da kesin tasdiktir.

«Cibril'in îmânı mislidir dememiştir.» Çünkü onun îmânı sıfatça daha ziyadedir. Zira müşahede yoluyla hâsıl olmuştur. Binaenaleyh onunla hâsıl olan itminan da fazladır. Lâkin burada İmam-ı Âzam'dan nakledilen kavil Hulâsa'dakine muhaliftir. Orada, "Ebû Hanife demiştir ki: Ben bir adamın; îmânım Cibril'in îmânı gibidir, demesini kerih görürüm. Ben Cibril'in îmân ettiğine îmân ettim, demelidir." denilmektedir. Keza Ebû Hanife'nin el-Alim Vel-müteallim adlı kitabındaki sözüne de muhaliftir. Orada şöyle demiştir: «Bizim îmânımız, meleklerin îmânının mislidir. Çünkü biz Allah Teâlâ'nın birliğine, rububiyetine, kudretine ve Allah tarafından gelen şeylere meleklerin ikrar ettiği gibi enbiya ve mürselinin tasdik ettiği gibi îmân ettik. Bundan dolayı bizim îmânımız onların îmânı gibidir. Çünkü, biz meleklerin gözleriyle görerek îmân ettikleri acayip ve garaibin hepsine görmediğimiz halde îmân ettik. Onlar için bundan sonra îmân ve bütün ibadetler üzerine bizden fazla olarak sevap faziletleri vardır ilh...»

Görülüyor ki, bu üç ibare arasında zâhire göre birbirine muhalefet vardır. Ama aralarını bulmak mümkündür. Şöyle ki: Birincisi bilene yorumlanır. Çünkü Hazreti İmam, "Ben, îmânım Cibril'in îmânı gibidir derim. Cibril'in îmânının mislidir demem." demiştir. İkincisi bilmeyene yorumlanır. Çünkü bunda, "Ben bir adamın demesini kerih görürüm." demiştir. Üçüncüsü, tafsilât verip îmân edilen şeyleri sıralayana yorumlanır. Velevki misli sözüyle ifade etsin. Çünkü açıkça söyledikten sonra ortada îhâm kalmaz. Artık bunu söylemek bilene de bilmeyene de caizdir. Allâme İbn-i Kemâl Paşa'nın bu mesele hakkında bir risalesi vardır. Bu söylediklerimiz onun hülâsasıdır.

«Avuç gibi...» Yani avucu niyet ettiği zaman nasıl diyaneten tasdik edilir ve bir talâk vâki olursa burada da öyle olur. Çünkü avuç birdir. H.

«Mutemet olan ilh...» Ben bu itimadı açık söyleyen görmedim. Galiba şarih onu Bahır'ın ibaresinden anlamış olacaktır. Ama gördüğün gibi yersiz bir anlayıştır. Hidâye'de şöyledenilmiştir: «İşaret parmakların yayılmış olanları ile yapılır. Ama yumulu bulunan iki parmakla işareti niyet ederse diyaneten tasdik edilir. Kazaen tasdik edilmez. Keza avuçla işareti niyet ederse. hüküm yine böyledir. Hattâ birincide iki talâk, ikincide bir talâk vâki olur. Çünkü buna ihtimali vardır. Lâkin zâhirin hilâfınadır.»

Gâyetü'l-Beyân sahibi diyor ki: «Birinci ile, yumulu olan iki parmakla; ikinci ile avuçla niyet ettiğini ifade etmek istemiştir. Binaenaleyh kazaen her ki surette tasdik edilmez; kadın üç defa boş olur. Çünkü ona yayılı bulunan üç parmağı ile işaret etmiştir.» Hâkim' in Kâfî' sinde de şöyle denilmektedir:» Üç parmakla bir defa boşamak istediğini söyler ve; ben ancak avuçla işaret ettim, derse diyaneten kabul edilir. Fakat kazaen tasdik edilmez.» Bu açık olarak gösteriyor ki, avucu murad etmesi, yalnız üç parmakla işaret ettiği zaman diyaneten sahih olur.

Bahır'ın ibaresi de şöyledir: «İşaret, yayılı parmaklarla olur, yumulu olanlarla olmaz. Çünkü bu hususta örf ve sünnet vardır. Yumulu olan iki parmakla işareti niyet ederse diyaneten tasdik edilir, kazaen edilmez. Avuçla işareti niyet etmek de böyledir. Avuçla işaret, bütün parmaklar açık olduğu halde yapılır. İtimat edilen kavil budur.»

Burada daha başka kaviller vardır. Onları Mi'râc sahibi zikretmiştir.

Birincisi; elinin sırtını kadına doğru, yayılı parmaklarının içini kendine doğru çevirirse kazaen tasdik edilir. Bunun aksini yaparsa tasdik edilmez.

İkincisi: elinin sırtını gökyüzüne doğru çevirirse itibar yayılı parmaklara, yere doğru çevirirse yumulu parmaklaradır.

Üçüncüsü; parmaklarını evvelâ yumup sonra açarsa, itibar açılan parmaklaradır. Evvelâ açıp sonra yumarsa yumulu olanlaradır. Bu satırlar kısaltılarak alınmıştır.

«İtimat edilen kavil budur» sözü, "işaret yayılı parmaklarla olur" ifadesine râcîdir. Yani tafsitât vermeksizin böyle anlaşılır. Buna karine, ondan sonra üç kavli hikâye etmesidir. Fetih sahibinin sözü de buna delildir. O, zikri geçen kavilleri hikâye ettikten sonra. "itimat edilen kavil musannıfın mutlak sözüdür." demiştir. Yani itibar mutlak surette yayılı parmaklaradır demek istemiştir. Şârihin anladığı gibi, "Avuçla işaret, bütün parmaklar yayılı olarak yapılır." sözüne râcî değildir. Çünkü biliyorsun ki Hidâye, Gâyetü'l-Beyân ve Hâkim' in Kâfî' si yalnız üç parmak açık olmak şartıyla avucu murad ettim derse diyaneten tasdik edileceğini açıkça bildirmişlerdir. Şârihin zikrettiği; bütün parmakların yayılmış olması şarttır sözünü, Fetih sahibi Mi'racü'd-Dirâye'ye nisbet etmiştir. Belki o başka bir kavildir. Yahut o zaman kazaen tasdik olunur diye yorumlanır. Nitekim Fetih sahibinin sözü de bunu göstermektedir. Ben bunu Bahır üzerine yazdığım hâşiyede izah ettim. Şu halde aşağıda Kuhistâni' den nakledilene uyar. Vechi de zâhirdir. Çünkü bütün parmaklarını yayması üç talâkıkasdetmediğine karinedir. Onun muradı avuçtur. Zâhire bakılırsa bu bazı parmaklarını yaymasından ihtirazdır. Çünkü bütün parmaklarını yumarsa, avucunu kasdettiği hususunda daha zâhirdir. Bu makamda bana zâhir olan budur. Allahu a'lem.

METİN

Kuhistâni'nin naklettiğine göre o kimse avucuyla işarette bir talâkı niyet ettiği hususunda kazaen tasdik edilir. Şöyle demese de bir talâk" vâki olur. Çünkü teşbih yoktur. İşaret ederek; sen şunun gibisin dese;boşsun kelimesini söylemese ne hüküm verileceğini görmedim. Parmaklarının arkaları ile işaret ederse, muteber olan yumulu olanlardır. Çünkü örf vardır. Parmakların uçlan muhataba doğru bulunursa, yumup yaydığı takdirde itibar yayılı olanlara; yayıp yumduğu takdirde yumulu olanlaradır. İbn-i Kemâl.

İZAH

«Kuhistâni'nin naklettiğine göre ilh...» Bu sözün zâhir olduğunun vechini yukarıda gördüm.

«Şöyle demese de...» Yani, sen boşsun diyerek üç parmağı ile işaret eder ve üç talâkı niyetlenirse, kadın bir talâk boş olur. Hâniyye.

«Çünkü teşbih yoktur.» Yani sayıya benzetme bulunmamıştır. Kuhistâni diyor ki: «Çünkü talâk söz olmadan tahakkuk etmediği gibi; talâkın sayısı da sözsüz tahakkuk etmez.»

«Ne hüküm verileceğini görmedim.» Eşbâh sahibi dahi işaretin hü-kümlerinden naklen böyle demiştir. Hayreddin-i Remlî ise bunun hükümsüz olduğunu kesinlikle söylemiştir. Velevki bununla talâkı niyet ederek söylesin, Çünkü söz bunu ifade etmemektedir, Söz olmaksızın niyetin bir tesiri yoktur. Bu meselenin aslını ta'lil ederken Zeylâi şöyle demiştir:«Çünkü parmaklarla işaret müphem bir isimle beraberse, örfen ve şer'an sayının bilinmesini ifade eder.» Burada parmaklarla işaret edilecek talâk yoktur. Ben bunu söylediğim gibice mezkûr illetle Şâfiîlerin kitaplarında gördüm. Bu sözler kısaltılarak Remli'nin ifadesinden alınmıştır. Sâihâni'nin elyazısı ile gördüm ki şöyle denilmiş: «Hâniyye'deki, bir kimse karısına; sen üçle dese, sözünün muktezası, İbn-i Fadi; talâkı niyet ederse vâki olur dediğine göre, burada da niyet ederse talâk vâki olmaktır. Yine orada şöyle denilmiştir: Bir kimse boştur dediğinde; kimi kasdediyorsun diye sorulsa; o da, karımı cevabını verse, kadın boş olur. O kimse; sen benden üç defa dese, niyet ettiği takdirde yahut talâk müzakeresi halinde ise, kadın boş düşer. Aksi takdirde ulema kazaen tasdik olunmayacağından korkulur demişlerdir.»

Ben derim ki: Yani bu iki sözden her biri mukadder olarak boşsun sözüne bağlıdır. Remlî'nin, "Söz bunu ifade etmemektedir." ifadesini kabul etmiyoruz. Zeylâî'den naklettiği de buna aykırı değildir. Çünkü müphem isimden murad, "şöyle" lâfzıdır ki, ondan murad işaret ettiği sayıdır. Buna müphem demesi, kaç olduğunu açıklamadığı içindir. Nitekim bunu Nehir sahibi tahkîk etmiştir. Müphem isim bizim meselemizde zikredilmiştir. Binaenaleyhkonuşanın niyet ettiği mukadder talâkın sayısını ifade eder. Nitekim, "üçle" sözü de konuşanın niyet ettiği mukadder talâkın sayısına delâlet etmektedir. Bunların arasında fark yoktur. Ancak sayının birinde açık, diğerinde kapalı olması cihetinden fark vardır. Bu fark ise tesirsizdir. Şu delil ile ki; üç parmağına işaret ederek, "sen şöyle boşsun" demesiyle, "sen üçle boşsun" sözü arasında fark yoktur. Bana zâhir olan budur.

«Arkaları ile işaret ederse, muteber olan yumulu olanlardır.» Bu sözle musannıf bundan önceki, "Yayılı parmaklar itibara alınır, yumulu olanlar alınmaz." sözünü kayıtlamak istemiştir. Yani parmakların içleri ile işaret ederse itibara alınır. Bu, yayılan parmağın içini kadın tarafına, sırtını kendine doğru çevirmekle olur. Ama parmakların arkaları ile işaret ederse, yani arkalarını kadına, içlerini kendine doğru çevirirse, muteber olan yumulan parmaklardır. Bu tafsilâtı Hidâye sahibi, "denildi ki" sözüyle ifade etmiştir. Şurunbulâliyye'de ise bunun zayıf olduğu açıkça bildirilmiş; "Muteber olan mutlak surette yayılı parmaklardır. İtimat bunadır. Yumulu parmaklara kazaen mutlak surette itibar yoktur. Çünkü örf ve sünnet böyledir. Ama diyaneten itibara alınır. Nitekim Tebyîn, Mevâhib, Hâniyye, Bahır ve Fetih'te beyan edilmiştir. Yumup yaydıysa, yayılan parmaklar; yayıp yumduysa, yumulan parmaklar muteberdir diyenler olduğu gibi; avucunun içi gökyüzüne doğru ise açık parmaklar, yere doğru ise yumulu olanlar muteberdir diyenler de olmuştur." denilmiştir. Keza Bahır'dan naklen arzetmiştik ki, itimat edilecek kavil mutlak olandır. Fetih'ten nakledildiğine göre bu kavle itimat edilir. Şu halde tafsil edilen üç kavil de zayıftır. Velevki Vikâye ve Dürer sahipleri birinci kavle göre hareket etmiş olsunlar.

METİN

Sen bâin talâkla yahut elbette boşsun, en çirkin talâkla boşsun, şeytan talâkıyla boşsun, bidat talâkıyla boşsun, en kötü talâkla boşsun, dağ gibi talâkla boşsun, bin gibi talâkla boşsun, ev dolusu boşsun, şiddetli tatlîkla boşsun, uzun veya geniş talâkla boşsun veya onun en çirkiniyle, en şiddetlisiyle, en pisiyle yahut en serti ile yahut en büyüğü, en genişi, en uzunu, en ağırı veya en muazzamı ile boşsun sözlerinden her biriyle bir talâk-ı bâin boş olur. Çünkü talâkı taşıyacağı bir şeyle vasıflandırmıştır. İmam Şâfiî, bunlarla cima edilmiş karısının bir talâk-ı ric'î boş düşeceğini söylemiştir.

İZAH

«Sen bâin talâkla boşsun ilh...» sözüyle musannıf şiddet ve ziyade ile vasıflanan talâkın bâin olacağını beyana başlıyor.

«Elbette» kesin olarak boşsun mânâsınadır. Nehir.

«En çirkin talâkla» sözüyle ism-i tafdille yapılan her vasfa işaret etmiştir. Çünkü bu sîga fark bildirir. Bu da bâin olmakla hâsıl olur. Bâin talâk ric'îden daha çirkindir. Bahır.

«Şeytan talâkıyla» ve benzerleriyle talâkın bâin olması, ric'î talâk ekseriyetle sunnî şekilde yapıldığı içindir. İtirazda bulunarak, "Bid'î talâkta geçti ki, bir adam karısına; sen bidat için boşsun veya bidat talâkıyla boşsun der de niyeti bulunmazsa bu sözü, içinde cima bulunan bir temizlik devresinde yahut hayız veya nifas halinde söylediği takdirde derhal bir talâk vâki olur. İçinde cima bulunmayan bir temizlik devresinde söylerse, kadın hayız görünceye veya o temizlik devresinde onunla cimada bulununcaya kadar talâk vâki olmaz." dersen ben de derim ki: Bu iki şeyin arasında fark yoktur. Çünkü ulemanın burada söyledikleri niyetsiz bir talâk-ı bâin vâki olur sözü umumidir. Derhal vâki olmaya da, bir şeyin vücudundan sonra olmaya da şâmildir. Bahır. Lâkin Nehir sahibi şöyle demiştir: «Musannıf sözü bu vasıfla vasıflanmasa bile, derhal bir talâk-ı bâin vâki olmasını gerektirmektedir. Çünkü bid'î talâk sadece onun söy-lediklerine münhasır değildir. Yukarıda geçtiği vecihle bâin talâk da bid'îdir.»

Ben derim ki: Derhal bir talâk-ı bâin vâki olacağını Dürerü'I-Bihâr şârihi açıklamıştır. Ona da Bedâyi'nin bu bâbtaki bir sözüyle itiraz edilir:«Sen bidat için boşsun derse, bir talâk-ı ric'î vâki olur. Çünkü bidat bazen bâinde olur. Bazen de hayız halinde talâkta olur. Böylece bâin olup olmadığı şüpheli kalır; şüpheyle sabit olmaz. Keza şeytan talâkı derse hüküm yine böyledir. Sen bidat için boşsun sözü hakkında İmam Ebû Yusuf'tan rivayet olunmuştur ki; bir talâk-ı bâini niyet ederse sahih olur. Çünkü sözü buna ihtimallidir.» Lâkin Hidâye'de evvelâ bâin vâki olduğu söylenilmiş, sonra Ebû Yusuf'tan rivayet edilen kavil bildirilmiş, daha sonra, "İmam Muhammed'den bu talâkın ric'î olacağı nakledilmiştir." denilmiştir. Anlaşılıyor ki ilk söylediği İmam-ı Âzam'ın kavildir. Metinler de ona göre yazılmıştır. Bedâyi'deki ilk söz İmam Muhammed'indir. Bahır sahibinin naklettiği ise zâhire göre Ebû Yusuf'un kavline mebnidir. Çünkü ona göre bâin talâk ancak onu niyet etmekle olur. Bâini niyet etmezse, mesele Bahır sahibinin zikrettiği tafsile göredir.

«Dağ gibi talâkla boşsun.» Bahır sahibi diyor ki: «Hâsılı ziyade bildiren vasıf, talâkın bâin olmasını icabeder. Teşbih de öyledir. Kendisine benzetilen şey ne olursa olsun; meselâ, iğne ucu gibi, hardal ve susam tanesi gibi desin fark etmez. Zira teşbih ziyadeyi iktiza eder. İmam Ebû Yusuf büyüklük bildiren sözü mutlak surette şart koşmuştur. İmam Züfer ise o şeyin insanlarca büyük sayılmasını şart koşmuştur. Şu halde iğne ucu gibi sözüyle yapılan talâk yalnız İmam-ı Âzam'a göre bâindir. Dağ gibi sözüyle İmam-ı Âzâm ve İmam Muhammed'e göre; dağ büyüklüğünde sözüyle hepsine göre bâin talâk vâki olur. İğne büyüklüğünde sözüyle Şeyhayn'a göre talâk-ı bâin vâki olur. İmam Muhammed'in hem İmam-ı Âzâm'la hem Ebû Yusuf'la beraber olduğu söylenir.

«Bin gibi» sözü hem kuvvette hem sayıda benzetmeye ihtimallidir. Sayı hususundabenzetmeyi niyet ederse üç talâk vâki olur. Aksi takdirde en azı sabit olur ki, o da bir talâk-ı bâindir. "Bin misli, üç misli" sözleri de böyledir. "Bin sayısı gibi, üç sayısı gibi" demesi bunun hilâfınadır. Bunlarla niyetsiz üç talâk vâki olur. "Bin gibi bir talâk" sözüyle bilittifak bir talâk vâki olur. Velevki üçü niyet etmiş olsun. Çünkü bir sözü üçe ihtimalli değildir. Tamamı Bahır'dadır.

«Ev dolusu» sözüyle bâin olmanın vechi şudur: Bir şey haddi zatında büyük olduğu için bazen evi doldurur. Bazen de çok olduğu için evi doldurur. Bunların hangisini niyet etse niyeti sahihtir, Niyet yoksa en azı sabit olur. Bahır.

«Şiddetli tatlîkle ilh...» Çünkü tedariki güç olan şey insana şiddetli gelir. Bu hususta bu işin eni boyu var denilir. Bâin de budur. Bahır. Tatlîk sözünü zikretmesi şundandır: Çünkü, sen kuvvetli veya şiddetli yahut uzun veya geniş olarak boşsun dese, talâk-ı ric'î meydana gelir. Zira bu sözler talâka sıfat olmaya yaramaz. Onlar kadına sıfat olur. Bunu isbicâbi söylemiştir.

«En serti ile» nin mânâsı, en şiddetlisiyle mânâsına râcidir. T.

«Çünkü talâkı taşıyacağı bir şeyle vasıflandırmıştır.» Ki o da bâin oluşudur. Gerçekten bunlarla zifaftan önce bile derhal talâk-ı bâin sabit olur.

METİN

Ama bu, hürrede üçü; cariyede ikiyi niyet etmediğine göredir. Niyet ederse, evvelce geçtiği vecihle niyet ettiği sahih olur. Nitekim boşsun sözüyle biri niyet ederse, sahih olur ve her bâinde boşsun sözünü kullanırsa başka bir talâk vâki olur ve iki talâk-ı bâin meydana gelir. Atıf yaparak, ve bâin, yahut sonra bâin der, bununla bir şey niyet etmezse bir talâk-ı ric'î vâki olur. Arapça atıf harflerinden 'fa' ile atıf yaparsa, bir talâk-ı bâin vâki olur. Zahire. Nitekim, "sen öyle bir talâk ile boşsun ki, onunla kendine mâlik olursun" dese bir talâk-ı bâin vâki olur. Çünkü ka-dın ancak talak-ı bâin ile kendisine mâlik olur. "Sen benim dönmeye hakkım olmamak şartıyla boşsun" derse dönmeye hakkı olur. Olmaz diyenler de vardır. Cevhere. Bahır sahibi ikinciyi tercih etmiş; tâliklerde ric'i talâk olur diye fetva verenleri hataya nisbet etmiştir. Tevsikçilerin, kadın boş düşer, o talâkla kendine mâlik olur, sözüyle fetva verenleri de hataya nisbet etmiştir.

İZAH

«Evvelce geçtiği vecihle niyet ettiği sahih olur.» Yani bu bâbın başında geçmişti ki, talâk sözü mastardır. Ferd-i îtibarîye de ihtimali vardır. Ferd-i itibari, hürrede üç, cariyede iki talâktır. Bunu niyet etmesi sahihtir. Şayet itiraz ederek; "En şiddetli talâkla boşsun gibi sözlerde mastarı zikretmemiştir." dersen ben de derim ki: Fetih'te beyan edildiğine göre bu sözün mânâsı; sen öyle bir talâkla boşsun ki, o talâkın en şiddetlisidir demektir. Çünkü ism-i tafdil muzâfun-ileyhin bir kısmıdır. Binaenaleyh en şiddetli sözüyle mastarı -- ki talâktır - ifadeetmiş olur.

TEMBİH: Şârihin sözünün zâhirine bakılırsa, geçen bütün misâllerde üçü niyet etmek sahihtir. Nehir sahibi diyor ki: «Lâkin Attâbi sahih kavle göre şiddetli tatlîk, uzun veya geniş tatlîk sözlerinde üçü niyetin sahih olmadığını söylemiştir. Çünkü niyet ancak ihtimalli olan yerde amel eder. Tatlîke sözü üçe ihtimalli değildir. Attâbi bunu Serahsi'ye nisbet etmiştir.» Fetih ile Bahır'da da bunun misli vardır.

Ben derim ki: Lâkin metinler bunun hilâfınadır. Şöyle de cevap verilebilir: Tatlîkatün kelimesinin sonundaki 'ta'nın burada teklik ifade etmesi lâzım gelmez. O lâfzın müennes olduğunu bildirmek içindir yahut zâittir. 'Ta'nın burada teklik ifade ettiğini kabul etsek bile, bize şöyle cevap verirler: Ulema, geçen bütün misâllerde üçü niyet etmenin sahih olduğunu ta'lil ederken, bu adam talâkı bâin olmakla vasıflandırmıştır. Bâin, biri beynûnet-i hafife, diğeri beynûnet-i galîza olmak üzere iki nevidir. İkinciyi niyet etmesi sahihtir. O zaman şöyle denilir: Kelimenin sonundaki teklik 'ta'sı beynûnet-i galîzayı murad etmeye aykırı değildir.

Beynûnet-i galiza; kadının başka kocaya varmadıkça ilk kocasına nikâhının helâl olmamasıdır. Maksat, o adam bu sözde; sen üç talâkla boşsun demek istemiş değildir; bilâkis üçün hükmünü niyet etmiştir ki, o da beynûnet-i galîzadır. Bunun benzeri ulemanın şu sözüdür: Erkek, sen bâinsin yahut sen haramsın sözüyle üç talâkı niyet ederse üç talâk olur. Çünkü bu sözün mânâsı; üçün hükmünü niyet ederse demektir, lâfzını niyet ederse demek değildir. Zira bâin ve haram lâfızları bunu ifade edemezler. Burada da öyledir. Kaldı ki üç talâk îtibarî ferttir. Onun için mastarla onu murad etmek sahih olmuştur. Onunla ikiyi murad etmek sahih olmamıştır. Çünkü iki hâlis adettir. Onun fert olması, söylediğimiz itibarladır. Binaenaleyh bilrik 'ta'sı münafi değildir. Bana zâhir olan budur.

«Ve her bâinde...» Yani her kinaye sözle birlikte boşsun derse başka bir talâk vâki olur. Nitekim Fetih ile Bahır'da beyan edilmiştir.

«Ve iki talâk-ı bâin meydana gelir» Yani terkip haberden sonra haberdir. Sonra birinci talâkla bâin olması, ikinci ile bâin olması zaruretinden ileri gelmektedir. Çünkü ric'î talâkın mânâsı, kadına dönmeye mâlik olacak şekilde talâk demektir. Fakat ikinci bâin talâk söze eklendiği için buna imkân yoktur. Binaenaleyh ric'î diye vasıflandırmakta bir fayda yoktur. Fetih.

«Fa ile atıf yaparsa bir talâk-ı bâin vâki olur.» Bu, bir şey niyet etmediği vakittir. Nitekim Zahîre sahibi bunu, "Fa ile atfederse, mesele hali üzere olup kadın bir talâk-ı bâin boş düşer," sözüyle ifade etmiştir. Farkın vechi şu olsa gerektir: Fa edatı mühletsiz takip içindir. Arkacağından hemen ayrılık gelen talâk ancak bâin olur. Vav'a gelince: O, takip iktiza etmez. Bilâkis hem takibe, hem de sümme edatının mânâsı olan terâhiye (mühlete) elverişlidir. Kendisinden beynûnet geciken talâkın bâin olması lâzım gelmez. Binaenaleyh, "ve bâin"sözü mânâsız olur. Vav'ın takibe ihtimali yoktur. Çünkü ihtimâl bulununca en aşağısı kasdedilir. O da burada ric'îdir. Nitekim niyet bulunmadığı için îkâ'ın tekrarı da murad edilmez. Talâk müzakeresi mevcut iken talâk îkâ'ının tekrarı niçin taayyün etmemiştir. Çünkü atıfta asıl mugayerettir. Binaenaleyh vav ve sümme edatlarıyla iki talâk-ı bâin olmak gerekirdi. Niyetin bulunmamasıyla kayıtlamanın mefhumu şudur: Bu üç atıf harfiyle talâk îkâ'ını tekrarlamayı niyet ederse; yahut bâin sözüyle üçü niyet ederse, niyet ettiği vâki olur.

«Nitekim ilh...» Musannıfın Minah'taki ifadesi, bu fer'î meselenin nak-ledilmemiş olduğu zannını vermektedir. Çünkü orada; "Zira bununla talâk-ı bâin vâki olur. Nitekim üstadımız Bahır sahibi bununla fetva vermiştir." demektedir. Bunu Bedâyi'nin; "Talâkı bâin olduğunu gösteren bir sıfatla vasfederse bâin olur ilh..." ifadesiyle zâhir görmüştür.

«Çünkü kadın ancak talâk-ı bâin ile kendisine mâlik olur.» Bunu Bedâyi sahibi açıklamış; şunu da ilâve etmiştir: «Talâk-ı bâin olduğunu gösteren bir sıfatla vasıflarsa bâin olur.» Bu sıfat. "Sen bir talâk-ı bâinle boşsun" mânâsına gelir. Çünkü kadının kendisine mâlik olması, kocasının kendi rızası olmadan ona dönmeye hakkı bulunduğu ric'î talâka aykırıdır.

«Bahır sahibi ikinciyi tercih etmiş.» Sebebi şudur: Evvelce geçmişti ki, erkek talâkı bir nevi şiddet ve ziyadeyle vasıflandırırsa, bize göre bununla talâk-ı bâin vâki olur. İmam Şâfiî, "Bir talâk-ı ric'î vâki olur. Çünkü bu meşruun hilâfınadır. Binaenaleyh hükümsüz kalır. Nitekim, sen benim sana dönmeye hakkım olmamak şartıyla boşsun dese hüküm budur." demiştir. Hidâye sahibi bunu reddederek; "Bu adam talâkı ihtimalli bulunduğu bir şeyle vasıflanmıştır. Dönmek meselesi de memnudur. Yani burada bir talâk-ı ric'î olduğunu biz teslim etmiyoruz. Bilâkis bir talâk-ı bâin olur." demiştir. İnâye ile Fetih'te; Gâyetü'l-Beyân ve Tebyin'de de böyledir. Bahır sahibi, "Böylece anladın ki ric'at meselesinde mezhep, talâk-ı bâinin vukuudur.» demiştir.

«Hataya nisbet etmiştir.» Tevsikçilerden murad; mahkemede bulunan âdil kimselerdir. Bunlara şahitler ve müvessikler denilir. Çünkü bunlar, şahitlik yapan kimseyi, güvenilir olduğunu beyan ederek tevsikte bulunurlar. Yahut vesikaların ilânlarını yazarlar. Bunu Tahtâvî söylemiştir.

Ben derim ki: Bahır sahibinin zikrettiği meselenin - ki kendisi bu hususta bir risale de yazmıştır - aslı şudur: Bir adam karısına, "ne zaman benim senden başka bir karım olduğu meydana çıkarsa" yahut "Ne zaman beni mehirden ibrâ edersen, sen bir defa boşsun. Onunla kendi nefsine mâlik olursun." der de, sonra başka bir karısı olduğu meydana çıkar yahut kadın mehrinden onu ibrâ ederse, hüküm nedir diye sorulmuş; o, "Bâin olur." diye cevap vermiş; ric'î olur diye fetva verenlerin sözünü reddetmiştir.

METİN

Lâkin Bezzâziye ve diğer kitaplarda şöyle denilmiştir: «Cimada bulunduğu karısına; seni bir defa boşarsam o bâin olsun yahut üç talâk olsun der de, sonra onu boşarsa talâk ric'î olur. Çünkü vasıf mevsuftan önce bulunamaz. Keza, sen şu hâneye girersen şöyle olsun der de sonra kadın o hâneye girmeden; ben o talâkı, bâin yahut üç yaptım derse sahih olmaz. Çünkü o kadına talâk vâki olmaz.» Bezzâziye'nin sözü burada biter. Bunun ifade ettiği mânâ; "Ne zaman senin üzerine evlenirsem sen bir talâk boşsun, onunla kendine mâlik olursun." sözüyle talâk-ı ric'i meydana gelmektir. Çünkü bu söz nihayet, "sen bâinsin" sözüne müsâvîdir. Vasıf mevsuftan önce bulunamaz. Musannıf bunu burada ve kinayeler bahsinde böyle izah etmiştir.

İZAH

«Lakin Bezzâziye ilh...» Bu söz, o fetvayı verene yardımdır. Hayreddin-i Remlî Minah hâşiyelerinde onu reddederek; "Tâlikler hadisesinde muallâk olan, bâin olmakla vasıflanmış talâktır. Bezzâziye meselesinde ise muallâk olan yalnız bâinlik vasfıdır. Mevsuf henüz ortada yoktur. Tâlikler meselesinde adam sanki, senin üzerine evlenirsem sen bâin olarak boşsun demiş gibidir. Bunun men'ine kâil yoktur. Düşün!" demiştir. Hâsılı Bezzâziye'nin ilk meselesinde yalnız sıfat mevsufun bulunmasına tâlik edilmiştir. Muallâkta hüküm tâlik bulunmasa derhal hükmün bulunmasıdır. Bir halde mevcut olmayan bir talâkın bâinliği veya üç talâk oluşu mevcut olmasına imkân yoktur. Çünkü vasıf mevsufundan önce bulu-namaz. Keza ikinci meselede talâk ortada yokken muallâk talâkı bâin veya üç yapılmasına imkân yoktur. Her sıfatın mevsufundan önce bulunması da lâzım gelir.

«Bunun ifade ettiği mânâ ilh...» İşte musannıfın kinayeler bahsindeki ifadesi biraz değiştirilmiş olarak budur. Sen kıyas edilenle kıyas olunanın farkını biliyorsun.

«Sen bâinsin sözüne müsavidir» İbarenin hakkı şu idi: O bâindir sözüne müsavidir. Bu, şârihin anladığına göre sözün yalnız talâk vasfını tâlikten ibaret olmasına binaendir. Halbuki müsâvât olmadığını gördüm. Evet, bu söz Bahır sahibinin söylediğine göre hem mevsufu, hem sıfatını beraberce tâlik ise, "sen bâinsin" sözüne müsavidir ve "Senin üzerine ne zaman evlenirsem sen bâinsin" mânâsında olur. Bu da, kasıt olmaksızın hakkı söylemektir.

TETİMME: Avam takımının sözlerinde çok rastlanır: «Sen boşsun. Domuzlara helâl bana haramsın.» derler. Hayriyye'de bunun talâk-ı ric'i olduğuna fetva verilmiştir. Çünkü, "bana haramsın" sözü, şimdi haramsın mânâsına ise, meşru'un hilâfınadır. Zira kadın ona ancak iddetini bitirdikten sonra haram olur. Gelecekte haramsın mânâsına ise sahihtir. Ama kadına dönmeye mâni değildir. Keza Hayriyye sahibi avam takımının, "Sen boşsun. Seni ne bir hâkim geri çevirebilir, ne âlim." sözleriyle ric'î talâk olacağına fetva vermiştir. Çünkü o kimse sözü şer'î mevzuundan çıkarmaya mâlik değildir. Minah hâşiyecilerinden biri onuSayrafiyye'nin şu sözüyle te'yid etmiştir: »Bir kimse karısına; sen boşsun, benim sana dönmeye de hakkım yoktur derse, talâk ric'î olur. Ama; benim sana dönme-ye hakkım olmamak şartıyla derse bâin olur.» Sayrafiyye sahibinin, "Avamın; seni hiçbir hâkim geri çeviremez ilh... sözleri; kocanın, benim sana dönmeye hakkım yok sözü gibidir. Çünkü 've' edatını kullanmakla kullanmamak birdir. Nitekim bu zâhirdir. Dönmeye hakkım olmamak şartıyla demesi bunun gibi değildir." demiştir.

Ben derim ki: Fark şudur: Dönmemek şartıyla sözü talâkın kaydıdır. Çünkü talâk hakkında şarttır. Bu söz, "Sen içerisinde dönmemek şart kılınan bir talâkla boşsun" mânâsındadır. Yani talâk-ı bâinle boşsun demektedir. Şu halde, "Talâkı bir nevi şiddet ve ziyade ile vasıflandırırsa talâk-ı bâin olur." kaidesinde dahildir. Nitekim Hidâye'den naklen yukarıda geçmişti. "Benim sana dönüşüm olmayacak." sözü ise talâkın sıfatı değildir. O yeni bir cümle olup, bu cümle ile meşruun hilâfını haber vermiştir. Zira meşru olan, "sen boşsun" sözüyle talâk-ı ric'î vâki olmaktır. "Dönmek yok" sözü hükümsüzdür. "Sen boşsun ve bâinsin"; yahut "sen boşsun, sonra bâinsin" sözlerini niyetsiz olarak söylemek gibidir. Nitekim geçti. Avamın, "Seni hiçbir hâkim geri çeviremez ilh..." sözü de talâkın sıfatı değil kadının sıfatıdır. Binaenaleyh mezkûr kaideye dahil değildir. "Domuzlara helâl bana haramsın." sözü de bunun gibidir. Rahmetî'ye burası gizli kalmış; onun için bununla Sayrafiyye'deki farkın mezkûr kaideye muhalif olduğunu kesinlikle söylemiştir.

Evet, "haramsın" sözüyle talâk îkâ'ını kasdederse, üçü niyet etmediği takdirde onunla başka bir talâk-ı bâin; üçü niyet ederse üç talâk vâki olur. Nitekim, "sen boşsun ve bâinsin" sözünde böyledir. Bunu yukarıda arzettik. Bunun bir misli de, yine zamanımızda avam takımının, "Sen boşsun seni bir şeyh helâl kıldıkça başka bir şeyh haram kılar." sözleridir. Zira bu ikinci sözle muradları kadını ebediyyen haram kılmaktır. Bu söz, «Sen bana her helâl oldukça haramsın» demek gibidir. Binaenaleyh o kadının nikâhını her tazeledikçe ondan talâk-ı bâinle boş olur. Meğerki bu sözle, zikredilen talâkı haber vermeyi dilemiş olsun. Bununla yeni yeni haram kılmayı niyet etmesin ve bu cümleyi mezkûr talâka sıfat yapmasın . O zaman kadın ebedî haram olmaz. Çünkü bu söz meşruun hilâfını haber vermek olur. Lâkin cahil bundan anlamaz, Zâhire bakılırsa o ebedi haram olmasını ifade etmek ister. Binaenaleyh Şeyh İsmail Hâik'in Fetevâ'sında görülen, "Bununla yalnız bir defa talâk-ı ric'î vâki olur." Sözü zâhir değildir. Bu mahallin izahını ganimet bil! Çünkü gizli kalan yerlerdendir.

METİN

Sen onun, yani talâkın ekserisi ile boşsun demesi bunun hilâfınadır. Çünkü onunla üç talâk vâki olur. Bir talâkı murad ettim derse diyaneten tasdik edilmez. Nitekim talâkın ekserisiyleboşsun yahut sen defalarca veya binlerce boşsun veya ne az ne çok boşsun demiş olsa üç talâk vâki olur. Muhtar olan kavil budur. Sen talâkın en azı ile boşsun derse bir ta-tâk vâki olur. Sen talâkın umumiyle veya çoğuyla yahut onun iki rengiyle veya üçün daha çoğu ile veya talâkın büyüğü ile derse iki talâk vâki olur.

İZAH

«Bir talâkı murad ettim derse diyaneten tasdik edilmez.» Bu sözün mefhumu. İkiyi murad ederse diyaneten tasdik edilmesidir. Vechi şudur:İsm-i tafdîl ile bazen fiilin adı kasdedilir. Yani talâkın çoğu mânâsına gelir. Bu suretle bu kimsenin sözüne ihtimalli olduğundan diyaneten tasdik edilir.

Ben derim ki: Lâkin aşağıda gelecek ki, 'çok' kelimesinden iki değil üç talâk vâki olacağı tercih edilmiştir. O zaman çok ile ekser arasında fark kalmaz.

«Sen defalarca boşsun.» Bahır'da Cevhere'den naklen şöyle denilmiştir: «Bir adam karısına; sen defalarca boşsun dese, kadın cima edilmiş bulunduğu takdirde üç defa boş olur. Nihâye'de böyle denilmiştir.» Bahır'da bundan bir yaprak önce Bezzâziye'den naklen, "Sen bana bin defa haramsın sözüyle bir talâk vâki olur." denilmiştir. Bezzâziye'nin ibaresini Zahîre sahibi dahi zikretmiştir. Şârih onu îlâ bâbının sonunda söyleyecektir.

Ben derim ki: Bu söz Cevhere'nin ifadesine muhalif değildir. Çünkü bin defa demesi, defalarca tekrarı mesabesindedir. Bununla ilk defada bir talâk-ı bâin vâki olur. İkinci defada hiçbir şey vâki olmaz. Çünkü ikinciyi birinciden haber yapmak mümkün olursa, bâin bâine mülhak olmaz. Nitekim sen bâinsin sözü böyledir. izahı kinayeler bahsinde gelecektir. Sen haramsın yahut sen bâinsin sözüyle üç talâkı niyet ederse bunun hilâfınadır. Zira sahihtir. Çünkü bu bir söz olup küçük ve büyük beynûnete elverişlidir. Sen defalarca boşsun sözü, bunu üç defa veya daha fazla tekrarlamak mesabesindedir. Birinci defada talâk-ı ric'î meydana gelir. Ondan sonraki ile de üçe kadar öyledir. Çünkü bu söz sarîhtir. İddet içinde sarîh sarîhe mülhak olur. Onun için cima edilmişse diye kayıtlamıştır. Çünkü cima edilmeyen kadın ilk talâka bâin olur, İddet beklemesi de lâzım değildir. Binaenaleyh sonraki talâklar ona lâhîk olmaz. Bu makamın izahını ganimet bil! Çünkü çok kimselere gizli kalmıştır.

«Binlerce boşsun» sözüyle üç talâk vâki olur. Geri kalanları hükümsüz kalır.

«Veya ne az ne çok boşsun.» Burada Cevhere'nin ibaresi şöyledir:«Bir kimse, sen boşsun ne az ne çok derse, üç talâk vâki olur. Muhtar kavil budur. Çünkü az talâk birdir. Çok talâk da üçtür. Evvelâ ne az dediğinde üç talâkı kasdetmiş olur.Sonra ne çok demesi bir işe yaramaz.»

Ben derim ki: Lâkin Hulâsa ile Bezzâziye'de şöyle denilmiştir: «Muhtar kavle göre üç talâk vâki olur. Fakih Ebû Cafer; en muvafıkı iki talâk vâki olmaktır demiştir.» Zahîre'debildirildiğine göre birinci kavil Sadru'ş-Şehid'in tercih ettiğidir. Onu yukarıdaki şekilde ta'lil etmiş; sonra şunları söylemiştir: «Ebû Cafer Hinduvânî'den hikâye edildiğine göre iki talâk vâki olur. Çünkü o kimse ne az dediğinde iki talâkı kasdetmiştir. Zira iki talâk çoktur. Ondan sonra ne çok demesi bir şeye yaramaz. Bu kavil doğruya daha yakındır.» Hâniyye'de bunun daha zâhir olduğu bildirilmiştir. Bununla anlaşılıyor ki, bunlar tercih edilmiş iki kavildir. Temelleri çok hakkındaki ihtilâfa dayanır. Bahır'da Muhit'ten naklen şöyle denilmiştir:«Sen çok boşsun derse, Asıl nâm kitapta bildirildiğine göre üç talâk vâki olur. Çünkü çok olan üçtür. Ebu'l-Leys'in Fetvâ'da beyan ettiğine göre iki talâk vâki olur.»

Ben derim ki: Birinci kavil tercihe daha lâyıktır. Çünkü Asıl nâm kitap, zâhir rivayet kitaplarındandır. O Fetevâ'dan üstündür.

«Bir talâk vâki olur.» O da ric'îdir. Çünkü bâin olacağını ifade eden bir şey yoktur. Bir de talâkın en azı ric'î olandır.

«Sen talâkın umumiyle boşsun» derse, iki talâk vâki olması ekseriyetle bunda kullanıldığı içindir. Talâkın galibi ikidir. T.

«Sen talâkın çoğuyla» derse, iki talâk vâki olur. En çoğuyla derse üç talâk olmak gerekir. Rahmeti.

«Onun iki rengiyle» ifadesinden murad, iki talâk-ı ric'îdir. Üç rengiyle deseydi üç talâk olurdu. Keza talâkın birkaç rengi derse yine üç talâk vâki olur. Renk kelimesinden, kırmızılık, sarılık mânâlarını kasdederse, diyaneten tasdik edilir. Neviler veya vecihler mânâsını kasdederse yine tasdik edilir. Zahire.

Ben derim ki: Kırmızı ve sarı renkleri kasdederse, bir talâk-ı bâin vâki olmak gerekir. Zira vasfedilen talâk hakkında İmam-ı Âzâm'ın kaidesi yukarıda geçmişti.

METİN

En muvafık kavle göre ne çok ne az sözüyle dahi iki talâk vâki olur. Muzmerât. Kınye'de şöyle denilmiştir: «Seni üç talâkın sonuncusu ile boşadım derse üç talâk; üç talâk sonunda bir talâk daha derse bir talâk vâki olur.» Fark incedir, güzeldir.

FER'İ MESELELER : Sen bir boşamanın bütünü ile boşsun sözüyle bir talâk; sen her boşamayla boşsun derse üç talâk vâki olur. Toprağın sayısınca derse bir talâk, kumun sayısınca derse üç talâk vâki olur. İblis'in saçı adedince, yahut avucumun içindeki kılların adedince boşsun derse bir talâk, elimin üstündeki kılların veya bacağımdaki kılların yahut senin bacağındaki kılların yahut fercindeki kılların yahut şu havuzdaki balıkların sayısınca boşsun derse, bunlar bulunduğu takdirde sayısınca talâk vâki olur. Aksi takdirde talâk vâki olmaz.

İZAH

«Ne çok ne az sözüyle...» Bahır'da Muhit'ten naklen bununla bir talâk vâki olacağı bildirilmiştir. Zahîre, Bezzâziye, Hulâsa, Cevhere ve diğer kitaplarda da böyle denilmiştir. Muzmerât'a müracaat olunmalıdır. Evet, hepsinin bir vechi vardır. Bir talâk vâki olmasının vechi, çoğu nefyedince azı isbat etmiş olmasıdır. Ondan sonraki nefy fayda vermez. İki talâk olmasının vechi şudur: Çok olan talâk üçtür. Az olan da birdir. Bunların ikisini de nefyedince, aralarındaki sabit olur.

«Fark incedir, güzeldir.» Farkın vechi şudur: Bu adam sonuncuyu mâlûm üç talâka izafe etmiştir. Onun mâlûm oluşu vukuu iledir. Nekire (belirsiz) kullanması bunun hilâfınadır. H.

Ben derim ki: Bu teslim edilirse, ancak şârihin Bahır sahibine uyarak sarîh talâk bâbının başında söylediklerine biaendir. Orada birinci defada üç lâfzını belirli, ikinci defada belirsiz zikretmişti. Halbuki lâfız her iki surette belirsizdir. Nitekim ben bunu Tatarhâniyye, Hindiyye, Zahîre ve Bezzâziye gibi birçok kitaplarda gördüm. Bezzâziye sahibi farkı şöyle belirtmiştir: «Sonuncusu üçüncüsüdür. Ama kendisinin iki misli ondan önce bulunmadıkça o tahakkuk etmez. Lâkin bu adam birinci defada üç talâkı îkâ ettiğini haber vermiş, ikinci defada kadını talâk îkâ'ından sonra üç talâkın sonu olmakla vasıflandırmıştır. Halbuki kadın bununla vasıflanamaz. Şu halde sen boşsun sözü kalır. Onunla da bir talâk vâki olur.»

Şu halde farkın illeti birincide fiil-i mâzî ile, ikincide ism-i fâil ile ifadeden ileri gelir. Yoksa belirli ve belirsiz olmaktan ileri gelmez. Bunun muktezası, ikincideki âhir lâfzının, sen zamirinden ikinci haber olmak üzere merfu okunmasıdır. Tâ ki kadına vasıf olsun. Mansup okunursa talâkın vasfı olur ve birinci surete müsavidir. İkinci haber olmak üzere zarfiyyet üzere mansup okunması ihtimali uzaktır.

«Sen bir boşanmanın bütünü ile boşsun sözüyle bir talâk vâki olur.» Çünkü bütünü kelimesi, belirliye izafe edildiği vakit cüzlerinin umumunu ifade eder. Bir boşamanın cüzleri ise bir talâktan fazla değildir. Belirsize izafe edilirse fertlerinin umumunu ifade eder. H. O halde senin, "narın hepsi yenir" sözün yalan olur. Çünkü kabuğu yenmez. Belirsiz olarak her nar yenir sözü bunun hilâfınadır. Ama bu, karine bulunmadığı zamandır. Nitekim biz bunu mestler üzerine mesh bâbında izah ettik.

T E M B İ H : Zahîre'de bildirildiğine göre talâkın hepsi derse bir talâk vâki olur. Bahır'da ondan böyle nakledilmiştir. Lâkin Muhtarâtü'n-Nevâzil'de üç talâk vâki olacağı bildirilmektedir.

Ben derim ki: Zâhir olan da budur. Çünkü talâk kelimesi masdardır. Üçe ihtimali vardır. Talka kelimesi bunun hilâfınadır. Şu da var ki, yine Zahîre'de bildirildiğine göre sen talâkın hepsiyle boşsun derse üç talâk vâki olur. Talâkın bütünüyle bütün talök arasında görünen bir fark yoktur.

«Toprağın sayısınca derse bir talâk vâki olur.» Fetih sahibi diyor ki: «Sayısı olmayan bir şeyde sayıya benzetme yapar da; sen güneşin sayısınca boşsun veya toprağın sayısınca boşsun yahut toprağın misli boşsun derse, Ebû Yusuf'a göre bir talâk-ı ric'i vâki olur. Şâfi'lerden İmamul'-Harameyn bu kavli ihtiyar etmiştir. Çünkü sayısı olmayan bir şeyde sayıya benzetmek hükümsüz kalır. Toprağın sayısı yoktur. İmam Muhammed'e göre ise üç talâk vâki olur. Şâfiî ile İmam Ahmed'in kavilleri de budur. Çünkü adet zikredildiği zaman onunla çokluk murad edilir. Ebû Hanife'nin kavline kıyas ile bir talâk-ı bâin vâki olur. Çünkü teşbih yukarıda geçtiği gibi bir nevi ziyadeyi iktiza eder. Ama toprak gibi derse İmam Muhammed'e göre bir talâk-ı ric'î vâki olur.»

«Kumun sayısınca derse üç talâk vâki ulur.» Yani bilittifak böyledir. Nitekim Bahır'da Cevhere'den naklen böyle denilmiştir Toprağın sayılır cisim olmaması şundandır: Çünkü o efrada şamil isimdir. Kum böyle değildir. O cem'i ifade eden bir cins isimdir. Üçten aşağısına sadık değildir. Nehir. Hâsılı toprak, su ve bol gibi aza çoğa sadık bir mahiyette delâlet eden şey fertler ifade eden ism-i cinstir. Üçten aza delalet etmeyen bunun hilâfınadır. Bunun azı ile çoğunun arası 'ta' ile ayrılır. Kum ve kuru hurma gibi ki bu kelimeler cem'i bildiren ism-i cinstirler. Fertleri vardır. En az üçtür. Böyle bir kelimeye sayı izafeti ile üç talâk vâki olur.

«İblis'in saçı adedince ilh...» Yani talakı nefyi isbatı meçhûl bir sayıya izafe ederse, yahut iki misalde olduğu gibi nefyi mâlûm bir sayıya izafe ederse bir talâk vâki olur. Nitekim Fetih'te beyan edilmiştir. Ama Fetih sahibi bu talâkın bâin olup olmayacağını zikretmemiştir. Toprak sayısında zikrettiğinin muktezasınca Ebû Hanife'nin kavline kıyasla bu talâk bâindir. Ebû Yusuf'un kavline göre ric'îdir. Buna yakında Muhit'ten nakledeceğimiz, "Sayı zikri hükümsüz kalır ve o adam sanki sen boşsun demiş gibi olur." ifadesi de delâlet etmektedir.

«Sayısınca talâk vâki olur.» Yani mahallin kabul edeceği kadar talâk vâki olur, fazlası hükümsüz kalır. T.

«Aksi takdirde talâk vâki olmaz.» Yani kıl namına bir şey bulunmaz. Meselâ; vücudundaki kıllar kazınmış olursa, balık da bulunmazsa talâk vâki olmaz. Bu balık meselesinden başkaları hakkında sahihtir. Balık meselesine gelince: Cevhere'de, keza Zahîriyye'den naklen Bahır'da bildirildiğine göre havuzda balık yoksa bir talâk vâki olur. Binaenaleyh bu meseleyi İblis'in saçı, avuç içinin kılı meselesiyle birlikte zikretmesi doğru olurdu. Nehir'de bildirildiğine göre Muhit sahibi, balık, İblis'in saçı ve avuç içinin kılı meselesine ta'lil ederek şöyle demiştir: «Saç ve balık yoksa sayının zikri muteber değildir. O hükümsüz kalır ve sanki sen boşsun demiş gibi olur.» Bahır'da İmam Muhammed'den avuç dışının kılı meselesi ile avuç içinin kılı meselesi arasında şöyle bir fark nakledilmiştir. Birincide bir şey vâki olmaz. Çünkü talâk, biten kılların sayısınca vâki olur. Avucunun üzerinde kıl bulunmayınca şart dabulunmamıştır. İkincide bir talâk vâki olur. Çünkü talâk kılların sayısınca vâki değildir.

Ben derim ki: Bunun hâsılı şudur: Elin üzeri ve keza bacak ile ferc ekseriyetle kıl mahalli olduğu için, kılların giderilmesi de ancak bir ârıza sebebiyle olduğundan, burada sayı şart mesabesinde olmuştur. Binaenaleyh sayı bulunmayınca talâk da vâki olmaz. Avucumun içi sözünde olduğu gibi kıl bitmeyen yer mâlûm olursa; yahut İblis'in saçı gibi meçhûl olup, bilinmesine imkân yoksa yahut mümkün olup yokluğu havuzdaki balık gibi ârızi bir sebebe bağlı değilse, talâk sayının bulunmasına bağlı kalmaz, mutlak surette vâki olur. Lâkin balık meselesinde sayının bulunması mümkün olunca, bulunduğu zaman miktarınca talâk vâki olur.

METİN

Ben senin kocan değilim yahut sen benim karım değilsin yahut kadının kocasına : sen benim kocam değilsin sözü, kocası doğru söyledin dediği takdirde niyet etmişse talâktır. İmameyn buna muhâliftirler. Erkek sözünü yeminle te'kid eder veya senin karın var mı diye soruldukta: hayır cevabını verirse bilittifak kadın boş olmaz. Velevki niyet etmiş olsun. Çünkü yeminle sual bunlarda nefyi murad ettiğine karinedirler. Hulâsa'da şöyle denilmiştir: "Erkeğe sen bu kadını boşadın değil mi denilir de belâ cevabını verirse kadın boş düşer. Neam (evet) derse boş düşmez." Fetih'de: "Örf bulunduğu için fark olmamak gerekir." denilmiştir. Bezzâziye'de şu ifade vardır: "Kadın kocasına: ben senin karınım der de kocası da ona: sen boşsun cevabını verirse, bu nikâhı ikrar olur ve talâk vaz'ı itibariyle nikâhı iktiza ettiği için kadın boş düşer." Bir adam yemin ettiğini bilir de talâka mı yoksa başkasına mı olduğunu bilmezse hükümsüz kalır. Nitekim boşayıp boşamadığında şüphe ederse hüküm budur. Bir mi yoksa daha fazla mı boşadığında şüphe ederse hüküm az olana bina edilir. Cevhere'de: "Fâsid nikâhla aldığı karısını üç defa boşayan bir kimse o kadınla muhallilsiz olarak evlenebilir." denilmiş, hilâf nakledilmemiştir.

İZAH

"Niyet etmişse talâktır." Çünkü cümle inkâra elverdiği gibi talâk inşâsına da elverişlidir. Binaenaleyh niyetle talâk teayyün eder. Niyetle kayıdlaması niyetsiz bilittifak talâk vâki olmadığı içindir. Zira bu söz kinâyelerdendir. Şârih delâlet-i halin de niyet yerini tutmayacağına işaret etmiştir. Çünkü bu yalnız cevap olmaya elverişli sözlerdendir. Bu o sözlerden değildir. Talâktır sözüyle bu kinâye ile vâki olan talâkın ric'î olduğuna işaret etmiştir. Bahır'da kinâyeler bâbında böyle denilmiştir.

«Bilittifak kadın boş olmaz. Velevki niyet etmiş olsun." Erkeğin: "Ben seninle evlenmedim, aramızda nikâh yoktur, sana bir ihtiyacım yoktur." gibi sözleri de böyledir. Bedâyi. Lâkin Muhit'te: "Senin karın var mı diye soruldukta: hayır cevabını verirse talâk vâki olur." denilmiştir. Muhît sahibi sözüne devamla şunları söylemiştir: "Aramızda nikâh yoktur dese talâk vâki olur. Kaide şudur ki: esasen nikâhı nefy etmek talâk değil inkâr olur. O anda nikâhı nefy etmek ise, niyet etmek şartıyla talâk olur. Geri kalan sözler de sahih kavle göre bu hilâfa göredir." Bahır.

"Bunlarda nefyi murad ettiğine karinedirler." Şöyle ki: yemin haber cümlesinin mazmununu te'kid içindir. Binaenaleyh onun cevabı ancak haber olur. Sualin cevabı da öyledir. Talâk ise ancak inşâ olur. Binaenaleyh nikâhı yalandan nefy edince sözü ihbara sarfetmek icab eder.

"Hulâsa'da ilah..." İbâresi: "Sen onu boşadın değil mi?" şeklindedir. Bazı nüshalarda böyle olduğu görülmüştür. Nitekim Halebî'nin sözü de bunu ifade etmektedir. Bahır sahibi Menar üzerine yazdığı şerhde şöyle demektedir: "Tahkîk"ta zikredildiğine göre neam kelimesinin mûcebi ondan önceki sözü tasdiktir. Söz müsbet olsun, menfi olsun, sual olsun, haber olsun müsavîdir. Meselâ: sana Zeyd kalktı veya, Zeyd kalktı mı yahut Zeyd kalkmadı mı denilir de neam (evet) cevabını verirsen geçen sözü tasdik olur. Sualden sonrakine ise tahkîktir. Belânın mûcebi nefyden sonra icabtır. Bu nefy sual olsun, haber olsun fark etmez. Zeyd kalkmadı denilir de sen belâ cevabını verirsen bunun mânâsı kalktı demek olur. Şu kadar var ki, şeriatın hükümlerine mu'teber olan örftür. Hatta bunlar birbirinin yerinde kullanılabilir."

«Fetih'de ilah...» Şu ibâre vardır: "Fark olmamak gerekir. Çünkü örf ehli olanlar fark yapmazlar. Bilâkis bunların ikisinden de menfiyi icab anlarlar."

"Bezzâziye'de" yani nikâh bahsinin başlarında geçmiştir.

"Bu nikâhı ikrar olur ve kadın boş düşer." Yani erkek bu nikâhı inkâr ederse kadının mehri ile iddet nafakasını vermesi lâzım gelir. Kadının iddeti içinde ölürse kadın ona mirâsçı olur.

"Talâk vaz'ı itibariyle nikâhı iktiza ettiği için" talâk vâki olur. Çünkü talâk lügaten ve şer'an nikâhla sâbit olan kaydı kaldırmaktır. Binaenaleyh sahih olmak için mutlaka önceden nikâh yapılmış olması lâzımdır. Zira mukteza, söz sahih olmak için takdir edilen şeydir. Sanki bu adam: evet sen benim karımsın, ama sen boşsun demiş gibidir. Nitekim ulema: "Köleni benim nâmıma bin dirheme âzâd et." sözünde böyle demişlerdir.

Ben derim ki: Bu mâni bulunmadığı yerdedir. Hulâsa'da nikâh bahsinde Müntekâ'dan naklen şöyle denilmiştir: "Bir kimse karısına: sen benim karım değilsin, sen boşsun dese bu nikâhı ikrar değildir. Bezzâziye sahibi: çünkü önceki söz onun hakikaten talâkı murad etmediğine karinedir, demiştir."

"Az olana bina edilir." Yani İsbicâbî'nin dediği gibidir. Meğerki çok olanı yüzde yüz veya galebe-i zan ile bilmiş olsun. İmam Ebû Yusuf'tan bir rivâyete göre üç mü boşadı daha az mı bilemezse araştırır. İki taraf denk düşerse kendisine daha ağır olan ile amel eder. BunuBezzâziye'den Eşbâh sahibi nakletmiştir. Tahtâvî diyor ki: "Kaadîhân Ebû Yusuf'un kavli ile yetinmiştir. İhtimal bunu Ebû Yusuf ihtiyatla amel ettiği için yapmıştır. Bahusus fercler bâbında ihtiyata çok dikkat eder."

Ben derim ki: Birinciyi kazaya, ikinciyi diyanete yorumlamak mümkündür. Bunu metinlerin tâlik bâbındaki meselesi te'yid eder. Mesele şudur: "Bir adam karısına: erkek doğurursan bir defa boşsun, kız doğurursan iki defa boşsun der de kadın ikisini birden doğurur, fakat hangisinin evvel olduğu bilinmezse kazaen bir talâk, tenezzühen yani diyaneten iki talâk boş düşer." şu da var ki yine Eşbâh'da bildirildiğine göre erkek: üzerime azim olsun bu talâk üçtür, derse kadını terk eder. O mecliste bulunan âdil kimseler talâkın bir olduğunu kendisine haber verir de o da tasdik ederse onların kavliyle amel olunur.

"O kadınla muhallifsiz olarak evlenebilir." Çünkü talâk ancak sahih nikâhla alınan kadına yahut talâk iddeti bekleyene yahut dinden dönmek sebebiyle veya İslâm'ı kabule yanaşmamak sebebiyle fesh yapılana lahîk olur. Nitekim bunu Bahır'dan naklen arzetmiştik. H. Yani fâsid nikâhla alınan kadın bunlardan hiçbiri değildir. T. Şu halde fâsid nikâhda talâk tahakkuk etmez. Böyle bir talâk sayıyı da eksiltmez. Çünkü bu bir mütarekedir. Nitekim Bahır ile Bezzâziye'den naklen mehir bâbında nikâh-ı fâsid üzerinde söz ederken arzetmiştik. Bu hakiki talâk değil bir mütareke olunca erkek o kadını akd-i sahih ile muhallifsiz alabilir, üç defa boşamaya da hakkı olabilir. Allahu a'Iem.

 

 

 

 

CİMA EDİLMEYEN KADINI BOŞAMA BABI

METİN

Bir kimse zifaf edilmediği karısına: sen boşsun ey orospu üç defa derse kendisine had vurulmaz. liân da yapılmaz. Çünkü kadın onun karısı iken üç defa boşanmıştır. Ondan sonra o adamdan ayrılmıştır. Kezâ: sen üç defa boşsun inşaallah ey orospu derse istisna vasfa teallûk eder. Bezzâziye. Üç talâk vâki olur. Çünkü tekarrur etmiş bir kaidedir ki, her ne zaman sayı zikredilirse talâkın vukuu onunla olur.

İZAH

"Kendisine had vurulmaz, liân da yapılmaz." Bu İmam-ı Âzam'a göredir ve bir cümle olduğuna binaendir. Ey orospu sözü talâkla sayının arasını ayırmadığı gibi cümledeki şartla cezanın arasını da ayırmaz. "Sen boşsun ey orospu şu hâneye girersen." sözünde olduğu gibidir. Binaenaleyh talâk o hâneye girmeye teallûk eder. "Sen boşsun ey orospu üç defa" sözüyle üç talâk vâki olur. Kadın zevcesi olduğu halde zinâ iftirasında bulunduğu için kendisine had vurulmaz. Sebebi aşağıda gelecektir ki, her ne zaman sayı zikredilirse talâkın vukuu onunla olur. Bu adama liân da yapılmaz. Çünkü liânın eseri aralarını ayırmaktır. Bu ise talâk-ı bâinden sonra düşünülemez. Eseri olmadan liân da sahih değildir. Bu sözün bir misli de: ey orospu sen, üç defa boşsun demektir. Sen üç defa boşsun ey orospu demesi bunun hilâfınadır. Zira adama had vurulur. Nitekim Bahır'ın liân bahsinde beyan edilmiştir. Zira zinâ iftirası boşanıp ayrıldıktan sonra vuku bulmuştur. İmam Ebû Yusuf'a göre meselemizde bir talâk vâki olur, erkeğe de had vurulur. Çünkü kazfi fâsıla yapmıştır. Binaenaleyh üç defa sözü hükümsüz kalır. Talâk sadece sen boşsun sözüyle vâki olur. Bu talâk-ı bâinden sonra olmuştur. Çünkü kadın henüz cima edilmemiştir. Binaenaleyh had vâcip olur. H. Bu satırlar kısaltılarak, ziyade edilerek alınmıştır.

"Üç defa boşanmıştır ilh..." sözü Bezzaziye'de de bu şekildedir. Fakat yanlıştır. Doğrusu: "Zinâ iftirası onun karısı iken vuku bulmuştur." şeklinde olacaktır.

"Ondan sonra o adamdan" ifadesinden murad: kazften sonra demektir. Nitekim anlattığımızdan sana zâhirolmuştur.

"Kezâ ilh..." Yani yine üç talâk vâki olup had vurulmaz, liân da lâzım gelmez. Nitekim teşbihin muktezası budur. Şuna binaen ki vasıftan murad: ey orospu sözüyle kadını vasfetmesidir ki, bu zinâ iftirasıdır. İstisna buna sarfedilince had vurmak ve liân ortadan kalkar. Çünkü müneccez kazf olmaktan çıkmıştır. Üç talâk vâki olması istisnaya teallûk etmediği içindir. Mülteka şerhindeki ifadesine muvafık olan izah budur. Bezzâziye'nin ibâresi de öyledir. Nassı şudur: "Sen üç defa boşsun ey orospu inşaallah, demekle talâk vâki olur ve istisna vasfa verilir. Sen boşsun ey pis inşaallah sözü ile sen boşsun ey pis inşaallah sözü de böyledir. istisna bütününe sarfedilir ve talâk vâki olmaz. Sanki ey filane demiş gibidir. İmam-ıÂzam'a göre kaide şudur: cümlenin sonunda zikredilen sözle talâk vâki olursa veya lâzım gelirse meselâ: Ey boş, ey orospu demişse istisna vasfa verilir. O sözle talâk vâcip olmazsa had vurulur, talâk vâki olmaz. Ey pis demiş gibi olur ve istisna cümlenin bütününe verilir." Lâkin "Sen boşsun ey pis de öyledir." ifadesi yanlıştır. Doğrusu: "Sen boşsun ey pis dese" bile şeklinde olacaktır. Nitekim Zahîre ve diğer kıtaplarda böyle denilmiştir.

"Talâk vâki olur" sözü gösteriyor ki vasıftan murad zinâ iftirasıdır, talâk değildir. Aksi takdirde "İstisna vasfa sarfedilir." sözü sahih olmazdı. Bundan daha açık olmak üzere Zahîre'de ve diğer kitaplarda: "İstisna sonradır ki, o da zina iftirasıdır. Talak da vâki olur. Anla!" denilmiştir. Sonra bil ki, şârihin Bezzâziye'den naklettiği sözü Zahîre sahibi Nevâdir'e nisbet etmiştir ki, bu söz zayıftır. Fârisî'nin Telhis'ül-Cami' şerhinde zikrettiğine göre ey orospu sözü cümledeki şartla ceza arasına girerse -ki sen boşsun ey orospu eğer şu hâneye girersen cümlesinde araya girmiştir.- yahut sen boşsun ey orospu inşaallah sözünde olduğu gibi icabla istisna arasına girerse esah kavle göre zinâ iftirası sayılmaz. Eğerr ikisinden de önce veya ikisinden de sonra gelirse o anda kazf sayılır. Ebû Yusuf'tan bir rivâyete göre araya giren söz fâsıla sayılmaz. Binaenaleyh talâk teallûk etmez, hemen vâki olur ve liân icab eder. İmam Muhammed'den bir rivayete göre ise talâk teallûk eder ve ilân vâcib olur.

Zâhir rivâyetin vechi şudur: Ey orospu sözü maksadını bildirmek için çağrıdır. O fâsıla teşkil etmez ve talâk şarta teallûk eder. Kazf dahi teallûk eder. Çünkü o şarta daha yakındır. Bu satırlar kısaltılarak alınmıştır. Bu açıkça gösterir ki, istisnanın bütün cümleye sarfedilmesl esah olan kavildir ve zâhir rivayettir. Bunu Zahîre sahibi de açıklamış, şârih tâlik bâbında buna göre hareket etmiştir.

"Üç talâk vâki olur" sözü "Bir kimse zifaf edilmediği karısına ilah..." cümlesindeki mukadder şartın cevabıdır. Şârihin bunu "üç defa" sözünden sonra zikretmesi daha iyi olurdu.

«Çünkü tekarrur etmiş bir kaidedir ilh...» Aded zikredilince o adedle vasıflanan masdar vâki olur. Yani üç defa boşama demek olur ve talâk inşâsı için tahsis edilen sîganın hükmü adedin zikredilmesine bağlı kalır. Bahır. Fetih sahibi diyor ki: "Bununla Hasan-ı Basrî'nin, Atâ'nın ve Câbir b. Zeyd'in: "O kadına bir talâk vâki olur. Çünkü boşsun sözüyle bâin olmuştur. Aded hiç bir şeye tesir etmez." sözleri defedilmiş olur. İmam Muhammed nassan şöyle demiştir: "Bir adam karısını toptan üç talâkla boşarsa sünnete muhalefet etmiş olur ve günâha girer. O kadınla zifaf olsun olmasın muhalefet etmiş olur ve günâha girer. O kadınla zifaf olsun olmasın müsavîdir. Bizce bu Rasûlüllah (s.a.v)'den Ali, İbn-i Mes'ûd, İbn-i Abbas ve diğer ashab-ı kiramdan rivayet olundu."

METİN

"Gerçi talâk vâki olmaz. Çünkü âyet cima edilen kadın hakkında nâzil olmuştur." diyenler olmuşsa da, bu söz tamamen bâtıldır. Menşei tekarrur eden: "İ'tibar lâfzın umumunadır, sebebin hususuna değildir." kaidesinden gafil bulunmaktır. Gurarü'l-Ezkâr sahibi bu talâklann dağınık şekilde söylendiğine yorumlamıştır. Bu takdirde yalnız ilk talâk vâkî olur. Aralarını bir vasıf veya haber yahut atıfla veya atıfsız cümlelerle ayırırsa kadın ilk sözle iddet lâzım gelmemek üzere bâin olur. Onun için ikinci talâk da vâki olmaz. Cima' edilen bunun hilâfınadır. Ona söylenenlerin hepsi vâki olur.

İZAH

«Diyenler olmuşsa da ilh...» ifadesı Mecma' şerhinde Kitabü'l-Müşkilât'tan nakledilen ifadeyi reddir. Mecma' şârihi onu ikrar ile şöyle demiştir: "Müşkilât'ta beyan edildiğine göre bir kimse cima'da bulunmadığı karısını üç defa boşarsa onunla hülle yapmadan evlenebilir. Teâlâ Hazretlerinin: "O kadını boşarsa artık başka bir kocaya gitmedikçe ona helâl olmaz." âyet-i kerîmesi cima' edilen kadın hakkındadır."

Reddin vechi şudur: Bu söz mezhebe muhâliftir. Çünkü bununla ya o kadına üç talâkın vâki olmadığını, bilâkis sadece bir talâk vâki olduğunu kasdeder. Nitekim İmam Hasan ile diğerlerinin kavilleri budur. Sen bunun reddedildiğini biliyorsun. Yahut hiç bir talâk vâki olmadığını murad eder. Şârihin ibâresi iki veche de ihtimallidir. Lâkin Dürer'in sözü birinciye yardım etmektedir. Veyahut muhallili şart koşmamakla beraber üç talâkın vukuunu kasdeder. Bunu red hususunda muhakkık İbn-i Hümam mübalega göstermiş, ric'at bâbının sonunda şöyle demiştir: "Bu hususta yani muhallilin şart olması hususunda boşanan kadının cima' edilmiş olup olmaması arasında bir fark yoktur. Zira nassın mutlak olduğu açıktır. Bazı kitablarda bildirildiğine göre cima' edilmeyen kadın kocaya gitmeden helâl olurmuş. Bu söz büyük bir hatadır. Nassa ve icma'a muhaliftir. Onu itibara olmak şöyle dursun onu gören bir müslümanın başkalarına nakletmesi helâl değildir. Çünkü onu nakilde işâa edilmesi vardır. O zaman da o bâbtaki işi hafifletmek için şeytanın kapısı açılır. Gizli değildir ki, böylesi kendisinde içtihada cevaz verilmeyen şeylerdendir. Çünkü şartı olan kitaba ve icma'a muhâlif bulunmamak ortada yoktur. Şaşırıp sapmaktan Allah'a sığınırız. Bu bâbtaki emir zaruriyat-ı diniyyedendir. Muhâlifinin tekfir edilmesi uzak görülemez.

«İtibar lâfzın umumunadır.» Yani nassın lâfzına itibar edilir. Çünkü o cima' edilmeyen kadına âmm ve şâmildir. Burada şöyle denilebilir: âyet cima' edilen kadın hakkında açıktır. Çünkü talâk onun hakkında ayrı ayrı zikredilmiştir. Ayrı talâk cima' edilen kadına mahsustur. Cima' edilmeyen kadında yoktur. Meğerki nikâhı yenilenmiş olsun. En iyisi sünnete istinad etmektir. O da İmam Muhammed'den nakledilendir. T.

«Gurarü'l-Ezkâr...» Sahibi şöyle demiştir: "Müşkilât'ın ifadesi müşkil değildir. Çünkü onun üçsözünden murad üç ayrı talâktır. Umumiyetle Hanefî kitablarının ifadelerine uymak için böyle denilir."

Ben derim ki: Bu yorum Müşkilât sahibinin âyet hakkındaki sözünü te'yid eder. Ayette ayrı olarak zikredildiği için Müşkilât sahibi: "Ayetteki talâklar cima' edilen kadın hakkında vârid olmuştur." demiştir. Düşün!

«Aralarını bir vasıfla» ayırarak meselâ: Sen bir defa boşsun, bir defa daha, bir defa daha derse yahut haberle ayırarak: Sen boşsun, boşsun, boşsun derse veya cümleyle ayırarak: Sen boşsun, sen boşsun, sen boşsun derse kadın birinciyle iddetsiz olarak bâin olur. H. Mülteka şerhinde de bunun gibi denilmiştir. Yani Ebû Yusuf'a göre ikinci sözü bitirmeden kadiri boş olur. İmam Muhammed'e göre ise bitirdikten sonra boş olur. Çünkü sözünün sonuna şart veya istisna lahîk olabilir. Serahsî birinci kavli tercih etmiştir. Buradaki hilâf "ve" edatıyla atıf yaptığına göredir. Hilâfın semeresi şurada görülür: Erkek ikinci sözünü bitirmeden kadın ölürse Ebû Yusuf'a göre talâk vâki olur, İmam Muhammed'e göre olmaz. Meselenin tamamı Bahır ve Nehir'dedir.

«Onun için» yani birinci sözle iddetsiz olarak bâin olduğu için "İkinci talâk vâki olmaz." Bundan murad birinciden sonra söylenendir ve üçüncüye de şâmildir.

«Cima' edilen bunun hilâfınadır.» Yani velev hükmen olsun kendisiyle halvette bulunduğu kadın gibi ki, iddetin lüzumu hakkında cima' edilen gibidir. İddeti içinde başka bir talâk-ı bâinin vukuu hakkında da öyledir. Bazıları vâki olmaz demişlerse de doğrusu birincisidir. Nitekim mehir bâbında manzum olarak geçmiş, biz de orada izahını yapmıştık.

«Hepsi vâki olur.» Yani iddet bâkî olduğu için geçen suretlerin hepsinde talâk vâki olur. Birinciyi kasdettiğini söylerse kazaen tasdik edilmez. Nitekim fer'i meselelerde gelecektir. Ancak kendisine ne yaptın diye sorulur da onu boşadım cevabını verirse yahut hakikaten o boştur dedim cevabını verirse o zaman kazaen tasdik edilir. Çünkü sual birincisi için olmuştur. Cevab da ona sarfedilir. Bahır.

METİN

Ayrı söylemek "kezâ sen ayrı ayrı üç defa boşsun yahut seni boşamamla beraber iki daha" demesine de şamildir. Bunun üzerine kadını bir defa boşarsa bir talâk vâki olur. Nitekim yarım talâk ve bir bütün dese sahih kavle göre bir talâk vâki olur. Cevhere. Bir buçuk talâk dese bilittifak iki talâk vâki olur. Çünkü bu bir cümledir. Bir ve yirmi yahut bir ve otuz dese üç talâk vâki olur. Çünkü bir cümledir. Talâk beraberinde söylenen sayı ile vâki olur. Sayı zikredilirse talâk sözüyle olmaz. Sayı zikredilmezse talâk sigasıyla vâki olur.

İZAH

«Seni boşamamla beraber iki daha ilh...» Yani buradaki beraber sözü sonra mânâsına gelir. Nitekim evvelce "sahibinin seni âzâd etmesiyle beraber" sözünde geçmişti. H. Yani bu takdirde talâk şart olur. Kadını bir defa boşayınca iki talâk vâki olmaz. Çünkü şart meşruttan önce bulunur.

«Nitekim yarım talâk ve bir bütün dese" bir talâk vâki olur. Çünkü bu söz bu şekilde kullanılmaz. Onun için bütününü bir cümle yapmak mümkün değildir. Muhit sahibi bunu İmam Muhammed'e nisbet etmiştir. Bahır. Yani kullanılan şekli yarımı bütün üzerine atfetmektir demek istemiştir.

«Çünkü bu bir cumledir.» Zira bu sözlerle talâk yapmak isterse bundan daha kısa ibâre bulmak mümkün değildir. Kezâ bir ve bir başka derse iki talâk vâki olur. Çünkü başka kelimesi baştan kullanılmaz. Nehir. Burada "sen iki boşsun" sözü daha kısadır, denilemez. Çünkü sözümüz talâkı bütünlü ve kesirli olarak bir de başka sözüyle ikâ' etmek hususundadır. Olabilir, başka bir maksadı vardır. Halbuki sahih bir maksadı olmasa bile itibar lâfzadır. İki lâfzı yarım mânâsını ifade edemez. Lügaten başka mânâsını da ifade etmez. Velevki bu iki sözle murad bir talâk olsun. "Sen bir talâk boşsun bir daha" demesi bunun hilâfınadır. Zira onun yerini iki boşsun demek tutar. İki demeyip de böyle söylemesi talâkı ayırdığına karinedir. Kezâ yarım ve bir bütün demesi de böyledir. Çünkü yarım talâk bütün bir talâk hükmündedir. Nitekim yerinde geçmişti. Binaenaleyh bir ve bir demiş gibi olur. Bu da aslı bırakıp da böyle söylemesi karinesiyle ayrı talâklardan sayılır. Asıl evvela bütünü sonra kesri söylemektir, Anla!

«Çünkü bir cümledir.» Yani bu suretle talâk yapmak isteyen için en kısa söz budur. Lügat itibariyle tercih edilen tâbir budur. Bahır.

«Talâk beraberinde söylenen sayı ile vaki olur.» Yani talâk ne zaman sayı ile beraber söylenirse vukuu sayı ile olur. Buna delil ulemanın ittifak ettikleri şu meseledir: Bir kimse cima' etmediği karısına: Sen üç defa boşsun derse kadın üç defa boş olur. Eğer boşsun kelimesiyle boş olsaydı kadın iddetsiz olarak bâin olur, üç adedi hükümsüz kalırdı. Bir delil de şu ki: "Sen bir talâk boşsun inşaallah." derse talâk vâki olmaz. Eğer boşsun kelimesiyle vâki olaydı sayı fâsıla teşkil ederdi, talâk da vâki olurdu. Sonra bilmelisin ki masdar zikredilirse talâk onunla vâki olur. Keza sıfat zikredilirse sıfatla vâki olur. Meselâ: Sen elbette boşsun derse bundan sonra bu söze bitişik olamk inşaallah dediği takdirde talâk vâki olmaz. Eğer vuku boşsun kelimesiyle olaydı talâk vâki olurdu.

Muhit'in şu ifadesi de buna delildir: «Erkek: Sen sünnet için boşsun yahut sen boşsun bâinsin der se sünnet için yahut bâin sözlerini söylemeden kadın ölürse talâk vâki olmaz. Çünkü bu îkâ'ın sıfatıdır, talâkın değil. Binaenaleyh ikâ' sıfatın söylenmesine bağlıdır. Öldükten sonra ise bu mutasavver değildir. "Kezâ Hâniyye'nin ıtk bâbındaki şu ifadesi deöyledir: "Bir kimse kölesine: Sen elbette hürsün der de elbette demeden köle ölürse, köle olarak ölür. Bunu geçen bâbtan: Sen bir talâk boşsun evvelen dediği yerden Bahır sahibi nakletmiştir. Burada da şöyle demiştir: Sayıda aslı dahildir ki, o da birdir. Bunun ikâ'a bitişmesi mutlaka lâzımdır. Ama nefesin kesilmesi zarar etmez. Sen boşsun diyerek susar da sonra üç defa sözünü söylerse bir talâk vâki olur. Nefesi kesilir veya birisi ağzını tutar da sonra hemen ardından üç defa derse, üç talâk vâki olur. Cima' etmediği karısına: Sen boşsun ey Fâtıma üç defa derse üç talâk vâki olur. Fakat sen boşsun, şâhid olun üç defa derse bir talâk vâki olur. Öyleyse şâhid olun derse üç talâk olur. Zahîriyye'de böyle denilmiştir.»

Ben derim ki: bunun hâsılı şudur: nefesin kesilmesi veya ağzını tutmak talâkla sayısının arasındaki bitişikliği kesmez. Nidâ da öyledir. Çünkü o muhatab olan kadını tâyin içindir. Öyleyse şâhid olun sözündeki atıf da öyledir. Binaenaleyh hepsi bir cümle olur.

«Sayı zikredilirse» yani açıkca sayı söylenirse demek istiyor. Sadece kastedilmesi kâfi değildir. Nitekim ölürse yahut biri ağzını tutarsa meselesinde gelecektir. Anla!

METİN

Talâkı îkâ'dan sonra sayıyı tamamlamadan kadın ölürse söylenen hükümsüz kalır. Sebebi tekarrur eden kaidedir. Ölen kadın cima edilene de edilmeyene de şâmildir. Sayıyı söylemeden koca ölür veya birisi ağzını tutarsa sîgayla amel ederek bir talâk vâki olur. Çünkü vuku o kimsenin kasdı ile değil lâfzıyladır. Cima etmediği karısına: Sen bir talâk ve bir talâk boşsun diyerek atıf yaparsa yahut sen bir talâktan önce bir talâk boşsun veya sen bir talâktan sonra bir talâk boşsun derse bir talâkı bâin vâki olur. İddet olmadığı için kadına ikinci talâk lahîk olmaz. Sen bir talâktan sonra bir talâk boşsun yahut bir talâktan önce bir talâk boşsun veya bir talâkla beraber bir talâk boşsun derse iki talâk vâki olur. Kaide şudur: birinci sözle talâkı îkâ ettimi ikincisi hükümsüz kalır. İkinci sözle ikâ ederse iki talâk beraber olur. Çünkü geçmişe îkâ şimdi îkâ sayılır.

İZAH

«Talâkı îkâ'dan sonra» sözünden murad: sayı yoksa talâk sîgasını söylemesidir,

«Hükümsüz kalır.» Yani talâk vâki olmaz. Nehir. Ve mehir tam olarak sâbit olur. Kadın kocasına mirâsçı da olur. T.

«Tekarrur eden kaidedir.» Ki talâkın vukuu sayı ile olur. Sayı söylenirken kadın talâka mahal değildir. H. Yahut şu kaideden dolayıdır: şart ve istisna gibi değiştirici bir şey bulunursa sözün başı sonuna bağlıdır. Hatta: sen boşsun şu hâneye girersen yahut sen boşsun inşaallah der de şart veya istisnayı söylemeden kadın ölürse boş düşmez. Çünkü şartta istisnanın bulunması o sözü îkâ olmaktan çıkarır. "Sen üç defa boşsun ey Amra!" der de eyAmra sözünden önce kadın ölürse bunun hilâfınadır, yani boş düşer. Çünkü bu söz bir şey degiştirmez. Kezâ: sen boşsun ve sen boşsun der de ikinciyi söylemeden kadın ölürse boş düşer. Çünkü talâkın vukuunda kadın sağ iken tesadüf etmek şartıyla her iki cümle âmildir. "Sen boşsun ve şu hâneye girersen sen boşsun" der de kadın birincide veya ikincide ölürse boş düşmez. Sebebi yukarıda geçti. Nitekim Zahîre'den naklen Bahır'da böyle denilmiştir.

«Veya birisi ağzını tutarsa» yani elini ağzından kaldırdıktan sonra hemen sayıyı söylemezse bir talâk vâki olur. Fakat hemen sayıyı söyler, meselâ üç defa derse üçü de vâki olur. Nitekim yukarıda geçti.

«Sîgayla amel ederek» sözüyle şârih kadının ölmesiyle erkeğin ölmesi arasındaki farkın vechine işaret etmiştir. Fark şudur: Kadının ölümünde kocası talâk sözünü sayıya eklemiştir. Adamın ölümünde ise sayı talâk lâfzına eklenmemiş, sadece sen boşsun sözü kalmıştır. Bu söz talâkın vukuunda bizzat âmildir. Nitekim ağzını tuttuğu vakit elini kaldırdığında bir şey söylemezse yine böyledir, bir talâk vâki olur. Bunu Bahır sahibi Mi'râc'tan naklen söylemiştir.

«Atıf yaparsa sözünden murad» "ve" edatıyla yapmasıdır. Çünkü vav mutlak cem'i ifade eder. Beraberliğe, önceliğe ve sonralığa şâmildir. Binaenaleyh sözün evveli sonuna bağlı değildir. Her cümle müstakillen amel eder. Kadın birinci cümleyle bâin olur. Ondan sonraki talâklar vâki olmaz. Arapçada fa ve sümme edatlarıyla yapılan atıflar da evleviyetle vav gibidirler. Çünkü fa tâkib ifade eder. Sümme geçikme içindir ve her ikisi tertib bildirirler.

«Yahut sen bir talâktan önce bir talâk boşsun derse ilh...» Bunun kaidesi şudur: zarf iki şey arasında zikredilir de zâhir isme izafe edilirse birincinin sıfatı olur. Bana Zeyd Amr'den önce geldi cümlesinde böyledir. Birincinin zamirine izafe edilirse ikincinin sıfatı olur. Bana Zeyd geldi ondan önce Amr yahut ondan sonra Amr misâlinde böyledir. Çünkü bu takdirde ikincinin haberi olur. Haber mübtedanın sıfatıdır. Sıfattan murad manevî olandır. Vasıftır diye hükmolunan yalnız zarftır. Yoksa ondan önce Amr cümlesi Zeyd'in halidir. Çünkü marifeden sonra gelmiştir. Hal sahibinin vasfı sayılır.

«Sen birden önce bir boşsun» ifadesinde birinci ile boş düşer, talâk bâin olur. İkinci talâk vâki olmaz. "Ondan sonra ikinci defa boşsun" dese hüküm yine böyledir. Çünkü ikinci talâkı sonralıkla vasıflandırmıştır. Vasıflandırmamış olsa talâk vâki olmazdı. Bunda evleviyetle olmaz. Bu söylediklerimiz cima edilmeyen kadın hakkındadır. Cima edilen kadında iki talâk vâki olur. Çünkü iddet vardır. Nitekim gelecektir.

«İki talâk vâki olur.» Çünkü sen bir talâktan sonra bir talâk boşsun sözünde sonralık sıfatını birinciye vermiştir. Bu, ikincinin ondan önce vâki olmasını icab eder. Çünkü geçmişte yapılan îkâ şimdi îkâ'dır. Zira geçmişe istinad imkânsızdır. O halde ikisi beraber olur ve ikitalâk meydana gelir. "Sen bir talâk boşsun ondan önce bir talâk" sözü de öyledir. Çünkü öncelik sıfatını ikinciye vermiştir. Bu da onun birinciden önce vâki olmasını gerektirir ve iki talâk beraberce vâki olurlar. "ile" edatı beraberlik ifade eder. Onu zamirle kullanıp kullanmamak arasında fark yoktur. İki talâkın beraber vâki olmasını icab eder. Onun mânâsını yerine getirmek böyle olur.

«Birinci sözle talâkı ikâ ettimi...» Nitekim: sen bir talâktan önce bir talâk yahut sen birden sonra bir talâk boşsun sözlerinde böyledir. Yani birinci talâk vâkidir. Çünkü onu ikinciden önce diye vasıflandırmıştır. Yahut ikincisi ondan sonradır diye vasıflandırmıştır. İkinciden önce demesinin mânâsı budur. Binaenaleyh her iki surette ikincisi geri kalır ve hükümsüzdür.

«İkinci sözle ikâ ederse iki talâk beraber olur.» İkinciden murad: ikâ'ı yaparken geri kalandır. Lâfızda geri kalan mânâsına değildir. Bu da birden sonra bir, birden önce bir sözlerinde olduğu gibidir. Bu iki surette bir talâk meydana gelir. O da birincisidir ki, ikinciden sonra olmakla sıfatlanmıştır. Yahut ikincisi ondan önce diye sıfatlanmıştır. İkinciden sonra demenin mânâsı da budur. Böylece iki talâk birden vâki olur. Ama ikinciden murad sonra söylenen söz de olabilir. Çünkü ihbar cihetiyle o önce vâki olmuştur. Cümle ikincinin birinciden önce olduğunu haber vermektedir.

METİN

«Sen bir talâk ve bir talâk daha boşsun şu hâneye girersen» derse, kadın eve girdiği takdirde iki talâk boş olur. Çünkü her iki söz şarta birden teallûk etmişlerdir. Şartı önce söylerse (şu hâneye girersen sen bir talâk ve bir talâk daha boşsun derse) bir defa boş olur. Çünkü muallak talâk müneccez gibidir. Kadın cima edilmişse bütün suretlerde iki talâk vâki olur. Çünkü iddet vardır.

İZAH

«İki talâk boş olur.» Yani iki talâk söylemekle yetinirse iki olur. Daha fazla söylerse üç talâk vâki olur.

«Çünkü her iki söz şarta birden teallûk etmişlerdir.» Zira şart îkâ'ı değiştirir. Değiştiren bir şey bitiştimi sözün başı sonuna bağlı olur. Binaenaleyh her iki talâk birden buna bağlanarak şart bulununca beraberce vâki olurlar. Şartı önce söylerse bunun hilâfınadır. O zaman sözün evveli sonuna bağlı kalmaz. Zira değiştirici yoktur.

«Şartı önce söylerse bir defa boş olur.» Bu İmam Azam'a göredir. İmameyn'e göre yine iki talâk vâki olur. Kemâl bunu tercih etmiş, Bahır sahibi de onu tasdikte bulunmuştur.

«Çünkü muallak talâk müneccez gibidir.» sözünün mânâsı: Muallak talâk şartı bulununca geçerli talâk gibi olur, demektir. Hakikaten geçerli talâk yapsaydı ikincisi vâki olmazdı. Şartısona bırakması bunun hilâfınadır. Çünkü değiştirici bulunmuş olur. Zeylaî.

METİN

Önce ve sonra meselelerinden bazıları da manzum olarak söylenen şu sözdür: "Fakih - Allah yardımcısı olsun ve ihsanı var olsun - şu hususta ne buyurur: bir genç talâkı öyle bir aya tâlik etmiş ki, onun öncekinden sonrakinin önceki ramazandır." Buna sekiz vecihle cevap verilir: 1) Sırf önce kelimesiyle zilhiccede talâk vâki olur. 2) Sırf sonra kelimesiyle cuma değil ahîrada. 3-4-5) Önceyi evvel veya cümle ortasında yahut sonunda söylerse şevvalde. 6-7-8) Sonra kelimesini de bu şekilde söylediğine göre şabanda talâk vâki olur. Çünkü iki tarafı hükümsüz bırakılır. Binaenaleyh ondan önce veya ondan sonra ramazan kalır. Bir kimse: karım boş olsun der de iki veya üç karısı bulunursa kadınlardan biri boş olur. Tâyin muhayyerliği kendine aiddir.

İZAH

«Manzum olarak söylenen şu sözdür..» Elfiye şârihi Eşmûnî'nin Mecmu şerhinde gördüm ki, bu beyt Allâme Ebû Amr İbn-i Hâcib'e Şam'da iken arzedilmiş. Kendisi onun hakkında fetva vermiş ve büyük maharet göstererek şöyle demiş: "Bu söz öyle ince mânâlar ihtiva etmektedir ki, böyle bir zamanda onu kimse anlayamaz. Buna sekiz vecihte cevap verilir. Çünkü bir şeyin sonrasından sonrası iki öncelik veya iki sonralık yahut muhtelif olabilir. Bunlar dört vecih eder. Bunların her birinden önce bir önce yahut bir sonra bulunabilir. Böylece sekiz vecih olurlar. Hepsinde kaide şudur: hangisinde önce ile sonra bir araya gelirse onların ikisini de hükümsüz bırakır. Çünkü her ay ondan önce geçen bir aydan sonra ve ondan sonra geçen bir aydan önce hâsıl olur. O zaman o aydan sonra yalnız ramazan kalır ve o ay şaban olur, yahut ondan önce ramazandır, o ay şevval olur.

«Zilhiccede talâk vâki olur.» Çünkü ondan önce zilka'de vardır. Ondan önce de şevval geçmiştir. Öncenin öncesinin öncesi ramazandır. T.

«Cuma değil ahîrada...» vâki olur. Çünkü ondan sonra receb gelir. Ondan sonra da şabandır. Sonranın sonrasının sonrası ramazandır. T.

«Şevvalde..» yanlıştır, Doğrusu şabanda olacaktır. H. Yani meselemizin farz ve tahmin edilişi önce kelimesi bir defa zikredilmiş, sonra kelimesi tekrarlanmış olduğuna göredir. Binaenaleyh önce Iâfzıyla sonra Iâfzının birisi hükümsüz bırakılır. İkinci sonra lâfzı kalır. Mu'teber olan budur ve bu genç sanki ondan sonra ramazan gelir demiş gibi olur ki, bu ay şabandır. Nitekim geçti.

«Şabanda talâk vâki olur.» Yanlıştır. Doğrusu şevvalde talâk vâki olur. H.

«Çünkü iki tarafı hükümsüz bırakılır.» İki taraftan murad: önce ve sonra sözleridir. Galiba bunlara iki taraf demesi aralarında tekabül bulunduğu içindir. Feth'in ibâresi "önce sonraylahükümsüz kalır." şeklindedir. Nehir'de ise: "Önce ve sonra sözleri hükümsüz kalır." denilmiştir. Çünkü her ay ondan öncekinden sonra, sonrakinden de öncedir. Şu halde "ondan önce ramazan" ifadesi kalır ki, o ay şevvaldir yahut "ondan sonra ramazan" ifadesi kalır, o da şabandır. H.

Ben derim ki: Bahır'da: "Hükümsüz kalan ilk iki taraftır. Yani zamirden hali olanlardır. Bunların muhtelif veya müttefik olmaları müsavîdir." denilmiş ve zamire muzaf olan sonuncuyu itibara alarak tefri etmiş ise de bu hatadır. Evvela kendisinin, sonra başkalarının anlattıklarına muhâliftir.

METİN

Zeylaî'nin sahihlemesine gelince: o ancak sarih olmayan "karım haram olsun" gibi sözler hakkındadır. Nitekim musannıf onu düzeltmiştir ve îlâ bâbında gelecektir.

İZAH

«Zeylaî'nin sahihlemesine gelince ilh...» sözü Dürer sahibine reddiyedir. Dürer sahibi musannıfın söylediğini zikretmiş ve sahih olan budur demiştir. Bunu kadınların her biri boş düşer diyenlerin sözünden ihtiraz için söylemiş ve bu sözü Zeylaî'nin îlâ bâbına nisbet etmiştir. Minah'da buna itiraz ile şöyle denilmiştir: "Zeylaî'nin ibâresi şöyledir: Fetâvâ'da zikrolunduğuna göre bir adam karısına: sen bana haramsın dese haram kelimesi ona göre talâk olsa, ancak kendisi talâkı niyet etmezse talâk vâki olur. O adamın dört karısı varsa mesele de hali üzere ise kadınlardan her birine bir talâkı bâin vâki olur. Bazıları içlerinden bir tanesi boş olur, beyan etmek adama düşer demişlerdir. Bu daha zâhir ve daha münasibtir. Fetih ile Bahır'ın îlâ bâblarında beyan edildiğine göre haram lâfzıyla talâk vâki olan yerlerde birden çok karısı varsa her birine bir talâk vâki olur. Sarîh bunun hilâfınadır. Meselâ: karım boş olsun der de birden fazla karısı bulunursa ancak bir talâk vâki olur. Özcendî ancak bir tanesi boş olur diye cevap vermiştir ki bu daha güzeldir. Bahır sahibi bunu Bezzâziye ile Hulâsa'ya ve Zahîre'ye nisbet etmiştir. Fetih sahibi: bence Fetâva'nın ifadesi daha münasibtir. Çünkü Allah'ın helâlı veya müslümanların helâlı sözü istiğrak yoluyla her zevceye âmm ve şâmildir. Onlar boşturlar sözü gibidir. Sizden biriniz boştur cümlesinde olduğu gibi bedel yoluyla değildir. Bu lâfızla vâki olan talâk bâin olur, demiştir.

Hâniyye'de bildirildiğine göre bir adam karım boş olsun der de iki malûm karısı bulunursa talâkı hangisine isterse sarfedebilir. Hâniyye sahibi hilâf zikretmemiştir. Böylece anlaşılmıştır ki, sahih kabul edilen kavil müslümanların helâlı ve benzeri sözlerle olduğu gibi sarîh olmayan söz hakkındadır. Çünkü her zevceye âmm ve şâmildir. Durer sahibinin zannettiği gibi değildir." Minah'ın sözleri kısaltılmış olarak burada biter.

İlâ bâbında Nehir'den naklen gelecektir ki, Zeylaî'nin buradaki mesele haliyle sözündenmuradı tahrimdir. Bir kadına hitab ederek: sen bana haramsın sözünün kaydı değildir. Bu sözde vâcib olan yalnız muhatab olan kadının boş düşmesidir.

Ben derim ki: hâsılı karım boştur sözünde talâkı hangisine isterse sarfedebileceğinde hilâf yoktur. Dürer'in sözü buna muhaliftir. Sen bana haramsın sözüyle dahi yalnız muhatab olan kadının boş düşeceğinde hilâf yoktur. Zeylaî'nin sözü ise bunun hilâfını îhâm etmektedir. Hilâf ancak istiğrak yoluyla her zevceye âmm ve şâmil olan sözdedir. Özcendî sözün müfret olduğuna bakarak kadınlardan yalnız birinin boş olacağını ihtiyar etmiş, seçme hakkını erkeğe bırakmıştır. Muhakkık İbn-i Hümam ise söz bütün kadınlara şâmil olduğu için hepsinin boş olacağını söylemiştir. Zâhir olan budur.

Hilâf yerinin bu olduğuna şu da delildir: Zahîre'de bu: "Müslümanlara helâl olan bana haramdır." sözünde hikâye edilmiştir. Bu, Fetih sahibinin yaptığı ta'lilin tâ kendisidir. Zahire göre "her helâl bana haram olsun" sözünde hilâf yoktur. Çünkü umum edatını açıkça söyledikten sonra bu sözü hususi bir ferde yorumlamak mümkün değildir. İzafetten çıkarılan umum bunun hilâfınadır. Bana öyle geliyor ki, sarih sözde hilâf bulunmaması hassaten sarîh olduğu için değil, bilâkis "karım" sözüyle yaptığı içindir. Bu sözün umumu muayyen olmayarak bir kadına sâdıktır ve "kadınlardan biri boştur" demesi gibidir. Hatta sarih söz: "Allah'ın helâlı boş olsun." yahut "Bana helâl olan boş olsun, nikâhımda bulunan boş olsun." gibi istiğrak bildiren umumi lâfızla olursa zikri geçen hilâf onda câridir ve onda İbn-i Hümam'ın tercihi daha zâhir olur. Bundan anlaşılır ki, bu adamın "karım haramdır" sözünde zikri geçen hilâf cereyan etmez. Biliyorsun ki onun umumu istiğrak yoluyla değil bedel tarikıyladır. O; "karım boştur" sözü gibidir. Böylece anlaşılır ki, şârihin Zeylâî'nin sahihlemesini "Karım haramdır" sözüne yorumlaması makama münasib değildir.

«Nitekim musannıf onu düzeltmiştir.» sözü de musannıfın evvelce arzettiğimiz: "Anlaşıldı ki, sahihleme müslümanların helâlı ve benzeri gibi sarîh olmayan sözler hakkındadır. Çünkü bunlar her zevceye âmm ve şâmildir." ifadesine muhâliftir. Musannıfın düzelttiği İbn-i Hümam'ın ihtiyar ettiği gibi istiğrak mânâsındaki umuma yorumlamaktır. Anla! Yine bu izahatımızdan anlaşılır ki, onun sözü talâk üzerinedir. Nitekim karım boştur sözünde olduğu gibi zamanımızda şâyi olan budur. Zira bunun mânâsı yukarıda da geçtiği gibi ben bu jşi yaparsam talâk lâzım ve vâki olsun demektir. Şüphesiz bu söz muradın talâk bir kadına yahut fazlasına lâzım gelsin mânâlarına ihtimali vardır. Bu iki ihtimalden biri diğerine tercih edilemez. Binaenaleyh o adama sözünü dilediği mânâya sarf etme hakkı sâbit olur. "Bana haramdır" sözü de böyle olması gerekir. Çünkü bunun mânâsı: bu işi yaparsam karım bana haram olsun demektir.

T E M B İ H : Bu hususta muallak talâk ile müneccez (halen geçerli) talâk arasında farkolmadığı gibi bir defa yemin etmesiyle daha fazta yemin etmesi arasında fark yoktur. Çok yemini bir kadına sarf edebilir. Bezzâziye'de Şeyhülislâm'ın Fevâid'inden naklen şöyle denilmiştir: "Bir kimse şu işi yaparsam Allah'ın helâlı bana haram olsun der ve o işi yaparsa, şu işi yaparsam karım boş olsun diye yemin eder de o işi yaparsa, kendisinin iki karısı bulunduğu takdirde bu iki talâkı onlardan birine sarfetmek isterse, Ziyadât nâm kitabta işaret edildiğine göre bunu yapmaya hakkı vardır." Lâkin ikinci talâk vâki olmadan kadınlardan birisi bâin talâkla boşanırsa artık öteki talâkı ona sarfedemez. Yine Bezzâziye'nin yeminler bahsinde şöyle denilmektedir: "Şu işi yaparsam karım boş olsun der de iki veya daha fazla karısı bulunursa kadınlardan biri boş düşer. Hangisinin boş olacağını tâyin kocasına bırakılır. Kadınlardan birini bâin veya ric'î talâkla boşayarak iddeti geçer de sonra şart bulunursa talâk için diğer kadın teayyün eder. İddet bitmemişse hangisi olduğunu beyan erkeğe bırakılır."

Şimdi bir kaldı ki, o da talâkın üç olmasıdır. Acaba bu adam her kadına bir talâk tevzi edebilir mi, yoksa üç talâkın hepsi mutlaka bir kadında mı toplanır? Birinci şıkka göre üç kadından her biri beynûnet vasfı hükümsüz kalmamak için talâkı bâinle boş olur mu, yoksa vâkıa bakarak talâkı ric'î mi olur? Üstadlarımızın üstadı Sâlhânî'nin elyazısı ile Münye'den naklettiği ibârede gördüm ki: "Bir adamın üç karısı olur da karım üç boşdur derse her kadın üç talâkla boş olur. Ebû Hanife'ye göre ise kadınlardan her biri bir talâkı bâinle boş olur ki, esah olan budur." denilmiştir. Burada evvelce arzettiğimiz: "O adam sözünü dilediği kadına hilâfsız sarfedebilir." ifadesine muhalefet vardır. Düşünülsün.

METİN

Bir adam dört karısına: Aranızda bir talâk var derse her kadın bir talâk boş olur. Kezâ aranızda iki talâk veya üç yahut dört talâk var derse, hüküm yine budur. Meğerki her bir talâkı aralarında taksimi niyet etsin. Bu takdirde her kadın üç talâk boş olur. Aranızda beş talâk var derse her biri iki talâk boş olur. Böylece sekiz talâka kadar devam eder. Sekizden ziyade söylerse her kadın üç talâk boş olur. Sizi bir talâkta ortak ettim demesi de böyledir. Hâniyye.

Yine Hâniyye'de bildirildiğine göre bir adam cima'da bulunmadığı iki karısına: Karım boştur karım boştur der de sonra ben bu sözle onlardan birini kasdettim iddiasında bulunursa tasdik olunmaz. Kadınlar cima' edilmişlerse talâkı dilediğine sarfedebilir. Çünkü cima' edilen kadına talâkı ayırmak sahih, başkasına sahih değildir. Bir adam karım boş olsun der de adını söylemezse malûm bir karısı bulunduğu takdirde istihsanen karısı boş olur. Benim başka bir karım var, ben onu kasdettim derse sözü ancak beyyineyle kabul edilir. O adamın iki malûm karısı varsa talâkı hangisine isterse ona sarfeder. Hâniyye. Burada hilâf nakledilmemiştir.

İZAH

«Bir adam dört karısına ilah...» Bu suretlerde bir talâk vâki olmasının vechi şudur: Bir talâkın bir kısmı bütün bir talâktır. Nitekim evvelce geçmişti. Kadınların arasında bir talâk yapınca her birine çeyrek talâk isabet eder. İki talâk yaparsa her birine yarım talâk, üç talâk yaparsa her birine bir talâkın dörtte üçü, dört talâk yaparsa her birine bir talâk isabet eder.

«Bu takdirde her kadın üç talâk boş olur.» Bundan yalnız aranızda iki talâk var sözü müstesnâdır. Onunla her kadın iki talâk boş olur. Hâkim-i Şeh'id'in Kâfî'sinde böyle denilmiştir. Fetih ile Bahır'da da böyledir.

«Her biri iki talâk boş olur ilah...» Çünkü beş talâktan her bir kadına bir bütün, bir de çeyrek talâk isabet eder. Altı talâkta bir buçuk, yedi talâkta bir bütün dörtte üç, sekiz talâkta iki talâk isabet eder. Bu niyeti olmadığına göredir. Nitekim Kâfî ile Fetih'de beyan edilmiştir ve her talâkı aralarında taksimi niyet etmesinden ihtirazdır. Çünkü her talâkı taksimi niyet ederse her kadın üç talâk boş olur.

«Her kadın üç talâk boş olur.» Çünkü sekizden her kadına iki talâk isabet eder, dokuzuncusu aralarında taksim edilir. Böylece her kadına üç talâk isabet eder.

«Demesi de böyledir.» Yani aranızda talâk var demesi gibidir. Fetih sahibi diyor ki: "Aranızda sözü ile ortak sözü müsavîdir. İki kadını birer defa boşar da sonra üçüncü kadına: Seni onlara yaptığım talâka ortak ettim derse bunun hilâfına olur. Yani o kadın iki talâk boş düşer." Tamamı Fetih'dedir.

«Karım boştur karım boştur...» ifadesinin bir misli de atıf yaparak: Karım boştur ve karım boştur demesidir. Nitekim Zahîre'de bildirilmiştir.

«Çünkü cima' edilen kadına talâkı ayırmak sahihtir ilh...» Bahır'sahibi bu meseleyi Zahîre'den naklettikten sonra böyle ta'lil etmiştir. Yani cima' edilen kadın iddet sebebiyle ikinci talâka mahaldir. Binaenaleyh kocası iki talâkı ona yapabilir. Cima' edilmeyen kadın bunun hilâfınadır. Çünkü o birinci talâkla bâin olur. Artık kocası ikinci talâkı ona yapmak istediği iddiasında tasdik olunmaz. Nitekim cima' edileni talâk-ı bâinle boşasa yahut talâk-ı ric'i ile boşayıp iddeti bitmiş olsa ne birinciyle, ne ikinciyle onu murad etmesi sahih olmaz. Nitekim az yukarıda Bezzâziye'den nakletiğimiz ifadeden anlaşılmıştır. Şimdi şu kalır: Kadınlardan yalnız biri cima' edilmişse ve nikâhında bulunup iki talâkla onu kasdederse sahih olur. Cima' edilmeyeni kasdederse ikinci talâkta tasdik edilmez. Çünkü ikinci talâkı yaparken kadın artık onun karısı değildir. Onun karısı ikinci kadındır. İkinci talâk ona vâki olur. Nitekim bu zâhirdir.

«Adını söylemezse» hüküm musannıfın dediği gibidir. Adını söylerse evleviyetle hüküm yine öyledir. Başka karısı var da onu kasdetmiş bulunursa o boş düşer. Bezzâziye sahibi diyor ki: "Bir adam filanın kızı fülane boş olsun der de sonra bu isimde başka yabancı bir kadınıkasdettiğini söylerse tasdik edilmez. Kendi karısı boş olur. Biri için mal ikrar etmesi bunun hilâfınadır. Bir adam ikrar ettiği şahıs benim diye iddiada bulunur, o da inkâr ederse yeminiyle tasdik olunur ki, bu mal bunun ikrar ettiği kimsenindir. Kezâ Zeyneb boştur der de karısının adı da Zeyneb olursa, ben bununla karımdan başkasını kasdettim dediğinde tasdik olunmaz. Her iki kadın onun zevceleri ise ikisi de boş düşer. Kadını anasına veya kız kardeşine yahut çocuğuna nisbet etmesi de öyledir. Bu şehirden çıkarsa karısı Aişe'nin boş olmasına yemin eder fakat karısının adı Fâtıma olursa, çıktığı takdirde karısı boş olmaz."

«İstihsanen...» Bahır'da Zâhiriyye'den naklen böyle denilmiştir. Hâniyye'de de öyledir. Bunun muktezası kıyasen bunun hilâfına olarak boş düşmemesidir.

«İki malûm karısı varsa» sözü yalnız birinin malûm olmasından ihtirazdır. Bundan önceki mesele budur. Kadınların ikisi de bilinmezse ikisi de bilinen gibidir. Sonra bu mesele Halebî'nin dediği gibi: "Karım boştur der de iki veya üç karısı bulunursa" sözünün yanında tekrar edilmiştir.

«Burada hilâf nakledilmemiştir.» sözü Dürer sahibine reddiyedir. Nitekim izahı evvelce geçti.

METİN

FER'İ MESELELER: Bir kimse talâk sözünü tekrarlarsa söylediklerinin hepsi vâki olur. Te'kidi niyet ederse diyaneten kabul edilir. Karısının ismi Tâlik veya Hürre olur da onu çağırırsa talâkı veya âzâd olmayı niyet ederse bunlar vâki olur. Niyet etmezse bir şey vâki olmaz.

Bir adam karısına: Bu dişi köpek boştur derse, kadın boş düşer. Yahut kölesine: Bu eşek hürdür derse âzâd olur.

Bir adam karısına: Sen boşsun yahut sen hürsün der de yalandan haber vermeyi kasdederse kazaen vaki olur. Meğer ki buna şâhid bulundursun. Kezâ mazlum birisi zâlim üç talâk için kendisinden yemin istediğinde yalan yere yemin ettiğine şâhid bulundurursa, hem kazaen hem diyaneten tasdik olunur. Vehbâniyye şerhi.

Nehir'de şöyle denilmiştir: "Bir kimse fülan kadın boş olsun der deismi dediği gibi olursa, ben başkasını kasdettim diye iddia ettiği takdirde diyaneten tasdik olunur. İsmi uymazsa kazaen tasdik olunur. Bu izaha göre bir kimse alacaklısına karısını boşadığına yemin eder de kadının ismi başka çıkarsa boş olmaz."

Zamanımızda erkeğin: "Sen dört mezhebe göre boşsun." dediği çok vâki olur. Musannıf diyor ki: "Bu talâkın hem kazaen hem diyaneten vâki olduğuna kesinlikle hükmetmek gerekir." O adam: "sen fukahanın kavline göre boşsun" yahut "fülan hâkimin veya müftünün kavlince boşsun" derse diyaneten tasdik olunur.

Bir kimse: "Dünyanın kadınları veya bu âlemin kadınları boş olsunlar." derse kendi karısıboş olmaz. Bu mahallenin, bu hânenin ve bu evin kadınları derse bunun hilâfınadır. Bu köyün veya bu beldenin kadınları derse Ebû Yusuf muhaliftir. Köle âzâdı dahi böyledir.

İZAH

«Bir kimse talâk sözünü tekrarlar» da cima' ettiği karısına: Sen boşsun sen boşsun yahut seni boşadım seni boşadım veya sen boşsun seni boşadım yahut seni boşadım sen boşsun derse hepsi vâki olur. Ama sen boşsun dediği vakit kendisine: Ne dedin diye sorulur da onu boşadım yahut o boştur dedim cevabını verirse kadın bir defa boş olur. Çünkü bu cevabtır. Hâkim'in Kâfî'sinde böyle denilmiştir.

«Te'kidi niyet ederse diyaneten kabul edilir.» Ama kazaen hepsi vâki olur. Mutlak bırakırsa yani ne talâkı yenilemeyi, ne de te'kidi niyet etmezse hüküm yine böyledir. Eşbâh. Çünkü sözde asıl olan te'kid bulunmamaktır.

«Niyet etmezse bir şey vâki olmaz.» Yani çağırmayı kasdeder veya mutlak olarak söylerse mu'temed kavle göre talâk vâki olmaz. Bunu, Eşbâh sahibi niyet bahislerinin onuncusunda zikretmiştir. Dokuzuncusunda bildirildiğine göre Mahbûbî Telkih adlı eserinde talâkla köle âzâdı arasında fark yapmış, talâkın vâki olmadığını, âzâdın ise vâki olduğunu söylemiştir. Ama bu kavil meşhurun hilâfıdır.

Ben derim ki: Eşbâh sahibinin ibâresinde terslik vardır. Çünkü Mahbûbi şu farkı yapmıştır: Hür kelimesi isim olmaya elverişlidir. Bazı kimselerin adı Hür olabilir. Tâlik veya mütallaka bunun hilâfınadır. Binaenaleyh onunla çağırmak mânâsını isbat olur ve kadın boş düşer. Hür onun hilâfınadır. Hulâsa'nın ifadesi de buna uygundur. Orada şöyle denilmiştir: "Bir kimse kölesinin adı Hür olduğuna şâhid bulundursa, sonra o köleyi ey Hür diye çağırsa âzâd olmaz. Ama karısına Tâlik adını verir de sonra onu: Ey Tâlik diye çağırırsa boş düşer."

«Bir adam karısına: Bu dişi köpek boştur derse kadın boş düşer ilah...»

Ulemanın beyanlarına göre işaretle beraber sıfat ve isme itibar yoktur. Meselâ: Bir kimsenin gözü gören bir karısı olur da: Şu kör karım boştur der ve görene işaret ederse boş düşer. Bir şahıs görerek onu karısı Amre zanneder de: Ey Amre sen boşsun der ve şahsına işaret etmezse, o şahıs karısından başkası çıktığı takdirde karısı boş olur. Çünkü işaret bulunmadığı yerde mu'teber olan isimdir. O da mevcuddur. Nitekim Hâniyye'de bildirilmiştir. Biz imamlık bâbında işaret ve isim meselesi üzerinde uzun uzadıya söz etmiştik.

«Meğer ki buna şâhid bulundursun.» Yani yalandan haber vereceğine şâhid bulundurursa karısı boş düşmez.

«Mazlum şâhid bulundurursa ilah...» Ben derim ki: Şâhid bulundurmakla kayıdlaması mazlum olduğu vakit lâzım değildir. Eşbâh'da şöyle denilmiştir: "Yeminde âmm'ı tahsisi niyet etmek diyaneten bilittifak, kazaen ise Hassâf'a göre makbuldür. Yemin eden mazlumise fetva Hassâfın kavline göredir. Kezâ, ulema itibar yemin edenin niyetine midir yoksa yemin isteyenin niyetine midir meselesinde ihtilâf etmişlerdir. Fetva eğer mazlumsa yemin edenin niyetinedir diye verilmiştir. Zalim ise onun niyetine itibar yoktur. Nitekim Valvalciyye ile Hulâsa'da beyan edilmiştir. Hulâsa hâşiyelerinde Meâlü'l-Fetva'dan naklen: "Allah Teâlâ'dan başkasına yemin ettirmek zulümdür. Yemin isteyen şahıs haklı bile olsa yemin edenin niyeti mu'teberdir," denilmiştir.

«Bu izaha göre ilah...» Yani işaret bulunmadığı zaman isme itibar edildiğine göre demek istiyor. Nitekim az yukarıda zikretmiştik. Bu fer' nakledilmiştir. Biz onu az yukarıda Bezzâziye'den naklen zikretmiştik.

«Kesinlikle hükmetmek gerekir.» Talâkın bâin değil ric'î olduğunda şüphe yoktur. Çünkü sen boşsun sözüyle ric'î talâk meydana geldiğinde bütün mezhebler ittifak etmişlerdir. Tamamı Hayriyye'dedir. Kezâ "Sen Yahudilerin ve Hıristiyanların mezhebine göre boşsun." derse hüküm yine budur. Nitekim Hayreddin-i Remlî dahi bununla fetva vermiştir. "Sen boşsun, seni hiç bir hâkim ve hiç bir âlim reddedemez." yahut "Sen boşsun, domuzlara helâl bana haramsın." gibi sözlerle dahi bir talâk-ı ric'î vâki olur. Nitekim bu bâbtan önce arzetmiştik.

«Sen fukahanın kavline göre boşsun ilah...» Kezâ sen hâkimlerin kavline göre veya müslümanların kavline göre yahut Kur'an'a göre boşsun derse kazaen boş düşer. Diyaneten ise ancak niyet bulunduğu takdirde boş olur. Hâniyye. Lâkin Fetih'de talâk te'vil edilmiştir. O adam: Sen Allah'ın kitabında yahut Allah'ın kitabıyla yahut onunla der de sünnî talâkı niyet ederse talâk sünnî vakitlerde vâki olur. Aksi takdirde derhal vâki olur. Çünkü kitab talâkın hem sünnî hem bid'î olmasına detâlet eder ve niyete muhtaçtır. Kitab üzerine yahut onunla veya hâkimlerin kavli yahut fukahanın kavli üzere yahut hâkimlerin talâkıyla veya fukaha talâkıyla boşsun der de bununla sünnî talâkını niyet ederse diyaneten tasdik olunur, kazaen derhal talâk vâki olur. Çünkü hâkimlerin ve fukahanın sözü her iki şıkkı iktiza eder. Tahsis ederse diyaneten kabul olunur. Ama kazaen i'tibara alınmaz. Çünkü zâhir değildir.

«Dünyanın kadınları ilah...» Eşbâh'da Hâniyye'nin köle âzâdı bâbından naklen şöyle denilmiştir: "Bir adam: Bağdadlıların köleleri hür olsunlar der de; kendisi de Bağdadlı olduğu halde kendi kölesini niyet etmezse yahut Bağdad ahalisinin bütün köleleri yahut yer yüzündeki bütün köleler veya dünyadaki bütün köleler derse, İmam Ebû Yusuf'a göre kendi kölesi âzâd olmaz. İmam Muhammed'e göre olur. Talâk da bu hilâf üzeredir. Fetvâ Ebû Yusuf'un kavline göredir. Bu mahalledeki veya büyük camideki her köle hür olsun derse, yine bu hilâfa göre halledilir. Bu diyardaki her köle der de kendi köleleri de orada bulunursa bilittifak âzâd olurlar. Bütün Ademoğulları hür olsunlar derse bilittifak bir şey lâzım gelmez." Bu söz beldede olduğu gibi mahallede de hilâfın cereyan ettiği hususunda açıktır. Çünkü mahalle de sokak mânâsındadır. Lâkin Zahîre'de evvela Bağdadlıların kadınları boş olsun sözünde hilâf zikredilmiştir. Ebû Yusuf'a göre kadını niyet etmedikçe boş düşmez. Bu İmam Muhammed'den de bir rivayettir. Çünkü bu umumî bir iştir. Yine İmam Muhammed'den bir rivâyete göre kadın niyetsiz boş düşer. Sonra Zahîre sahibi Semerkand Fetâva'sından köy hakkında ihtilâf nakletmiştir. Ulemadan bazısı köyü ev ve sokağa, bazıları da şehire ilhak etmişlerdir. Bu sözün muktezası sokak hakkında hilâf bulunmamaktır. Sonra şehir ve dünya ehli sözlerinde talâk vâki olmamasını şöyle ta'lil etmiştir: Bununla talâk olsa kendi hakkında inşâ sayılır. O adamlar hakkında dahi inşâ olur. Halbuki bu onların kabulüne bağlıdır. Bu ise imkânsızdır.

METİN

Bir kadın kocasına: Beni boşa der de kocası yaptım cevabını verirse kadın boş olur. Kadın: Beni fazla boşa der de kocası yaptım cevabını verirse bir talâk daha boş olur. Kadın: Beni boşa, beni boşa, beni boşa der de kocası boşadım cevabını verirse, üçü niyet etmediği takdirde bir talâk boş olur. Kadın sözlerini ve edatıyla atfederse üç talâk vâki olur.

Kadın ben kendimi boşadım der de kocası buna razı olursa, inşâya kıyasen boş olur. Kocası niyet ederse kadının: Ben kendimi bâin kıldım demesi de böyledir. Velev ki üç talâkı niyet etsin. Birinci bunun hilâfınadır. Ben seçtim sözüyle talâk vâki olmaz. Çünkü bu söz ancak cevab olarak vaz' edilmiştir.

Bezzâziye'de şöyle denilmiştir: "Bir kimse arkadaşlarının arasında kimin karısı kendisine haram olursa bu işi yapsın der de içlerinden biri bunu yaparsa, bu o kadının haram olduğunu ikrar sayılır. Bazıları ikrar sayılmadığını söylemişlerdir."

Ebu'l-Leys'e sorulmuş: Bir kimse bir cemaata her kimin boşanmış karısı varsa el çırpsın der de hepsi el çırparlarsa ne olur? Hepsi boş düşer cevabını vermiş. Bazıları bunun ikrar olmadığını söylemişlerdir.

Bir cemaat bir meclisde konuşurlarken içlerinden biri: bundan sonra her kim konuşursa karısı boş olsun dese, sonra yemin eden şahıs konuşsa karısı boş olur. Çünkü her kim kelimesi ta'mim içindir. Yemin eden şahıs kendisini yemin dışı bırakamaz ve yemini bozulur.

İZAH

«Yaptım derse» sözünden murad: istek karinesiyle boşadım demektir.

«Üçü niyet etmediği takdirde bir talâk boş olur.» Yani bir talâkı niyet eder yahut hiç bir şeyi niyet etmezse bir defa boş olur. Çünkü atıfsız söyleyince ilk sözün tekrara da, yeniden başlamaya da ihtimali vardır. Kocası bunların hangisini niyet ederse niyeti sahih olur. Uyûnü'l-Mesâil'de böyle denilmiştir. Münteka'da bildirildiğine göre üç talâk vâki olur, kocanınniyeti şart değildir. Zahire.

«Ve edatıyla atfederse üç talâk vâki olur.» Çünkü bu tekrarın karinesidir. Cevab da ona uygun olur. Hâniyye'de şöyle denilmiştir: "Karısı kocasına beni üç defa boşa der de kocası yaptım yahut boşadım cevabını verirse üçü de vâki olur. Kocası cevaben: Sen boşsun yahut öyleyse sen boşsun derse bir talâk vâki olur." Yani üçü niyet etse bile yine bir talâk olur. Fark şudur: Beni boşa sözü boşamaya emirdir. Boşadım sözü de boşamaktır ve cevap olmaya elverişlidir. Cevap sualdekinin tekrarını tezammun eder. Sen boşsun sözü bunun hilâfınadır. Çünkü o mahalde bulunan bir sıfatı haber vermektir. Boşamanın sâbit olması vasfı sahih çıkarmak içindir. İktiza yoluyla sâbit olan bir şey zarurîdir. Binaenaleyh boşamak bu vasfın sahih olması hakkında sâbittir. Cevab olması hakkında değildir. Şu halde sen boşsun sözü yeni bir cümle olarak kalır. Onun üçe ihtimali yoktur. Bunu Zahîre sahibi söylemiştir.

«İnşâya kıyasen boş olur.» Çünkü adam o kadını boşamaya mâliktir. O halde ondan daha zayıf olan cevaz vermeye de evleviyetle mâlik olur. Bu sözler Fârisî'nin TeIhisü'l-Cami' şerhinden alınmıştır.

«Kocası niyet ederse...» sözü yanlıştır. Doğrusu: Her ikisi niyet ederlersedir. Nitekim Telhisü'l-Cami'de öyledir. Şerhinde Fârısî şöyle demiştir: "Kezâ kadın: Ben kendimi bâin kıldım der de kocası razı oldum cevabını verirse hüküm yine böyledir. Lâkin hem kocasının, hem kadının talâkı niyet etmeleri şarttır. Burada üçü niyet sahihtir. Kocasının niyetinin şart olması icab eder. Tâ ki tasarruf boşama olsun ve cevaz vermeye tevakkuf şart olmasını İmam Muhammed kitabda zikretmemiştir. Ulema: "Şart olması icab eder. Tâ ki tasarruf boşama olsun ve cevaz vermeye tevakkuf etsin. Kadının niyeti olmazsa bir şahsın ayrılığını haber vermek olur. Yahut başka bir şeyin ayrılığını haber vermek sayılır. Nitekim koca tarafından olsa böyledir. Binaenaleyh cevaz vermeye ihtimali olmaz. ona tevakkuf da etmez. Üçü niyetin sahih olması ise bu kinâyenin üçe ihtimali olduğu bilindiğindendir." demişlerdir.

«Birinci bunun hilâfınadır...» Çünkü cevaz verdim sözü boşadım yerinedir. Niyete muhtaç olmaz. Onda üçü niyet de sahih değildir. H.

«Ben seçtim sözüyle talâk vâki olmaz ilah...» Yani kadın: Ben kendimi senden ayrılmak için seçtim der de kocası: Cevaz verdim cevabını verir ve talâkı niyet ederse bir şey vâki olmaz. Çünkü kadının seçtim demesi ne sarîh, ne de kinâye olarak talâk için vaz' edilmemiştir. Onun içindir ki erkek bizzat inşâ yaparak kadına seni seçtim yahut senin nefsini seçtim der de bununla talâkı niyet ederse bir şey vâki olmaz. Çünkü lâfzının taşımadığı bir mânâyı niyet etmiştir. Bununla kadın boşamakta örfü âdet de yoktur. Ancak talâkla kocasının muhayyer bırakmasına cevab olarak söylenirse talâk vâki olur. Telhîs şerhi.

«Bu o kadının haram olduğunu ikrar sayılır.» Bezzaziye'nin ibâresi şöyledir: "Muhit'te bilrildiğine göre bu söz hükümde karısının kendisine haram olduğunu ikrardır." Hükümde yani kazaen sözü şayet önceden kadını kendisine haram etmemişse diyaneten haram olmadığını anlatır." Bu bir luğz olabilir. Çünkü talâk hiç sözsüz olmuştur. Ortada sarîh veya kinâye bir söz olmadığı gibi dinden dönme ve dini kabul etmeme gibi bir şey de yoktur." denilemez. Çünkü biz diyoruz ki: Bu erkek tarafından geçmişte kadını haram kıldığını ikrardır. O anda sözsüz talâk yapmak değildir. Evet, bu sözsüz fiilen ikrardır, denilebilir. Ulemanın açıkladıklarına göre ikrar bazen işaretle, bazen de sözsüz ve fiilsiz sükût gibi bir şeyle olur.

«Bazıları ikrar sayılmadığını söylemişlerdir» Bu o fiil ikrar olmadığına binaendir.

«Ebu'l-Leys'e sorulmuş ilah...» cümlesi ondan öncekini te'yid ve fillin bir kişiden yahut daha fazladan sâdır olmasıyla talâk-ı bâin mânâsını ifade eden haram kılma ve talâk-ı ric'î ifade eden boşama aralarında fark olmadığını beyandır.

«Hepsi boş düşer cevabını vermiştir.» Yani el çırpanların hepsinin karıları boş düşer, demiştir. Bu el çırpmanın ikrar sayılmasına binaendir.

«Sonra yemin eden şahıs konuşsa karısı boş olur.» Şârih başkasının konuşmasından söz etmemiştir. Zâhire bakılırsa başkası konuşursa talâk vâki olmaz. Çünkü konuşanın tâliki hüküm itibariyle başkasına sirayet etmez. Ancak başkası meselâ ben de öyle derse o zaman sirayet eder. Önceki iki fer'î mesele ise ikrardan sayılırlar, inşâ sayılmazlar. Tâlik inşâdır. T.

Ben derim ki: Bunu Bezzâziye'nin yeminler bahsindeki sözü te'yid eder. Orada şöyle denilmiştir: "Bir cemaat birbirlerini tokatlarlar da içlerinden biri: Bundan sonra kim arkadaşına tokat vurursa onun karısı boş olsun der. Bunun üzerine birisi: Hele cevabını verir, sonra bu sözü söyleyen arkadaşını tokatlarsa talâk vâki olmaz. Çünkü hele yemin değildir." Hele Fârisî bir kelimedir.

«Yemin eden şahıs kendisini yemin dışı bırakamaz.» Bu sözle şârih şuna işaret etmiştir: Yemin eden şahsın burada sözünün umumuna dahil olması bir karineden dolayıdır. Konuşan sözünün umumuna dahil olmaz dersek bu böyledir. Tahrîr'de dahildir sözü Cumhur'a aid olduğu bildirilmiştir, Allahu a'lem.

 

 

 

KİNÂYELER BÂBI

METİN

Fukahaya göre talâkın kinâyesi talâk için vaz' edilmeyip hem talâka, hem başkasına ihtimali olan sözdür. Kinâye sözlerle kadın kazaen ancak niyet veya halin delâletiyle boş düşer.

İZAH

Musannıf kelamda asıl olan sarîh sözün hükümlerini bitirdikten sonra kinâyelere başlıyor. Kinâye kapalı mânâsına masdardır. Nehir.

«Fukahaya göre talâkın kinâyesi» yani burada talâkın kinâyesinden murad demek istiyor. Yoksa fukahaya göre onun mutlak mânâsı usûlcülerce olduğu gibi haddi zatında kendisinden murad kapalı olan sözdür. Nehir sahibi diyor ki: "Bu son sözle sözün garabeti gibi bir vasıtayla sarîh kelimeden murad: Kapalı olması yahut tefsir vasıtasıyla kinâyede muradın açıklanması halleri hariç kalır. Sarîh ile kinâye hakikatla mecazın kısımlarındandır. Terk edilmeyen hakikat sarîhtir. Terk edilen ve mecazî mânâsı galib gelen hakikat ise kinâyedir. Kullanılışı fazla olan mecaz sarîhtir. Kullanılışı fazla olmayan ise kinâyedir." H.

«Talâk için vaz' edilmeyip ilah...» Bilâkis ondan ve hükmünden daha umumî bir mânâya vaz' edilen sözdür. Çünkü aşağıda gelecek ric'î sayılan üç kinâyeden başkaları ile asla talâk murad edilmemiştir. Bilâkis bu söz talâkın hükmü olan nikâhtan ayrılma mânâsını ifade eder. Bu izaha göre "hem talâka ihtimali olan" sözünde tesahül vardır. Maksad mânâsına müteallik olarak ihtimali olan demektir. Bunu Fetih sahibi söylemiş ve bununla kinâyenin inhisar altına alınmayacağına işarette bulunmuştur. Onun için Mülteka şârihi: "Sonra kinâye lâfızları çoktur. Nazım ve Netif'de beyan edildiğine göre ellibeş lâfızdan fazladır. Daha başkaları da ziyade edilmiştir. Dikkatli ol!" demiştir. Bunlardan biri: Kadından geçtim sözüdür. Niyet bulunursa bu sözle bir talâk-ı bâin vâki olur. Nitekim İsmail Hâik bununla fetva vermiştir.

Ben derim ki: Kinâyelerden biri de zamanımızda kullanılan: Sen hâlîsin kelimesidir. Bunun mânâsı hâli ve berîsin demektir. Düşün! Bezzâziye'de şöyle denilmiştir: «Bir kimse diğerine sen beni evlendiğim filan kadın için dövüyordu isen ben onu bıraktım, onu sen al der de bununla talâkı niyet ederse bir talâk-ı bâin vâki olur."

T E M B İ H : Müteehhirin ulemadan birinin verdiği fetvaya göre kinâyelerden biri de talâkı niyet ederek üzerime yemin olsun bu işi yapmam sözüdür. Bu sözle bir talâk-ı bâin vâki olur. Çünkü fukaha: "Kinâye hem talâka hem başkasına ihtimalli olan sözdür." demişlerdir. Fakat bu sözü onun çağdaşı Muhammed Ebussûud Miskîn hâşiyesinde reddetmiş, şöyle deriniştir: "O kimseye yemin keffâretinden başka bir şey lâzım gelmez. Çünkü fukahanın kinâyenin tarifinde söyledikleri mutlak değil kadına hitabı sahih olan sözüyle kayıdlıdır. O söz içinde gizlediği talâkı yapmaya yahut onu yaptığını haber vermeye elverişli olacaktır. Meselâ: Sen haramsın sözü böyledir. Çünkü seni boşadım mânâsına gelebildiği gibi seninle sohbet haramdır mânâsına da gelebilir. Geri kalan kinâye lâfızları da böyledir. Yemin lâfzı ise böyle değildir. Zira kadına onunla talâk yapmayı istemek veya yaptığı talâkı haber vermeyi dilemek şöyle dursun kadına sen yeminsin diye hitap etmek sahih olamaz. Hatta: Sen yeminsin, çünkü seni boşadım dese sahih olmaz. Şu halde talâka ihtimali olan her söz onun kinâyesi olamaz. Bu iki kayıd mutlaka lâzımdır. Hatta bir üçüncü kayıd daha gerekir ki, o da sözün talâkın müsebbebi ve talâktan neş'et etmiş olmasıdır. Nasılki sen haramsın sözünde haram olması böyledir.

Bahır'da nakledildiğine göre: "Seni sevmiyorum. seni arzu etmiyorum, sende gözüm yok." gibi sözlerde talâk vâki olmaz. Vechi şudur: Bu sözlerin mânâları talâktan çıkmamaktadır. Çünkü ekseriyetle bunlar söylendikten sonra pişmanlık gelir, arkacığından sevgi, arzu ve rağbet meydana gelir. Hörmet bunun hilâfınadır. İhtimalli olmakla beraber bu sözlerle talâk vuku bulmazsa - ki murad: Çünkü seni boşadım demek olabilir - yemin lâfzında evleviyetle vuku bulmaz. Bir de ulema kinâyeyi üç kısma ayırmışlardır. Nitekim gelecektir.

1) Talâk isteğine cevap teşkil eden başka bir işe yaramayan "iddetini bekle" gibi sözler.

2) Kadının isteğine hem cevap hem red teşkil eden "çık" gibi sözler.

3) Hem cevap hem sitem teşkil eden "kof" gibi sözler.

Şübhesizki yemin bu üç nev'iden hiç birine elverişli değildir. Çünkü kadın kocasından talâk istediğinde ona "üzerime yemin olsun şu işi yapacağım" diye cevap vermesi yararlı olamaz. Çünkü cevap kadının sualine karşılık talâk yapmaya yarayan iddetini bekle gibi bir söz olmalıdır. Yahut onun isteğini reddettiğini gösteren çık veya ona sitem bildiren kof gibi bir söz olmalıdır. Üzerime yemin olsun sözü talâk yapmaya delâlet etmez." Bu satırlar kısaltılarak alınmış, bazı ziyadeler de yapılmıştır.

Muhammed Ebussûud bundan sonra şunları söylemiştir: "Bununla anlaşılır ki Tûrî Fetâvâsı'ndan nakledilen (Bir kimse müslümanların yeminleri bana lâzım olsun derse karısı boş olur.) sözü çirkin bir hatadır. Üstadımızdan çok işitmişimdir: "Fetâvâ-i Tûrî, Fetâvâ-i İbn-i Nüceym gibidir. Ona ancak başka bir naklî delille kuvvet bulduğu vakit güvenilir." derdi. Tahtâvî ona itiraz ile şunları söylemiştir: "Üzerime yemin olsun sözü hem talâka. hem başkasına ihtimallidir. Çünkü kendisi ile ve Allah Teâlâ ile olan bir iştir. Talâkı niyet ederse onu niyet ettiği anlaşılır ve sanki; Üzerime talâk lâzım gelsin filan işi yapmam, demiş gibi olur. Evvelce geçmişti ki, üzerime talâk lâzım gelsin sözü manevî tâliktandır. Fetâvâ-i Tûrî'nin onu talâka tahsis etmesi örf bulunduğu içindir ve müslümanların helâlı bana haram olsun sözü gibidir."

Ben derim ki: Hâsılı üzerime yemin olsun sözü kinâye değildir. Sebebi yukarıda geçti. Sarîhde değildir. Çünkü sarîh ancak talâkta kullanılır. Bu öyle değildir. Lâkin yemin lâfzı bir cinstir. Onun ferdlerinden biri de talâka yemindir. Niyetle bunu tâyin ettimi sanki üzerime talâka yemin lazım gelsin bu işi yapmam demiş gibi olur. Bu adam açıkça böyle demiş olsaydı onunla yemin etmiş sayılırdı. Eam bir kelimeyle ehas mânâ murad edilirse o ehassın hükmü sâbit olur. Burada ehas olan sarîh talâktır. Binaenaleyh onunla ric'î bir talâk meydana gelir, bâin olmaz. Bezzâziye'nin eymân bahsinde ikinci fasılda şöyle denilmektedir: "Bir kimse bana yemin lâzım gelsin yahut bana talâka yemin lâzım gelsin şu işi yapmam der de sonra yaparsa karısı boş olur ve yemini bozulur. Velevki yalandan söylemiş olsun."

Sarîh faslının başında Câmiu'l-Fûsuleyn'den naklen arzetmiştik ki: "Şöyle yaparsam şeriatın sözü benimle senin aramızda câri olsun." sözü talâka yemin kabul edilmek gerekir. Çünkü o yerde halk arasında örf-ü âdet olmuştur. Yine orada Zahîre'den naklen arzetmiştik ki bir kimse karısına "elif, nun, te, ta, elif, lam, kaf" dese (ki yazıldığı zaman entitalikun:

Sen boşsun olur.) bununla talâkı niyet ederse kadın boş düşer. Çünkü, sarîh sözden ne anlaşılırsa bu harflerden de o anlaşılır. Ancak bu harfler sarîh söz gibi kullanılmazlar. Binaenaleyh niyete muhtaç olmak hususunda kinâye gibi olurlar. Bu da gösterir ki, o kimse yeminle talâkı niyet ederse sahih olur. Yeminini bozduğunda bir talâk-ı ric'î meydana gelir.

Müslümanların yemini, sözüne gelince: Bu söz yeminin cem'idir. Müslümanlara izafe edilmesi müslümanların yaptıkları bütün yemin nev'ilerini murad ettiğine karinedir. Allah Teâlâ'ya yemin ile muallak olan talâk ve köle âzâdı yeminleri gibi ki, bunun daha fazla açıklaması inşaallah yeminler bahsinde gelecektir.

«Kazaen...» diye kayıdlaması diyaneten niyetsiz vâki olmadığı içindir. Halin delâleti bulunursa ya niyetle yahut halin delâletiyle meydana gelen talâk sadece kazaen meydana gelir. Nitekim Bahır ve diğer kitablarda açık bildirilmiştir.

«Veya halin delâletiyle...» sözünden murad: Mânâ ifade eden açık ve maksud olan haldir. Talâk sözünü evvel zikretmek bu kabîldendir. Bunu Muhît'ten naklen Bahır sahibi söylemiştir. Burada onu Kenz sahibinin yaptığı gibi mutla bırakması şunu gerektirir ki, bütün kinâyelerle talâk halin delâletiyle olur. Bahır sahibi diyor ki: "Bu hususta musannıf Kudûrî ile Serahsî'ye tâbi olmuştur. Fahru'l-İslâm ile diğer ulema ise bunlara muhalefet ederek bazı kinâyelerle talâk ancak niyetle vâki olur demişlerdir." Bu bazı kinâyelerden murad redde ihtimalli olan çık, git ve kalk gibi sözlerdir. Lâkin aşağıdaki tafsilât hususunda musannıf ulemaya uymuştur. Böylece itiraz yalnız Kenz'in ibâresine kalmıştır. Onun nâmına Nehir sahibi İbn-i Kemâl Paşanın İzahü'l-lslah adlı kitabında zikrettiği şu sözlerle cevap vermiştir: "Bu suretlerin redde elverişli olması talâk müzakeresi haline aykırıdır. Binaenaleyh red delil olmaktan çıkmıştır ve zikredilen bu suretler halin delâletinden hâlidir. Onun için bunlardaniyete bağlı olur."

METİN

Halin delâleti, talâk müzakeresi veya öfke halidir. Demek oluyor ki haller üçtür: Rıza, öfke ve müzakere hali. Kinâye sözler de üç nev'idir: 1) Redde ihtimali olan sözler. 2) Siteme elverişli sözler. 3) Siteme elvermeyen sözler. Çık, git, kalk, peçeni takın, baş örtünü sarın, örtün, çekil git, gurbete git, uzaklaş gibi sözler redde ihtimalli olanlardır.

İZAH

«Talâk müzakeresi hali» sözüyle Şârih Nehir'in: "Halin delâleti sözün delâletine de şâmildir." ifadesine işaret etmiş: "Bu izaha göre müzakere hali talâk istemekle yahut talâk îkâ'ını önce söylemekle tefsir edilir. Nitekim iddetini bekle üç defa sözü böyledir. Bundan önce müzakere: talâkı kadının veya ecnebînin istemesidir." demişti.

«Veya öfke hali» sözü zâhire göre müzakere üzerine matuftur. Binaenaleyh o da halin delâletindendir.

«Haller üçtür.» öfke hali rıza halinin mukabili olunca bu şekilde tefri' sahih olmuştur. Fetih'te şöyle denilmiştir: "BiImiş ol ki taksimin hakikatı bütün hallerde biri rıza, biri öfke hali olmak üzere iki kısımdır. Müzakare haline gelince: O her ikisine uyar. Hatta kadının talâk istemesi ancak bu iki halden birinde tasavvur olunur. Çünkü bunlar iki zıddır, ortaları yoktur. "Bahır sahibi bunu naklettikten sonra şunu söylemiştir: "Bununla anlaşılır ki haller üçtür:

1) Öfke ve müzakere kayıdlarından mutlak olan hal.

2) Müzakere hali.

3) Öfke hali."

Nehir sahibi diyor ki: "Ben ve evla olan sadece öfke haliyle müzakere halini söylemekle yetinmektir. Çünkü sözümüz delâletin tesîr ettiği haller hakkındadır. Mutlak delâlet hakkında değildir. Sonra Bedayı'da gördüm ki halleri üçe taksim etmiş ve şöyle demiş: Rıza halinde kazaen tasdik olunur. Talâk müzakeresini veya öfke hallerinde olursa ulema kinâyelerin üç kısım olduğunu söylemişlerdir ilah... İşte tahkîk budur."

«Kinâye sözler üç nevi'dir ilah...» Bu sözün hâsılı şudur: Bütün kinâyeler cevap olmaya elverişlidir. Yani kadının talâk istemesine cevap teşkil edebilirler. Lâkin onların bir kısmı vardır ki, redde de ihtimallidir. Yani kadının isteğini kabul etmemeye de ihtimallidir ve kadına "talâkı isteme, çünkü ben onu yapmam." demiş gibi olur. Bir kısmı redde değil yalnız sitem ve sövmeye ihtimallidir. Bir kısmı da red ve siteme ihtimalli olmayıp hâlis cevap teşkil eder. Nitekim Kuhistânî ile İbn-i Kemâl'den anlaşılır. Onun için şârih ihtimallidir sözünü kullanmıştır. Ebussûud'un Hamevîden nakline göre ihtimal ancak iki şey arasında olur. Lâfız onların ikisine de sâdıktır. Bundan dolayı şuna yahut şuna ihtimali var denilemez. Nitekimİsâm Telhîz şerhinin müsnedün-ileyh bahsinde buna tembihde bulunmuştur.

«Çık, git, kalk...» gibi sözler bu yerden kalk da kötülük bitsin mânâsına red olurlar. Yahut çünkü seni boşadım mânâsına gelirler. Bu takdirde kadının talâk isteğine cevap teşkil ederler. Rahmetî. Erkek "o halde elbiseyi sat" dese bununla talâk vâki olmaz. Ebû Yusuf'a göre velevki talâkı niyet etmiş bulunsun. Çünkü bunun mânâsı örfen satış için demektir. Sarîhi niyet edilenin hilâfınadır. İmam Züfer de Ebû Yusuf'la muvafakat etmiştir. Nehir. Git hemen evlen yahut git ve evlen derse ne hüküm verileceği hakkında fer'î meselelerde söz edilecektir.

"Peçeni takın, baş örtünü sarın, örtün..." kelimeleri hakkında Bahır sahibi şunları söylemiştir: "Çünkü sen bâin oldun, boşamakla bana haram oldun yahut sana ecnebi biri bakmasın diye böyle demektir. "Birinci takdire göre bu sözler cevabtır. İkinciye göre reddir. Bahır'da Kaadîhân şerhinden naklen: "Benden örtün derse bu söz kinâye olmaktan çıkmıştır." denilmiştir. Acaba murad hiç talâk vuku bulmaz demek değil midir, yoksa niyetsiz talâk vâki olur demek midir? Zâhire bakılırsa ikincisidir. Bu izaha göre acaba vâki olan talâk bâin mi olur ric'î mi? Zâhire göre bâin olur. Çünkü "benden" demesi talâkı murad ettiğine karinedir, o müzakare yerini tutar.

«Redde ihtimalli olanlardır.» Yani cevap da olabilirler. Ama sitem ve övmek için elvermezler. H.

METİN

Kof, beriyye, haram, bâin ve onun muradifi olan bette, betle gibi kelimeler sitem olmaya elverişlidirler.

İZAH

«Kof» yani hali demektir. Bundan ya sen nikâhtan halisin yahut hayırdan halisin mânâları kasdedilebilir. H. Yani birinci ihtimale göre kadına cevabtır. İkinciye göre ise sitem ve sövmektir. Ondan sonra zikredilenler de öyledir.

«Beriyye» yahut berîe ayrılmış mânâsınadır. Bu, ya nikâh kaydından yahut güzel ahlâktan ayrılmış mânasına gelebilir. H.

«Haram» mümteni ve imkânsız mânâsınadır. Burada ondan vasıf kasdedilmiştir ve memnu mânâsına gelir ve yukarıda geçtiği gibi iki mânâya gelir. İleride gelecektir ki, zamanımızda bu kelime ile bir talâk-ı bâin vâki olur. Çünkü örf-ü âdet olmuştur. Bu hususta haram kılınmışsın ve seni ben haram kıldım sözleri arasında fark yoktur. İster bana desin, ister demesin yahut müslümanların helâlı bana haramdır veya her helâl bana haram olsun ve sen haramda benimle berabersin desin hep birdir.

«Nefsim haram ettim.» sözüyle birlikte mutlaka "sana" demesi lâzımdır. Burada şöyle biritiraz vârid olur: Bu sözlerle niyetsiz talâk vâki olduğuna göre bunların sarîh sözler gibi ric'î talâkı icab etmeleri gerekir. Cevap şudur: örf olan ancak talâk-ı bâin yapmaktır. Ric'î talâk örf olmamıştır. Hatta o adam ben niyet etmedim dese tasdik olunmaz. O sözü iki defa söyler de birinciyle bir talâk, ikinci ile üç talâk niyet ederse İmam-ı Âzam'a göre niyeti sahih olur. Fetva buna göredir. Nitekim Bezzâziye'de bildirilmiştir. Bunu Nehir'den naklen Halebî söylemiştir.

Ben derim ki: Bezzâziye'nin ibâresi şöyledir: "Bir adam iki karısına: Siz bana haramsınız der de birisi hakkında üç talâkı, diğeri hakkında bir talâkı niyet ederse İmam-ı Âzam'a göre niyeti sahih olur. Fetva buna göredir." Sonra bilmelisin ki, Halebî'nin zikrettiği itiraz ve cevap Bezzâziye'de de vardır. Cevabın muktezası bizim zamanımızda bu sözle ric'î talâk vâki olmasıdır. Çünkü bununla bâin talâk yapmak örf olmamıştır. Zira "Haram üzerime olsun ben bu işi yapmam." diye yemin eden cahil bir adam bâin talâkla ric'înin arasını ayıramaz. Nerede kaldı ki onun örfüne göre bu sözle bâin talâk yapıldığını bilebilsin. Onun bildiği şey bu yemini bozanın karısı boş olmasıdır. Ona göre bu üzerime talâk vâcip olsun ben bunu yapmam demek gibidir. Evvelce geçmişti ki, üzerime talâk vâcip olsun sözüyle ancak örf-ü âdet varsa kadın boş olur. Çünkü bu söz tâlik hükmündedir.

Üzerime haram lâzım olsun sözü de öyledir. Aksi takdirde asıl olan hiç talâk vuku bulmamasıdır. Nitekim seni boşamak üzerime borç olsun sözünde böyledir. İzahı yukarıda geçti. Şu halde bu iki sözle talâk vâki olması örf-ü âdet bulunmasına bağlı olunca, örf olan şey aralarında fark yapmaksızın bunlarla vâki olmak gerekir. Velevki haram kelimesi aslı itibariyle kinâye olup onunla bâin talâk yapılsın. Çünkü bu söz talâkta çok kullanıla kullanıla kinâye olmaktan çıkmıştır. Onun için de niyete veya halin delâletine bağlı değildir. Kinâyelerin hiç birinde niyetsiz veya halin delâleti olmaksızın talâk vâki değildir. Nitekim Bedâyi' sahibi bunu açıklamıştır. Bezzâzî'nin yukarıda geçen cevabtan sonra: "Bununla örf-ü âdet olan şey ric'î değil bâin talâk yapmaktır." demesi de buna delâlet eder. İbâresi şudur: "Farsça seni serbest bıraktım mânâsına gelen reha kerdem kelimesini söylemesi bunun hilâfınadır. Çünkü Necm-i Zahidî'nin Kudûrî şerhinde açıkladığına göre bu söz örf-ü âdette sarîh olmuştur."

Bezzâzî'nin evvela açıkladığına göre Arabça olarak Allah'ın helâlı bana haram olsun sözü yahut Farsça olarak helâl izid beruy haram ifadesi niyete muhtaç değildir. Sahih ve müftabih kavil budur. Çünkü örf vardır ve bununla talâk-ı bâin vâki olur. Sonra bununla seni serbest bıraktım sözü arasında fark bulmuştur. Çünkü seni serbest bıraktım sözü kinâyedir. Lâkin acemlerin örfünde daha ziyade sarîh mânâda kullanılmıştır. Bir kimse reha kerdem yani seni serbest bıraktım derse bu sözle ric'î talâk vâki olur. Halbuki bunun da aslı kinâyedir. Ric'î talâk olması ancak acemlerin örfünde talâkta kullanılması daha çok olduğu içindir.

Yukarıda geçmişti ki, sarîh hangi dilden olursa olsun ancak talâkta kullanılan sözdür. Lâkin Allah'ın helâlı sözü hem Arablarca hem Acemlerce daha ziyade bâin talâkta kullanıldığı için onunla talâk-ı bâin vâki olur. Böyle olmasa idi onunla ric'î talâk meydana gelirdi. Hâsılı haram sözüyle niyetsiz olarak talâk-ı bâin vuku bulacağı hususunda müteehhirin ulema evvelkilere muhalefet etmişlerdir. Hatta bunu söyleyen adam niyet etmedim dese tasdik olunmaz. Çünkü müteehhirin zamanında yeni çıkmış örf vardır. Binaenaleyh bugün bu sözle talâk-ı bâin vâki olması eskilerin zamanında olduğu gibi örf bulunmasına dayanmaktadır. Ama bâin kaydıyla değil de mücerred talâk hakkında kullanılması örf-ü âdet olursa onunla ric'î talâk meydana gelmesi teayyün eder. Bunun bir misli de sarîh bâbının başında arzettiğimiz Türkçe sen boş yahut boş ol sözleriyle ric'î talâk vâki olmasıdır. Halbuki bunun Arabcası "enti haliyyetün: Sen kofsun" demektir. Bu ise kinâyedir. Ama Türkçede talâkta kullanılması galibtir. Benim fehm-i kasırıma zâhir olan budur. Bu meseleyi zikreden kimse görmedim. Halbuki çok vuku bulan mühim bir meseledir. Düşün!

Bir müddet sonra cevap olabilecek bir söz bana zâhir oldu ki, o da şudur: Haramın mânâsı cima' ve mukaddimelerinin helâl olmamasıdır. Bu akid bâkî kalmakla beraber îlâ ile olur. Halbuki örf-ü âdet değildir. Akdi ortadan kaldıran talâkla da olur ve biri bâin, diğeri ric'î olmak üzere iki kısımdır. Ancak ric'î cima'ı haram kılmaz. Onun için bâin teayyün eder. Örf olduğu için bu sözü sarîha katılması onunla bâin talâk meydana gelmesine aykırı değildir. Çünkü sarîhle bazen bâin talâk vâki olur. Meselâ: Sen şiddetli bir talâkla boşsun sözü ve benzeriyle talâk bâin olur. Nitekim kinâyelerin bazılarıyla da ric'î talâk meydana gelir. İddetini bekle, rahmini temizle ve sen birsin sözleri böyledir.

Hâsılı bu sözle talâk yapmak örf-ü âdet olunca kadını haram kılmak mânâsına kullanılmıştır. Kadını, haram kılmak ise ancak bâin talâkla olur. Bu makamda bana zâhir olan en son mânâ budur. Bu izaha göre Bezzâziye'nin verdiği cevaba hâcet yoktur. Bezzâziye'de: "Onunla örf-ü âdet olan talâk-ı bâin yapmaktır." denilmiştir. Çünkü buna itiraz vârid olduğunu biliyorsun. Allahu a'lem!

«Bâin» ayrılmış mânâsınadır. Yani nikâh bağından ayrılmış veya hayırdan ayrılmış mânâlarına gelebilir. H.

«Bette» kesmek mânâsınadır. Bu da bâin kelimesinin ihtimalli bulunduğu mânâlara muhtemeldir. Betle de kesilmiş mânâsınadır. Hz. Meryem erkeklerle alâka kurmaktan kesildiği ve Hz. Fâtıma (r.a.) fazilet, din ve hasebçe zamanının kadınlarından kesildiği, bazılarına göre dünyadan kesilip Rabbine yöneldiği için kendilerine Betül denilmiştir. Yukarıda geçen ihtimaller bu kelimede de vardır. Bunu Nehir'den naklen Halebî söylemiştir.

«Sitem olmaya elverişlidirler.» Cevap dahi olabilirler. Ama red olmaya elverişli değildirler. H. Bunun bir misli de Nehir'de İbn-i Kemâl ve Bedâyi'dedir. Bahır'dan anlaşılan: "Red için de elverişlidir." mânâsı buna muhâliftir.

METİN

İddetini bekle, rahmini temizle, sen birsin, sen hürsün, seç, emrin elindedir, seni serbest bıraktım ve senden ayrıldım gibi kelimeler hem sitem, hem red olmaya ihtimalli değillerdir. Rıza halinde yani öfke ve müzakere hallerinin dışında bu üç kısım tesir cihetinden niyete bağlıdır. Çünkü ihtimallidir, Talâka niyeti olmadığı hususunda söz yeminiyle beraber kocanındır. Kadının ona evinde yemin ettirmesi kâfidir. Yemine razı olmazsa kadın onu mahkemeye verir. Yeminden çekinirse araları ayrılır. Mücteba.

İZAH

«İddetini bekle...» Benim sana olan ni'metlerimi say mânâsına da gelebilir. Bedâyi.

«Rahmini temizle...» İddetten kinâye olabildiği gibi rahmini temizle de şeni boşayayım mânâsına da gelebilir. Bedayi.

«Sen birsin.» Yani sen bir talâk boşsun mânâsına geldiği gibi bence sen bir tanesin yahut kavminin içinde biriciksin mânâsına medh veya zem için de kullanılabilir. Talâkı niyet ettiği vakit sen bir talâk boşsun demiş gibi olur. Umumiyetle ulemaya göre i'rab hatasına itibar yoktur. Esah olan budur. Çünkü avam takımı i'rab vecihlerini birbirinden ayıramazlar. Havas takımı da konuşmalarında i'raba dikkat etmezler. Örf ne ise dilleri de odur.

«Sen hürsün.» Bu kölelikten kurtulduğu için hürsün mânâsına geldiği gibi nikâhtan hürsün mânâsına da gelebilir.

«Seç, emrin elindedir.» Bu iki söz talâkı tefvîz'den kinâyedir. Yani ayrılmak için kendini seç yahut bir iş için kendini seç. keza talâk hususunda emrin elindedir yahut başka bir tasarruf için emrin elindedir mânâlarına gelebilir. Nehir'de Sa'diyye hâşiyelerinden naklen şöyle denilmiştir: "Bunu burada zikretmek münasip değildir. Gerçekten bunun sebebiyle bazı müftülerden büyük hata sâdır olmuştur. Bununla talâk vâki olduğunu sanarak fetva vermiş, helâlı haram yapmıştır. Biz bundan Allah'a sığınırız." Şârih musannıfın "seç sözünden gayri" dediği yerde buna tembihte bulunmuş, kadın kendisini boşamadıkça bu ik kelimeyle talâk vâki olmaz, demiştir. Yani kocası da talâkı kadına tevfizi niyet edecek yahut öfke gibi bir hal delâleti de bulunacaktır. Nitekim bundan sonraki bâbta gelecektir.

«Seni serbest bıraktım.» Çünkü boşadım mânâsına geldiği gibi seni serbest bıraktım, çünkü sana ihtiyacım yok mânâsına da gelebilir. Senden ayrıldım sözü de böyledir.

«Hem sitem hem red olmaya ihtimalli değillerdir.» Bilakis sadece cevap olmaya elverişlidir. H. Yani sadece talâk isteğine cevap teşkil eder. Fetih.

«Çünkü ihtimallidir.» Bu sözlerden her birinin söylediğimiz gibi talâka ve başkasınaihtimalleri vardır. Hal bu iki ihtimalden birine delâlet etmez. Onun için kocaya niyeti sorulur ve bu hususta sözü kazaen tasdik olunur. Bedâyi. Tahtâvi diyor ki: "Eğer cevap olmaya elverişli kelimelerle talâk vâki olmak gerekir. Velevki niyeti olmasın, dersen ben de derim ki: Cevap olmasından murad talâkı meydana getirmek için cevap değildir. Maksad kadın sormadan onun sözüne cevap vermektir. Kadın talâk istediğini söylerse müzakere hâsıl oldu demektir. Müzakere hali ise niyete bağlı değildir. Bundan yalnız birincisi müstesnadır. Nitekim gelecektir."

Ben de derim ki: Lâkin bu söz az yukarıda Fetih'ten naklon söylediklerimize muhâliftir. Fetih sahibi cevaba ihtimalli olan sözü talâk isteğine cevap diye tefsir etmiştir. Bu itiraza en iyi cevap şöyle demektir: İddetini bekle gibi bir söz kadının isteğine sırf cevap olmak üzere söylenir. Yani orada talâk isteği varsa o söz sırf boşamak için kullanılır. Bütün hallerde talâk isteğinin mevcud olması lâzım gelmez. Çünkü bazen hal yalnız rıza hali yahut yalnız öfke hali olur, talâk isteği bulunmaz. Bununla beraber iddetini bekle gibi bir söz halis cevap olmaktan çıkmaz. Şu mânâya ki ortada sual olsa bu sırf cevap teşkil ederdi. Onun içindir ki, sualsiz olarak öfke halinde niyete bağlı kalmaksızın onunla talâk vâki olur.

«Yeminiyle beraber» kadın talâkı iddia etsin etmesin Allah Teâlâ'nın hakkı için erkeğe yemin lâzımdır. Bunu Tahtâvî Bahır'dan naklen böylemiştir.

«Yemine razı olmazsa» yani hâkim huzurunda yemine razı olmazsa demektir. Çünkü başkasının huzurunda yemine raz» olmamasının itibarı yoktur. T.

METİN

Öfke halinde ilk ikisi tevakkuf eder. Niyet ederse talâk vâki olur, etmezse vâki olmaz. Talâk müzakeresi halinde yalnız birincisi tevakkuf eder. Son ikisi ile niyet etmese bile talâk vâki olur. Çünkü delâletle beraber kazaen niyetim yoktur diye iddiasında tasdik edilmez. Çünkü delâlet daha kuvvetlidir. Zira zâhirdir. Niyet ise batınî (gizli) bir iştir. Onun için kadının delâlet üzerine getirdiği beyyine kabul edilir. Niyet üzerine getirdiği beyyinesi kabul edilmez. Meğerki onu ikrar ettiğine beyyine getirilmiş olsun. İmâdiyye.

İZAH

«Öfke halinde lk ikisi tevakkuf eder.» Yani red ve cevap olabilen ile sitem ve cevap olabilen tevakkuf eder. Cevap için teayyün eden tevakkuf etmez. Bunun izahı şudur: Öfke hali talâka elverişli olduğu gibi red ve uzaklaştımaya ve sövüp saymaya da elverişlidir. İlk iki kısmın sözleri buna da ihtimallidirler. Binaenaleyh hal bizzat talâka ve başkasına ihtimalli olmuştur. Onu niyet ettimi sözünün muhtemel bulunduğu bir şeyi niyet etmiş demektir. Zâhir de kendisini yalanlamaz. Binaenaleyh kazaen tasdik olunur. Sonuncu kısmın lâfızları yani sırf cevap olmaya yarayanın sözleri bunun hilâfınadır. Çünkü bunlar talâka ve başkasınaihtimalli olsalar da bunlarda red, uzaklaştırma ve sövüp sayma ihtimali yok olunca hal talâk iradesi için teayyün eder. Bu sebeble sözünde zâhiren talâk tarafı tercih edilir. Artık onu zâhiren değiştirmek hususundaki iddiası tasdik edilmez. Onun için bu sözlerde niyete bağlı olmaksızın kazaen talâk vâki olur. Nitekim sarîh talâkta bununla ipten çözülmeyi kasdettiğini iddia etse tasdik olunmaz.

«Yalnız birincisi tevakkuf eder.» Yani yalnız red ve cevaba elverişli olan tevakkuf eder. Çünkü müzakere hali talâka elverişli olduğu gibi red ve uzaklaştırmaya da elverilişidir, sövmeye elverişli değildir. Birincinin sözleri de öyledir. Onlarla talâkı değil de reddi niyet ederse zâhire muhâlif olmaksızın sözünün muhtemelini niyet etmiş olur. Binaenaleyh talâkın vukuu niyete bağlı kalır. Son iki nev'in sözleri bunun hilâfınadır. Çünkü onlar talâka ihtimalli olsalar da müzakere halinin muhtemel bulunduğu red ve uzaklaştırmaya ihtimalli değillerdir. Binaenaleyh zâhiren talâk tarafı tercih edilir. Ondan değiştirmek isterse tasdik olunmaz. Onun için bu sözlerle niyetsiz kazaen talâk vâki olur.

Hâsılı birinci nev'i rıza, öfke ve müzakere hallerinde niyete bağlıdır. İkinci nev'i yalnız rıza ve öfke hallerinde niyete bağlı kalır. Müzakere halinde niyetsiz talâk vâki olur. Üçüncü nev'i yalnız rıza halinde niyete bağlı kalır. Öfke ve müzakere hallerinde niyetsiz talâk vâki olur.

METİN

Sonra niyet şart kılınan her yerde sual "mi" edatıyla yapılırsa talâk niyet edildiği takdirde "evet" sözüyle vâki olur. Sual "kaç" sözüyle yapıIırsa talâk "bir" sözüyle vâki olur. Nitekim şart kılınması bahis mevzuu olmaz. Bezzâziye. Bu bellenmelidir. Erkeğin iddetini bekle, rahmini temizle ve sen birsin sözleriyle bir talâk-ı ric'î vâki olur. Velevki fazlasını niyet etmiş olsun. Esah kavle göre bir kelimesinin i'rabına itibar yoktur.

Kalanlarıyla yani zikredilen kinâye lâfızların geri kalanlarından "seç" sözünden başkalarıyla niyet ettiği takdirde bir yahut iki talâk-ı bâin niyet ederse bir talâk-ı bâin vâki olur. Çünkü tekarrur etmiş bir kaidedir ki, talâk kelimesi masdardır, sırf adede ihtimali yoktur. Cins birliğini kasdederse üç talâk vâki olur. Onun için cariyede ikiyi niyet sahih olur. Seç kelimesinde ise üçü niyet dahi sahih olmaz. Kadın kendisini boşamadıkça bu kelimeyle ve emrin elinde olsun sözüyle talâk vâki olmaz. Nitekim gelecektir. Yani zikredilen kinâye lâfızlariyle dediğine göre: "Bazı kinâyelerle meselâ ben seni boşamaktan beriyim, senin talâkının yolunu bıraktım. sen mutlakasın, sen filanın karısından daha mutallakasın deyip filanın karısının boşanmış bulunması ve sen t, I, k ve bunlara benzer ulemanın açıkladıkları kinâyelerle de ric'î talâk olur." diye bir itiraz vârid olamaz.

İZAH

«Sual, mi edatıyla yapılırsa» yani birisi: Sen şöyle dedin mi diye sorarsa, bu talâk suali olurmu? Cevap veren müftü: Evet, niyet ettiyse olur der. H.

«Sual kaç sözüyle yapılırsa» yani soran kimse: Ben şöyle dedim, kaç talâk vâki olur derse, müftü: Bir talâk vâki olur cevabını verir. Niyetin şart olup olmadığından bahsetmez. Yani niyet ettinse bir olur demez. H.

«Bir talâk-ı ric'î vâki olur.» Velevki talâk-ı bâini niyet etmiş olsun. H.

«İddetini bekle...» sözüyle bir talâk-ı ric'î vâki olur. Çünkü bu söz izmâr (kapalı konuşma) bâbındandır. Yani seni boşadım iddetini bekle yahut iddetini bekle, çünkü seni boşadım mânâsınadır. Bu sözü cima'da bulunduğu karısına söylerse kadın boş düşer ve iddet vâcip olur. Cima'da bulunmadığı karısına söylerse niyetiyle amel ederek kadın boş düşer, fakat iddet vâcip olmaz. Telvîh'de böyle denilmiştir. Tamamı Nehir'dedir.

«Rahmini temizle» sözü hakkında Bedâyi'den naklen izahat vermiş, onun iddet kelimesinden alınarak iddet beklemekten kinâye olduğunu bildirmiştir. Binaenaleyh onun hakkında da iddetini bekle cümlesi hakkında söylediklerimiz söylenir.

«Sen birsin» cümlesinde talâkı niyet ederse bir sözü mahzuf bir masdarın sıfatı olur. Yani sen bir talâk boşsun demek olur. Sarîh sözle yapılan talâkın arkasından ric'at gelir. Yani talâk ric'î olur. Masdar üçü niyete elverişli olsa da burada bir diye söylemesi üç niyet etmesine mâni olur.

«Bir yahut iki talâk-ı bâin niyet ederse bir talâk-ı bâin vâki olur.» Hâsılı bir veya iki talâk niyet ederse yalnız bir talâk vâki olur. Hatta hür olan karısını bir defa boşar da sonra talâk-ı bâinle boşayarak ikiyi niyet ederse bir talâk-ı bâin boş olur. Üçü niyet ederse üç olur.

«Onun için cariyede ikiyi niyet sahih olur.» Çünkü onun hakkında iki talâk cinsin tamamıdır. Yani hür kadın hakkında üç talâk ne ise cariye hakkında iki talâk odur.

«Seç kelimesinde ise üçü niyet dahi sahih olmaz.» Yani ondan önceki üç kelimede üç talâkı niyet sahih olmadığı gibi seç kelimesinde de sahih olmaz. T.

«Kadın kendisini boşamodıkça» yani kocası talâkı niyet edip yahut halin delâletiyle talâk anlaşılıp kadın da kendini boşamadıkça talâk vâki olmaz. Çünkü bu tefvizin kinâyelerindendir. Talâkı îkâ'ın kinâyelerinden değildir. Nitekim bundan sonraki bâbta gelecektir.

«Ben seni boşamaktan beriyim.» sözüyle niyet bulunduğu takdirde bir talâk-ı ric'î vâki olur. Fetih. Lâkin Cevhere'de: "Ben senin nikâhından berîyim derse niyet ettiği takdirde talâk vâki olur. Ama ben senin talâkından berîyim derse br şey vâki olmaz. Çünkü bir şeyden beraet etmek onu bırakmaktır." denilmiştir. Bezzâziye'de beyan edildiğine göre ben senin talâkından beriyim sözü hakkında sahih kabul edilen kaviller muhteliftir. Hâniyye'de bununla talâk olmadığı kesin olarak sahih kabul edilmiş, Fetih ve Hulâsa'da se bu söz hakkında ihtlâfrivâyet olunmuştur. Fetih sahibi: "Bence en münasib bir talâk-ı bâin vâki olmaktır. Çünkü talâktan berî cimanın hakikatı onu yapmaktan aciz kalmayı istilzam eder ki, bu da iddetin bitmesi veya üç talâk yahut hiç talâk yapamamak suretlerinden biriyle kadından ayrılmaktır. Bu suretle o söz kinâye olur. Onunla talâkı niyet ederse talâk olur ve iki nev'i ayrılığın birine sarfedllir. O da üçten aşağı olan ayrılıktır." demiştir.

Ben derim kİ: Bu sözün muktezası bir talâk-ı bâin vâki olmaktır. Çünkü talâkın vukuu sarih sözle değil beraet lâfzıyladır.

«Sen filanın karısından daha mutallakasın.» sözü kadının filan karısını boşamış sözüne cevap olarak söylemişse talâk vâkidir. Ama diyaneten tasdik olunmaz. Çünkü halin delâleti niyet yerini tutar. Tutmamış olsa taalâk ancak niyetle vâki olur. O halde sarih sözlerden değildir. Onlardan sonra niyete bağlı kalmaz. Fetih sahibi bunu ta'lil ederken: "İsm-i tafdil sarîh sözlerden değildir." demiştir.

«Karısının boşanmış bulunması» şayet boşanmış değilse bu talâk vâki değildir. Bu kaydı Bahır sahibi zikretmiştir. Lâkin Fetih'de sarîh bâbının başında: "O kadının boşanmış olup olmaması fark etmez." denilmiştir.

«Sen t, I, k...» Sarih bâbında Zahîre'den naklen arzetmiştik ki, Zahîre sahibi bu harfleri: "Açık sözden ne anlaşılırsa bunlardan da o anlaşılır. Şu kadar var ki, bunlar sarih söz gibi kullanılmazlar. Binaenaleyh niyete muhtaç olmak hususunda kinâye gibi olmuşlardır." diye ta'lilde bulunmuştur.

«Ve bunlara benzer ilah...» Talâk üzerine olsun, talâkını sana bağışladım, talâkını sana sattım - kadın bedelsiz satın aldım demek şartıyla - talâkını al, talâkını sana ödünç verdim, Allah talâkını diledi yahut kaza buyurdu gibi sözlerin hepsinde niyetle bir talâk-ı ric'î vâki olur. Nitekim Fetih'de beyan edilmiştir Bahır'da bunlara: "Talâk senindir veya senin üzerinedir, benim karım değilsin, ben senin kocan değilim, talâkını sana emânet ettim." sözleri de ilave edilmiştir. Muhît'te beyan edildiğine göre bunlarla kadının emri kendi elinde olur.

METİN

Bir adam karısına üç deta: İddetini bekle der de birinci ilâ talâk, diğerleri ile hayız niyet ederse kazaen tasdik olunur. Çünkü sözünün hakikatini niyet etmiştir. Diğerleri ile bir şey niyet etmezse üç talâk vâki olur. Çünkü birinciyi niyetle hal talâka delâlet etmiştir. Hatta yalnız ikinciyle talâkı niyet ederse iki talâk, yalnız üçüncü ile talâkı niyet ederse bir talâk vâki olur. Hiç biriyle talâk niyet etmediyse hiç talâk vâki olmaz. Bunun kısımları yirmi dörttür. Bunları Kemâl zikretmiştir. Yirmidörde şu da ziyade olunur: Hepsiyle bir talâk niyet ederse diyaneten bir talâk, kazaen üç talâk vâki olur.

İZAH

«Diğerleri ile hayız niyet ederse..» Bu hüküm konuştuğu kadın hayız görenlerden olduğuna göredir. Kadın hayzından kesilmiş veya küçük olursa kocası: Birinci sözümle talâk, kalanlarıyla aylarla iddeti kasdettim dediği takdirde hüküm yine budur. Fetih.

«Çünkü birinciyi niyetle...» Fetih sahibi diyor ki: "Bu zikredilenlerden anlaşıldığına göre talâk müzakeresi hali sadece talâk istemeye münhasır değildir. Bu, ulemanın söyledikleri: "Talâk müzakeresi hali kadının veya ecnebî birinin o kadının talâkını istemesidir." sözüne muhâliftir. Bilâkis o sözden de, mücerred yeni talâk îkâ'ından da umumîdir."

«Bunun kısımları yirmidörttür.» Ki hâsılı şudur: Bu adam ya bütün söyledikleriyle talâk niyet etmiştir yahut birinciye talâk veya hayız niyet etmiş başka bir şey kasdetmemiştir. Yahut yalnız ilk iki sözle talâk kasdetmiştir veya birinci ve üçüncü sözle talâk kasdetmiştir. Yahut ikinci ve üçüncüyle talâk, birinciyle hayız kasdetmiştir. Bu altı surette üç talâk vâki olur. Yahut yalnız ikinciyle talâk niyet etmiştir başka bir niyeti yoktur veya birinci ile talâk ikinci ile hayız kasdetmiştir, başka bir niyeti yoktur. Yahut birinci ile talâk, üçüncü ile hayız kasdetmiştir, başka bir niyeti yoktur. Yahut son iki sözüyle talâk kasdetmiştir, başka bir niyeti yoktur. Yahut ilk iki sözüyle hayız kasdetmiştir, başka bir niyeti yoktur veya birinci ve üçüncüyle hayız kasdetmiştir, başka niyeti yoktur. Yahut birinci ve ikinciyle talâk, üçüncü ile hayız kasdetmiştir veya birinci ve üçüncüyle talâk, ikinci ile hayız kasdetmiştir veya birinci ve üçüncüyle talâk, ikinci ile hayız kasdetmiştir yahut birinci ve ikinci ile hayız, üçüncü ile talâk kasdetmiştir yahut birinci ve üçüncü ile hayız, ikinci ile talâk kasdetmiştir. Yahut yalnız ikinci ile hayız kasdetmiştir, başka bir niyeti yoktur. Bunlar onbir eder ki, bu sözlerle iki talâk vâki olur. Yahut her sözüyle bir hayız veya üçüncü sözüyle talâk veya hayız kasdedip başka bir niyeti olmaz; Yahut ikinci sözüyle talâk, üçüncü sözüyle hayız kasdeder, başka bir niyeti yoktu. Yahut son iki sözüyle yalnız hayız kasdeder, başka bir niyeti yoktur veya ilk sözüyle talâk ikinci ve üçüncü sözleriyle hayız kasdeder. Bu altı kısımda bir talâk vâki olur. Yirmidördüncüsü bütün sözleriyle hiç bir şeyi niyet etmemektir. O zaman hiç bir şey vâki olmaz.

Kaide şudur: Bu adam biriyle talâkı niyet edince talâk müzakeresi sabit olur. Ondan sonraki ile hayzı niyet ederse tasdik olunur. Çünkü talâkın akabinde hayızla iddet beklemek açık bir iştir. Sonrakiler hiç bir şey niyet etmediği iddiası tasdik olunmaz. Ama hiç bir sözüyle talâkı niyet etmezse sahih olur. Her niyet edilenden öncekinin hükmü böyledir. Daha önce talâkı niyet ettiği bir söz geçmemiş olmak şartıyla söylediği sözle hayzı niyet ederse talâk vâki olur ve müzakere hali sübut bulur. Artık onda zikredilen hüküm câridir. Ama daha önce talâk niyet ettiği bir söz geçtiyse bunun hilâfınadır. Onunla ikincisi vâki olmaz. Nehir'de Fetih'den naklen böyle denilmiştir. H.

Ben derim ki: Daha iyi açıklamak için biz bu kaideyi geçen bazı suretlerde izah edelim: Birinci sözle yalnız hayzı niyet eder de başka bir niyeti bulunmazsa üç talâk vâki olur. Çünkü birincisi ile hayzı niyet edince bir talâk vâki olur. Zira ondan önce talâk yapılmamıştır. İkinci ve üçüncü ile dahi hayzı niyet ederse niyeti sahih olur. Çünkü onlardan önce birinci vâki olmuştur. Birinci ile talâk, ikinci ile hayız niyet eder de başka bir niyeti bulunmazsa iki talâk vâki olur. Çünkü ikinci ile hayzı niyet etmesi sahihtir. Ondan önce birinci îkâ' edilmiştir. Üçüncü ile bir şey niyet etmeyince onunla diğer bir talâk vâki olur. Zira birincinin vâki olmasıyla müzakere hal sübut bulmuştur. Bütün söyledikleri ile hayız niyet ederse bir talâk vâki olur ki, o da birincidir. Çünkü ondan önce talâk îkâ'ı geçmemiştir. İkinci ve üçüncü ile hayzı niyet etmesi sahihtir. Zira onlardan önce talâk îkâ'ı geçmiştir. Kıyas buna göredir.

«Diyaneten bir talâk...» Çünkü sen boşsun sözünde olduğu gibi te'kidi kasdetmiş olması ihtimali vardır. Fetih.

«Kazaen üç talâk vâki olur.» Çünkü her sözüyle üçte bir talâkı niyet etmiştir. Talâk parçalanmayı kabul etmez. Binaenaleyh tamamlanarak üç bütün talâk vâki olur. Bunu Muhît'ten naklen Bahır sahibi söylemiştir. Fetih sahibi diyor ki: "Te'kid zâhirin hilâfıdır. Biliyorsun ki kadın hâkim gibidir. Zâhiren iddiasının aksini bildiği vakit kendisini ona teslim etmesi helâl olamaz." Bahır'da şöyle denilmiştir: "Ben bir talâk kasdettim, onunla üç hayız beklesin demek istedim şeklinde iddiada bulunursa tasdik olunur. Çünkü ihtimallidir. Zâhir kendisini yalanlamaktadır."

Ben derim ki: Bunun bir misli de Hâkim-i Şehid'in Kâfî'sindedir.

METİN

Sen boşsun iddetini bekle der yahut Arabça vav veya fa harflerinden biriyle atfederse biri niyet ettiği takdirde bir, ikiyi niyet ettiği takdirde iki talâk vâki olur. Hiç talâk niyet etmezse vavla atfettiğinde iki, fa ile atfettiğinde bazılarına göre bir, bazılarına göre iki talâk vâki olur. Karısını cima'dan sonra bir defa boşar da arkacığından onu üç yaparsa sahih olur. Nitekim ric'î talâkla boşar da karısına dönmeden onu bâin veya üç talâka çevirirse sahihtir. Kezâ iddet içinde: «Kanma bu boşamakla bir talâk daha lâzım getirdim." derse dediği gibi olur. Seni boşarsam o talâk bâin olsun yahut üç olsun der de sonra boşarsa ric'î talâk meydana gelir. Çünkü vasıf mevsuftan önce bulunmaz. Nitekim geçmişti.

İZAH

«Biri niyet ettiği takdirde bir...» Yani iddetini bekle sözüyle her üç surette hayızla iddet beklemeyi emreder talâkı kasdetmezse tasdik olunur. Çünkü bu bâbtaki emir talâkın akibinde zâhir olmuştur. Nitekim yukarıda geçmişti.

«İki talâk vâki olur.» Bunların ikisi de ric'îdir. Çünkü iddetini bekle sözüyle bâin talâk vâklolmaz. Nitekim biliyorsun.

«Vavla atfettiğinde iki...» Hiç atıf yapmadığı surette yine iki talâk vâki olur. Çünkü her iki surette yeni bir emir, yeni bir cümle olur. Bu söz talâk müzakeresi halinde söylendiği için talâka yorumlanır. Bunu Muhît'ten naklen Bahır sahibi söylemiştir.

«Bazılarına göre bir talâk vâki olur.» Muhît sahibi mezhebin bu olduğunu söyleyerek kesinlikle buna kâil olmuştur ve: "Fa vasıf içindir." diyerek ta'lilde bulunmuştur. Yani bu emrin hayızla iddet beklemeye yorumlanmasını ifade eder demek istemiştir.

«Bazılarına göre iki talâk vâki olur.» Hâniyye sahibi bunu tercih etmiştir. Bunun vechi emri talâka yorumlamaktır. Çünkü müzakere halidir. Ben derim ki: Birinci kavil daha yerindedir.

«Bir defa boşar da ilah...» Burada Zahîre ve diğer kitabların ibâreleri şöyledir: "Karısını bir talâk-ı ric'î ile boşar da sonra iddeti içinde: Ben bu talâkı bâin veya üç yaptım derse Ebû Hanife'ye göre sahih olur. Bu ifade musannıfın ibâresinden daha kısa ve daha zâhirdir. İddet içinde diye kayıtlaması iddet çıktıktan sonra kadın ecnebî olduğu içindir. Artık ona yaptığı talâkı üçe veya bâine çevirmek elinde değildir. Onun için şârih cima'dan sonra diye kayıdlamıştır. Zira cima'dan önce olursa o talâkı üçe çeviremez. Kadın üçe çevirmeden iddet lâzım gelmemek üzere bâin olup gider.

«Karısına dönmeden» diye kayıdlaması döndükten sonra çevirirse talâkın amelî bâtıl olacağı içindir. Artık onu bâin veya üç yapması imkânsızdır. Talâkı iddet içinde bâine çevirdiği vakit iddet ric'î talâkı yaptığı günden başlar. Nitekim Bezzâziye sahibi bunu zikretmiştir. Yani çevirdiği günden başlamaz. Sarîh bâbının başında Bedâyi'den naklen arzetmiştik ki, bir talâkı üçe çevirmenin mânâsı ona iki talâk katmakla olur. Yoksa biri üçe böler mânâsına değildir.

T E M B İ H : Bir kimse talâkı zikreder de aded söylemezse sustuktan sonra kendisine kaç demek istedin diye soruldukta üç defa cevabını verirse, Şeyhayn'a göre üç talâk vâki olur. İmam Muhammed buna muhâliftir. Sorulmaz da sustuktan sonra üç defa derse bakılır: Susması nefesi kesildiği içinse kadın üç defa boş olur. Çünkü buna muztardır. Bu susma fâsıla sayılmaz. Aksi takdirde bir talâk boş olur. Nitekim Bezzâziye'de belirtilmiştir. Cevhere'de şöyle denilmektedir: "Bir kimse karısına: Sen boşsun der de sustuktan sonra kendisine kaç defa diye sorulur ve cevabını verirse İmam Muhammed'e göre de üç talök vâki olur." "Hâniyye'de: "Bu kavlin Ebû Hanife'ye aid olması ihtimali vardır. Zira ona göre bir defa boşar da sonra ben onu üç yaptım derse üç olur." denilmiştir. Bundan anlaşılır ki, boşayan kimseye: "Üçle de." denilir de o da "üçle" derse evleviyetle vâki olur. Çünkü burada üçe çevirmek daha zâhirdir. Bezzâziye'de şöyle denilmektedir; "Bir adam karısına: Sen bir talâk boşsun der de kadın: Hezar cevabını verirse, o da hezar dediği takdirde niyet ettiği olur. Aksitakdirde bir şey olmaz." Hezar: Farsça bin demektir. Bu bizim anladığımıza aykırı değildir. Çünkü kadın kocasına talâkı bine çevirmesini emretmemiştir. O ancak ihtimalli bir ta'rizde bulunmuştur. Sadedinde bulunduğumuz meselede ise kendisine talâkı üçe çevirmesi emrolunmuş o da cevap vermiştir. Cevap sualde söyleneni tezammun eder. Üstadlarımızın üstadı Sâlhânî'nin elyazısıyla böyle tesbit edilmiştir.

Ben derim ki: Anlaşıldığına göre kadının kocasına üçü söyle demesi o sayıyı ilk sözüne katmasını emirdir. Bu lahîk olmaz. Nitekim kocası sustuktan sonra istenmeden bunu söylerse hüküm budur. Evet, kadına: Sen boşsun der de kadın: Beni üçle boşa diye teklifte bulunur, o da üçle derse bunun üçe çevirme ve yeni bir boşama olduğunda şüphe yoktur. Çünkü isteğin cevabıdır. Allahu a'lem!

«Dediği gibi olur.» Yani birinci surette üç talâk, ikincide iki talâk vâki olur. Nitekim Hâniyye ile Bezzâziye'de bildirilmiştir. Bu izaha göre birinci boşamaya iki talâk, ikincidekine bir talâk katmış olur.

«Nitekim geçmişti.» Yani cima edilmeyen kadının talâkından az önce geçmişti. H. Şârih: "Hayırla!" sözüyle orada tâlikler meselesinde Bahır sahibiyle geçen bahse işaret etmiştir.

 

SARİH SARİHA VE BÂİNE MÜLHAK OLUR

 

METİN

Sârih talâk sarîha ve iddet şartıyla bâin talâka lahîk olur. Bâin talâk ise sarîha lahîk olur, baine lahîk olmaz. Sarihtan murad niyete muhtaç olmayan talâktır. Bâin olsun, ric'î olsun fark etmez. Fetih. Üç talâk dahi sarîhtan sayılır. Ve her iki nev'i talâka lahîk olur. Mal şartıyla talâk dahi öyledir. Binaenaleyh ric'î talâka lahîk olur, malı vermesi i'cab eder. Bâine de lahîk olur, fakat talâk vâki olsa da mal lâzım gelmez. Nitekim Hulâsa'da beyan edilmiştir. Şu halde meşhur kavle göre bunda mu'teber olan mânâ değil lâfızdır.

İZAH

«Sarîh talâk sarîha lahîk olur.» Misâli karısına: Sen boşsun dedikten sonra bir daha sen boşsun demektir. Yahut karısını mal şartıyla boşamasıdır. İkinci sarîh sözde o sözle ric'î veya bâin talâk vâki olmasının bir farkı yoktur.

«Bâin talâka lahîk olur.» Misâli karısına: Sen bâinsin dedikten veya mal şartıyla hul' yaptıktan sonra sen boşsun yahut bu boştur demesidir. Bunu Bahır sahibi Bezzâziye'den nakletmiş, sonra şunları söylemiştir: "Sarîh talâk bâine lahîk olunca o da bâin olur. Çünkü evvelki talâkın bâin oluşu ric'ata (karısına dönmeye) mânidir. Nitekim Hulâsa'da belirtilmiştir. Bâine lahîk olan sarîhi kadına onunla hitap ve işaret ederse diye kaydetdik. Bu; benim her karım boş olsun sözünden ihtiraz içindir. Çünkü hul' yaptığı karısına vâki değildir ilah..." Bunu şârih: "Bezzâziye'deki şu ifade müstesnadır..." diyerek zikredecektir. Bu hususta sözgelecektir.

«İddet şartıyla...» Bu şart ilhakın bütün suretlerinde mutlaka lâzımdır. Onu en sonra söylese daha iyi olurdu. H.

«Sarîhten murad niyete muhtaç olmayan talâktır.» Buradan başlayarak "meşhur kavle göre" sözüne kadar olan kısmı "Bâin sarîha lahîk olur." cümlesinden önce zikretmek gerekirdi. Çünkü bunların hepsi ilk cümlenin müteallakatındandır. Yani "Sarîh sarîha ve bâine lahîk olur." cümlesine teallûk ederler. Bir de ikinci cümledeki sarîhtan murad hassaten talâk-ı ric'îdir. Nitekim az sonra göreceksin. Yani buradaki sarîhtan murad sözün hakikatıdır. Onun hususi bir nev'i değildir. Hususi bir nev'i yalnız talâk-ı ric'î yapmaya yarayan sözdür. Buradaki ise daha umumidir.

Kinâyeye gelince: onun: İddedini bekle, rahmini temizle, sen birsin ve bunlara mülhak talâk-ı ric'î ifade eden sözleri zâhir rivayete göre niyet şartıyla bâine mülhak olurlarsa da, bunlarla ric'î talâk vâki olduğu için sarîh mânâsındadırlar. Nitekim Bedâyi'de bildirilmiştir. Yani bunlar bâine lahîk olma hükmünde sarîha mülhak sözlerdir. Bunu Bahır sahibi söylemiştir. Minah'da ise şöyle denilmiştir: "Bu sözlerin sahih olması izmâr (kapalılık) suretiyledir. Zira sen birsin sözünün manâsı sen bir talâkla boşsun demektir. Bu suretle hüküm sarîha verilmiş olur. Lâkin bu kapalılık sâbit olmak için mutlaka niyet lâzımdır." Böylece Minah sahibi bunların sarîh hükmünde olmasının vechini anlatmış oluyor ki, o da kapalı olmalarıdır. Talâkın îkâ'ı ise söylenen sözün kendiyle değil kapalı olanladır. Lâkin sübutu kapalı olduğu için niyete bağlı kalmıştır. Niyetle sâbit olduktan sonra artık niyete muhtaç değildir.

Halebî diyor ki: "Şöyle bir itiraz vârid olamaz: Müftâbih kavle göre sen bana haramsın sözü niyete bağlı değildir. Halbuki bu söz bâine lahik değildir. Bâin de ona lahîk değildir. Çünkü kendisi bâindir. İtiraz vârid olamaması onun niyete bağlı kalmaması ârizî bir sebeple olduğundandır. Asıl vaz'ı itibariyle değildir."

«Bâin olsun, ric'î olsun fark etmez.» Sarih faslının başında Bedayi'den naklettiğimiz şu ifade dahi bunu te'yid eder: "Sarîh; biri sarîh ric'î, diğeri sarîh bâin olmak üzere iki nev'idir. O zaman talâk-ı ric'î ile mal şartıyla talâk da sarîhda dahildir." Kezâ zifaf olmayan kadının talâkı faslından önce geçen şu ibâre dahi bunu te'yid eder: "Kendileriyle talâk-ı bâin vâki olan sarîh sözlerden bazıları da: Sen bâin talâkla boşsun, elbette boşsun, en çirkin talâkla boşsun, şeytan talâkıyla boşsun, uzun talâkla veya geniş talâkla boşsun ilah... gibi sözlerdir. Bunların hepsi sarîh olup niyete bağlı değildirler. Bunlarla bâin talâk vâki olur ve hem sarîhe, hem bâine katılır." Hulâsa'da şöyle denilmiştir: "Sarîh bâine lahîk olur. Velevki ric'î olmasın. Şu da var ki, Mes'ûdî Şerhi Mansûrî'de bildirildiğine göre hul' yapılan kadına sarîh talâk lahîk olabilir. Yeter ki iddeti içinde bulunsun, iddetini bekle gibi sarîh hükmünde bulunan kinâyeyedahi sarîh talâk lahîk olur. Mansûrî daha sonra şunları söylemiştir: "Kinâyeler ve bâin talâklar hul' yapılan kadına lahik olmazlar. Talâk ric'î ise kadına kinâye lâfızlar lahîk olur. Çünkü nikâh milki bâkîdir. Ikdü'l-Ferâid sahibi bunun Fetih'deki ifadeyi te'yid ettiğini söylemiştir." Nehir sahibi bu ifadeyi nakil ve ikrar etmiştir.

Ben derim ki: Mansûrî'nin kinâyeler ve bâin talâklar sözündeki (ve) edatı nâsih tarafından ziyade edilmiştir. Yani hükümsüzdür, Mansûrî'nin muradı daha önce zikrettiği ric'î kinâyelerin mukabilinde bâin kinâyeleri zikretmektir. Bililyorsun ki kinâye lâfzı ile olmayan bâin talâklar mülhak olan sarih kısmındandır. Aksi takdirde Fetih sahibinin sözünü teyid değil ona zıd olur.

«Üç talâk dahi sarîhtan sayılır ilah...» Ve hem sarîha, hem bâine mülhak olur. Bir adam karısını bâin talâkla boşadıktan sonra iddeti içinde üç defa daha boşasa vâki olur. Bu Halep'te vâki olmuştur. Fethü'l-Kadir sahibi diyor ki; "Hak olan lahîk olmasıdır. Biliyorsun ki sarih bâine mülhak olur. Velevki kendisi bâin olsun. Lahîk olmayan bâinden murad kinâyedir." Talebesi İbn-i Şihne dahi Ikdü'l-Ferâid adlı kitabında ona tâbi olduğu gibi Bahır, Nehir ve Minah sahibleriyle Makdisî, Şürunbulâlî ve diğer ulema da tâbi olmuşlardır. Az yukarıda Hulâsa'dan naklettiğimizin açıkçası budur. Bunu Dürer ve Gurer sahibi de te'yid etmiştir. Nitekim az ileride zikredeceğiz. Üç talâk vâki değildir sözünü tercih eden buna muhalefette bulunmuştur. Zira o söz meşhurun hilâfınadır. Nitekim gelecektir.

«Mal şartıyla talâk dahi öyledir.» Yani o da sarîhtendir. Velevki vuku bulan talâk bâin olsun.

«Fakat talâk lâzım olsa da mal lâzım gelmez.» Yani kadını bâin talâkla boşadıktan sonra iddeti içinde mal karşılığında boşasa ikinci talâk da vâki olur. Ama kadının mal vermesi gerekmez. Çünkü mal vermek kurtulmak içindir. Bu hâsıl olmuştur. Nitekim Bezzâziye'den naklen Bahır'da bildirilmiştir. Yani bundan önceki bunun hilâfınadır. Zira karısını talâk-ı ric'î ile boşarsa kurtuluş iddetin bitmesine bağlı kalır. O talâktan sonra kadını iddeti içinde mal karşılığında boşarsa malı vermesi lâzım gelir. Çünkü kocasından o anda bâin olmuştur. Bahır sahibi şöyle demiştir: "Sonra bilmelisin ki meselemizde mal vermek lâzım gelmese de talâk vâki olmak için onun kabulü mutlaka lâzımdır. Çünkü sen bin dirhem vermek şartıyla boşsun sözü kadının talâkını kabule tâliktir. Binaenaleyh şart bulunmadıkça vâki olmaz. Nitekim Bezzâziye'de belirtilmiştir. Şu halde burada sarîhte mu'teber olan lâfızdır. Yani sarîh lâfızlarından olmasıdır. Velevki onunla bâin talâk meydana gelsin. Lâfızdan murad kapalı sözlere de şâmildir. Nitekim evvelce geçtiği vecihle ric'î talâk ifade eden kinâyeler de öyledir."

«Meşhur kavle göre...» sözü bazılarının Halep vak'asındaki sözlerini yani "Üç talâk vâki olmaz. Çünkü mânâ itibariyle bu söz bâindir. Bâin bâine lahîk olmaz. Mânâya itibar lâfzaitibardan evlâdır." ifadesini reddetmektedir. Onlar bu sözün esah olarak müftâbih sayıldığını söylemişlerdir. Bunu musannıf da ifade etmiştir.

Ben derim ki: Zâhidî'nin Hâvî'sinde Necmüddin'in Esrar'ına nisbet edilerek şöyle denilmiştir: "Bir kimse karısına: Sen bâinsin dedikten sonra iddet içinde sen üç defa boşsun dese, Ebû Hanife'ye göre üç talâk vâki olmaz. Çünkü bu üç talâk mânâ itibariyle ağır beynûnettir. İmameyn'e göre üç talâk vâki olur. Çünkü lâfız itibariyle sarîhtir. Esah olan Ebû Hanife'nin kavlidir. Zira itibar lâfza değil mânâyadır." Sonra Hâvî sahibi bu sözün bir mislini de Ûyûn şerhine nisbet etmiştir. Sonra daha başka bir kitaba nisbetle şöyle demiştir: "İmam Muhammed'e göre üç talâk vâki olmaz. Fetva onun kavline göredir. Bunun bir misli de Üstürişnî'nin Fusul'ündedir." Musannıf Minah'da bu sözün reddini üzerine almıştır. Şürunbulâliyye sahibi de ondan naklederek ikrarda bulunmuştur. Tekerrür etmiştir ki, Zâhidî zayıf rivâyetleri nakleder. Onun yalnız başına naklettiği rivâyetlere tâbi oIunmaz. Hulâsa, Bezzâziye ve diğer kitablarda onun söylediğine muhâlif nakiller bulunmuştur. Nitekim yukarıda arzettik.

Dürer ile Ya'kubiyye'de dahi az ileride beyan edeceğimiz vecihle onun hilâfına istidlalde bulunulmuştur. Bizim tâbi olmamız için Fethü'l Kadir sahibinin söylediği kâfidir. Ondan sonra gelenler de ona tâbi olmuşlardır. Onun için şârih de ona itimad etmiş, onu meşhur saymıştır. Buna şu da kesinlikle delâlet eder ki, o adam karısını boşar da sonra hul' yapar ve iddet içinde: Sen boşsun derse bu söz de lâfzan sarîh, mânen bâindir. Ama kesin olarak talâk vâkidir. Ulema sarîh talâkın bâine lahîk olacağına Teâlâ Hazretlerinin: "Kadının fidye vermesinde karı-kocanın ikisine de bir günâh yoktur." âyet-i kerîmesiyle istidlal etmişlerdir. Bu âyetten murad hul'dur. Bundan sonra Teâlâ Hazretleri: "Kadını yine boşarsa artık başka kocaya varmadıkça o adama helâl olmaz." buyurmuştur. Cümleyi fa harfiyle bağlamıştır. Fa takib içindir. Fetih sahibi: "Hul'dan sonra üç talâkın vâki olacağına nass budur." diyor. Bu sözün bir misli de Telvîh'den naklen Dürer'dedir.

Hayreddin-i Remlî Hâşiyelerinde şu ifade vardır: "Müştemi'lü'l-Ahkâm'da beyan edildiğine göre bâin bâine lahîk olmaz. Yani lâfzan bâin demek istiyor. Manevî bâin ise lâfzî bâine mülhak olur. Üç talâk böyledir. Bu Mebsûttan nakledilmiştir."

«Bâin talâk bâine lahîk olmaz.» Lahîk olmayan bâinden murad kinâye lâfzıyla olandır. Çünkü talâk yapmakta zâhir olmayan budur. Fetih'de de böyle denilmiştir. Lahîk olmayan diye kayıdlaması ilk zikir ettiği bâinin kinâye ve sarîh lâfızlara eam ve şâmil olduğuna işaret içindir. Sarîh, mal şartıyla boşamak gibi beynûnet ifade eden sözdür. O zaman ikinci cümledeki yani "Bâin sarîha lahîk olur, bâine lahîk olmaz." cümlesindeki sarîhten murad sadece ric'î sarîhtir, bâin sarîh değildir. Bununla anlaşılır ki, şârihin evvela Fetih'tennaklettiği: "Sarîh niyete muhtaç olmayan sözdür. Bu sözle vâki olan talâk bâin veya ric'î imiş fark etmez." ifadesi birinci cümledeki sarîha mahsustur. Yani "Sarîh sarîha ve bâine lahîktir." ifadesine mahsustur. Nitekim Fethü'l-Kadir'in burada zikrettiğimiz ifadesi de bunu gösterir.

Buna şu iki fer'î mesele de detâlet eder: Birincisi Kınye'de Özcendî'den naklen zikredilmiştir ki şudur: "Bir adam karısını bin dirhem vermesi şartıyla boşar da kadın bunu kabul ederse, sonra kadına iddeti içinde sen bâinsin derse talâk vâki olmaz." İkincisi Hulâsa'da olup hul'un altıncı cinsindendir ve şudur: "Kadını mal karşılığında boşar da sonra ona iddeti içinde hul' yaparsa sahih olmaz." Bu da bizim söylediğimiz mânâda açıktır. Bununla Bahır sahibinin söylediği, Nehir sahibinin de kendisine uyduğu istişkâl meselesi sâkıt olur. Bahır sahibi kendi anladığına göre bu iki fer'î meseleyi müşkil görmüş, sarîhten murad sarîh bâine şâmil olan sözdür diyerek ulemanın mal vermek şartıyla kadın boşamayı sarîh kabîlinden saydıklarını, bâin sarîha lahîk olur dediklerini, binaenaleyh birinci fer'î meselede talâkın vuku bulması gerektiğini, ikinci meselede de hul'un sahih olmasını ileri sürmüş, sonra şunları söylemiştir: "Hul' sahih değildir demekten muradın mal lâzım gelmez mânâsına alınmasından başka kurtuluşa çare yoktur. Buna delil Hulâsa sahibinin bunun aksini açıklamasıdır ki, o da şudur: Kadını hul'dan sonra mal karşılığında boşadığı zaman talâk vâki olur. Ama mal vermesi icab etmez. Tabii bunların aralarında fark yoktur."

Ben derim ki: Böyle bir zâtın bu sözleri söylemesi şaşılacak şeydir. Evvela ikinci cümledeki sarîhten murad yalnız ric'î talâktır. Birinci cümledeki sarîh bunun hilâfınadır. Bu izaha göre iki fer'î mesele arasında asla işkâl yoktur. Bilâkis her ikisi bizim söylediklerimize delildir.

İkincisi: Onun kurtuluşa çare dediği pek uzak bir ihtimaldir. Bilâkis kurtuluşa çare bizim söylediklerimizdir.

Üçüncüsü: Bu fer'î mesele ile aksinin arasında fark bulunmadığını iddia etmesi son derece kapalıdır. Çünkü aralarında açık fark yardır. Kadını hul'dan sonra mal mukabilinde boşarsa mal vermesi icab etmez. Çünkü mal vermek o adamın elinden kurtulmak içindir. Bu ise yukarıda beyan ettiğimiz gibi hâsıl olmuştur. Hul'dan önce mal mukabilinde boşarsa malın sâkıt olmasının hiç bir vechi yoktur. Çünkü malı vermeden yapılan talâkla o adamın elinden kurtuluş hâsıl olamaz. Bilâkis iddetin bitmesine bağlı kalır. Şu halde mal vermekle matlub hâsıl oldu demektir. Mal vermekle matlub tehakkuk ettikten sonra bu iç ârız olan hul' ile bâtıl olmaz. Bilâkis bizzat hul' bâtıl olur. Çünkü kurtuluş hul'dan önce hâsıl olmuştur. Artık hul'un bir faydası kalmaz. Birçok zevatın ayaklarının kaydığı bu makamı izah hususunda bana zâhir olan budur. Bunu ganimet bil! Çünkü bu, Allahu Zülcelal'in yardımıyla bu kitaba mahsus olan şeyler cümlesindendir.

Sonra Sadru'ş-Şeria üzerine yazılmış Ya'kubiyye hâşiyelerinde şunu gördüm: "Bir deulemanın sarîh olmayan bâin sarîha lahîk olur, sözleri mutlak bırakılmamak gerekir. Çünkü bâin olan sarîha lahîk olmaz. Birinci cümleden haber olmak ihtimali vardır. Nitekim gizli değildir. Meğerki iki bâinin arasında fark olduğu iddia edilsin. O zaman biri ile digerinden haber vermek sahih olmaz." Bu, Allah'a hamdolsun benim anladığımın tâ kendisidir. Yani ikinci cümledeki sarîhtan murad sadece ric'î sarîhtir.

Ya'kubiyye'nin: "Meğerki iki bâinin arasında fark olduğu iddia edilsin." sözüne gelince: Evvela yaptığımız izahattan anladın k,. bunların arasında fark yoktur. Bu hususta hiç bir anlayış sahibinin şüphesi yoktur. Allahu a'lem.

METİN

Bâinin bâine lahîk olamaması ikincinin birinciden haber yapılması mümkün olduğu vakittir. Meselâ: Sen bâinsin bâinsin yahut seni bir talâkla bâin kıldım demesi böyledir, talâk vâki olmaz. Çünkü ihbardır. Bunu inşâ saymak için bir zaruret yoktur. Seni diğer bir bâinle ayırdım yahut sen boşsun bâinsin veya ben büyük beynûneti niyet ettim demesi bunun hilâfınadır. Çünkü ikinci sözü ihbara yorumlamak imkânsızdır. Binaenaleyh inşâ sayılır. Onun için de muallak dediği şeklide vâki olur.

İZAH

«İkincinin birinciden haber yapılması mümkün olduğu vakittir.» Bahır sahibi diyor ki: "Erkek karısını talâk-ı bâinle boşar da sonra ikinci bir talâkı niyet ederek ona: Sen bâinsin derse niyetine göre ikinci talâkın vâki olması gerekir. Çünkü talâkı niyet etmekle o söz haber olmaya yaramaz. Bu adam: Seni başka bir talâkla bâin kıldım demiş gibi olur. Meğer ki şöyle denilsin: Talâkın vukuu ancak ona elverişli bir sözle olur. O da başka sözüdür. Mücerred niyet etmesi bunun hilâfınadır." Burada şöyle denilebilir: İkinci söz elverişlidir. Hatta elverişli sözü "onun için muayyendir" tâbiriyle değiştirilse daha zâhir olur. T.

Ben derim ki: Ulemanın imkân tâbirini kullanmaları ve: "İkinci sözü birinciden haber yapmak mümkünse onu inşâ saymaya hâcet yoktur." demeleri bahsi aslından def eder. Çünkü bu söz sen bâinsin sözüne uygundur. Şu da var ki bâin ancak niyetle vâki olur. Binaenaleyh ulemanın: "Bâin bâine lahîk olmaz." sözlerindeki bâinden muradın niyet edilen bâin olduğunda şüphe yoktur. Çünkü niyet edilmeyenle aslâ talâk vâki olmaz. Ulema bununla birinci talâkı niyet etmesini şart koşmamışlardır. Şu halde anlaşılıyor ki "Mümkün olduğu vakittir ilah..." sözleri haber yapmak mümkün olmadığı suretten ihtiraz içindir. Nitekim seni başka bir talâkla bâin kıldım sözünde haber yapmak mümkün değildir. Başka bir talâkı niyet etmesinden ihtiraz değildir.

«İddetini bekle, iddetini bekle demesine gelince.» Bu evvelce geçtiği vecihle sarîha mülhaktır. Binaenaleyh buradakine aykırı değildir. Ulema onunla mükerrer talâk vâkiolduğunu söylemişlerdir.

«Sen bâinsin bâinsin.» ifadesi bazı nüshalarda böyle mükerrerdir. Bazılarında ise tekrarsız olarak "sen bâinsin gibi" denilmiştir. En doğrusu budur. Çünkü maksad talâk-ı bâinle boşanmış bir kadına talâk-ı bâin yapmayı temsildir. Şu da var ki Tahtâvî'nin dediği gibi murad nahvin haberi değildir. Bilâkis ilk defa ağızdan çıkanı haber vermektir. Hem bu bir mecliste olması lâzım îhamını verir. Halbuki bu lâzım değildir.

«Seni bir talâkla bâin kıldım.» cümlesi ikinci bâinin üzerine atfedilmiştir. H. Şârih bununla iki sözün bir olması şart kılınmadığına işaret etmiştir. Binaenaleyh birincisinin bâin kinâye yahut hul' veya mal karşılığında ise sarîh talâk sözü yahut bâin olduğunu bildiren bir sıfatla mevsuf olması hallerine şâmildir. Nitekim evvelce yaptığımız izahattan anlaşılmıştır. Yeterki ikinci hul' ve benzeri gibi niyete bağlı bâin kinâyelerden olsun. Bu: Sen haramsın sözünde olduğu gibi aslı itibariyle de olabilir. Ric'î talâk ifade eden kinâyeler bunun hilâfınadır. Çünkü onlar sarîh hükmündedirler ve evvelce geçtiği vecihle bâine lahîk olurlar.

«Talâk vâki olmaz.» Yani niyet etse bile olmaz. Çünkü Bahır'da Hâvî'den naklen bildirildiğine göre talâkın kinâyeleriyle niyet etse bile bir şey vâki olmaz. T.

«Çünkü ihbardır.» Yani ihbar sayılır. Zira ihbar saymak mümkündür. Seni diğer bir bâinle ayırdım.» Yani kadını evvelâ bâin talâkla boşar da sonra iddeti içinde: Seni başka bir talâkla ayırdım derse talâk vâki olur. Çünkü başka sözü birinciden haber yapmaya elverişli değildir.

«Yahul sen boşsun bâinsin demesi bunun hilâfınadır» Çünkü talâkın vukuu sen boşsun sözüyledir. Bu söz sarîhtir. Bâin sözü hükümsüz kalır. Çünkü ona hâcet yoktur. Bâinden sonra söylenen sarîh talâk sözü bâin olur. Bahır sahibinin Menâr şerhinde böyle denilmiştir. Bu Bahır sahibinin Zahîre'den naklettiği ifadeyi işarettir. Orada bu sözle bâin olarak boşanan bir kadına seni bir talâkla bâin kıldım demesi arasında fark yapılmıştır. Şöyle ki: Bâin sözünü hükümsüz bırakırsak boşsun sözü kalır ki, onunla talâk vâki olur. Seni bâin kıldım sözünü hükümsüz bırakırsak bir talâkla sözü kalır ki, bu bir şey ifade etmez.

Ben derim ki: Lâkin bu izaha göre cima' edilmeyen kadının talâkı bâbında arzettiğimiz: "Talâk ne zaman bir sayı ile kayıdlanır veya vasıfla yahut masdarla vasıflanırsa vukuu o kayıdla olur. Hatta sen boşsun der de üç sözünü söylemeden yahut bâin diyemeden kadın ölürse talâk vâki olmaz." ifadesi müşkil kalır. Bu ifade ulemanın burada vasfı hükümsüz bırakmak için ittifak etmelerine aykırıdır. Meğer ki şöyle cevap verilmiş olsun: Burada onunla talâk vâki olmasının mu'teber sayılması sahih değildir. Çünkü ondan önce beynunet geçmiştir. Bir de burada bâin vasıflanması bile sarîhle vâki olur. Binaenaleyh az yukarıda gördüğün gibi vasfı hükümsüz bırakmak teayyün eder. Burada başka bir işkâl kalır ki cevabıyla birlikte Bahır'da zikredilmiştir.

«Veya ben büyük beynuneti niyet ettim demesi bunun hilâfınadır.» Yani ikinci bâin sözüyle ben büyük beynuneti niyet ettim derse bu talâk sayılır. Büyük beynunetten murad ağır hörmettir ki, ondan sonra başka kocaya varmadıkça kadın ilk kocasına helâl olamaz. Mutemed olan kavil budur. Nitekim Bahır'da bildirilmiştir, Bazıları talâk vâki olmadığını söylemiş: "Çünkü ağır kelimesi beynunetin sıfatıdır. Asıl beynunet hakkında niyet hükümsüz kalınca vasfını isbat hakkında da hükümsüz kalır. Muhît. Bu beynunet niyetinin hükümsüzlüğü hususunda açıktır." demişlerdir. Bu ifadenin bir misli de biraz yukarıda Hâvî'den naklettiğimlizdir. Binaenaleyh başka bir beynuneti niyet sahih değildir. Bahır sahibinin incelemesi bunun hilâfınadır. Nitekim geçmişti. Dürer'de şöyle denilmiştir! "Ben derim ki Bu kesin olarak şunu gösterir: Bir adam karısını bâin olarak boşar da sonra iddet içinde: Sen üç defa boşsun derse üç talâk vâki olur. Çünkü galîz hörmet üçü zikretmeden mücerred niyetle sâbit olunca, üçü açıkca söyIediği zaman sâbit olması evleviyette kalır." Tamamı Dürer'de ve benzeri Ya'kubiyye'dedir.

METİN

Ancak bâin müneccez olan bâinden önce şarta tâlik edilir veya muzaf olursa o zaman lahîk olur. Meselâ şu haneye girersen sen bâinsin sözünü niyet ederek söyler de sonra kadını talâk-ı bâinle boşar ve kadın haneye girerse ikinci defa bâin olur. Çünkü bu söz ihbar olmaya elverişli değildir. Muzaf da bunun gibidir. Meselâ: Sen yarın bâinsin der de sonra talâk-ı bâinle boşarsa, yarın geldiğinde bir talâk daha vâki olur. Bahır'da Vehbâniyye'den naklen şöyle denilmiştir: "Sen bâinsin sözü muallak olsun, müneccez olsun kinayedir ve niyete muhtaçtır. Şu haneye girersen sen bâinsin dedikten sonra. Zeyd'le konuşursan sen bâinsin der de kadın o haneye girer ve talâk-ı bâinle boş olursa, sonra Zeyd'le konuştuğunda bir talâk daha boş düşer. Zahire.

"Bezzâziye'de de şu ibâre vardır: "Şu işi yaparsam Allah'ın helâlı bana haram olsun der, sonra başka biri için aynı sözü söyler de ikiden birini yaparsa kadın bâin olur. Kezâ ikincisini yaparsa en uygun kavle göre yine boş düşer. Bellenmelidir. Musannıfın müneccez olan bâinden önce diye kayıdlaması şundandır: Evvela kadını talâk-ı bâinle boşar da sonra bâini izafe eder veya tâlik yaparsa, tencizi sahih olmadığı gibi bu da sahih olmaz. Bedâyi.

İZAH

«Şarta tâlik edilir ilah...» cümlesi karısıno îlâ yapıp dört ay geçmeden talâk-ı bâinle boşamasına, sonra kadına yaklaşmadan müddet geçmesine yahut iddet içinde dört ayın geçmesi haline şâmildir. Zira bu talâk vâkidir. İmam Züfer buna muhâliftir. Bahır.

«Müneccez olan bâinden önce...» Buradaki öncelikte neden ihtiraz ettiğini şârih az ileride söyleyecektir. İkinci talâkın müneccez (yürürlükte) olması kayıd değildir. Birinci muallakvuku bulmazdan önce onu tâlik etse hüküm yine böyledir. Nitekim şârih bunu da anlatacaktır.

«Niyet ederek...» Çünkü kinâyedir. Kinâyede mutlaka niyet lâzımdır.

«İhbar olmaya elverişli değildir.» Yani tâlik daha önce yapılmıştır. Binaenaleyh ondan haber vermeye elverişli değildir. İzafet de öyledir. H.

«Muzaf da bunun gibidir.» Evfa olan muzafın misâli demektir. Çünkü hükümde mumaselet yukarıda geçen "yahut muzaf olarak" sözünden anlaşılmıştır. T.

«Şu haneye girersen ilah...» cümlesi her iki talâkın muallak olmasını beyandır. Nitekim Bahır'da bildirilmiştir.

«Kadın o haneye girer ve talâk-ı bâinle boş olursa» cümlesindeki atıf edatıyla şârih, ikinci tâlikin mutlaka birincisinin şartı bulunmadan önce yapılması lâzım geldiğine işaret etmiştir. Çünkü kadın eve girerek boş olur da kocası ondan sonra Zeyd'le konuşursan ilah... derse, kadın konuştuğunda talâk vâki olmaz. Çünkü birincinin şartı ikinciyi tâlik etmeden bulunduğu için müneccez olur. Muallak talâk ancak müneccez olan meydana gelmeden önce tâlik edilirse lahîk olur. Nitekim bunu metinden anlamış bulunuyorsun. Zira adamın ikinci defa sen bâinsin sözü evvela beynunetin sâbit olmasına sâdıktır. Binaenaleyh ikinci söz birinciye haber olabilir. Bununla burada: "Şârihin sözü ikinci tâlik birincinin şartı bulunduktan sonraya da, evvele de şâmildir." diye yapılan itiraz sâkıt olur. Yine bu muterizin: "İkinciyi birinciye haber yapmanın imkânsızlığı muallak ile muzafta da mevcuddur. İster tâlik veya izafet tencizden önce olsun, ister sonra olsun. Binaenaleyh fark olmamak icab eder. Velevki ulemanın sözleri müneccez talâkı icab etmezden önce şarttır diye ittifak halinde olsun" şeklindeki itirazı sâkıttır. Zira müneccez talâktan sonra yapılan tâliktaki ikinci beynunet evvel sâbit olan müneccez talâktan haber olabilir. Ondan önceki bunun hilâfınadır. Binaenaleyh vecih ulemanın söyledikleridir.

«Sonra Zeyd'le konuştugunda bir talâk daha boş düşer.» Kadın bunun aksini yapsa yani evvela Zeyd'le konuşarak sonra haneye girse zâhire göre hüküm yine böyledir. Zira illet mevcuddur. O adamın her iki tâliki yaptığı anda kadın boş değildir. H.

«Kezâ ikincisini yaparsa» sözüyle şârih diğerini kasdetmiştir, tertibi kasdetmemiştir. Buna delil ikiden birini demesidir. H.

METİN

Bezzâziye'nin şu sözü müstesnadır: "Benim her karım boş olsun derse hul' yaptığı kadına talâk vâki olmaz. Şu işi yaparsam karım şöyle olsun derse talâk-ı bâin iddeti bekleyen karısı boş düşmez." Bunların hepsini şu beytler toplar: "Hepsini yürürlüğe koy. Yalnız misliyle beraber bâini koyma. Meğerki onu önceden tâlik etmiş olasın. Yalnız hul' yaptığı her kadınmüstesna, Hul'dan sonra sarîhi ilhak et."

İZAH

«Müstesnadır ilah...» Yani ulemanın: "Sarih talâk bâine lahîk olur." sözünden müstesnadır. Biliyorsun ki bu iki surette talâkın vâki olmaması kadın sözü bâin iddeti bekleyene şâmil olmadığı içindir. Hatta kadın sözünü anmazsa talâk vâki olur. Nehir sahibi diyor ki: "Mesûdî şerhi Mansûri'de bildirildiğine göre hul' yapılmış kadına iddet beklerken sarîh talâk lahîk olur." H. Bunun hâsılı şudur: Talâk vâki olmaması her vecihle karısı olmadığı içindir. O kadına bu adamın muhteliası ve mubânesi denilir. Velevki nikâhın eseri olan iddet bâki olsun. Hatta kadına hitap veya işaretle izafe ederse sarîh talâk lahîk olur. Kezâ talâkla kadını niyet ederse hüküm yine budur. Nitekim bunu Hâkim Kâfî'sinde açıklamıştır. Bir misli de Zahîre'dedir. Orada şöyle denilmiştir: "Benim her karım ifadesinde hul' ve îlâ suretiyle kendisinden ayrılan karısı dahil değildir. Meğerki onu tâyin etsin. Yani niyet etmezse o kadın ecnebî hükmünde olur. Ona bu adamın karısı denilmez.

Onun içindir ki Zâhîdî'nin Hâvî'sinde şöyle denilmiştir: "Bir adam karısına: Sen bir defa boşsun der de sonra: Eğer benim karımsan sen üç defa boşsun derse, ilk talâk bâin olduğu takdirde ikincisi vâki olmaz. İlk talâk ric'î ise ikincisi vâki olur." Lâkin bu izaha göre Bahır sahibinin Muhît'ten naklen tâlik bâbındaki şu sözü müşkil kalır: "Bir adam karısının şu haneden çıkmamasına yemin eder de arkacığından kadını boşar ve iddeti bittikten sonra kadın çıkarsa yemini bozulur. Kezâ bu adam: Ben karımı öpersem kölem hür olsun der de bâin olarak boşadıktan sonra öperse hüküm yine budur. Çünkü izafet takyid için değil tarif içindir." Yani üzerine yemin ettiği kadının zâtını tâyin içindir. Yoksa onun kendi karısı olduğunu kayıdlamak için değildir. Kadın sözü beynunetten ve iddet bittikten sonra halen o kadına şâmil olursa iddet devam ettiği müddetçe evleviyetle meselemizde olduğu gibidir. Şöyle de cevap verilebilir: Muallakta mu'teber olan şartın vücudu hali değil tâlik halidir. Talâkı tâlik ederken ise kadın her vecihte onun karısı idi. Onun için müneccez olan bâin meydana gelmeden önce muallak bâin vâki olur. Nasılki yukarıda geçti. Bu meseleyi inşaallah tâlik bâbında: "Milkin elden gitmesi yemini ibtal etmez."dediği yerde tahkîk edeceğiz.

«Bunların hepsini» yani lahîk olan suretleri ve müstesnatarını şu beytler toplar. T.

«Yalnız misliyle beraber bâini koyma.» Buradaki beraber kelimesi sonra mânâsına kullanılmıştır. Yani kendi mislinden sonra gelen bâini yürürlüge koyma demektir. Buradaki atıf mânâ itibariyle istisna gibidir. Sanki şöyle demiştir: "Hepsini yürürlüğe koy. Yalnız kendi mislinden sonra gelen bâini yürürlüğe koyma!"

«Meğerki onu önceden tâlik etmiş olasın.» cümlesi istisna mesabesindeki atıftan istisnadır. Yani bâinden sonra bâine cevaz verme. Meğerki mislinden sonra gelen bâini ondan önce tâlik yapmış olasın. Beyttekt ta'kîd gözden kaçmamaktadır.

«Yalnız hul' yaptığı her kadın müstesna.» Bu cümleyle bundan önceki cümle "Hepsini yürürlüğe koy." cümlesinden iki istisnadır. Bâinden sonra bâin çıkarılınca sarihten sonraki bâin ile sarîhten sonraki sarîh ve bâinden sonraki sarîh kalır. İşte bu son cümle itibariyle Bezzâziye'deki: "Benim her karım boş olsun." sözünden istisna yapmıştır. Bu adamın hul' yaptığı bir karısı da varmış demektir. Çünkü hul' bâine lahîk olan sarîhtir. Bu vâki olmamıştır. Yani hul'dan sonraki sarîh ilhak edilmiştir demektir. H.

METİN

Her vecihle fesh sayılan müslüman olmak, dinden dönerek dar-ı harbe kaçmak, bülûğ ve âzâd muhayyerliği gibi ayrılıkların iddetinde mutlak surette talâk vâki olmaz. Fakat talâk sayılan her ayrılmanın iddetinde talâk vâki olur. Bu, beyan ettiğimiz vecihledir.

İZAH

«Her vecihle fesh sayılan ayrılık ilah...» sözüyle musannıf sarîhin sarîha lahîk olması meselesinin ancak talâkda olacağını anlatmak istemiştir. Feshde bu olmaz.

«Müslüman olmak» yani karısı mecûsî olup müslümanlığı kabul etmezse, kocası müslüman olduğu vakit yahut harbî bir kimsenin karısı müslüman olup İslâm diyarına hicret ettiği vakit iddet esnasında talâk yoktur. Salhânî'nin elyazısı ile böyle tesbit edilmiştir. Fetih'de ise talâk bahsinin başında şöyle denilmiştir: "Karı-kocadan biri esir edildiği vakit kocasının o kadını talâkı vâki olmaz. Kezâ karı-kocadan biri müslüman veya zımmî olarak İslâm diyarına hicret ederse yahut her ikisi pasaportla gelirler de biri müslüman yahut zımmî olursa kadın üç hayız görünceye kadar o adamın karısıdır. Ondan sonra talâksız ayrılma vâki olur. Erkeğin o kadına yaptığı talâkı vâki değildir." Sonra sözüne şöyle devam etmiştir: "Zımmî karı-kocadan biri müslüman olur da öteki kabul etmediği için araları ayrılırsa erkeğin o kadını talâkı vâki olur. Velevki müslümanlığı kabul etmeyen kadın olsun. Velevki kadın mecûsî olsun. Bununla karı-kocadan biri müslüman olursa kocasının talâkı vâki olmaz sözü bozulur."

Ben derim ki: Bu söz Bezzâziye'nin: "Karı-kocadan biri müslüman olduğu vakit kocasının talâkı vâki olmaz." ifadesini reddetmektedir. Şârih de ona uymuştur. Lâkin Hayreddin-i Remlî'nin beyan ettiğine göre Bezzâziye'nin ifadesi harbîlerin talâkı hakkındadır. Bu izaha göre galiba müslüman olursa sözü esir edilirse ifadesinden bozulmuş olacaktır. Düşün! Müslümanlığı kabulden çekinme meselesi musannıfın ifadesine vârid bir itirazdır. Çünkü o feshtir. Fakat onda talâk lahîk olur.

«Dinden dönerek dar-ı harbe kaçmak» yani dinden dönerek dar-ı harbe kaçar da karısını boşarsa talâkı vâki olmaz. Müslüman olarak geri döner de kadını iddeti içinde boşarsa talâk'ıvâki olur. Dinden dönen kadın dar-ı harbe kaçar da kocası onu boşarsa, sonra hayız görmeden müslüman olarak geri dönerse İmam-ı Azam'a göre talâkı vâki olmaz, İmameyn'e göre olur. Hâniyye. Dar-ı harbe kaçarsa diye kayıdlaması kaçmadan talâkı vâki olduğu içindir. Çünkü hörmet ebedî değildir. Müslüman olmakla ortadan kalkar. Fetih. Bu meselenin tamamı kâfirin nikâhı bâbında geçmişti. Zahîre'de şöyle denilmiştir: "Kadın dinden döner de dar-ı harbe kaçmazsa kocası onu iddet içinde boşadığı takdirde talâk vâki olur. Ama hul' yapmışsa talâk vâki olmaz. Çünkü kadın dinden dönmekle bâin olmuştur. Talâk-ı bâinle boşanan kadına sarîh talâk lahîk olur, fakat hul' yapılana olmaz." Şübhesiz dinden dönmekle kocasından ayrılmak feshtir. Velevki dar-ı harbe kaçmasın. Bu itiraz dahi musannıfa vâriddir.

«Bülûğ ve âzâd muhayyerliği...» Hörmet-i musahare ile birbirinden ayrılmak da böyledir. Meselâ kocasının oğlunu öperse ebedi olduğu için talâkın bir faydası kalmaz. Nitekim Fetih'de talâk bahsinin başında izah edilmişti. Başka bir yerinde açıklandığına göre ilân sebebiyle vâki olan ayrılmada talâk vâki olmaz. Çünkü o da ebedî hörmettir.

Ben derim ki: Bunun bir misli de radâ' sebebiyle ayrılmaktır. Yine orada açıklandığına göre kefaet bulunmadığı ve mehir noksanlığı gibi sebeblerle yapılan feshde dahi talâk vâki olmaz. Zahîre'de dahi kadın kocasına mâlik olursa onu satmadan veya âzâd etmeden kocası onu boşarsa talâk lahîk olmayacağı fakat kadın iddeti içinde onu milkinden çıkarırsa talâkının vâki olacağı zikredilmiştir. Çünkü kocası onun kölesi olduğu müddetçe kadının onda nafaka ve mesken hakkı yoktur. Binaenaleyh talâkı da vâki olur.

«Mutlak surette» yani sarih olsun kinâye olsun talâk vâki olur. H.

«Fakat talâk sayılan her ayrılmanın» îlâ, liân, âlet kesikliği ve kalkınamamazlık sebebleriyle ayrılmalarda olduğu gibi iddeti içinde talâk vâki olur. Zahîre'de açıklandığına göre liân iddeti bekleyen kadına talâk yapılabilir. Bu söz az yukarıda Fetih'den naklettiğimize aykırıdır. Hem liân sebebiyle ayrılmak fesh değil talâkdır. Lâkin müebbed hörmettir diye ta'lilde bulunması onun söylediğini tercih ettirir. Ama bâbında görüleceği vecihle bu hörmet karı-koca liâna ehil oldukları müddetçe müebbeddir. Her ikisi yahut birisi liâna ehil olmaktan çıkarsa o kadını nikâh edebilir. Kezâ kocası kendini yalanlarsa ona had vurulur ve o kadınla evlenebilir.

«Bu, beyan ettiğimiz vecihledir.» Yani sarîh talâk sarîha lahîk olur ilah... H.

METİN

FER'İ MESELELER: Talâk ancak talâk iddeti bekleyen kadına lahîk olur. Cima' iddeti bekleyen kadına lahîk olmaz. Hulâsa. Kınye'de: "Bir adam karısını başkasıyla evlendirse talâk sayılmaz." denilmiş; sonra başka bir kitaba nisbetini işaretle: "Niyet ederse kadın boş düşer." denilmiştir. Git, evlen sözleriyle niyetsiz bir talâk vâki olur. Cehenneme kadar git, sözüyle niyet ederse talâk vâki olur. Hulâsa. Kezâ benden git, felah bul ve nikâhı feshettimsözleriyle sen bana ölü eti gibisin yahut domuz eti gibisin veya su gibi haramsın sözleri de böyledir. Çünkü bunlar sür'ata teşbihtir. Dört yol sana açıktır sözüyle hangi yolu istersen onu tut demedikçe niyet etse bile talâk vâki olmaz.

İZAH

«Talâk ancak talâk iddeti bekleyen kadına lahîk olur.» Fetih, sahibi bu söze talâk bahsinin başında itiraz etmiş, efradını cami olmadığını söylemiştir. Çünkü iddet bazen talâk ve cima' olmadan dahi tehakkuk eder. Meselâ mücerred halvette bulunduktan sonra muhayyerlikle fesh ârız olursa iddet vardır. Ancak buna şöyle cevap verilebilir: Halvet cima'a mülhaktır. Sonra bu fesh iddetinde talâk vâki olmamasını gerektirir. Halbuki bu da karı-kocadan birinin müslüman olmasıyla bozulur. Zira diğeri müslümanlıktan çekinirse talâkı vâki olur. Halbuki buradaki ayrılık feshtir. Bir de şununla bozulur: Karı-kocadan biri dinden dönerse talâkı vâkîdir. Halbuki kocanın dinden dönmesiyle birbirlerinden ayrılmaları feshtir. İmam Ebû Yusuf buna muhâliftir. Kadının dinden dönmesiyle dahi bilittifak talâkı vâkidir. Bu nakz itirazı kitabımızın metninde de vâriddir. Netice şudur: Talâk talâktan hâsıl olan ayrılma iddetinde veya müslümanlığı kabul etmeme yahut dar-ı harbe kaçmaksızın dinden dönme iddetlerinde lahîk olur. Ben bunu şu sözümle nazma çektim:

"Talâk, talâk ayrılığı ile İslâm'dan kaçınma ve dar-ı harbe kaçmaksızın dinden dönme iddetlerinde lahîk olur."

«Cima' iddeti bekleyen kadına lahîk olmaz.» "Misâli şudur: Bir adam karısını talâk-ı bâinle boşar veya hul' yaparsa sonra iddetinden meselâ iki hayız zamanı geçer de haram olduğunu bittiği halde onunla cima'da bulunursa kadına ikinci bir iddet lâzım gelir ve iddetler birbirinin içine girer. Kadın üçüncü hayzını gördümü bu her iki iddetten sayılır. İkinciyi tamamlamak için iki hayız daha beklemesi lâzım gelir. Kadını son iki hayızda boşarsa talâkı vâki olmaz. Çünkü bu iddet talâk iddeti değil cima' iddetidir. Bunu Zahîre sahibi söylemiştir.

«Niyet ederse kadın boş düşer.» Bunun vechi şu olsa gerektir: Bu adamın: "Sana karım fülaneyi tezvic ettim." sözü "şayet seninle evlendirmek sahih olursa" takdirinde yahut "çünkü o benden boştur" takdirinde olabilir. Boşamayı niyet ederse bu teayyün eder ve kadın boş düzer.

«Niyetsiz bir talâk vâki olur.» Çünkü evlen demesi bir karinedir. Bununla üç talâkı niyet ederse üç olur. Bezzâziye. Kaadîhân'ın Câmi-i Sağîr şerhindeki sözü buna muhâliftir. O şöyle demiştir: "Kocası git ve evlen der de bununla talâkı niyet etmediğini söylerse bir şey vâki olmaz. Çünkü bu sözün mânâsı elinden gelirse yap demektir. Halbuki evlen sözü de git emri gibi bir kinâyedir. Binaenaleyh niyete muhtaçtır. Şu halde git sözüyle beraber talâkı murad ettiğine nasıl karine olabilir. Hem de ondan sonra zikredilmiştir. Karinenin mutlakaönce söylenmesi gerekir. Nitekim üç defa iddetini bekle sözünü izah ederken geçmişti. Binaenaleyh en münasibi Câmi-i Sağîr şerhinin ifadesidir. Zahîre'nin ifadesi de onu te'yid eder. Orada: "Git ve evlen sözüyle ancak niyet bulunursa talâk vâki olur. Talâkı niyet ederse bir talâk-ı bâin, üçü niyet ederse üç talâk vâki olur." denilmiştir.

«Felah bul...» Bedâyi'de zikredildiğine göre İmam Muhammed şöyle demiştir: "Bir kimse karısına talâkı niyet ederek felah bul derse talâk vâki olur. Çünkü bu söz git mânâsına gelir. Araplar eflaha bihayrin derler. Hayırla gitti demektir. Ama bu kelimenin muradına er mânâsına gelmesi de muhtemeldir. Eflaha erracül derler. Muradına erdi demektir." Bahır.

«Sen bana ölü eti gibisin.» Yani bu sözle talâkı niyet ederse olur. Maksat şarap, domuz ve öIü eti gibi ayn'ı haram olan şeylere benzetmektir. Bu hususta hüküm "sen bana haramsın" ifadesinin hükmü gibidir. "Sen bana fülancanın eşyası gibisin" demesi bunun hilâfınadır. Böyle derse niyet etse bile talâk vâki olmaz. Bunu Zahîre sahibi söylemiştir. Çünkü fülancanın eşyasının ayn'ı haram değildir. Bu sözü, "sen bana haramsın" mânâsına almak mütekaddimin ulemanın mezhebidir ki, onunla talâk vâki olması niyete bağlıdır.

«Çünkü bunlar sür'ata teşbihtir.» Daha doğrusu sür'at hususunda teşbihtir. Sanki sen su nasıl sür'atla akarsa onun gibi sür'atla haramsın demiş gibidir. Evvelce geçmişti ki, sen haramsın sözü sariha mülhaktır, niyete ihtiyacı yoktur. İhtimal bu söz müftabih olmayan kavle göredir. T.

Ben derim ki: Böyle olduğu teayyün etmiştir.

"Hangi yolu istersen onu tut demedikçe..." Yani niyet ederse Esed'in İmam Muhammed'den rivayetine göre üç talâk vâki olur. İbn-i Selâm: "Korkarım üç talâk vâki olur. Çünkü halkın sözlerinin mânâları budur." demiştir. Galiba "Halk böyle sözlerle dört yolu tut." mânâsını kasdeder demek istemiştir. Yoksa söze bakılırsa o dört yoldan birini tutmayı emretmektedir. En münasibi bir talâk-ı bâin vâki olmaktır. Fetih. Allahu a'lem.

 

TALÂKI TEFVİZ BÂBI

 

METİN

Musannıf talâkın her iki nev'ini bizzat yapmayı anlattıktan sonra kocanın izniyle başkasının yapmasını anlatmaya geçiyor. Bunun nev'ileri tefvîz, tevkil ve elçilik olmak üzere üçtür. Tefvîzin sözleri de üçtür: Muhayyer bırakmak, emrin elindedir demek ve dilek.

Bir adam karısına talâkı tefvîz etmeyi niyetlenerek: "Seç yahut emrin elinde olsun" derse kadın bunu yüzyüze yahut haber verilmek suretiyle duyduğu mecliste kendini boşayabilir. Çünkü bu iki söz kinâyedirler, niyetsiz amel etmezler. Kendini boşa derse o meclis bir gün veya daha fazla uzasa bile oradan kalkmadıkça yahut meclisi bozacak bir iş yapmadıkça kendisini boşayabilir. Elverirki kocası bu işi bir vakitle sınırlandırmış olmasın; ve kadının haberi olmadan vakit geçmiş bulunmasın. Kalkarsa meclisi hakikaten bozulur. Meclisi bozacak bir iş yaparsa, meselâ kabul etmediğini gösterecek bir harekette bulunursa meclis hükmen değişmiş olur.

İZAH

Tefvîz: Ismarlamak, havale etmek mânâsına gelir. Burada talâkı zevcesine veya başka birine sarîh yahut kinâye bir sözle havale etmektir. Kinâyeye misâl: Seç yahut emrin elinde olsun sözleridir. Sarîha misâl: Kendini boşa demesidir. Ebussûud.

«Her iki nev'ini» yani sarîh ve kinâyeyi demektir. H.

«Bunun nev'ileri» sözünden murad: Başkasının yaptığı talâkın nev'ileridir. Yoksa tefvîz'in nev'ileri değildir. Çünkü tevfîzin nev'ileri dersek bir şeyi kendine ve başkasına taksim lâzım gelir ki bu câiz değildir. Ebussûud.

«Tevfîz, tevkil...» Tevfîzden murad: Talâkı temlîk etmek, başkasının eline vermektir. Nitekim izahı gelecektir. Fetih'de meşiet faslında beyan edildiğine göre Hidâye sahibi temlikle tevkil arasındaki farkı bir yerde: "Mâlik kendi reyi ile iş görür. Vekil öyle değildir." şeklinde, başka yerde: "Mâlik kendisi için çalışır. Vekil öyle değildir." diyerek, daha başka bir yerde ise: "Mâlik kendi arzusu ile iş görür. Vekil öyle değildir." demek suretiyle göstermiştir. Fetih sahibi diyor ki: "Rey ile meşiet (dilek) arasında fark şudur: Rey ile amel etmek kendisi veya başkası için olduğunu itibara almaksızın daha doğru gördüğünü yapmaktır. Meşietle amel ise baştan kendi ihtiyarı ile yapmaktır. Bunda âmirin emrine veya daha doğru şekle uyup uymadığına bakılmaz." Fetih sahibi Hidâye'nin ilk iki farkını eleştirdikten sonra gösterdiği üçüncü farkın (yani kendi arzusu ile amel etmenin) en doğru fark olduğunu söylemiştir.

«Ve elçilik...» Bu bir adama: "Filan kadına git de söyle ki: Kocan sana ihtiyar et (seç) diyor." şeklinde söz havalesinde bulunmaktır. Giden kişi gönderenin sözünü nakleder. Onun sözünü kendisi inşa etmez. Mâlik ile vekil bunun hilâfınadır. Çünkü ulemanın beyanına göre elçi bir sözü ulaştırandan ibarettir. Bana zâhir olan budur.

«Tefvîzin sözleri de üçtür.» Yani istikrâ (arama tarama) neticesinde üç olduğu anlaşılmıştır. Musannıf bunlardan seçmek kelimesiyle işe başlamıştır. Çünkü açık ihbar suretiyle sâbittir. Ama Hidâye sahibinin yaptığı gibi ona ayrı bir fasıl tahsis etmemiştir. Çünkü onu öncekilerden ayıracak bir şey geçmemiştir. Son iki kelime bunun hilâfınadır. Onun için hepsi nâmına bir bâbla yetinmiştir. Nehir. Hâsılı tefvîz kelimesi eam mânâdadır. Onun için bâb ismiyle ayn zikredilmesi münasibtir. Bu üç şey onun nev'ileridir. Bunların her biri için ayrı bir fasıl yapmak münasip olurdu. Fakat musannıf yapmadı. Çünkü muhayyerlik için önceden söz geçmemişti. Bu izahtan anlaşılır ki, musannıfın ikinci nev'i için ayrı bâb yapması münasip düşmemiştir.

«Bir adam karısına seç derse...» ifadesiyle musannıf kadının bunu kabulünden bahsetmekle bunun temlîk olduğuna işarette bulunmuştur. Bu söz yalnız temlîk eden tarafından tamam olur. Meclis bozulmadan sözünden dönse sahih olmaz. Muhayyerliği de mutlak zikretmiştir. Çünkü koca karısına "Talâkı seç." der de kadın: "Talâkımı seçtim." cevabını verirse bir talâk-ı ric'î meydana gelir. Çünkü kocası talâkı açıkça zikredince muhayyeriik meselesi ric'î ile bâin arasında kalır. Bunu Bahır'dan naklen Tahtâvî söylemiştir.

«Emrin elinde olsun.» cümlesini burada söylemeye hâcet yoktur. çünkü bunun için müstakil bir fasıl gelecektir. T.

«Duyduğu mecliste» ifadesinden anlaşılıyor ki, erkeğin meclisine itibar yoktur. Binaenaleyh kadını muhayyer bırakır da kendisi ayağa kalkarsa meclis bâtıl olmaz. Kadının ayağa kalkması bunun hilâfınadır. Onunla meclis bozulur. Bunu Bedayi'den naklen Bahır sahibi söylemiştir. T.

«Çünkü bu iki söz kinâyedirler.» Yani tefvîzin kinâyelerindendirler. Şürunbulâliyye.

«Niyetsiz amel etmezler.» Yani rıza halinde kazaen ve diyaneten amel etmezler. Fakat öfke veya müzakere hallerinde erkek talâkı niyet etmedim iddiasında kazaen tasdik olunmaz. Çünkü bu iki söz hâlis cevap içindirler. Nitekim geçmişti. Artık bu kadının yeni bir nikâh tazelemeden o adamla beraber bulunmasına imkân yoktur. Zira kadın hâkim gibidir. Bunu Fetih ve Bahır sahibleri söylemişlerdir. Sonra bil ki niyetin şart kılınması nefis kelimesini yahut onun yerini tutan başka bir kelimeyi zikretmediğine göredir. Nefis kelimesi yalnız kadının sözünde zikredilmiştir. Nitekim izahı gelecektir. Buna dikkat et. Çünkü ben buna tembihde bulunan kimse görmedim.!

«Kendini boşa...» sözü sarîh olarak tefvîzdir. Niyete muhtaç değildir. Bu sözle bir talâk-ı ric'î meydana gelir. Ama üç talâkı niyet etmek de sahih olur. Nitekim musannıf meşiet faslının başında bunu söyleyecektir.

«Oradan kalkmadıkça ilah...» sözünü atıf harfiyle atfetse daha iyi olurdu. Bunun yerineçekindiğini bildiren bir iş yapmadıkça dese daha kısa ve daha faydalı olurdu.

«Bir vakitle sınırlandırılmış olmasın ilah...» Ona kendisini bugün boşama hakkını verdim derse, o gün kadının bunu duyduğu meclis itibara alınır. Ertesi gün duyarsa artık emri elinde olmaktan çkar. Kadın yokken kocasının tefvîz yaptığı her vakit de böyledir. O müddet geçinceye kadar kadının bundan haberi olmazsa muhayyerliği bâtıl olur. Fetih ve Bahır. Vakitle sınırlandırmak hususunda bu bâbın sonunda fer'î meseleler gelecek. Kabul etmemekle sınırlı müddetin bâtıl olmayacağı görülecektir.

«Vakit geçmiş bulunmasın.» Mânâ şudur: Kadın o mecliste kendisini boşayabilir. Velevki sınırlandırılmayan vakit uzun sürsün. Yahut vakti sınırlandırmış, fakat geçmemiş olsun. Vakti geçerse muhayyerlik sâkıt olur.

«Meclisi hakikaten bozulur.» cümlesinden anlaşılıyor ki, ayağa kalkmakla meclis hakikaten bozulur. Bu söz İzahü'l-lslah'daki ifadeye muhaliftir. Orada şöyle denilmiştir: "Meclis mücerred ayağa kalkmayla değişmese de bununla muhayyerlik bozulur. Çünkü ayağa kalkmak bundan çekinmeye delâlet eder.." Hidâye sahibinin sözünden anlaşılan da budur. Tebyîn'de "Meclis bazen bir yerden başka yere geçmekle hakikaten değişir. Bazen de başka bir işe başlamakla hükmen değişir. H." denilmiştir.

Ben derim ki: Galiba şârih ayağa kalkmayı değişmek mânâsına almıştır. Zira bazen yer değiştirmeye meclisinden kalktı denilir. Otururken ayağa kalktı mânâsı kasdedilmez. Zira meclisin mutlak surette her ayağa kalmakla değişmesi esahhın hilâfınadır.

«Kabul etmediğini gösterecek bir harekette bulunursa» diye kayıdlaması şundandır: Kadını muhayyer bırakır, o da elbise giyer veya su içerse muhayyerliği bâtıl olmaz. Çünkü elbise giymek bazen şâhid çağırmak için olabilir. Susuzluk dahi bazen şiddetli olabilir de düşünmeye mâni teşkil eder. Yabancı söz amelde dahildir. Ama bu mutlak muhayyerlik hususundadır. Muhayyerlik meselâ: Bir ay gibi sınırlı olursa vakit bâki oldukça bununla bozulmaz. Bunu Bahır sahibi söylemiştir. Nelerin kabul etmek veya etmemek sayılacağı hakkında ileride sözün tamamı gelecektir.

METİN

Çünkü bu temlîktir. Binaenaleyh kadının mecliste kabulüne bağlıdır. Tevkil değildir. Onun için dönmesi sahih olmaz. Hatta kadını muhayyer bırakır da sonra onu boşamayacağına yemin eder ve kadın boşanırsa esah kavle göre yemini bozulmaz. Meclisten sonra kadın boş olmaz. Meğerki kendini boşa ve benzeri sözlere: "Ne zaman dilersen yahut her ne zaman dilersen veya dilediğin vakit yahut dilediğinde" sözlerini ziyade etmiş olsun. Bu takdirde meclisle mukayyed olmaz. Dönmesi de sahih değildir. Sebebi yukarıda geçti. Kadına: Ortağını boşa veya ecnebî bir adama: Benim karımı boşa demesine gelince: Bundandönmesi sahihtir. Meclisle mukayyed de değildir. Çünkü bu hâlis tevkildir. Kendini ve ortağını boşa sözü kadın hakkında temlîk, ortağı hakkında tevkil idi. Ancak bunu dilemeye tâlik ederse o zaman tevkil değil temlîk olur.

İZAH

«Kadının mecliste kabulüne bağlıdır.» Şârih buradaki kabulden cevabı kasdetmiştir. Bağlıdır cümlesindeki zamir boşamaya aiddir. Temlîke aid değildir. Çünkü ulemanın açıkladıklarına göre bu temlîk sadece temlîk edenle tamam olur. Kabule bağlı değildir. Zira kadın tefvîzden sonra boş olur. Tefvîz ise temlîk tamamlandıktan sonra olur. Nitekim Fetih ve Nehir'de izah edilmiştir. Bununla anlaşılır ki, bu temlîkin tamamı kabule bağlı olmadığı gibi o mecliste cevaba da bağlı değildir. Çünkü cevap yani boşamak temlîk tamam olduktan sonradır. Cevaba bağlı olan şey boşamanın sahih olmasıdır. Anla!

«Dönmesi sahih olmaz.» sözü bunun tevkil olmadığına tefri' edilmiştir. Çünkü vekâlet lâzım değildir. Tevkil olsa kadını azl sahih olurdu. Bahır sahibi Câmiu'l-Fûsuleyn'den naklen şöyle demektedir: "Kadına talâkı tefvîz etmek vekâlettir. Kadını azletmeye salahiyatdardır diyenler olmuştur. Esah kavle göre kocası azle salahiyatdar değildir." Lâkin temlîk olunca ondan dönmenin sahih olmaması lâzım gelmez. Nitekim Mi'râc'da beyan edilmiş: "Çünkü hibeyle bozulur. Hibe temlîktir, ondan dönmek sahih olur." denilmiştir. Zahîre sahibi bunu ta'lil ederek onun yemin mânâsına geldiğini söylemiştir. Çünkü bu talâkı kadının kendisini boşamasına tâliktir. Fetih sahibi kendisine şöyle itirazda bulunmuştur: "Bu sair vekâletlerde de câridir. Çünkü: onu sattığım vakit cevaz verdim demektir mânâsını tezammun eder. Halbuki ondan dönmek sahihtir. İllet ancak yalnız başına kabulsüz temlîk eden şahısla tamam olan bir temlîk olmasıdır. Tamamı Nehir'dedir."

«Hatta kadını muhayyer bırakır da ilah...» ifadesi tevkil olmadığına dair ikinci tefri'dir. Bilâkis temlîktir. Zira yeminin bozulmasına illet - ki İmam Muhammed'in: Kadının kocasına naib oluşudur, sözüdür - memnu'dur. Nitekim Fetih'de Muhît sahibinin zıyadelerinden naklen beyan edilmiştir. Yani kadın milk sahibi olduğu içindir. Bu izaha göre kocası karısını boşamak için bir adam tevkil etse yemini bozulur. Nitekim yeminler bahsinde inşaallah me'murunun fiili ile yemini bozulduğu anlatılırken gelecektir.

«Meclisle mukayyed olmaz.» Ne zaman ve her ne zaman sözleri umum vakitlere şâmildirler. Sanki o adam: "Hangi vakitte dilersen» demiş gibidir. Dilemek meclise münhasır kalmaz. Vakitte, her vakitte sözleri ise İmameyn'e göre ne zaman sözüyle müsavîdirler. İmam-ı Âzam'a göre bunlar zarf için kullanıldıkları gibi şart için de kullanılırlar. Lâkin emir kadının eline geçmiştir. Artık şüphe ile çıkmaz. Bunu Halebî Minah'dan nakletmiştir.

«Sebebi yukarıda geçti.» Ki bu tevkil değildir. Hatta kadına kendisini boşamak için vekâletverdiğini açıkça söylese yine temlîk olur, tevkil olmaz. Nitekim Câmiu'l-Fûsuleyn'den naklen Bahır'da izah edilmiştir.

«Veya ecnebî bir adama: Benim karımı boşa...» cümlesini boşamakla kayıdlaması şundandır: Bu adam karımın emri senin elindedir demiş olsa o meclise münhasır kalırdı. Esah kavle göre dönmeye hakkı yoktur. Bunu Bahır sahibi Hulâsa'dan nakletmiştir. Meşiet faslında: "Ecnebî bir kimseye hem karımın emri senin elindedir, hem de karımı boşa sözlerinin ikisini de söylese bu hususta tafsilât vardır. Bahır'da zikredilmiştir.

«Çünkü bu hâlis tevkildir.» Yani kendini boşa demesinin hilâfınadır. Çünkü kadın kendi nefsi için amel eder. Binaenaleyh o söz tevkil değil temlîk olur. Bahır.

«Kadın hakkında temlîktir.» Çünkü bu hususta kadın kendisi için iş görür.

«Ortağı hakkında tevkildir.» Çünkü bu hususta başkası hakkına iş görmektedir. Zâhire bakılırsa bu söz umum mecazdan da değildir. Müştereki iki mânâsında kullanmak kabîlinden de değildir. Çünkü boşa sözünün hakikatı birdir. O da boşama emridir. Velevki müteallakına göre üzerine terettüb eden hüküm muhtelif olsun. Nitekim başka birine benim ve senin karını boşa demesi böyledir. O kimse hem vekil, hem asil olmuş olur.

«O zaman temtîk olur.» Artık dönmeye hakkı yoktur. Çünkü emri onun reyine ısmarlamıştır. Mâlik dilediği gibi tasarrufta bulunan kimsedir. Vekil ise dilesin dilemesin kendisinden fiil istenen kimsedir. Bunu Tahtâvî Minah'dan nakletmiştir.

«Tevkil değildir.» Yani velevki vekâleti açıkça söylemiş olsun. Bunu Bahır sahibi Hâniyye'den nakletmiştir.

METİN

Bunların aralarında beş hükümde fark vardır. Temlîkde dönemez, azl de edemez, kocanın delirmesiyle bâtıl olmaz. Meclis ile mukayyeddir. Akılla mukayyed değildir. Binaenaleyh talâkı bir deliye ve aklı ermeyen bir çocuğa tefvîz etmesi sahih olur. Tevkil bunun hilâfınadır. Bahır. Evet, tefvîzi yaptıktan sonra delirse vâki olmaz. Burada ibtidaen müsamaha gösterilmiş, kaidenin aksine olarak bâkâen gösterilmemiştir. Bellenmelidir. Ayaktaki kadının oturması, oturan kadının dayanması, dayanan kadının oturması meşveret için babasını veya başkasını çağırması, talâkı seçtiğine yanında şâhidlik yapacak kimse bulunmadığı vakit şâhid göstermek için şâhidler çağırması - esah kavle göre bunun için yeniden değişsin değişmesin fark etmez. Hulâsa. - ve kadının bindiği hayvanı durdurması meclisi kesmez. Kocası kadını zorla ayağa kaldırır veya onunla zorla cima' ederse meclis bâtıl olur. Çünkü kadının kendini seçmeye imkânı vardır.

İZAH

«Temlîkde dönemez, azl de edemez.» Dönememekten azl edememek lâzım gelmez. Çünküecnebî birine benim karımın emri senin elindedir deyip, sonra seni azlettim ve karımın emrini kendi eline verdim dese azli sahih olmaz. Halbuki tefvîzden tamamiyle dönmüş de değildir. Anla!

«Kocanın delirmesiyle bâtıl olmaz.» Bu onun tâlik olmasına bakaraktır. T.

«Akılla mukayyed değildir.» Beşinci hüküm budur. T.

«Sahih olur.» cümlesi beşinci hüküm üzerine tefri'dir. İzahı Muhît'ten naklen Bahır'da yapıldığına göre şöyledir: Bir kimse karısının emrini aklı ermeyen bir çocuğun veya delinin eline verirse o meclis devam ettiği müddetçe bu onun elindedir. Çünkü bu bir temlîk olup zımnında (altında) tâlik vardır. Binaenaleyh temlîk itibariyle sahih olmazsa tâlik itibariyle sahih olur. Biz de onu tâlik itibariyle sahih kabul ederiz. O adam karısına sanki şöyle demiş gibidir: "Eğer deli sana sen boşsun derse sen boşsun." Temlîk mânâsı itibariyle bu söz her iki tarafla amel etmiş olmak için meclise münhasır kalır. T. Zahîre sahibi diyor ki: "Biz bundan fetva vak'ası olmuş bir meselenin cevabını çıkardık. Sureti şudur: Bir adam küçük karısına talâkı niyet ederek emrin elindedir der de kadın kendini boşarsa sahih olur. Çünkü sözü sen kendini boşarsan sen boşsun takdirindedir." Aklı ermeyen çocuğun konuşması şarttır. Konuşarak kadına talâkı söylemesi sahih olur. Söyleyebilmekten aklı ermesi lâzım gelmez. Bunu Tahtâvî Bahır'dan nakletmiştir.

«Tevkil bunun hilâfınadır.» Yani beş meselede tevkil bunun gibi değildir. Lâkin son mesele hakkında bahis vardır. Biz ondan meşiet faslında bahsedeceğiz.

«Evet, tefvîzi yaptıktan sonra» kendisine tefvîz olunan kimse delirirse talâk vâki olmaz. T.

«Burada ibtidaen müsamaha gösterilmiştir ilah...» Bu ifadenin benzeri Bahır'ın meşiet faslındadır ki şöyle denilmiştir: "Satışa tevkil edilen vekil alış-verişe aklı erecek derecede delirir de sonra satış yaparsa satışı mün'akid olur. Bu sıfatta bir deliyi vekil tâyin etmek bunun hilâfınadır. Çünkü birincide tevkil satış için yapılmıştı. Orada mesuilyet vekilin üzerinde olur ve geçerli değildir. İkincide ise mesuliyeti müvekkilin üzerine olan bir satışa vekil edilmiştir ve onun üzerine geçerli olur. Nitekim Hâniyye'de beyan edilmiştir. Talâkı tefvîz meselesinde aslâ mesuliyet yoksa da lâkin koca tefvîz zamanında aklı ermez haldedir. Yalnız akıllının sözünü anlar. Deli iken boşadığında şart yoktur. İbtidaen deliye tefvîz etmesi bunun hilâfınadır. Velevki hiç akıl etmesin. Bu tâlikin mânâsı itibariyle sahih olur. Satışa tevkilde ise ancak alış-verişe aklı ermesi şartıyla sahih olur ve sanki bunak mânâsındadır. Satışa tefvîz ve tevkilin iki fer'inden anlaşılıyor ki bâkâen gösterilmeyen müsamaha ibtidaen gösterilmiştir. Bu ise fıkhî kaideye muhâliftir. Kaide şudur: ibtidâen müsamaha gösterilmeyen şeyde bâkâen müsamaha gösterilir." Bahır'ın sözü kısaltılmış olarak burada sona erer.

Ben derim ki: Bu kaide Eşbâh'da şöyle ifade edilmiştir: "Dördüncüsü tâbi olan şeylerde başkalarında affedilmeyen şeyler affedilir." Ondan sonra bu kaide üzerine fer'î meseleler getirilmiş, sonra o meselelerin aksine buradaki iki fer'î meseleden başka iki mesele getirilmiştir. Bu surette aksin fer'lerî dört olur.

«Ayaktaki kadının oturması» yerine Câmiu'l-Fûsuleyn'de: "Kadın evin içinde bir taraftan bir tarafa yürürse bâtıl olmaz." denilmiştir. Bahır sahibi diyor ki: "Bunun mânâsı: Kadın ayakta iken ona muhayyerlik vererek arkacığından kadının bir taraftan başka tarafa yürümesidir. Fakat kadın evde otururken onu muhayyer bırakır da ayağa kalkarsa mücerred kalkmasıyla muhayyerliği bâtıl olur. Çünkü bu kabul etmemenin delilidir.

Ben derim ki: Burada şöyle denilebilir: Bu bazı ulemanın kavlidir. Esah kavle göre ise ayağa kalkmasıyla birlikte mutlaka kabul etmediğini gösteren bir delil bulunmalıdır. Nitekim yukarıda geçti.

«Oturan kadının dayanması» meclisi bozmasa da yaslanması ihtilâflıdır. Bazıları bozmayacağını söylemiş, birtakımları döşeği uyuyacakmış gibi hazırlarsa bâtıl olur demişlerdir. Bunu Bahır sahibi Hulâsa'dan nakletmiştir.

«Meşvret için çağırması» meclisi bozmaz. Fakat başka bir iş için çağırırsa meclis bozulur. Çünkü yukarıda gördük ki, ecnebi bir söz kabul etmemenin delilidir.

«Yanında şâhidlik yapacak kimse bulunmadığı vakit» ifadesi yanında hiç kimse bulunmamaya yahut bulunup da onları çağırmamaya sâdıktı. Kadının yanında çağıracak kimseler bulunur da kadın onları bizzat çağırırsa muhayyerliği bâtıl olur. Zâhire bakılırsa bu hüküm meşveret için başkasını çağırdığında dahi câridir. T.

«Esah kavle göre...» Bazıları yer değiştirirse bâtıl olacağını söylemişlerdir. Çünkü mu'teber olan ya meclisin değişmesi yahut kabul etmemektir. Esah olan kabul etmemeyi itibara almaktır. Bunu Bahır sahibi söylemiştir.

"Çünkü kadının kendini seçmeye imkânı vardır." Bunu yapmaması kabul etmediğine delildir. Bahır.

METİN

Kadın için gemi ev gibidir. Kadının hayvanının yürümesi de kendi yürümesi gibidir. Hatta geminin hareket etmesiyle meclis değişmez. Ama hayvanın yürümesiyle değişir. Çünkü hayvanın yürümesi kadına izafe edilir. Meğerki kocasının susmasıyla birlikte cevap vermiş olsun; yahut ikisini birden bir devecinin yeddiği bir yerde bulunsun. Zîra bu gemi gibidir. Kendini seç sözünde üç talâkı niyet sahih değildir. Çünkü seçmenin nev'ileri yoktur. Sen bâinsin yahut emrin elindedir demesi bunun hilâfınadır. Kadın: Ben kendimi ihtiyar ettim yahut ben nefsimi ihtiyar ediyorum derse istihsanen bir talâk-ı bâinle boş olur.

İZAH

«Geminin hareket etmesiyle meclis değişmez.» Çünkü geminin hareketi yolculara izafe edilmez. Bilâkis rüzgara, su vermeye vesaireye izafe edilir. Binaenaleyh geminin hareket etmesiyle muhayyerlik bâtıl olmaz. Muhayyerlik meclisin değişmesiyle bâtıl olur. Fetih.

«Meğerki kocasının susmasıyla birlikte cevap vermiş olsun.» Çünkü bundan daha çabuk cevap vermesi mümkün değildir. Binaenaleyh hükmen meclis değişmiş sayılmaz. Zira meclisin bir olması ancak cevap söze bitişik olsun diye muteberdir. Fasıla verilmemişse bu mevcud demektir. Fetih'de böyle denilmiştir. Çabukluğu Hulâsa sahibi: "Cevabı adımını geçmelidir." şeklinde tefsîr etmiştir. Nehir. Fetih sahibinin: "Hükmen değişmez." sözünün zâhirine bakılırsa cevabının adımından önce olması şart değildir. Çünkü bununla ne hakikaten, nede hükmen değişme hâsıl olmaz.

«Zira bu gemi gibidir.» Yani ikisinde de hareket yolcuya muzaf değildir. Buna kıyasen kadın bir hayvan üzerinde olur da yedicisi de bulunursa hayvanın yürümesiyle muhayyerlik bozulmamak gerekir. Nehir. Remlî bunu kabul etmiştir.

Ben derim ki: Buna kıyas maalfârik denilebilir. Çünkü karı-koca ikisi bir mahmelde bulunur da kendilerini başka biil yederse hareket yeden şahsa nisbet edilir. Çünkü mahmele binen kimse hayvanı yürütmeye imkân bulamaz. Hayvana binen böyle değildir. Onun hayvanı yürütmesi mümkündür. Binaenaleyh başkası yedse bile hareket binen kimseye nisbet edilir. Rahmetî diyor ki: "Eğer hayvan huysuzluk eder de kadın onu idareden âciz kalırsa gemi gibi olmak gerekir. Çünkü o zaman hayvanın fiili binen şahsa nisbet edilmez. Nitekim cinayetler bahsinde gelecektir."

T E T İ M M E : Kadın otururken veya farz namazını yahut vitri kılarken uyur da namazı bitirirse yahut esah kavle göre sünnet-i müekkede kılarsa veya nafile namaza bir rekât daha katarsa yahut ayağa kalkmadan elbise giyerse veya azıcık yer içerse yahut azıcık okur veya tesbih ederse yahut beni niçin kendi ağzınla boşamıyorsun derse muhayyerliği bozulmaz. Fetih sahibi diyor ki: "Çünkü meclisi değiştiren şey ilk sözü kesip başka söze başlamaktır. Bu öyle değildir. Bilâkis bütünü bir mânâya teallûk etmektedir ki, o da talâktır." Tamamı Nehir'dedir.

«Çünkü seçmenin nev'ileri yoktur.» Kadının seçmesi ancak kurtulmayı ve arınmayı ifade eder. Bununla boş düşmesi mukteza yoluyla sâbit olur. Muktezanın ise umumu yoktur. Nehir. Yani ben kendimi seçtim demesinin mânâsı ona bir kimsenin mâlik olmasından onu arıttım demektir. Bu ise ayrılmakla olur. Binaenaleyh ayrılmak muktezadır. O da sözü doğrultmak için zaruret mikdarı sâbit olur. Çünkü kadının kocası ona mâlik iken kendini ondan arıtması mümkün değildir. Binaenaleyh "çünkü ben kendimi ayırdım" cümlesi takdirolunur. Bu muktezadır. Muktezanın umumu yoktur. Çünkü zaruridir. O zaruret mikdarı takdir edilir. Bu mikdar da beynunet-i suğra (küçük ayrılık) dır. Zira kadın kendini kocasının milkinden ancak bununla kurtarır. Beynunet-i kübrayı (büyük ayrılığı) niyet etmesi sahih değildir. Çünkü lâfzın ona ihtimali yoktur. Rahmeti.

«Sen bâisin demesi bunun hilâfınadır.» Çünkü bu söylenmiş sözdür. Umumuna mâni yoktur. Mutlak söylendiğinde en azına yorumlanır ki, o da beynunet-i suğradır. Ama beynunet-i kübrayı niyet ederse sahih olur. Çünkü lâfzının muhtemelidir. Emrin elindedir sözü de böyledir. Bu sözle talâk-ı ric'î yapmak sahih değildir. Çünkü bu kinâye lâfzıyla tefvîz yapmaktır. Bununla vâki olan talâk bâin olur ve her iki beynunete ihtimali vardır. Küçük beynunete yorumlanır. Ama büyüğünü niyet eder de kadın onu lâfzıyla söyleyerek yahut niyet ederek yaparsa sahih olur. Çünkü sözünün muhtemelidir. Bunu Rahmetî söylemiştir.

«İstihsanen» sözü "yahut ben kendimi ihtiyar ediyorum" ifadesine râci'dir. Yani kadın muzarî sîgasıyla söylerse, ben sözünü zikretsin etmesin kıyasa göre talâk vâki olmaz. Çünkü va'dden ibarettir. İstihsanın vechi Âişe (r.a.)'nin: "Bilâkis ben Allah'ı ve Rasûlünü ihtiyar ederim." sözüdür. Bunu Peygamber (s.a.v.) kendini muhayyer bıraktığı vakit söylemiş, Rasûlüllah (s.a.v.) de cevap olarak muteber saymıştır. Bir de muzarî hal mânâsında hakikat gelecek mânâsında mecazdır. Nitekim mezheblerden biri budur. Bunun aksini söyleyenler de vardır. Birtakımları hal ile gelecek arasında müşterek olduğunu söylemişlerdir. Müşterek olduğuna göre burada halen mevcud bir şeyi haber verme olması karinesiyle hal mânâsı tercih edilir. Seçme hususunda bu mümkündür. Çünkü seçmenin yeri kalbtir. Binaenaleyh başka bir yerde mevcud olan bir şeyi dille haber vermek sahih olur. Nitekim şâhidlik meselesinde böyledir. Kadının: "Kendimi boşuyorum." demesi bunun hilâfınadır. Bu sözü mevcud bir talâkı haber vermek mânâsına almak mümkün değildir. Zira ancak dille olur. Câiz olsa onunla bir zamanda iki iş meydana gelmek icab ederdi. Bu ise muhaldir (imkansızdır). Bu izah boşamanın boşuyorum sözüyle meydana ge-mediğine binaendir. Çünkü böyle bir örf yoktur. Evvelce arzetmiştik ki, örf olsa câizdir. Bunun muktezası burada onunla talâk vâki olmakdı. Çünkü inşâdır, ihbar değildir. Fetih'de böyle denilmiştir. Bu satırlar kısaltılarak alınmıştır.

Nehir sahibi diyor ki: "Mi'râc'da mesele talâk yapmayı niyet etmediyse diye kayıdlanmıştır. Niyet etmişse talâk vâki olur." Burada münasip olan müennes zamiriyle ifade etmektir. Çünkü meselemiz kadının "kendimi boşuyorum" sözüdür. Düşün!

METİN

Erkeğin kendini boşa demesi kadının da: Ben boşum yahut ben kendimi boşuyorum cevabını vermesi bunun hilâfınadır, talâk vâki olmaz. Çünkü örf olmadıkça - Cevhere - yahutkadın talâk inşâsını niyet etmedikçe - Fetih - bu bir va'ddir. Karı-kocadan birinin sözünde nefis veya ihtiyara kelimelerinden birini zikretmek bilittifak talâk vuku sahih olmak için şarttır. Bu sözü cümleye bitişik olarak zikretmek de şarttır. Ayrı zikredilirse o mecliste olduğu takdirde sahihtir. Çünkü kadın o mecliste talâk inşasına mâliktir. Aksi takdirde sahih olmaz. Meğerki kadının kendisini ihtiyar ettiğini her ikisi tasdikte bulunsunlar. Bu takdirde sahih olur. Velev ki ikisinin de sözleri nefis kelimesinden hâlî bulunsun. Dürer ve Tâciyye. Behensî ile Bâkânî de bunu kabul etmişlerdir. Lâkin Kemal bunu reddetmiş. Ekmel de kîle (denilmiştir) sözüyle nakletmiştir. Hak olan bunun zayıf sayılmasıdır. Nehir. Erkek karısına bir ihtiyare veya bir talka yahut anneni seç derse kadının seçtim demesiyle talâk vâki olur. Çünkü ihtiyare kelimesini zikretmek nefsi zıkretmek gibidir. Sonundaki (te) harfi birlik ifade etmek içindir.

İZAH

«Ben boşum» ifadesi Cevhere'de, Bahır, Nehir, Minah ve Fetih'de yoktur. Bilâkis Bahır'da bundan sonra gelen fasılda ihtiyar ve diğer kitablardan naklen zikredildiğine göre ben boşum demesiyle bir talâk vâki olur. Çünkü talâkla vasıflanan kadındır, erkek değildir. Bunu şârih dahi gelecek fasılda söyleyecektir. Cevhere'nin ibâresi şöyledir: "Bir adam karısına kendini boşa der de kadın ben boşuyorum cevabını verirse, hem kıyasen hem istihsanen talâk vâki olmaz," Evet, Bahır'ın meşiet faslında Hâniyye'den naklen zikrolunduğuna göre bir adam karısına: Sen dilersen üç defa boşsun der de kadın ben boşum cevabını verirse hiç bir talâk vâki olmaz. Lâkin talâk vâkl olmaması üç talâkı kadının üçü dilemesine tâlik ettiği içindir. Boş sözüyle üç talâk yapmak mümkün değildir. Binaenaleyh hiç bir şey vâki olmaz. Çünkü üzerine tâlik yapılan şey mevcud değildir. Onun için Zahîre sahibi: "Talâk vâki olmaz. Meğer ki kadın: Ben üç defa boşum demiş olsun." ifadesini kullanmıştır. Bu izahtan anlaşılır ki, ben boşum sözü cevap olmaya elverişlidir. Burada onunla talâk olmaması üzerine tâlik yapılon şey bulunmadığındandır.

«Bilittifak...» Çünkü ihtiyar sözüyle talâk vâki olduğu sahabenin icma'ıyla bilinmektedir. İki taraftan birinin açıklayıcı bir söz söylemeleri hususunda dahi sahabenin icma'ı vardır. Bunu Tahtâvî İzahü'l-lslah'dan nakletmiştir.

«Çünkü kadın o mecliste talâk inşâsına mâliktir.» O halde tefsirine de mâliktir. T. Bahır sahibi Muhît ve Hâniyye'den naklen şöyle demiştir: "Kadın o mecliste: Ben kendimi kasdettim derse talâk vâki olur. Çünkü kadın o mecliste oldukça talâk inşâsına mâliktir."

«Her ikisi tasdikte bulunsunlar.» Zâhirine bakılırsa velevki meclis değiştikten sonra tasdikte bulunsunlar talâk vâkidir. Bahır.

«Tâciyye» kelimesi Tâcü'ş-Şeria'ya nisbettir.

«Lâkin Kemâl bunu reddetmiş» ve şöyle demiştir: "Kendisini seçmekle talâk yapmak kıyasa muhâliftir. Binaenaleyh nassın bulunduğu yare münhasır kalır. Bu olmasaydı hal karinesini tefsirle yetinmek mümkün olurdu. Koca talâk vukuunu niyet ettikten ve birbirlerini tasdikten sonra sözle tefsire hâcet kalmazdı. Lâkin bu bâtıldır. Aksi takdirde bana su ver gibi aslâ talâka elverişli olmayan bir sözle mücerred niyet bulundumu talâk vâki olurdu."

«Ekmel de» İnâye adlı eserinde bunu za'f bildiren (kîle) sözüyle nakletmıştir. T.

«Sonundaki (te) harfi birlik ifade etmek içindir.» Yani bazen kadın kendisini bir defa seçer. Kocası ona seç der, o da kendimi seçtim cevabını verirse bir talâk vâki olur. Bazen de müteaddit defa seçer. Meselâ kocası: Üç talâk ile kendini seç der de, kadın seçtim cevabını verirse üçü de vâki olur. Birlikte kaydedince anlaşılır ki, kadını talâk hususunda muhayyer bırakmıştır ve bu söz tefsir edilmiş olur. "Bu söz yukarıda geçen seçmenin nev'ileri yoktur." ifadesi ile çelişki halindedir diye itiraz edilmez. Çünkü bizim söylediğimizden bizzat seçmenin nev'ilere ayrılması lâzım gelmez ki, başka bir söz ziyade etmeden her nev'i niyetle tâyin edilsin. Bunu Fetih sahibi söylemiştir.

METİN

Tatlika sözünü zikretmek, seç lâfzını tekrarlamak dahi böyledir. Kadının babamı yahut annemi veya ailemi yahut kocaları seçtim demesi nefis kelimesinin yerini tutar. Şart olan bunun ikisinden birinin sözünde zikredilmesidir. Nitekim misâlini gösterdik. Binaenaleyh ihtiyara kelimesi zan edildiği gibi kocanın sözüne mahsus değildir. Kadın: Ben kendimi ve kocamı yahut kendimi hayır bilâkis kocamı seçtim derse talâk vâki olur. Gerçi ihtiyar'da talâk vâki olmaz denilmişse de yanlıştır. Evet, kadın bunun aksini söylerse önce söylediğine itibar edilerek talâk vâki olmaz ve emri elinde olmaktan çıkar. Nasılki yahut kelimesiyle atfeder yahut kocası kendisini seçsin diye kadına rüşvet verir o da seçerse, yahut kadın: Ben kendimi aileme kattım derse talâk vâki olmaz. Erkek seç sözünü atıflı veya atıfsız olarak üç defa tekrarlar da kadın seçtim yahut bir seçme seçtim veya birinciyi yahut ortadakini veya sonuncuyu seçtim cevabını verirse, tekrarın delâletiyle kocanın niyeti olmaksızın üç talâk vâki olur.

İZAH

«Tatlika sözünü zikretmek» kadının ifadesinde ise onunla bir tatâk-ı bâin vâki olur. Meselâ kadın: Ben kendimi bir tatlika ile seçtim derse hüküm budur. Çünkü bu sarîh sözle ifadesinde geçerse iş değişir. Onunla bir talâk-ı ric'î meydana gelir. Çünkü bu sarîh sözle tefvîz yapmaktır. Evvelce geçtiği vecihle bunda üçü niyet dahi sahih olur.

«Seç lâfzını tekrarlamak dahi böyledir.» Çünkü tekerrür eden talâk hakkındaki seçimdir. Binaenaleyh teayyün etmiştir. Bunu Tahtâvî İzâh'dan nakletmiştir. Lâkin tekrarın nefis gibitefsir edilmiş sayılması söz götürür. Az ileride gelecektir.

«Kadının babamı seçtim ilah...» demesi nefis kelimesinin yerini tutar. Çünkü onların yanında olmak ancak kocasından ayrılmak onunla beraber bulunmamak içindir. Kavmimi seçtim yahut zîrahm-i mahremimi seçtim demesi bunun hilâfınadır. Zira talâk vâki olmaz. Bu sözün kadının babası veya annesi bulunduğu hale yorumlanması gerekir. Bunlardan biri yok da kardeşi varsa talâkın vâki olması gerekir. Çünkü o zaman kadın âdeten onun yanında bulunur. Fetih'de böyle denilmiştir. Nehir sahibi diyor ki: "Kadın babamı veya annemi seçtim der de bunlar ölmüş bulunur, kardeşi de yoksa hükmün ne olacağını görmedim. Ama talâk vâki olması gerekir. Çünkü bu söz kendimi seçtim sözü yerine geçer."

Hâsılı tefsir edilen sözler sekizdir. Bunfar: Nefis, ihtiyara, tatlika, tekrar, babam, anam, ailem ve kocalar sözleridir. Dokuzuncu bir söz daha ilave edilir ki, o da erkeğin sözündeki sayıdır. Erkek karısına üç defa ihtiyar et der de kadın ihtiyar ettim cevabını verirse, üç talâk vâki olur. Çünkü bu söz talâkı ihtiyar etmek istediğinin delilidir. Müteaddid olan talâkdır. Kadının seçtim sözü ona sarfedilir ve üç talâk vâki olur. Bunu Bahır sahibi söylemiştir.

«Şart olan ilah...» Bu şeylerin karı ile kocadan birinin sözünde bulunması ile iktifa olunması şundandır: Çünkü erkeğin sözünde bulunursa kadının cevap vermesi onun tekrarını tezammun eder. Sanki kadın ben bunu yaptım demiş gibi olur. Kadının sözünde bulunursa lâfızda hassaten ayrılık ifade eden ve talâk ikâ'ında âmil olan şey bulundu demektir. Kocanın niyeti de bulununca ayrılmanın illeti tamam olur ve ayrılık sübut bulur. Nefis ve benzeri bir kelime iki taraftan birinin sözünde zikredilmezse iş değişir. Çünkü belirsiz belirsizi tefsir edemez. Bir de yukarıda geçen icma' vardır. Meselenin tamamı Fetih'tedir.

«Kocanın sözüne mahsus değildir ilah...» Şârih bu ifadeyi Kuhistânî'den almıştır. H. Metinler nefis veya ihtiyara kelimesinin karı ile kocadan birinin sözünde zikredilmesi şarttır derken onlara muhâlif olarak kocanın sözüne nasıl mahsus olabilir.

«Talâk vâki olmaz denilmişse de yanlıştır.» Yani Muhtar şerhi İhtiyar'da kadının sözünden vazgeçmesi meselesinde talâk vâki olmaz denmişse de bu hatadır. Çünkü güvenilir kitablarda nakledilenlere muhâliftir. Bahır.

«Bunun aksini söylerse» yani ben kocamı seçtim, hayır bilâkis kendimi seçtim derse yahut hem kocamı hem kendimi seçtim cevabını verirse talâk vâki olmaz. Bahır.

«Önce söylediğine itibar edilerek talâk vâki olmaz.» Çünkü ondan dönmek sahih olmaz.

«Nasılki yahut kelimesiyle atfederse» talâk vâki olmaz. Emir kadının elinde olmaktan çıkar. Çünkü yahut kelimesi iki şeyden birini bildirmek içindir. Kadının alettayin kendini mi yoksa kocasını mı seçtiği bilinmediği için kendisini alakadar etmeyen bir şeyle iştigal olur ki bu da vazgeçmek sayılır. H.

«Kendimi aileme kattım derse ilah...» Bahır sahibi diyor ki: "Bir adam karısına seç der de kadın: Ben kendimi aileme kattım cevabını verirse talâk vâki olmaz. Nitekim Câmiu'I-Fûsuleyn'de beyan edilmiştir. Ama bu müşkildir. Çünkü kinâye sözlerdendir ve kadının ben bâinim demesi gibidir" H. Bahır sahibi bunu gelecek bâbta zikretmiştir. Biz de cevabını orada vereceğiz.

«Atıflı» yani Arapça vav, fa veya sümme harflerinden biriyle atfederse Fârisî'nin Telhîz şerhinde şöyle denilmiştir: "Sümmeyle atfederek söyler de kocası ikinciyi söylemeden kadın kendisini ihtiyar ederse, kendisi de cima' olunmamışsa birinciyle bâin talâkla boş düşer. Diğerleriyle bir şey vâki olmaz." Bahır.

«Kocanın niyeti olmaksızın» ifadesi Kenz, Hidâye, Sadru'ş-Şehid ve Attâbî'de de bu şekildedir. Vechi şârihin dediği gibi tekrarın talâk murad ettiğine delâlet etmesidir. Telhisü'l-Câmi'de dahi: "Teaddüd yani tekrar talâka mahsustur ve nefisle niyetin zikrine hacet bırakmaz. Lâkin Gâyetü'l-Beyân'da bildirildiğine göre Câmi-i Kebîr'de açıklanan niyetin şart olmasıdır. Bu zâhîrdir." denilmiştir. Kaadîhân ile Ebu'l-Muîn Nesefî buna kâil olmuş, Fetih sahibi dahi bunu tercih etmiştir. Zira seç emrini tekrarlamak bu sözü talâk hakkında zâhir kılmaz. Câiz ki mal hakkında seç yahut mesken hakkında seç demek istemiştir. Bahır sahibi diyor ki: "İhtilâf niyetsiz olarak kazaen vâki olmasındadır. Haddi zatında talâkın ancak bununla vâki olacağında ittifak vardır. Hâsılı rivâyeten ve dirayeten itimad edilen söz niyetin şart olmasıdır, nefsin şart olması değildir."

Ben derim ki Allâme Kâsım ile Makddisî'nin meylettikleri kavle birincisidir. Bahır sahibinin niyetin şart olmasıdır, nefsin şart olması değildir demesi söz götürür. "Çünkü tekrar talâk murad etmeye delildir." sözüne binaen niyet şart değildir diyen dahi tekrarın delâletiyle nefsi zikretmenin şart olmadığını söylemiştir. Nitekim Telhîz'in yukarıda gecen açık ibâresi böyledir. Tekrarı dokuz tefsir kelimesinden sayanlarla niyetin şart olduğunu söyleyenler ve tekrarı talâk muradına delil saymayanlar açıkça yukarıda geçmişti. Nitekim Feth'in yukarıda geçen sözü de açıktır. Kaadihân'ın Ziyâdat şerhinde dahi öyledir. Şu halde tekrar talâk murad etmek için delil sayılmayınca ihtiyar sözü tefsircisiz kalır. Tefsircinin şart olduğunda ise yukarıda icma' nakletmiştik. Binaenaleyh niyet şarttır diyenlere nefsi zikretmek de şart olmak lâzım gelir. Niyetle tefsir hâsıl olmaz. Çünkü Fetih'de şöyle denilmiştir: "Seçmekle talâk ikâ'ı kıyasa muhâliftir. Binaenaleyh nassın bulunduğu yere münhasır kalır. Bu olmasaydı hal karinesini tefsirle yetinmek mümkün olurdu ilah..."

Evet, yukarıda geçen ihtilâf talâkın yalnız kazaen vukuunda olduğuna göre şöyle demek gerekir: "Kocanın tekrarla birlikte nefsi zikretmesinde bilittifak niyet şart değildir. Biliyorsun ki ihtilâfın mercii tekrarın talâk muradına delâlet hususunda nefis kelimesinin yerini tutuptutmamasıdır. Sarahaten nefis kelimesi zikredilmesi talâk muradına delâlet teayyün eder ve artık kazaen niyetin şart olması hususunda hilâfa mahal kalmaz. Çünkü nefis kelimesini zikretmesi niyeti olmadığı hususundaki dâvâsını yalanlar. Nitekim talâkın kinâyelerinde geçmişti ki delâlet niyetten daha kuvvetlidir. Çünkü delâlet açık, niyetse kapalıdır.

Şu halde geçen hilâfın tekrar suretinde niyet şart mıdır değil midir meselesine aid olduğu teayyün eder. Bunun yeri ise nefsi yahut nefis yerini tutacak bir sözü zikretmediği zamandır. Burada bana zâhir olan budur. Bunu düşün! Çünkü biriciktir. Bundan anlarsın ki, buradaki «niyetsiz olarak» dememizle bâbın başında musannıfın "talâkı niyet ederek" demesi arasında birbirine aykırılık yoktur. Çünkü onun evvela söylediği niyet şarttır sözü ancak nefis kelimesiyle onun benzeri olan tefsir kelimelerinden biri kocanın sözünde zikredilmediğine göredir. Böyle bir kelime ancak kadının sözünde zikredilmıştir. Birıaenaleyh karı-kocanın birbirlerinden ayrılmalarının illeti tamam olmak için niyet şarttır. Nitekim evvelce Fetih'ten nakletmiştik. Demiştik ki; öfke veya müzakere kazaen niyetin yerini tutar. Fakat nefis veya benzeri erkeğin sözünde zikredilirse kazaen niyete hâcet yoktur. Çünkü hassaten ayrılmakta kullanılan şey mevcuddur. Acaba kocanın sözünde tekrar nefis kelimesi gibi tefsirci midir ve niyetin yerini tutar mı tutmaz mı? Dinlediğin hilâf buradadır. Nefis kelimesi veya benzeri ne erkeğin, ne kadının sözlerinde zikredilmemiş olursa aslâ talâk vâki olmaz. Velev ki niyet etmiş olsun.

«Üç talâk vâki olur.» sözü bazı nüshalarda niyetsiz sözünden önce zikredilmiştir. Minah'da da öyledir. En münasibi odur. Çünkü üç talâka da niyet şart olmadığını ifade eder. T.

METİN

İmameyn: "Birinciyi seçtim sözünden sonuna kadar bir talâk-ı bâin vâki olur." demişlerdir. Tahâvî bu kavli benimsemiştir. Bahır. Ali Makdisî dahi bunu kabul etmiştlr. Hâvi'l-Kudsî'de: Biz bununla amel ederiz o kadar." denilmiştir. Bu gösterir ki, müftabih kavil İmameyn'in kavlidir. Çünkü ulemanın biz bununla amel ederiz demeleri fetvaya alem olan sözlerdendir. Eşbâh'a hâşiye yazan Şeref-i Gazzî'nin elyazısıyla böyle denilmiştir. Zikredilen muhayyer bırakmaya cevap olarak kadın ben kendimi boşadım yahut ben kendimi bir tatlika ile seçtim veya ilk talâkla seçtim derse esah kavle göre bir talâk-ı bâinle boş olur. Çünkü kocası talâk-ı bâini tefvîz etmiştir. Kadın ondan başkasına mâlik değildir.

İZAH

«Birinciyi seçtim.» diye kayıdlaması şundandır: Zira seçtim veya bir seçiş seçtim sözüyle bilittifak üç talâk vâki olur. Kezâ bir defa seçtim veya bir kerre ile seçtim yahut birle veya bir seçişle gibi kelimelerle bütün imamlarımızın kavline göre üç talâk vâki olur. Bahır.

«Sonuna kadar» yani ortayı veya sonuncuyu seçerse demektir. Maksad kadının birinciyiseçtim veya ortadakini seçtim yahut sonuncuyu seçtim dediğini anlatmaktır. Bununla beraber kadının bunları atıf edatıyla üçünü birden zikretmiş olması da ihtimal dahilindedir.

«AIi Makdisî dahi bunu kabul etmiştir.» Burada şöyle denilebilir: "Makdisî Kenz'in Nazmını şerhederken sadece iki kavli hikâye etmiş; sonra İmameyn'in kavlinin vechini anlatmış, arkacığından da İmam-ı Âzam'ın kavlini tevcih etmiştir."

«Bu gösterir ki ilah...» sözüne karşı şöyle denilebilir: "Bütün metin sahibleri İmam-ı Âzam'ın kavline göre hareket etmiş, Hidâye sahibi onun delilini geriye bırakmıştır. Binaenaleyh âdeti vecihle tercih edilen kavil odur. Fetih sahibi ile başkaları bu kavli izah ve yapılan itirazları def hususunda uzun sözler söylemişlerdir. Bahır ve Nehir sahibleri de Fetih sahibine uymuşlardır. Binaenaleyh metin ve şerh yazarlarının itimad ettikleri kavil odur. Hâvi'l-Kudsî'nin itimad ettiği kavil onun karşısında duramaz.

«Zikredilen muhayyer bırakmaya cevap olarak» yani üç defa tekrara cevap olarak demektir. Nitekim Nehir'de belirtilmiştir. Bahır'ın ibâresi ise: "Erkeğin seç demesine cevap olarak" şeklindedir.

«Esah kavle göre» yerine doğrusu budur demek daha münasibtir. Çünkü Hidâye ile bazı Câmi-i Sağîr nüshalarında "Kocası karısına mâliktir." denilmişse de şârihler kesin olarak bunun yanlış olduğunu söylemiş lerdir. Bahır'da: "Bu bir rivayettir." denilmişse de bunu da Nehir sahibi reddetmiştir.

«Çünkü kocası talâk-ı bâini tefvîz etmiştir.» Muhayyer bırakmak kinâyedir. Binaenaleyh onunla talâkı bâin vâki olur.

«Kadın ondan başkasına mâlik değildir.» Zira kadının talâk îkâ'ına itibar yoktur. itibar kocasının tefvîzınadır. Görmüyor musun kocası ona bâin talâkı veya ric'îyi emreder de kadın aksini yaparsa kocasının emrettiği olur. Bahır.

METİN

Bir boşama hususunda emrin elindedir yahut bir boşama seç der de kadın kendini seçerse bir talâk-ı ric'î ile boş olur. Çünkü kocası talâkı ona sarîh sözle tefvîz etmiştir. Beynunet ifade eden bir kelime sarîh sözle birlikte söylenirse ric'î olur. Aksi de böyledir. Musannıf cümleyi fî edatıyla kayıdlamıştır. Bâ ile kayıdlarsa hüküm yine böyledir. Kendini boşaman için yahut kendini boşayıncaya kadar emrin elindedir demesi bunun hilâfınadır. Çünkü talâk-ı bâinle boş olur. Nasılki nafakam sana ulaşmazsa emrin elindedir. Ne zaman istersen kendini boşa dedikten sonra nafaka kadına ulaşmaz da kendini boşarsa talâk bâin olur. Çünkü talâk lâfzı emrin elindedir sözünün içinde yoktur.

FER'Î MESELELER : Bir kimse bir adama benim karımı muhayyer bırak derse, o kimse muhayyer bırakmadıkça kadın muhayyer olmaz. Ona muhayyer olduğunu haber ver demesibunun hilâfınadır. Çünkü muhayyerliği ikrar etmiştir.

Bir adam karısına: Sen istersen boş ol ve seç der de kadın diledim ve seçtim cevabını verirse iki talâk vâki olur. Bugün ve yarın seç derse birleşir. Yarın da seç derse talâk müteaddid olur.

Bir adam karısına: Bugün seç yahut bu ay emrin elinde olsun derse kadın günle ayın bakiyesinde muhayyer olur. Fakat bir gün veya bir ay derse konuştuğu saatten yarının o saatine kadar ve konuştuğu saatten ayın otuzuncu günü tamamlanıncaya kadar seçmeye hakkı olur. Bu muhayyerliği kadına ay başında verirse kadın ayın ilk gecesi ile iIk gününde muhayyer olur. Vakitle sınırlandırılan muhayyerlik vazgeçmekle bâtıl oluvermez. Kadın bilsin bilmesin vaktin geçmesiyle bâtıl olur.

İZAH

«Kadın kendini seçerse" sözü ile musannıf seçtim kelimesinin hem seçmeye, hem de emrin elindedir sözüne cevap olabileceğine işaret etmiştir. Nitekim ilerde de gelecektir. Bunu Tahtâvî söylemiştir.

«Beynunet ifade eden bir kelime ilah...» sözü bir sualin cevabıdır. Sual şudur: Emrin elindedir sözü ile seç sözünün ikisi de beynunet (ayrılmak) ifade ederler. O halde onlara bâinden başka mânâ vermek câiz olmamalıdır. Salhânî diyor ki: "Buradan anlaşılır ki, bir adam karısına ruhun boş olsun dese talâk-ı ric'î meydana gelir."

«Aksi de böyledir.» Yani sarîh bir söz kinâye ile birlikte kullanılırsa talâk bâin olur. Meselâ: Sen boşsun bâinsin sözü böyledir. H.

«Çünkü talâk-ı bâinle boş olur.» Zira talâkı kadına bâin sözü ile tefvîz etmiştir.

«Çünkü talâk lâfzı emrin elindedir sözünün içinde yoktur.» Bu cümle her üç meselenin illetidir. T.

«Ona muhayyer olduğunu haber ver demesi bunun hilâfınadır.» Yani o kimse haber vermeden kadın işitir de kendini seçerse talâk vâki olur. Çünkü haber vermesini emretmek, haber verilecek şeyin önce olmasını gerektirir ve bu kadını muhayyer bıraktığını ikrar sayılır. Bahır.

«İki talâk vâki olur.» Bunlardan biri diledim, diğeri de seçtim sözüyle olur. Çünkü kocası ona biri sarîh diğeri kinâye olmak üzere iki talâk tefvîz etmiştir. Sarîh zikredildiği halde kinâye niyete muhtaç değildir. Bahır.

«Birleşir» Hatta kadın o gün seçmeyi reddederse o söz aslından bâtıl olur. Hindiyye. Bugünün ve yarının içinden seç demesi de böyledir. Nitekim Bahır'da belirtilmiştir. T.

«Yarın da seç derse» yani bugün seç, yarın da seç derse, seç kelimesini tekrarlaması karinesiyle burada iki muhayyerlik vardır. T. Hangi sözler birleşir, hangileri birleşmezbundan sonraki bâbta gelecektir.

«Bugün seç ilah...» Bugün diyerek belirli söyleyince mâlum olan o gün anlaşılır. Muhayyerlik geçmiş güne aid değildir. Kadın o gün geçinceye kadar muhayyerdir. Bu da o gün güneşin kavuşmasıyla olur. Ay meselesinde de hilâli görmekledir. Sene demişse Zilhicce ayının tamamlanmasıyladır. Nitekim bir adam bugün yahut bu ay veya bu sene konuşmayacağına yemin etse bu şekilde hareket edilir. Ama günü ve ayı belirsiz zikrederse o zaman bütünü anlaşılır. Günün başlangıcı muhayyer bıraktığı andan ise ertesi gün o anda sona erer. İkisinin arasına gece bizzarure girer. Halbuki gece ayrıca güne tâbi olmazdı. Herhalde bu mesele bundan istisna edilmiş olacaktır. Rahmetî. Şârihin zikrettiği Cevhere'den alınmıştır. Gelecek fasılda Bahır'ın ibâresi Zahîre'den naklen şöyledir: "Bir gün veyn bir ay yahut bir sene emrin elindedir derse, o saatten itibaren zikredilen müddet tamamlanıncaya kadar kadının emri elindedir. "Bu ibâre ihtimallidir. Müddetin geceleyin yahut ikinci gün tamamlanması murad edilmiş olabilir. Gecenin dahil olup olmaması da ihtimallidir. Lâkin ulemanın yeminler bahsinde açıkladıklarına göre ben fülanca ile bir gün konuşmam diye yemin eden bir kimse araya gece girmekle beraber o günü ertesi günün bir kısmıyla tamamlayacaktır.

«Ayın otuzuncu günü tamamlanıncaya kadar...» Çünkü tefvîz ayın bir kısmında olmuştur. Hilâli itibara almak mümkün değildir. Binaenaleyh bilittifak günlerle itibar edilir. Zahîre. Bunun mefhumu şudur ki: hilâl doğduğu zaman söylemiş olsa icare meselesinde olduğu gibi hilâli görmekle itibar olunur.

«İlk gecesi ile ilk gününde muhayyer olur.» Çünkü baş ayın evvelidir. Ay kelimesinin altında biri gece diğeri gündüz olmak üzere iki nev'i vardır. Gecelerin evveli ayın ilk gecesi, günlerin evveli de ayın ilk günüdür. T.

 

            EMRİN ELİNDEDiR BÂBI

 

METİN

Bu söz seçmek sözü gibidir. Yalnız üçü niyet meselesinde ondan ayrılır. Bir adam karısına emrin elindedir yahut solundadır veya burnundadır yahut dilindedir diyerek üç talâk tefvîzini niyet ederse, kadın bulunduğu mecliste kendimi bir talâkla seçtim yahut kendimi kabul ettim veya emrimi seçtim yahut sen bana haramsın veya sen benden bâinsin yahut ben senden bâinim veya boşum dediği takdirde üç talâk vâki olur. Velevki kadın küçük olsun. Çünkü bu söz tâlik gibidir. Bezzâziye. Kezâ kadının babası ben bunları kabul ettim derse hüküm yine budur. Hulâsa. Ama bunu kadın küçükse diye kayıdlamak gerekir. Sana talâkını ödünç verdim, senin emrin Allah'ın ve senin elindedir, benim emrim senin elindedir sözleri de muhtar kavle göre emrin elindedir sözü gibidir. Hulâsa. Allah Teâlâ'nın ismini zikretmek teberrük içindir. Üçü niyet etmezse bir talâk vâki olur.

İZAH

Burada emir hal mânâsına, el de tasarruf mânâsınadır. Bunu Misbah'dan naklen Bahır sahibi söylemiştir. Şu halde mânâ: Erkeğin karısının tesarrufuna verdiği talâkın kadın tarafından yapılması bâbı demektir. T. Evvelce söylemiştik ki, burada münasip olan bâb değil fasıl demektir.

«Seçmek sözü gibidir.» Yani niyetin şart olması nefis kelimesinin veya onun yerini tutacak başka bir kelimenin zikredilmesi, kocanın sözünden dönememesi ve tefvîzı yaptığı meslisle yahut kadının tefvîzı öğrendiği meclisle mukayyed olması ve şayet sınırlı ise kadının müddeti bilmesi ile mukayyed olması hususlarında seçmek kelimesi gibidir.

«Yalnız üçü niyet meselesinde ondan ayrılır.» Çünkü burada üçü niyet sahihtir. Muhayyer bırakmada ise sahih değildir. Çünkü emir cinstir. Umuma hususa ihtimali vardır. Bunlardan hangisini niyet ederse niyeti sahih olur, Bedayi'de burada nefis kelimesinin zikredilmesi şart değildir denilmiştir. Ama bu umumiyetle kitaplardakine muhâliftir. Nitekim Bahır ve Nehir'de belirtilmiştir.

«Emrin elindedir.» Tâlik yaparak şu haneye girersen emrin elindedir demesi de öyledir. Kadın o haneye ayak basar basmaz kendini boşarsa boş düşer. iki adım yürüdükten sonra boşarsa boş düşmez. Çünkü emir elinden çıktıktan sonra boşamıştır. Bunu Muhît'ten naklen Bahır sahibi söylemiştir. Attâbîyye'de: Bir adam yürürse muhayyerliği bâtıl olur." de- nilmişse de bu söz bir ayağının eşik üzerinde olmasına, diğeriyle içeri gir-mesine yorumlanır. Evvelki söylediğimiz ise eşiğin dış tarafında bulun- duğuna göredir. Böylece ilk adımla girişin evvelini geçmiş olmaz, ikinci adımla geçer ve emir elinden çıkar.Makdisî.

«Yahut solundadır ilah...» Bezzâziye'de: "Emrin gözündedir ve emsali bir söz söylerse niyeti sorulur." denilmiştir. Bahır.

«Üç talâk tefvîzını niyet ederse...» sözüyle diyaneten mutlaka tefvîzı niyet lâzım olduğuna, kazaen halin delâleti gerektiğine işaret etmiştir. Ni-tekim Bahır'da belirtilmiştir. Üçü niyet sözüyle neden ihtiraz ettiği ileride gelecektir. Musannıf bu lâfızların talâk îkâ'ından değil talâkı tefvîzdan ki-nâye olduklarına da işaret etmiştir. Hatta bu sözlerle talâk yapmayı niyet ederse vâki olmaz. Çünkü lâfzın kendisi bunu taşımaz. Emrin elindedir sö-zünden başkalarında bu açıktır. Emrin elindedir sözü ise talâk îkâ'ına ih-timallidir. Çünkü kocası bâinle boşarsa kadının emri elinde olur. Herhalde bunu örf olmadığı için talâk îkâ'ından kinâye yapmamıştır. Rahmetî.

«Üç talâk vâki olur.» Çünkü seçmek emrin elindedir sözüne cevap teşkil edebilir. Bir kelimesi seçmenin sıfatıdır ve kadın sanki "kendimi bir defa ile seçtim" demiş gibi olur. Bununla da üç talâk meydana gelir. Nehir. kendini boşa sözünde ise seçmek bu söze cevap teşkil edemez. Nitekim bundan sonraki fasılda gelecektir.

«Velev ki kadın küçük olsun.» Bundan önceki bâbta Zahîre'den naklettiğimiz fetva vak'ası budur.

«Çünkü bu söz tâlik gibidir.» Yani temlîk olsa da bunda tâlik mânâsı vardır. Nitekim izahı muhayyerlik meselesinde geçmişti.

«Ama bunu kadın küçükse diye kayıdlamak gerekir.» Bu ifade söz götürür. Müntekâ'dan naklen Hulâsa'nın ibâresi şöyledir: "Kadına emrin babanın elindedir der de babası da bunu kabul ettim derse kadın boş olur. Kezâ kadına emrin elindedir der de kadın kendimi kabul ettim cevabını verirse boş düşer. Böyle bir sözden kadının küçüklüğü anlaşılamaz. Çün- kü kadın yetişkin de olsa kocası emri bir ecnebînin eline verebilir. Hulâ-sa'nın ibâresinde kadının emrini eline verdiğine, kabulü babasının yaptı-ğına dair bir söz yoktur ki şârihin Nehir sahibine uyarak söyledikleri ye- rinde olsun. Rahmetî.

Ben derim ki! Şu da var: Kadına emrin elindedir demek kendi nefsini seçmesi hususunda tâlik mânâsına gelir. Binaenaleyh kadın küçük bile olsa babasını kabul etmesi sahih olamaz. Kezâ emri babasının eline ve-rirse kadın büyük bile olsa onun kabul etmesi doğru olamaz. Çünkü tâlik edilen şey mevcud değildir.

«Allah Teâlâ'nın ismini zikretmek teberrük içindir.» Yani emir yalnız başına kadının elinde olur.

«Üçü niyet etmezse bir talâk vâki olur.» "Üçü niyet sözüyle neden ihtiraz ettiği ileride gelecektir." dediği budur. Bu söz hiç aded niyet etme-meye yahut hür kadın hakkında bir veya iki talâkı niyet etmeye sâdıktır. Niyet ederse bir talâk-ı bâin vâki olur. Evvelce arzetmiştik ki, diyaneten talâkı kadına tefvîzi niyet etmesi kazaen halin delâleti mutlaka tâzımdır. Bahır.

METİN

Kadın kendini üç defa boşar da erkek ben biri niyet etmiştim derse, delâlet bulunmadığı takdirde erkeğe yemin verdirilir. Kadının delâlet bu-lunduğuna dair beyyinesi kabul edilir. Nitekim geçmişti. Meclisin bir ol-ması, kadının bilmesi nefis kelimesini veya onun yerini tutacak başka bir kelimeyi zikretmek şarttır. Kadının emri elinde olduğunu kocası söyler de kadın bunu bilmez fakat kendini boşarsa boş olmaz. Çünkü şartı yoktur. Hâniyye. Erkek tarafından karı boşamaya yarayan her söz kadın tarafın-dan cevap olmaya da yaramaz. Binaenaleyh kadın ben boşum yahut ken-dimi boşadım derse talâk vâki olur. Seni boşadım derse bunun hilâfınadır. Çünkü talâkla kadın vasıflanır, erkek vasıflanmaz. İhtiyar. Bundan hassa-ten seçmek lâfzı müstesnadır. Çünkü bu söz talâk lâfızlarından değildir. Ama kadın tarafından cevap olmaya yarar. Bedayi.

İZAH

«Delâlet bulunmadığı takdirde erkeğe yemin verdirilir.» Fakat üçe delâlet bulunursa, meselâ üç talâkı müzakere ederler yahut üç parmakla işaret ederse bu delâletle amel edilir.

«Kadının delâlet bulunduğuna dair beyyinesi kabul edilir.» Yani öfke veya müzakere halinde olduğuna dair beyyinesi kabul edilir. Ama niyeti buydu diye getirdiği beyyine kabul edilmez. Meğerki bu niyette olduğunu ikrar etti diye beyyine getirmiş olsun. Nitekim İmâdiyye'den naklen Nehir'de beyan edilmiştir.

«Nitekim geçmişti.» Yani kinâyeler bâbının başında geçmişti. H. «Bunun yerini tutacak başka bir kelime...» İhtiyara kelimesi gibi, em-rimi seçtim demesi gibi. T. Babamı veya annemi yahut ailemi veya koca-ları seçtim demesi de böyledir. Nitekim muhayyerlik bâbında geçmişti. Zâhire bakılırsa burada tekrarda muhayyerlik bâbındaki tekrar gibidir.

«Kadının emri elinde olduğunu söyler de ilah...» cümlesi "kadının bilmesi şarttır" cümlesinin muhterizîsidir. Yani bilmesi şarttır sözüyle bundan ihtiraz etmiştir. Diğer ikisini zikretmemesi anlaşıldıkları içindir. Kadın meclis sona erdikten sonra kendini ihtiyar ederse talâk vâki olmaz. Ama bu mutlak söylediğine göredir. Sınırlı söyler meselâ bir gün emrin elindedir derse kadının muhayyerliği o müddetin devamıncadır. Kadına emrin elindedir der de o da seçtim cevabını verir fakat kendimi demezse, bu mânâda başka bir sözde söylemezse talâk vâki olmaz. Rahmetî.

«Boş olmaz.» Vekil gibidir. Vekil vekâlet işini bilmezden önce vekil değildir. Hatta tesarrufta bulunsa tesarrufu sahih olmaz. Vasî bunun hilâ-fınadır. Çünkü o mirâsçılık gibi hilâfettir. Bezzâziye.

«Erkek tarafından karı boşamaya yarayan her söz ilah...» Bu kaideyi Bahır sahibi Bedâyi'den nakletmiştir. Ama ben onu açıklayan görmedim. Onu izah hususunda bana zâhir olan şudur: Maksad maddesiyle, heyetiyle lâfzı teşhis değildir. Bazılarının dediği gibi zamirleri ve şekilleri değiştirmek suretiyle de değildir. Maksad kadının lâfzı öyle bir şeye isnad etmesidir ki kocası ona isnad etmiş olsa talâk vâki olur. Bu suretle kocası tarafından talâk yapmaya yarayan söz kadın tarafından cevap olmaya yarar. Binaenaleyh kadının sen bana haramsın veya sen benden bâinsin yahut ben senden bâinim demesi yukarda geçtiği vecihle cevap olabilir. Çünkü ilk iki sözde kadın hörmet ve ayrılığı kocasına isnad etmiştir.

Bunları kocası kendisine isnad etmiş olsa, mesela ben sana hara-mım yahut ben senden bâinim dese, talâk vâkl olurdu. Üçüncüde kadın ayrılmayı kendisine isnad etmiştir. Bunu kocası da kadına isnad etmiş olsa ve sen benden bâinsin dese talâk vâki olurdu. Kadının ben boşum yahut kendimi boşadım demesi de böyledir. Talâkı kendine isnad etmiş-tir, bunlar cevap olabilir. Çünkü kocası talâkı kadına isnad etse talâk vâki olurdu. Kadının kocasına seni boşadım demesi bunun hilâfınadır. Ko-casına sen benden boşsun demesi de öyledir. Çünkü talâkı kocasına is- nad etmiştir. Halbuki kocası onu kendine isnad etmiş olsa talâk vâki ol-mazdı. Bu söz kocası tarafından boşamaya elverişli olmayınca karısı ta-rafından cevaba da elverişli olmaz. Bu kaideyi izah hususunda doğru söz budur. Bununla bazılarının: "Bu kaîde şu son sözle bozulur: Çünkü kocası karısına seni boşadım derse talâk vâki olur." iddiası sâkıt olur. Bu iddia maksad zamirleri ve kelime şekillerini değiştirmek olduğuna göredir. Halbuki murad o değildir. Murad bizim söylediğimizdir.

Sonra bilmelisin ki ulemanın: "Koca tarafından karı boşamaya yara-yan her söz." demelerinden murad: Kadın talâkını istedikten sonra niyete tevakkuf etmeden boşamaya yarayan sözlerdir. Çünkü Câmiu'I-Fûsu-leyn'de şöyle denilmiştir: "Asıl şudur ki: kadın talâkını istedikten sonra kocası tarafından talâk sayılacak her şeyle verilen cevap talâktır. Talâk kadının eline verildikten sonra kadın böyle bir sözü kendine söylerse boş düşer. Beni boşa der kocası sen haramsın yahut bâinsin veya hâlisin ya-hut berîsin cevabını verirse kadın boş olur. Talâk kadının eline geçtikten sonra bunları kadın söylerse yine boş olur. Kocasına beni boşa der de o da ailene katıl cevabını verir ve ben talâk niyet etmedim derse tasdik olunur. Kadın emir kendi eline geçtikten sonra bunu söyler ve kendimi aileme kattım derse yine boş olmaz. "Yani bu söz redde ihtimalli olan kinâyelerdendir. Binaenaleyh öfke ve müzakere hallerinde niyete bağlıdır. Kadın talâkı istedikten sonra ancak niyet varsa talâk yapmak için teayyün eder. Haram ve bâin sözleri bunun hilâfınadır. Çünkü bunlarla müzakere halinde niyetsiz talâk vâki olur demek istiyor. Bununla Bahır sahibinin müşkil gördüğü mesele bertaraf edilmiş olur. Bahır sahibi ben kendimi kattım sözüyle ben bâinim sözü arasındaki farkı müşkil saymıştır. Anla!

«Çünkü bu söz talâk lâfızlarından değildir.» Bununla talâk yapmayı niyet etse talâk olmaz. Zira ikâ' değil tefvîz kinâyesidir. Lâkin evvelce geçtiği vecihle kıyasa muhâlif olarak bilicma' kadın tarafından cevap sa-yılacağı sâbit olmuştur. Emrin elindedir sözü de bunun gibidir. Musannıfın onu istisna etmemesi kadın tarafından cevaba elverişli olmadığı içindir. Kadın emrim elimdedir diyemez. Nitekim bunu Bahır sahibi açıklamıştır.

METİN

Lâkin bu kaideye: "Yukarıda geçtiği gibi kadının veya babasının ka-bul etmesiyle cevap sahihtir." diye itiraz olunur. Düşün! Kadının kocasına cevaben kendimi bir defa boşadım yahut kendimi bir talâkla seçtim sözüyle bir talâk-ı bâin vâki olur. Zira tekarrur etmiştir ki muteber olan kadının talâk îkâ'ı değil kocasının tefvîzıdır. Erkeğin: "Bugün emrin elindedir ve yarından sonra" sözünde gece dahil değildir. Çünkü bu sözler iki temlîktir. Kadın o gün emri elinde olmasını reddederse emir o gün için bâtıl olur. Yarından sonra yine emri elindedir. Kadın kendini geceleyin boşarsa sahih olmaz. Hem ancak bir defa boş düşer. Emrin bugün ve yarın elindedir sözünde gece dahildir. Kadın o gün bu sözü reddederse ertesi güne kalmaz. Çünkü bir tefvîzdan ibarettir. Ama bugün emrin elindedir, yarın da emrin elindedir derse bunlar iki emir olur. Hâniyye. Hâniyye sahibi hilâf zikretmemiştir. Gece dahil değildir. Nitekim bu âşikârdır.

İZAH

«İtiraz olunur.» Yani kabul erkek tarafından talâk îkâ'ına yaramasa da burada cevap olmaya yarar diye itiraz edilmiştir. İtirazı yapan Bahır sahibidir. Ama ona şöyle cevap verilebilir: "Kadının kabul etim demesi kendimi seçtim demesinden ibarettir. Binaenaleyh müstesnada dahildir."

«Zira tekarrur etmiştir ki ilah...» cümlesi bâin olur sözünün illetidir. Yani kadın ric'î talâk ifade eden sarîh sözle cevap verse de talâk bâin olur. Zira kadın kendi emrine ancak onunla mâlik olur, talâk-ı ric'î ile mâlik olamaz. Üç değil de bir talâk olmasının illetine gelince o da şudur: Kadının sözünde bir kelimesi bir masdarın sıfatıdır. Bu masdar talkadır. Çünkü lafzî amilin hâs olması mukadderin de hâs olmasına karinedir. Bu suretle ben kendimi birle boşadım ve ben kendimi birle seçtim sözleri arasında fark hâsıl olur ve bazılarının; "ikincide de bir talâk vâki olması gerekir." sözü defedilmiş olur. Tamamı Fetih'dedir.

«Gece dahil değildir.» Musannıf gece ile cinsi murad etmiştir. Binaenaleyh iki geceye de şâmildir. Kezâ fasıla teşkil eden gün de dahil değildir. Musannıfın bundan bahsetmesi açık olduğu içindir. H. Hâvi'l-Kudsî'de:"Burada iki geceyle yarın dahil değildir." denilmiştir.

«Çünkü bu sözler iki temliktir.» Bahır sahibi şöyle demektedir: "Çünkü bir zamanı kendi misli bir zaman üzerine atfetmek ve aralarını her ikisinin misli bir zamanla ayırmak zikredilen emrin birinciyle kayıdlanmasını, diğer emrin ikinci ile kayıdlanmasını kasid hususundaaçıktır. Binaenaleyh bugün sözü münferiden ele alınır. Zikredilen hükümde sonrakiyle biraraya toplanmaz. Çünkü cümle cümle üzerine atfedilmiştir. Yani emrin bugün elindedir ve emrin yarından sonra elindedir denilmiş gibidir. Bugün sözü ayrı söylense gece hükümde dahil değildir. Şu halde başka bir cümle üze-rine atfedildiği zaman dahi öyledir." H.

«Kadın kendini geceleyin boşarsa sahih olmaz.» Yani iki geceden birinde boşarsa sahih olmaz. Bu "gece dahil değildir" sözünden anlaşılan mânâyı açık olarak ifadeden ibarettir. H.

«Hem ancak bir defa boş düşer.» Şârih bu sözle bir vehmi defetmek istemiştir ki, o da kadının kendini her gün iki defa boşaması câiz olmakla bunların iki temlîk olması gerekmektedir. H.

Ben derim ki: Bu söz bu mânâda açık bir nakil bulunmasına muhtaç-tır. Çünkü iki sözün iki temlîk olması kadının kendini bugün ve yarından sonra boşamaya hakkı olduğunu gösterir. Minah sahibi diyor ki: "Vakitleri birbirinden ayrılmakla bunların iki emir olduğu sübut bulunca kadın için iki vaktin her birinde ayrıca muhayyerlik sâbit olur. Bunların birini reddetmekle diğeri reddedilmiş olmaz. Burada İmam Züfer'in muhalefeti vardır." Zâhire bakılırsa şârihin muradı kadının her gün yalnız bir defa boş olmasıdır. Bedâyi'de şöyle denilmiştir: "Kadın vakit içinde kendini bir defa seçerse başka bir defa seçmeye hakkı kalmaz. Çünkü lâfız vakti iktiza eder, tekrarı iktiza etmez." Bedayi sahibi bunu bugün, bu ay gibi sınırlı vakit bahsinde zikretmiştir. Bunlar iki vakitte iki temlîk olunca kadın her birinde yalnız bir defa kendini seçebilir. Yakında Bedayi'den nakledeceği-miz ifade dahi buna delâlet etmektedir.

«Ertesi güne kalmaz." Hidâye sahibi diyor ki: "Zâhir rivâyet budur. Ebû Hanife'den bir rivâyete göre kadın yarın kendini seçebilir. Çünkü ta-lâk îkâ'ını reddetmeye mâlik olmadığı gibi emrinin elinde olmasını reddet-meye de mâlik değildir."

«Çünkü bir tefvîzden ibarettir.» Zira aralarını başka bir günle ayır-mamıştır. Şu halde bir temlîkte bir yere toplamayı bildiren harfle toplama yapmıştır ve iki gün emrin elindedir demiş gibidir. Burada hem lügaten, hem örfen araya giren gece dahildir. Bahır,

«Bunlar iki emir olur.» Bedâyi sahibi diyor ki: "Hatta kadın o gün ko-casını ihtiyar eder yahut emri reddederse yarın için muhayyerliği bâkidir. Çünkü kocası sözü tekrarlayınca tefvîz da tekrarlanmış olur. Bunların bi-rini reddetmek diğerini de red sayılmaz, Kadın birinci gün kendini ihtiyar eder de boşar da, sonra yarından önce o adamla evlenirse kendini ihtiyar etmek istediğinde buna hakkı vardır. Bir defa daha boşar. Çünkü kocası iki tefvîzdan her biriyle ona bir talâk hakkı vermiştir. Bunların birini yapmış olması diğerini yapmasına mâni değildir." İşte bu birinci mesele de bi-zim söylediğimize delildir. Biz: "Kadın her gün kendini bir defa boşayabi-lir." demiştik.

«Hâniyye sahibi hilâf zikretmemiştir.» Yani bunların iki emir olduğu hususunda hilâf olduğunu söylememiştir. Gerçi Hidâye'de bunun hassaten İmam Ebû Yusuf'tan rivâyet edildiği bildirilmişse de, bu hilâf isbat etmek için değil, mezkûr fer'î meseleyi o tahriç ettiği içindir. Nitekim Fetih'de beyan edilmiştir.

«Nitekim bu âşikârdır.» Çünkü bu adam kadına ayrı bir günde emir isbat etmiştir. Ondan sonra gelen günde sâbit olan ayrı emirdir. Fetih.

METİN

T E M B İ H: Yukarıda geçen ifadenin zâhirinden anlaşıldığına göre kadının reddetmesiyle emir reddedilmiş olur. Lâkin İmâdiyye'de ibrâ gibi kadının tefvîzı kabulünden önce reddedileceği, kabulden sonra reddedile-miyeceği, bir de birleşen müddette yarına hakkı kalmayacağı bildirilmek-tedir. Ama Valvalciyye'de: "Karısına ayın başına kadar emrin elindedir der de kadın ben kocamı seçtim cevabını verirse o günkü muhayyerliği bâtıl olur. Fakat İmam-ı Âzâm'a göre ertesi gün kadın kendisini ihtiyar edebilir." denilmektedir.

İZAH

«Yukarıda geçen ifadenin» yani "Kadın o gün emri reddederse o gün emir bâtıl olur." sözünün zâhirinden anlaşıldığına göre demektir. Zâhirinden demesi emrin reddinden kocasını seçtiği murad edilebileceği içindir. Bu takdirde kadının "ben onu reddettim" demesi murad edilmemiş olur. Bu hususta tafsilât gelecektir. H.

«Lâkin İmâdiyye'de İlah...» İfadesinde kısaltma vardır. Şarihin şöyle demesi gerekirdi; "Zahire'de bildirildiğine göre emir reddedilmiş olmaz. İmâdiyye'de iki kavlin arası bulunarak şöyle denilmiştir ilah..." Bunun iza-hı şudur: Kadının reddi sahihtir diye hüküm vermek Zahire'nin ifadesiyle çelişki halindedir. Orada; "Emri kadının eline veya ecnebî birinin eline verirse, sonra kadının veya ecnebinin reddetmesi sahih olmaz. Çünkü bu lâzım olan bir şeyi temlîktir. Binaenaleyh lâzım olarak vâki olur. Bu mese-le ulemamızdan rivâyet edilmiştir." denilmiştir.

İmâdî Fûsul'ünde şöyle demektedir: "Bu iki sözün arasını bulmak için deriz ki: Emir tefvîz edilirken reddi kabul eder. Fakat kabulünden sonra reddedilemez. Bunun benzeri ikrardır. Bir kimse bir insana bir şey ikrar eder de o insan da tasdikte bulunursa, sonra ikrarından dönmesi sahih olamaz." Hidâye şârihleri de bu yatıştırmaya göre hareket etmişlerdir.

Muhakkık İbn-i Hümam ise Fetih'de başka bir şekilde arabulmuştur. O da şudur: Ulemanın: "Kadın o gün emri reddederse bâtıl olur." sözlerinden murad kadının o gün kocasını seçmesidir. Bunun hakikati milkinin sona ermesi demektir. Zahîre'deki ifadeden murad ise kadının reddettim demesidir. Hidâye sahibinin: "Çünkü kadın o gün kendi nefsini seçtiğinde ertesi güne muhayyerliği kalmaz. Kezâ kocasını seçerse emir reddedilmiş olur." demesi debunu göstermektedir.

Câmiu'l-Fûsuleyn sahibi şöyle bir yatıştırma yapmıştır: "Meselede iki rivayet olması ihtimali vardır. Çünkü bu bir cihetle temlîktir ve temlîk olmasına bakarak kabulünden önce reddi sahihtir; Ama tâlik olmasına bakarak ne önce, ne de sonra reddi sahih değildir. Görülüyor ki reddin sahih olması rivayeti temlîke bakarak, fâsid olması da tâlika bakaraktır." Bahır sahibi bunu daha zâhir görmüş ve şununla te'yid etmiştir: Hidâye'de beyan edildiğine göre Ebû Hanife'den kadının talâk îkâ'ını redde salâhiyeti olmadığı gibi emri redde dahi salâhiyeti olmadığı rivayet edilmiştir.

Bahır sahibi: "Binaenaleyh İbn-i Humam ile şârihlerin yaptıkları tekellüfe hâcet yoktur." demiştir. Bahır sahibi bundan önce İmâdî ile şârihlerin: "Kadın kabul ettikten sonra reddettim derse bu onun muhayyerliğini ibtal eden bir vazgeçmedir." demelerine itiraz etmiş; bu hususta Makdisî de ona uyarak: "Bu şaşılacak şeydir. Vazgeçtiğine delâlet eden yiyip içme gibi şeylerle ibtal ediyorlar, sarîh red ile ibtal etmiyorlar." demiştir.

Ben derim ki: Bu kabul edilemez. Çünkü sözümüz sınırlı olan emir hak-kındadır. Ulema bunun meclisten kalkmakla ve yiyip içmekle bâtıl olmayacağını ancak vaktin geçmesiyle bâtıl olacağını açıklamışlardır. Vakitten mutlak olan emir bunun hilâfınadır. Nitekim geçmişti.

«İbrâ gibi» yani borçtan ibrâ gibi demek istiyor ki, bir defa sâbit oldu mu kabule bağlı değildir. Red ile geri çevrilir. Çünkü bunda ıskat ve temlîk mânâsı vardır. Fetih.

«Bir de birleşen müddette» sözü "kadının reddetmesiyle emir reddedilmiş olur." cümlesi üzerine atfedilmiştir. Yani yine yukarıda geçen ifadenin zâhirine göre emrin bugün ve yarın elindedir gibi birleşen müddette yarın için muhayyerlik kalmaz. Burada şöyle denilebilir: "Bu musannıfın sözünde açıklanmıştır. Şârihin lâkin ilah... sözü yarın muhayyerlik kalmaz sözüne istidraktır."

«O günkü muhayyerliği bâtıl olur ilah...» O gün ve yarın sözlerinden murad meclistir. Nitekim Tatarhâniyye sahibi bu tâbiri kullanmıştır. Hassaten birinci ve ikinci gün değildir. (Meclisten murad da bulunduğu hal ve vaziyettir.)

«İmam-ı Âzâm'a...» Kezâ İmam Muhammed'e göre kadın ertesi gün kendisi ihtiyar edebilir. İmam Ebû Yusuf: "Emir kadının elinden bütün ay boyunca çıkmıştır." demiştir. Bedâyi'de bildirildiğine göre bazıları bu hilâfı aksine zikretmişlerdir. Yani Tarafeyn'e göre bütün ay boyunca emir kadının elinden çıkar. Ebû Yusuf'a göre çıkmaz.Tatarhâniyye'de dahi böyle denilmiştir. Tatarhâniyye sahibi: "Sahih olan budur." demektedir.

«Ertesi gün kadın kendisini ihtiyar edebilir.» Yani müddet birleşmekle beraber seçme hakkı ertesi gün bâkidir denilmektedir. H.

METİN

Dirâye sahibi bunu şöyle tevcih etmiştir: "Ne zaman vakit zikredilirse tâlik, aksi takdirde temlîk itibar edilir." Şimdi şu kalır: Bir adam karısını talâk-ı bâinle boşarsa tefvîz müneccez olduğu takdirde acaba kadının emri elinde olmaktan çıkar mı, Evet, şu haneye girersen emrin elinde olsun gibi muallak bile söylese emri bâtıl olur. Vakitle sınırlı söylerse bâtıl olmaz. İmâdiyye: Lâkin Bahır'da Kınye'den naklen: "Zâhir rivâyete göre muallak müneccez gibidir." denilmiştir.

İZAH

«Ne zaman vakit zikredilirse» yani bugün ve yarın emrin elinde olsun yahut ayın başına kadar emrin elinde olsun derse tâlik sayılır. Tâlik olunca reddetmekle geri dönmez. Vakit zikretmez de sadece emrin elinde olsun derse bu temlik sayılır. Temlik kabul etmeden geri çevrilebilir. Nitekim geçmişti. Ama bu ifade iki cihetten söz götürür.

Birincisi: Burada kabul kadının iki şeyden birini seçmesi mânâsındadır. Yani ya kendisini ya kocasını seçecektir. Kocamı seçtim dedi mi kabul bulunmuştur. Artık bundan sonra kendisini seçmek suretiyle bunu reddetmeye salâhiyeti yoktur. Şu halde tâlikle temlîkin arasında fark yok demektir.

İkincisi: Halebî'nin şu itirazıdır: "Bu tevcih metindeki ifadeyle Valval-

ciyye'nin ifadesi arasındaki çelişkiyi defedemez. Çünkü bunun mukte-

zasınca kadın o gün kocasını seçtiğinde ertesi gün emir elinde kalması ge-rekir. Halbuki bu musannıfın söylediğine muhâliftir." Tahtâvî buna: "Şarihin maksadı çelişki olduğunu göstermektedir, onu defetmek değildir." diye cevap vermiştir.

Ben derim ki; Çelişki namına verilecek cevap şudur: Hilâf metnin me-selesinde dahi câridir. Nitekim Hidâye'den nakletmiştik. Bedâyi'de şöyle denilmektedir: "Bir adam karısına bugün ve yarın emrin elindedir derse bu söz yukarıda geçen ihtilâfa göre halledilir. Bunu Valvalcî dahi açıklamış ve şöyle demiştir: "Bugün ve yarın meselesinde kadın emri o gün reddederse ertesi gün emir elindedir. Ama Câmi-i Sağîr'de elinde olmayacağı bildirilmiştir. Fetva ona göredir. "Yukarıda geçen ay meselesindeki hilâf hikâyesinden anladın ki, İmam-ı Âzâm'la İmam Muhammed'e göre ertesi gün emir kadının elinde kalmaz. Ebû Yusuf buna muhâliftir.

«Bir adam karısını talâk-ı bâinle boşarsa İlah...» Bâinle diye kayıd-laması talâk-ı ric'î ile boşarsa tek sözle kadının emri elinde kalacağı içindir. H. Şârih ulemanın arasındaki başka bir çelişkiye cevap vermek istemiştir. Zira İmâdî Fûsul namındaki kitabında: "Karısına emrin elinde olsun der de sonra onu talâk-ı bâinle boşarsa zâhir rivâyete göre kadının emri elinde olmaktan çıkar." demiş, başka bir yerde ise çıkmadığını söylemiştir. Sonra bu iki sözün arasını bularak birinciyi müneccez (derhal geçerli) tefvîz, ikinciyi muallak mânâsına yorumlamıştır. Nehir sahibi diyor ki: "Bunun aslı evvelce geçtiği vecihle bâinin bâine ancakmuallak ise lahîk olmasıdır."

«Lâkin Bahır'da ilah...» cümlesi İmâdî'nin arabuluculuğuna istidraktir. Çünkü Kınye'de açıklandığına göre kocası kadına şöyle yaparsan emrin elinde olsun der de sonra şart bulunmazdan önce onu talâk-ı bâinle boşarsa, sonra onunla evlendiğinde kadının emri elinde kalır. Kınye sahibi bundan sonra zâhir rivâyete göre elinde kalmayacağına işaret etmiştir. Bu açık olarak gösterir ki, muallak olan emir zâhir rivâyete göre müneccez gibi kadının elinden çıkar. Bahır sahibi şöyle demiştir: "Hak şudur ki, bu meselede rivâyet muhteliftir. Zâhir rivâyete göre kadın kendini iddet içinde boşarsa emrin talâk-ı bâinle bâtıl olmasıdır. Başka kocaya gittikten sonra ise bâtıl değildir. Çünkü ulema yeminden sonra milkin elden çıkması yemini bozmaz demişlerdir. Muhayyer bırakmak da tâlik gibidir."Nehir sahibi de şöyle cevap vermiştir: "Kınye'nin ifadesi zâhir rivâyetin mutlak olmasına göredir. Halbuki o yukarıda geçen yatıştırma ile mukayyeddir."

Ben derim ki: Bunu Makdisî'nin Hulâsa üzerine yazdığı şerh de teyid etmektedir. Orada şöyle denilmektedir: "Serahsî diyor ki: Bir adam karısına seç der de sonra onu talâk-ı bâinle boşarsa muhayyerlik bâtıl olur. Emrin elindedir demesi de öyledir. Talâk-ı ric'î ile boşarsa bâtıl olmaz. Bunun aslı şudur: Bâin bâine lahîk olmaz. O kadını iddet içinde veya iddeti bittikten sonra alırsa emir geri dönmez. Emrin şarta muallak olması bunun hilâfınadır. Onu şarta tâlik eder de sonra kadını talâk-ı bâinle boşar ve sonra şart bulunursa emir geri döner.

İmlâ nam eserde şöyle denilmiştir: "Karısına istediğin vakit seç yahut istediğin vakit emrin elinde olsun der de sonra onu bir talâk-ı bâinle boşar, sonra tekrar evlenir ve kadın kendini seçerse Ebû Hanife'ye göre bu söz bâin olarak muallak olur. Ebû Yusuf'a göre olmaz. İmam Serahsî:"Onun kavli zayıftır." demiştir. Bununla Fûsul'de yapılan yatıştırmanın kuvvetli olduğu anlaşılır. "Seçmenin kendisinde tâlik mânâsı vardır. Binaenaleyh fark olmaması gerekir." dersen biz de deriz ki: açık tâlik ile içinde tâlik mânâsı bulunan söz arasında açık fark vardır. Bir nev'i tahkîk yapan kimseye gizli değildir.

Makdisî'nin söylediğine göre burada bazıları söz etmişse de üzerinde durmaya değmez. Zâhire bakılırsa bazılarından muradı Bahır sahibidir. Çünkü o müneccezle muallak arasında fark görmemiş, emrin bâtıl olmasını kadının kendini iddet içinde boşamasıyla kayıdlamıştır. Bu muhayyer bırakmanın tâlik mesabesinde olduğuna göredir. Ama Serahsî'nin sözü bunu sarahaten reddedmektedir. Anla!

METİN

FER'İ MESELELER : -Bir kimse bir kadını emri elinde olmak şartıyla nikâhlarsa sahih olur. Ama kadın emrini eline verdiğini iddia ederse sözü dinlenmez. Meğerki emir hükmünce kendini boşamış da sonra bunu iddia etmiş olsun. O zaman sözü dinlenir.

Kadın : ben kendimi yerimden kıpırdamadan mecliste boşadım der de kocası inkâr ederse söz kadınındır.

Seni kabahatsız döversem emrin elinde olsun der de sonra kadını döver ve ihtitâf ederlerse söz kocanındır. Çünkü inkâr eden odur. Kadının menfi şart üzerine getirdiği beyyinesi kabul edilir. Nitekim gelecektir.

Kadının velîleri onun boşanmasını ister de kocası kadının babasına: benden ne istiyorsun, dilediğini yap diyerek çıkarsa, kocası bu sözle tefvîzı niyet etmediği takdirde babasının boşamasıyla kadın boş olmaz. Bu hususta söz kocanındır. Hulâsa. Koca "nikâhıma bir kadın girerse" demedikçe fuzûlînin nikâhı dahil değildir.

Bir kimse karısının emrini iki adam arasında bırakır da kadını biri boşarsa talâk vâki olmaz.

İZAH

"Sahih olur." sözü söze kadının başlamasıyla kayıdlıdır. Kadın: ben kendimi sana emrim elimde olmak şartıyla nikâhladım. Dilediğim vakit kendimi boşarım yahut dilediğim vakit boş olmam şartıyla sana vardım der de kocası: kabul ettim derse sahih olur. Söze kocası başlarsa kadın boş olmaz. Emir de kadının elinde sayılmaz. Nitekim Bahır'da Hulâsa ve Bezzâziye'den naklen beyan edilmiştir.

"Sözü dinlemez." Çünkü bundan bir semere hâsıl olmaz. T.

"Emir hükmüne»" sözü emir sebebiyle mânâsınadır, Çünkü bir şeyin

hükmü onun semeresi ve üzerine terettüb eden eseridir. Emrin hükmü de

kadının kendisini boşamaya mâlik olmasıdır,

"Söz kadınındır." Çünkü sebebi kocasının ikrarıyle mevcuddur. Oda muhayyerliktir. Zâhire göre başka bir şeyle meşgul olmak bulunmamıştır. Bahır. Bir de kocası muhayyer bıraktığını ve talâkı ikrar edince bunu inkâr etmekle sebebin bâtıl olduğunu iddia etmiş olur. Asıl olan bunun yokluğudur. Ama bu adamın kölesine âzâd olman hususunda dün emrini eline verdim. Fakat sen kendini âzâd etmedin der de köle ben bunu yaptım derse bunun hilâfına olur, yani tasdik edilmez. Çünkü sahibi onun âzâd olduğunu ikrar etmemiştir. Emrin elindedir demek köle kendini âzâd etmedikçe onun âzâd olmasını icab etmez. Sahibi bunu inkâr etmektedir. Talâk böyle değildir. Zira koca onu ikrar etmiş de iptalini iddiada bulun-maktadır. Onun için kabul edilmez. Nitekim bunu Bahır sahibi Câmiu'-l Fûsuleyn'in: "Fark olmamak gerekir." sözüne cevaben açıklamıştır.

"İhtilâf ederlerse" yani kocası ben onu kabahatinden dolayı dövdüm der; kadın kabahatsiz dövdüğünü iddia ederse söz kocasının olur. Ama bunun kadın kendini seçtikten sonra olması gerekir. Nitekim önceki meseleden anlaşılmıştır.

"Söz kocanındır." Çünkü o emrin kadının elinde olduğunu inkâr etmektedir. Velevkikabahatini beyan etmesin. Kadın kabahatsiz dövdüğüne beyyine getirirse kabul edilmek gerekir. Velevki nefye şâhidlik olsun. Çünkü bu şarta şâhidliktir. Şartın beyyineyle isbatı câizdir. Velevki nefy olsun. Bunu Nehir sahibi İmâdiyye'den nakletmiştir.

"Nitekim gelecektir." Yani tâlik bâbında musannıfın "Meğerki kadın beyyine getirmiş olsun." dediği yerde gelecektir. H.

"Kadın boş olmaz ilah..." Yani bu iş talâk müzakeresi halinde de olsa kocanın sözü alettayin tefvîz sayılmaz. Alay için söylemiş olması ihtimali vardır. Yani yapabilirsen yap bakalım demek istemiş olabilir.

"Fuzûlînin nikâhı dahil değildir ilah..." Bahır'da Kınye'den naklen şöyle denilmektedir: "Senin üzerine bir kadın alırsam onun emri senin elinde olsun der de bir fuzûlînin nikâh etmesiyle o adamın nikâhına bir kadın girer, o da fiilen bunu kabul ederse karısı o kadını boşayamaz. Ama kocası benim nikâhıma bir kadın girerse demişse o zaman boşayabilir. Bu hususa tevkil de böyledir." Yani fuzûlînin yaptığı akdi sözle kabul et medikçe o yeni kadınla evlendiği tasdik edilmez. O kadının nikâhına girdiği tasdik edilir. Bana helâl olur sözü de girdi mânâsındadır. Lâkin yeminler bahsinin sonunda zikredileceğine göre bir adam nikâhıma giren her kadın yahut bana helâl olan her kadın şöyle olsun der de bir fuzûlînin kıydığı nikâhı fiilen kabul ederse, mutlak surette yemini bozulmaz.

Bunun bir misli de bir kadınla bizzat yahut vekilim vasıtasıyla yahut bir fuzûlînin nikâh kıymasıyla evlenirsem veya her hangi bir vecihle bir kadın nikâhıma girerse karım boş olsun demesidir. Çünkü "yahut bir fuzûlînin nikâh kıymasıyla" sözü "bir kadınla bizzat evlenirsem" sözü üzerine atfedilmiştir. Burada âmil "evlenirsem" sözüdür. Bu kavle mahsustur. Eğer "fiilen olsun bir fuzûlînin nikâhını kabul edersem" deseydi o zaman fuzûlî kapısı kapanmış olurdu. Bu adam için yaptığı tâlikın evli bulunduğu kadının talâkına aid olmaktan başka çare kalmamıştır. Binaenaleyh mesele izafet edilen yemini fesh etmesi için Şâfiî bir zâta arzolunur.

Hâsılı bu adam ya eski karısının talâkını tâlik edecektir yahut yeni aldığının talâkını. İkincisinde mesele bir Şâfiîye arzolunur. Anlaşılıyor ki bu meselede iki kavil vardır.

"Yahut nikâhıma bir kadın girerse" dediğinde yemininin bozulmasının vechi evlenmeden nikâhına kadın giremiyeceği içindir. Yani bu adam sanki "o kadınla evlenirsem" demiş gibidir. Fuzûlî birinin evlendirmesi ile ise evlenmiş sayılmaz. "Milkime giren her köle" demesi bunun hilâfınadır. Çünkü burada fuzûlînin yaptığı akidle yemini bozulur. Zira milk-i yemin yalnız satın almaya mahsus değildir. Onun başka sebebleri olabilir. Musannıf bu iki kavli Fetâvâ'sında zikretmiş ve yemini bozulmaz kavlini tercih eylemiştir. İnşaallah bu hususta sözün tamamı yeminler bahsinde gelecektir.

"Talâk vâki olmaz." Çünkü onun yaptığı iş talâkı her ikisine temlîktir. Bunda ikisinin fiiline tâlik mânâ vardır.

Birinin yapmasıyla üzerine tâlik edilen şey bulunması değildir. Allahu a'lem.

 

MEŞİET (DİLEK) HAKKINDA BİR FASIL

 

METİN

Bir adam karısına: Kenidini boşa der de bir şey niyet etmez yahut bir talâkı -karısı hürre ise iki talâkı- niyet ederse, kadın kendini boşadığında bir talâk-ı ric'î meydana gelir. Kadın kendini üç talâkla boşarsa kocası da bunu niyet ettiği takdirde üç talâk vâki olur. Musannıfın kendini boşa diye kayıdlaması şundandır: Çünkü kadınlarından hangisini istersen boşa derse, konuştuğu kadın sözünün umumuna dahil olmaz. Kadın ona cevaben ben kendimi talâk-ı bâinle boşadım derse, kocası kabul ettiği takdirde bir talâk-ı ric'î meydanagelir. Çünkü bu söz kinâyedir.

İZAH

Bu fasıl tefvîz nev'ilerinin üçüncüsüdür. Maksad talâkı sarîh bir şekilde dilemeye tâlik değildir. Bilâkis hem sarîhe hem zımniye şâmil olmasıdır. Hâkim Kâfî'sinde şöyle demiştir: «Bir adam karısına kendini boşa der de dilemekten bahsetmezse bu söz dilemek mesabesindedir. Kadın o mecliste kendini boşayabilir.» Yani talâk kadının dilemesine bağlıdır. Onun boşaması da dilemesi demektir. Onun için Kâfî sahibi: «Kadına dilersen kendini bir defa boşa der de kadın ben kendimi bir defa boşadım cevabını verirse boş olur. Kendini boşamakla dilediğini göstermiştir.» demiştir. Bu izahatımızta Nehir sahibinin İnâye'den naklen yaptığı itiraz defedilmiş olur. Onun itirazı şudur: «Bu başlığa münasip olan, söze içinde dilemek bulunan bir meseleyle başlamaktır.» Sa'diyye hâşiyelerinde kendisine verilen cevaba hâcet yoktur. Orada şöyle cevap verilmiştir: «İçinde dilemek zikredilen mesele zikredilmeyen mesele yerine tutulmuştur. Tıpkı mürekkeple müfredin hallerinde olduğu gibi hareket edilmiştir. Yani müfred mürekkepten önce gelir. Onun yerine tutular da öyledir.

Velev ki Nehir sahibi bunu kabul etmiş olsun. Evet: «Musannıf niçin sarîh olan meşiet meselelerini zikretmeden zımnî meşiet meselelerinden bahsetti? Velev ki her ikisi bu bâbtan maksud olsun» denilirse bu söz ona cevap teşkil edebilir. Anla!

"Karısı hürre ise Iki talâkı..." Çünkü onun hakkında iki talâk aded-i mahız (hâlis sayı) dır. Cariye bunun hilâfınadır. Onun hakkında ikiyi niyet etmesi sahihtir. Çünkü hürre hakkında üç talâk itibarî ferd olduğu gibi cariye hakkında iki talâk da itibarî ferddir.

"Kadın kendini boşadığında" yani bir, iki veya üç boşarda hiç birinde niyet bulunmazsa yahut hürre hakkında bir veya iki talâkı niyet ederse -ki dokuz şekil hâsıl olur- bunlarda birtalâk-ı ric'î vâki olur. Cariyede ise dört şekil meydana gelir. Bunu Halebî söylemiştir. Çünkü cariye kendini ya bir ya iki boşayacaktır. Bunların her birinde ya niyet yoktur yahut biri niyet etmiştir. Lâkin musannıfın "üç defa boşarsa" demesi İmameyn'in kavline göredir. Onlara göre bir talâk-ı ric'î meydana gelir. İmam-ı Azam'a göre ise kadın kendini üç defa boşar da kocası bir talâkı niyet etmiş yahut hiç niyet etmemiş bulunursa bir şey vâki olmaz. Çünkü boşa emrinin mucebî hakikî ferddir. Niyet etmese bile bu sâbit olur. İtibarî ferde yani üçe gelince: O bu sözün muhtemelatındandır. Ancak niyetle sâbit olur. O zaman kadının üç talâk yapması kendisine tefvîz edilen şeyden başkasıyla iştigal olur ve talâk meydana gelmez. Nitekim bunu Şürunbulâlî ifade etmiştir. Bunun muktezası şudur ki; erkek iki talâkı niyet eder de kadın kendini üç talâkla boşarsa İmam-ı Âzam'a göre yine hiç bir tâlak vâki olmaz. Anla!

"Kocası da bunu niyet ettiği takdirde" diye kayıdlaması hiç niyet etmediği yahut bir veya iki talâkı niyet ettiği suretten ihtiraz içindir. Çünkü bildiğin gibi İmam Âzam'a göre hiç bir şey vâki olmaz.

"Üç talâk vâki olur." Bunları bir sözle veya her birini ayrı ayrı yapması müsavîdir. Üç talâkı murad etmesinin sahih olması şundandır: Çünkü kendini boşa sözünün mânâsı boşama işini yap demektir. Bu lügaten zikredilmiştir. Çünkü sözün mânâsının bir cüz'üdür. Binaenaleyh umumu niyet sahih olur. Şu kadar var ki cariye hakkında umum talâk sayısı iki, hürre hakkında üçtür. Fetih.

"Kadın ona cevaben ilah..." Bilmiş ol ki bir adam karısına: Kendim boşa der de o da ben kendimi bâinle boşadım cevabını verirse bir talâk-ı ric'î ile boş olur. Ben kendimi seçtim derse boş olmaz. Fetih sahibi diyor ki: "Farkın hâsılı şudur: tefvîz edilen şey talâktır. Bâin kelimesi talâk yaparken kullanılan sözlerden bir kinâyedir. Demek ki kadın kendisine tefvîz yapılan şeyle cevap vermiştir. Seçmek bunun hilâfınadır. O ne sarîh, ne de kinâye olarak talâk lâfızlarından değildir. Onun içindir ki, kadın ben kendimi bâinle boşadım derse kocasının kabulüne bağlı kalır. Ben kendimi seçtim derse bu söz bâtıldır. Ona kabul de lahîk olamaz. Bâin kelimesinin kinâye sayılması ashabın icma'ıyla olmuştur ki, muhayyer bırakmanın cevabında kullanılır. Şu kadar var ki, kadın burada acele beynunet vasfını ziyade etmiştir. Binaenaleyh vasıf hükümsüz kalır, asıl sâbit olur.

Fetih sahibinin:" Onun içindir ki ilah..." sözü meselemizdeki farkı lebat için başka bir meseleyle istidlaldir ki, o da şudur: Söze kadın başlar da kocası kendini boşa demeden ben kendimi bâinle boşadım derse kocası razı olursa ve buna niyet de etmişse talâk vâki olur. Kinâyeler bahsinden az önce Telhisü'l-Câmi ve şerhinden naklen arzettiğimiz mesele de bu kabîldendir. Orada şöyle demiştik: "Söze kadın başlar da ben kendimi seçtim derse talâkvâki olmaz. Velevki kocasının niyeti bulunsun ve bunu kabul etsin. Çünkü seçtim kelimesi yalnız muhayyer bırakmanın cevabında kinâye kabul edilmiştir. Onun için karısına talâkı niyet ederek seni seçtim dese talâk vâki olmaz. Bâin kılmak sözü bunun hilâfınadır." Fetih sahibinin: "Şu kadar var ki ilah...» sözü bizim meselemizde talâk-ı ric'î meydana geldiğini beyandır. Bu izahatımızla anlarsın ki, şârih ibtida meselesiyle cevap meselesini karıştırmıştır. Doğru olan şekil "kocası kabul ettiği takdirde" sözü ile ondan sonra gelen "velevki kabul etsin" sözlerini ibâreden atmaktır. Çünkü bunlar söze ben kendimi bâin kıldım yahut kendimi seçtim diyerek kadın başladığına göredir. Bu mesele kinâyeler bahsinden önce zikredilmişdi. Şimdi bizim sözümüz kadın bunu kocasının "kendini boşa" sözüne cevap olarak söylemesi hakkındadır. Bu ise aslâ kabule tevakkuf etmediği gibi kadının talâk niyetine de bağlı değildir.

Nehir'de Telhîs'den nakil edilen bunun hilâfınadır. Çünkü Telhîs'den kadının niyetinin şart koşulması ancak ibtida meselesindedir, cevap meselesinde değildir. Kendini boşa sözüne cevaben kadının ben kendimi bâinle boşadım demesi niyete muhtaç değildir. Şu da var ki burada vâki olan talâk ric'îdir. İbtida meselesindeki ise bâindir. Tahtâvî'nin kezâ Rahmetî'nin bu söylediklerimizden bazılarına tenbihde bulunduklarını gördüm.

METİN

Kendimi seçtim demesiyle boş düşmez. Velevki kabul etsin. Çünkü seçmek ne sarîhtir ne de kinâye. Koca bundan dönemez. Yani tefvîzın her üç nev'inden dönmeye hakkı yoktur. Çünkü bunda tâlik mânâsı yardır. Meclisle de mukayyeddir. Çünkü temlîktir. Ancak ne zaman istersen ve benzeri umum ifade eden sözler ziyade ederse o zaman mutlak olarak boş düşer. Bu sözü bir erkeğe söyler yahut kadına ortağını boşa derse meclisle mukayyed olmaz. Çünkü bu tevkildir. Ondan dönmeye de hakkı vardır. Meğerki "ben seni her azlettikçe sen vekilsin" ifadesini ziyade etmiş olsun.

İZAH

"Ne sarîhtir ne de kinâye." Yani bu söz talâkın kinâyelerinden değil tefvîzın kinâyelerindendir. Seç diyerek muhayyer bırakmanın cevabı olması icma'la bilinmiştir. Emrin elindedir sözü de buna katılmıştır. Boşa sözü bunun hilâfınadır. Zira seçmek kelimesinden cevap olmaz. Bahır sahibi diyor ki: "Cevaba selâhiyeti yoktur sözüyle şunu ifade etmiştir ki, kadın kendisini alakadar etmeyen bir şeyle meşgul olduğu için emir onun elinden çıkar. Nitekim Fetih'de belirtilmiştir. Sadece seçmeyi nefy ile yetinmesi gösteriyor ki, koca tarafından talâk yapmaya yarayan her söz kendini boşa emrine cevap olmaya da yarar. Bu emrin elindedir sözünün cevabı gibidir. Nitekim Hulâsa'da açıklanmıştır."

"Her üç nev'inden" yani muhayyer bırakmak, emrin elindedir demek vedilersen sözlerindendönmeye hakkı yoktur.

"Çünkü bunda tâlik mânâsı vardır." Yahut bu temlîk olduğu için yalnız temlîk edenle tamam olur, kabule tevakkuf etmez. Nitekim Fetih sahibi bununla ta'lil etmiştir. Biz bunu tefvîz bâbında arzetmiştik.

"Çünkü temlîktir." Yani velevki vekâlet sözünü sarahaten söylemiş olsun. Meselâ seni talâkın hususuna vekil ettim desin. Nitekim Hâniyye'de belirtilmiştir. Çünkü kadın kendisi için iş görmekte, vekil ise başkası için çalışmaktadır. Bunu Bahır sahibi ifade etmiş; sonra şunları söylemiştir: "Zâhire bakılırsa tatlîkı veya talâkı tâlik arasında bu hükümde fark yoktur. Yani meclisle takyidinde demek istiyor. Çünkü Muhît'te bildirildiğine göre bir adam karısına kendini boşa der de dilemekten bahsetmezse bu dilemek mesabesindedir. Ancak bir şeyde müstesnadır ki, o da kendini boşa sözünde üçü niyet sahihtir. Sen dilersen boşsun sözünde üçü niyet sahih değildir." Zâhirine bakılırsa kadın bulunduğu mecliste dilemezse emir elinde olmaktan çıkar.

"Ve benzeri ilah..." Dilediğin vakit, her ne zaman dilersen ve dilediğin an gibi sözlerdir. Böyle sözler karşısında kadın o mecliste ve daha sonra kendini boşayabilir. Çünkü bu sözler umum vakitleri ifade ederler. O adam "hangi vakitte istersen kendini boşa" demiş gibi olur. Bilmelisin ki erkek ne zaman dilek kelimesini zikrederse onu ister umum icab eden, ister etmeyen bir sözle birlikte söylesin kadın kendisini kasidsiz olarak yanlışlıkla boşarsa talâk vâki olmaz. Dilek kelimesini zikretmezse bunun hilâfınadır. Talâk vâki olur.

"Mutlak olarak boş düşer." Yani gerek o mecliste, gerekse daha sonra boşasın kadın boş düşer.

"Bu sözü bir erkeğe söylerse" cümlesindeki ism-i işaret boşama emrine râcidir. Yani bir adama benim karımı boşa derse meclisle mukayyed olmaz. Musannıfın bununla kayıdlaması "karımın emri senin elindedir" sözünden ihtiraz içindir. Çünkü o söz meclise münhasırdır. Esah kavle göre ondan dönmeye de hakkı yoktur. Kezâ "karımın talâkını sana verdim" der de o kimse de boşarsa yine meclise münhasır kalır ve yapılan talâk ric'î olur. Bahır. Adam tâbiriyle musannıf çocuk ve deliden ihtiraz ederek aklı ereni kasdetmiştir. Çünkü tevkil sahih olmak için vekilin mutlaka akıllı olması lâzımdır. Nitekim vekâlet bahsinde açıklanmıştır. Kadının emrini bir çocuğun veya delinin eline vermesi bunun hilâfınadır. O sahihtir. Zira temlîk olup zımnında tâlik vardır. Sanki şöyle demiştir: "Sana deli sen boşsun derse sen boşsun." Bu mesele temlîkin tevkile muhâlif olduğu yerlerden biridir. Bunu Bahır sahibi söylemiştir. Tefvîz bâbında da geçmişti. Lâkin Bahır sahibinin bundan sonra Bezzâziye'den naklettiğine göre talâka tevkil, onu vekilin sözüne tâliktır. Onun içindir ki sarhoşken dahi söylese vâki olur. Ancak şöyle denilebilir: Bu ibtidaen tevkil sahih olmak için aklın şartkılınmasına aykırı değildir. Ancak vekilin sözüne tâlik etmenin muktezası aklın şart koşulmamasıdır. Çünkü üzerine tâlik yapılan şey boşamakla mevcuddur. Şu halde temlîkle tevkil arasında bu hususta fark yoktur. Düşünülsün.

METİN

Ancak dilersen sözünü ziyade ederse meclisle mukayyed olur. Bundan dönemez. Çünkü temlîk olmuştur. Hâniyye'de şöyle denilmiştir: "Kadın dilerse onu boşa sözüyle, kadın dilemedikçe o kimse vekil olamaz. Kadın onu öğrendiği mecliste dilerse o mecliste onu boşar, başka mecliste boşayamaz. Ama vekiller bundan gafildirler." Bir kimse karısına kendini üç yakut iki defa boşa der de kadın bir defa boşarsa bir talâk vâki olur. Çünkü bu kocasının yaptığı tefvîzın bîr cüz'üdür. Bin ile demedikce vekil de öyledir.

İZAH

«Meclisle mukayyed olur.» Çünkü talâkı dilemeye tâlik etmiştir. Mâlik; dilediği gibi tasarruf eden kimsedir. Hidâye. Sonra bilmiş ol ki, o kimse diledim derse talâk vâki olmaz. Çünkü koca ona dilerse karısını boşamasını emretmişti. Diledim sözünde boşama yoktur. Koca sen dilersen karım boş olsun der de o adam da diledim cevabını verirse talâk vâki olur. Çünkü şart olan dilek mevcuddur. Onu boşa der o kimse de yaptım cevabını verirse talâk vâki olur. Çünkü bu söz boşadım sözünden kinâyedir. Bunu Muhît'ten naklen Bahır sahibi söylemiştir. Yine Bahır'da Hâkim'in Kâfî'sinden naklen şöyle denilmiştir: "Bir adamı karısını boşamak için tevkil eder de vekil kadını üç defa boşarsa, kocası üçü niyet ettiği takdirde üç talâk vâki olur. Niyet etmezse İmam-ı Âzam'a göre hiç talâk vâki olmaz, İmameyn'e göre bir talâk vâki olur.

«Başka mecliste boşayamaz.» Bulunduğu meclisten ayağa kalkarsa tevkil bâtıl olur. Sahih olan kavil budur. Çünkü talâka vekâletin sübut bulması kocasının kadına tefvîz ettiği dileğe dayanır. Kadının dilemesi ise meclise münhasırdır. Vekâlet de öyledir. Hâniyye'de böyle denilmiştir. Hulvânî diyor ki: "Bunu bellemek icab eder. Çünkü bu umumi belvalardandır. (Herkesin başına gelir.) Zira vekiller talâk îkâ'ını kadının dilemesinden geciktirirler. Bilmezler ki bu talâk vâki olmaz. Bu meclisle mukayyed olmaz sözünden yapılan bir istisnadır. Nehir. Bundan lüğz yapılarak: "Vekilin meclisiyle mukayyed olan vekâlet nedir?" derler. Bahır.

«Bir defa boşarsa...» Bahır sahibi diyor ki: "Birle iki talâk arasında fark yoktur. Musannıf burada: "Kadın daha az boşasa yaptığı talâk vâki olur." dese daha iyi olurdu. Bununla kadın kendini üç defa boşarsa evleviyetle olacağına işaret etmiş sayılırdı ve bunları bir sözle yapması ile ayrı ayrı sözlerle yapması arasında fark olmazdı.

«Bir talâk ric'î vâki olur.» Çünkü lâfız sarîhtir. Bazı nüshalarda böyle denilmiştir.

«Çünkü bu» yani bir talâk kocasının yaptığı tefvîzin bir cüz'üdür. Fetih sahibi diyor ki: "Çünkü bu kadın üç talâk îkâ'ına mâlik olunca onlardan dilediğini îkâ'a da mâliktir. Bizzat zevc gibidir." Remlî şunları söylemiştir: "Bunun muktezası şudur: Kocası kendini boşa der de üçü niyet ederse kadın iki boşadığı zaman iki talâk vâki olur. Çünkü bu kadın da üç talâkı îkâ'a salâhiyatdardır. O da onlardan dilediği kadar mı îkâ edebilir. Ama ben buna tenbihde bulunan görmedim. Buna ulemanın: "Kadının üç talâkı bir sözle yahut ayrı ayrı sözlerle yapması arasında fark yoktur." sözleri delâlet etmektedir. Biz fark görünce ikinci talâkın üçüncüden önce olduğuna hüküm verdik. Yalnız ikinciyle iktifa etseydik yalnız iki talâk vâki olurdu. Kadın iki talâka mâlik olmasaydı tefvîz câiz olmazdı.

«Vekil de öyledir ilah...» Bahır sahibi diyor ki: "Bu hükümde temlîk ile tevkil arasında fark yoktur. Kadını üç defa boşamak için vekil eder de o da bir defa boşarsa bir talâk vâki olur. Bin dirheme üç defa boşaması için tevkil eder de bir defa boşarsa hiçbir talâk vâki olmaz. Meğerki bin dirhemin bütününe karşı kadını bir defa boşasın. Hâkim'in Kâfî'sinde böyle denilmiştir." Yani bir talâk ona yaptığı tefvîzın bir cüz'ü ise de koca talâka ancak hususî bir karşılık vermek suretiyle razı olmuştur. Onu vermezse sahih olmaz.

METİN

Bunun aksine bir şey vâki olmaz. İmameyn bir talâk vâki olacağını söylemişlerdir. Dilersen kendini üç defa boşa der de kadın bir defa boşarsa veya aksini yaparsa her iki surette hiç bir talâk vâki olmaz. Çünkü sözle muvaffakatı şart koşmuştur. Hâniyye'nin tâlik bâbında şöyle denilmektedir: "Bir adam karısına kendini on defa boşamasını emreder de kadın üç defa boşarsa yahut bir defa boşamasını emreder de kadın yarım defa boşarsa yahut bir defa boşamasını emreder de kadın yarım defa boşarsa talâk vâki olmaz." Karısına talâk-ı bâin veya ric'î yapmasını emreder de kadın "cevaben bunun aksini yaparsa kocasının emrettiği talâk vâki olur. Kadının vasfettiği hükümsüz kalır.

İZAH

«Bunun aksinde bir şey vâki olmaz.» Yani kadına kendisini bir defa boşamasını emreder de o bir sözle üç defa boşarsa İmam-ı Âzam'a göre hiç bir talâk vâki olmaz. Ama bir defa ve bir daha ve bir daha derse bilittifak bir talâk vâki olur. Çünkü birinci talâkla emre imtisal etmiştir. Sonrakileri hükümsüz kalır. Kezâ bir talâkı niyet ederek emrin elinde olsun der de kadın kendini üç defa boşarsa Mebsût sahibinin beyanına göre bilittifak bir talâk vâki olur. Çünkü kocası lâfzan adedden bahsetmemiştir. Lâfız umuma ve hususa elverişlidir. Tamamı Bahır'dadır.

«Kendini üç defa boşa ilah...» Dilemesine tâlik meselesinde emrin tatlîk lâfzıyla verilmesiyle talâk lâfzıyfa verilmesli arasında fark yoktur. Hatta kadına dilersen sen üç defa tâliksin yahut dilersen bir defa tâliksin der de kadın buna muhâlefet gösterirse hiç bir şey vâki olmaz. Bahır.

«Veya aksini yaparsa» yani dilersen kendini bir defa boşa der de kadın üç defa boşarsa bir şey vâki olmaz. Bahır.

«Her iki surette hiç bir talâk vâki olmaz.» Birinci surette hilâfsız talâk vâki olmaz. Çünkü üç talakın tefvîzı şarta muallaktır. O da kadının bunu dilemesidir. Zira kadına söylenen sözün mânâsı üçü dilersen demektir. Bu şart mevcud değildir. Çünkü kadın ancak bir talâk dilemiştir. Kocası sözünü dilemekle kayıdlamazsa bunun hilâfına olur. Kadının bir ve bir ve bir daha diledim diye ayrı ayrı söylemesi erkeğin tefvîzında dahildir. Çünkü ayırarak söylemesi bir fasıladır. Üçü dilemesi yoktur. Bunları arada susmadan birbirine bitişik söylemesi bunun hilâfınadır. Çünkü hepsini söyleyip bitirdikten sonra üçü dilemiş olduğu meydana çıkar. Kadın da o adamın nikâhındadır. Kadının cima edilmiş olup olmaması fark etmez. İkinciye gelince bundan talâk vâki olmaması İmam-ı A'zam'a göredir. İmameyn'e göre bir talâk vâki olur. Bahır.

«Çünkü sözle muvafakatı şart koşmuştur.» Sözle muvafakat ancak asıl olan yerde şart koşulur. Tâbi olan yerde şart koşulmaz. Burada da öyledir. Çünkü aded zikredilirse talâkın îkâ'ı adedle olur, vasıfla olmaz. Kadına üçü veya biri emreder de o bunun aksini yaparsa kocasına asılda muhalefet yapmış olur. Yukarıda geçen mesele bunun hilâfınadır. Orada karısına kendini boşa der de karısı ben kendimi bâin kıldım cevabını verirse boş düşer demiştik. Çünkü kadın kocasına yalnız vasıfta muhalefet etmişti. O da hükümsüz kalarak bir talâk-ı ric'î meydana gelir. Lâkin bu dilemeye muallak ile başka bir şeye muallak arasında fark olmamasını gerektirir. Halbuki dilemekten başkasına muallak olanda meselâ kendini üç defa boşa dediğinde kadın bir defa boşarsa bir defa boş olduğunu evvelce görmüştük.

Meğerki şöyle denilsin: Lâfzan muvafakatın şart koşulması dilemeye muallak olana mahsustur. Böylece o lâfzın suretini söylemeye tâlik olur. Nitekim şârihin az ileride Hâniyye'den naklen söyleyecekleri de bunu ifade eder.

«Hânlyye'nln tâlik bâbında» ki ibâresi şudur: "Dilersen kendini on defa boşa der de kadın kendimi üç defa boşodım cevabını verirse talâk vâki olmaz." Sonra şöyle denllmiştir: "Kadına dilersen sen bir talâk boş-sun der de kadın birln yarısını diledim cevabını verlrse boç olmaz." Bu izahtan anlaşılır kl, şârlh dilek kaydını ibâreden atmıştır. Talâk vûkl olma-maBinın vechl lâfızdcı muhalefet göstermesidlr. Velevki mânâda muvafd-kat bulunsun, Çünkü on talöktan ancak üçü vâkl olur. Yarım dedlğl de blr bütün olur.

«Karısına talâk-ı bâin veya ric'î ilh ..» Meselâ kendini bâin talâkla boşa der de kadın ben kendimi talâk-ı ric'î ile boşadım cevabını verirse; yahut kocası kendini talâk-ı ric'î ile boşa der de kadın: Ben kendimi bâin olarak boşadım cevabını verirse kocasının emrettiği talâk vâkiolur. Bu söz kadının ben kendimi bâin kıldım diye cevap vermesine de şâmildir. Çünkü o da öncekine râci'dir.

Kaadîhân vekil hakkında bunların arasında fark görmüş ve şöyle demiştir: "Bir adam başkasına benim karımı ric'î talâkla boşa der de vekil kadına seni bâin talâkla boşadım şeklinde söylerse bir talâk-ı ric'î vâki olur. Ama vekil ben onu bâin kıldım derse hiç bir şey vâki olmaz." İhtimal vekil ile talâka memur olan kadın arasında fark şudur: Talâka vekil olan kimse kinâye sözle talâk yapmaya salâhiyaddar değildir. Çünkü kinâye adamın niyetine bağlıdır. O ise niyete bağlı olmayan bir sözle boşamasını emretmiştir. Böylece vekil muvekkiline asılda muhalefet etmiş olur. Kadın bunun hilâfınadır. Çünkü kocası ona kendisi sarîh veya kinâye hangi lâfızlarla talâk yapabilecekse onlarla talâk yapmasını temlîk etmiştir. Lâkin bu vekilin kinâye sözlerle talâk yapamayacağına dair nakil bulunmasına bağlıdır. Bahır.

Nehir sahibi buna itiraz etmiş: "Hânniyye'nin ibâresi vekilin kinaye lâfızla muhalefette bulunduğunu açıkça göstermektedir." demiştir. Şu da var ki Şihab-ı Şilbî metnin sözünü kadının ben kendimi bâin olarak boşadım demesiyle kayıdlamıştır. Kendimi bâin kıldım demesi bunun hilâfınadır. Onunla talâk vâki olmaz. Şihab: "Bu izahı ganimet bil. Çünkü onu şerhlerden hiç birinde bulamıyacaksın" demiştir. Onu Şürunbulâlî de nakil ve ikrar etmiştir.

Ben derim ki: Lâkin Şılbî bu kaydı Kaadîhân'ın vekil hakkındaki sözünden alarak yapmıştır ki, aralarında fark bulunmadığının sübutuna bağlıdır. Halbuki bu hususta söz edildiğini biliyorsun. Hem faslın başında geçmişti ki kadın ben kendimi bâin kıldım sözüyle boş olur.

METİN

Asıl şudur: Vasıfta muhalefet cevabı ibtal etmez. Asılda muhalefet böyle değildir. Ama bu kadının dilemesine muallak olmadığına göredir. Kadının dilemesine tâlik eder de kadın aksini yaparsa bir şey vâki olmaz. Çünkü kadın kendisine tefvîz edilen şeyi dileyip yapmamıştır. Hâniyye. Bahır. Bu adam karısına; Dilersen sen boşsun der de kadın sen diledinse ben de diledim cevabını verir, adam da talâkı niyet ederek diledim derse yahut kadın henüz mevcud olmayan bir şey için şöyle olursa diledim derse - meselâ babam dilerse diledim yahut gece olursa diledim cevabını verir kendisi de gündüzde bulunursa - emir bâtıl olur. Çünkü şartı yoktur. Kadın geçmişte bir iş için o mecliste eğer o iş olduysa diledim derse boş düşer. Çünkü bu tencizdir. Geçmiş işten muradı muhakkak mevcud olmasıdır. Meselâ babasının hanede olduğunu bilerek babam şu hanede ise demesi veya geceleyin "bu gece ise" diledim demesi böyledir. Bir adam karısına sen ne zaman dilersen boşsun yahut her ne zaman dilersen boşsun veya dilediğinde yahut dilediğin anda boşsun der de kadın bu emri reddederse emir geri dönmez.

İZAH

«Asıl şudur ilh...» Fetih sahibi diyor ki: "Hâsılı muhalefet vasıfta olursa cevap bâtıl olmaz. Muhalefeti yaptığı vasıf bâtıl olur ve talâk tefvîz ne şekilde yapıldıysa öyle olur. Muhalefetin asılda olması bunun hilâfınadır. O zaman cevap bâtıl olur. Meselâ kocası bir talâk tefvîz eder de kadın kendini üç defa boşarsa Ebû Hanife'nin kavline göre cevap bâtıl olur, talâk vâki olmaz. Yahut kocası üç talâkı tefvîz eder de kadın bin defa boşarsa hiç bir şey vâki olmaz.

«Hâniyye. Bahır.» Yani bunu Bahır sahibi Hâniyye'den nakletmiştir. Bazı nüshalarda Hâniyye ve Bahır denilmiştir. Bu da doğrudur. Hatta evladır. Çünkü bu hüküm iki kitabın mecmuundan alınmıştır. Hâniyye'nin tâlik bâbında şöyle denilmiştir: "Bir adam karısına: Dilersen kendini bir talâk-ı bâinle boşa der de kadın ric'î talâkla boşarsa yahut: Dilersen bir talâkla boşa sana dönmeye hakkım olsun der de kadın talâk-ı bâinle boşarsa Ebû Hanife'nin kavline kıyasla hiç bir şey vâki olmaz. Çünkü kadın kendisine tefvîz edilen şeyi dileyip yapmamıştır." Bahır sahibi bu ibâreden çıkararak: "Musannıfın söylediği dilemeye muallak olmayan şey hakkında farzedilmiştir." demiştir,

«Henüz mevcud olmayan bir şey için...» Mevcud olmayan sözü geçmiş bitmiş bir şeye sâdıktır. Halbuki böyle bir şeye tâlik yapmak tenciz (halen yürürlüğe koymak) olduğundan şârih henüz mevcud olmayan diyerek onu tahsis etmiştir. H. Musannıf ise mukabilinde zikrettiğine güvenerek onu mutlak ifade etmiştir.

«Babam dilerse diledim ilh...» Burada şârihin iki misâl getirmesi muhakkak olacak bir şeyle muhtemelen olacak şey arasında fark olmadığına işaret içindir. H.

«Emir bâtıl olur ilh...» Yani talâk hâli bâtıl olur. Bahır sahibi diyor ki: "Çünkü bu adam talâkı kadının o anda geçerli dileğine tâlik etmiştir. Kadın ise muallakı yapmıştır. Şart mevcud değildir. Musannıf kadının sözünü sadece diledim sözüyle kayıdlamıştır. Çünkü kadın: Talâkımı diledim ilh... derse» talâk vâki olur. Talâk sözünü anmayınca talâka elverişli bir söz olmadan niyet muteber değildir. Bundan şu çıkarılır ki kocası senin talâkını diledim dese niyetle talâk vâki olur. Çünkü dilek varlığı bildirir. Senin talâkını murad ettim demesi bunun hilâfınadır. Çünkü murad etmek varlık bi-dirmez. Fukaha dilemekle murad arasında kul sıfatlarında fark görmüşlerdir. Velevki Allah Teâlâ'nın sıfatları hakkında müteradif olsunlar. Nitekim lügatta da müteradif (aynı mânâya) dirler. Hoş gördüm, razı oldum sözleri de murad ettim gibidir.

«Çünkü bu tencizdir.» Yani mevcud bir şeye yapılan tâlik tencizdir. Onun içindir ki ibrâyı olmuş bir şeye tâlik etmek sahih olur. Burada şöyle bir itiraz vârid olamaz: "Bir adam yaptığını muhakkak bildiği bir şey için: Bunu yaptımsa kâfir olayım derse kâfir olması gerekir. Halbuki muhtar kavle göre bu adam kâfir olmaz. " Çünkü küfür itikadın değişmesineibtina eder. Halbuki o fiille itikad değişikliği olmamıştır. Tamamı Bahır'dadır.

«Kadın bu emri reddederek» dilemiyorum derse emir geri dönmez. Ondan sonra kadın dileyebilir. Çünkü kocası ona o anda bir şey temlîk etmiş değildir. Bilâkis talâkı kadının dilediği vakte izafe etmiştir. Binaenaleyh o vakitten önce temlîk olamaz ve reddetmekle geri cevrilmez. Hidâye'de böyle denilmiştir. Şöyle de denilebilir: Bu hiç bir halde aslâ temlîk olamaz. Bilâkis talâkı kadının dilemesine tâlik olur. Kadının boşadım demesi şartı yerine getirmektir. Şart onun dilemesidir. Meydana gelen talâk muallak talâktan başka bir şey değildir.

Evet, dilersen kendini boşa sözünde bu sahihtir. Fetih. Bahır sahibi Muhît'in şu ifadesiyle cevap vermiştir: "Bu söz tâlik mânâsını tezammun eder. Bu onun lâzımıdır, ibtal kabul etmez. Temlîk mânâsını da tezammun eder. Çünkü mâlik dileyerek tasarrufta bulunan kimsedir. Kadın kendini boşamak hususunda amel etmekle, mâlik de kendi nefsi için amel etmektedir. Temlîk cevabı sadece meclise münhasırdır. Câmi'de bildirildiğine göre sen dilersen boşsun yahut hoş görürsen boşsun veya arzularsan boşsun gibi sözler yemin değildir. Çünkü bunlar mânen temlîk, sureten tâliktır. Onun için de meclise münhasırdır itibar surete değil mânâyadır."

Ben derim ki: Bahır sahibinin: "Temlîkin cevabı meclise münhasırdır." sözü umum vakit ifade etmeyen eğer ve kaç gibi bir edatla tâlik ettiği zamana mahsustur. Umum vakit bildiren edatla tâlik yaparsa bunun hilâlfınadır. Burada zikredilen de umum bildiren edattır. Faslın başında da geçmişti.

METİN

Meclisle de mukayyed olmaz. Kadın kendini ancak bir defa boşayabilir. Çünkü edat bütün zamanlara âm ve şâmildir, fiillere şâmil değildir. Binaenaleyh kadın her zaman boşamaya salâhiyaddardır. Bir defa boşadıktan sonra tekrar boşamaya salâhiyeti yoktur. Kocası her diledikçe dediyse kadın üç talâkı ayrı ayrı zamanlarda yapabilir. Cemi' ve tesniye yapamaz. Çünkü bu edat umumî ferdleri bildirir.

İZAH

«Meclisle de mukayyed olmaz.» Fakat ne zaman ve her ne zaman kelimeleri vakit bildirmek içindir ve bütün vakitlere şâmildir. Sanki hangi vakitte istersen boşa demiş gibidir. Dilediğinde veya dilediğin anda diye terceme ettiğimiz (izâ, izâmâ) kelimeleri de İmameyn'e göre ne zaman diye terceme ettiğimiz (metâ) kelimesi gibidir. İmam-ı Âzâm'a göre bunlar şart için kullanıldıkları gibi vakit için de kullanılırlar. Lâkin emir kadının eline geçmiştir. Meclisten kalkmakla şübheye binaen elinden çıkmaz. Evet, kocası ben mücerred şartı kasdettim derse biz de meclisle mukayyed olur diyebiliriz. Ve töhmeti def için erkeğe yemin verdirilir. Nehir. Meselenin tamamı Fetih'dedir.

«Cemi' ve tesniye yapamaz.» Burada Hidâye'nin ibâresi şöyledir:"Kadın birden ve toptan talâkı îkâ'a salâhiyaddardır." İnâye sahibi diyor ki: "Bazılarına göre bu iki sözün mânâsı birdir. Bazılarına göre ise birden demenin mânâsı kadının kendimi üç defa boşadım sözüdür. Toptan'ın mânâsı ise bir boşadım, bir daha ve bir daha demesidir. Zâhir olan budur." Yani toptan kelimesinin izahında zâhir olan budur demek istiyor. Galiba bu sözüyle o Dirâye'nin ifadesine işaret ediyor. Dirâye'de toptan kelimesi: "Boşadım ve boşadım ve boşadım der." şeklinde tefsir edilmiştir. Fakat Dirâye sahibi birincisi daha sahihtir diyerek birden ve toptan kelimelerinin aynı mânâya geldiklerine işaret etmiştir. Nehir'de de böyle denilmiştir.

Ama birden kelimesiyle iki, toptan kelimesiyle üç kasdedilebilir. O zaman "cemi' ve tesniye yapamaz" sözü buna işaret olur. Sonra bilmelisin ki Hidâye'de toptan kelimesinin kadının: "Boşadım ve boşadım ve boşadım." demesidir şeklinde tefsir edilmesi: "Esah olan bunun hilâfıdır." denilmesi gösteriyor ki, esah kavle göre kadın bir mecliste kendini aralıklı olarak üç defa boşayabilir. İnâye'nin ifadesi de buna işaret etmektedir. Zira bunu: "Bir boşadım ve bir daha ve bir daha..." şeklinde tefsir etmiştir. Çünkü âmil bir olduğu için bu da cemi'dir. Dirâye'nin ifadesi bunun hilâfınadır. O cemi değil ayırmadır. Çünkü fili tekerrür etmiştir. Bu izaha göre Kuhistânî'nin: "Ayrı ayrı üç defa boşar. yani üç mecliste boşar ve kadın her mecliste kendini bir defadan fazla boşayamaz. Çünkü her talâk boş olmaz." İfadesi esah kavlin hilâfınadır. Meğerki bir defadan fazla ifadesi "Toplu olarak üç talâk boş olmaz." demesi karinesiyle birden mânâsına yorumlansın.

Bizim bu söylediklerimize Câmu'l-Fûsuleyn'in şu ifadesi de delâlet eder: "Her diledikçe emrin elinde olsun derse, kadın gerek o mecliste gerekse ondan sonra her diledikçe üç talâkla bâin oluncaya kadar ken-disini ihtiyar edebilir. Şu kadar var ki bir defada kendisini birden fazla boşayamaz." Bu sözün muktezası kadının bir mecliste kendini aralıklı ola-rak üç defa boşayabilmesidir. Meğerki sen boşsun sözüyle emrin elinde olsun ifadesi arasında fark görülsün. Lâkin Gâyetü'l-Beyân sahibi şöyle demiştir: "Bunlar Câmi-i Sağîr'in meseleleridir. Suretleri şudur: Muham-med Yâkub'dan, o da Ebû Hanife'den naklen şöyle demiştir: "Bir adam karısına: sen her diledikçe boşsun derse, kadın kendini boşayabilir. Ve-levki bulunduğu meclisten kalkmış da başka bir işe girişmiş, bir çok işler görmüş olsun. Bu hal kendini üç defa boşayıncaya kadar devam eder ilh...»

Gâyetü'l-Beyân sahibi diyor ki: "Çünkü her diledikçe sözü bütün fiil-lere âm ve şâmildir. Kadın üç talâkı dolduruncaya kadar birini diledikten sonra ötekini dileyebilir. Meclisten kalktığında veya başka bir işe girişti-ğinde o mecliste kendisine verilen dilek hakkı bâtıl olur. Zira dilekten vaz-geçtiğine delil vardır. Lâkin umum edatı hükmünce kendisi için başka birdileme hakkı vardır." Bu açık gösteriyor ki, kadın bir mecliste üç talâkı aralıklı olarak yapabilir. Tatarhâniyye'de Muhît'ten nakledilen şu ifade ondan da açıktır: "Karısına: sen her diledikçe boş ol derse, mecliste ol-sun başka yerde olsun birer birer üç talâka kadar kadın her dilediğinde kendini boşayabilir."

TENBİH: --Fetih'de şöyle denilmiştir: "Kadın kendini üç veya iki de-fa boşarsa İmameyn'e göre bir talâk vâki olur. İmam-ı Âzâm'a göre bir şey vâki olmaz." Bahır'da da Mebsût'tan naklen şöyle denilmektedir:"Her diledikçe sen üç defa boşsun der de kadın bir defayı diledim cevabını verirse, bu söz bâtıl olur. Çünkü kocasının mânâsı üç talâkı her diledikçe demektir."

Ben derim ki: Bu söz üç talâkı ayrı ayrı yapmak ancak adedi söyle-mediği zamandır, mânâsını ifade eder. Hâkim'in Kâfi'sinde şöyle denil-miştir; "Her dilediğinde son üç talâk boşsun der de kadın bir talâk dilerse bu bâtıl olur. Kezâ her diledikte sen de bir talâk boşsun der de kadın üç talâkı dilerse ve kezâ sen boşsun der de üçü söylemez kadın da üçü di-lerse bâtıl olur." Yani birden söylerse böyledir. Ayrı ayrı söylerse velev bir mecliste olsun bildiğin gibi câiz olur.

METİN

Kadın başka kocaya vardıktan sonra kendini boşarsa talâk vâki olmaz. Yani kendini ayrı ayrı zamanlarda üç defa boşamışsa hüküm budur. Aksi takdirde başka kocaya vardıktan sonra bu talâkları ayrı ayrı yapabilir. İleride gelecek yıkma meselesi budur. Sen dilediğin yerde boşsun yahut nerede istersen orada boşsun derse kadın ancak o mecliste dilediği takdirde boş olur. Dilemeden meclisinden kalkarsa artık kendisine dileme hakkı yoktur. Çünkü bu iki edat mekân bildirirler. Talâkın ise mekâna teallûku yoktur. Binaenaleyh her ikisi "eğer" edatından mecaz olurlar. Çünkü bu bâbın temeli eğer edatıdır.

İZAH

«Talâk vâki olmaz.» Çünkü tâlik ancak mevcud olan milke sarfedilir. O da üçtür. Üç talâkı yapmakla tefvîz sona erer. Bahır.

«Aksi takdirde» yani kendisini hiç boşamazsa yahut bir mecliste üç defa yahut bir mecliste yalnız bir veya iki defa boşarsa başka kocaya vardıktan sonra bu talâkları ayrı ayrı yapabilir. H.

«İleride gelecek» yani ric'at bâbının sonunda gelecek olan yıkma meselesi budur. Bu mesele şöyle izah olunur: ikinci koca üç talâkı yıktığı yani hükmünü yok ettiği gibi üçten aşağısının hükmünü de yıkar. Bir kimse karısını bir veya iki defa boşar da kadın başkasıyla evlenip boşandıktan sonra onunla tekrar evlenirse kadın ona yeni bir milkle döner. Yani o kadını üç defa boşamaya hakkı olur. Bu İmam-ı Âzâm'la Ebû Yusuf'a göredir. İmam Muhammed'e göreikinci koca yalnız üç talâkın hükmünü yıkar. Daha aşağısının hükmünü yıkmaz. Binaenaleyh bir kimse karısını iki defa boşar da kadın başka kocaya gittikten sonra boşanıp tekrar bununla evlenirse kalan talâk hakkıyla döner. Kocasının onun üzerinde kalan hakkı bir talâktır. Tekrar evlendikten sonra kocası o kadını bir talâkla boşarsa Şeyhayn'a göre kadın ona hörmet-i galiza ile haram olmaz. İmam Muhammed'e göre ise olur.

Kezâ kadına: Sen şu haneye her girdikçe boşsun der de kadın oraya iki defa girerek boş düşer ve iddeti geçerse, başka kocaya vardıktan ve ondan boşandıktan sonra Şeyhayn'a göre üç talâkla bâin oluncaya kadar o haneye her girdikçe boş olur. İmam Muhammed buna muhâliftir. Nitekim bunu Zeylaî tâlik bâbında: "Üç talâkı tâlik onun tencizini ibtal eder." dediği yerde zikretmiştir. Fazla ifadesi "Toplu olarak üç talâk boş olmaz." demesi karinesiyle birden mânâsına yorumlansın.

Bizim bu söylediklerimize Câmu'l-Fûsuleyn'in şu ifadesi de delâlet eder: "Her diledikçe emrin elinde olsun derse, kadın gerek o mecliste gerekse ondan sonra her diledikçe üç talâkla bâin oluncaya kadar kendisini ihtiyar edebilir. Şu kadar var ki bir defada kendisini birden fazla boşayamaz." Bu sözün muktezası kadının bir mecliste kendini aralıklı olarak üç defa boşayabilmesidir. Meğerki sen boşsun sözüyle emrin elinde olsun ifadesi arasında fark görülsün. Lâkin Gâyetü'l-Beyân sahibi şöyle demiştir: "Bunlar Câmi-i Sağîr'in meseleleridir. Suretleri şudur: Muhammed Yâkub'dan, o da Ebû Hanife'den naklen şöyle demiştir: "Bir adam kansına: sen her diledikçe boşsun derse, kadın kendini boşayabilir. Velevki bulunduğu meclisten kalkmış da başka bir işe girişmiş, bir çok işler görmüş olsun. Bu hal kendini üç defa boşayıncaya kadar devam eder ilh...»

Gâyetü'l-Beyân sahibi diyor ki: "Çünkü her diledikçe sözü bütün fiillere âm ve şâmildir. Kadın üç talâkı dolduruncaya kadar birini diledikten sonra ötekini dileyebilir. Meclisten kalktığında veya başka bir işe giriştiğinde o mecliste kendisine verilen dilek hakkı bâtıl olur. Zira dilekten vazgeçtiğine delil vardır. Lâkin umum edatı hükmünce kendisi için başka bir dileme hakkı vardır." Bu açık gösteriyor ki, kadın bir mecliste üç talâkı aralıklı olarak yapabilir. Tatarhâniyye'de Muhît'ten nakledilen şu ifade ondan da açıktır: "Karısına: sen her diledikçe boş ol derse, mecliste olsun başka yerde olsun birer birer üç talâka kadar kadın her dilediğinde kendini boşayabilir."

TENBİH: -Fetih'de şöyle denilmiştir: "Kadın kendini üç veya iki defa boşarsa İmameyn'e göre bir talâk vâki olur. İmam-ı Âzâm'a göre bir şey vâki olmaz." Bahır'da da Mebsût'tan naklen şöyle denilmektedir:"Her diledikçe sen üç defa boşsun der de kadın bir defayı diledim cevabını verirse, bu söz bâtıl olur. Çünkü kocasının mânâsı üç talâkı her diledikçe demektir."

Ben derim ki: Bu söz üç talâkı ayrı ayrı yapmak ancak adedi söylemediği zamandır, mânâsını ifade eder. Hâkim'in Kâfî'sinde şöyle denilmiştir: "Her dilediğinde sen üç talâk boşsun der de kadın bir talâk dilerse bu bâtıl olur. Kezâ her diledikte sen de bir talâk boşsun der de kadın üç talâkı dilerse ve kezâ sen boşsun der de üçü söylemez kadın da üçü dilerse bâtıl olur." Yani birden söylerse böyledir. Ayrı ayrı söylerse velev bir mecliste olsun bildiğin gibi câiz olur.

METİN

Nasıl istersen boş ol sözüyle derhal bir talâk-ı ric'î meydana gelir, Ama kadın bâini veya üç talâkı dilerse erkeğin niyetiyle birlikte dilediği olur. Aksi takdirde kadın cima' edilmişse talâk ric'î, edilmemişse bâin olur. Emir de bâtıl olur. Zeylaî ile Aynî cima'dan önce demişlerse de yanlıştır. Doğrusu cima'dan sonradır. Dikkatli ol. Kaç istersen boşa yahut istediğin kadar boşa derse kadın o mecliste bid'î olmamak şartıyla dilediği kadar boşayabilir. Çünkü zaruret vardır.

İZAH

«Derhal bir talâk-ı ric'i meydana gelir ilh...» Yani kadın dilesin dilemesin mücerred o sözle bir talâk-ı ric'î meydana gelir. Sonra kadın bâini veya üç talâkı diledim derse, kocası da aynı şeyi niyet etmiş olmak şartıyla dediği gibi olur. Çünkü muvafakat vardır. Bu İmam-ı Âzâm'a göredir. İmameyn'e göre kadın dilemedikçe hiç bir şey vâki olmaz. İmam-ı Âzâm'a göre talâkın aslı kadının dilemesine teallûk etmez, sıfatı teallûk eder. İmameyn'e göre ise ikisi birden teallûk ederler. Meselenin tamamı Fetih'dedir. Ben Menâr şerhi üzerine yazdığım hâşiyede bu tefvîz ile umumî tefvîzlar arasındaki farkı belirttim. Dedim ki; burada tefvîz edilen şey talâkın halidir. O da bâin ve müteaddid nev'ilerine ayrılır. Binaenaleyh ikiden birini tâyin için niyete ihtiyaç vardır. Umumi tefvîzlarda ise kocanın niyetine ihtiyaç yoktur.

«Kadın cima edilmişse talâk ric'i olur.» sözü kocasının niyet ettiğinin hilâfını dilemesine ve kocasının hiç bir şey niyet etmediği suretlere sâdıktır. Murad birincisidir. Çünkü Fetih'de şöyle denilmiştir: "Karı-koca ihtilâf ederlerse meselâ kadın bâin talâkı, kocası ise üç talâkı isterse yahut bunun aksi olursa talâk ric'idir. Çünkü istekleri birbirine uymadığı için kadının dilemesi hükümsüz kalır. Kocasının da sarîh sözle talâk îkâ'ı kalır. Talâkı bâin veya üç yapmak hususunda kocanın niyetinin bir tesiri yoktur. Kocasının niyet hatırına gelmezse hükmün ne olacağını musannıf zikretmemiştir. Asıl nam kitabta: "Ama kadının dilediğinin itibara alınması icab eder. Hatta kadın talâkın bâin veya üç olmasını diler de kocası bir şeyi niyet etmezse kadının yaptığı talâk bilittifak vâki olur ilh..." denilmiştir.

Kadının cima' edilmiş olması her iki yerdeki ric'î sözünün kaydıdır. Mehir bâbında manzum olarak geçmişti ki, iddetin lüzumu hususunda kendisiyle halvet yapılan kadın da cima' edilenkadın gibidir. iddeti içinde başka bir talâk yapılması hususunda dahi öyledir.

«Aksi takdirde» yani kadın cima' edilmemiş olup talâk-ı bâinle boşanır da mahalliyeti kalmadığı için emin elinden çıkarsa demektir. Fetih'de böyle denilmiştir. Halvet yapılan kadına gelince: Biliyorsun ki ona iddet lâzımdır. O ric'î olarak boş düşer; emirde elinden çıkmaz.

«Zeyla'î»nin ibâresi şöyledir: "Hilâfın semeresi iki yerde zâhir olur. Biri dilemeden kadının meclisten kalkması, diğeri de bunun cima'dan önce olmasıdır. Burada İmam-ı A'zam'a göre ric'î bir talâk meydana gelir, İmameyn'e göre ise hiç bir şey vâki olmaz. Reddetmek ayağa kalkmak gibidir." H.

«Dilediği kadar boşayabilir» Yani bir, iki veya üç talâkla boşayabilir ve talâkın aslı bilittifak kadının dilemesine teallûk eder. İmam-ı A'zam'ın kavline göre nasıl istersen meselesi bunun hilâfınadır. Çünkü kaç kelimesi aded ismidir. Dilediğin kadar sözü ise adedi umumileştirmektir. Fukahanın ıstılahına göre bir kelimesi adeddir. Binaenaleyh tefvîz bizzat adedde olmuştur. Vâki ise ancak zikredilmek şartıyla adeddir. Şu halde tefvîz vâkiin kendisinde olmuştur. Binaenaleyh kadın dilemedikçe hiç bir şey vâki olmaz. Fetih.

TENBİH; -Musannıf kocanın niyetinin şart olduğunu söylememiştir. Şârih onu Menâr şerhinde ve kezâ Mirkât şerhinde beyan etmiştir. Keşif sahibinin beyanına göre kendisi üstadının elyazısı ile Pezdevî alâmetini taşıyan bir yazı görmüş ki, orada kocanın iradesinin de mutabakatı şarttır. Çünkü mübhem aded için olunca niyete ihtiyaç vardır denilmiştir. Takrîr sahibi bunu kabul etmiştir. Lâkin Hidâye. Fetih ve diğer kitapların zâhirine bakılırsa kocanın iradesi şart değildir. Bahır sahibi Menâr üzerine yazdığı şerhde bunu daha zâhir görmüştür. Çünkü iştirak yoktur. Kadına tefvîz edilen sadece mikdardır. Erkeğe bırakılan da tek yapmasıdır. Binaenaleyh mübhemlik yoktur. "Nasıl" edatı bunun hilâfınadır. Çünkü bununla kadına tefvîz edilen şey haldir. Hal ise evvelce arzettiğimiz gibi müşterektir.

Ben derim ki: Metinlerin zâhiri de bunu göstermektedir.

«Bid'î olmamak şartıyla...» Bahır sahibi diyor ki: "Dilediği kadar boşayabilir sözüyle kadının kendini kerâhetsiz olarak bid'î de sayılmamak şartıyla birden fazla boşayabileceğini ifade etmiştir. Bundan yalnız kocasının îkâ ettiği talâklar müstesnadır. Çünkü kadın buna mecburdur. Onları birbirinden ayırırsa emir elinde olmaktan çıkar."

Ben derim ki: Kadın hayızlı olursa hüküm yine böyledir. Bunun acık ifadesi talâk bahsinin başında geçmişti. Tahtâvî: "Bunun benzeri nasıl dilersen sözünde söylenir. Niyetle beraber kadın üç talâk îkâ ederse önce söylenen hakkında bahis mevzuu edilir." demiştir.

METİN

Kadın reddederse yahut vazgeçtiğini gösteren bir harekette bulunursa reddedilir. Çünkü buhalen temlîktir. Cevabının da halen olmasını gerektirir. Bir adam karısına kendini üçten dilediğin mikdar boşa derse kadın üçten aşağı boş olur. Üçten dilediğini seç demesi de böyledir. Çünkü üçten sözü üçü parçalamayı bildirir. İmameyn ise bu sözün beyan için olduğunu söylemişlerdir. Şu halde onlara göre üç talâk boş olur. Ama birinci kavil daha zâhirdir.

FER'İ MESELELER: -Bir adam karısına: Hem dilersen hem dilemezsen boşsun derse kadın derhal boş olur. Talâkı dilersen sen boşsun, talâkı sevmezsen dahi sen boşsun derse kadın boş olmaz. Çünkü kadının talâkı sevmemesi, ona buğz etmemesi câizdir. Talâkı hem dilemesi hem dilememesi caiz değildir. Bir adam iki karısına: Talâkı hanginiz daha çok severse yahut hanginiz ondan daha çok nefret ederse boş olsun der de kadınlardan her biri: Ben onu daha çok severim cevabını verirse talâk vâki olmaz. Çünkü her biri arkadaşının kendinden daha az sevdiğini iddia etmektedir. Binaenaleyh şart tamam değildir. Sonra dilemeye veya iradeye yahut rızaya veya hevese, muhabbete tâlik etmek tâlik mânâsını taşıyan temlîk olur ve emrin elindedir sözünde olduğu gibi meclisle mukayyeddir. Başka şeye tâlik etmek bunun hilâfınadır.

İZAH

«Kadın reddederse...» Yani ben boşamam derse yahut uyku ve meclisten kalkmak gibi kabul etmediğini bildiren bir hareket gösterirse reddedilmiş olur.

«Çünkü bu halen temlîktir.» Bu söz "vakitte, ne zaman" kelimelerinden ihtiraz içindir. Yani bu müneccez (derhal geçerli) temlîktir. Gelecekte bir vakte izafe edilmiş değildir. Binaenaleyh cevabının da derhal verilmesini gerektirir.

«Birinci kavil daha zâhirdir.» Çünkü maksad açıklama olsa dilediğin kadar boşa demek yeterdi. Nitekim Nehir'de Tahrîr'den naklen böyle denilmiştir. H.

«Hem dilersen hem dilemezsen ilh...» Bilmiş ol ki dilemekle dilememeyi bir şart yaparsa yahut dilemekle ondan kaçınmayı bir şart yaparsa kadın aslâ boş düşmez. Çünkü hem dilemeyi hem dilememeyi birarada bulundurmak imkânsızdır. Meselâ sen dilersen ve dilemezsen boşsun yahut dilersen ve bundan kaçınırsan boşsun sözleri böyledir. Şart edatını tekrarlayarak cezayı önce söylerse yani dilersen sen boşsun ve dilemezsen der de kadın bulunduğu mecliste diler veya dilemezse boş düşer. Çünkü her iki sözü ayrı ayrı şart yapmıştır. Şu haneye girersen sen boşsun yahut girmezsen sözü de böyledir. Cezayı sona bırakır da dilersen ve dilemezsen sen boşsun derse ebediyyen boş olmaz. Çünkü cezayı sonra söyleyince ikisi bir şart gibi olur ve beraberce bulunmaları imkânsızdır. Beraberce bulunmaları mümkünse iş değişir ve ikisi birden bulunmadıkça kadın boş düşmez. Sen yersen ve içersen boşsun demesi böyledir. Şart edatını tekrarlar da cümlenin biri dilemek, diğeri kaçınmak olursa meselâ dilersen sen boşsun ve kaçınırsan da derse kadın dilesin dileme-sin talâk vâki olur. Susarak meclisten kalkarsa talâk vâki olmaz. Çünkü her iki söz başlıbaşına bir şarttır. Çekinmek de dilemek gibi bir fiildir. Bunların hangisi bulunursa talâk vâki olur. İkisi de bulunmazsa bir şey vâki olmaz.

Kezâ şart edatını tekrarlamaz da yahut edatıyla atıf yapar ve sen istersen boşsun yahut da istemezsen derse yine hüküm budur. Çünkü talâkı iki cümleden birine talîk etmiştir. Dilersen sen boşsun, dilemezsen de sen boşsun dese kadın derhal boş olur. Talâkı seversen sen boşsun, ondan nefret edersen de boşsun demesi bunun hilâfınadır. Çünkü kadının talâkı hem sevmemesi hem nefret etmemesi câizdir. Binaenaleyh vukuun şartı kesin değildir. Kadının hem dilemesi hem dilememesi câiz değildir. Şu halde iki şarttan biri muhakkak sâbittir ve talâk vâki olur. Sen çekinsen de nefret etsen de boşsun der de kadın çekindim cevabını verirse boş olur. Sen dilemezsen boşsun der de kadın dilemiyorum cevabını verirse boş olmaz. Çünkü çekindim sîgası çekinmeyi icad için söylenir. Adam talâkı ondan çekinmeye tâlik etmişti. Bu da mevcuddur, onun için talâk vâki olur.

Dilemesen de sözü icad için değil yokluğu bildiren bir sîgadır. Binaenaleyh şu eve girmezsen mesabesinde olur. Dilememek kadının dilemiyorum sözüyle tehakkuk etmez. Çünkü sonradan da dileyebilir. O ancak ölümle tehakkuk eder. Bunu Bahır sahibi Muhît'ten nakletmiştir. Bahır sahibi bundan sonra şunu söylemiştir: "Adam talâkı kendi dilediğinin bulunmamasına tâlik ederse hüküm yine böyledir. Filan dilemezse deyip de o filanın dilemiyorum cevabını vermesi bunun hilâfınadır. Fark şudur: Ecnebîde yemininde durmanın şartı kadının o mecliste talâkını dilemesidir. Ecnebînin dilemiyorum demesiyle meclis değişir. Çünkü bu ihtiyaç duyulmayan bir şeyle meşgul olmaktır. Zira talâkı îkâ için ayağa kalkıncaya kadar susması kâfidir.

«Kadın boş olmaz.» Bu sözün yeri kadın sevmiyorum, nefret de etmiyorum dediği yahut sustuğu zamandır. Fakat seviyorum yahut nefret ediyorum derse boş düşer. Çünkü sevmeye ve benzerine yapılan tâlik onu haber vermeye tâlik olur. Velevki vâkı'a uygun olmasın. Nitekim gele-cektir.

«Talâkı hem dilemesi hem dilememesi câiz değildir.» Zira dilemek mevcud olan bir şeyi haber vermektir. Varla yokun arasında vasıta yok-tur.

«Yahut hanginiz ondan daha çok nefret ederse» bu ikinci meseledir.

«Kadınlardan her biri ben onu daha çok severim ilh.. derse» sözü birinci meselenin cevabıdır. Şârih mukayese ile bilindiği için ikinci mese-lenin cevabını terketmiştir. Onun cevabı: "Her biri: ben ondan daha çok nefret ederim derse" takdirindedir. Talâkın vâki olmaması kadınlardan her biri arkadaşının kendinden daha az nefret ettiği dâvâsında olduğuiçindir. Böylece şart tamam olmamıştır. H

Kadınları iddialarında kocalarının yalanlamış olması gerekir. Nitekim bunu Hâkim Kâfî'sinde kaydetmiştir. Bunun muktezası şudur ki, koca iki-sini de tasdik ederse ikisi de boş düşer. Çünkü ism-i tafdil bir kişiye de fazlasına da uyar. Nitekim vakıf bahsinde gelecektir.

«Binaenaleyh şart tamam değildir.» Çünkü kadın arkadaşı hakkın-daki şâhidliğinde tasdik edilmez. Bahır. Yani öteki kadının sevgisi veya nefreti bununkinden az olmadıkça bunun sevgisi veya nefreti daha çok olamaz. Fakat arkadaşının kalbindekini ifadede onun sözü tasdik edile-mez. Binaenaleyh ötekinden daha çok sevdiği sâbit olamaz. Öteki hak-kında da aynı şey söylenir. Böylelikle hiç birinin fazlalığı sâbit olmaz ve hiç birinin boş olması için şart tamam sayılmaz. Ta'lilin muktezası şudur ki; kadınlardan yalnız biri benim sevgim daha çoktur diye iddia ederse üzerine talâk vâki olmaz. Meğerki bunların her birinin dâvâsında diğerini tamamen yalanlama vardır denilsin. Yalnız birini dâvâ etmesi bunun hilâ-fınadır. Tâlik bâbında görüleceği vecihle kocası fülan şeyi seviyorsan sen şöyle ol, fülane de olsun derse, kadın seviyorum cevabını verirse sözü yalnız kendisi hakkında tasdik olunur.

«Sonra dilemeye ilh...» Ve kezâ kadından başkalarının bilemeyeceği bir mânâya tâlik temlîk olur. Ama kendisinde tâlik mânâsı vardır. Bahır. T.

«Meclisle mukayyeddir.» Kezâ kadın sevgi ve nefreti haber vermek hususunda yalan söylerse talâk vâkidir. Hayız ve benzerine tâlik bunun hilâfınadır. Sonra bu mesele temlîk üzerine tefri' edilmiştir. Bazıları:"Evlâ olan ondan dönmeye mâlik değildir, sözünü ziyade etmektir. Tâ ki tâlik olduğuna teferru etsin. Çünkü bu temlîk üzerine teferru etmesinden daha zâhirdir." demişlerdir.

Ben derim ki: Burada şöyle denilebilir: "Maksad bu zikredilen kelimelerle yapılan tâlikin başka kelimelerle yapılanlara muhâlif olduğunu anlatmak ve hepsi muvafık olursa ondan dönememektir.

«Başka şeye tâlik etmek bunun hilâfınadır.» Hayız görmesine veya şu haneye girmesine tâlik gibi ki, bu hâlis tâlik olduğu için meclisle mukayyed değildir. Kezâ haber vermekle nefsel emirde yalan olmaz. Nitekim gelecektir. Allahu a'lem.

 

 

 

 

 

TÂLİK BÂBI

 

METİN

Tâlik lügatta allaka kelimesinden alınmadır. Kâmûs'ta bunun aslı bırakmak mânâsına geldiği bildirilmiştir. Istılahda bir cümlenin ihtiva ettiği mânânın meydana gelmesine bağlamaktır. Buna mecazen yemin denilir.

İZAH

Musannıf tâlikı, talâkın sarîh ve kinâye sözlerle yapıldığını beyandan sonraya bırakmıştır. Çünkü tâlik talâkla şartı beraberce söylemekten mürekkeb bir şeydir. Onun için onu müfredden yani talâktan sonraya bırakmıştır. Nehir.

«Tâlik lügatta allaka kelimesinden alınmadır.» Bahır'da böyle denilmiştir. Ama evla olan: "Tâlik allaka kelimesinin masdarıdır. Bir şeyi astı mânâsına gelir." demektir. T. Yani şârihin sözü masdarın fiilden türemiş olduğu zannını verir. Halbuki bu tercih edilen kavlin hilâfınadır. Lâkin murad maddeyi beyandır. Tâ ki lügaten ondan muradın hissî ve manevî kısımlara şâmil olan mutlak tâlik olduğu anlaşılsın.

«Istılahta ilh...» sözü manevî tâlika mahsus bir tariftir. Musannıfın birinci cümleden muradı ceza, ikinciden muradı da şart cümlesidir. Meselâ şu haneye girersen sen boşsun sözünde kadının boş düşmesi o haneye girmesine bağlanmıştır.

«Buna mecazen yemin denilir.» Çünkü Nehir'de bildirildiğine göre tâlik hakikatte şartla cezadan ibarettir. Ona yemin denilmesi mecazdır. Çünkü bunda sebeb mânâsı vardır. Yine Nehir'de beyan edildiğine göre bu hususi şekilde bağlamak diye tarif edilen ve tâlik ihtiva eden şart cümlesinin beyanıdır. Bu bağlamaya yemin denilir.

Fetih sahibi diyor ki: «Esasen yemin kuvvet demektir. İki elden birine yemin (sağ el) denilmesi diğerinden daha kuvvetli olduğu içindir. Allah'a and vermeye yemin denilmiştir. Çünkü evvela tereddütten sonra yapmak veya yapmamak için and edilen şey üzerine kuvvet ifade etmektedir. Şüphesiz ki nefsin hoşlanmadığı bir şeyi bir şeye bağlamak ve o şey meydana gelince bağlananın da meydana gelmesi şer'an ondan korunmanın kuvvetle lüzumunu ifade eder. Ve nefsin sevdiği bir şeyi bir şeye bağlamak o şeyi yapmaya teşvik olur. Bu suretle de yemin sayılır. Ancak bu izah onun hakikat olmasına da lügatta mecaz olmasına da ihtimallidir.

Bahır'ın yeminler bahsinde şöyle denilmektedir: "Bedâyi'nin zâhir ifadesine bakılırsa tâlik lügatta dahi yemindir. Çünkü İmam Muhammed ona yemin adını vermiştir. Onun sözü lügatta da huccettir denilmektedir." Bu gösterir ki tâlik hem lügaten hem ıstılahen yemindir. Onun içindir ki Mi'râc-ı Dirâye sahibi: "Allah Teâlâ'ya and vermeye de tâlika da yemin denilir." demiştir.

Ben derim ki: Lâkin Fetih sahibinin yukarıda geçen sözünün muktezası şudur: Bundanmurad tâlik edilen şeyi ihtiyarî bir fiile bağlamaktır. Tâ ki yemin edilen şeyden kaçınmak yahut o şeyi yapmaya teşvik için kuvvet ifade etsin. Meselâ bana filan işin müjdesini verirsen sen hürsün sözü bu kabîldendir. Tâlikın bundan başkasına yemin denilmez. Meselâ güneş doğarsa yahut hayzını görürsen sen şöyle ol sözü bu kabîldendir. Ancak Telhisü'l-Câmi'de ve onun şerhi Fârîsî'de beyan edildiğine göre bir kimse yemin etmeyeceğine yemin ederse cezayı şart olmaya elverişli bir şeye tâlik etmekle yemini bozulur. Bu şartın kendisinin veya başkasının fiili yahut vaktin gelmesi gibi bir şey olması fark etmez. Meselâ şu haneye girersen sen boşsun yahut Zeyd gelirse veya yarın olursa, keza ayın başı geldiğinde veya ay yenilenmediğinde sen boşsun demesi bu kabîldendir. Yeterki kadın hayız görenlerden olsun, aylarla iddet bekleyenlerden olmasın. Çünkü yeminin rüknü mevcuddur. Yeminin rüknü cezayı tâliktır. Yeminin bulunması bozulmasının şartıdır. O adam da yeminini bozmuş olur. Megerki dilersen veya istersen yahut seversen veya arzu edersen yahut razı olursan gibi kalb amellarinden birine yahut ayın gelmesine tâlik etmiş olsun da ayın başı geldiği zaman boşsun desin. Kadın da aylarla iddet bekleyenlerden olsun. Bu takdirde yemini bozulmaz.

Çünkü birinci gurup sözler temlîkte kullanılır. Onun için meclise münhasır kalır. Sırf tâlik için kullanılmazlar. İkinci nev'i ise senenin vaktini beyan için kullanılır. Çünkü kadın hakkında ayın başı sünnî talâkın vuku bulduğu vakittir. Binaenaleyh sırf tâlikta kullanılan bir söz değildir. Onun içindir ki, talâkı tatlika tâlik eder de ben seni boşarsam boşsun derse yemini bozulmaz. Zira vâkii hikâye etmek istemiş olabilir. Yani seni boşamak benim elimdedir, ben boşarsam sen boş olursun demek istemiştir. Böylece o söz sırf tâlik için kullanılmaz. Kölesine bana bin dirhern verirsen sen hürsün, bundan aciz kalırsan kölesin sözüyle dahi şartla ceza bulunsa bile tâlik yapmış olmaz. Çünkü bu söz kitabetin tefsiridir. Sırf tâlik ifade etmez. Sen bir hayız görürsen boşsun sözüyle dahi tâlik yapmış sayılmaz. Çünkü temizlik müddetinin bir cüz'ü bulunmadıkça kâmil hayız bulunamaz.

Binaenaleyh talâk temizlik müddetinde olur ve bu sözü sünni talâkın tefsiri yapmak mümkündür. Sırf tâlik için tahsis edilmiş değildir. Bu suretlerde hâlis tâlik ifade etmeyen sözlerle o adamın yemini bozulduğunda hüküm vermememiz şundandır: Çünkü talâka yemin etmek memnu'dur. Aklı başında bir insanın sözünü yasak olmayacak cihete yorumlamak evladır. Burada da onun ihtimalli bulunduğu temlîk veya tefsire yorumlamak mümkündür. Onun için talâka yemin mânâsına yorumlanmaz. Sen hayız görürsen boşsun diyen kimsenin yemini bozulması ise bozulmanın şartı bulunduğu içindir. O da yemindir. Yemin rüknüyle yani ceza ve şartıyla zikredilmiştir. Adamın "hayzını görürsen" demesi bid'î talâkı tefsire elverişli değildir. Çünkü bid'î talâkın bir çok nev'ileri vardır. Bu söz onları tefsireyaramaz. Sünnî öyle değildir. O yalnız bir nev'idir. Gerçi bir adam karısını güneş doğarsa sen boşsun dediğinde yemini bozulur. Halbuki yeminin mânâsı olan teşvik veya men burada yoktur. Güneşin doğması da muhakkaktır, şart olmaya elverişli değildir. Çünkü mevcud olacağında tereddüd yoktur. Zira biz: "Gerek teşvik gerekse men yeminin semeresidir, onun hikmetidir. Şu halde yeminde rükün tamam olmuştur. yalnız semere ve hikmetinde tamam olmamıştır. Çünkü şer'î akidlerde hüküm surete teallûk eder. Semere ve hikmete teallûk etmez." diyoruz. Onun için bir kimse satmayacağına yemin eder de fasid bir satış yaparsa yemini bozulur. Çünkü satışın rüknü mevcuddur. Velevki ondan beklenen milkin intikali sâbit olmasın. Tereddüdsüzlüğü teslim etmiyoruz. Çünkü kıyametin her zaman kopma ihtimali vardır. Bu satırlar kısaltılarak alınmıştır.

Hasılı şudur: her tâlik yemindir, ister kendi fiiline, ister başkasının fiiline, isterse vaktin gelmesine tâlik olsun. Velevki yeminin semeresi olan teşvik veya men' bulunmasın. Binaenaleyh yemin etmeyeceğine yemin eden bir kimse bununla yemini bozmuş olur. Meğerki bu sözü tâlik suretinden temlîk veya sünnî talâkı tefsir yahut vâkii beyan yahut kitabeti açıklama gibi mânâlara sarfetmek mümkün olsun. Nitekim müstesna olan bu beş meselede böyledir ve inşaallah yeminler bahsinde gelecektir. Bu izahattan anlaşılır ki, Bahır sahibinin söylediği şu söz: "Musannıfın tâlik tâbirini kullanması Hidâye sahibinin talâka yemin bâbı demesinden evladır. Çünkü bu beş meselede olduğu gibi tâlik sûrî tâlika şâmildir.

Bunların bazısı yemin olmamakla beraber biliyorsun bu bâbta zikredilmiştir." sâkıttır. Nehir sahibinin: "Bunlarda yemini bozulmaz. Çünkü bunlar örfen yemin değildir. Binaenaleyh fukahanın ıstılahında yemin olmasına aykırı düşmez." sözü de öyledir. Biliyorsun ki bu suretlerde yeminin bozulmaması hâlis tâlik sayılmadıkları içindir. Hem o kimseler hakkında bunlar yemin değildir. Şu da var ki bu örfe mebnî bir şey olsa o zaman örf nazarında hayzını görürsen sözü ile bir hayız görürsen sözü arasında fark nedir ki, birincisi yemin sayılır, ikincisi sayılmaz?

METİN

Tâlikin sahih olmasının şartı, şartın mevcud olma tereddüdü içinde yok olmasıdır. "Gökyüzü üzerimizde ise" gibi vücudu muhakkak olan şey tencizdir. "Deve iğne deliğine girerse" gibi müstahîl (imkânsız) olan bir şey de hükümsüzdür.

İZAH

«Şartın» yani şart fiilinin delâlet ettiği mânânın "mevcud olma tereddüdü içinde" yani hem olabilir hem olmayabilir bir halde yok olmasıdır. İmkânsız veya mutlaka vücuda gelmesi muhakkak olmamalıdır. Çünkü şart ya teşvik ya men' içindir. Bunların her biri imkânsızla muhakkakta tasavvur edilemez. Tahrir şerhi.

«Tencizdir.» Bu söz mutlak değildir. Bilâkis devamı için ibtida hükmü verilen şeylere mahsustur. Meselâ bir kimse kölesine sana mâlik olursam sen hürsün derse, sustuğu an köle âzâd olur. Gözü gören, kulağı işiten veya sağlam olan karısına sen görürsen veya işitirsen yahut düzelirsen boşsun derse kadın o anda boş olur. Çünkü bu uzayıp giden bir iştir. Binaenaleyh devamı için ibtida hükmü vardır. Hayızlı veya hasta olan karısına: Sen hayzını görürsen veya hasta olursan şöyle olsun demesi bunun hilâfınadır. Bu söz müstakbel bir hayıza yorumlanır. Çünkü hayızla hastalık uzun zaman devam etmeyen şeylerdendir. Bunu Bahır sahibi söylemiştir. Vechi Hâniyye'de belirtildiği gibi şöyledir: "Hayız ve hastalık uzun zaman devam etse de şeriat mecmu itibariyle bunlara birtakım hükümler tâlik etmiştir ki, bu hükümler onların her cüz'üne teallûk etmez. Demek oluyor ki, bütününe bir şey hükmü vermiştir.

«Hükümsüzdür.» Binaenaleyh aslâ vâki olmaz. Çünkü o kimsenin bundan maksadı nefyi gerçekleştirmektir. Onu imkânsız bir şeye tâlik etmesi bundandır. Bu İmam-ı A'maz'la İmam Muhammed'in: "Yeminin mün'akid olmasının şartı yeminde sâdık kalmanın mümkün olmasıdır." sözüne râci'dic. İmam Ebû Yusuf buna muhâliftir. Bu izaha göre Hâniyye'nin: "Bir adam karısına: eğer benim kesemden aldığın altını iade etmezsen boşsun der de, altın kesesinde çıkarsa kadın boş olmaz." sözü daha iyi anlaşılır. Bahır. Kınye'nin şu sözü de bu kabîldendir: "Sarhoş bir kimse kapıyı çalar da kadın kapıyı açmazsa: Sen bu kapıyı bu gece açmazsan boşsun dediği ve o hanede kimse olmadığı anlaşıldığı takdirde kadın boş olmaz. Nehir. Bu bâbın sonunda gelecek fer'î meseleler de bu kabîldendir.

T E N B İ H : -Kâzerûnî'nin Abdurrahman Mürşidî Fetâvâsı'ndan naklettiğine göre Mürşidî'ye sorulmuş. "Bir adam karısınâ: Sen fülanla evlenmediysen boşsun." derse ne cevap verilir denilmiş, o da şu cevabı vermiş: "Gizli değildir ki, kocanın bu talâktan muradı kadının kendi nikâhından ayrıldıktan ve iddetini bitirdikten sonra o fülan ile evlenmemesidir. Kadın artık onun milkinde değildir. Binaenaleyh bu söz hükmsüz kalır. Şart da geçersizdir. Ortada yalnız adamın sen boşsun sözü kalır ve kadın müneccezen (derhal geçerli olarak) boş olur. "Nitekim Yemen ulemasından bazı müteehhirin bu cevabı tercih etmişlerdir. Bu o kadın kocasının ismetinde kaldığı müddetçe üzerine talâk edilen şartın bulunması imkânsız olduğundandır. Diğer bazı müteehhirin de tâlikın sahih olduğunu kabul etmiş. bunu mümkün sayarak erkeğin veya kadının hayatlarının son cüz'ünde talâk vâki olacağını söylemişlerdir. Çünkü bu söz yok hükmündedir. Yokluk tehakkuk ve devam eden bir şeydir. Lâkin koca onu müstakbele tâlik edince bütün zamanlara vücudu itibariyle elverişlidir. Onun için başka bir vakit teayyün etmez. Böylece hayatın son cüz'üne kadar devam eder ve talâk vâki olur. Bazıları da bunun ilzamî bir şart olduğunu mülahaza etmişlerdir. Sanki kocasıkendinden sonra o kadının filanca ile evlenmesini ilzam etmektedir. Bu ise lâzım gelmeyen bir şeyi ilzam sayılır ve hükümsüzdür. Talâk derhal vâki olur.

Ben derim ki: Aklı başında bir insanın sözünü hükümsüz bırakmaktan korumak için: "Kocanın muradı onu boşadıktan sonra kadının filancayla evlenmek istemesine tâliktır." denilse ihtimalden uzak görülmez. Bu sözün içinde yeminiyle beraber kadının da sözü olur. Nitekim bunun benzeri kalb işlerinde hüküm hep budur. Meselâ beni seversen sözü böyledir. Şayet kadın senden sonra o fülanla evlenmeyi murad etmedim derse talök vâki olur. Aksi halde talâk vâki olmaz. Bu satırlar kısaltılarak alınmıştır. Sonra Kâzerûnî bu meseleyi ikinci defa olmak üzere Cevhere sahibi Haddâdî'den nakletmiş ve buna Siracuddin Hâmîlî'nin üstadı AIi b. Nûh'dan naklen kadın boş olur ve istediği ile evlenebilir diye cevap vermiştir. Kâzerunî: "İtimada şâyân olan budur." demiştir. Yani bu imkânsız bir şeye yahut ilzamî bir şarta tâlik olduğu için kadın boş düşer demek istemiştir.

 

TÂLİKTAN MURAD CEZA VERMEKTİR, ŞART DEĞİLDİR

 

METİN

Bitişik olması da şarttır. Ancak bir özürden dolayı bitişik olmayabilir. Bununla ceza kasdetmemesi dahi şarttır. Kadın: Ey alçak der de, kocası da: Ben senin dediğin gibiysem sen de şöylesin cevabını verirse talâkı tenciz olur. Kadının dediği gibi olmuş olmamış fark etmez. Meşrutu zikretmek meselâ sen boşsun eğer demek hükümsüzdür. Bununla fetva verilir. Cezanın sonra zikredildiği yerde rabt edatının bulunması da şarttır. Nitekim gelecektir. Tâlikın lüzumunun şartı ya hakikaten milktir, meselâ bir kimse kölesine şöyle yaparsan sen hürsün der, yahut hükmen milktir. Velevki hümen hükmî olsun. Karısına yahut kendinden boşanıp iddet bekleyen birine gidersen sen boşsun demesi böyledir. Yahut âm olsun hâs olsun hakikî milke izafettir. Meselâ bir köleye mâlik olursam yahut muayyen bir köleye sana mâlik olursam şöyle olsun demesi böyledir.

İZAH

"Bitişik olması da şarttır." Yani ecnebî bir fâsıla bulunmamalıdır. Bunun hakkında söz musannıfın: "Bir kimse kansına sen boşsun inşaallah diye bitişik olarak söylerse" dediği yerde gelecektir.

"Bununla ceza kasdetmemesi dahi şarttır." Bahır sahibi diyor ki: Bir kimseye karısı pezevenk ve alçak gibi bir sözle söver de o da: Eğer ben senin dediğin gibi isem sen boşsun cevabını verirse, kocası dediğin gibi olsun olmasın derhal talâk vâki olur. Çünkü kocası ekseriyetle kadını boşamaktan ancak ona eziyeti kasdeder. Ama bununla tâlikı murad ederse diyaneten tasdik olunur. Buhâra ulemasının fetvası buna göredir. Nitekim Fetih'te beyan edilmiştir. "Yani onların fetvası bunun şart için değil ceza için olmasıdır. NitekimFetih'te gördün. Zâhire'de de böyle denilmiştir. Yine Zâhire'de bildirildiğine göre muhtar kavil ve fetva şudur: Eğer bu söz öfke halinde söylenmişse cezaya yorumlanır. Aksi takdirde şart mânâsı verilir.

Bunun bir misli de Muhît'ten naklen Tatarhâniyye'dedir. Valvalciyye'de şöyle denilmiştir: "Tâlikı kesederse sefeleden olmadıkça talâk vâki değildir. Ulema sefelenin mânâsı hakkında söz etmişlerdir. Ebû Hanife'den bir rivâyete göre müslüman sifle olmaz. Sifle ancak kâfir olur. Ebû Yusuf'tan bir rivâyete göre sifle: Söylediğine ve kendisine söylenene aldırış etmeyen kimsedir. İmam Muhammed'den bir rivâyete göre sifle güvercinle oynayan ve kumarbazlık eden kimsedir. Halef: "Sifle yemeğe dâvet edildiği vakit oradan bir şey aşıran kimsedir." demiştir. Fetva Ebû Hanife'den rivâyet edilen kavle göredir. Çünkü mutlak surette sifle odur. Pezevenk karısını kıskanmayan kimsedir.

"Meşrutu zikretmek" den murad şart fiilini söylemektir. Zira şart kılınan odur.

"Hükümsüzdür." Yani kadın boş olmaz. Çünkü o adam sözü tam olarak ağzından çıkarmamıştır. Kezâ sen üç defa boşsun olmazsa yahut ancak yahut olursa veya olmadıysa gibi sözler hükümsüzdürler. Bahır.

"Bununla fetva verilir." Bu kavil Ebû Yusuf'undur. İmam Muhammed kadın derhal boş olur demiştir. Bahır.

"Rabt edatının bulunması" yani Arapçada fa ve izai fücâiyye (Türkçede öyleyse, o halde) gibi bir edatın bulunması şarttır.H.

"Nitekim gelecektir." Yani musannıfın "Şart sözleri ilah..." dediği yerde gelecektir. H.

"Ya hakikaten milktir." Çünkü milk olmayan yere tâlik ve izafet sahihtir. Fakat kocanın kabulüne bağlıdır. Hatta ecnebî bir adam birinin karısına şu eve girersen boşsun derse kocasının kabulüne bağlı olur. Kocası kabul ederse tâlik lâzım gelir ve kabulden sonra girdiği takdirde boş düşer. Daha önce girerse boş olmaz. Kezâ ecnebî birinin yaptığı müneccez talâk kocanın kabulüne bağlıdır. Kabul ederse kabul ettiği vakte münhasır olarak talâk vâkidir. Satış böyle değildir. Çünkü kabul edince o satış zamanına istinad eder. Burada kaide şudur: Şarta tâlikı sahih olan şey münhasırdır. Şarta tâlikı sahih olmayan ise evvele istinad eder. Bahır.

Hakikaten sözüyle şârih muradın talâk ve köle âzâdını tâlika ve kezâ nezire şâmil olduğuna işaret etmiştir. Meselâ AIIah hastama şifa verirse, Allah için şu elbiseyi tesadduk etmek boynuma borç olsun sözü bir nezirdir. Tâlik halinde o elbiseye mâlik olması şarttır. Bunu Rahmetî söylemiştir.

"Yahut hükmen milktir." Hükmen milk nikâh milkidir. Çünkü milk-i rakabe değil cima' istifadesinden ibaret bir milktir. Sonra bu hükmî milk nikâh mevcudsa hakikaten hükmîmilktir. Boşandıktan sonra kadın iddet beklerken ise hükmen hükmî milktir. Şârih: "Velevki hükmen hükmî olsun." sözüyle buna işaret etmiştir. T.

"Hakiki milke izafettir." Verdiği misâlde olduğu gibi milke muallak yapar. Yahut benim karım olursan der veya nikâh gibi milke sebeb olan şeyi yani evlenmeyi söyler. Mûrisinin kölesine: Sahibin ölürse sen hürsün demesi bunun hilâfınadır. Çünkü bu tâlik sahih değildir. Ölüm milk için vaz edilmiş değildir. Bilâkis milkin ibtali için vaz edilmiştir. Sonra bilmiş ol ki, burada izafetten murad sırf tâlika ve ıstılahî izafete şâmil olan lügavî mânâsıdır. Nitekim seninle evlendiğim gün sen boşsun sözü ıstılahî bir izafettir. Nasılki Fetih sahibi buna işaret etmiştir. Bahır sahibi bunların arasındaki farkı göstermek için sözü uzatmıştır. Oraya müracaat edebilirsin!

METİN

Hükmi milke izafet dahi böyledir. Bir kadın nikâh edersem yahut seni nikâh edersem sen boşsun gibi. Her kadın tâbirini kullaması da öyledir. Şartın mânâsı kâfidir. Ancak ismi ile veya nesebiyle yahut işaretle muayyen olan kadında kâfi değildir. Evlendiğim kadın boş olsun derse o kadınla evlenmekle kadın boş olur. Şu kadın ilah... der de onu işaretle tarif etmek istemezse vasıf hükümsüz kalır. Ecnebî bir kadına Zeyd'i ziyaret ederse hükümsüz kalır. Kezâ bir döşekte beraber yattığım her kadın boş olsun der de o kadınla evlenirse kadın boş olmaz. Cima'da bulunduğum her cariye hür olsun der de bir cariye satın alarak onunla cima'da bulunursa âzâd olmaz. Çünkü milk ve milke izafet yoktur. Bahır sahibinin ifadesine göre bizim örfümüzde kadının ziyareti ancak beraberinde götürdüğü yemekle olur ki, onu ziyaret edilen kimsenin yanında pişirir. Bellenmelidir. i

İZAH

"Hükmî milke izafet dahi böyledir." Yani âm olsun hâs olsun bunun gibidir. Şârih bu sözle İmam Mâlik'in muhalefetine işaret etmiştir. İmam Mâlik bunu bir kadına veya bir şehire yahut bir kabileye, bakireliğe, dulluğa tahsis etmiştir. Meselâ aldığım her bâkire yahut her dul diyecektir.

"Bir kadın nikâh edersem" yani o boş olsun diyecektir. Şârihin bunu ibâreden atması ondan sonra gelen sözden anlaşıldığı içindir.

"Yahut seni nikâh edersem..." Bu kadının ecnebî olmasıyla iddet bekleyen olması arasında fark yoktur. Nitekim Bahır'da beyan edilmiştir.

"Her kadın tâbirini kullanması da öyledir." Yani evlendiğim her kadın boş olsun derse hüküm yine böyledir. Bu hususta hîle (yani kurtuluşa çare) Bahır'da gösterilendir ki, o kimseye kadını bir fuzûlî nikâhlar, o da fiilen razi olur. Meselâ icab eden eşyayı kadına gönderir yahut kadın boşandıktan sonra onunla evlenir. Çünkü her kelimesi tekrarı iktiza etmez. Biz meşietfaslından önce bu bahse teallûk eden sözleri arzetmiştik.

FER'İ BİR MESELE: Bir adam filanla konuşursam evlendiğim her kadın boş olsun der de o filanla konuşur sonra evlenirse kadın boş düşmez. Evvela konuşur sonra evlenir, sonra yine konuşursa ilk konuşmadan sonra evlendiği kadın boş düşer. Hâniyye. Zahîre'nin onuncu faslına da bak.

"İsmi ile veya nesebiyle" sözünün yerinde Bahır ve diğer kitablarda ve edatı kullanarak ismi ve nesebiyle denilmiştir. Bahır sahibi diyor ki: "Kendisi ile evlendiğim filan kızı fülane boş olsun der de sonra o kadınla evlenirse boş olmaz." Demek istiyor ki, evlenmekle vasıf hükümsüz kaldığı için yalnız filan kızı fülane boştur sözü kalır, o da ecnebîdir. Milke izafet bulunmamıştır. Onun için evlendiğinde boş düşmez.

"Yahut işaretle..." İşaretle tarif orada mevcud olana, isim ve neseble tarif ise orada bulunmayana yapılır. Hatta yemin verirken kadın orada bulunursa ismini ve nesebini söylemekle tarif hâsıl olmaz, sıfat da hükümsüz kalmaz ve talâk evlenmeye teallûk eder. Bu izaha göre Câmi'de şöyle denilmiştir: "Muhammed b. Abdillah isminde bir adamın bir hizmetçisi olsa ve adam: Muhammed b. Abdillah'ın şu hizmetçisiyle bir kimse konuşursa karısı boş olsun diyerek hizmetçiye işaret etse, sonra hizmetçi kendisi ile konuşsa karısı boş düşer. Çünkü yemin eden orada mevcuddur. Onun tarifi işaret yahut izafetle olur. Bunlardan biri bulunmamıştır. Binaenaleyh isim belirsiz kalmıştır. Belirsiz isimlere dahil olmuştur." Bunu Bahır sahibi Şeyhü'l-İslâm'ın Câmi'inden naklen söylemiştir.

"Vasıf hükümsüz kalır." Yani evlendiğim kelimesi hükümsüz kalır. O kimse sanki şu kadın boştur demiş gibi olur. Nasılki kendi karısına şu haneye giren kadın boş olsun derse kadın o haneye girsin girmesin hemen boş olur. Bahır. Ecnebî kadının boş düşmemesi ise milk ve milke izafet bulunmadığı içindir. Vasıf hükümsüz kaldığı için değildir. Kendi karısı bunun hilâfınadır.

"Çünkü milk ve milke izafet yoktur." Metindeki meselede bu zâhirdir. Ondan sonra zikredilenlerde dahi hüküm aynıdır. Çünkü bir döşekte beraber yatmak mutlaka nikâhlı olmayı gerektirmez. Nitekim cariye ile cima'da bulunmak da ona mâlik olmayı gerektirmez. Bunun bir misli de şudur: Bir kimse anne ve babasına: Beni bir kadınla evlendirirseniz o kadın üç defa boş olsun der de, annesi babası onu kendisinden izin almadan evlendirirlerse karısı boş düşmez. Çünkü bu söz nikâh milkine izafe edilmemiştir. Anne ve babasının onu izinsiz evlendirmeleri doğru değildir. Bunu Muhît'ten naklen Bahır sahibi söylemiş, sonra: "İzniyle olmuş veya olmamış fark etmez. Nitekim Mi'râc'da belirtilmiştir." demiştir.

Ben derim ki: Lâkin Hâniyye'de izniyle evlendikleri surette: "Sahih olan kavil yeminin sahih olmasıdır. Kadın boş düşer." denilmiştir. Bu söz müşkildir. Çünkü bahsimiz tâlikın şartı olanmilkin veya milke izafetin bulunması hakkındadır. Anne-babanın evlendirmeleri her cihetten milke sebeb değildir. Zira bazen izniyle evlendirirler bazen de izin almazlar. Meğerki Hâniyye sahibinin muradı: "Beni iznimle evlendirseniz" dediği hale mahsus olsun. O zaman yemin sahih olur, kadın da boş düşer. Aksi takdirde tâlik sahih olmadan önce zikredilen tafsilâtın bir vechi yoktur. En güzeli Mi'râc'ın sözüdür.

«Bahır sahibinin ifadesine göre ilah...» Ben derim ki: Bu örf şimdi Dimaşk'ta umumî değildir. Vaktiyle öyle imiş. Evet, bazı insanlar arasında hâlâ vardır. Tahtâvî şöyle diyor: "Ben derim ki: Bugün Mısır'da cereyan eden örf bu kadının ziyaretçi sayılmasıdır. Velevki yanında pişirilmeyen bir şey bulunsun."

METİN

Nitekim kocanın milkin sübutuyla veya zevaliyle birlikte yaptığı talâkı da hükümsüz kalır. Meselâ sen nikâh edilmenle beraber boşsun demesi bu kabîldendir. Ama seninle evlenmemle beraber boşsun derse sahih olur. Çünkü cümle failiyle mef'ulüyle tamamdır. Milkin zevaline mîsâl benim ölümümle veya senin ölümünle beraber boşsun demesidir.

İZAH

"Milkin sübutuyla birlikte yaptığı talâkı da hükümsüz kalır." Bunun aslı Bahır sahibinin Mi'râc'dan naklettiği şu ifadedir: "Talâkı nikâha izafe eder. meselâ sen nikâhlanmanla beraber boşsun yahut sen nikâhında boşsun derse talâk vâki olmaz. Bunu Câmi' sahibi söylemiştir. Sen benim seninle evlenmemle beraber boşsun demesi bunun hilâfınadır. Burada talâk vâki olur. Ama bu müşkildir. Bazılarının söylediğine göre fark şudur: Bu adam evlenmeyi failine izafe edip mef'ulünü de zikredince evlendirme sözünü milkten mecaz yapmıştır. Çünkü milkin sebebidir. Beraber kelimesini sözü düzeltmek için sonra mânâsına kullanmıştır. "Sen nikâhında boşsun" sözünde ise faili zikretmemiştir. Cümle noksandır. Binaenaleyh nikâhtan sonra mânâsına alınamaz ve talâk vâki olmaz. Nikâh sahihtir. "Şârih bu farka: "Çünkü cümle tamam olmuştur ilah..." diyerek işarette blunmuştur. Bunun muktezası şudur: Bu adam "benim seni nikâh etmemle beraber" yahut "senin evlenmenle beraber" deseydi hüküm aksine dönerdi. Lâkin Haolebî diyor ki: "İnsanın içinde bu ta'lilden bir gıcık kalıyor. Çünkü senin nikâhınla beraber sözü benim seni nikâh etmemle beraber mânâsına da alınsa mukadder olan söylenmiş gibidir. Bu za'fa temrîz sîgasıyla (sakatlık bildiren) denilmiştir sîgasıyla işaret etmiştir."

Ben derim ki: Daha zâhir olanı şöyle demektir. Faili açıklamadığı vakit o kadınla kendisinin veya başkasının evlenmesi ihtimali vardır. Lâkin bu sözün muktezası da nikâhla tezevvüç sözleri arasında fark bulunmamasıdır. Şöyle ki, faili zikrederse her ikisinde vâki olur, etmezse ikisinde de vâki olmaz. Düşün! Bunların hepsinden daha yakın olan mânâ bazı dersüstadlarının çıkardığıdır ki şudur: Tezevvüç tezviçin arkasından olur. Talâk kelimesini tezevvüçle beraber söylerse tezviç etmekle tezevvüçten önce bulunur ve sahih olur, kadın boş düşer. Senin nikâhınla beraber demesi bunun hilâfınadır. Çünkü milkle beraberdir.

"Benim ölümümle veya senin ölümünle beraber boşsun demeildir." Çünkü talâkı birincide îkâ'a zıd bir hale, ikincide ise vukua zıd bir hale izafe etmiştir. Nitekim tasrîh bâbında gemişti.

METİN

F A İ D E : Müctebâ'da beyan edildiğine göre milke izafe edilen yeminde İmam Muhammed'den bir rivâyette talâk vâki olmaz. Harzem uleması bununla fetva vermişlerdir. Bu kavil İmam Şâfiî'nindir. Bir hâkimin feshi ile Hanefî de bu kavli taklid edebilir. Hatta hakemin feshiyle, hatta âdil bir hâkimin fetvasıyla, iki hâdise hakkında verilmiş iki fetva ile de taklid edebili.

İZAH

"Müctebâ'da beyan edildiğine göre..." Müctebâ'nın ibâresi Bahır sahibinin beyanına göre şöyledir: "Ben İmam Muhammed'den bir rivâyet gördüm ki, talâk vâki değildir diyor. Harzem ulemasının çoğu bununla fetva verirlerdi." Zahîriyye'de: "Bu kavil İmam Muhammed'indir. Bununla fetva verilir." denilmişse de o söz üzerinde durduğumuz mesele hakkında değildir. Nitekim izahı yakında gelecektir. Anla!

"Hanefî de bu kavli taklid edebilir." Yani Şâfiî'yi taklid edebilir. Bahır sahibi şöyle demiştir: "Hanefî bir hâkim izafe edilen yemini feshederek meseleyi Şâfiî hâkime arzedebilir. O adam ben filan kadınla evlenirsem üç defa boş olsun dedikten sonra o kadınla evlenir. Kadın kendisini Şâfiî bir hâkimin huzurunda dâvâ eder ve boşadığını iddiada bulunursa Şafiî hâkim bu onun karısıdır, talâk bir şey değildir diye hükmettiğinde bu iş ona helâldir. Kocası nikâhtan sonra feshten önce bu kadınla cima' eder de fesh sonra olursa fesh ettiğinde cima' helâldir. Fesh ettiğinde akdi yenilemeye de hâcet yoktur. O adam evlendiğim her kadın boş olsun der de arkacığından bir kadınla evlenir ve yemini fesh ederse, sonra başka bir kadınla evlendiğinde her kadın hakkında feshe hâcet yoktur. Hulâsa'da böyle denilmiştir. Zahîriyye'de bunun İmam Muhammed'in kavli olduğu bildirilmiştir. Onun kavliyle fetva verilir."

Ben derim ki: Bunun mefhumu şudur: Şeyhayn'a göre her kadında feshe hâcet vardır. Zahîriyye sahibi de böyle açıklamıştır. O halde buradaki hilâf bir kadın hakkında yemini Şâfiî bir hâkim fesh ettiğine göredir. Sonra yemin eden kimse başka bir kadınla evlenirse Şeyhayn'a göre birinci fesh kâfi değildir. İkinci defa fesh etmedikçe ikinci kadına talâk vâki olur. İmam Muhammed'e göre ise kâfidir. Çünkü bu bir yemindir. Onu ikinci defa feshetmeye hâcet yoktur. Fetva İmam Muhammed'in kavline göre verilir. Şüphesizki bu ona göre yemininsahih olmasına mebnîdir ve onunla talâk vâki ofur. Binaenaleyh yukarıda Müctebâ'dan naklettiğimiz: "İmam Muhammed'den talâk vâki olmadığı rivâyet edilmiştir." sözüne aykırı değildir. Zahîriyye sahibinin talâk vâki değildir sözünü İmam Muhammed'den bir rivâyet değil de onun kavli olduğunu ve fetva bununla verildiğini söyleyen vehmetmiştir.

Sonra Bahır'de şöyfe denilmiştir: "Bir kadın üzerine birkaç yemin eder de ondan sonra nikâhın sahih olduğuna hükmedilirse bütün yeminler ortadan kalkar. Ama her kadına ayrı bir yemin yaparsa şüphesiz birisinin yemini feshedildiği vakit diğerininki feshedilmez. Koca yeminini her evlendikçe diye yaparsa bu söz her yeminde feshi tekrara muhtaç olur." Bunlar dört mesele olup musnannıfın Mecma' şerhinde beyan edilmişlerdir. Bundan sonra hükmü Hanefî bir hâkim imza derse daha ihtiyatlı olur.

Şâfiî tarafından yapılacak feshin yeri kadını üç defa boşamazdan öncedir. Çünkü fesh yaparsa nikâhtan sonra müneccez üç talâk vâkî olur ve bir şey ifade etmez. Nitekim Hâniyye'de belirtilmiştir. Yine orada işaret edildiğine göre bunun şartı hâkimin yaptığı fesh için para almamasıdır. Para alırsa bütün ulemaya göre hükmü geçersizdir. Meğerki yazı için ücret-i misil alsın. Fazla alırsa yine geçersizdir. Evla olan mutlak surette almamaktır.

T E N B i H: Bahır'ın hâkimin hâkime mektubu bahsinde Valvalciyye'den şu ifade nakledilmiştir: "Karısına sen elbette boşsun der de bunu talâk-ı ric'î gören bir hâkimin huzurunda dâvâya çıkarlarsa kendisi tâbi olur ve o kadınla beraber yaşamak kendine helâl olur. Ebû Yusuf'a göre ise lehine hükmetmişse helâl olmaz. Bâindir diye aleyhine hükmetmiş fakat kocası talâkı bâin görmezse bilittifak hâkimin reyine tâbi olur. Bu söylenenlerin hepsi koca âlim, rey ve içtihad sahibi olduğuna göredir. Avamdan biriyse lehine veya aleyhine hüküm versin mutlaka hâkimin reyine tâbi olur. Bu, o kimseye mahkeme tarafından hüküm verildiğine göredir. Fetva verilirse sâbık ihtilâfa göredir. Çünkü cahil hakkında müftününün sözü onun rey ve içtihadı mesabesindedir." Yani cahile müftünün sözüne tâbi olmak lazım gelir. Nasılki âlime de kendi rey ve içtihadına tâbi olması lâzım gelir. Bununla anlaşılır ki, mahkeme hükmüyle birlikte başkasını taklide hâcet yoktur. Çünkü mahkeme hükmü kocanın reyine uysun uymasın mülzimdir. Koca cahil ise fetva meselesinde de böyledir.

"Hatta hakemin feshiyle..." Hâniyye'de şöyle denilmiştir: "Hakem tâyin edilen bir kimsenin hükmü sahih kavle göre mahkeme kararı gibidir. Bezzâziye'de zikredildiğine göre Sadr'ın şöyle dediği rivâyet olunmuştur: Ben derim ki: bunu yapmak kimseye helâl değildir. Hulvânî bilinir fakat bununla fetva verilmez. Tâ ki cahiller mezhebi yıkmak için yol aramasınlar, demiştir." Bahır.

"Hatta âdil bir hâkimin fetvasiyle" ki, bu da feshtir. Bahır'da Bezzâziye'den naklen şöyle denilmiştir: "Bizim ulemamızdan bundan daha genişi rivâyet olunmuştur ki şudur: Bir kimseâdil bir fakîhten fetva ister de fakîh ona yemini bâtıl olduğuna fetva verirse onun fetvasıyla amel etmesi ve kadını nikâhında tutması helâl olur. Bundan daha genişi de rivâyet edilmiştir. O da şudur: Bir kimseye bir müftü helâldir diye başka bir müftü -birincinin fetvasıyla amel ettikten sonra- haramdır diye fetva verirse ikinci kadın hakkında ikinci müftünün fetvasıyla amel eder. Birinci kadın hakkında onunla amel edemez. İki hâdise hakkında her iki fetva ile amel eder. Lâkin bununla fetva verilmez."

Ben derim ki: Şunu demek istiyor: Hâdise sahibine müftü yeminini feshe götürecek bir fetva vermez. Yani ona bu dâvâya Şâfiî bir hâkime götür yahut onun bu bâbta verdiği hükme tâbi ol veya ondan fetva iste demez. Bilâkis senin aleyhine talâk vâkidir der. Çünkü müftüye vâcib olan itikadına göre cevap vermektir. O kimseye kendi mezhebini yıktıracak yol gösteremez. Maksad hâdise sahibi yeminin feshini icab edecek bir şey yaparsa ona yeminin fethiyle fetva veremez demek değildir. Biliyorsunki cahile hâkim ve müftünün reyine tâbi olmak gerekir. Kaldı ki ictihad yerinde hâkimin hükmü hilâfı kaldırır. O adam böyle bir şey yaparsın Hanefî hâkime düşen feshin sahih olduğuna fetva vermektir. "Bu İmam Muhammed'in kavliyse neden onunla fetva vermesin?" denilmez. Çünkü biliyorsun bu ondan sadece bir rivâyettir. Onun kavli de Şeyhayn'ın kavli gibi talâk vâkidir der. Zahîriyye'nin sözü buna aykırı değildir. Nitekim yukarıda izah etmiştik. Müftü zayıf rivâyetle fetva veremez. Harzem ulemasının bir çoklarının fetva vermesi bu kavlin zayıf olduğuna aykırı değildir. Onun için yukarıda Sadr'dan nakletti ki: "Hiç bir kimseye bunu yapmak helâl değildir." demiştir. Hulvânî'den yukarıda naklettiğimiz de öyledir. "Bu bilinir fakat bununla fetva verilmez." diyor. Bu rivâyet İmam Muhammed'den sâbit olsaydı yahut bu rivâyet sahih olsaydı ulema hükmü ona göre verirler, Şâfiî'nin mezhebine göre vermeye muhtaç olmazlardı. Bu gösterir ki bu rivâyet şazzdır. Nitekim Müctebâ'nın yukarıda geçen sözü de buna işaret etmektedir.

Şu da var ki, Bahır'da Bezzâziye'den naklen: "Fiilen evlenmek zamanımızda yemini fesh etmekten evladır. O kimsenin bir âlime gelerek yaptığı yemini söylemesi bir fuzûlînin nikâhına muhtaç olduğunu belirtmesi gerekir. Âlim de ona bir kadını nikâhlar ve fiilen cevaz verir de yemini bozmaz. Kezâ o kimse bir cemaata: Benim bir fuzûlînin nikâhına ihtiyacım var der de içlerinden biri onu evlendirirse hüküm yine böyledir. Ama bir adama bana bir fuzûlî akdi yap derse bu tevkil olur." denilmiştir.

"İki hâdise hakkında verilmiş iki fetva ile" diye kaydetmesi şundandır: Çünkü fetva isteyen bir kimse bir hâdise hakkında bir müftünün sözünü bilir de başka bir müftü ona muhâlif fetva verirse o hâdise hakkında sâbık müftünün amelini bozmaya hakkı yoktur. Evet, başka bir hâdise hakkında ikincinin fetvasıyla amel edebilir. Meselâ bir kimse ecnebî bir kadınadokunarak Ebû Hanife'nin mezhebine göre öğle namazını kılarsa, sonra Şâfiî'yi taklid ederek kıldığı bu öğleyi iptale hakkı yoktur. Şâfiî'nin kavliyle başka bir öğle hakkında amel eder. İşte: "Mukallidin mezhebinden dönmeye hakkı yoktur." diyenlerin muradı budur. Bu hususta sözün tamamı kitabın başındaki Resmü'l-Müftî'de geçmişti.

METİN

Bu bilinir fakat bununla fetva yerilmez. Bezzâziye. Hür kadını müneccez olarak üç talâkla, cariyeyi iki talâkla boşaması üçe veya daha aşağısına yaptığı tâlikı bozar. Yalnız evvelce geçtiği vecihle milke muzaf olanı bozmaz. Üç talâktan aşağısını müneccez olarak yapmak bozmaz. Bilmiş ol ki, tâlik helâllığın elden gitmesiyle bozulur. Milkin elden çıkmasıyla bozulmaz. Üç talâkı veya daha azını haneye girmeye tâlik eder de sonra müneccez olarak üç talâk yaparsa hulle yaptıktan sonra o kadını tekrar nikâh ettiğinde tâlik bâtıl olur. Artık kadının o haneye girmesiyle hiç bir talâk vâki olmaz. Müneccez olarak, üçten aşağı boşasaydı tâlik bâtıl olmaz ve muallak talâkların hepsi vâki olurdu.

İmam Muhammed ilk nikâhtan kalan talâkların vâki olacağını söylemiştir. Aşağıda gelen yıkma meselesi budur. Bunun semeresi şurada görülür: Bir kimse bir talâkı tâlik eder de sonra müneccez olarak iki tâlak yaparsa, kadın başka kocaya gidip boşandıktan sonra onu tekrar nikâhladığında haneye girerse o kadına dönebilir. İmam Muhammed'e göre dönemez. Kezâ dinden dönerek dar-ı harbe kaçmakla da ona göre bâtıl olur. Şeyhayn'a göre bâtıl olmaz.

İZAH

"Üçe yaptığı tâlikı bozar." Bu hür kadına mahsustur. Daha aşağısı hem hürreye hem cariyeye şâmildir. Cariye hakkında şöyle takdir edilir: "Cariyeyi müneccez iki talâkla boşamak üçten aşağısını tâlikı bozar." Bu söz ikiye de bir talaka da sâdıktır.

"Yalnız milke muzaf olanı bozmaz." Yani ben her evlendikçe kadın üç defa boş olsun der de sonra karısını üç defa boşar, sonra yine onunla evlenirse kadın boş düşer. Çünkü müneccez olarak yaptığı talâk muallak olarak yaptığından başkadır. Zira muallak olan yeni mâlik olacağı nikâhın talâkıdır. Onu önceki milkin talâkı ibtal etmez.

"Üç talâktan aşağısını müneccez olarak yapmak bozmaz." Çünkü üçten aşağısını müneccez kılmakla milk elden çıksa da helâllık devam etmektedir.

"Muallak talâklann hepsi vâki olurdu." Çünkü tâlikın bâtıl olması heIallığın elden gitmesiyledir. Halbuki helâllık bâkidir. O halde tâlik de bâkidir. Üzerine tâlik yapılan şey yani haneye girmek bulununca muallak olan üç talâk da vâki olur. Buna ulemanın: "Muallak olan bu milkin talâklarıdır. Onların da bazısı elden çıkmıştır." sözleri aykırı değildir. Çünkü o üç talâk bâki olmak kaydıyla mukayyeddir. Bir kısmı elden çıkınca üç muallak mutlak olur. Nitekim bunu Fetih sahibi söylemiştir. Biz de bu bâbtan önce arzetmiştik.

"Aşağıda gelen yıkma meselesi budur." Biz bu bâbtan önce bu hususta söz etmiştik. Meselenin hâsılı şudur: İkinci koca İmam-ı A'zam'la Ebû Yusufa göre geçmiş üç talâkı ve daha azını yıkar. İmam Muhammed'e göre ise yalnız üç talâkı yıkar, daha azını yıkmaz.

"Bunun semeresi" yani yıkma meselesindeki hilâfın semeresi şârihin söylediğidir.

"O kadına dönebilir." Bu Şeyhayn'a göredir. Çünkü ikinci koca kalan bir talâkın hükmünü yıkmıştır. Kadın ilk kocasına yeni bir milkle dönmüştür. Onun üzerine üç talâk hakkı vardır. Kadın haneye girince üç talâktan biri vâki olur, ikisi kalır. Onun için kocası ona dönebilir.

«İmam Muhammed'e göre dönemez.» Çünkü kadın ilk nikâhtan kalan bir talâkla dönmüştür. O da haneye girmekte vâki olur. T.

«Şeyhayn'a flöre batıl olmaz.» Çünkü milkin elden çıkması tâlikı iptal etmez. İmam Muhammed'e göre ise tâlikının bâki olması ehliyeti bulunması itibariyledir. Dinden dönmekle ismet ortadan kalkmıştır, ehliyeti kalmayınca tâlikı da kalmamıştır. O kimse müslümanlığa dönünce sukutuna hükmedilen tâlik artık geri dönmez. Bunu musannıfın Mecma' şerhinden Bahır sahibi nakletmiştir.

 

TAS MESELESİ

 

METİN

Sözünde durmaya mahal kalmamakla da tâlik bâtıl olur. Meselâ filanca ile konuşursan der de o filanca ölüverirse yahut şu haneye girersen der de o hane bahçe yapılırsa sözünde durmak için mahal kalmaz. Nitekim biz bunu Mültekâ üzerine yazdığımız hâşiyede izah ettik. Tas meselesi de bütün fer'leriyle ileride gelecektir.

FER'İ BİR MESELE : Bir adam cariye olan karısına: Şu haneye girersen üç defa boşsun dedikten sonra cariye âzâd olur da o haneye girerse, kocasının ona dönmeye hakkı vardır. Kınye.

İZAH

«Sözünde durmaya mahal kalmamakla da tâlik bâtıl olur.» Bunu Bahır sahibi İmam Ebû Yusuf'tan nakletmiştir. Lâkin onun lâfzı şöyledir: Tâlikı iptal eden şeylerden biri de şart mahallinin bulunmamasıdır. -Meselâ ceza mahalli bulunmaz. Nitekim fülanla konuşursan ilh... sözünde böyledir. Zikri geçen temsil şart bulunmadığına aiddir. Zira şart konuşursan ve girersen sözleridir. Yani bunların mânâlarıdır ki, o da söz ve girmektir. Bunların mahalli o fülan kişi ile işaret edilen hanedir. Ceza mahallinin bulunmaması kadının ölmesi gibidir. Zira bu iki mahallin bulunmamasıyla tâlik bâtıl olur. Tâlikın mutlaka olabilecek bir şeye yapılması lâzımdır. Bunun ise yokluğu tehakkuk etmiştir. "Öldükten sonra Zeyd'in yaşaması mümkündür. Bahçenin haneye çevrilmesi de mümkündür." denilemez. Çünkü o adamınyemini ondaki mevcud hayat üzerine idi. Bina yapıldıktan sonra tekrar iade edilen bahçe başka bir hanedir. İşaret edilen hane o değildir. Nitekim ulema bunu da şu haneye girmem sözünde açıklamışlardır.

«Tas meselesi gelecektir.» Yani yeminler bahsinin yeyip içmeye yemin bâbında gelecektir. Hâsılı şudur: İleride yemininde durma tasavvurunun imkânı yemin mün'akid olmak ve bâki kalmak için şarttır. Ebû Yusuf buna muhâliftir. Bir kimse şu tastaki suyu bugün mutlaka içeceğim diye yemin eder de tasda su bulunmazsa yahut bulunur da o gün geçmeden dökülürse Tarafeyn'e göre yemini bozulmaz. Çünkü birincide mün'akid olmamıştır. İkincide ise bâtıl olmuştur. Bugün demez de tasda da su bulunmazsa hüküm yine budur. Çünkü yemin mün'akid olmamıştır. Fakat tasda su bulunur da dökülürse o kimsenin yemini bilittifak bozulur. Zira sözünde durma imkânı bulunmakla yemin mün'akid olmuştur. Sonra dökmekle bozulur. Çünkü sözünde durmak o adama vâcibtir. Suyu döktüğü vakit sözünde durma kalmaz ve yemini bozulur. Nitekim su mevcud iken yemin eden kimse ölürse yine böyledir. Vakitle sınırlanan bunun hilâfınadır. Çünkü o kimseye sözünde durmak ancak o muayyen vaktin son cüz'ünde vâcib olur. Bu meselenin fer'lerinden biri de Zeyd'i bugün mutlaka öldüreceğim yahut bu ekmeği bugün mutlaka yiyeceğim veya borcumu yarın mutlaka ödeyeceğim diye yemin edip de Zeyd'in ölmesi, gün geçmeden ekmeği başkasının yemesi veya ertesi gün gelmeden borcu ödemesi yahut alacaklının ibrâ etmesidir. Bunlarda yemini bozulmaz. Meselenin tamamı Bahır'ın yeminler bahsindedir.

Ben derim ki: Bu tafsilâtı geçen meselede yapmaması şundandır: Çünkü o meselede yeminin bozulmasının şartı vücudu olan bir şeydi ki, o da konuşmak veya girmektir. Adam ölünce veya hane bahçe yapılınca mahal kalmamıştır ve yeminin bozulacağından ye'se düşülmüştür. Artık vakitle sınırlı olsun, mutlak olsun yeminin bâki kalmasında bir fayda yoktur. Yeminin bozulmasının şartı vücudu olmayan bir işse bunun hilâfınadır. Meselâ Zeyd'le konuşmazsam yahut şu haneye girmezsem derse iş değişir. Mahallin bulunmamasiyle yemin bâtıl olmaz. Bilâkis onunla yeminden dönmek tehakkuk eder. Çünkü yeminde durma şartından ümid kesilmiştir. Ama bu sözünde durma şartı müstahil (imkânsız) olmadığına göredir. Aksi takdirde bu da tas meselesidir. O meseledeki tafsilâtı gördün.

Göğe çıkacağım diye yemin etmek bunlardan değildir. Zira bu yemin mün'akid olur, arkacığından da bozulur. Çünkü göğe çıkmak haddi zâtında mümkün bir iştir. Bazı peygamberler çıkmışlardır. Melekler ve başkaları da çıkarlar. Ancak o adamın yemini yemin eder etmez bozulur yahut vakitle sınırlandırılan müddetin sonunda bozulur. Çünkü âdeten ümid o zaman kesilir. Bu tas meselesinin hilâfınadır. Çünkü tasda mevcud olmayan suyu içmek veya ondan dökülmüş bulunan suyu içmek haddi zâtında mümkün olmadığı gibiâdeten de mümkün değildir. Onun için yemin bâtıl olur. Yemininden dönmüş sayılmaz. Ancak yemini mutlak olur da tasdan su dökülürse o zaman yemininden dönmüş olur. Nitekim bunun tahkîkı inşaallah yeminler bahsinde gelecektir. Bâbın sonunda söyleyeceklerimize de bak!

«Kocasının ona dönmeye hakkı vardır.» Çünkü üç talâkı tâlik ettiği vakit karısı cariye idi. Kocasının ona ancak iki talâk hakkı vardı. Böylece iki talâkı tâlik etmiş oldu. H.

METİN

Şart lâfızları yani cezanın vücuduna alâmet olan şeyler: in, izâ , izâmâ, küllü, küllemâ, metâ ve metâmâ sözleridir. (İn: eğer mânâsınadır.) Bu kelime en okunursa tâlik niyet etmek şartıyla derhal talâk vâki olur ve diyaneten tasdik edilir. Kezâ cevabından fâ edatı atılırsa hal mânâsını ifade eder. Nitekim: "Talebiyye ile, ismiyye ile, camid ile, mâ ile, kad ile, len ile ve tenfîz harfiyle de" beytinde fâ atılmıştır. Nitekim biz bunu Mültekâ şerhinden kısalttık. Küllemâ kelimesi ancak mansûb olarak kullanılır. Velevki mübteda olsun. Çünkü mebniye muzaftır.

İzâ ve izâme: Vakitte mânâsında kullanılırlar. Küllü: Her mânâsına gelir. Küllemâ: Her yaptıkça mânâsındadır. Metâ ve metâma: Her zaman manasınadır.

İZAH

«Şart lâfızları...» yerine başkaları şart isimleri ve şart harfleri tâbirlerini kullanmışlardır. Musannıfın bunları kullanmaması şart kelimesi onlara da şâmil olduğu içindir. Şart kelimesi alâmet mânâsına gelen şarattan alınmadır. Ona bu ismin verilmesi ikinci cümlenin birinci üzerine terettüb ettiğine alâmet olduğu içindir. İkinci cümleye cevap denilir. Çünkü birinci cümlenin üzerine söylenmesi lâzım geldiğinden sonra kimsenin sözünden sonra söylenen söz gibi olmuş ve mecazen buna ceza denilmiştir. Çünkü başka bir iş üzerine terettüb edince cezaya benzemiştir. Nitekim Nehir'de beyan edilmiştir. Şu halde lâfızları şarta izafe etmek müsemmayı isme izafe kabilindendir. H. Kitabın başında iştikak üzerine söz etmiştik. Zâhire bakılırsa burada iştirak yoktur. Çünkü lâfzan mutlaka birbirine mugayeret lâzımdır. Burada şart hususi bir şeye alâmet mânâsınadır.

«Yani cezanın vücuduna alâmet olan şeyler» den murad bu edatlar bizzat cezanın vücuduna delâlet eder demektir. Nitekim Nehir'de belirtilmiştir. Yani şart bulundumu bunlar cezanın da bulunduğunu gösterirler.

«Bu kelime en okunursa hal mânâsını ifade eder.» Cumhurun kavli budur. Çünkü ta'lil içindir. Talâk vâki olurken illetin vücudu şart değildir. Talâk lâfzın zâhirine bakarak vâki olur. Kisâî Harun-u Reşid'in meclisinde Muhammed b. Hasan Şeybânî ile münazara yaparak onun izâ mânâsında şart edatı olduğunu söylemiştir. Kûfelilerin mezhebi budur. Mugnî sahibibunu tercih etmiştir. Ne olursa olsun tâlikı niyet ettiği vakit niyeti sahih olmak gerekir. Burası kısaca Nehir'den alınmıştır. Şârih buna "Diyaneten tasdik edilir." sözüyle işaret etmiştir. T.

«Kezâ cevabından fâ edatı atılırsa ilh...» Tâlikı niyet etmedikçe derhal talâk vâki olur ve diyaneten tasdik edilir. İmam Ebû Yusuftan bir rivâyete göre kocanın sözünü bir faydaya yorumlamak için bu tâlik sayılır. Arapça ibârede fâ edatı muzmer (gizli) sayılır. Buradaki hilâf rabt edatlarından fâ'nın isteyerek atılması câiz olup olmadığına göredir. Kûfelilere göre bu câizdir. Ebû Yusuf'un tefrii buna göredir. Basralılara göre câiz değildir. Mezheb buna göre teferru etmiştir. Bahır. Tâlik ecnebî bir dille yapılırsa yine böyledir. Allâme Kâsım diyor ki: "Her akid, nezir ve yemin yapanın sözü kendi diline göre yorumlanır." Bana zâhir olan budur. Allahu a'lem. Bunu yazdıktan sonra Allâme Makdisî'nin Nazmü'l-Kenz şerhinde gördüm ki şöyle diyor: "Ebû Yusuf'un kavlini tercih gerekir. Çünkü fâ edatını atmak çok vâki olur. Ulema avam takımının enti vahideten (sen birsin) diyerek yaptıkları hata muteber değildir, demişlerdir."

METİN

Bu kelimelerin benzerleri de şart mânâsında kullanılırlar. Bunlar: lev ve men ile arkadaşlarıdır. Meselâ şu haneye girmiş olsan sen boşsun sözüyle talâk kadının haneye girmesine tâlik edilmiş olur. Bir adam karısına sizden hanginiz şu haneye girerse boş olsun derse, içlerinden birisi o haneye tekrar tekrar girdiğinde boş olur. Çünkü haneye girmek cemaata izafe edilmiş ve umum zîyadeleşmiştir. Gâye'de böyle denilmiştir. Ama bu söz gariptir. Bahır sahibi onu iki kavilden biri saymıştır.

İZAH

«Bu kelimelerin benzerleri de şart mânâsında kullanılırlar.» sözüyle şârih şart lâfızlarının metinde zikredilen yedi kelimeden ibaret olmadığına işaret etmiştir. Zira "Lev , men, eyne, eyyâne, ennâ, eyyû, ma..." gibi bir çok kelimeler daha vardır ki, onlarda şart mânâsında kullanılırlar. Fetih'de şöyle denilmiştir: "Fer'î mesele: Bir adam karısına: eve girmen olmasa yahut baban olmasa veya kaynatan olmasa sen boşsun derse talâk vâki olmaz. Haber verme hususunda da böyledir. Meselâ şöyle olmasa dün seni boşadım demesiyle talâk vâki olmaz."

Lev: Eğer, men: Bir kimse, Eyne: Nerede, Eyyâne: Her ne zaman, Ennâ: Nereden, Eyyû: Hangi, Mâ: Her ne ki mânâlarına gelir.

Ben derim ki: Şart kelimelerinin ifade ettikleri mânâları ifadeden başka kelimeler de şart sayılırlar. Bahır'da şöyle denilmiştir: "Sen şu haneye girmenle boşsun yahut hayız görmenle boşsun derse, kadın o haneye girmedikçe veya hayzını görmedikçe boş olmaz. Çünkü (Türkçede ile mânâsına gelen) bâ harfi eklemek ve yapıştırmak içindir. Talâk ancak tâlikedildiği zaman haneye girmeye eklenir ve bitişir. Sen şu haneye girmen şartıyla boşsun derse kadın kabul ettiği takdirde boş olur, kabul etmezse boş olmaz. Çünkü bu adam girme sözünü bedel verme yerinde kullanmıştır. Binaenaleyh bedelin kabulü şarttır, bulunması şart değildir. Nasılki bana bin dirhem vermen şartıyla boşsun dese hüküm budur."

Ben derim ki: Bazen şart edatı kullanmaksızın cümle tâlik mânâsını ifade eder. Nitekim "şart mânâsı kâfidir" dediğimiz yerde geçti.

«Lev...» kelimesinin mezhebe göre şart mânâsında kullanıldığını Bahır sahibi kesinlikle ifade etmiştir. Fetih'in ibâresi buna muhâliftir. Ona göre eğer mânâsına gelen bu edat şartın yokluğunu tahkîk içindir. Binaenaleyh olabilme ihtimalini taşıyan bir şeye tâlik için kullanılamaz.

«Talâk kadının haneye girmesine tâlik edilmiş olur.» Muhît'te böyle denilmiştir. Yine Muhît'te bildirildiğine göre Ebû Yusuf'tan bir rivâyette "Şu haneye girersen sen boşsun, seni mutlaka boşarım." diyen bir adam karısını o haneye girerse boşayacağına yemin etmiştir. Kadın haneye girdiğinde boşaması lâzım gelir. Ama talâk ancak karı-kocadan birinin ölümüyle vâki olur. Bu söz "Basra'ya gelmezsem" sözü gibidir. Bahır. Biz bu hususta sarîh bâbının başında söz etmiştik.

«Ve umumu ziyadeleşmiştir.» Burada şöyle denilebilir: fiilin umumu yoktur. Fetih ve Bahır gibi Gâye'de de burada ifade şöyledir: "Çünkü fiil yani girmek cemaata izafe edilmiştir. Binaenaleyh örfen umumu tekrar tekrar girmesi murad edilir." Anlaşılıyor ki umumdan muradı tekrardır.

«Ama bu söz gariptir.» Çünkü metinlerin sözüne muhâliftir. Metinlerde: "Bu şart kelimelerinde bir defa şart bulunmakla yemin çözülür. Yalnız küllemâ kelimesinde bozulmaz." denilmektedir. Bu sözün garip olduğuna Fetih ve Bahır sahibleri kesinlikle hükmetmişlerdir. Zeylaî ise müşkil saymıştır.

«Bahır sahibi onu iki kavilden biri saymıştır.» Onu Kenz'in "şart bulunursa" dediği yerde zikrederek şöyle demiştir: "Hak şudur ki: Gâye'deki ifade iki kavilden biridir. İki kavli Kınye sahibi terasa çıkma meselesinde nakletmiştir." Burada da Mi'râc'dan naklettiğine göre Hanbelîlerden bazıları metâ kelimesinin tekrar iktiza ettiğini söylemişlerdir. Sahih olan şudur ki; küllemâdan başka şart edatları tekrarı icab etmez. Bahır sahibi bu ifadesiyle bu kavlin ve Hanbelîlerden rivâyet edilen sözün zayıf olduğunu anlatmak istemiştir. Anla! Çünkü vuku tekerrür etmiştir. Lâkin üç talâktan fazla olmaz.

METİN

Bu kelimelerde bir defa şart bulununca yemin çözülür. Yani tâlik bâtıl olmakla yemin de bâtıl olur. Yalnız küllemâ kelimesinde bâtıl olmaz. Çünkü küllü kelimesi umum isimleri iktiza ettiğigibi o da umum fiilleri iktiza ettiğinden üç talâktan sonra çözülüp bâtıl olur. Binaenaleyh kadın başka kocaya gidip ayrıldıktan sonra onunla tekrar evlenirse talâk vâki olmaz. Ancak bu kelime evlenme üzerine girerse, meselâ: seninle her evlendikçe boşsun derse o zaman talâk vâki olur. Çünkü milkin sebebine girmiştir. Bu ise sonsuzdur. Küllema kelimesinin lâtif meselelerinden biri şudur: bir adam cima' ettiği karısına: "Ben seni her boşadıkça sen boşsun" der de bir defa boşarsa iki talâk vâki olur. "Senin üzerine talâkım her vâki oldukça boşsun" derse üç talâk vâki olur.

İZAH

«Yemin bâtıl olur.» Yani tamam olup sona erer. Yemin tamam olunca da bozulur. Artık ikinci bir bozulma tasavvur edilemez. Meğerki başka bir yemin yapmış olsun. Çünkü bunlar lügat itibariyle umum ve tekrar ifade etmezler. Nehir.

«Yalnız küllemâ kelimesinde bâtıl olmaz.» Zira bu kelimede şart bir defa bulunmakla yemin sona ermez. Musannıfın burada hasr edatı kullanması gösteriyor ki metâ kelimesi tekrar ifade etmez. Bazıları ettiğini söylemişlerdir. Doğrusu o ancak umumi vakitleri ifade eder. Ne zaman çıkarsan sen boşsun sözünden murad hangi vakitte çıkmak tehakkuk ederse talâk vâki olur demektir. Başka bir defa çıkmakla talâk vâki olmaz. Ebeden sözüyle birlikte söylenen de metâ gibidir. Fülan kadınla evlenirsem boş olsun der de onunla evlenirse kadın boş olur, fakat sonra tekrar evlenirse boş olmaz. Çünkü ebediyyet mânâsı ancak vakitle sınırlandırmayı kaldırır ve evlenmemek ebedîleşir. O tekrarlanmaz. Eyyû (hangi) kelimesi de böyledir. Hatta bir adım hangi kadınla evlenirsem boş olsun dese talâk yalnız bir kadına vâki olur. Nitekim Muhît ve diğer kitablarda belirtilmiştir. Bütün evlendiğim kadınlar boş olsun demesi bunun hilâfınadır. Nehir. Fark şudur: Küllü lâfzı umum edatıdır. Eyyû ise yalnız sıfatın umumunu ifade eder. Çünkü ulema kölelerimden hangisini döversen o hür olsun sözünün yalnız bir köleye şâmil olduğunu söylemişlerdir. Zira dövmeyi hususi bir köleye isnad etmiştir. Dövmen kölelerimden hangisi hakkında olursa o hürdür derse dövüldükleri takdirde hepsi âzâd olurlar. Çünkü umuma isnad etmiştir. "Hangi kadın kendini bana tezviç ederse o boş olsun." sözü bütün kadınlara şâmildir. Tahkîkın tamamı Bahır'dadır.

«Küllü kelimesi umum isimleri iktiza ettiği gibi...» Zira küllü kelimesi isimlerin, küllemâ ise fiillerin üzerine girer ve her biri dahil oldukları şeylerin umumunu ifade eder. Bir fiil veya bir isim bulundumu üzerine yemin edilen şey bulundu demektir ve hemen o şey hakkında yemin çözülür. Geri kalan isim ve fiiller hakkında hâli üzere bâkidir. Binaenaleyh üzerine yemin edilen şey her bulundukça bunun da yemini bozulur. Şu kadar var ki üzerine yeminedilen şey bu milkin talâklarıdır. Onlarsa sayılıdır. Hâsılı küllemâ kelimesi umumi fiillere şâmildir. Umumi isimler zaruridir. Musannıf burada: "Ancak küllü ile küllemâ müstesna" dese daha iyi olurdu. Çünkü küllü kelimesi ile yemin bir isim hakkında sona erse de başka isimler hakkında bâkidir.

Bu meselenin fer'lerinden biri de şudur: O adamın dört karısı olur da şu haneye giren her kadın boş olsun derse, kadınlardan biri girince boş olur. Hepsi girerse hepsi boş olurlar. Giren kadın bir defa daha girerse boş olmaz. Ama şu haneye her girdikçe boş olsun der de oraya bir kadın girerse boş olur. İkinci defa girerse tekrar boş olur. Üçüncü defa da öyledir. Üç talâkla boş düştükten sonra başka kocayı varıp sonra yine ilk kocasına dönerse artık o haneye girdiğinde boş olmaz. İmam Züfer buna muhâliftir.

Meselenin diğer bir fer'î de şudur: Ben her girdikçe karım boş olsun der de nikâhında dört karısı bulunursa, o haneye kendisi dört defa girer fakat muayyen bir kadını kasdetmezse, her girdiğinde bir talâk vâki olur. Bu talâkı isterse kadınların hepsine taksim eder, dilerse birine tahsis eder. Bahır. Şürunbulâliyve'de şöyle denilmiştir: "Çok başa gelen fer'î bir mesele: Sirâc sahibi Müntekâ'dan naklen demiştir ki; bir adam ben bir kadınla evlenirsem o kadın üç defa boş olsun ve her helâl oldukça haram olsun der de o kadınla evlenir, kadın üç talâkla ondan bâin olduktan sonra başka kocaya varır, sonra bununla tekrar evlenirse câiz olur. Her helâl oldukça haram olsun sözüyle talâkı kasdettiyse bu bir şey değildir. Talâkı kasdetmediyse bu söz yemindir."

Ben derim ki: Bunun vechi her halde şu olacaktır: Her helâl oldukça haram olsun sözü hususi milke tâlik değildir. Çünkü kadının mutlaka nikâh akdiyle helâl olması lâzım gelmez. Câiz ki dinden döner de sonra cariye olarak alınır.

«Talâk vâki olmaz.» sözü "Yemin üç talâktan sonra çözülür." sözü üzerine tefri'dir. Başka talâkın vâki olmaması yemin yalnız bu milkin talâklarına yapıldığı içindir. Bunlar ise yukarıda geçtiği vecihle sayılıdır. Ama ikinci kocaya varması üç talâktan önce olursa kalan talâklar vuku bulur.

«Çünkü milkin sebebine girmiştir.» Yani evlenme üzerine girmiştir. Bu şart her bulundukça üç talâk hakkı da sâbit olur. Cezası da onu takib eder. Bahır. Yine Bahır'da Kâfî ve diğer kitablardan naklen şöyle denilmiştir: "Ben seni her nikâh ettikçe sen boş ol der de kadını bir günde üç defa nikâh edip her defasında onunla cima'da bulunursa iki talâk meydana gelir. O adamın da ikibuçuk mehir vermesi lâzım gelir. İmam Muhammed: Kadın üç talâkla bâin olur, kocasının dört buçuk mehir vermesi lâzım gelir, demiştir."

Ben derim ki: Bunun vechi Valvalciyye'de de belirtildiği gibi şudur: Bu adam o kadınla ilk defa evlenince bir talâk vâki olur ve yarım mehir vermesi icab eder. Cima'da bulununca tam mehir vermesi vâcib olur. Çünkü yaptığı iş mahalde şübhe ile cima'dır. İddet de vâcib olur. İkinci defa onunla evlenince ikinci bir talâk meydana gelir. Bu talâk manen cima'dan sonra olmuştur. Çünkü bir kimse iddet bekleyen karısiyle evlenir de cima' etmeden onu boşarsa Ebû Hanife ile Ebû Yusuf'a göre bu manen cima'dan sonra talâk olur ve tam mehir vermesi icab eder. Böylece mehirler ikibuçuk olur. Kadın ric'î talâk iddeti beklerken onunla cima'da bulununca ona dönmüş olur. Cima' sebebiyle bir şey vâcib olmaz. Üçüncü defa onunla evlenirse nikâh sahih olmaz. Çünkü nikâhlısı iken onunla evlenmiştir.

«Çünkü vuku tekerrür etmiştir.» cümlesi aradaki farka işarettir. Hâsılı şudur: Bu adam birincide talâkın vukuunu kendinin talâk yapmasına tâlik etmiştir. Bir defa boşadımı kadının üzerine bir daha talâk vâki olur. Ama üçüncüsü vâki olmaz. Çünkü üçüncü talâk olmuştur, yapılmış değildir. İkinci bunun hilâfınadır. Çünkü ondaki tâlik îkâ'a da sâdık olan talâk vukuuna yapılmıştır. Zira îkâ (talâkı meydana getirmek) vukuu istilzam eder. Kadını bir defa boşadımı şart bulunmuştur. İkinci de vuku bulur. İkinci talâkın vukuu ile diğer bir şart bulunmuştur. Binaenaleyh başka bir talâk vâki olur. H.

TENBİH: Küllemâ kelimesiyle meydana gelen yeminler halen meydana gelirler. Çünkü bu kelime şart ile cezanın tekrarı mesabesindedir. Câmi'in rivâyeti budur. Fetva da buna göredir. Çünkü daha ihtiyattır. Mebsût'un rivâyetinde ise halen meydana gelen yemin birdir. O adam her yeminini bozdukça yeminler de tekrar tekrar yenilenir. Muhît. Semerenin şurada zâhir olması gerekir: Bir adam karısına; ben her yemin ettikçe sen boşsun der de sonra küllemâ kelimesiyle talâkı tâlik ederse birinci kavle göre o anda üç talâk vâki olur. İkinciye göre bir talâk vâki olur. Bezzâziye'nin kaza bahsinde şöyle denilmiştir: "Bir adam bir kadına: seninle her evlendikçe sen üç defa boş ol der de o kadınla evlenir ve yemini bir Şâfiî fesh ederse, sonra kadını üç defa boşar ve kadın başka kocayla evlendikten sonra onu tekrar alırsa Câmi'in rivâyetine göre -ki esah olan odur- ikinci defa fesh hükmüne muhtaç olur. Bu satırlar kısaltılarak Bahır'den alınmıştır.

METİN

Milkin gerek nikâhda gerek milk-i yeminde elden gitmesi yemini bozmaz. Kadını talâk-ı bâinle boşar da sonra nikâh ederse yahut köleyi satar da sonra tekrar satın alırsa şart bulunduğu takdirde kadın boş olur, köle de âzâd olur. Çünkü mahallinin bâki kalmasıyla tâlik de bâkidir.

İZAH

«Milkin elden gitmesi yemini bozmaz.» Yani üç talâktan azla elden gitmesi yemini bozmaz. Nitekim Fetih'de böyle denilmiştir. Musannıfın bunu mutlak söylemesi yukarıda geçen "Tâlik helâllığın elden gitmesiyle bâtıl olur." sözüyle yetindiği içindir. Çünkü helâllığin elden gitmesinden muradı üç talâkın vukuudur.

Evet, kendisine şöyle itiraz edilebilir: Dinden dönerek dar-ı harbe gitmekle de bâtıl olur. İmameyn buna muhâliftir. Bahır sahibi buna cevap vermiş: "Burada bâtıl olması tâlikı yapanda ehliyet kalmadığı içindir. Yoksa milk elden gittiği için değildir." demiştir. Nehir sahibi de ona şöyle itiraz etmiştir: "O kimsenin müdebber köleleriyle ümmüveledlerinin âzâd olması milkinin elinden gittiğine delildir. "Milkin elden gitmesi diye kayıdlaması şundandır: Çünkü yemininde durma yerinin kalmaması yemini ibtal eder. Nitekim yukarıda geçmişti. "Ulema bir kimse karısının ancak kendi izniyle dışarı çıkabileceğine yemin eder de karısı boşanıp iddetini bitirdikten sonra çıkarsa yemini bozulmaz. Yemin talâkın bâin olmasıyla bâtıl olur, Hatta o kadınla ikinci defa evlenir de izni olmaksızın çıkarsa yemini bozulmaz." diyerek milkin elden gitmesinin yemini bozduğunu söylemişlerdir dersen ben de derim ki; yemin izin velâyeti haliyle kayıdlıdır. Men ise halin delâletiyle kayıdlıdır. Bu da karı-kocalığın devam halidir. Binaenaleyh karı-kocalık kalmayınca yemin sâkıt olur. Nitekim bir kimse alacaklısının izni olmaksızın dışarı çıkmayacağına yemin eder de borcunu ödedikten sonra çıkarsa yemini bozulmaz. Filanın izni bunun hilâfınadır. Aralarında bir muamele de yoktur. Çünkü kadın boşanmıştır. Nitekim Muhît'te böyle denilmiştir. Bahır.

Hâsılı yemin milk elden gitti diye değil yeminin kayıdlandığı şart olmadığı için bâtıl olur. Bunun benzeri valinin bir kimseye kendi valiliği zamanında olup biten her kötülüğü haber vereceğine yemin ettirmesi meselesidir. Nitekim yeminler bahsinde gelecektir.

TENBİH: Bahır sahibi milkin elden gitmesiyle yeminin bâtıl olmamasından fer'î bir mesele istisna etmiştir ki, o da Kınye'de zikredilen şu meseledir: "Bir kimse bu beldede oturursam karım boş olsun der de hemen oradan çıkar ve karısıyla hul' yaparsa, sonra iddet bitmeden o yerde oturduğu takdirde karısı boş olmaz. Çünkü şart bulunduğu vakit onun karısı değildir." Bahır sahibi diyor ki: "İşte burada milk elden çıkmakla yemin bâtıl olur. Bu izaha göre ceza cümlesinin sen boşsun olmasıyla karım boş olsun cümlesi olması arasında fark vardır. Çünkü kadın talâk-ı bâinden sonra artık onun karısı değildir. Bu bellenmelidir. Çünkü çok güzel bir şeydir. Şârih onu fer'î meselelerde zikredecektir. Hulâsa ulemanın milkin elden gitmesi yemini bozmaz sözleri ceza cümlesi karım boş olsun şeklinde olmadığı zamandır. Bu şekilde olursa yemin bâtıl olur.

Ben derim ki: Kınye'nin sözü zayıftır. Çünkü şart halini itibara almaya mebnîdir. Buna delil: "Çünkü kadın şart bulunduğu vakit onun karısı değildir." şeklinde ta'lil yapmasıdır ki, daha zâhir olan şeklin hilâfınadır. Yine Kınye'de şöyle denilmiştir: "Şöyle yaparsam Allah'ın helâlı bana haram olsun. Sonra yine şöyle yaparsam Allah'ın helâlı bana haram olsun der de iki fiilden birini yaparak karısı talâk-ı bâinle boş düşerse, sonra öteki fiili yaptığında bazıları ikincinin vâki olmadığını söylemişlerdir. Çünkü kadın şart bulunduğu vakit onun karısıdeğildir. Bazıları olur demişlerdir ki, bu daha zâhirdir. "Bu gösteriyor ki, daha zâhir olan şekil tâlik hâlidir, şartın bulunduğu hal değildir. Tâlik halinde ise kadın onun karısıdır. Ondan sonra ondan bâin olması zarar etmez. Burada metin sahiblerinin mutlak olan sözlerine uygun olan budur. Bir de ulemanın kinâyeler bahsinde açıkladıklarına göre bâin talâk ancak müneccez olan bâinden önceki bâin muallak olmak şartıyla bâine mülhak olabilir. Meselâ erkek karısına sen şu haneye girersen bâinsin der, sonra onu talâk'ı bâinle boşar, sonra kadın o haneye girerse başka bir talâk-ı boş düşer. Ki, bu da tâlik halini itibare almakla olur. Tâlik halinde kadın her cihetten o adamın karısı idi. Şartın bulunduğu hal itibara alınsaydı muallak talâkın vâki olmaması lâzım gelirdi. Böylece anlaşılır ki müreccah olan kavil tâlik halinin itibara alınmasıdır.

Bahır'da Muhit'ten naklen: "Bir adam karısının şu haneden dışarıya çıkmayacağına yemin eder de onu boşarsa iddeti bittiğinde çıktığı takdirde yemini bozulacağı gibi, karım filan kadını kabul ederse kölem hür olsun der de karısı o kadını talâk-ı bâinle boşandıktan sonra kabul ederse yine yemini bozulur." denilmiştir ki, bu da tâlik halinin itibar edildiğine göredir. Çünkü izafet tarif içindir, kayıdlamak için değildir. Yukarıda Bahır'dan naklettiğimiz şu ifade de öyledir: "Bir kimse ben şu haneye her girdikçe karım boş olsun der de kendisinin dört karısı bulunur ve dört defa girerse ilh..." Bu talâkları bir kadının üzerinde toplayabileceğini açıklaması cima" edilmeyen kadına da şâmildir. Bu da tâlik halini itibara aldığına binaendir. Çünkü kadın tâlik vaktinde onun karısıdır. Binaenaleyh üç yemine dahildir. Biliyorsun ki küllema (her) kelimesiyle mün'akid olan yemin tercih edilen kavle göre hal için olur. Her yemini bozuldukça başka yemin mün'akid olur diyen kavle göre bu yeminleri bir kadının üzerinde toplamaya hakkı olmaması gerekir. Çünkü kadın artık onun karısı değildir. Sonradan akdedilen yemine dahil olamaz. Çünkü kinâyeler bahsinin sonunda arzetmiştik ki, bir adam: "Benim her karım ilh..." derse hul' ve îlâ suretiyle kendisinden ayrılan kadın bu sözde dahil değildir. Meğerki dahil olduğunu tâyin etsin. Bu makamın tahkîkını ganimet bil!

«Kadını talâk-ı bâinle» üçten az olmak üzere boşarsa demektir.

METİN

Şart bulunduktan sonra yemin mutlak surette çözülür. Lâkin milkde iken bulunursa kadın boş düşer, köle de âzâd olur. Milkde bulunmazsa bunlar olmaz. Şu halde üç talâkı haneye girmeye tâlik eden kimsenin hîlesi (çaresi) kadını bir defa boşayıp iddetini bitirdikten sonra o haneye girmesidir. Böylece yemin çözülür ve o kadını nikâr eder. Karı-koca şartın vücudunda yani sübutunda ihtilâf ederlerse -tâ ki yokluğa aid olana da şâmil olsun- söz yeminiyle beraber kocanındır. Çünkü o talâkı inkâr etmektedir. Bu şunu ifade eder ki, o adam kadının nafakası bir kaç gün eline geçmemek sebebiyle onun talâkını tâlik eder ve nafakakadına ulaşmıştır iddiasında bulunur da kadın bunu inkâr ederse söz adamındır. Kınye sahibi kesin olarak buna kâildir. Lâkin Hulâsa ve Bezzâziye'de söz kadının olduğu sahihlenmiştir. Bahır ve Nehir sahibleri de bunu tasdik etmişlerdir. Bu söz metinlerin tahsisini gerektirir.

İZAH

«Yemin çözülür ilh...» sözüyle evvelce geçen "Bunlarda şart bir defa bulundumu yemin çözülür." ifadesi arasında tekrar yoktur. Çünkü orada geçenden maksad küllemâ kelimesinden başka şart kelimelerinde bir defa ile yeminin çözülmesidir. Burada ise mücerred yeminin çözülmesidir. H. Bir de burada yeminin çözülmesini milkde bulunmazsa diye açıklamıştır. Yukarıda geçen bunun hilâfınadır. T.

«Mutlak surette» yani şart milkde bulunsun bulunmasın demektir.

«Lâkin milkde iken bulunursa kadın boş düşer.» Şârih milk sözünü mutlak bırakmıştır. Binaenaleyh iddette bulunmasına da şâmildir. Maksad tamamının milkde bulunmasıdır, hepsinin bulunması değildir. Hatta sen iki hayız görürsen boşsun der de birinci hayzını onun milkinde değilken, ikinciyi milkindeyken görürse kadın boş düşer. Tamamı Bahır'dadır. İleride musannıfın: "Üç talâkı iki şeye tâlik ederse ikinci milkde bulunmak şartıyla muallak talâk vâki olur. Aksi takdirde olmaz." dediği yerde gelecektir.

«Hîlesi ilh...» sözü "Aksi takdirde olmaz." cümlesi üzerine tefri'edilmiştir.

«Şartın vücudunda» yanı aslında yahut tehakkuk edip etmediğinde ihtilâf ederlerse demektir. Nitekim Mecma' şerhinde: "Yani asıl tâlikın şarta bağlanması yahut tâlik yapıldıktan sonra şartın tehakkuk edip etmemesi hususunda ihtitâf ederlerse" denilmiştir. Bezzâziye'de şu ifade vardır: "Erkek istisna veya şart iddia ederse söz kendinindir. Nesefî'nin bildirdiğine göre ise koca istisna eder, kadın bunu inkârda bulunursa söz kadınındır. Beyyinesiz kocanın iddiası tasdik edilmez. Koca talâkın şarta tâlik edildiğini, kadın ise tâliksız yapıldığını iddia ederse söz kocanındır." İstisna dâvâsındaki ihtilâfı musannıf ileride söyleyecektir. Nesefî'den nakledilenin zâhirine bakılırsa şart dâvâsında ihtilâf yoktur.

Bahır'da Kınye'den naklen şöyle denilmektedir: "Kadın kocasının kendini şartsız boşadığını iddia eder, kocası ise ben onu şartla boşadım ama şart bulunmadı derse burada beyyine kadına düşer. Kadın kocası aleyhine beni dövmeyeceğine yemin etti diye dâvâ eder, kocası ise kabahatsız dövmeyeceğime yemin etmiştim derse, her ikisi beyyine getirdikleri takdirde her iki iddia sâbit olur. Kadın hangisiyle olsa boş düşer."

«Tâ ki yokluğa aid olana da şâmil olsun.» Misâli bugün şu haneye girmezsen sözüdür.

«Söz kocanındır.» Ancak şartın vücudunu kadından başka bilecek yoksa o takdirde söz kendi nefsi hakkında kadının olur. Nitekim gelecektir.

«Çünkü o talâkı inkâr etmektedir.» Yani talâkın vukuunu inkâr etmektedir. Böyle demek "Çünkü o aslı iddia etmektedir ki, o da şart bulunmamasıdır." diye ta'lilden daha iyidir. Çünkü bu ta'lil: "Seninle hayzın, esnasında cima etmedimse" gibi sözlere şâmil değildir. Burada söz cima'da bulunduğunu iddia eden erkeğindir. Halbuki zâhir iki vecihle kadına şâhiddir. Birincisi aslen ârız bulunmaması, ikincisi de hörmetin cima için erkeğe mâni olmasıdır.

«Söz adamındır.» Sonra bil ki, metinlerin zâhiri şunu iktiza eder: o adam karısının nafakası bir ay eline geçmemesi sebebiyle talâkını tâlik eder de sonra nafakanın eline geçtiğini iddiada bulunur, kadın bunu inkâr ederse boşamadığına dair söz erkeğin, nafaka eline geçmediğine dair söz ise kadınındır...

«Nafaka kadına ulaşmıştır.» Yani muayyen günler geçtikten sonra nafaka kadına ulaşmıştır iddiasında bulunursa demektir. Nitekim Kınye ve Zahîre'de böyle denilmiştir.

«Kınye sahibi kesin olarak buna kâildir.» Bahır ve Nehir'de böyle denilmiştir. Lâkin benim Kınye'de gördüğüm Ûyûn'a ve Asıl'a işaretle: "Söz kadınındır." demiş olmasıdır. Sonra Muntekâ'ya işaret ederek bunun aksini söylemiş, yani "Söz erkeğindir." demiştir.

«Bahır ve Nehir sahibleri de bunu tasdik etmişlerdir.» Bahır sahibi emrin elinde olması faslında şunları söylemiştir: "Bazıları söz erkeğindir demişlerdir. Çünkü o vukuu inkâr etmekte, lâkin nafakanın kadına eriştiğini isbat etmemektedir. Esah olan burada ve erkeğin hak ödediğini iddia, kadınınsa inkâr ettiği her yerde söz kadınındır." Bahır sahibi burada: "Galiba vuku kadının nafaka eline geçmediği hususundaki sözünü kabul etmekle onun zımnında sâbit olmuştur." diyor. Hayreddin-i Remlî dahi bu kavlin sahihlendiğini Feyz ve Fûsul'den nakletmiştir. Sonra bilmelisin ki Câmiu'l-Fûsuleyn'de Fevâid-i Sadr-ı İslâm işaretiyle zikredildiğine göre nafaka meselesinde Sadr-ı İslâm: "Kadın kocasından kaçar da müddet geçerse boş düşmemesi gerekir. Çünkü kaçınca nafaka hakkı kalmamıştır." demiştir.

«Bu söz metinlerin tahsisini gerektirer.» Yani mutlakı mukayyede hamlederek metinleri "Mal eline ulaşmıştır dâvâsını tezammun etmezse söz erkeğin olur." diye tahsisi gerektirir.

METİN

Lâkin musannıf şöyle demiştir: "Üstadımız Fetâvâ'sında kesinlikle metin ve şerhlerin ifadelerine kâil olmuştur. Çünkü mezhebi nakil için yazılanlar bunlardır. Nitekim gizli değildir." Ancak kadın beyyine getirirse iş değişir. Çünkü şart üzerine beyyine kabul edilir. Velevki nefy olsun. Meselâ: bu akşam dünürüm gelmezse karım boş olsun der de iki şâhid dünürünün gelmediğine şâhidlik ederlerse kabul edilir ve kadın boş düşer. Minah. Tebyîn'de şöyle denilmiştir: "Seninle hayzın esnasında cima etmezsem sen sünnet üzere boş ol derde sonra ben seninle cima'da bulundum derse kadın hayızlı bulunduğu takdirde söz erkeğindir. Çünkü o inşâya mâliktir. Aksi takdirde erkeğin değildir."

İZAH

«Üstadımız» yani Bahır sahibi Zeyn b. Nüceym kendisine: Bir kimse alacaklısına borcunu muayyen vaktinde ödeyeceğine dair talâka yemin ederse ne buyurursun? diye sorulduğunda: "Talâk vâki olmadığına nisbetle borcunu ödediğine dair sözü tasdik olunur. Ama borçtan sıyrılmış olmaz. AIacaklıya hakkını almadığına dair yemin verdirilir." cevabını vermiştir.

Ben derim ki: Bunun bir benzeri de şudur: Borcumu ver diye kendisine emrolunan kimse emredenin malından verdiğini iddia ederse kendi nefsinin beraati hakkında tasdik olunur. Ama emredenin beraati hakkında tasdik olunmaz. Şu da var ki biz Kınye ile Bahır sahibinden bu meselede yalnız iki kavil bulunduğunu nakletmiştik. Bu kavillerin biri tafsilâta gitmekte, diğeri talâk ile malın eline geçmediği hakkında söz kadının olduğunu bildirmektedir. Her iki meselede sözün erkeğe aid olacağını söyleyen yoktur. Hayreddin-i Remlî bunun hilâfını tevehhüm etmiştir. Kezâ Nûru'l-Ayn sahibi Câmiu'l-Fûsuleyn'den bunu tevehhüm etmiş: "Söz erkeğindir. Çünkü o hükmü inkâr etmektedir." demiştir. Daha sonra da söz kadının olduğunu zikretmiş, esah kavil budur demiştir. Sonra tafsilâtı Zahîre'ye işaretle göstermiştir. Bundan da kavillerin üç olduğu vehmine düşülmüştür. Halbuki "Malı kadına veya alacaklıya verdiğine dair asla söz erkeğindir." demek mümkün olamaz. Zira bunun hiç bir vechi yoktur. Hem bundan borcunu vermek istemeyen her borçlunun bunu kendisine hile ittihaz etmesi lâzım gelir. Muayyen bir vakitte borcunu ödemezse karısı-nın talâkını tâlik eder, sonra da ödedim diye iddiada bulunur. Bunun me-tin ve şerhlerden anlaşılması şöyle dursun câiz olacağını söyleyen tek kimse» yoktur. Böylece anlaşılır ki, Câmiu'l-Fûsuleyn sahibinin son hikâye ettiğinden murad ilk söylediğidir. "Çünkü o hükmü inkâr etmektedir." sö-züyle yaptığı ta'lil de bunu gösterir. Hükümden murad tâliktir. O da şart bulunduğu zaman yeminin bozulmasıdır.

«Ancak kadın beyyine getirirse...» Kezâ başkası beyyine getirirse iş değişir. Çünkü talâk için kadının dâvâ etmesi şart olmadığı gibi beyyine getirmesi de şart değildir. Çünkü cariyenin âzâd edildiğine ve kadının boşandığına şâhidlik dâvâsız olarak Allah rızası için kabul edilir. Bunu Bahır sahibi söylemiştir. Her ikisi beyyine getirirlerse, zâhire göre söz erkeğin ise kadının beyyinesi tercih edilir. Erkeğin beyyinesi hükümsüz kalır.

«Velevki nefy olsun.» Çünkü o sureten nefye hakikaten talâkı isbata delâlet eder. İtibar surete değil maksadlaradır. Nasıl ki iki şâhid bir ada-mın müslümanlığı kabul edip inşaallah dediğine, diğer iki şâhid de müs-lümanlığı kabul edip inşaallah demediğine şâhidlik etselerikincisi kabul edilir. Velevki bunda nefy bulunsun. Çünkü şâhidlerin maksadı o kimse-nin müslüman olduğunu isbattır. Bu izaha göre yeminler bahsinde gele-cek mesele müşküldür. Orada şöyle denilmektedir: "Bir kimse bu sene haccetmezsem kölem hür olsun der de iki şâhid o kimsenin Kûfe'de kur-ban kestiğine şâhidlik ederlerse kölesi âzâd olmaz. İmam Muhammed buna muhâliftir. Çünkü bu şehâdet manen nefydir. Bu adam bu sene haccetmedi mânâsınadır. Bu gösterir ki, nefye şehâdet şart üzerine kabul edilmez. Onun için Fetih sahibi İmam Muhammed'in kavli daha yerindedir demiştir. Lâkin; "Âzâd olmamanın illeti kölenin âzâdında şâhidlik için dâvâ şart olmasıdır." denilmiştir. Buna göre köle yerine cariye olursa bilittifak âzâd olur. Çünkü cariyenin dâvâsı şart değildir. O zaman da işkâl kalmaz. Bunu Bahır sahibi söylemiştir.

«Çünkü o inşâya mâliktir.» Yani talâk icadına mâliktir. Binaenaleyh itham olunmaz. Ama kadın temizse erkeğin sözü tasdik olunmaz. Çünkü zâhiren vâki bir hükmü iptal etmeye çalışmaktadır. Sünnet vakti mevcud-dur. Kendisi de sebebi itiraf etmiştir. Çünkü muzaf halin sebebidir. Zeylaî.

Ben derim ki: Bu müşkildir. Çünkü sebebi itiraf ancak şart sâbit olursa sübut bulur. Halbuki adam şartı inkâr etmiştir. Evet, tâlik yapmaksızın:"Sen sünnet için boşsun." dese bu zâhir olur. Bahır'da Kâfî'den naklen şöyle denilmiştir: "Bir kimse cima'da bulunduğu karısına: Sen sünnet için boşsun derse talâk ancak boşamadan hali bir temizlik devresinde vâki olur. Hayızdan sonraki cima talâk ve cima'dan halidir. Kadın hayzını görüp" temizlendimi kocasının hayız halinde cima veya talâk iddiası sünnî talâkı men etmek için kabul edilmez. Çünkü muzaf hal için sebeb olmuştur. Onun yalnız hükmî gecikir. Ondan sonra talâk ve cima dâvâsı mâni dâvâsıdır. Binaenaleyh kocasının talâkın temizlik devresinde vuku bulduğunu men eden sözü kabul olunamaz. Lâkin talâkı ikrar etmesi sebebiyle başka bir talâk meydana gelir. Hayızda ise kocası talâk veya cima'ı o hayızlı iken yaptığını iddia ederse tasdik olunur.

Karısına: Seninle hayzın esnasında cima etmedimse sen boşsun diyerek hayız içinde cima'ı iddiada bulunursa kadın boş olmaz. Çünkü talâkı açık şarta tâlik etmiştir. Şarta tâlik edilen şey ancak mâlum olursa şart bulununca sebeb olur. Koca şartı inkâr edince sebebi inkâr etmiş olur ve sözü kabul edilir. Kezâ "Vallahi sana dört ay yaklaşmayacağım." diye yemin eder de müddet geçtikten sonra o müddette kadına yaklaştığını iddia ederse kabul olunmaz. Çünkü îlâ hal hakkında sebebtir. Lâkin talâkın vukuu müddet bitinceye kadar gecikir. Müddet de bitmiştir. Talâk da zâhiren vâki olmuştur. Binaenaleyh kadına yaklaştım dâvâsı mâniî dâvâdır, kabul edilemez. Müddet geçmeden kadına yakınlık ettiğini iddiada bulunursa sözü kabul edilir. Çünkü henüz talâk vâki olmamıştır. Bu adam inşâsına mâlik olduğu bir şeyi haber vermiştir, onun için sözü kabul edilir. "Sana dört ay içinde yaklaşmadımsa senboşsun." dedikten sonra müddet geçer ve kadına müddet içinde yaklaştığını iddiada bulunursa talâk vâki olmaz. Çünkü talâkı açık şarta tâlik etmiştir. Ne zaman şartı inkâr ederse sebebi de inkâr etmiş ve sözü kabul edilir." Bu da gördüğün gibi Zeylaî'den naklen geçen ifadeye muhâliftir.

METİN

Ben derim ki: şu halde geçen mesele de gelecek mesele de mutlak değillerdir. Vücudu ancak kadın tarafından bilinen bir şey hususunda kadın istihsanen yemin verdirilmeksizin hassaten kendi nefsi hakkında tasdik olunur. Bunu inceleme yaparak Nehir sahibi söylemiştir. Mürâhika (bülûğa yaklaşan kız) bâliğa gibidir. Esah kavle göre ihtilam olmak da hayız gibidir.

İZAH

«Geçen mesele» den murad karı-koca şartın bulunduğunda ihtilâf ederlerse ilh...» meselesidir. Gelecek meseleden murad da şârihin orada beyan ettiği gibi "Hayzını görürsen..." dediği meseledir. En iyisi gelecek meseleyi "Vücudu ancak kadın tarafından bilinen ilh..." sözüyle tefsir etmektir.

«Mutlak değillerdir.» Birinci mesele kocası talâk inşâsına mâlik ise diye, gelecek mesele de talâk inşâsına mâlik değilse diye kayıdlanacaktır. Bu mânâ burada zikredilen tafsilden alınmaktadır. Şârihin söylediği ise İbn-i Kemal'in Islâh şerhindeki sözüne uyularak söylenmiştir. Fakat söz götürür. Şöyle ki; evvela bu tafsil Kâfî'den naklettiğimize muhâliftir. ikincisi buradaki ihtilaf hayızda değil cima'dadır. Cima vücudu ancak kadın tarafından bilinen şeylerden değildir. Onu erkek de bilir. Çünkü kendi fiilidir. Üçüncüsü bu tafsili bu meselede teslim edersek bundan o iki meselenin kayıdlanması lâzım gelmez. O meseleler ki, iki kaide olup içlerinde kendi cüz'î meseleleri bulunmaktadır. Bunların bazısı mutlak ifade edilmiş, bazısı bu tafsile muhâlif olarak açıklanmıştır. Nitekim bunu nafaka meselesinde muayyen günler geçtikten sonra nafakanın eline geçtiği dâvâsında Zahîre ile Kınye'den nakletmiştik. Ve nitekim bunu az yukarıda da "Sana dört ay içinde yaklaşmazsam" sözünde Kâfî'den nakletmiş, dâvâ müddet geçtikten sonradır, ama koca talâk inşâsına mâlik olmamakla beraber yine sözü kabul edilir demiştik.

«Vücudu ancak kadın tarafından bilinen» diye kayıdlaması şundandır: Çünkü o şeyi kadından başkası da bilirse vuku ya kocanın tasdikine yahut beyyineye bağlı kalır. Haneye girmek ve konuşmak gibi ki, bilittifak bu ikiden birine bağlıdır. Talâkı kadının doğurmasına tâlik ederse ne hüküm verileceği hususunda ulemamız ihtilâf etmişlerdir. İmameyn'e göre talâk ebe kadının şâhidliği ile vâki olur. İmam Âzâm'a göre ise mutlaka iki erkeğin veya bir erkekle iki kadının şâhidlikleri lâzımdır. Cevhere. Bu şuna şâmil olmaz. Erkek: senin izninolmaksızın sarhoş eden bir içki içersem emrin elinde olsun diyerek içki içer, sonra ihtilâf ederlerse söz erkeğindir. Çünkü talâkın vukuunu inkâr etmektedir. Halbuki izin ancak kadından alınmaktadır. Lâkin buna sözle muttali olunur. Hayız ve sevgi bunun hilâfınadır.

«İstihsanen» kıyasa göre söz erkeğin olmak gerekir. Çünkü kadın kocası üzerine yeminin bozulma şartını ve talâkın vukuunu iddia, kocası ise bunu inkâr etmektedir. Böyle olunca söz erkeğin olmak ve kadının sözü sair şartlarda olduğu gibi ancak huccetle tasdik edilmek gerekirdi. İstihsanın cevhi şudur: Bu iş ancak kadın tarafından bilinir. Üzerine de şer'î bir hüküm terettüb etmiştir. Binaenaleyh kadının haber vermesi vâcip olur. Tâ ki harama düşmesin. Çünkü haramdan kaçınmak şer'an her ikisine vâcibtir. Haramdan kaçınmanın yolu vâcib olur ki, o da haber ver-mektir. Bunun için kadın teayyün etmiştir. Binaenaleyh kadın vâcibin mesuliyetinden kurtulmak için sözünün kabulü vâcib olur. Zeylaî.

«İnceleme yaparak Nehir sahibi söylemiştir.» Asıl incelemeyi yapan kardeşi Bahır sahibidir ve şöyle demiştir: "Zâhirine bakılırsa yemin yoktur. Buna ulemanın şu sözleri delâlet eder: talâk kadının haber vermesiyle muallaktır ve mevcuddur. Yemin verdirmekte bir fayda yoktur. Çünkü talâk kadının sözüyle vâki olmuştur. Yemin verdirmek caymak ümidinden dolayıdır. Kadın haber verir de sonra ben yalan söylemiştim derse talâk ortadan kalkmaz. Çünkü kadın çelişkiye düşmüştür." Lâkin Miskin hâşiyelerinde beyan edildiğine göre Hamevî Makdisî işaretiyle naklen bu kadına bilittifak yemin verdirileceğini söylemiştir. Çünkü bu ulemanın: "Sözü kabul edilen herkese yemin düşer." sözünden istisna edilen yerlerden değildir.

Ben derim ki: Bunun söz götürdüğü kimseye gizli değildir. Biliyorsun ki yemin verdirmekte bir fayda yoktur. İstihsanın vechini de gördün. Bu-nun müstesnalar arasında zikredilmemesi müstesnalardan olmadığına delâlet etmez. Nice kaideler vardır ki kendisinden bir çok şeyler istisna edilmiş, diğerleri kalmıştır. Çünkü bu istisna edenin hatırına gelene göredir. Bahusus vechinin anlaşılmasına göredir.

Evet, kazaen bu zâhirdir. Fakat diyaneten hayızla sevgi arasında fark gerekir. Zira talâkın kadının haber vermesiyle hem kazaen hem diyâ-neten muallak olması ancak sevgi hakkındadır. Hayız hakkında diyaneten kadın boş olmaz. Meğerki doğru söylemiş olsun. Nitekim yakında bile-ceksin.

«Mürâhika bâliğa gibidir.» Hayız görmeyen küçük kızın ve hayızdan kesilen kadının hükmüne gelince: Nehir sahibi: "Ben bunu görmedim. Ama hayızdan kesilenin sözü kabul edilmek, küçük kızın sözü kabul edilmemek gerekir." diyor.

«Esah kavle göre ihtilam olmak da hayız gibidir.» Nehir sahibi diyor ki; "Bir kimse kölesine ihtilam olursan sen hürsün der de köle ihtilam olduğunu söylerse mesele ihtilâflıdır, Hişam'ın rivâyetine göre tasdik olunmaz. Esah kavle göre tasdik olunur. Çünkü hayız gibi ihtilâmı dabaşkası bilmez." Muhit'te de böyle denilmiştir.

METİN

Erkeğin karısına: Hayzını görürsen sen boşsun. fülan kadın da; yahut sen Allah'ın azabını seversen boş ol, kölem de hür olsun demesi böyledir. Kadın hayzımı gördüm der hayız da mevcud olursa, kesildiği takdirde sözü kabul edilmez. Zeylaî ve Haddâdî.

İZAH

"Hayzını görürsen sen boşsun ilh..." Bilmiş ol ki talâkı sevgiye tâlik hayza tâlik gibidir. Ancak iki şeyde ayrılırlar. Birincide sevgiye tâlik meclise münhasırdır. Çünkü muhayyer bırakmaktan ibarettir. Hatta kadın ayağa kalkarak seni seviyorum derse boş olmaz. Talâkı hayza tâlik ise sair tâlikler gibi ayağa kalkmakla bâtıl olmaz. İkincide kadın verdiği haberde yalan söylerse sevgiye tâlik meselesinde boş düşer. Hayza tâlikde ise kendisiyle Allah Teâlâ arasında boş düşmez. Zeylaî.

Bu izahın bir misli de Fetih ve diğer kitaplardadır. Hâkim-i Şehid'in Kâfî'sinde şöyle denilmektedir: "Erkek karısının sevdiğini bildiği veya ölüm ve azab gibi sevmediğini bildiği bir şey için filan şeyi seversen sen boşsun der de kadın ben onu severim cevabını verirse, meclisinde bulunduğu müddetçe söz kadınındır. Kezâ hayat ve zenginlik gibi karısının sevdiğini bildiği bir şey için: Filan şeyden tiksinirsen ilah... der de kadın: Ben ondan tiksinirim cevabını verirse boş düşer. Kocası: Filan şeyi seversen sen üç defa boşsun der de kadın yalandan: Ben onu sevmem cevabını verirse talâk vâki olmaz. Kezâ bunu ben seversem sen üç defa boşsun der de sonra yalandan: Ben onu sevmem derse karısı karısıdır. Kendisiyle Allah Teâlâ arasında o kadını cima'ı haram olur. Tiksinme üzerine yemin de böyledir. Kezâ: Sen talâkı kalbinle seviyorsan veya onu arzu ediyorsan yahut onu diliyorsan yahut dilinle değil de kalbinle iştiyak duyuyorsan üç defa boş ol der de kadın: Dilemiyorum, sevmiyorum, arzu etmiyorum, iştiyak duymuyorum cevabını verirse o adamın karısıdır. Bundan sonra aksini söylerse tasdik edilmez. Eğer bulunduğu mecliste ise yahut susar da ayağa kalkıncaya kadar bir şey söylemezse o adamın karısıdır. Velevki kalbinde gizlediği başka olsun. Kendisiyle Allah Teâlâ arasında o adamla beraber bulunması câizdir. Bu, Ebû Hanife ile Ebû Yusuf'a göredir. İmam Muhammed'e göre diliyle açıkladığı başka, kalbinde gizlediği başka ise o adamla beraber yaşaması câiz değildir."

Bahır'da zikredildiğine göre: "Ben filan şeyi seversem ilah..." meselesinde Şemsü'l-Eimme şunları söylemiştir: "Bu müşkildir. Çünkü kadının kalbinde ne olduğu bilinmese de erkek kendi kalbinde ne olduğunu hakikaten bilir. Lâkin bu işin yolu söylediğimiz gibidir. Hüküm zâhire göre verilir. O da vücuda dair olsun, yokluğa dair olsun ihbardır. Kâdîhân'ın bildirdiğine göre bir adam karısına: Seni sevindirirsem sen boşsun der de arkacığından onudöverse kadın: Bu beni sevindirdi dediği takdirde ulema boş olmadığını söylemişlerdir. Çünkü onun yüzde yüz yalan söylediğini biliyoruz."

Kâdîhân demiştir ki: "Bunda işkâl vardır. O da şudur: Sevinç bilinmeyen şeylerdendir. Binaenaleyh talâk kadının haber vermesine teallûk etmek gerekir ve onun bu husustaki sözü kabul edilmelidir. Velevki yalan söylediğini yüzde yüz bilelim. Nitekim kocası: Eğer Allah'ın seni cehennem ateşiyle azab etmesini seversen sen boşsun dese, kadın: Severim cevabını verdiğinde talâk vâki olur."

Bahır sahibi diyor ki: "Bu söz kabul edilemez. Çünkü Hidâye sahibi kadının yalan söylediği yüzde yüz kestirilemez. Zira kocasına çok kızdığı için azabla ondan kurtulmayı sevebilir demiştir." Bu suretle anlaşılır ki, talâkı kalb işlerinden birine tâlik eder de kadın o işi haber verirse, kadının yüzde yüz yalan söylediğini bildiğimiz takdirde talâk vâki olmaz. Aksi takdirde olur.

Bedâyi'de şöyle denilmiştir: "Eğer cennetten hoşlanmazsan sözü kadının hoşlanmadığını haber vermesine teallûk eder. Halbuki kadın cennetten hoşlanmayacak bir hale varmaz. Böylece onun yüzde yüz yalan söyledlğini biliriz. Şöyle de denilebillr; Kadın dünya hayatını çok sevdiği için cennetten hoşlanmayabilir. Çünkü cennete ancak ölümle ulaşabilecektir. Kadınsa ölümden hoşlanmaz. Binaenaleyh yüzde yüz yalan söylediğini kestiremeyiz. Ulemanın buradaki sözlerinin zâhirinden anlaşılıyor ki, kadın: Ben cehennem azabını severim, cennetten de hoşlanmam demekle kâfir sayılmaz. Nehir sahibi bu meseleyle sevinme meselesi arasında fark görmüş:" Kadının dövülmekten duyduğu elem yalan söylediğine açık delildir. Mücerred azabı sevmek bunun hilâfınadır. Çünkü onda yalan söylediğini yüzde yüz kestirmeye bir delil yoktur." demiştir.

Ben derim ki: Lâkin "Ben fülan şeyi seversem..." meselesinde erkek kalbindekinin hilâfını haber verirse işkâl bâkidir. Çünkü yalan söylediği yüzde yüz mâlumdur. Hüküm Şemsü'l-Eimme'den naklen yukarıda geçtiği gibi verilen habere göre cereyan ederse bu vârid değildir. Lâkin sevinme meselesinde Kâdîhân'ın işkâli vâriddir. Meğerki şöyle cevap verilsin: hükmün haber vermeye teallûk etmesi haber verenden başkası onun yalan söylediğini yüzde yüz bilmediğine göredir. Böylece hem Şemsü'l-Eimme'nin işkâli, hem de Kâdîhân'ınki defedilmiş olur,

T E N B İ H : Bahır'da şöyle denilmiştir: "Kadının sevmesiyle kayıdlaması şundandır: Çünkü talâkı başkasının sevmesine tâlik etse Muhît'in zâhir ibâresinden anlaşıldığına göre mutlaka kocasının tasdiki lâzımdır. Çünkü Muhît sahibi şöyle demiştir: Annen bunu sevmezse sen boşsun derse arkacığından anne ben sevmem cevabını verir, koca da onu yalanlarsa kadın boş düşmez. Koca onu tasdik ederse mâlum olduğu üzere boş düşer. İbn-i Rüstem'in İmamMuhammed'den rivâyetine göre bir adam: Eğer filan adam mü'min ise sen boşsun derse kadın boş düşmez. Çünkü bunu o adamdan başka kimse bilmez. Başkası aleyhine o adamın sözü de tasdik edilmez. O kimse müslümanlardan olup namaz kılar haccederse, başka birine benim sana bir hâcetim var, onu bana bitiriver dediğinde o da eğer senin hâcetini bitirmezsem karım boş olsun cevabını verirse, bu sefer o da benim hâcetim senin karını boşamandır dediğinde o kimse tasdik etmeyebilir. Karısı da boş düşmez. Çünkü bu söz doğruya ve yalana ihtimallidir. Binaenaleyh başkası aleyhine tasdik edilmez." Hayreddin-i Remlî diyor ki: "Bu fer'lerden anlaşıldığına göre bir kimse talâkı başkasının fiiline tâlik ederse o başkasının sözü tasdik edilmez. İster ondan başka kimsenin bilmeyeceği bir şey olsun; ister olmasın fark etmez. Her iki surette de ya kocanın tasdiki yahut beyyineyle sâbit olan şeylerdense beyyine mutlaka lâzımdır."

"Sözü kabul edilmez." Çünkü bu zaruridir. Binaenaleyh bunda şartın bulunması şarttır. Zeylai. Yani kadının sözünü kabul etmek onun sözünde şer'î hüküm terettüb etmesi zaruretinden dolayıdır. Tamamı gelecektir.

METİN

Yahut kadın severim cevabını verirse kocası yalanladığı takdirde yalnız kendisi boş olur. Kocası tasdik eder yahut kadının hayızlı bulunduğu bilinirse her iki kadın boş olurlar. Haddâdî. "Hayzını görürsen.." sözünde kanı görmekle talâk vâki olmaz. Çünkü kanın istihâza (hastalık kanı) olması ihtimali vardır. Üç gün devam ederse kanı gördüğü andan itibaren talâk vâki olur. Meydana gelen talâk da bid'îdir. Kadın cima edilmemiş olup üç gün zarfında başka bir kocaya varırsa sahih olur. Bu müddet zarfında ölürse mirâsı ilk kocasına aid olur. İkinciye aid değildir. Ve kadın kendisi hakkında tasdik olunur, ortağı hakkında tasdik edilmez. Bir hayız görürsen veya bir hayzın yarısını yahut üçte birini veya altıda birini görürsen demekle o hayızdan temizlenmedikçe hiç bir talâk vâki olmaz. Çünkü hayız parçalanmaz. Hayız kelimesi tam bir hayzın ismidir. Sonra kadının sözünün kabul edilmemesi başka bir hayız görmediği müddetçedir.

İZAH

"Yalnız kendisi boş olur." Yani filan kadın boş olmaz. Çünkü şer'an kadın hakkında bakılacak şey verdiği haberdir. Kadın kendisi hakkında emindir. Ortağı hakkında ise müttehemdir. Bu hususa şehâdeti de tek şâhidliktir. Bir insanın kendisi hakkında sözü kabul edilip başkası hakkında kabul edilmemesi uzak görülemez. Meselâ mirâsçılardan biri ölenin bir borcunu ikrar ederse bu ikrar öteki mirâsçılar tasdik etmediği takdirde yalnız kendi hissesine münhasırdır. Tamamı Bahır'dadır.

"Yahut kadının hayızlı bulunduğu bilinirse" sözü yukarıda geçen "Kadından başka kimseninbilmediği ilah..." sözüne aykırı değildir. Çünkü yukardaki söz hali bilinmediği zamana mahsustur. Buradaki ise bilindiğine göredir. Meselâ kocasına ve ortağınca mâlum olan iddeti zamanında haber vermiş olur. Kendisinden kan geldiği görülür de şüphe kalmaz. Düşün! Remlî.

"Hayzını görürsen ilah..." cümlesi evvela mücmel bıraktığını izah ve beyandır.

"Kanı gördüğü andan itibaren talâk vâki olur." Çünkü devam etmekle ibtidadan hayız olduğu anlaşılır. Artık müftüye o adama yardım ederek "Kadın kanı gördüğü andan itibaren boş olmuştur." demek icab eder. Bu istinad bâbından değil beyan kabîlindendir. Onun için kanı gördüğü andan itibaren demiştir. Meselenin tam izahı Bahır'dadır. Yine Bahır'da Kâfî'den naklen: "Hayzını görürsen kölem hür olsun, ortağın da boş olsun meselesinde kadın kanı görür de ben hayız oldum der kocası da kendisini tasdiklerse, kan devam etmeden kocası cima'dan men edilir. Köle de kullandırılmaz. Çünkü kanın devam etmek ihtimali vardır." denilmiştir.

"Meydana gelen talâk da bid'îdir." Çünkü hayız esnasında yapılmıştır. Bir hayız görürsen ilah... demesi bunun hilâfınadır. Nitekim gelecektir. Bu beyanın semeresidir ve şurada da zâhir olur: Hayza tâlik edilen şey köle âzâdı olur da köle bir cinayet işler yahut kadın kanı gördükten sonra köleye bir cinayet işlenirse kan devam etmekle bu cinayet hür kimselerin cinayeti olur. Bu hayzın iddetten hesap edilmemesi hususunda da zâhir olur. Çünkü şart kanı görmek olunca vukuun bir kısmını gördükten sonra olması lâzım gelir. Onun için bid'î olur dedik.

"Kadın cima edilmemişse" sözü "Kanı gördüğü andan itibaren talâk vâki olur." cümlesi üzerine tefri edilmiştir. Şârih bununla cima edilenden ihtirâz etmiştir. Velevki kendisiyle halvet yapılan kadın gibi hükmen cima edilmiş olsun. Çünkü bu kadının üç gün içinde başka bir kocayla evlenmesi mümkün değildir. İlk kocasından vâcib olan iddeti vardır.

"Mirâsı ilk kocasına aid olur." Çünkü bunun hayız olup olmadığı bilinemez. Bahır. Yani talâkın vukuu şartı tahakkuk etmemiştir. Kadın o kocanın ismetinde bâkidir. Bunun muktezası da ikinci kocanın onu nikâh etmesi bâtıl olmaktır. Onun için mehir lâzım gelmez.

"Ve kadın kendisi hakkında tasdik olunur." Yani kocası onun ve ortağının talâkını hayız görmesine tâlik ettiği zaman kadının sözü kendisi hakkında tasdik edilir. Musannıfın yukarıda geçen: "Yalnız kendisi boş olur." sözü buna hâcet bırakmamıştı. Bahır'da Mecma şerhinden naklen şöyle denilmiştir: "Kocası üç günde kan kesildi der de kadın ve köle bunu inkâr ederlerse söz kadınla kölenindir. Çünkü koca zâhiren âzâdlığın şartı bulunduğunu ikrar etmiştir. Zira vaktinde kanı görmek hayız olur. Onun için de kadına namaz ve orucu bırakması emrolunur. Sonra bir arıza iddia etmiştir ki, bu görülen kanı hayız kanı olmaktançıkarır. Binaenaleyh tasdik edilmez. Kendisini kadın tasdik eder de üç günün içinde köle yalanlarsa söz yine ikisinindir. Üç gün geçtikten sonra olursa artık söz sadece kölenindir.

"Bir hayız görürsen ilah..." sözünün misli sen hayzınla birlikte boşsun yahut hayzının içinde boşsun demesidir. Bahır.

"Çünkü hayız parçalanmaz." sözü hepsinin illetidir. Zira parçlanmayı kabul etmeyen bir şeyin bir cüz'ünü zikretmek hepsini zikretmek gibidir. Nehir'de Cevhere'den naklen şöyle denilmiştir: "Sen hayzının yarısını görürsen boşsun, diğer yarısını da görürsen boşsun derse hayzını görüp temizlenmedikçe bir şey vâki olmaz. Temizlendiğinde iki talâk vâki olur."

"O hayızdan temizlenmedikçe hiç bir talâk vâki olmaz." Bu temizlenme de ya kanın on günde kesilmesi yahut yıkanmak veya onun yerini tutan namazın boynuna borç olması gibi bir şeyle olur. Nehir.

"Tam bir hayzın lamidir." Yani tam hayız ancak ondan temizlenmekle olur. Kadın hayızlı bulunursa temizlenip tekrar hayız görmedikçe boş düşmez, Ama kocası bu hayızdan meydana gelen günleri niyet ederse o da niyetine göredir. Gebe kalırsan derse yine böyledir. Şu kadar var ki burada kadının içinde bulunduğu gebelik halini niyet ederse yemini bozulmaz. Çünkü gebelik muhtelif parçalardan meydana gelmiş değildir. Hayız bunun hilâfınadır. Bunu Haddâdî söylemiştir. Nehir.

"Başka bir hayız görmediği müddetçedir." Bu da kendisi hayızlı iken yahut hayızdan temizlendikten sonra haber vermekle olur. Başka bir hayız gördüğünde haber verirse sözü ancak diğer bir hayızdan temizlendikten sonra kabul edilir. Erkeğin hayzını görürsen deyip bir hayız kelimesini söylememesi bunun hilâfınadır. Zira şart hayız varken haber vermesidir. Ondan sonra haber vermesi kabul edilmez. Nitekim geçti.

Fetih sahibi diyor ki: "Çünkü bu zaruridir. Onun için şartın bulunması şarttır. Sen bir hayız görürsen demesi bunun hilâfınadır. Kadın o hayızdan sonraki temizlik devresinde kabul edilir. Daha önce ve sonra kabul edilmez. Hatta bir müddet sonra hayzımı gördüm ve temizlendim, şimdi ben başka bir hayız içindeyim dese sözü kabul edilmez. Talâk da vâki olmaz. Çünkü şartı şart yokken haber vermiştir. Onun için talâk vâki olmaz. Ancak bu hayız sona erdikten sonra temizlendiğini haber verirse o zaman talâk vâki olur. Çünkü kadın hayız ve temizlik gibi şeyleri haber vermek hususunda bunlara teallûk eden hükümleri yerine getirmek zaruretinden dolayı şer'an güvenilir kabul edilmiştir. Binaenaleyh bu hükümlerin bulunmadığı halde güvenilir kabul edilemez. Çünkü kocası yalanladığında hâcet kalmaz." Bu sözün mefhumu şudur: Kadın diğer hayızdan mücerred temizlenmekle boş düşmez. Mutlaka haber vermesi lâzımdır. Zira evvelce geçtiği vecihle ancak kadın tarafından bilinenşeyler onun haber vermesiyle muallak olurlar. "Kocası yalanlarsa" sözünden anlaşılıyor ki, tasdik ederse talâk vâki olur. Velevki ikinci hayızdan temizlenmemiş olsun.

METİN

Bir gün oruç tutarsan sen boşsun sözünde kadın o günün orucundan sonra güneş battığı vakit boş olur. Sadece oruç tutarsan demişse bunun hilâfınadır. Çünkü oruç bir saata da denilebilir. Kocası karısına: "Oğlan doğurursan bir defa boşsun. Kız doğurursan iki defa boşsun." der de kadın ikisini de doğurur ve hangisini evvel doğurduğu bilinmezse kazaen bir talâk, tenezzühen yani ihtiyatan iki talâk lâzım gelir. Çünkü kızın önce doğmuş olması ihtimali vardır. İddet ikinciyle biter. Onun için ikinciyle bir şey vâki olmaz. Zira iddetin bitmesiyle beraber yapılan talâk vâki değildir.

Birinci bilinirse söz yoktur. İhtilâf ederlerse söz kocanındır. Çünkü inkâr eden odur. Her iki çocuğun beraberce doğdukları tehakkuk ederse üç talâk vâki olur ve kadın kur'larla (hayız müddetleriyle) iddet bekler. Kadın bir oğlanla iki kız doğurur da evvel doğan bilinmezse kazaen iki talâk, tenezzühen ise üç tatâk vâki olur. İki oğlan bir kız doğurursa kazaen bir talâk, tenezzühen üç talâk vâki olur. Erkeğin: "Hamlin oğlansa sen bir talâk boşsun. Kızsa iki talâk boşsun." deyip de kadının bir oğlanla bir kız doğurması bunun hilâfınadır. Kadın boş düşmez. Çünkü kadının hamli hepsinin ismidir. Doğanların hepsi oğlan veya hepsi kız olmadıkça kadın boş düşmez. Kezâ kocası karnındaki oğlansa derse mesele de haliyle olursa hüküm yine budur. Çünkü Arapçada mâ edatı umum bildirir. Karnında oğlan varsa demesi mesele yine haliyle olmak şartıyla bunun hilâfınadır. Üç talâk vâki olur. Çünkü burada umum edatı yoktur.

İZAH

"Bir gün oruç tutarsan ilah..." sözünün benzeri eğer oruç tutarsan demesidir ve ancak bir günün tamamlanmasıyla talâk vâki olur. Çünkü oruç mi'yarla (ölçüyle) takdir edilmiştir. Fetih.

"Sadece oruç tutarsan demişse bunun hilâfınadır." Yani bu söz şeriatta oruç adı verilen şeye teallûk eder. Bu da bir saat tutmakla, rüknüyle, şartıyla bulunmuştur. Onun için bu sözle talâk vâki olur. Velevki sonradan bozmuş olsun. Kezâ "bir günde veya bir ayda oruç tutarsan" derse hüküm yine budur. Çünkü tamamlanmasını şart koşmamıştır, "Bir namaz kılarsan şöyle olsun." derse iki rekât kılmakla "namaz kılarsan" derse bir rekât kılmakla boş olur. Fetih.

"Kadın ikisini de doğurursa" yani arka arkaya doğurursa demektir. Mehir. Bununla neden ihtiraz ettiği aşağıda gelecektir.

"Tenezzühen iki talâk lâzım gelir." Yani haramdan uzaklaşmak için iki talâk boş olması lâzım gelir. Nehir. Kuhistânî'de tenezzühen kelimesi diyaneten yani o kimseyle Allah Teâlâarasında diye tefsir edilmiştir. Nitekim musannıf ve başkaları bunu zikretmişlerdir.

Ben derim ki: Bunun muktezası şudur: Erkek aleyhine bir talâk daha vâki olunca diyaneten o kadından ayrılması vâcib olur. Bu ihtiyat ve haramdan uzaklaşmak içindir. Velevki hâkim buna hüküm vermemiş olsun. Müftü buna fetva verir. Vâcib olduğuna musannıf ve diğer zevâtın lâzım gelir demeleri delâlet etmektedir. Lâkin Hidâye'de "Evla olan tenezzüh ve ihtiyat için iki talâkla amel etmektir." denilmiştir.

Kazaen iki talâk lâzım gelmemesi bunların vukuu muhakkak olmadığındandır. Helâllık yüzde yüz sâbit idi. Binaenaleyh ihtimalle ortadan kalkamaz. Bazıları: "Tenezzühen bir talâk daha lâzım gelir dese daha iyi olurdu." demişlerdir. Çünkü ibâreden ikinin birden ayrı olduğu vehmi doğmaktadır. İhâm olmadığı teslim edilse bile tenezzüh ancak bir talâkla olur. Diğer talâk kazaendir.

"İddet ikinciyle biter." sözü talâkın ric'î olmadığına, mirâsçı da olamayacağına işarettir. Bahır.

"Söz yoktur." Yani muallak tâlak birinciyle vâki olur. İkinci çocukla bir şey vâki olmaz.

"Çünkü inkâr eden odur." Yanl ziyade talâkı inkâr eden odur. Bu mesele musannıfın: "Karı-koca şartın bulunup bulumadığında ihtilâf ederlerse ilah..." sözünün fer'lerindendir.

"Her iki çocuğun beraberce doğdukları tehakkuk ederee ilah...» Bu meseleyi musannıfın zikretmemesi âdeten imkânsız olduğu içindir. Nehir. Kadın hünsa doğurursa bir talâk vâki olur ve ikinci talâk hünsanın hali belli oluncaya kadar tevakkuf eder. Bunu Hindiyye sahibi Bahr-ı Zâhir'-den nakletmiştir. T.

"Kazaen iki talâk ilah..." vâki olur. Çünkü oğlan evvela yahut ikinci olarak doğarsa kadın üç talâk boş olur. Bunların biri oğlanla ikisi ilk doğan kızlardır. Çünkü karnında çocuk kaldıkça iddet bitmez. Oğlan son olarak doğduysa birinci kızla iki talâk vâki olur, ikinci doğanla bir şey vâki olmaz. Çünkü kıza yaptığı yemin birinciyle çözülmüştür, oğlanla bir şey vâki olmaz. Zira iddet bittiği zaman doğmuştur. Böylece mesele üçle iki arasında tereddüt edince kazaen en azıyla, tenezzühen en çoğu ile hüküm verilir. Fetih.

"Kazaen bir talâk" vâki olur. Çünkü iki oğlan ilk defa doğarsa birincisiyle bir talâk vâki olur. İkinci oğlanla ve ondan sonra doğan kızla bir şey vâki olmaz. Zira iddet bitmiştir. Kız evvela veya ortada doğarsa onunla iki talâk meydana gelir. Ondan sonra veya ondan önce doğan oğlanla da bir talâk meydana gelir. Böylece talâk üçle bir arasında tereddüt eder.

"Mesele de haliyle olursa" yani kadın bir oğlan bir kız doğurursa demektir.

"Çünkü Arapçada mâ edatı umum bildirir." Yani bir veya iki talâk vukuunun şartı karnındakilerin hepsinin oğlan veya hepsinin kız olması gerektiğini bildirir. Bunun bir misli de Fetih'deki şu ifadedir: "şu çuvaldaki buğdaysa kadın boş olsun, unsa yine boş olsun der de hem buğday hem un çıkarsa kadın boş olmaz."

"Çünkü burada umum edatı yoktur." Söz de her ikisine sâdıktır. Yani hem kız hem oğlan için kadının karnındaydı denilebilir. Câmi'de şöyle denilmiştir: "Bir adam karısına: Bir çocuk doğurursan sen boşsun. Ama doğurduğun oğlan çıkarsa iki defa boşsun der de kadın oğlan doğurursa üç talâk vâki olur. Çünkü iki şartın ikisi de bulunmuştur. Zira mutlak mukayyedin içinde mevcuddur. İmam Mâlik'le Şafiî'nin kavilleri de budur."

METİN

FER'İ MESELELER: Bir adam karısının talâkını gebeliğine tâlik ederse yemin vaktinden itibaren iki seneden fazlada doğurmadıkça boş düşmez.

Karısına: Bir çocuk doğurursan sen boşsun yahut cariyesine bir çocuk doğurursan hürsün der de ölü doğurursa kadın boş düşer, cariye âzâd olur.

Bir adam ümmüveledine: Doğurursan hürsün derse onunla iddet biter. Cevhere.

İZAH

"İki seneden fazlada doğurmadıkça boş düşmez." Çünkü talâkı yeminden sonra meydana gelecek gebeliğe tâlik etmiştir. Gebeliğin yeminden öncede iki seneye kadar meydana gelmesi beklenebilir. Bu suretle yapılacak talâkda şübhe vâki olmuştur. Şübheyle talâk vâki olmaz. Muhît'te böyle denilmiştir. Bahır. İddet çocuğun doğmasıyla biter. Nitekim Hâkim'in Kâfî'sinde böyle denilmiştir. Bu açık gösterir ki, talâk doğduktan sonra olmamıştır. Aksi takdirde iddet doğumla bitmezdi. Bilâkis talâk doğumdan önce yeminden sonraki nebelikle olmuştur. Çünkü üzerine tâlik yapılan şey odur.

"Doğurmadıkça" demesinin mânâsı şudur: Yeminden itibaren iki seneden fazlada doğurmakla anlaşılmıştır ki talâk gebeliğin ilk anlarında vâki olmuştur. Doğumun yemin vaktinden iki seneden fazla olması gebeliğin yeminden sonra meydana geldiği tehakkuk etsin diyedir. Çünkü bundan azda olursa yeminden önce gebe kalmış olması ihtimali vardır. Şübheyle talâk vâki olmaz. Sonra kadın doğurmakla talâkın gebelik zamanında yapıldığı anlaşılınca gebelik vakti meçhûl kalır. Binaenaleyh talâkın vukuu vakti bilinmez. Meğerki şöyle denilmiş olsun: Talâk doğumdan altı ay önce olmuştur. Çünkü bu müddette gebelik yüzde yüz mâlumdur. Daha önce şübhelidir. Binaenaleyh şübheyle talâk vâki olmaz. Halebî böyle incelemiştir.

TENBİH : Bu yemin cima'ı haram kılmaz. Lâkin istibrâ yapmadan o kadınla cima'da bulunmaması müstehab olur. Çünkü gebeliğin zuhuru tesavvür edilebilir. Nitekim Bahır'da Muhît'ten naklen böyle denilmiştir. istibrânın vâcib olmaması cima'ın helâllığı asıl olduğundandır. Gebeliğin zuhuru ise mevhumdur. Nitekim bunu Halebî ifade etmiştir.

«Onunla iddet biter.» Bu ibârede düşüklük vardır. Aslı şöyledir: "Ümmüveled âzâd olur. Çünkü doğan çocuktur. Onunla iddet biter." Cevhere'nin ibâresi şu şekildedir: "Bir adamkarısına: Bir çocuk doğurursan sen boşsun der de kadın ölü doğurursa boş düşer. Kezâ cariyesine bir çocuk doğurursan sen hürsün derse hüküm yine böyledir. Çünkü mevcud olan şey doğmuştur ve hakikaten çocuktur. Şeriatta da çocuk sayılır. Hatta onunla iddet biter. Ondan sonra gelen kan nifastır. Annesi ümmüveleddir. Böylece şart tehakkuk etmiştir ki, o da çocuğun doğmasıdır." Cevhere'nin "Hatta iddet onunla biter" sözü "Şeriatta da çocuk sayılır." ifadesinin gâyesidir. Bu sözün mânâsı şerhden anlaşıldığı gibi "Ümmüveled onunla iddetten çıkar." demek değildir. Çünkü iddet hürriyetin arkacığından vâcib olur. Hürriyet ise doğuma tâlik edilmiştir. Binaenaleyh ondan sonra vâki olur. Yani doğum iddetin vücubundan iki mertebe öncedir. Şu halde iddet nasıl doğumla biter! Nitekim bunu Halebî ifade etmiştir.

METİN

Azâdlığı veya talâkı velevki üç olarak iki şeye tâlik ederse, ister hakikaten şartın tekerrürü ile olsun ister olmasın ikinci şart milkde bulunursa muallak vâki olur. Meselâ Zeyd ve Bekir gelirse sen şöyle ol, sözü şartın tekerrürü ile değildir. Aksi takdirde talâk vâki olmaz. Çünkü yeminin bozulması halinde milk şarttır. Mesele dörtlüdür.

İZAH

«Şartın tekerrürü ile» olması bir şartı diğerine atıfla olur. Ceza cümlesini sonraya bırakır. Meselâ: Filan gelirse ve filan gelirse sen boşsun derse, ikisi de gelmedikçe talâk vâki olmaz. Çünkü bu adam hâlis bir şartı hükümsüz bir şart üzerine atfetmiş, sonra ceza cümlesini getirmiştir. Binaenaleyh talâk iki şarta birden teallûk eder ve iki şart bir olur. Talâk da ancak onların bulunmasıyla vâki olur. Ama şartların biriyle talâk vukuunu niyet ederse ceza cümlesini ondan önce söylemek şartıyla niyeti sahih olur. Bu ağır söylemek olur yahut atıfsız şart edatını tekrarlamakla olur. Meselâ yersen, giyersen sen boşsun demesi böyledir. Kadın evvelâ giyip sonra yemezse boş olmaz. Yani sonra zikrettiğini evvel yapar. Bu söz "Giyersen ve yersen sen boşsun." takdirindedir. "Her evlendiğim kadın filancayla konuşursam boş olsun." demesi de böyledir. Sonra zikrettiği öne alınır, ve: "Eğer filanla konuşursam her evlendiğim kadın boş olsun." takdirinde olur. Bu izaha göre bir adam: "Sana verirsem, sana va'd edersem, benden istersen boşsun." dese, evvela kadın ondan isteyip sonra ona va'd ederek daha sonra vermedikçe boş düşmez. Çünkü bu adam vereceği şeyde va'di şart koşmuştur. Va'din içinde de istek vardır. Sanki şöyle demiş gibidir: "Sen benden istersen, ben sana va'd edersem, sana filan şeyi verirsem boşsun." Fetih'de böyle denilmiştir.

Ama bu ikinci şart âdeten birincinin üzerine terettüb etmediğine göredir. Ceza cümlesi de ya her iki şarttan sonra ya her ikisinden öncedir. Aksi takdirde her şart kendi yerinde itibaredilir. "Yersen, içersen sen hürsün." gibi ki, evvela içer de sonra yerse âzâd olmaz. Kezâ "Beni çağırırsan, sana icabet edersem yahut hayvana binersem, bana gelirsen..." gibi sözlerde her şart kendi yerinde bırakılır. Çünkü şartlar örfen birbiri üzerine tertip edilmiş bulunursa aralarında bir gizli sonra kelimesi var farzedilir. Kezâ ceza cümlesi iki şart arasına girerse her şart kendi yerinde bırakılır. Çünkü iki şartın arasına ceza cümlesi vasıl edatı olan fâ ile yapılmıştır. Binaenaleyh birincisi yeminin mün'akid olması için şart, ikincisi bozulması için şart olur.

Meselâ: Eve girersen sen boşsun fülanla konuşursan demesi böyledir. Birinci şart zamanında milkin bâki olması şarttır. Çünkü yeminin mün'akid olması için şart yapmıştır ve sanki eve girerken: "Filanla konuşursan sen boşsun." demiş gibi olur. Yemin ancak milkde, yahut milke muzaf olarak münakid olur. Şayet kadın eve girerken o kimsenin milkindeyse söze tâlik ettiği yemin sahih olur. Kadın konuştumu boş düşer. Milkinde değilse meselâ boşanıp iddetini bitirdikten sonra girerse konuşsa bile sahih olmaz. Kadın iddet içinde o haneye girer de orada konuşursa boş düşer.

Hâsılı adam şart edatını atıfsız tekrarlarsa talâkın vukuu her iki şartın bulunmasına bağlı kalır. Lâkin ceza cümlesini iki şarttan önce söyler yahut sona bırakırsa sonuncuda milk bulunmak şarttır. Takdim ve tehir üzere söylenen ilk odur. Onu ortağa söylerse her iki şartta milk bulunmak lâzımdır. Atıfla söylerse ceza cümlesini evvel veya ortada söylesin talâk iki şarttan birine tevakkuf eder. Ceza cümlesini sona bırakırsa talâk her iki şarta bağlı olur. Şart edatını tekrarlamazsa her iki şeyin mutlaka bulunması lâzım gelir. Ceza cümlesini onlardan önce veya sonra söylemesi fark etmez. Bu satırlar kısaltılarak Bahır'dan alınmıştır. Tamamı oradadır.

«İster olmasın» sözü "hakikaten" üzerine mütuftur. Bahır'da şöyle denilmiştir: "İkinciye yani hakikaten şart olmayan tâlika gelince: Bu şöyle olur: Bir fiil iki şeye teallûku cihetiyle mütealliktir. Meselâ: Şu haneye ve şuna girersen demesi böyledir. Yahut ben Ebû Amr'la ve Ebû Yusuf'la konuşursam şöyle olsun der. Bunların ikisi bir şarttır. Meğerki talâk vukuunu biriyle niyet etsin. Bu halde vuku için sonuncuda milk bulunması şarttır. Kezâ bir fiil olup iki şeyle kaimse meselâ: Zeyd ve Amr gelirse şöyle olsun derse hüküm yine böyledir. Zira şart ikisinin gelmesidir.

«İkinci şart milkde bulunursa» cümlesi birinci şarta göre ihtirazdır. Çünkü o bildiğin gibi tafsilâtlıdır. Tâlikın aslına gelince: Onun sahih olması için ya milk yahut milke izafet şarttır. Nitekim bâbın başında geçti. Sözümüz tâlik sahih olduktan sonraya aiddir.

«Mesele dörtlüdür.» Çünkü ya her iki şart milkde bulunurlar yahut milkin dışında bulunurlar. Yahut yalnız birincisi milkde veya yalnız ikincisi milkde bulunur. İkinci şart milkde bulunursabirincisi milkde bulunsun bulunmasın talâk vâki olur. İkincisi milkin dışında bulunursa birincisi milkde bulunsun bulunmasın talâk vâki olmaz. H. Şu halde Zeyd ve Bekir geldiği vakit sen boşsun dediğinde Zeyd'le Bekir geldikleri vakit kadın milkinde ise yahut onu boşamış da iddeti bitmiş sonra Zeyd gelmişse, sonra kadınla evlenip Bekir de gelmişse kadın boş düşer. Her ikisi iddetten sonra evlenmeden önce gelirlerse yahut Zeyd iddet içinde, Bekir iddetten sonra evlenmeden gelmiş olursa kadın boş düşmez.

METİN

Bir kimse üç talâkı yahut cariyesinin âzâd olmasını tâlik ederse, sünnet mahallerinin birbirine kavuşmasıyla yemini bozulur. Ama âletini ferce soktuktan sonra orada durmakla her iki meselede kendisine ukr vâcib olmaz. Çünkü durmak cima değildir. Onun için de tatâk-ı ric'îde onunla karısına dönmüş sayılmaz. Meğerki çıkarıp sonra tekrar hakikaten veya hükmen soksun. Hükmen sokmak kendisini hareket ettirmekle olur. İkinci hareketle o adam dönmüş olur ve ukr icab eder. Meclis bir olduğu için had vâcib olmaz. Erkeğin eski karısına: Ben filan kadını senin üzerine nikâh edersem boş olsun demesiyle bâin talâk müddetinde o kadını nikâh ettiği takdirde yeni kadın boş olmaz. Çünkü şart kasm hususunda o kadına ortak olmasıydı. Bu yoktur. Ric'î talâkın iddetinde nikâh ederse yahut senin üzerine nikâh edersem demediyse yeni kadın boş olur. Bunu Molla Miskin zikretmiştir. Nehir sahibi talâkı inceleme neticesi kadına dönmek isterse diye kayıdlamıştır. Aksi takdirde kadına kasm hakkı yoktur. Nitekim geçmişti.

İZAH

«Ukr vâcib olmaz.» Yalnız ukr lâzım gelmediğini söylemekle âletinin fercte durmasıyla hörmet sâbit olacağına işaret etmiştir. Çünkü o kimseye vâcib olan derhal âletini çıkarmaktır. Ukr şübheyle cima edilen kadının mehridir. Bu kelime akr şeklinde okunursa yara mânâsına gelir. Nitekim Sıhah'da beyan edilmiştir. Bahır. Onun hakkında mehir bâbında söz geçmişti.

«Çünkü durmak cima değildir.» Cima ferci ferce sokmaktır. Onun devamı yoktur ki, devamı için ibtida hükmü verilsin. Nasılki bir adam içinde bulunduğu bir hane için şu haneye girmem diye yemin ederse, orada durmakla yemini bozulmaz. Bahır.

«Karısına dönmüş sayılmaz.» Bu İmam Muhammed'e göredir. Zira yaptığı iş bir fiildir. Sonu için ayrıca bir fiil hükmü yoktur. Ebû Yusuf'a göre o adam karısına dönmüş olur. Çünkü şehvetle dokunmak mevcuddur. Kıyas da budur. Nehir. Bahır sahibi diyor ki: "Musannıfın kesin olarak İmam Muhammed'in kavlini söylemesi muhtar kavil o olduğuna delildir. Bazıları şehvetle dokunmak mevcud olduğu için bütün imamlarımızca o kimsenin karısına dönmüş sayılması gerekir demişlerdir. Mi'râc'da böyle denilmiştir. Ama Ebû Yusuf kavlinin sahih kabul edilmesi gerekir. Çünkü onun delili daha zâhirdir."

«Talâk-ı ric'îde» yani cima'a muallak olan talâk ric'î ise karısına dönmüş sayılmaz.

«Hakikaten veya hükmen ilh...» sözünü sonra tekrar sokarsa sözüne ta'mim yapmak doğru değildir. Çünkü âletini çıkardıktan sonra ikinci defa hakikaten sokmadan kendisini hareket ettirmesi mümkün değildir. Şu halde hareketle değil ikinci defa sokmakla karısına dönmüş sayılır. Böylece bu sözü "çıkarır da sonra sokarsa" cümlelerinin mecmuu için ta'mim yapmak teayyün eder. Ne olursa olsun "ikinci hareketle o adam dönmüş olur" ifadesini ikinci diye kayıdlamanın bir vechi yoktur. Şu kadar var ki, meselenin tesavvuru âletini sokarak seninle cima edersem boşsun dediğine göredir. Zira bu adam Bahır sahibinin dediği gibi âletini çıkarmaz, hareket de etmez de menîsi inerse karısı boş olmaz. Kendini hareket ettirirse kadın boş olur. Adam da ikinci hareketiyle kadına dönmüş sayılır.

«Ve ukr icab eder.» Yani üç talâkı yahut cariyesinin âzâdlığını tâlik etmişse ukr vermesi lâzımdır. T. Çünkü cima muhteremdir. Ukrdan veya akrdan (yaralamaktan) hali değildir. Bahır.

«Meclis bir olduğu için» yani ikinci defa âletini sokmakla had vâcib olmaz. Velevki cima sayılsın. Çünkü maksadın bir olmasına bakarak bunun bir cima olması şübhesi vardır. Maksad bir meclisde şehvetini kaza etmektir. Bunun evveli haddi icab etmiyordu. Öyleyse sonu da icab etmez. Velevki erkek ben bu kadının bana haram olduğunu zannettim demiş olsun. Bu izahatla şu şekildeki itiraz def edilmiş olur: "Köle âzâdında had vâcib olmak gerekir. Çünkü bu bir cima'dir. Fakat ortada ne milk vardır ne de milk şübhesi, yani iddet. Talâk bunun gibi değildir. Onda iddet vardır." Bu itirazı Mi'râc sahibi yapmıştır. Lâkin İmam Muhammed'den bir rivâyete göre bir kimse bir kadınla zinâ eder de sonra zinâ halinde iken onunla evlenirse, o şekilde durup âletini çıkarmadığı takdirde iki mehir vâcib olur. Bunların biri cima'la vâcib olur. Yani akidle had vurmak sâkıt olduğu için mehir vermesi gerekir. Bir mehir de akidle vâcib olur. Velevki âletini yeniden sokmuş olmasın. Çünkü akidden sonra o cima'a devam etmesi halvetin üstündedir.

Nehir sahibi diyor ki: "Bu yukarıda geçenin karşısında müşkildir. Çünkü orada bu fiilin sonuna başlı başına bir hüküm verilmişti." Halebî Hamevî'ye uyarak buna şu cevabı vermiştir: "Bu kavil İmam Muhammed'den rivâyet olunmuştur. Oradaki ise kendi sözüydü. Binaenaleyh çelişki yoktur." Buna da Tahtâvî Bahır'da bu meselenin arkacığından zikredilen şu sözle itiraz etmiştir: "Bu rivâyeti İmam Muhammed'e tahsis etmek hilâf bulunduğuna delâlet etmez. O bunun yalnız İmam Muhammed'den rivâyet olunduğunu, başkalarından rivâyet edilmediğini gösterir."

Ben derim ki: İşkâli aslından söküp atan cevap şudur: Burada fiilin sonunu itibara almak onun mehri yerli yerine oturtan bir halvet olması cihetindendir. Hatta ondan da üstündür. Cima olması cihetinden değildir. Haddi icab etmek ve ric'atın sübutu için bunu itibara almak mümkün değildir. Çünkü halvet bunu icab etmez.

«Çünkü şart ilh...» Bahır'ın ibâresi şöyledir: "Çünkü şart bulunmamıştır. Kadının üzerine evlenmek, yatağını paylaşmak ve kasm hususunda ona karşı çıkacak birini getirmektir. Böyle bir şey yoktur."

«Kayıdlamıştır.» Yani ric'î talâk iddetinde kadını nikâh ederse talâkı kadına dönmek isterse diye kayıdlamıştır. Bunu ta'lilin mefhumundan alarak şöyle demiştir: "Bu itiraz musannıfa yani Kenz sahibine vâriddir."

Ben derim ki: Şöyle de denilebilir: "Kasm hususunda karşısına çıkacak hükmen mevcuddur. Velevki boşarken kadına dönmeyi murad etmesin. Çünkü iradesinin sonradan değişmesi ihtimali vardır. Nasılki kadınla yolculuğu esnasında yahut birinci karısının kaçaklığı devresinde evlenirse böyle olur. Çünkü burada zâhir olan evlenirken hakiki muhâlif bulunmasa da talâkın vukuudur.

"Nitekim geçmişti." Yani kasm bâbında geçmişti. H.

 

İSTİSNA VE DİLEMEK MESELELERİ

 

METİN

Bir adam karısına sözleri birbirine ekli olarak: Sen inşaallah boşsun der de bu söz bir kimse kulağını ağzına yaklaştırmış olsa işitilecek şekilde olursa talâk vâki olmaz. Çünkü şübhe vardır. Ancak soluk almak, öksürmek, geğirmek, aksırmak, dilinin ağırlığı, ağzının başkası tarafından tutulması yahut te'kid, tekmil, had vurma, talâk ve çağırma gibi mânâlar ifade eden fasılalar müstesnadır. Meselâ: Sen boşsun ey fahişe yahut ey tâlik inşaallah derse istisna sahih olur. Bezzâziye ve Hâniyye. Hükümsüz fasıla bunun hilâfınadır. Meselâ; Sen ric'î olarak boşsun inşaallah derse talâk vâki olur ve bâin olarak derse talâk vâki olmaz. Ric'î veya bâin derse bâin niyetiyle talâk vâki olur, ric'i niyetiyle olmaz. Kınye. Nehir sahibi bunu kuvvetli bulmuştur. İşitilecek şekilde olursa dediğine göre sağırı istisna etmek sahih olur. Hâniyye.

İZAH

"Bir adam karısına ilah..." Musannıf burada istisna meselelerine başlamaktadır. Hidâye sahibi bunlar için ayrıca bir fasıl yapmıştır. Fetih sahibi diyor ki: "İstisnayı tâlika katması bunların ikisi de bir sözü mûcebini isbattan men etmek hususunda ortak oldukları içindir. Şu kadar var ki şart bütün sözü, istisna ise bir kısmı men eder. İnşaallah meselesini öne alması bütün sözü men etmek hususunda şarta benzediği içindir. Bunda tâlik edatı da zikredilir. Lâkin usulünce değildir. Çünkü bu sınırsız olarak men eder. Şart ise tehakkuk edinceye kadar men eder. Onun için musannıf onu tâliklar bahsinde zikretmemiştir. İstisna sözü tevkîfi bir isimdir. Yani rivâyete dayanır. Teâlâ Hazretleri: "İstisna da etmezler." buyurmuştur. Bundan murad inşaallah demediklerini anlatmaktır. İsimde de ortaklık olduğundan onu istisna faslında zikretmek münasip olmuştur. İstisnanın hükmü haber sîgalarında sâbit olur. Velevki kendisi inşâ olsun. Emir ve nehyde istisna yoktur.

Bir kimse: "Ben öldükten sonra inşaallah kölemi âzâd edin!" dese buradaki istisnanın bir tesiri yoktur, mirâsçılar köleyi âzâd edebilirler. "Şu kölemi sat inşaallah." dese emrettiği kimse köleyi satabilir. Hulvânî'den nakledildiğine göre talâk ve satış gibi dille yapılan her şeyi istisna ibtal eder. Dile mahsus olmayan oruç gibi bir şey bunun hilâfınadır. İstisna onun hükmünü kaldıramaz. Bir kimse: Yarın oruç tutmaya niyet ettim inşaallah dese bu niyetle o orucu eda edebilir. Fetih'de böyle denilmiştir. Tevkîfîn mânâsı lügatta da kullanılmıştır. Yalnız ıstılahan sâbit olmakla kalmamıştır demektir. Hatacî'nin Beyzâvî hâşiyesinde Kehf Sûresinde şöyle denilmektedir: "İstisna lügat ve kullanışda şartla kayıdlamaya verilen addır. Nitekim Seyrafî kitabın şerhinde bunu söylemiştir. Râgıb'ın beyanına göre istisna geçen bir umumun gerektirdiğini kaldırmaktır. Hadîsde: "Bir kimse bir şeye yemin eder de arkacığından inşaallah derse istisna yaptı demektir, buyurulmuştur." İstisnanın ibtal mi yoksa tâlik miolduğu hususundaki hilâf ileride gelecektir.

«Sözleri birbirine ekli olarak...» ifadesi sözleri birbirinden ayrılmış olandan ihtiraz içindir. Bu ayırma zaruret yokken susmak veya mânâsız bir söz söylemek gibi şeylerle olur. Nitekim gelecektir. Fetih sahibi susmayı çok olursa diye kayıdlamıştır. Hâniyye'de şöyle denilmektedir: "Bir adam karısına: Sen boşsun der de susar, sonra üç defa derse bakılır: Susması nefesi kesildiği içinse kadın üç defa boş olur, değilse bir defa boş olur." Bezzâziye'nin yeminler bahsinde dahi şu ibâre vardır: "Bir kimseyi vali çağırır da billahi der o kimse de aynı şeyi söylerse, sonra cuma günü mutlaka geleceksin derse, adam da bunu söylediği takdirde cuma günü gelmezse yemini bozulmaz. Çünkü hikâye ve sükût ile AIIah Teâlâ'nın adını yemininden ayırmıştır. Talâka yemin de böyledir."

«İşitilecek şekilde olursa...» Bu şart Hinduvânî'ye göredir. Sahih olan da budur. Nitekim Bedâyi'de belirtilmiştir. Kerhî'ye göre böyle bir şart yoktur. Şârih: "Kulağını ağzına yaklaştırmış olsa ilh..." sözüyle o sözün işitilebilen cinsten olmasına işaret etmiştir. Velevki seslerin çok olması dolayısıyla söyleyen kendisi işitmemiş olsun.

«Çünkü şübhe vardır.» Yani Allah Teâlâ'nın talâkı dileyip dilemediğinde şübhe vardır. Onu kimse bilemez. H.

«Ancak soluk almak» yani soluk almadan söylemeye imkânı olsa bile demek istiyor. Fakat nefes alacak kadar susar da sonra inşaallah derse istisna sahih olmaz. Çünkü oraya fasıla girmiştir. Fetih'de böyle denilmiştir. Bundan anlaşılır ki, nefes almadan nefes alacak kadar susmak çoktur. Nefes almak için susmak ise zaruret olmasa bile zarar etmez.

«Ağzının başkası tarafından tutulması» yani tutan adam elini kaldırır kaldırmaz inşaallah derse istisna sahihtir.

«Te'kid...» Sen boşsun boşsun inşaallah diyerek bununla te'kid kasdetmektir. Zira kinâyelerden önce fer'î meselelerde geçmişti ki, talâk sözünü tekrarlarsa hepsi vâki olur. Ama bunlarla te'kidi niyet ederse diyâneten kabul olunur. Bir adamın kölesine: "Sen hürsün hürsün inşaallah" demesi de böyledir. Nitekim Bahır'da belirtilmiştir. H. Bu hususta sözün tamamı ileride gelecektir.

«Tekmil...» Sen bir ve üç defa boşsun inşaallah gibi sözlerle olur. "Üç ve bir defa inşaallah." derse bunun hilâfına olur. Yani üç talâk meydana gelir. Nitekim Bahır'da beyan edilmiştir. Çünkü üçten sonra biri zikretmek hükümsüzdür. Aksi bunun hilâfınadır.

«Sen boşsun ey fahişe yahut ey tâlik inşaallah...» sözleri iki misâldir. Biri haddi, diğeri talâkı icab eder. Bahır sahibi diyor ki: "Bezzâziye'de şu ifade vardır: Sen üç defa boşsun ey fahişe inşaallah derse talâk vâki olur, istisna vasfa verilir. Kezâ sen boşsun ey boş inşaallah; ve sen boşsun ey sabiyye inşaallah sözleri de böyledir. İstisna hepsine sarfedilir ve talâk vâkiolmaz. O adam sanki ey fülane demiş gibidir. İmam-ı Â'zam'a göre kaide şudur: Cümlenin sonunda zikredilen sözle talâk vâki olur veya o kimseye had lâzım gelirse -ey boş, ey fahişe sözlerinde olduğu gibi- istisna hepsine sarfedilir." H.

Ben derim ki: Bu ibârede tahrif ve düşüklük vardır. Tahrif yani değiştirme "Kezâ sen boşsun ey sabiyye" ifadesindedir. Doğrusu şudur: "Sen boşsun ey sabiyye demiş olsa ilh..." Nitekim Zahîre'de böyledir. Çünkü bu daha önce geçenin hükmüne muhâliftir. Düşüklük de "Kaide şudur ilh..." sözündedir. Zira ondan sonraki "İstisna hepsine sarfedilir." sözü ondan önceki "Talâk vâki olur ve istisna vasfa verilir." sözüne muhâliftir. Yani talâk "sen boşsun" sözüyle olur, istisna vasfa verilir. Bundan murad "ey boş veya ey fahişe" diye kadına yaptığı vasıtfır. Bu vasıfla talâk olmaz, had vurmak da lâzım gelmez.

O halde işin doğrusu Zahire'nin şu sözüdür: "Kaide şudur ki: Cümlenin sonunda zikredilen sözle talâk vâki olur veya had vurmak icab ederse istisna ona verilir, mesela; ey fahişe, yahut ey boş sözleri böyledir. O sözle had vurmak vâcib değil talâk da vâki olmuyorsa istisna bütününe verilir. Ey habîse sözünde böyledir." Sonra bil ki bu tafsilâtı Zahîre sahibi şu sözüyle nakletmiştir:

«Ebu'l-Velid'in Nevâdir'inde Ebû Yusuf'tan naklen denilmiştir ki ilh...» Bundan önce Zahîre sahibi zâhir rivâyetten naklen istisnanın tafsilâtsız olarak bütün cümleye sarfedileceğini söylemiş: "Sahih olan budur." demişti. Telhisü'l-Câmi' şerhinde dahi bunun bir misli vardır. Şu halde Bezzâziye sahibinin tuttuğu yol sahihin hilâfıdır. Nitekim biz bunu cima edilmeyen kadının talâkı bâbının başında izah etmiştik. Şârihin burada: "İstisna sahih olur." demesi ona uymaktadır. Zira o ibâreden hatıra gelen istisnanın bütününe yani hem talâka hem vasfa sarfedilmesidir. Yalnız vasfa sarfedilmesi değildir. O zaman talâk da vâki olmaz, harf ve liân da lâzım gelmez. Lâkin bu Bezzâziye sahibinin tuttuğu yola muhâliftir: Nitekim gördün. Binaenaleyh şârihin meseleyi Bezzâziye'ye nisbet etmesi münasip değildir.

«Sen ric'î olarak boşsun inşaallah derse talâk vâki olur.» Burada fasılanın hükümsüz kalması şundandır: Çünkü ric'î sözünü zikretmekten bir fayda hâsıl olmaz. O zaten sîga itibariyle şer'an lâfzın medlulüdür. T. Acaba bunu niçin te'kid veya tefsir saymamıştır? Bir düşün! Ulema "Hürsün hürsün..." sözünü te'kid, "Hürsün ve âzâdsın..." sözünü tefsir saymışlardır.

«Nehir sahibi bunu kuvvetli bulmuştur.» Bilmelisinki Kınye'de şöyle denilmiştir: "Bir adam karısına: sen ric'î veya bâin boşsun inşaallah derse niyeti sorulur. Ric'îyi kasdetmişse talâk vâki olmaz. Bâini kasdetmişse talâk vâki olur, istisnanın bir tesiri kalmaz." Bahır sahibi diyor ki: "Doğrusu şudur: Ric'îyi kasdetmişse talâk vâki olur. Çünkü fasıla bulunduğu için istisna sahih değildir. Bâini kasdetmişse talâk vâki olmaz. Zira istisna sahihtir." Nehir sahibi şöyledemiştir: "Ben derim ki: Bilâkis doğrusu Kınye'nin sözüdür. Çünkü o adamın sözünün mânâsı: Sen bu ikiden biriyle boşsun demektir. Bu sözle ric'î hükümsüz kalamaz. Velevki hükümsüz kalmasını niyet etsin. Bâini niyet etmesi bunun hilâfınadır. Bâine gelince: O hiç bir halde hükümsüz kalmaz.

Ben derim ki: Bu ifadedeki bozukluk ve tam çelişki gözden kaçımamaktadır. Şöyle ki: "Bâine gelince: O hiç bir halde hükümsüz kalmaz." sözü talâk vâki olmamasını gerektirir. Çünkü istisna sahihtir ve bu söz ric'îye müsavîdir. Ric'î hakkında kendisi "Niyet etse bile hükümsüz kalmaz." demişti. O zaman her iki surette talâk vâki olmaz demektir ki, Kın-ye'deki ifadenin hilâfınadır ve onun sözüyle çelişki halindedir. Bâini niyet etmişse bunun hilâfınadır.

Onun içindir ki Halebî: "Hak olan Bahır'ın sözüdür. Çünkü o adam ric'îyi niyet ederse sen boşsun sözü zaten bunu ifade eder. Binaenaleyh ric'î olsun bâin olsun dediği bu ikiden biri mânâsına gelen sözü hükümsüz kalır. Bâini niyet etmiş olması bunun hilâfınadır. Zira bu cümle onu ifade etmez. Binaenaleyh ric'î veya bâin sözü hükümsüz kalmaz. "Bâini niyet edince ric'î sözü hükümsüz kalır. Çünkü sen bâin olarak boşsun demesi yeterdi." dersen ben de derim ki: Bu lügaten ve şer'an sahih bir terkibdir ve iki karımdan biri boştur sözü gibidir. Maksadı bâin olduğuna ve sen boşsun sözü de talâk-ı bâin ifade etmediğine göre bu adam: Sen ric'î veya bâin olarak boşsun diyerek bâini niyet etmekle sen bâin olarak boşsun demek arasında muhayyerdir.

METİN

Velevki kadın o inşaallah demeden ölmüş olsun. Fakat adam ölürse talâk vâki olur. Burada kasid şart olmadığı gibi talâkla istisnayı söylemek de şart değildir. Talâkı söyler de ona bitişik olarak istisnayı yazarsa yahut bunun aksini yaparsa veya istisnayı yazdıktan sonra silerse talâk vâki olmaz. İmâdiyye. Mânâsını bilmek dahi şart değildir. Hatta bilmeyerek ve kasidsiz olarak inşaallah dese talâk vâki olmaz. Şâfiî buna muhâliftir. Şâfiîlerden Şeyh Remlî bir şeye sahih olduğunu zannederek talâkla yemin eden hakkında sorana talâk vâki olmadığına fetva vermiştir.

Ben derim ki: Bunu bizim ulemamızdan birinin söylediğini görmedim. Allahu a'lem. İki şâhid buna şâhidlik eder de o adam hatırlamazsa bakılır. Eğer bu adam öfkesinden ağzından ne çıktığını bilmez bir halde ise o şâhidlerin sözüne itimad etmesi câizdir. Aksi takdirde câiz olmaz. Bahır.

İZAH

«Velevki kadın o inşaallah demeden ölmüş olsun.» Çünkü geçen söz tâliktır, boşama değildir. Kadının ölmesi talika aykırı değildir. Çünkü tâlik ibtal eder. Ölüm de öyledir. Binaenaleyh bunlar birbirine zıd değildir ve isnisna sahihtir. Kadına talâk vâki olmaz. Tebyîn'de böyle denilmiştir. H.

«Adam ölürse talâk vâki olur.» Yani kocası boşamak isteyerek inşaallah demeden ölürse talâk vâki olur. Çünkü sözüne istisna bitişmemiştir. Adamın niyeti mâlumdur. Meselâ boşamadan önce bunu birine söylemiştir. Nehir'de böyle denilmiştir. H.

«Burada kasid şart» değildir. Mezhebin zâhir olan kavli budur. Çünkü istisna ile birlikte yapılan talâk talâk değildir. Şeddâd b. Hâkim (R.) -ki altmış sene bugünün öğleni için aldığı abdestle ertesi gününün öğlenini kılmıştır- şöyle demiştir: "Bana bu meselede sofu Halef b. Eyyüb muhalefet etti. Derken rüyamda Ebû Yusuf'u görerek ona sordum. Benim dediğim gibi cevap verdi. Kendisinden delil istedim, bana şu cevabı verdi: Ne dersin! Sen boşsun diyecekken ağzından yahut boş değilsin sözü çıkıverse talâk vâki olur mu? Hayır dedim. Bu da öyledir dedi." Bezzâziye ve Fetih. '

«Yahut bunun aksini yaparsa» yani talâkı yazar da istisnayı söylerse demek istiyor.

«Veya istisnayı yazdıktan sonra silerse ilh...» sözüyle şârih dördüncü bir kısma işaret etmektedir ki, o da her ikisini yazmasıdır. Bu da sahih olur. Velevki istisna yazıldıktan sonra silinmiş olsun.

«Mânâsını bilmek dahi şart değildir.» Bu bâkirenin susması gibi olur. Babası onu kocaya verir, bâkire sükûtun rıza olduğunu bilmeyerek susar, böylece akid aleyhine geçerli olur. Fetih.

«Şeyh Remlî ilh...» Bilmelisin ki bu mesele Şâfiîlerce bir kimseye itimad ederek onun sözüyle amelde bulunmak yemini bozmaz kaidesine mebnîdir. Buna tefri' ederek demişlerdir ki: Bir kimse bir müftünün yeminin bozulmaz diye verdiği fetvaya itimad ederek üzerine yemin ettiği şeyi yapsa doğru söylediğine kanaat hâsıl ettiği takdirde yemini bozulmaz. Velevki fetva ehlinden olmasın. Çünkü hüküm galebe-i zannın bulunup bulunmamasına göredir, ehliyete göre değildir. Onlar bu kabilden olmak üzere şunu da söylemişlerdir: Bir kimse yemin ettikten sonra başka biri illa enyeşâallah dese, sonra başkasının inşaallah demesi ona fayda vereceğini söylese, o da bu habere itimad ederek üzerine yemin ettiği işi yapsa yemini bozulmaz.

«Ben derim ki ilh...» Bize göre karar kılmış kaide şudur: Bir kimse üzerine yemin ettiği işi yaparsa yemini bozulur. Velevki zorla veya hataen, unutarak, yanılarak veya baygın yahut deli olarak yapsın. Zorla yaptırıldığı halde ve benzerlerinde yemini bozulursa bozulmaz zannıyla kasden yaptığında nasıl bozulmaz! Evet, ulemanın yeminler bahsinde açıkladıklarına göre bir adam doğru söylediğini zannederek gecmiş bir iş veya hal üzerine yemin etse üç şeyden başkasında muahaze olunmaz. Bu üç şey: kadın boşamak, köle âzâdı ve adaktır. Şârih orada şöyle demişti: "Binaenaleyh hilâfı anlaşılınca galib-i zanna göre talâkvâki olur. Şâfiîlerden bunun hilâfı şöhret bulmuştur.»

«Bilmez bir halde ise ilh...» İtimad edebilir. Fakat bu halde değilse onların sözüne itimad edilmez. Nitekim Fetih ve diğer kitablarda beyan edilmiştir.

Ben derim ki: Bu fer'in muktezası şudur: Bir kimse öfkesinden ne söylediğini bilmez hale gelmişse talâkı vâkidir. Aksi takdirde istisna yaptı diyen iki şahidin sözüne itimada muhtaç olmazdı. Halbuki talâk bahsinin başında: "Medhuşun talâkı vâki değildir. Efkârlı ve kızgın bir kimsenin talâkı hakkında Hayreddin-i Remlî bununla fetva vermiştir. Çünkü medhuş delilik kısımlarından biridir. Şübhesizki ne söylediğini bilmez bir hal alan kimse deli hükmündedir." diye geçmişti. Orada biz de cevap vererek şöyle demiştik: Buradakinden murad: Ne söylediğini bilmez bir hale gelmesi, kasidsiz konuşması mânâsını anlamaması, uyuyan ve sarhoş olan kimseler gibi olması değildir. Maksad zihnini öfke kapladığı için bazen ne söylediğini unutur demektir."

METİN

Mezhebin sahibinden rivâyet edilen kavlin zâhirine göre koca istisna iddia eder karısı inkârda bulunursa, kocasının sözü kabul edilir. Bazıları beyyinesiz sözünün kabul edilmeyeceğini söylemişlerdir, itimad bunadır. Fesad galebe çaldığı için ihtiyatan fetva da buna göredir. Bazıları: "Bu adam iyi halli tanınmışsa söz onundur." demişlerdir.

İZAH

«Koca istisna iddia eder karısı inkârda bulunursa, kocasının sözü kabul edilir.» Şart da bunun gibidir. Nitekim Fetih ve diğer kitaplarda beyan edilmiştir. Karısının inkârı ile kayıdlanması hilâf yeri olduğu içindir. Çünkü bu adamla münazaada bulunan biri olmamış olsa söz onun olacağında işkâl yoktur. Nitekim Fetih sahibi bunu açıklamıştır.

Ben derim ki: Lâkin Tatarhâniyye'de Mültekât'tan naklen: "Kadın talâkı işitir de istisnayı işitmezse cima' için kocasına imkân vermesi câiz değildir." denilmiştir. Yani kadın işitmezse kocasıyla münazaada bulunması lâzım gelir demektir. Bahır sahibi diyor ki; "Şâhidler bu adamın istisna yapmadan boşadığına veya hul' yaptığına yahut istisna yapmadığına şâhidlik ederlerse kabul olunur. Bu mesele nefy üzerine beyyine kabul edilen yerlerden biridir. Çünkü bu mânâ itibariyle vücudî bir şeydir. Zira mûcibi söyledikten sonra hemen dudakları kapamaktan ibarettir. Şâhîdler: Boşadı ama biz hul' kelimesinden başka bir şey duymadık derler de koca istisna iddia ederse söz kocanındır. Zira onu söyleyip de şâhidlerin işitmemiş olması câizdir. Câmi-i Sağîr'den bilindiğine göre şart olan kocanın işitmesidir, şâhidlere işittirmesi değildir." Nehir sahibi bu sözün akabinde şöyle demiştir: "Şemsü'l-İslâm'ın Fevâid'inde bu adamın kavli kabul edilmeyeceği bildirilmiştir. Fûsul'de sahih olan da budur denilmiştir."

Ben derim ki: Kezâ bedeli ve emsalini teslim almak gibi hul'un sahih olduğunu gösteren bir delil bulunursa yine erkeğin sözü kabul edilmez. Nitekim Câmiu'l-Fûsuleyn'de belirtilmiştir. Tatarhâniyye sahibi: "Murad bedelin zikredilmesidir, teslim almanın hakikati değildir." diyor. Bu izaha göre talâk ve hul' vaktinde bedeli zikrederse kazaen istisna dâvâsı tasdik edilmez.

Minah hâşiyesinde Hayreddin-i Remli: "Kocasının sözü yeminiylemi kabul edilecektir, yeminsizmi bundan bahsetmemiştir." diyor. Bahır ve Nehir sahibleriyle Kemâl de böyle demişlerdir. Ben bundan kimsenin bahsettiğini görmedim. Ama mu'temed kavle göre karısı inkâr ederse kocasının kavli yeminiyle birlikte kabul edilmek gerekir. Karısı inkâr etmezse ona zaten yemin verdirilmez. Meğerki hâkim itham etmiş olsun.

«Bazıları beyyinesiz sözünün kabul edilmeyeceğini söylemişlerdir." Hayreddin-i Remlî şöyle demiştir: "Her iki kavil hakkında hilâf ve tercih bulunduğuna göre zâhir rivâyete başvurmak vâcib olur. Zira ondan başkası bizim ulemamızın mezhebi değildir. Bir de fesad erkeklerde galib olduğu gibi kadınlarda da galibdir. Kadın buna zorlanmış olabilir de bundan kurtulmak için kocasına iftira atabilir. Binaenaleyh müftü zâhir rivâyetle -ki mezheb odur- fetva verir, işin bâtın ve hakikatini Allah Teâlâ'ya havale eder. Düşün ve kendine insaf et!"

Ben derim ki: Fesad her iki fırkada mevcud ise de avam takımının ekserisi istisnanın yemini bozduğunu bilmezler. Bunu bir hîle olmak üzere ancak bazı Allah'dan korkmazlar bilir. Şu da var ki kocanın dâvâsı zâhirin hilâfınadır. Çünkü o istisna dâvâ etmekle mûcibi itiraf ettikten sonra onun ibtalini dâvâ etmektedir. Yukarıda geçen: "Kadının haneye girmesi gibi şartın bulunmasında söz erkeğindir." sözü bunun hilâfınadır. Çünkü kocası sen şu haneye girersen boşsun dedikten sonra bu söz ancak kadın haneye girdikten sonra talâkı mûcib olur. Kocası ise bunu inkâr etmektedir. Zâhir de kocasına şâhiddir. Burada ise zâhir kocasının sözüne muhâliftir. Fesad umumileştiği vakit zâhire müracaat gerekir. Fetih sahibi diyor ki: "Necmeddin-i Nesefî'nin Şeyhülistâm Ebu'l-Hasen'den naklettiğine göre ulemamız talâkta istisna dâvâsında kocanın beyyinesiz tasdik edilmemesi cevabını vermişlerdir. Çünkü zâhirin hilâfınadır. İnsanların hali bozulmuştur."

«Bazıları: Bu adam iyi tanınmışsa ilh...» Bu söz Fetih sahibinindir. Yukarıda kendisinden naklettiğimiz ifadeden sonra şöyle demiştir: "Bence bakılmalıdır. Eğer o adam iyilikle meşhursa şâhidler de nefye şehâdet etmediklerine göre Muhît'in kavliyle amel ederek sözünü tasdik için talâk vâki değildir demelidir. O adam fâsık diye bilinir veya hali mâlum olmazsa sözü tasdik olunmaz. Çünkü bu zamanda fesad galibdir."

Ben derim ki: Şübhesiz bu müftâbih olan ikinci kavli tahkiktir. Çünkü ulema zamanın fesadıyla onu illetlendirmişlerdir. Yani koca müttehem olur. Kendisi iyi insansa töhmet ortadan kalkar ve sözü kabul edilir. Bu söz üçüncü bir kavil değildir.

METİN

İnsan, cin, melek, duvar ve eşek gibi dileği bilinmeyen şeylerin zikri geçen hususatta hükmü de böyledir. İki nev'i ortak zikretmesi de böyledir. Meselâ Allah dilerse, Zeyd ve dilerse demesi bu kabîldendir ki asla talâk vâki olmaz. "İlla , inlem, iza, mâ, mâlemyeşe'" kelimeleri de in gibidirler. "Baban olmasa sen boşsun. güzelliğin olmasa sen boşsun, seni sevmem olmasa sen boşsun." gibi sözler de istisnadan sayılır. Bunlarla talâk vâki olmaz. Hâniyye. Sübhanallah sözü de istisnadan sayılır. Bunu Kemâl b. Hümam Fetva'sında zikretmiştir. Bir adam karısına: Sen üç defa boşsun ve üç defa inşaallah yahut kölesine: Sen hürsün ve hürsün inşaallah derse karısı üç defa boş olur. İmam-ı A'zam'a göre köle de âzâd olur. Çünkü ikinci söz hükümsüzdür. Onu te'kid yapmaya da imkân yoktur. Çünkü ve edatıyla ayrılmıştır. Hürsün hür yahut hür ve âzâdsın demesi bunun hilâfınadır. Çünkü te'kid ve atf-ı tefsir olur. Bu suretle istisna sahih olur.

İlla: Meğer ki, İnlem: -madı ise, İza: Vakitte, Mâ:Eğer, Mâlemyeşe: Dilemedikçe demektir.

İZAH

«Dileği bilinmeyen şeylerin hükmü ilh...» ifadesi tahsisden sonra ta'mimdir. Çünkü Allah Teâlâ Hazretleri dilediği bilinmeyenlerdendir. Musannıf bu misâllerle muradı insan gibi dilemesi olanlarla duvar gibi aslâ dilemesi olmayan şeylere ta'mim etmek istemiştir. Bunu Tahtâvî söylemiştir.

«Zikri geçen hususatta» yani dilemeye tâlik hususunda hükmü de böyledir. Yani Allah'ın dilemesine tâlik gibidir. H.

«İki nev'i ortak zikretmesi de böyledir.» Meselâ Allah dilerse ve Zeyd dilerse demesi bu kabîldendir.

«Aslâ talâk vâki olmaz.» Yani Zeyd dilese bile talâk vâki olmaz. Bahır.

«İllâ» yani kocası meğerki Allah dilemiş olsa derse inşaallah demiş gibi olur. Bu illânın şart mânâsına gelen in ile nefy mânâsına gelen lâ'dan mürekkep olması ihtimali de vardır.

TENBİH: Valvalciyye'de zikredildiğine göre bir adam: "Ben fülanla ancak unutarak konuşurum" der de, unutarak konuşursa, sonra bilerek konuştuğunda yemini bozulur. "Meğerki unutmuş olayım." demesi bunun hilâfınadır. Bu sefer yemini bozulmaz. Fark şudur: Birincide bu adam sözünü mutlak bırakmış; yalnız unutarak konuşmasını istisna etmiştir. İkincide ise yemini unutmakla sınırlandırmıştır.

«İnlem» yani Allah dilemediyse demektir. Bir adam: Allah Teâlâ dilerse sen bir talâk boşsun; ve Allah Teâlâ dilemezse iki talâk boşsun." derse hiç bir şey vâki olmaz. Birinci sözde bir şey olmaması istisnadan dolayıdır. İkincide ise talâk vâkidir desek Allah Teâlâ'nın onu dilediğini biliriz. Çünkü vuku dilemeye delildir. Her şey Allah Teâlâ'nın dilemesiyle olur. Halbuki bu adam talâkı Allah Teâlâ'nın dilemesine değil dilememesine tâlik etmiştir. Binaenaleyh bizzarure talâkın îkâ'ı bâtıl olur. Bahır. Bu mesele üzerine sözün tamamı Telvîh'de zarf mânâsına gelen fî bahsindedir.

«Mâ» yani mâşâallah sözüyle talâk vâki olmaz. Mâ kelimesini masdariyet mânâsına alırsak talâk vâki olmayacağı zâhirdir. Çünkü şübhe ifade eder. Bu kelimeyi ism-i mevsul mânâsına alırsak yine talâk vâki olmaz. Çünkü "Sen Allah'ın dilediği talâkla boşsun." mânâsına gelir. Allah'ın dileyip dilemediği ise bilinmez. Zira ismet yakînen sâbittir, şekle zâil olmaz. Bunu Nehir sahibi söylemiştir.

«Mâlemyeşe'»in mânâsı: Allah senin talâkını dilemediği müddetçe sen boşsun demektir .Bununla talâk vâki olmamasının vechi inlemde geçen gibidir. T.

«Baban olmasa ilh...» ifadesinin istisna olması şundandır: Olmasa sözü cezanın yani talâkın meydana gelememesi şart bulunduğundandır. Şart da babadır yahut kadının güzelliğidir.

«Fetva'sında zikretmiştir.» Her halde şârih bunu İbn-i Hümam'a nisbet edilmiş bir fetvada görmüş olacak. Çünkü biz onun fetva kitabı olduğunu işitmedik. Zâhire bakılırsa bu rivâyet ondan sâbit değildir. Zira Fethü'l-Kadir'de zikrettiğine muhâliftir. Orada şöyle demiştir: "Az bir zikirle sözü birbirinden ayırmakta hilâf olduğu görülüyor. Çünkü Neyâzil'de: Bir adam vallahi fülanca ile konuşmam. İnşaallah Allah'dan istiğfar ederim dese diyâneten istisna yapmış sayılır, kazaen sayılmaz denilmiş, Fetâvâ'da ise: Bir adama yemin verdirmek ister de gizlice istisna yapacağından korkarsa ona yemin ettirir, yeminin sonunda bitişik olarak sübhanallah demesini veya başka birşey söylemesini emreder." denilmektedir. En güzeli "zikirle fâsıla yapılarak istisna sahih olmaz" demektir. Görüyorsunki bu sübhanallah gibi kelimelerin yeminin akabinde fâsıla sayılacağı ve istisnayı bozacağı hususunda açıktır. Bunun istisna olduğunu ise kimse söylememiştir.

«Çünkü te'kid» sözü hürsün hür ifadesine râci'dir. Fetih sahibi diyor ki: "Bunun kıyası ve edatı olmaksızın üç defa tekrarlanırsa onun gibi olmaktır." Atf-ı tefsir sözü de hür ve âzâdsın ifadesine râci'dir. Yani ibârede lef ve neşr-i müretteb vardır. Hür ve hürrü atf-ı tefsir yapmaması atf-ı tefsir başka lâfızla olduğu içindir. Nitekim Fetih'de belirtilmiştir.

METİN

Kezâ Allah dilerse sen boşsun sözüyle talâk vâki olur. Zira bu söz Tarafeyn'e göre tatlîk, Ebû Yusuf'a göre tâliktir. Çünkü bozan kısım icaba bitişmiştir. Onun için talâk vâki olmaz. Nitekim sona bıraksa talâk vâki olmazdı. Hilâfın bunun aksine olduğunu söyleyenler de vardır.

İZAH

«Bu söz Tararfeyn'e göre tatlîktır ilh...» Bilmelisinki Allah Teâlâ'nın dilemesini tâlik İmam-ı A'zam'la İmam Muhammed'e göre ibtaldir. Yani sâbık icabın hükmünü kaldırmaktır. EbûYusuf'a göre ise tâliktır. Onun için de sair şartlarda olduğu gibi bitişik bulunmasını şart koşmuştur. Tarafeyn'in delili şudur: Allah Teâlâ'nın dilediğini bilmeye yol yoktur. Binaenaleyh bu ibtaldir. Geri kalan şartlar bunun hilâfınadır. Ne olursa olsun sen boşsun inşaallah gibi sözlerle talâk vâki olmaz.

Evet, hilâfın semeresi bazı yerlerde kendini gösterir. Bunlardan biri şartı önce zikredip cevabını fâ edatıyla bağlamamaktır. Meselâ inşaallah sen boşsun demek böyledir. Tarafeyn'e göre talâk vâki olmaz. Çünkü ibtaldir, değişmez. Ebû Yusuf'a göre talâk vâki olur. Çünkü tâlik vâcib olan yerde fâ edatı olmaksızın yapılamaz. Biri de bir kimsenin talâka yemin etmemeye yemin etmesi ve bunu söylemesidir. Tâlik olduğuna göre yemini bozulur, ibtal olduğuna göre bozulmaz. Nitekim gelecektir.

Zeylaî, İbn-i Hümam ve diğerlerinin anlattıkları budur. Mevahibü'r Rahmân metninde de bunun misli vardır. Orada şöyle denilmiştir: "Ebû Yusuf inşaallahı tâlik saymış, Tarafeyn ise ibtal için olduğunu söylemişlerdir. Bununla fetva verilir. Fâ edatını kullanmadan inşaallah sen şöylesin derse birinciye göre talâk vâki olur, ikinciye göre hükümsüz kalır." Lâkin Mecma' metninde bunun aksi zikredilmiştir. Onun ifadesi şudur: "İnşaallah sen boşsun sözünü Ebû Yusuf tâlik, Tarafeyn ise boşamak saymışlardır. Bahır sahibi onu yukarıda geçene yorumlamıştır. Ama söz götürür.

Çünkü tâlik ile tatlîkı karşılaştırmak Ebû Yusuf'un kavline göre talâk olmamayı iktiza eder. O tâlika kâildir. Talâk vukuu Tarafeyn'in kavline göredir. Halbuki bunu Mecma' sahibi şerhinde açıklamıştır. Şübhesiz ev sahibi daha iyi bilir. Bunu Dürerü'l-Bihâr şârihi dahi açıklamış, evvela Ebû Yusuf'un bunu tâlik saydığını söylemiştir. Çünkü ibtal eden kısım icaba bitişince onun hükmünü ibtal eder. Sonra Tarafeyn'in bunu tenciz saydıklarını belirtmiştir. Çünkü iki cümleyi birbirine bağlayan fâ edatı bulunmayınca sen boşsun sözü müneccez olarak kalır.

Tatarhâniyye'de şöyle denilmektedir: "İnşaallah sen boşsun der de fâ edatını zikretmezse bu söz Ebû Hanife'yle Ebû Yusuf'un kavline göre sahih bir istisnadır. Valvalciyye sahibi biz bununla amel ederiz demiştir. Muhît'te beyan edildiğine göre İmam Muhammed: Bu istisnanın münkatı olduğunu söylemiştir. Kazaen talâk vâkidir. Bu sözle istisnayı murad etmişse diyâneten de tasdik olunur. Bu vecihle hilafı Kudûrî de zikretmiştir. Hâniyye'de ise Ebû Yusuf'un kavline göre boş olmaz. İmam Muhammed'in kavline göre boş olur. Fetva Ebû Yusuf'un kavline göredir denilmektedir." Bunun bir misli de Zahîre'dedir. Hâniyye'de bundan önce tâlik bâbının başında Zeylaî'den ve diğerlerinden naklettiğimiz gibi sözler zikredilmiştir.

Hâsılı İmam Ebû Yusuf dilemek tâliktır demektedir. Lâkin onun kavline göre tahriçde ihtilâf edilmiş, bazıları sair şartlarda olduğu gibi cevabda fâ lâzım olacağını söylemiş; fâ bulunmazsa talâk vâkidir demişlerdir. Bazıları cevabda fâ lâzım gelmiyeceğine kâil olmuştur. Binaenaleyh talâk vâki değildir. İmam Muhammed bunun ibtal olduğuna kâildir. Onun kavline göre dahi tahriç muhteliftir. Bazıları cevabda fâ edatı bulunarak rabt sahih olursa o zaman ibtaldir. Şayet fâ'nın vâcib olduğu yerde fâ atılırsa müneccez olarak talâk vâkidir demişlerdir. O zaman boşamak için kullanılmasının mânâsı budur. Birtakımları bu İmam Muhammed'e göre mutlak surette ibtal içindir. Binaenaleyh ibâreden fâ düşse bile talâk vâki olmaz demişlerdir.

Ebû Hanife'ye gelince: Bazısı onun Ebû Yusuf'la bazısı da İmam Muhammed'le beraber olduğunu söylemişlerdir. Bu izahtan anlaşılır ki, Bahır'deki "Tâliktır denildiğine göre fâ zikredilmezse talâk vâki olmaz. Fetih sahibinin tevehhümü buna muhâliftir. O talâk vâki olacağını söylemiştir." ifadesi söz götürür. Çünkü gördün, tahriç muhteliftir. Kezâ anlaşıldıki Fetih'deki: "Ebû Yusuf onun ibtal için olduğuna kâildir. Hâniyye sahibi bunu açıklamıştır." ifadesi işittiklerine muhâliftir. Şu da var ki benim Hâniyye'de gördüğüm bu sözün ona göre tâlik için olmasıdır. Kezâ oradaki Mecma' şerhinin sözü yanlıştır ifadesi de öyledir. Nehir sahibi de ona uymuştur. Bu söz ihtimalden uzaktır. Biliyorsun ki o bir çok muteber kitablara muvafıktır. Kudûrî de bunu açıklamıştır. Olsa olsa bu iki kavlin biridir. Burası Fetih, Bahır ve Nehir sahibleriyle diğerlerine gizli kalmıştır. Bu makamın izahını ganimet bil. Zira burada bir çok ayaklar kaymıştır.

«Çünkü bozan kısım icaba bitişmiştir.» ifadesi tâliktir sözünün illetidir. Nitekim Dürerü'l-Bihâr şerhinden naklen yukarıda geçti. Bozandan murad inşaallah sözüdür. Çünkü bu sahih bir istisnadır. Velevki cevabından fâ edatı düşmüş olsun. Nitekim Tatarhâniyye'den naklen geçti. Binaenaleyh icab hükümsüz kalır. İcab "sen" sözüdür ve vâki olmaz. Bahır sahibi bunu müşkül görerek: "Tâlikın muhtezası fâ bulunmadığı vakit talâkın vukuudur. Çünkü rabt edatı yoktur." demiştir. Remlî kendisine Valvalciyye'nin şu sözüyle cevap vermiştir: "Bundan maksad tâlikı değil hükmü yok etmektir. Yok etmekte ceza harfine hâcet yoktur. Şu haneye girersen sen boşsun sözü bunun hilâfınadır. Zira ondan maksad tâliktır. Böylece birbirlerinden ayrılırlar."

Ben derim ki: Bu tahriçden biridir. Mecma' ve diğer kitablarda tutulan yol budur. Diğer tahrice göre tâlikın fâ'sız sahih olmamasıdır -ki Zeylaî ve başkalarındaki budur- Bununla talâk vâki olur. Nitekim yukarıda geçti.

«Hilâfın bunun aksine olduğunu söyleyenler de vardır.» Yani hilâf dilemeye tâlik ibtal midir tâlik midir meselesindedir. Metnin meselesinde değildir. Bazıları bu Ebû Yusuf'a göre ibtal, İmam Muhammed'e göre tâlikdır demişlerdir. Böyle diyenler Ebû Hanife'den bahsetmemişlerdir. Ama metnin meselesindeki hilâfı murad etmiş olması ihtimali vardır. Yanibazılarına göre Ebû Yusuf'a göre talâk vâkidir. Tarafeyn'e göre vâki değildir. Nitekim Zeylaî ile diğer ulemadan naklen yukarıda geçti.

METİN

Herhalde müftâbih olan kavil dileği evvel söyler de (Arapçada) fâ'yı zikretmezse talâk vâki olmamaktır. Fâ'yı zikrederse bilittifak talâk vâki olmaz. (Bittabi bu Arapçaya mahsustur.) Nitekim Bahır, Şürunbulâliyye, Kuhistânî ve diğer kitablarda böyle denilmiştir. Bellenilmelidir. Bunun semeresi talâka yemin etmemeye yemin eden de bunu söyleyen kimsede zâhir olur ki, tâlik diyene göre yemini bozulur, ibtaldir diyene göre bozulmaz. Sen Allah'ın meşietiyle veya iradesiyle veya mahabbetiyle yahut rızasiyle boşsun sözüyle kadın boş olmaz. Çünkü (ile diye tercüme ettiğimiz) bâ edatı ilsak (yani hükmü yapıştırmak) için kullanılır. Binaenaleyh cezayı şarta ilsaka benzer. Bunu yani meşiet ve diğer kelimeleri köleye izafe ederse temlîk olur ve meclise münhasır kalır. Nitekim geçmişti. Sen Allah'ın emriyle veya hükmüyle yahut kazasıyla veya izniyle veya ilmiyle yahut kudretiyle boşsun derse derhal talâk vâki olur. Allah Teâlâ'ya veya kula izafe edilmiş olması birdir. Zira böyle bir sözle örfen tenciz kasdedilir. Sen hâkimin hükmüyle boşsun demesi bu kabîldendir. Bu sözü (Arapçada) bütün vecihlerde lâm ile söylerse hepsinde talâk vâki olur. Çünkü lâm ta'lil bildirir. (Arapçada) fi edatıyla söylerse Allah Teâlâ'ya izafe ettiğinde bütün vecihlerde talâk vâki olmaz. Çünkü fi edatı şart mânâsınadır. Ancak ilim kelimesinde derhal talâk vâki olur. Kudret kelimesiyle aczin zıddını niyet ederse onunla da derhal talâk vâki olur. Çünkü ilim gibi Allah Teâlâ'nın kudreti de kesin olarak mevcuddur. Bu kelimeleri kula izafe ederse ilk dördünde ve heva ve rü'yet gibi bunların mânâsındaki kelimelerde temlîk, diğerlerinde tâlik olur ki, bunlar altıdır.

İZAH

«Herhalde» yani ister tâlik veya ibtal Ebû Yusuf'un kavli olsun, ister başkasının kavli olsun fetva talâk yoktur diye verilir. Musannıfın tuttuğu yol müftabih kavlin hilâfınadır.

«Bilittifak talâk vâki olmaz.» Çünkü o zaman tâlikin sahih olduğunda şübhe yoktur.

«Bunun semeresi ilh...» Buradaki zamirin şârihin sözünde mercii yoktur. Çünkü zamir şartı geriye bırakır da sen boşsun inşaallah derse yahut şartı öne alır da cevabını fâ ile zikrederse oraya râci'dir. Bu Tarafeyn'e göre ibtal, Ebû Yusuf'a göre tâlik olur. Yukarıda arzetmiştik ki hilâfın semeresi bir kaç yerde zâhir olur. Onlardan biri metindeki meseledir. Yani şartı öne alır, cevabında da fâ zikretmezse meselesidir. Nitekim izah etmiştik. Biri de bu meseledir. Bunun beyanı Hâniyye'deki ifadedir: Orada şöyle denilmiştir: "Koca senin talâkına yemin edersem sen boşsun der de sonra kadına sen boşsun inşaallah cümlesini söylerse EbûYusuf'un kavline göre karısı boş olur. İmam Muhammed'in kavline göre boş olmaz. Çünkü Ebû Yusuf'un kavline göre sen boşsun inşaallah sözü şart ve ceza bulunduğu için yemindir. İmam Muhammed'in kavline göre yemin değildir." Yani ona göre bu söz ibtal içindir. Fetvanın buna göre olduğunu arzetmiştik. Bu söylediklerimizden anlaşılır ki. "onu söylerse" cümlesindeki zamir şartı geriye bıraktığı zamana râci'dir. Sen boşsun inşaallah demiştir yahut öne alıp rabt fâ'sı getirdiğine göredir.

Râfii diyor ki: Bilâkis zamirin mercii vardır. O da birinci ihtimale göre hilâftır. İkinci ihtimale göre cümleden anlaşılan mânâdır. Halbuki Ebu Yusuf tâlik olur desede bunda yine ibtâl olduğunu kabul etmektedir. Şârihin ta'lil yaparken: "İbtâl eden kısmı icaba bitişdiği için ilh..." demesi buna delildir.

«Rizasiyle...» Riza failine itiraz etmemektir. Velevki onunla birlikte sevgi olmasın. T.

«Çünkü bâ ilsak içindir.» Yani bu edatın hakiki mânâsı yapıştırmaktır. Şu halde bu dört kelimeden birine talâkın vukuu yapışır. Ama bunlar gaibtir, bilinmezler. Onun için kadın şübheyle boş düşmez. T.

«Meclise münhasır kalır.» Yani öğrendiği meclise münhasır kalır. O mecliste dilerse kadın boş düşer, dilemezse emir elinden çıkar. «Nitekim geçmişti.» Yani meşiet faslında geçmişti. H.

«Örfen tenciz kasdedllir.» Binaenaleyh ben tâliki kasdetmiştim şeklindeki iddiası tasdik olunmaz. Fakat zâhire göre diyâneten tasdik olunur.

«Bu sözü» yani bu on sözden birini demektir.

«Çünkü lâm ta'lil bildirir.» Yani talâk îkâ'ının illetini bildirir. Meselâ sen şu haneye girdiğin için boşsun der. Fetih. Talâk îkâ'ı ise illetinin bulunmasına bağlı değildir. Nitekim geçmişti. Binaenaleyh "Dilemek ve benzerleri bilinen şeyler değildir. Allah Teâlâ'nın talâkı sevmesi de yoktur." şeklinde bir itiraz vârid olamaz.

«Çünkü fi edatı şart mânâsınadır.» Binaenaleyh bilinemeyen bir şeye tâlik olur. Deniliyor ki: "Şart mânâsınadır sözünde onun hâlis şart olmadığına işaret vardır. Hâlis şart olsa talâk ondan sonra olurdu. Halbuki birlikte olmaktadır." Bu sözün semeresi şurada görülür: Bir adam ecnebî bir kadına sen nikâhında boşsun der de o kadınla evlenirse kadın boş olmaz. Nasılki nikâhınla birlikte dese boş olmazdı. Ama seninle evlenirsem demesi bunun hilâfınadır. Telvîh. Çünkü talâk ancak nikâhtan sonra olur.

«Derhal talâk vâki olur.» Çünkü bunu hiç bir halde Allah Teâlâ'dan nefy etmek sahih değildir. O olmuşu da bilir, olacağı da. Binaenaleyh bu söz mevcud bir şeye tâlik olur, îkâ' sayılır. Zeylaî.

«Aczin zıddını niyet ederse» yani kelimenin hakikatini niyet ederse demek istiyor. Çünkükudret aczin zıddı olan bir sıfattır. Binaenaleyh mevcud bir şeye tâlik olur. Ama bu kelimeyle takdir mânâsını niyet ederse talâk vâki olmaz. Çünkü Allah Teâlâ bir şeyi takdir eder, bazen etmez.

«Rü'yet...» Ekseriyetle gözle görmek mânâsına kullanılan bir masdardır. Kalb gözüyle görmenin masdarı rey, uyku gözüyle görmenin masdarı da rüyadır. Bunların her biri diğerinin mânâsında kullanılır. Burada da bu kabîldendir. Çünkü kadının talâkını görmek gözle değil kalble olur.

METİN

Sonra bu on kelime ya Allah'a izafe edilir yahut kula. Böylece yirmi olur. Bunlar da ya bâ yahut lâm veya fi edatlarıyla zikredilir ve altmış olurlar. Bezzâziye'de: "Bir kimse talâkı yazar da yazıyı istisna ederse sahih olur." denilmiştir. İmâdiyye'den naklen yukarıda geçtiğine göre bunların mecmuu 180 olur. "Allah nasıl dilerse sen öyle boşsun." sözü ile kadın ric'î talâkla boş olur. Sen üç defa boşsun yalnız biri müstesna sözüyle iki talâk: üç defa boşsun ikisi müstesna sözüyle bir talâk; üç defa boşsun üçü müstesna sözüyle üç talâk vâki olur.

İZAH

«Bunlar da ya bâ ilh...» Şârih (in) edatını taksimden düşürmüştür. Nitekim musannıf da onun hakkında söylenecek sözlerin bakiyyesini terketmiştir. İn'in hükmü kısaca şudur: Bu kelime diğer on kelimenin içinde Allah Teâlâ'ya izafe edilirse ya ibtal yahut tâlik içindir. Kula izafe edilirse temlîktir. Bahır sahibi diyor ki: "Hâsılı in edatını zikrederse hiç birinde talâk vâki olmaz." Yani Allah'a izafe edilirse demek istiyor. Şu halde kısımlar seksen olur. H.

Ben derim ki: musannıfın da başkaları gibi zikrettiğine göre ilk dört kelime temlîk içindir. Bunu bâ ve fi edatlarıyla birlikte zikretmişse de lâkin onlar şart mânâsına gelir. Şart edatlarının aslı in'dir. Binaenaleyh geriye kalan altı kelime asla temlîk için olamaz. Sonra gördüm ki Zeylaî bunu açıklamış ve şöyle demiştir: "Hâsılı bu lâfızlar ondur. Dördü temlîk ifade eder. Onlar da meşiet kelimesiyle arkadaşlarıdır. Altısı temlîk için değildir. Onlar da emir ve arkadaşlarıdır." Bu izaha göre bu kelimeler şart edatı olan in ile kula izafe edilirlerse ilk dördü temlîk ifade eder ve meclise bağlı kalır. Kalan altısı tâlik içindir. Meclise bağlı kalmaz.

Demek oluyor ki Bahır sahibinin: "Hiç birinde talâk vâki olmaz." sözü Allah Teâlâ'ya izafe edilirse asla vâki olmaz. Kula izafe edilirse derhal vâki olmaz mânâsınadır. Anla! Lâkin Bahır sahibine Tahtâvî'nin dediği gibi şu itiraz vârid olur: Bu musannıfın: "İlim Allah Teâlâ'ya izafe edilirse" sözüne aykırıdır. Çünkü burada talâk vâki olur. Musannıf bunun illetini gösterirken: "Bu mevcud bir şeye tâlik yapmaktır. Binaenaleyh tenciz olur." demiştir.

«İmâdiyye'den naklen yukarıda geçtiğine göre» yani "Talâk kelimesini söyler de ona bitişik olarak istisnayı yazarsa yahut bunun aksini yaparsa veya istisnayı yazdıktan sonra silersetalâk vâki olmaz." diye geçmişti.

«Bunların mecmuu 180 olur.» Bu hesap yanlıştır. Doğrusu 240 olur. Çünkü Bezzâziye'de zikredilen bir surettir. O da talâk ve istisnayı beraberce yazmaktır. İmâdiyye'deki de üç surettir. Altmışı dörtle çarparsak 240 eder. Hatta bundan da ziyadedir. Şöyle ki: Bu on kelime ya Allah Teâla'ya ya dilediği bilinen kuluna yahut dilediği bilinmeyen bir şeye izafe olunur. Bunların üçüne birden veya ikisine izafe edildiği de olur. Şu halde yedi suret meydana gelir. Yediyi onla çarpınca yetmiş olur. Bunların her birinde in, bâ, lâm veya fi edatlarından biri kullanılır ki, böylece yetmiş adedi dört ile çarpılınca ikiyüz seksene bâliğ olur. Bunların her birinde talâk ve istisnayı veya mânâsını söyler yahut ikisini de yazar yahut yazdıktan sonra ikisini de siler veya talâkı yahut istisnayı siler. Yahut talâkı söyler ötekini yazar veya bunun aksini yapar, yahut bütün yazdıklarını siler. Böylece suretlerin sayısı olan 280 sekizle çarpılınca 2240 eder.

«Kadın ric'î talâkla boş olur.» Çünkü Allah Teâlâ'nın meşietine izafe edilen talâkın hal ve keyfiyyetidir. Yani bir mi, fazla mı, ric'î mi, bâin mi olacağıdır. Aslı değildir. Binaenaleyh en azı vâki olur. Çünkü kesin olarak bilinen odur. O da bir talâk-ı ric'îdir.

«Sen üç defa boşsun yalnız biri müstesna...» ifadesiyle musannıf ta'tilî istisnadan sonra tahsîli istisnaya başlıyor. Nitekim Kuhistânî zikretmiştir. Bahır'da şöyle denilmektedir: "İstisna iki nev'îdir. Biri örfî olup yukarıda geçen dilemeye tâlik meselesidir. Biri de vaz'îdir. Burada murad odur. Vaz'î istisna: Arapçada illâ ve arkadaşları olan diğer istisna edatlarından biriyle illâdan sonra zikredilen kısmın cümlenin başından murad olmadığını beyandır. Bu beş şeyle bâtıl olur. Bunlar: Kasden susmak, müstesna minhe ziyade etmek, ona müsavî olmak, bir talâkın bazı kısımlarını istisno etmek ve bir kısmı ibtal etmektir.

Meselâ sen ik