Vaaz Kategorileri
İman Konuları
İbadet Konuları
Sosyal Konular
Ramazan Vaazları
Dini Günler ve Geceler
DİB Örnek Vaazları
Kur'an'dan Öğütler
Genel Konular
islam ve Aile
Görev,Sorumluluk,Ahlak
Mevlid-i Nebi Vaazları
Ana Menü
Çocuklar İçin
Kur'an Öğreniyorm
Dinimi Öğreniyorum
Dini Bilgiler
Oyunlar
Ansiklopedi ve sözlük
Osmanlıca Sözlük
İslam Ansiklopedisi
Dini Sözlük
Dini Terimler
Küçük Lügat
Dini Kitaplar
P.Hayatı Salih Suruç
Kur'an ve Bilim
Günümüzde İslam
Kıssadan Hisse
Ehli Sünnet Yolu
İslam Tasavvufu
En Güzel Örnek
Gıybet Hastalığı
Adım Adım Kurtuluş
Mesneviden Öyküler
Reddül Muhtar,İbn-i Abidin

CİHÂD BAHSİ 2

GANİMET VE TAKSİMİNE DAİR MESELELER BEYANINDA BÂB. 2

GANİMETİN NASIL TAKSİM EDİLECEĞİ BEYANINDA FASIL 7

KÂFİRLERİN BİRBİRİNİ VEYA BİZ MÜSLÜMANLARIN MALLARINI İSTİLÂLARI BEYANINDA BÂB. 1

MÜSTEMİNİN HÜKÜMLERİ BÂBI 2

KÂFİRİN EMÂNLA İSLAM MEMLEKETİNE GİRMESİ BEYANINDA FASIL 3

ÖŞÜR, HARAÇ VE CİZYE BEYANINDA BÂB. 2

CİZYE FASLI 11

 

 

 


CİHÂD BAHSİ

 

METİN

Musannıf cihâdı hadd (ceza) lerden sonra zikretti. Çünkü hadler ile cihâd'dan maksad yer yüzünü fitne ve fesaddan temizlemektir, Hadlerden cihâda yükselmek, bilenler için gizli değildir.

Cihâd lügatta: "Câhede fi sebilillâhi: Allah yolunda savaştı" terkibindeki "câhede" fiilinin masdarıdır.

Şeriatta cihâd: "Hak dinine davet etmek ve daveti kabul etmeyenlerle savaşmak" tan ibarettir. Şümunnî.

İbn-i Kemâl, cihâdı: "Bir müslümanın Allah yolundaki bir harbe bedeni ile katılması yahut malı ile yardım etmesi yahut re'yi ile yardımda bulunması yahut İslâm ordusunun kalabalığını artırması yahut yaralıların tedavisine bakması yahut ordunun yiyeceklerini, içeceklerini hazırlaması gibi elinden gelen gayreti göstermesidir." diye tarif etmiştir.

Ribat da cihâddır. Ribat: Arkasında müslüman bulunmayan düşman sınırında oturup müslümanları korumaktır. Ribatın muhtar olan kavle göre tarifi budur.

Sahih hadîsde vârid olmuştur ki, düşmandan sının muhafaza; bir zâtın bir vakit namazı beş yüz vakit namaza denkdir. Bir dirhem harcaması yedi yüz dirhem harcamasına denkdir. O halde ölürse, amelinin sevabı ve rızkı kıyamete kadar devam eder. Münker ve Nekî «sualinden. kabir azabından emin olur. Kıyametin dehşet ve şiddetinden: emniyet üzere şehid olarak kabrinden kalkar. Tamamı Fetih'dedir.

İZAH

«Cihâd bahsi ilh..." İslâm hukukunda cihâda aid bahisleri ve hükümleri ihtiva eden kısma "Kitâbü's-Siyer", "Kitâbü'l-Cihâd" veya "Kitâbü'l-Meğazi" adı verilir.

Siyer, sîretin cem'idir. Sîret ise esasen yol, haslet, hey'et ve, bir nevi hareket mânâlarını ifade eder. Bu takdirde siyerin hey'et ve haletini beyan içindir. Fakat şeriat lisanında savaşla ilgili işlerde kullanılması galibdir. Nitekim "menâsik" hac işlerinde kullanılır.

Cihâdın fazileti pek büyüktür. Nasıl büyük olmasın ki, bir müslüman bu sayede Allah'a yaklaşmak için onun uğrunda nefsine meşakkatların en ağırını yükletmekte ve en aziz varlığı olan canını feda etmektedir. Bununla beraber nefsi devam üzere ibâdet ve taatlara hasrederek onu neva ve heveslerine tâbi olmaktan men etmek cihâddan da güçtür. Bundan dolayıdır ki, bir gazadan dönerken Resûl-i Ekrem Efendimiz: "Küçük cihâddan büyük cihâda döndük." buyurmuşlardır. Nitekim İbn-i Mes'ûd (R.A.)'dan rivayet edilen bir hadîs-i şerifte Resûl-i Ekrem Efendimizin cihâdı fazilet itibariyle namazdan sonra zikretmesi de bunu gösterir.

İbn-i Mes'ûd (R.A.) şöyle diyor: "Dedim ki:

- Yâ Resûlallah, amellerin en faziletlisi hangisidir?

- Vaktinde kılınan namazdır, buyurdular.

- Ondan sonra hangisidir? dedim.

- Anneye, babaya itaattir, buyurdular.

- Ondan sonra hangisidir? dedim.

- Allah yolunda cihâddır, buyurdular. Daha ziyade sorsaydım bana daha ziyade cevap verecekti." Bu hadîs-i şerifi Buhârî rivayet etmiştir.

Ebû Hureyre (R.A.)'den rivayet edilen bir hadîs-i şerifte: Resûl-i Ekrem Efendimiz cihâdı imândan sonra zikretmişlerdir.

Ebû Hureyre (R.A.) şöyle diyor: "Resûlullah (S.A.V.)'e:

- Amellerin hangisi efdaldir? diye sordular,

- Allah'a ve Resûluna imân, buyurdu.

- Ondan sonra hangisi? dediler.

- Allah yolunda cihâd, buyurdu.

- Ondan sonra da hangisi? diye sordular.

- Makbul (olmuş, içine günâh ve riya karışmamış) hac, cevabını verdi,"

Bu hadîs-i şerifteki "imân" lafzıyla umum mecaz olarak "namaz" ile "zekât" tan her birinin murad edilmesi lâzımdır. Çünkü devamlı vaktinde kılınan farz namazların cihâddan efdal olduğunda şübhe yoktur. Namaz her gün tekrarlanan farz-ı ayndır. Cihâd ancak imân ve namaz için meşru kılınmıştır. Bu yüzden cihâdın güzelliği başkasından, namazın güzelliği ise kendisindendir. Cihâdın faziletine dair malûmat Fetih'de zikredilmiştir.

Es-Siyerü'l-Kebir şerhinde bildirildiğine göre, Ebû Katâde (R.A.) şöyle demiş: Resûlullah (S.A.V.) insanlara bir hutbe okuyup önce Allah-ü Teâlâ'ya hamd-ü sena ettiler, sonra cihâdı anlatıp, farzların dışında ondan daha üstün bir ibâdet ve taatın mevcud olmadığını beyan buyurdular. Ebû Katâde "farzlar" ile farz-ı ayn olarak sabit olan "İslamın beş şartı"nı murad etmiştir. Cihâd, her ne kadar farz ise de fârz-ı kifâyedir. Farz-ı ayn, farzı kifâyeden daha kuvvetlidir. Sevâb ise farzın kuvvetli olmasına göredir. Bundan dolayı Resûl-i Ekrem Efendimiz cihâdın farz-ı ayn olan ibâdetlerden üstün olmadığını beyan buyurmuşlardır.

Ebû Katâde demiş ki: O vakit bir kimse ayağa kalkıp: "Ya Resûlullah! Allah yolunda şehid olanın şahadeti günâhlarına keffaret olur mu?" diye sordu. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz biraz sukut buyurdular. Hatta kendilerine ilâhi vahiy indiğini anladık. Sonra: "Evet, sabır ve sebat edip sevabını Allah-ü Teâlâ'dan diler ve düşmana hücum eder de kaçmazsa» şehid edildiğinde borçlarından başka günâhlarına keffaret olur. Zira borçları ile muâhaze olunur. Nitekim Cebrail (A.S.) bana böyle bildirdi." diye buyurdular. Bu hadîs-işerifde şehidlerin derecelerinin yüksek olduğunu beyan, şehidlik rütbesinin günâhların affına sebep olduğunu ilân vardır. Yine bu hadîs-i şerifde kul hakkının pek büyük olduğu bildirilmektedir. Çünkü şehid için böyle yüksek dereceler var iken yine borç ile muâhaze olunacağını haber verip "Cebrail (A.S.) bana böyle bildirdi" ifadeleriyle de bunu vahye dayanarak söylediklerine işaret buyurmuşlardır. Tâ ki kıyamet gününde hasımları razı etmenin pek zor bir iş olduğunu herkes bitsin.

Bazı âlimler demişlerdir ki; bu hüküm İslamın ilk devrinde müslümanların malları az olup, borçlarını veremedikleri için Resûl-i Ekrem Efendimiz onları borçlanmaktan nehiy buyurdukları vakitlerde idi. Bundan dolayıdır ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz borcunu ödeyecek mal bırakmayan ölünün namazını kılmazlardı. Sonra bu hüküm :

"Her kim mal bırakırsa, o mal ölünün veresesine aiddir. Her kim de borç veya aile ağırlığı bırakırsa, bu da bana aiddir." hadîs-i şerifiyle nesholunmuştur (hükmü kaldırılmıştır). Bu hadîs-i şerifin benzer) hac bahsinde de şu şekilde vârid olmuştur: Resûl-i Ekrem Efendimiz Arafat'ta ümmetinin af ve mağfireti ipin dua ettiler, kul hakkından başka her hususta duaları kabul edildi. Sonra Müzdelife'de de sabahleyin Meş'ar-i Harâm'da dua ettiler, duaları kul hakkında da kabul edildi. Cebrail (A.S.) inerek: "Allah-ü Teâlâ bazılarının hakkını diğer bazılarından dolayı fazl-u inayetiyle ödeyecektir." diye haber verdi. Bu kerametin misli, borçlu şehid hakkında da Allah-ü Teâlâ'nın lütûflarından uzak değildir. Ebû Hureyre (R.A.)'deh rivayet edilmiştir, demiştir ki: «Bir kimse: "Ya Resulûllah! Bir şahıs Allah yolunda cihâdı kasdedip cihâdda dünya malını da murad etse sevabına mâni olur mu?"» diye sordu. Resûl-i Ekrem Efendimiz: "Onun için sevâb yoktur." buyurdular. Bu hadîs-i şerif iki vecihle te'vil edilir.

Birinci vecih: Cihâd için çıkmış olduğunu gösterip hakikatte maksadı mal kazanmaktır. Bu münafıkların halleridir, onlar için asla sevâb yoktur.

İkinci vecih: Cihâd kasdıyla çıkar fakat en büyük arzusu mal elde etmektir, yoksa âhirette sevaba nail olmak değildir. Resûl-i Ekrem Efendimiz, cihâd için iki dinar (altın) a kiralanan sahsa hitaben : "Senin için dünyada ve âhirette ancak iki dinar vardır." buyurmuşlardır. Ama bir kimsenin asıl maksadı Allah yolunda cihâd olup bununla birlikte ganimeti de arzu ederse yine sevaba nail olur. O; "(Hac yolunda ticaretle) Rabbınızdan rızık istemenizde bir günâh yoktur." (Bakara Sûresi, âyet: 198) âyet-i kerîmesinin hükmünde dahildir. Yani hac ehli ticaret yapmakla haccın sevabından mahrum olmadığı gibi bu mücahid de ganimet arzu etmekle cihâdın sevabından mahrum olmaz.

"Bilenler için gizli değildir ilh..." Çünkü hadler dünyayı fısk-u fücurdan temizler. Cihâd ise küfürden temizler. H.

"Câhede fiilinin masdarıdır ilh..." Cihâd elden gelen kuvvet ve kudreti sarfetmek manasınadır. Buna göre iyiliği emredip kötülükten menetmek suretiyle halkla mücahede eden herkese şâmildir. H.

"Ribat da cihâddır ilh..." "Es-Siyerü'l-Kebir şerhinde zikredilmiştir ki, hadîs-i şerifteki "Ribât" ve "Mürâbata"nın mânâsı: İslâm dinini aziz kılmak, müslümanlardan kâfirlerin şerrini defetmek için düşman sınırında oturmaktan ibarettir

"Ribat" ın aslı "at bağlamak" tan alınmıştır.

Allah-ü Teâlâ : "Siz de düşmana karşı kuvvet ve (cihâd için) bağlanıp beslenen atlar hazırlayın." (Enfal Sûresi, âyet: 60) buyurmuştur. Mücahid müslüman düşmanını korkutmak için oturduğu sınırda atını bağlar. Düşmanı da böyle yapar. Bundan dolayı bu işe "Mufâale" babından "Mürabata" denilmiştir.

İmam Mâlik'e göre; sınır vatandan değildir. İbn-i Hâcer : "Orada oturulup düşmanın şerrinin defedilmesi niyet edildiği için vatan olur." demiştir. Bundan dolayı selefden bir çokları sınırda oturmayı tercih etmişlerdir.

"Ribatın muhtar olan kavle göre tarifi budur ilh..." Sınırdan içte kalan yerlere de "Ribat" denilse beldelerinde oturan bütün müslümanlara "Mürabatin: Sınırda oturanlar" denilmesi lâzım gelir, bu ise olmaz. Tamamı Fetih'dedir.

Ben derim ki: Düşman sınırında oturanlar düşmanın şerrini defedemeyip sınır yakınında oturanlarla birlikte defederlerse, orası da "Ribât" olur.

"Sahih hadisde ilh..." Ribatın faziletine dair pek çok hadis-i şerif cardır. Bunlardan birisini Sahih-i Müslim Selman-ı Farisi (R.A.)'den rivayet etmiştir ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz : "Bir gün bir gece hudud boyunda nöbet beklemek; gündüzleri oruçla, geceleri de ibâdetle geçirilen bir aydan daha hayırlıdır. O halde ölürse, yapmakta olduğu amelinin sevabı ve (şehidlere olduğu gibi) rızkı devam eder ve kabir fitnesinden kurtulur." buyurmuşlardır.

Taberânî "kıyamet gününde şehid olarak kalkar" ziyadesini rivayet yet etmiştir. İbn-i Mâce Ebû Hureyre (R. A.) 'den sahih senedle: "Allah-ü ölürse, kıyamet gününün şiddet ve dehşetinden emin olunur." diye rivâetmiştir. Taberânî sahih senetle: "Bir kimse hududu muhafaza ederken Teâlâ hududu beklerken öleni kıyamet gününde korkulardan emin olarak diriltir." lafzını ziyade etmiştir.

Ebû Ümame (R.A.)'den; Resûl-î Ekrem (S.A.V.) :

"Sının muhafaza eden bir zâtın bir vakit namazı (sınır beklemeyen bir şahsın kılmış olduğu) beş yüz vakit namaza denkdir. Onun bir dinar (altın) veya bir dirhem harcaması başka yerde harcanan yedi yüz dinardan efdaldir." buyurmuşlardır. İbn-i Mâce.

"O halde ölürse amelinin sevabı ve rızkı kıyamete kadar devam eder ilh..." İmam-ı Serahsîbunun mânâsı: "O kimsenin ameli kıyamete kadar çoğalır." demiştir. Nitekim buna :

"Kim evinden Allah'a ve O'nun Resulüne muhacir olarak çıkıp da sonra kendisine ölüm yetişirse, muhakkak ki onun mükâfatı Allah'a aiddir." (Nisâ Sûresi, âyet: 100) âyet-i kerîmesi delâlet ettiği gibi, Resûl-i Ekrem Efendimizin : "Hac yolunda ölen bir kimse için her sene mebrûr (içine günâh ye riya karışmamış) bir hac sevabı yazılır." hadîs-i şerifi de buna delâlet etmektedir.

Bir hadis-i şerifde : "Bîr kimse cihâd ederek yahut sınır boyunda muhafız iken ölürse onun etini, kanını yerin yemesi haram olup, cesedi çürümez. Anasından doğduğu gün gibi günâhlarından çıkmadıkça, Cennetteki yerini ve hurilerden olan zevcesini görmedikçe, akrabasından yetmiş kimseye şefaat etmedikçe o kimse dünyadan çıkmaz. Sınır boyundaki muhafızlık sevabı kıyamete kadar devam eder." buyurulmuştur. Bu hadîs-i şerifden "Sınır boyunda muhafız iken ölen kimsenin kabrinde şehidler gibi diri olup kendisine rızkının devam edeceği" anlaşılmaktadır.

"Kabir azabından emin olur ilh..." Bîr çok âlimler, bu hadîs-î şerifi delil göstererek: "Şehidlere kabir suali olmadığı gibi, düşman sınırında muhafız iken ölen kimseye de kabir suali yoktur," demişlerdir.

METİN

Cihâda ilk önce müslümanların başlaması -düşman başlamasa bile- farz-ı kifâyedir. Cenaze namazı selâm alma gibi başka bir şey dolayısıyla farz kılınan her şey farz-ı kifâyedir. Müslümanların bir kısmı tarafından düşmanın şerri defedilirse cihâd farz-ı kifaye, defedilemezse farz-ı ayn olur.

Zannederim ki, farz-ı kifâyenin beyanını musannifin ilende gelecek olan "Düşman hücum ederse farz-ı ayn olur." ifadesinin üzerine takdim etmesi kifâye kısmının çok olmasındandır.

Müslümanların savaşabilmesi için, savaşın önce düşman tarafından başlatılmış olmasını gerekli kılan Allah-ü Teâlâ'nın:

"Eğer düşmanlar sizi öldürürlerse siz de onları öldürün." (Bakara Sûresi, âyet: 191) kavl-i kerîmi ve "eşhürü'l-hurum" denilen Receb, Zilkâ'de, Zilhicce ve Muharrem aylarında savaşın haram olması:

"Müşrikleri, onları nerede bulursanız öldürün." (Tevbe Sûresi, âyet: 5) gibi umum ifade eden âyet-i kerîmelerle neshedilmiş (hükmü kaldırılmış) tır.

Köle ve kadın bile olsalar müslümanların bir kısmı tarafından bu cihâd yapılırsa, diğer bütün müslümanlardan düşer. Şayet hiç bir vakitte hiç bir kimse tarafından cihâd vazifesi yapılmazsa, terk etmeleri sebebiyle mükellef kimselerin hepsi günahkâr olur. Bundan, meselâ Anadolu halkının cihâd etmesiyle Hindistan ahâlisinden farzıyyetîn düşeceğianlaşılmasın. Çünkü düşmanın şerri defedilinceye kadar sırasıyla yakın bulunan beldelerdekî müslümanlara cihâd farz olur. Müdafaa ancak bütün müslümanların savaşmasıyla olursa namaz, oruç gibi cihâd da mükellef olan bütün müslümanlara farz-ı ayn olur. Bir cenazeyi techîz ve tekfin etmek de bunun gibi sırasıyla yakın bulunan beldelerdekî müslümanların üzerine lâzımdır. Bu bahsin tamamı Dürer'dedir.

İZAH

"Farz-ı kifâyedir ilh..." Eddürü'l-Müntekâ'da zikredilmiştir ki, hükümdarın her sene bir veya iki defa dar-ı harbe seriyye göndermesi vâcibtir. Halkın da hükümdara bu hususta yardımcı olmaları lâzımdır. Hükümdar seriyye göndermezse kendisi günahkâr olur. Hükümdar üzerine seriyye göndermenin vâcib olması, gönderdiği seriyyenin düşmana üstün geleceği kanaatında bulunduğu takdirdedir. Yoksa cihâd yapılması mubah olmaz. Ama iyiliği emretmek bunun gibi olmayıp tesiri olsun veya olmasın terk edilmez.

"Müslümanların bir kısmı tarafından düşmanın şerri defedilirse ilh.." Yani hudutlardan birinde çıkan bir harbi önlemek için orada bulunan İslâm kuvveti kifayet ettiği takdirde cihâd farz-ı kifâye olup bütün müslümanların silâh altına alınmasına lüzum görülmez. Eğer harp sahasında bulunan İslâm kuvveti kifayet etmezse, harp mıntıkasında ve civarında bulunan bütün efrad harp için seferber haline getirilir ve cihâd bir farz-ı ayn olur.

"Allah-ü Teâlâ'nın... kavl-i kerimi ilh..." Cihâdı emreden âyet-i kerimeler şu tertip üzere indirilmiştir:

Peygamber Efendimizin ilk vazifesi tebliğden ve Cenab-ı Hakk'a eş koşanlardan yüz çevirmekten ibaretti. Nitekim Allah-ü Teâlâ:

"Şimdi sen ne ile emrolunuyorsan (kafalarını çatlatırcasına) apaçık bildir." (Hicr Sûresi, âyet: 94) buyurmuştur. Sonra İslâm dinine güzellikle ve tatlılıkla davet emredilmiştir. Nitekim Allah-ü Teâlâ :

"(İnsanları) Rabbinin yoluna hikmetle güzel öğütle davet et! Onlarla mücadelenin en güzelini yap." (Nahl Sûresi, âyet: 125) buyurmuştur.

Bundan sonra savaşa izin verilmiştir. Nitekim Allah-ü Teâlâ;

"Kendilerine karşı harb açılan Müslümanlara zulme uğradıkları için cihâda izin verilmiştir." (Hac Sûresi, âyet: 39) buyurmuştur.

Daha sonra düşman harb açtığında onlara karşı koymakla emrolundu. Nitekim Allah-ü Teâlâ :

"Düşmanlar sizi öldürürlerse siz de onları öldürün." (Tevbe Sûresi, âyet: 5) buyurmuştur.

Bundan sonra haram olan aylar geçmek suretiyle cihâd emredildi. Nitekim Allah-ü Teâlâ:

"(Dokunulması) haram olan aylar çıktığı zaman, artık o müşrikleri nerede bulursanız öldürün." (5) buyurmuştur.

En sonra bütün zamanlarda ve bütün mekân (yer) larda cihâd farz kılındı. Nitekim Allah-ü Teâlâ:

"Size harb açanlarla Allah yolunda siz de muharebe edin. Fakat aşırı gitmeyin. Şübhesiz ki Allah aşırı gidenleri sevmez." (Bakara Sûresi, âyet: 190) buyurmuştur. Bu bahsin tamamı Es-Siyerü'l-Kebîr şerhindedir.

"Müslümanların bir kısmı tarafından bu cihâd yapılırsa ilh..." Yani cihâd ölüyü yıkamak, kefenlemek, cenaze namazını kılmak ve selâm almak gibi farz-ı kifâyeler, mükelleflerin hepsine birden farz kılınmıştır. Bundan dolayı farz-ı kifâye bir kısım müslümanlar tarafından yapıldığı takdirde diğer müslümanlardan düşer. Çünkü farz-ı kifâyeden maksad yapılmasıdır. Mükelleflerden hiç biri bunu yapmazsa, bunu bilen ve mükellef olan bütün müslümanlar günahkâr olur.

Farz-ı ayın böyle değildir. Çünkü farz-ı ayın mükellef olan müslümanlardan her biri üzerine ayrı ayrı farz kılınmıştır. Bundan dolayı farz-ı ayın bir kısım müslümanlar tarafından yapıldığı takdirde diğerlerinden düşmez. Bunun için farz-ı ayın, farz-ıkifâyeden efdaldır.

METİN

Cihâd, küçük çocuğa farz değildir. Ana ve babaya itaat etmek farz olduğu için ana ve babasından her ikisi veya birisi hayatta olan mükellef kimseye de cihâd farz değildir. Resûl-i Ekrem Efendimiz, cihâda gitmek isteyen Abbâs b. Mirdâs'a: "Anandan ayrılma! Çünkü Cennet ananın ayağının altındadır." buyurmuşlardır. Sirâc. Yine Sirâc'da zikredilmiştir ki, bir kimse tehlikeli bir sefere ancak anası ve babasının izni ile çıkabilir. Ama tehlikeli olmayan bir sefere onlardan izinsiz çıkabilir, ilim tahsili için de izinsiz çıkabilir.

Efendisi ile kocasının hakları şer'an önce geldiği için köleler ile kadınlara cihâd farz değildir. Bundan anlaşılan, kocasının izin verdiği kadın ile kocası olmayan kadınlara cihâdın farz olmasıdır.

Şarih der ki: Şümunnî; "Kadınlara cihâdın farz kılınmamasının sebebi, bünyelerinin zayıf olmasıdır." demiştir. Bahır'da zikredilmiştir ki, kocasının emrettiği şeyin vâcib olması nikâh ve nikâh ile ilgili hususlardadır, yoksa her şeyde değildir.

Kör, topal, eli ve ayağı kesilmiş kimselere de cihâd farz değildir. Çünkü bunlar âcizdirler.

Borçlu kimselere de alacaklılarının hatta kendilerinin emri ile kefil olan kefillerinin -her ne kadar kefaletleri nefislerine ise de- izni bulunmaksızın cihâd farz olmaz. Tecnîs, Nehir. Borçlunun alacaklısından veya kefilinden izinsiz çıkamaması, borcu vadesiz olduğuna göredir. Eğer borcu vadeli 'Olup vadesi gelmeden önce döneceğini bilirse Cihâda çıkması caizdir. Bulundukları beldede kendilerinden daha fakîh ve âlimi bulunmayan kimselere de cihâd farz değildir. Böyle âlimler farz olmayarak cihâda gidecek olsalar kendilerine cihâd etmek caiz değildir. Çünkü o belde halkının din cihetinden zayi olma korkusu vardır. Bezzâziye sahibi: "Böyle fakîh ve âlim olan kimselerin farz olan hac seferkiden başka hiç bir sefere çıkmaları caiz değildir." demiştir. Zira bilenlere gizli değildir ki, fakîh ve âlimlere farz olan cihâd seferinin caiz olmamasından, ticaret gibi nafile seferin caiz olmaması evleviyetle sabit olur.

İZAH

"Cihâd küçük çocuğa farz değildir ilh..." Zahire'de zikredilmiştir, ki, babanın erginlik çağına yaklaşmış olan çocuğuna -her ne kadar öldürüleceğinden korksa bile- cihâda izin vermesi caizdir. Sadî: "Çocuğunun öldürülmesinden korkmadığında izin vermesi caizdir. Öldürülmesinden korkarsa izin vermesi caiz değildir." demiştir. Nehir.

"Ana ve babasından her ikisi veya birisi hayatta olan mükellef kimseye de cihâd farz değildir ilh..." Bu ifadeden "mükellef olan evlâdını cihâda göndermeyen ana ve babanın günahkâr olmayacağı" anlaşılmaktadır. Eğer günahkâr olsalar evlâdın cihâda gidip onları günâhdan kurtarması lâzım olurdu. Yani müslümanların bir kısmı tarafından düşmanın şerri defedilirse cîhâd farz-ı kifâye olur. Evlâdlarının ayrılığından sıkıntıya düşecek olan ana-babanın evlâdını böyle bîr cihâddan menetme hakkı vardır. Aynı hak her ikisi veya birisi kâfir olan ana-baba için de vardır. Ancak kâfir olan ana-baba kendi dindaşlarını, müslüman olan evladlarını öldürmesini hoş görmediği için ona mâni olmak isterlerse, onların sıkıntıya düşüp ölmelerinden korkmadıkça onlara itaat etmez. Fakir olup bakıma muhtaç olan ana-babaya -kâfir olsa bile- hizmet etmek evlâdı üzerine farz-ı ayndır. Farz-ı kifâye sevabını elde etmek için farz-ı aynı terketmek doğru değildir.

Anası babası ölen bir kimsenin babasının babası ile anasının anası kendisine cihâd için izin verip anasının babası ile babasının anası izin vermese, cihâda gitmesinde bir beis yoktur. Çünkü ana-baba öldüğünde, babanın babası ile ananın anası ana-baba yerine geçer. Ananın babası ile babanın anası yabancı hükmündedir. Ancak babanın babası ile ananın anası olmadığında ananın babası ile babanın anası ana baba yerine geçer, fakat hepsinin izniyle çıkması müstehabdır.

Anasının anası ile babasının anası bulunan bir kimsenin cihâda gidebilmesi için anneannesinin izin vermesi lâzımdır. Çünkü çocuğa bakma hususunda anneanne, babaanneden önce gelir. Babası ile babaannesi bulunan bir kimsenin cihâda gidebilmesi için babaannesinin izin vermesi lâzımdır. Çünkü babaanne anne gibidir. Zira bakma hakkı onundur.

Zevcesi, çocukları, kardeşlen, amcaları bulunan bîr kimsenin bunlardan izinsiz cihâda çıktığı takdirde zayi ve telef olacaklarından korkarsa izinsiz çıkamaz. Es-Siyerü'l-Kebîr Şerhi.

"Ama kendisinde tehlike olmayan bir sefere ilh." Yani ticaret, hac ve umre seferleri gibi kendisinde tehlike bulunmayan seferlere, anası ve babasının sıkıntıya düşmesinden korkmadıkça onlardan izinsiz çıkması caizdir.

"İlim tahsili için de izinsiz çıkabilir ilh..." Yani bir kimsenin yolda emniyet bulunup anası ve babasının da sıkıntıya düşmesinden korkmadıkça onlardan izinsiz ilim tahsili içîn çıkması caizdir.

"Çünkü bunlar âcizdirler ilh..." Nitekim Allah-u Teâlâ'nın, "Köre (cihâddan geri kalmak hususunda) vebal yok, topala vebal yok, hastaya vebal yok." (Fetih Sûresi, ayet: 17) kavl-i kerîmi özür sahiblerî hakkında nazil olmuştur. Bu âyet-i kerîmede her hangi bîr sebebden dolayı cihâda gitmekten âciz olan kimse üzerine cihâdın farz olmadığına işaret vardır Zeylaî.

"Borçlu kimselere de ilh..." Yani borçlu bîr kimsenin borcuna yetecek kadar malı bulunmadığında alacaklısından izinsiz cihâda gitmesi caiz değildir. Çünkü kendisine alacaklının hakkı teallûk etmektedir. Eğer kendisine alacaklısı cihâda gitmesi için izin verip fakat alacağından berî kılmasa, borçlunun cihâda gitmeyip borcunu ödemesi müstehabdır. Çünkü kul hakkı olan borcunu ödemesi cihâda gitmekten daha evlâdır. Şayet cihâda giderse bunda da bir beis görülmemiştir. Alacaklısı gâib olup borcuna kâfi malı mevcud olan bir borçlu vefatı halinde terekesinden borcunu ödemek üzere birini vasî teayyün ettikten sonra cihâda gidebilir. Çünkü, bu takdirde alacaklının hakkı korunmuş olur. Eğer borcuna kâfi malı bulunmazsa cihâda gitmeyip borcunu ödemesi lâzımdır.

Keza emânet sahibi gâib olup yanında emânet bulunan kimse emâneti sahibine yermek üzere bir kimseyi vasî tâyin edip emâneti bu vasîye tealim ettikten sonra cihâda çıkabilir. Tecnîs, Zahire. Bahır.

"Kefaletleri nefislerine ise de ilh..." Yani bir kimse bir şahsın nefsine kefil olsa o kimsenin o şahsı seferden menetmesi caizdir. Nehir.

"Eğer borcu vadeli olup ilh..." Yani vadeli borcu olan kimsenin vadesi gelmeden önce cihâddan döneceğini bilirse cihâda gitmesi caizdir. Fakat cihâda gitmeyip borcunu ödemesi efdaldır. Zahire.

METİN

Düşman İslâm memleketine hücum ederse cihâd farz-ı ayn olur. Artık her ne kadar izinsiz olsa bile bütün müslümanların cihâda çıkması lâzım gelir. Zevcesini cihâda çıkmaktan men eden zevç gibi kimseler günahkâr olur. Zahire.

Cihâdın farz olması için başka bir kayıd daha lazımdır ki, kuvvet ve kudrettir. Buna göre tedavi edilemiyen ağır hastalar cihâda çıkmaz. Ama çıkmaya kadir olup cihâda kudreti olmayan kimselerin ordunun kalabalığını artırmak ve düşmanı korkutmak için çıkmaları münasibdir. Fetih.

Sirâc'da zikredilmiştir ki, cihâdın vâcib olması için silâh kullanmaya kudretin bulunması şarttır, yolun emniyeti şart değildir. Savaştığı takdirde öldürüleceğini, savaşmadığı takdirde esir edileceğini bilen kimsenin savaşması lâzım gelmez.

Cihâda çıkılmasını bildiren ve hükümdar tarafından nida eden kimsenin haberleri -her ne kadar fâsık olsalar bile- kabul edilir. Çünkü bu gibi haber derhal yayılıp duyulur.

Beytülmâlde gazilere sarfedilecek gerek ganimet malı gerekse başka yerden toplanan mal var iken hükümdarın insanlardan cihâd için mal alması mekrûhdur. Dürer. Sadru'ş-Şeria. Beytülmâlde gazilere sarfolunacak mal bulunmazsa, düşmanların şerrini defetmek için hükümdarın halktan para alması mekruh değildir.

Düşmanı çember içerisine alırsak onları müslümanlığa davet ederiz. Müslüman olurlarsa ne a'lâ, olmazlarsa cizye ehlinden iseler cizye vermeye davet ederiz. Cizyeyi kabul ederlerse, bizim lehimize olan adaletle muamele onların da lehine, bizim aleyhimize olan ceza ile muamele onların da aleyhinedir.

İZAH

"Düşman İslâm memleketine hücum ederse ilh..." Yani düşman İslâm beldelerinden bir beldeye ansızın girerse, cihâd farz-ı ayn olur. Bu hale "nefîr-i âmm" denilir. "İhtiyar" adlı kitabta: "Nefîr-i âmm; bütün müslümanlara muhtaç olunmasıdır." diye tarif edilmiştir.

"Bütün müslümanların cihâda çıkması ilh..." Yani kadınlar kocalarından, köleler efendilerinden, borçlular alacaklılarından izinsiz çıkarlar, imam Serahsî: "Nefîr-i âmmede cihâd edebilecek baliğ olmayan çocukların cihâda çıkıp savaşmalarında -her ne kadar ana-babaları razı olmasa bile - bir beis yoktur." demiştir.

"Cihâdın vâcib olması için ilh..." Yani bir kimseye cihâdın vâcib olması için silâh kullanmaya kudretinin bulunması, erzaka ve gideceği yer sefer müddet kadar olursa bineğe mâlik olması şarttır. Harb olduğunu bilmesi de şarttır. Kâdîhân, Kuhistânî.

"Savaşması lâzım gelmez ilh..." Bu ifadede "öldürülünceye kadar savaşmasının caiz olduğuna" işaret vardır.

Es-Siyerü'l-Kebir Şerhinde zikredilmiştir ki, öldürme yahut yaralama yahut hezimete uğratma gibi bir şey yaptıktan sonra kendisinin öldürüleceğini bilen bir kimsenin tek başına düşmana hücum etmesinde bir beis yoktur. Nitekim Uhud Muharebesinde Peygamberimizin huzurunda ashab-ı kiramdan bir cemaat böyle yapmıştır. Peygamberimiz (SAV.) onları bu yaptıklarından dolayı medhetmiştir. Ama düşmana hiç bir suretle zarar vermeden kendisinin öldürüleceğini bilen bir kimsenin düşmana hücum etmesi caiz değildir. Çünkü bu şekilde saldırmada dine hizmet yoktur. Fakat şer'an susması için her ne kadar ruhsat var ise de kendisini öldüreceklerini bilen bir kimsenin fâsık olan müslümanları fena fiillerinden nehyetmesinde bir beis yoktur. Çünkü müslümanlar fâsık olsalar bile kendilerine emreden kimsenin emrettiği şeyin hak olduğuna inanırlar. Bu yüzden öldürdükleri kimsenin öldürülmesi içlerinde derin tesir bırakır.

"Hükümdarın insanlardan cihâd için mal alması mekrûhdur ilh..." Çünkü böyle bir şey almak ücrete benzer. Cihâdda ücret almak haramdır, ücrete benzeyen şey de mekrûhdur. Zira zaruret yoktur, Beytülmalde bulunan mal müslümanların ihtiyacı için hazırlanmıştır. Buradaki kerahat, kerahat-ı tahrimiyyedir. Çünkü Fetih'de: "Taat üzerine ücret haramdır, ücrete benzeyen şey ise mekrûhdur." denilmiştir.

"Düşmanın şerrini defetmek için ilh..." Yani beytülmalde mal bulunmazsa hükümdarın zenginlerden mal alması mekruh değildir. Çünkü umumi zararı defetmek için hususi zarar ihtiyar olunur.

TENBİH: Nefsiyle, malıyla cihâd edebilecek kimsenin gerek beytülmalden gerekse başkasından bir şey alması lâyık ve münasib değildir. Malı bulunup cihâda çıkmaktan âciz olan kimsenin kendi yerine malıyla başkasını göndermesi lâzımdır. Malı bulunmayıp harbe gidecek kudrette olan kimseye gelince: Hükümdar kendisine beytülmaldan kifayet edecek kadar verirse, başkasından bir şey alması lâyık değildir. Cihâda gitmeyen bir kimse bir şahsa hitaben: "Benim yerime cihâd etmen için şu malı al." dese caiz olmaz. Çünkü bu cihâd üzere kiralamaktır. Cihâd bir vecibe olduğundan bunun ifası için ücret alınamaz. Ama "şu malı al bununla cihâd et" dese bu caizdir. Fakir olup cihâda gitmesi için kendisine para verilen kimsenin verilen paradan bir mikdarını çoluğuna çocuğuna nafaka olarak bırakması caizdir. Çünkü çotuğunun çocuğunun nafakasını bırakmadan cihâda gitmesi doğru değildir. Bu bahsin tamamı Bahır'dadır.

"Müslüman olurlarsa ilh..." Yani Kelime-i Şehadet getirerek müslümanlığı kabul ederlerse cihâda son verilir. Düşman hristiyan veya yahudi olursa, müslüman olmaları için dinlerinden beri olmaları lâzımdır. Müslümanlık, kelime-i şahadeti söyleyerek kaville olduğu gibi, cemaatla namaz kılma, hac etme gibi fiil ile de olur. Bu bahsin tamamı Bahır'dadır.

"Cizye ehlinden iseler ilh..." Yani mürted ve arap müşriklerinden değillerse kendilerinden cizye kabul edilir. Nitekim beyanı cizye bahsinde gelecektir. Nehir'de zikredilmiştir ki, çember içine aldığımız düşman cizye ehlinden olup cizyeyi kabul ettiklerinde hükümdar onlara cizyenin mikdarını ve ne zaman üzerlerine vâcib olacağını zengin olanlarla fakir olanların verecekleri cizye mikdarını açıklar.

"Cizyeyi kabul ederlerse bizim lehimize olan ilh..." Yani biz onların can)arına, mallarına dokunursak bizim birbirimize dokunduğumuzdaki vâcib olan ceza ne ise o ceza tatbik olunur. Onlar bizim malımıza, canımıza dokunduklarında bize tatbik edilen ceza onlara da tatbik edilir.

Bahır'da zikredilmiştir ki, onların şarap ve domuz üzerine yaptıkları akidler, bizim şıra ve köyün üzerine yaptığımız akidler gibidir. Zimmî (İslâm memleketinde oturan gayr-i müslim) hadler ve kısas ile muahaze olunur. İçki haddiyle muahaze olunmaz. Nikâh bahsinde geçtiği üzere nikâhın mehirsiz yahut şâhidsiz yahut iddet içinde caiz olacağına inansalar kendi inançları üzerine bırakılırlar.

METİN

"Bizim lehimize ve aleyhimize olan muameleler" kaydı ile ibâdet ve taatları tariften çıkar. Çünkü kâfirler, biz Hanefilere göre ibâdetle muhatab değillerdir. Bunu Hz. Ali (R.A)'nin: "Kâfirler cizyeyi ancak canları canlarımız gibi, malları mallarımız gibi olması için vermişlerdir." sözü te'yid eder.

İslâm dinine davet, kendilerine erişmemiş olan kimselerle davet etmeden önce cihâd etmemiz helâl, ve meşru değildir. Zamanımızda İslâm dinine davet her ne kadar doğuda ve batıda yayılmış ise de, fakat şübhe yok ki Allah'ın beldelerindeİslâm dinine şuur ve ilmi olmayan kimseler de vardır.

Beyan edilmedik bir mesele kaldı şöyle ki: Kâfirlerden kendilerine İslâm dinine davet erişmiş fakat cizyeye davet erişmemiştir. Tatarhâniyye'de: "Böyle kimseler cizyeye davet edilmedikçe kendileriyle cihâd edilmesi lâyık değildir." diye zikredilmiştir.

İslâmiyet kendilerine ulaşmış olan kimseleri de yeniden İslama davet etmek mendûbtur. Ancak davetimiz, onların bize karşı hazırlanmaları veya kaleye girmeleri gibi bir zararı gerektirirse - bu zannı galiple olsa bile - artık böyle bir davet mendûb olmaz. Fetih.

Cihâd edeceğimiz kâfirleri önce İslâmiyete davet ederiz, kabul ederlerse ne a'lâ. Etmezlerse, cizye ehlinden iseler cizyeye davet ederiz. Cizyeyi kabul ederlerse cihâd etmeyiz. Cizyeyi de kabul etmezlerse Allah-ü Teâlâ'dan yardım dileyerek onlarla cihâd ederiz. Cihâd sırasında düşmanın kendileri, meyvalı olsa bile ağaçları, ekinleri mancınıkla, yakıcı maddeler ile, su ile ve diğer vasıtalarla tahrib ve imha edilebilir. Ancak böyle yakıcı, yıkıcı aletleri kullanmadan zafer elde edileceği bilinirse bunları kullanmak mekrûhdur.

Düşman, esir aldıkları müslümanları siper edinmiş olsa, siper edinilen müslümanları değil bilâkis onların arkasında saklanan düşman kasdedilerek harbe devam edilir. Bunun neticesinde siper edinilen müslümanlar şehid edilseler, şehid eden müslümanlara diyet ve keffâret lâzım gelmez. Çünkü farzların yerine getirilmesi ödemeyle beraber olmaz.

İçinde müslüman veya zimmî bulunan bir beldeyi hükümdar fethettiğinde o belde halkından hiç birinin öldürülmesi asla helâl değildir. Eğer o beldede bulunan müslüman veya zimmînin sayısı kadar insan çıkarılsa bu takdirde geri kalanların öldürülmesi helâldir. Çünkü çıkarılanların müslüman veya zimmî olmaları ihtimali vardır. Mushaf-ı şerif, fıkıh kitabları, hadîs kitabları ve kadın gibi kendilerine tazim etmek vâcib, hafif ve hakir görmek haram olan şeylerle cihâda çıkmak yasak edilmiştir. Esah olan kavle göre, yaralıları tedavi için olsa bile yaşlı kadınların ve cariyelerin de çıkarılmaları yasakdır. Bunların yasak olmalarına delil Müslim-i Şerif'deki: "Kur'ân-ı azimüşan ile düşman toprağına yolculuk etmeyiniz." hadîs-i şeriftir. Fakat bunların emniyet ve selâmet bulunan ceyş (ordu) ile beraber çıkarılması mekruh değildir. Bununla beraber yaşlı kadınların ve cariyelerin çıkarılması evlâdır.

Müste'men (pasaportlu) olan bir müslümanın, arada anlaşma bulunan ve ahitlerinde duran kâfir memleketine Mushaf-ı şerifle gitmesi caizdir. Çünkü bu halde onların müslümana dokunmaması gerekir. Hidâye. Kâfirlerle yaptığımız ahdi bozmak, taksim edilmeden önce ganimete hıyanetlik etmek, zafer kazanıldıktan sonra kâfirlerin burun ve kulaktan gibi azalarını kesmek şer'an yasaktır. Ama zafer kazanılmadan, harb devam ederken burun ve kulaklar gibi âzalarının kesilmesinde beis yoktur. İhtiyar.

Savaşta kadınlar, çocuklar, deliler, harbde bağırıp çağıramayacak ve çocuğu olmayacak derecede yaşlı olanlar - bunlar mürted olsa bile- körler, topallar, kötürümler, bunamışlar, insanlara karışmayan rahipler ve kilise hademesi öldürülmez. Ancak bunlardan biri kral yahut savaşabilir yahut harbde rey sahibi olur yahut mal sahibi olup malıyla savaşa yardım ederse öldürülür.

Bir müslüman mücahid bu öldürülmeyecek kâfirlerin birini öldürürse, diğer günâhlar gibi kendisine ancak tevbe ve istiğfar lâzım gelir. Çünkü kâfirin kam ancak eman (pasaport) ile değerli olur da öldürüldüğünde diyet lâzım gelir. Bunda ise eman mevcud değildir. Bu öldürülmeleri helâl olmayanları müslümanlar dar-i harbde bırakmayıp ganimeti çoğaltmak için onları İslâm memleketine getirirler. Bahsin tamamı Sirâc'dadır.

Düşmanın öfkesini artırmak için, içlerinden öldürülmüş olan ileri gelenlerin başlarını kesip, müslümanlar tarafına getirerek teşhir etmekte bir beis yoktur. Bununla o öldürülen kâfirlerin şerlerinden kurtulmuş olduğuna dair müslümanların kalblerinde bir kanaat hâsıl olarak gönüllerinin hoş olmasına sebeb olur. Nitekim Abdullah b. Mes'ûd (R.A.) Bedir Muharebesinde Ebû Cehil'in başını Resûlullah'ın huzuruna getirerek: "Yâ Resûlallah! Bu, senin düşmanın Ebû Cehil'in başıdır." demiş, bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz: "Allahüekber! İşte bu, hem benim hem de Ümmetimin firavunudur. Bunun benim ve ümmetim üzerine fer ve zararı, Firavun'un Hz. Musa (A.S.) ve ümmeti üzerine şer ve zararından daha şiddetli idi." buyurdular. Ebû Cehil'in başının kesilip huzuruna getirilmesini men ve inkâr etmediler. Zahîriyye.

Mal aramak için düşmanın kabirlerini açmakta bir beis yoktur. Tatarhâniyye. Hâniyye'de: "Kâfirlerin kabirlerinin açılmasında bir beis yoktur." diye zikredilmiştir. Bu ifade, zimmîlerin kabirlerinin açılmasına da şâmildir.

İZAH

"Çünkü kâfirler biz Hanefilere göre ibâdetle muhatab değillerdir ilh..." Menar'ın şerhinde zikredilmiştir ki, kâfirler imân ve ukubât (cezalar) ile muhatabdırlar, fakat içki haddi (cezası) ve muameleler ile muhatab değildirler.

İbâdete gelince: Semerkantlı âlimlere göre kâfirler ibâdetle gerek eda ve gerekse i'tikâd cihetinden muhatab değildirler. Buhârâlı âlimlere göre kâfirler ibâdetle yalnız eda cihetinden muhatab değildirler. Iraklı âlimlere göre kâfirler ibâdetle hem eda hem de i'tikâd cihetinden muhatabdırlar. Mu'teber olan kavil de budur.

"Sözü te'yid eder ilh..." Yani cizyeyi kabul eden kâfirlere ukubât ve muameleler hususunda biz müslümanlara tatbik edilen hükümler tatbik edilir. Fakat onlar imân edip ibâdet yapmadıktan için her ne kadar âhirette kendilerine azab edilecek ise de müslümanlar onlardan imân edip ibâdet yapmalarını isteyemez.

"Helâl ve meşru değildir ilh..." Yani İslâm dinine davet kendilerine ulaşmamış olan kimselerle müslümanlığa davet olunmadan önce harb etmek caiz değildir, İslâm dini kendilerine ulaşmayan kimselerin cihâddan önce İslâm dinine davet edilmeleri lâzımdır. Tâ ki müslümanların menfaat uğrunda harb etmediklerini bilsinler, böyle kimseler çok defa İslâm dinini kabul ederler. Müslümanlar böyle kimseleri İslama davet etmeden harbe başlarlarsa günahkâr olurlar. Bu günâhlarından dolayı kendilerine ancak tevbe ve istiğfar lâzım gelir, diyet ve keffâret lâzım gelmez. Çünkü öldürdükleri kimseler din veya İslâm memleketiyle korunmuş değildirler. Bunların öldürülmeleri, kâfir olan kadınların ve çocukların öldürülmeleri gibidir.

"Mancınıkta ilh..." Yani mancınık kurarak düşman kalelerini tahrip ve imha ederiz. Çünkü Peygamberimiz Tâif'i muhasara ettiklerinde mancınık kurarak savaşmışlardır. Mancınık, kendisiyle büyük taşlar atılan bir âlettir. Zamanımızda modern silâhlar icad edildiği için buna ihtiyaç kalmamıştır.

"Düşmanın kendileri ilh..." Yani düşmanın bizzat kendilerinin mancınık ve yakıcı maddelerle yakılması caiz olunca yurtlarının mallarının yakılması evleviyetle caiz olur. Gerek düşmanın gerekse yurtlarının ve mallarının yakılması zaferi elde etmek için bundan başka çare bulunmadığı takdirdedir. Eğer yakılmadan zafer kazanma imkânı olursa, yakmak asla caiz değildir. Çünkü yakmada kadınların, çocukların ve onların yanında bulunan müslüman esirlerin de imhası vardır.

"Ceyş (ordu) ile beraber çıkarılması ilh..." İmam-ı Azam'a göre ceyş; en az dört yüz neferden müteşekkil bir askeri kıtadır. Seriyye ise; en az yüz neferden müteşekkil bir askeri bölükdür. Hâniyye'de: "Seriyye, iki yüz neferden bir askeri koldur." diye yazılıdır. Şeyh Ekmeliddin: "İbn-i Ziyad'ın seriyye en az dört yüz neferden, ceyş ise en az dört bin neferden teşekkül eder, demesi doğru değildir." demiştir.

Fetihd'e zikredilmiştir ki, oniki bin kişi büyük bir ordu sayılır. Çünkü Peygamberimiz: "Oniki bin kişi azlıktan dolayı mağlup olmaz." buyurmuşlardır.

Ben derim ki: Oniki bin kişilik bir ordu mağlup olmaz, eğer mağlup olursa zamanımızdaki kumandanların hıyaneti yüzünden mağlup olur.

TETİMME: Hâniyye'de zikredilmiştir ki, oniki bin kişilik bir İslâm ordusunun her ne kadar düşman ordusu daha fazla olsa bile kaçması lâyık değildir. Velhasıl mağlup olacağını bilirse kaçmada bir beis yoktur. Silâhı bulunmayan bir müslümanın silâhlı olan iki düşmandan kaçmasında bir beis yoktur. İmam Muhammed'in bir kavline göre kuvvetli olan bir müslümanın iki kâfirden, yüz müslümanın iki yüz kâfirden kaçması mekrûhdur. Fakat bir müslümanın üç kâfirden, yüz müslümanın üç yüz kâfirden kaçmasında bir beis yoktur.

"Yaşlı kadınların ve cariyelerin ilh..." Fetih'de zikredilmiştir ki, yaralıları tedavi, su dağıtmak için genç kadınların değil yaşlı kadınların çıkarılması evlâdır. Cinsî yakınlık için hür kadınların değil cariyelerin çıkarılması evlâdır.

"Harb devam ederken burun ve kulaklar gibi azaların kesilmesinde beis yoktur ilh..." Fetih'de zikredilmiştir ki, harb sırasında, bir müslüman kılıcıyla bir kâfire vurup kulağını kesebilir, ikinci sefer vurup gözünü çıkarabilir, üçüncü sefer vurup elini kesebilir, dördüncü sefer vurup burnunu kesebilir. Bir müslüman, harb devam ederken bir kâfiri yakaladığında onun azalarını kesmeyip doğrudan doğruya öldürür.

TENBİH: Sahih-i Buharı ile Sahih-i Müslim'de ve diğer mu'teber hadîs kitablarında harb halinde kâfirlerin âzalarının kesilmesi yasaklanmıştır.

Bir kimse bir cemaat üzerine cinayet işleyip birinin burnunu, diğerinin kulaklarını, başka birinin ellerini, öbürünün ayaklarını, daha başka birinin de gözlerini çıkarsa, bu cani kimseden her biri için kısas alınırken bir önce yapılan kısasın yerinin iyi olması beklenir. Bir kimse bir şahsın azalarını kestikten sonra öldürse, bu cani kimsenin azaları kesilmeyip doğrudan doğruya öldürülür. Fetih.

"Rahip ilh..." Es-Siyerü'l-Kebir'de zikredilmiştir ki, insanlara karışmayan manastırdaki rahipler, kilisedeki hadameler öldürülmez. Keşişler gibi insanlara karışırlarsa öldürülürler. Bazen çıldırıp bazen ayılan deliler her ne kadar harbe katılmasalar bile ayık hallerinde öldürülürler. Cevhere'de zikredilmiştir ki; dilsizin, sağırın, sol eli kesilmiş veya ayaklarından biri kesilmiş olanların öldürülmesi caizdir. Çünkü bunların süvari olarak savaşmaları mümkündür. Keza savaşan kadınların da öldürülmeleri caizdir.

"Bunlardan biri kral ilh..." Peygamber Efendimiz Düreyd b. Sımne'nin harb işlerinde görüşünden istifade edilen bir kimse olduğu için yüzyirmi yaşında ve kör olduğu halde öldürülmesini emretmiştir. Deli, çocuk ve kadın gibi öldürülmeyenlerden birisi savaşırsa öldürülür. Çocuk ve deliler savaşırlarken öldürülür. Kadınlar, rahipler vesaire esir edildikten sonra savaştıkları takdirde öldürülürler. Hükümdar olan kadın, her ne kadar savaşmasa bile öldürülür.

Keza hükümdar olan çocuk da öldürülür. Çünkü hükümdarlarının öldürülmesinde kuvvet ve kudretlerinin kırılması vardır. Cevhere'de: "Hükümdar olan çocuk harb meydanında hâzır olduğunda öldürülür." diye zikredilmiştir.

"Bu öldürülmeleri helâl olmayanları ilh..." Yani öldürülmeleri helâl olmayan kâfirler dar-ı harbde bırakılmayıp İslâm memleketine getirilir. Çünkü onları orada bırakmak müslümanların zararına olur. Meselâ çocuklar büyüyüp harb ederler. Ama savaşamıyacak, çocukları olmayacak, görüşünden istifade edilemeyecek derecede yaşlı olanlar hususunda müslüman hükümdar muhayyer olup dilerse onları dar-ı harbde bırakır. Çünkü onların kâfirlere de faydası yoktur. Dilerse müslüman esirlerle değiştirmek için İslâm memleketine getirir. Çocuğu olmayacak derecede yaşlı olan kadınlar da yaşlı erkekler hükmündedir, insanlara karışmayan ve evlenmeyip manastırlarda yaşıyan rahipler de yaşlı erkekler hükmündedir. Bahır.

METİN

Savaş halinde bir kimsenin kâfir olan aslı (her ne kadar yukarı çıkarsa çıksın babası ve dedeleri) nı öldürmesi caiz değildir. Fakat onları bırakmayıp başkası öldürsün diye oyalar. Eğer onları öldürecek başka birisi bulunmazsa kendisi öldürür. Onları öldürecek başka birisi bulunduğu halde kendisi öldürürse, tevbe ve istiğfar eder, diyetleri lâzım gelmez. Çünkü onların şer'an korunması, lâzım değildir.

Asıl, ferî (her ne kadar aşağı inerse insin oğlu ve torunları) nı öldürmeyi kasdedip, oğlu veya torunları aslını öldürmekten başka çare bulamazsa, bu takdirde öldürmeleri caizdir. Çünkü müslüman olan baba bile oğlunu öldürmek istese, oğlunun kendi nefsinden zararı defetmek için babasını öldürmesi caizdir. Savaş meydanında kâfir olan baba, müslüman olan oğlunu öldürmek isterse, müslüman olan oğlun kendi nefsinden zararı defetmek için kâfir olan babasını öldürmesi evleviyetle caiz olur.

Bir kimsenin hükümdara isyan eden âsiler arasındaki yakın akrabasını öldürmesi caiz değildir. Müslümanların menfaati bulunursa, düşman tarafından veya müslümanlar tarafından mal karşılığında cihâd etmemek üzere sulh yapılması caizdir. Çünkü Allah-ü Teâlâ'nın:

"Eğer (düşman) barışa meylederse sen de ona yanaş." kavl-i kerimi kâfirlerle barış yapılmasının caiz olacağına delildir.

Düşmanla barış yapıldıktan sonra barışın bozulmasında müslümanların menfaati bulunursa, haram olan zulümden sakınmak için, barışı bozduğumuzu kendilerine bildiririz. Çünkü Peygamber Efendimiz Mekke ehline böyle yapmışlardır. Eğer barış yaptığımız düşman hükümdarı hainlik ederse, meselâ onun izniyle askerlerinden bazıları müslümanlara saldırırsa, barışı bozduğumuzu bildirmeksizin kendileriyle savaşırız. Eğer düşman hükümdarının izni olmadan askerlerinden bazıları müslümanlara saldırırsa yalnız onlar hakkında barış bozulmuş olur. -Allah'a sığınırız - bir kavim mürted olup, bir beldeyi elegeçirip yurtlan dar-ı harb olup, onlarla barış yapılmakta menfaat bulunursa mal almadan barış yapılır. Eğer bir 'beldeyi ele geçirmiş olmazlarsa kendileriyle barış yapılması caiz değildir. Çünkü barış yapıldığı takdirde mûrtedleri mürtedlikleri üzere bırakmak vardır. Bu ise caiz değildir.

Kendilerinden mal alınmış olursa geri verilmez. Çünkü bu alınan malın korunması lâzım olmadığından müslümanlar için ganimet olmuş olur. Fakat isyancılardan mal alındığında harb bittikten sonra alınan mal kendilerine geri verilir.

Kâfirlere savaşta kuvvet olacak demir, köle ve at gibi şeyleri satmak veya taşımak -her ne kadar barıştan sonra olsa bile- haramdır. Çünkü Peygamber Efendimiz bunların düşmana satılmasını yasaklamışlardır. Ama yenilecek maddelerin, kumaşın satılması istihsanen caizdir.

İZAH

"Kâfir olan aslını ilh..." Yani savaş meydanında oğlun, kâfir olan babasını öldürmesi caiz değildir. Çünkü yaşaması için babasına bakması oğlu üzerine vâcibtir. öldürmek ise buna zıddır. Aynı zamanda oğlun dünyaya gelmesine babası sebeb olmuştur. Müslüman olan babanın kâfir olan oğlunu öldürmesi caizdir. Keza müslüman olan bir kimsenin kâfir olan kardeşi, amcası ve dayısı gibi akrabalarını öldürmesi caizdir.

"Oğlunun kendi nefsinden zararı defetmek için ilh..." Yani müdafaayı nefis için oğlun babasını öldürmesi -her ne kadar babası müslüman olsa bile- caizdir. Hatta bir baba ile oğul bir seferde iken susuzluktan ölecek derecede susayıp oğlun yanından birisini kurtaracak kadar su bulunsa, babası susuzluktan ölse bile suyu kendisi içer. Müslüman olan bir kimsenin kâfir olan babasının Allah-ü teâlâ veya Peygamber Efendimizin aleyhinde fena söz söylediğini işitse. onu öldürmesi caizdir. Çünkü Ebû Ubeyde b. Cerrah (R.A.)'ın Peygamberimizin aleyhinde fena söz söyleyen babasını öldürdüğü, Resûl-i Ekrem Efendimizin de bunu inkâr etmediği rivayet edilmiştir.

"Düşman tarafından ilh..." Yani müslümanların menfaati bulunursa, düşmandan alınan mal karşılığında savaş yapmamak üzere düşmanla barış yapmak caizdir. Bu barış düşman sahasına varmadan önce yapılırsa onlardan alınan mal haracın ve cizyenin sarf edildiği yere sarf edilir. Ama onların sahasına vardıktan sonra yapılırsa, alınan mal ganimet olup beşte biri beytülmâl için ayrıldıktan sonra geriye kalan mal askerler arasında taksim edilir. Nehir.

"Müslümanlar tarafından ilh..." Yani müslümanlar muzdar durumda bulunurlarsa, bu takdirde mal vererek barış yapmak caizdir. Nehir.

"Barışı bozduğumuzu kendilerine bildiririz ilh..." Düşman hükümdarı barışı bozduğumuzu memleketinin her tarafına duyuracak kadar bir zaman geçmedikçe onlarla cihâd etmemiz caiz olmaz. Hatta barış yapıldığı için kalelerini yıkıp beldelerine dağılmışlar ise zulümde kaçınmak için kalelerine dönüp onları tamir edinceye kadar savaşmamız caiz değildir. Bu. tâyin edilen barış zamanı geçmediği takdirdedir. Tâyin edilen barış zamanı geçtikten sonra dahi bozduğumuzu kendilerine bildirmek lâzım değildir. Muayyen bir zaman cihâd etmemek özere mal karşılığında düşmanla barış yapıp o müddet bitmeden önce barışı bozsak, kalan müddetin hissesi düşmana geri verilir. Çünkü alınan mal harb etmemenin karşılığı olarak alınmıştır. Zeylaî.

"Yalnız onlar hakkında barış bozulmuş olur ilh..." Yani hükümdarlarından izinsiz saldıran düşman askerlerinin kuvveti bulunursa, yalnız kendileri hakkında barış bozulmuş olur, öldürülürler ve esir edilirler. Bir asker hükümdarından izinsiz saldırıp sonra vazgeçse, onun hakkında barış bozulmuş olmaz.

"Mal almadan barış yapılır ilh..." Yani mürted olan kavmin ileride tekrar müslüman olmaları ümid edilirse kendilerinden mal almaksızın barış yapılması caizdir. Çünkü alınan mal cizye mânâsında olacağı için mürtedlerden kabul edilmez. Zaruret zamanında mürtedlere mal vermek suretiyle barış yapılması caizdir. Nitekim yukarıda geçtiği üzere zaruret zamanında kâfirlere bile mal vermek suretiyle barış yapılması caizdir. Şu kadar var ki, mürtedlerle barış yapıldığında müddet tamam olmadan ahdi bozduğumuzu kendilerine bildirmemiz lâzım değildir. Çünkü bunlar tekrar müslüman olmaları için cebrolunur, ama kâfirler cebrolunmazlar.

"Demir ilh..." Yani iğne gibi küçük olsa bile harb için silâh olarak kullanılacak maddelerin düşmana satılması haramdır. Keza ipek gibi demir hükmünde olan şeylerin de satılması mekruhtur. Çünkü ipekten sancak yapılır.

"Köle ilh..." Yani kölelerin düşmana satılması da haramdır. Çünkü köleler gerek müslüman olsun gerekse kâfir olsun düşman yurdunda çoğalıp müslümanlarla harb ederler.

"Taşımak ilh..." Yani satılacak demir, köle ve at gibi şeylerin düşman memleketine götürülmesi de haramdır. Emân (pasaport) ile düşman memleketine giden bir müslüman tacirin satmak istemediği ve düşmanın da dokunmayacağını bildiği silâhını yanında götürmesinde bir beis yoktur. Eğer dokunacaklarını bilirse silâhını götürmez. Hâkimin Kâfîsi'nde zikredilmiştir ki, kılıçla İslâm memleketine gelen bir kâfir onun yerine ok yahut mızrak yahut at satın alsa, götürmesine müsaade edilmez.

Keza kılıcını kendisinden daha iyi bir kılıçla değiştirse yine götürmesi için müsaade edilmez. Eğer değiştirdiği kılıç kendi kılıcı gibi veya kendi kılıcından âdi olursa götürmesi için müsaade edilir.

"İstihsanen caizdir ilh..." Yani yenilecek ve giyilecek maddelerin düşmana satılmasının caiz olması müslümanların bunlara ihtiyacı olmadığı takdirdedir, Bunlara müslümanlar muhtaç olurlarsa satılmaları caiz değildir

METİN

Hür erkeğin veya kadının her ne kadar fâsık yahut kör yahut ihtiyar olsa bile yahut cihâd için kendilerine izin verilmiş çocuk veya köle de olsa eman (emniyete kavuştuğu hakkında düşmana verilen söz yahut yapılan işaret yahut yazılı emannâmeden ibarettir) verdiği kâfirler öldürülmezler. Müslümanlar o emanı bildikten sonra her ne kadar kâfirler o lisanı bilmeseler bile öldürülmezler. Ancak kâfirlerin bu emanı müslümanlardan işitmeleri şarttır. Kâfirler müslümanlardan uzak bir yerde oldukları için emanı işitmezlerse, bu emana itibar edilmez.

Emanın rüknü emanı bildiren şeylerdir. Bu cihetten üç nev'e ayrılır: Açık lâfızla olan eman, "sana eman verdim" yahut "sizin üzerinize bir beis yoktur" gibi. Kinaye lafzıyla olan eman, eman olduğunu zannettiğinde "gelin" denilmesi veya parmakla semaya doğru işaret edilmesi gibi. Yazıyla olan eman, emannâme gönderilmesi gibidir.

Bir kâfir "eman" diye çağırdığında müslümanların kendisine ulaşması mümkün olmayan bir yerde bulunsa bile eman sahih olur. Bir kimsenin kendi çocukları için eman istemesi sahihdir. Fakat ehli için eman istemesi sahih değildir.

Bir kâfir evlâdları hususunda eman istese, emanda oğullarının çocukları dahil olur. Fakat kızlarının çocukları dahil olmaz. Kendilerine eman verilen kâfirlerin üzerine diğer bir İslâm ordusu baskın yapıp mallarını aralarında taksim enikten sonra önceden bunlara eman verildiğini bilseler, o halde öldüren müslümanın üzerine diyet, cinsî yakınlıkta bulunanın üzerine mehr-i misil lâzım gelir. Çocuk babasına tâbi olmakla kıymetini ödemeksizin hür ve müslüman olur. Mallan ve üç hayız gördükten sonra kadınları sahihlerine verilir.

Emânın devamında müslümanların zararı bulunursa hükümdar onu bozar. Faidesiz eman veren kimse te'dîp olunur. Zimmînin, esirin, tacirin, savaştan menedilmiş olan köle ile çocuğun, delinin ve dar-ı harbde müslüman olup İslâm memleketine hicret etmemiş olan kimselerin emanları geçersizdir. Çünkü bunlar savaşmaya mâlik değildirler. Ancak bir zimmîyye eman vermesi için bir müslüman emrettiği vakitte emanı geçerlidir, imam Muhammed'e göre harbden menedilmiş kölenin emanı sahihtir.

Hâniyye'de zikredilmiştir ki, müslümanın kâfir olan mâlikine hizmet! kâfir için emandır. işin hakikatini Allah-ü Teâlâ Hz. bilir.

İZAH

"Eman verdiği kafirler öldürülmez ilh..." Yani hür olan erkek veya hür olan kadın bir kâfire yahut bir kâfir topluluğuna yahut kâfir bir kale ehline yahut kâfir bir şehir ehline eman verse sahih olur ve emandan sonra onların öldürülmesi müslümanlardan hiç bir kimseye caiz olmaz.

Fâsık olsa bile bir müslümanın Kâfirlere verdiği ahit ve emanın bütün müslümanların üzerine geçerli olmasının delili, Peygamberimizin:

"Müslümanların kanları, kısas ve diyette müsavidir. Bütün müslümanlar düşmana karşı bir el gibidir. Yani birbirine yardımcı olmaları vâcibdir. zimmetlerine ednâları da çalışır ve çalışması geçerlidir." hadîs-i şerifidir. Bu hadîs-i şerifdeki "zimmet" ile murad geçici veya devamlı olan ahiddir. Eman ve zimmet akdi de budur. Yine hadîs-i şerifdeki "ednâ" lâfzı ile eğer: "Velâ ednâ zâlike velâ ekser" (Mücadele Sûresi, âyet: 7) nazm-ı kerîminde vâki olduğu gibi çoğun mukabili olan en az mânâsınaalınırsa, bir kişinin emanının sahih olduğuna delildir ve eğer: "Fekâne kabe kavseyni ev ednâ" (Necm Sûresi, âyet: 9) kavl-i şerifinde olduğu gibi yakınlık mânâsına olan «dünüvv" den alınmışsa denaet (adilik) vasfı müslümanlardan ancak fâsıka nisbet olunmak lâyık olduğu için fâsıkın emanının sahih olduğuna delildir. Es-Siyerü'l-Kebir Şerhi.

"Müslümanlar o emanı bildikten sonra ilh..." Yani müslümanlar o lâfzın eman olduğunu bildikten sonra, kendilerine eman verilen kâfirleri öldürmeleri caiz olmaz.

Ben derim ki: Bundan anlaşılan, eman veren kimsenin kendisiyle eman verdiği lâfzın emana delâlet ettiğini bilmesi şarttır. Bir kimse hakkında eman sabit olunca, bütün müslümanlar hakkında da sabit olmuş olur.

"Emanı işitmezlerse bu emana itibar edilmez ilh..." Musannif bu ifadesiyle "düşmanın hükmen olsun, emanı işitmesinin lâzım olduğuna" işaret etmiştir. Çünkü Hindiyye'de zikredilmiştir ki, müslümanlar sesin duyulacağı bir yerde bulunan düşmana "size eman verdik" diye nida edip onlar uyku veya harble meşgul oldukları için duymasalar bu, eman sayılır.

"Gelin ilh..." Bu ifadenin eman olduğuna İmam Muhammed, Hz. Ömer (R.A.)'den:

«Müslümanlardan her hangi bir kimse, düşmandan bir şahsa, "beri gel, eğer gelirsen seni öldürürüm" deyip o da gelse, emin olur, ona dokunmak caiz olmaz.» diye nakledilen eseri delil göstermiştir. Bu eser şöyle te'vil edilir: Düşman, müslümanın: "Eğer gelirsen seni öldürürüm." ifadesini ya işitmemiş veya anlamamıştır. Eğer işitip anladıktan sonra yine gelirse ganimet olur.

"Parmakla semaya doğru işaret edilmesi ilh..." Bu işaret "Ben sana göklerin Ma'bûdu olan Allah-ü Teâlâ'nın ahdi ve emanını verdim." veya "Sen Allah hakkı için eminsin." mânâsını ifade eder.

"Bir kâfir emân diye ilh..." Yani müslümanlar tarafından ses işitilemeyecek kadar uzak bir yerde ve kendi kuvvetleri arasında bulunan bir düşman neferi müslümanların bulundukları tarafa silâhsız olarak gelip de ses işitilecek bir yerden eman dilediği takdirde emana nail olmuş olur. Artık kendisi ganimet sayılmaz. Fakat İslâm ordusunun arkasında veya sağ, sol cenahlarında silâhlı olarak dolaşmakta görülen bir düşman, eman için gelmekte olduğunu söylese de sözüne itibar olunmaz. Çünkü kendisinin bu vaziyeti, casusluğuna sû-ikastine delildir. Bu cihetle hakkında esir muamelesi yapılabilir. Es-Siyerü'l-Kebir Şerhi. Nitekim bir kimsenin evine geceleyin bir şahıs girip ev sahibi o şahsın hırsız olup olmadığını bilmese, eğer onun üzerinde hırsız alâmeti bulunursa onu öldürmesi caizdir. Bulunmazsa caiz değildir.

İslâm memleketinde bulunan bir kâfir emanla girdiğini iddia etse tasdik edilmez. Hatta kralları tarafından İslâm hükümdarına elci gönderildiğini iddia etse yine tasdik edilmez. Ancak krallarının mektubuna benzeyen bir mektup çıkarsa - her ne kadar bu mektubun kendisi tarafından yazılmış olması ihtimali bulunsa bile- emin olur. Çünkü gerek cahiliyette, gerekse İslâmiyette elciler emniyettedir.

"Çocuktan için eman istemesi sahihtir. Fakat ehil için eman istemesi sahih değildir ilh..." Bu ifade yanlıştır. Bahır'ın ibaresi şöyledir: Bir kâfir ehli için eman istese, kendisi bu eman altına girmez, fakat çocukları için eman istese, kendisi de bu eman altına girer. Bu ifadeler bir kâfirin hem ehli için hem de çocukları için eman istemesinin sahih olduğu hususunda acıktır. Şu kadar var ki, ehli için eman istediğinde kendisi bu eman altına girmez. Çocuktan için eman istediğinde kendisi de bu eman altına girer. Meselâ bir kâfir müslümanlara hitaben "ehlime eman veriniz" deyip müslümanlar da eman verseler, kendisi bu eman altına girmez. "Çocuklarıma eman veriniz" deyip müslümanlar da eman verseler, kendisi de bu eman altına girer. Eğer "bana ehlim üzerine yahut çocuklarım üzerine yahut eşyam üzerine yahut kale ehlinden on kimseye eman veriniz"dese, bu suretlerde kendisi de eman altına girmiş olur.

"Bir kâfir evlâdları hususunda eman istese ilh..." Yani bir kâfir müslümanlara hitaben "bana evlâdlarım üzerine eman veriniz" deyip, müslümanlar da kendisine eman verseler, bu emana kendi çocukları ve erkek çocuklarının çocukları girer. Kızlarının çocukları girmez. Çünkü kızlarının çotukları kendi evlâdları değildir. İmam Muhammed böyle zikretmiştir. Hassâf, imam Muhammed'den "Kızlarının çocukları da girer." diye nakletmiştir. Çünkü Peygamber Efendimiz, Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin (R.A.)'i kucaklarına aldıklarında: "Evlâdlarımız ciğerlerimizdir." buyurmuşlardır. Emanda "Kızlarının çocukları girmez." diye nakledilen birinci rivayete göre bu hadis-i şerif Allah-ü Teâlâ'nın : "Muhammed Aleyhisselâm baliğ olan erkeklerden hiç bir ferdin hakikî babası değildir." kavl-i kerîminin deliliyle mecaze hamledilmiştir. Yahut hadis-i şerifinmânâsı gereğince kızlarının çocuklarının evlâd sayılması Hz. Fâtıma (RA.)'nın çocuklarına mahsustur. Nitekim Peygamber Efendimiz : "Bütün çocuklar babalarına nisbet olunurlar. Ancak Hz. Fâtıma (R.A.)'nın çocukları bana nisbet olunur, ben onların babalarıyım." buyurmuşlardır. Fakat bu hadîs-i şerif şazdır. Zikredilen âyet-i kerîmenin mânâsına muhaliftir. Eğer "çocuklarımın çocukları üzere bana eman verin" dese, bu emanda kızının çocukları da dahil olur.

"Kendilerine eman verilen kâfirlerin üzerine ilh..." Yani kendilerine eman verilen kâfirlerin ne kendileri öldürülür, ne de çoluk çocukları esir alınabilir, ne de mallarına, namuslarına tecavüz olunabilir. Bunun aksine hareket İslâm ahkâmınca büyük bir günâh teşkil eder ve ödemeyi gerektirir. Çünkü emana nail olan bir düşmanın nefsi korunmuş, malları kıymetli olmuş olur. Müslümanlardan bir kimse bir kâfir topluluğuna eman vermiş olduğu halde bunu bilmeyen diğer bir kısım müslümanlar baskın yaparak onların mallarını alıp bazı erkeklerini öldürüp, bazı kadınlarını da esir ederek taksim ettikten sonra onlara cinsî yakınlıkta bulunacak olsalar, emanı bildiklerinde o malları ve kadınları geri vermeleri, öldürdükleri erkeklerin diyetlerini, cinsî yakınlıkta bulundukları kadınların da mehirlerini vermeleri lâzım gelir. Bu kadınlar üç hayız görünceye kadar geri verilmez. Bu müddet içinde yaşlı, emin bir kadının yanına konur. Şayet bu cinsî yakınlık neticesinde çocuklar doğacak olurlarsa, bunlar babalarına tâbi olarak kıymetini ödemeksizin hür olmuş bulunurlar.

"Te'dip olunur ilh..." Yani bir kimse düşmana faidesiz yere eman verilmenin şer'an yasak olduğunu bildiği halde eman verirse te'dip olunur. Bilmeyerek verirse, bilmezliği özür sayılacağı için te'dip olunmaz. Kuhistânî.

"Ancak bir zimmîye eman vermesi için bir müslüman ilh..." Yani bir müslüman bir zimmîye "sen kâfirlere eman ver" deyip o da kâfirlere hitaben "ben size eman verdim" yahut "fülan müslüman size eman verdi" dese, bu iki surette eman sahih olur. Ama müslüman zimmîye "sen kâfirlere fülan müslüman size eman verdi de" deyip zimmî kâfirlere hitaben "fülan müslüman size eman verdi" derse, eman sahih olmaz. Çünkü elcilik vazifesini tam olarak ifâ etmiştir. Eğer "ben size eman verdim" derse, bu eman sahih olmaz. Çünkü müslümanın emrine muhalefet edip emanı kendiliğinden vermiş olur ki, buna mâlik değildir. Ancak müslüman ona "kâfirlere eman ver" derse, zimmî bu şekilde eman vermeye mâlik olur. Zimmîye emreden müslüman gerek kumandan olsun, gerekse ordudan bir nefer olsun fark yoktur. Zimmînin emanının sahih olmaması onlara meyletme töhmetinden dolayıdır. Bir müslüman ona eman vermesini emredince bu töhmet kalkmış olur. Bu bahsin tamamı Es-Siyerü'l-Kebir Şerhindedir.

"Esirin, tacirin ilh..." Yani dar-ı harbde bulunan müslüman bir esirin veya tacirin müslümanlar nâmına eman vermesi sahih değildir. Çünkü bunlar dar-ı harbde bulundukça onların emri altında olup serbest harekete mâlik değillerdir. Aynı zamanda kâfirler bunlardan korkmaz. Eman ise korkulan yere mahsustur. Zahîre'den naklen Bahır'da zikredilmiştir ki, müslüman esir veya tacirin verdikleri eman diğer müslümanlar hakkında sahih değildir. Hatta müslümanların onların eman verdikleri kâfirler üzerine baskın yapmaları caizdir. Ama eman veren esir veya tacir hakkında verdiği eman sahih olup, emanla dar-ı harbe giren gibi olur da rızaları olmadan mallarından hiç bir şey alamaz.

Keza harbden menedilmiş kölenin vermiş olduğu eman da başkası hakkında sahih olmayıp kendi hakkında sahihtir.

Ben derim ki: Emanla dar-ı harbe giren tacirin verdiği eman da başkaları hakkında sahih olmayıp kendi hakkında sahihtir.

TENBİH: Es-Siyeür'l-Kebir şerhinde zikredilmiştir ki; esir, kâfirlere eman verip sonra geceleyin onları islâm ordusuna getirse ganimet olurlar. İstihsanen erkekleri öldürülmez. Çünkü onlar harb için değil eman istemek için gelmişlerdir. Nitekim kuşatılmış bir düşman neferi silâhını atmak suretiyle savaşı bırakarak "eman" diye nida etse emin olur, kendisine dokunulması caiz olmaz.

"Hâniyye'de zikredilmiştir ki ilh..." Hâniyye'nln ibaresi şöyledir: Bir kâfirin kâfir bir kölesi olup da köle müslüman olsa, sonra efendisine hizmet etse, bu hizmeti eman olur. Dar-ı harbde bulunan müslüman esir ve tacirin emanlarının caiz olmaması bu kölenin hizmetinin de eman olmamasını gerektirir.

Ben derim ki: "Hizmeti eman olur" ifadesi kölenin kendi hakkında eman olup, diğer müslümanlar hakkında eman olmaz mânâsına hamledilir, işin hakikatim Allah-ü Teâlâ bilir.

 

 

 

GANİMET VE TAKSİMİNE DAİR MESELELER BEYANINDA BÂB

 

METİN

Muğrîb'de zikredilmiştir ki, ganimet; kâfirlerle savaşırken onlardan zorla alınan maldır. Bu malın beşte biri beytülmâla ayrıldıktan sonra kalan kısmı gaziler arasında taksim edilir.

Fey; haraç gibi kâfirlerden harbden sonra alınan maldır. Bu fey, bütün müslümanların masraflarına sarfolunur.

İslâm hükümdarı bir beldeyi sulh yoluyla fethettiğinde hem kendisinin hem de kendisinden sonra hükümdar olacak zatların yapılan sulh şartlarına riayet etmeleri icab eder. Buna göre o belde sulh yapan kavmin elinde mülk olarak kalır.

Hükümdar bir beldeyi zorla fethedince muhayyer olup dilerse o beldeyi gaziler arasında taksim eder, dilerse o beldeyi ahalisi elinde bırakır. Kendilerinden cizye, arazilerinden de haraç alır. Gazilerin ihtiyacı bulunursa, o beldenin aralarında taksim edilmesi evlâdır. Dilerse beldenin ahalisini Çıkarır, yerlerine hariçden başkalarını getirip yerleştirir. Getirdiği kimseler kâfir iseler üzerlerine cizye ve haraç koyar, müslüman iseler üzerlerine yalnız öşür koyar.

Hükümdar esir aldığı kâfirler İslâmiyeti kabul etmezlerse muhayyer olup dilerse onları öldürür, dilerse köle olarak kullanır, dilerse müslümanlara haraç ve cizye vermek üzere kendilerin) hür ve zimmî olarak bırakır. Arap olan müşrikler İle mürtedler ehl-i zimmet olarak bırakılmaz. Nitekim yakında gelecektir.

Kâfirlere galip gelip esir edildikten sonra her ne kaçlar İslâmiyeti kabul ettikten sonra olsa bile meccanen salıverilmeleri haramdır. Çünkü gazilerin hakkı teallûk etmiştir. İmam Şafiî Allah-ü Teâlâ'nın : "Ya iyilik (karşılığında hiç bir şey almayarak âzâd) edin, yahut fidye (alın)." (Muhammed (S.A.V.) Sûresi, âyet: 4) nazm-ı celilinin gereğince esirlerin meccanen bırakılmasını caiz görmüştür.

Biz Hanefiler: İmam Şafiî'ye bu âyet-i kerîme, "Müşrikleri, nerede bulursanız öldürün." (Tevbe Sûresi, âyet: 5) âyet-i kerîmesiyle neshedilmiştir.» diye cevap veririz.

Harb bittikten sonra kâfirlerden biraz mal alıp da esirlerini salıvermek şer'an haramdır. Ama harb bitmeden önce mal karşılığında esirlerin bırakılması caizdir. Müslüman esir karşılığında caiz değildir. İmameyn'e göre caizdir, İmam-ı Azam'ın iki rivayetinden kuvvetli olanı da budur.

Kâfirlerden esir alınan kadınların ve çocukların mal karşılığında bırakılmaları caiz değildir. Kâfirlerden alınan at, kılıç da fidye karşılığında verilmez. Zaruret olursa bunların hepsinin fidye karşılığında verilmeleri caizdir.

İslâmiyeti kabul eden esir ile kâfirlerin esir aldıkları müslümanlarla değiştirilmesi caiz değildir. Ancak kendisinin müslümanlığına emniyet hâsıl olup kendi rızasıyla değiştirilmeyi kabul ederse, olur. Dürer. Şadru'ş-Şeria, Şümunni.

İZAH

"Ganimet ve taksimi babı ilh .." Musannıf cihâdı ve sulhu zikredince elde edileni beyan etmeye başladı.

"Fey ilh..." Yani harbden sonra kâfirlerden alınan maldır. Buna göre harb yapılmadan kâfirlerin İslâm hükümdarına verdikleri hediyeler fey delildir. Hindiyye'de zikredilmiştir ki, ganimet; gazilerin kuvvetiyle zorla kâfirlerden alınan maldır. Fey ise haraç ve cizye gibi harbsiz kâfirlerden alınan maldır. Ganimette beşte biri beytülmâl için ayrılır, feyde ise ayrılmaz.

Kâfirlerden hediye yahut hırsızlık yahut kapmak yahut hibe suretiyle alınan mallar ganimet olmayıp alan kimseye aid olur. Müslümanların menfaati bulunursa hükümdar kendisine verilen mal karşılığında bir sene harb yapmamak üzere kâfirlerle barış yapsa caiz olur. Hükümdarın aldığı bu mal fey ve ganimet olmaz. Fakat haraç gibi olup beytülmâla konulur. Çünkü ganimet at ve deve koşturmak suretiyle alınan malin ismidir, Fey zor yoluyla düşmandan bize gelen maldır. Anlaşma ile hükümdarın aldığı mal, rıza yoluyla alındığı için cizye ve haraç gibi beytülmâla konulur. Netice olarak savaş ve harb ile alınan mal ganimettir. Harbden sonra cizye ve haraç gibi düşmandan alınan mal feydir. Harbsiz ve zor kullanmaksızın hediye ve sulh yoluyla alınan mal ganimet ve fey değildir. Bu malın hükmü fey'in hükmü gibi olup beşte biri alınmaz. Bütün müslümanların masrafına sarfedilmek üzere beytülmâle konulur.

"İslâm hükümdarı bir beldeyi sulh yoluyla fethettiğinde ilh..." Sulhta haraç suyu ve öşür suyu nazar-ı itibare alınır. Eğer suları haraç suyu olursa haraç üzerine, eğer suları öşür suyu olursa öşür üzerine sulh yapılmış olur. Kuhistânî.

"Dilerse o beldeyi gaziler arasında taksim eder ilh..." Yani alınan ganimetin beşte biri çıkarıldıktan sonra esir edilen ahalisi köle olarak, malları da ganimet olarak gaziler arasında taksim edilir. Fetih.

"Dilerse o beldeyi ahalisi elinde bırakır ilh..." Yani canlarını bağışlar, arazilerini ve mallarını da kendilerine verir. Kendilerinden cizye alınır. Arazilerini sulayan gerek yağmur, kaynak, dere, kuyu suyu gibi öşür suyu, gerekse acemlerin (arap. olmayanlar) açtığı ırmak suyu gibi haraç suyu olsun su nazar-ı itibara alınmaksızın arazilerinden de haraç alınır. Çünkü bu haraç ilk defa kâfir üzerine konulan bir vergidir. Çanlarını ve arazilerini kendilerine karşılıksız bağışlamak mekrûhdur. Ancak arazilerinden mahsul çıkana kadar kendilerine diğer ganimet mallarından barınabilecekleri miktarda mal verilir. Esirleri mal karşılığında bırakmak caiz değildir. Çünkü harbedecek kâfirlerin para karşılığında olsa bile salıverilmesi müslümanların zararınadır. Fetih.

"Müslüman iseler üzerlerine yalnız öşür koyar ilh..." Çünkü bu, ilk defa müslümanlar üzerine konulan bir vergidir.

TENBİH: Şürunbulâlî "Et-Dürretü'l-Yetime fil'gânime" ismindeki risalesinde zikretmiştir ki, İslâm hükümdarı zorla almış olduğu bir belde hakkında muhayyerdir, demek sahabenin icma'ına muhâlifdir. Çünkü Hz. Ömer (R.A.) alınan arazileri gaziler arasında taksim etmemiş ve beşte birini beytülmâl için ayırmamıştır. Âlimlerimiz bunu nakledip ikrar etmişlerdir.

Ben derim ki: Hz. Ömer (R.A.) münasib olanı yapmıştır. Nitekim kıssadan da bilinmektedir. Yoksa muhakkak lâzım olanı yapmış değildir. Nasıl lâzım olanı yapsın ki, Peygamber Efendimiz Hayber'i fethettiğinde arazisini gaziler arasında taksim etmiştir. Bundan maltım oldu ki, İslâm hükümdarı bir yeri zorla fethettiğinde oranın arazisi hakkında muhayyer olup münasib olanı yapar.

"Dilerse onları öldürür ilh..." Yani alınan esirlerden -gerek arap olsun gerekse acem olsun- harb edenler öldürülür. Kadınlar ve çocuklar öldürülmeyip müslümanların menfaatine köle olarak kullanılır. Kuhistânî.

"Dilerse köle olarak kullanır ilh..." Esir edilmeden önce müslüman olmayan kâfirlerin esir edildikten sonra İslâmı kabul etmeleri köle olmalarına mâni olmaz.

"Meccanen salıverilmeleri haramdır ilh..." Hatta mal veya müslüman esir karşılığında bırakılmaları da caiz değildir. İhtiyaç zamanında mal karşılığında bırakılmaları caizdir. İmam Muhammed'e göre çocuğu olmayacak derecede yaşlı olursa mal karşılığında bırakılması caizdir. İmameyn'e göre müslüman esir karşılığında bırakılmaları caizdir. Diğer üç mezheb imamlarının kavilleri de böyledir. Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz bir müşrikle iki müslümanı değiştirmiştir. Bir müşrik kadınla Mekkelilerin esir ettiği müslümanları değiştirmiştir. Sahih-i Müslim.

Ben derim ki: Kâfir esirlerin mal karşılığında bırakılmalarının haram olması ihtiyaç olmadığına göredir. Ama ihtiyaç olursa mal veya müslüman esir karşılığında bırakılmaları caizdir.

"Kadınların ve çocukların mal karşılığında bırakılmaları caiz değildir ilh..." Çünkü çocuklar büyüyüp müslümanlarla savaşırlar. Kadınlar ise doğurup nüfusun artmasına sebeb olurlar.

"Kendi rızasıyla değiştirilmeyi kabul ederse olur ilh..." Yani İslâmiyeti kabul eden esir kendi gönül hoşluğuyla kâfirlerin elinde bulunan bir müslümanla değiştirilmesini kabul ederse caiz olur. Çünkü başka bir insana zarar vermeksizin bir müslümanı kurtarmış olur. Fetih.

T E N B İ H :Kinye'de: "Dar-ı harbde esir bulunan erkekler, kadınlar, âlimler ve cahiller satın alınmak istendiğinde önce erkekler ile cahiller satın alınır." diye zikredilmiştir. Buna şöyle cevap verilmiştir: Bu seleften nakledilen bir delile dayanıyorsa, denilecek bir şey yoktur. Şayet bir defile dayanmıyorsa müslüman kadınların namusunu korumak için önce onların satın alınması lâzımdır.

Ben derim ki: İlme hürmeten önce âlimlerin satın alınması lâzımdır. Bezzâziye sahibi: "Faziletlerinden dolayı âlimler sonraya bırakılır. Çünkü onlar aldatılamaz, cahiller aldatılabilir." demiştir.

Bazı fukâha: "Harbde kendilerinden faydalanmak için önce erkekler satın alınır." demiştir. Önce erkeklerin alınması kendilerine muhtaç olunduğu takdirdedir. Kendilerine muhtaç olunmazsa, önce kadınların satın alınması lâzımdır. Teemmül et.

METİN

Kâfirlerden alınan esirlerin memleketlerine gönderilmesi haramdır. Bu ibare Dürer'e tâbi olarak şerhin nüshalarında sabittir. İbn-i Kemâl'e tâbi olarak metinde sabit değildir. Çünkü esirlerin bir şey alınmaksızın bırakılmaları haram olunca memleketlerine bırakılmalarının haram olması evleviyetle sabit olur. İslâm memleketine taşınması mümkün olmayan hayvanların ayaklarının kesilmesi haramdır, önce kesilir, sonra yakılır. Çünkü diri olarak yakmak ancak Allah'a mahsustur. Nitekim taşınması mümkün olmayan silâhların ve eşyaların da yakılması lâzımdır. Kâfirleri kızdırmak için demir gibi taşınması mümkün olmayan şeyleri gizli bir yere defnedilmeleri kaplarının kırılması, yağlarının dökülmesi lâzımdır.

İslâm memleketine taşınmaları mümkün olmayan çocuklar ile kadınlar açlık ve susuzluktan ölmeleri için harabe bir yerde bırakılır. Çünkü onların öldürülmesi yasaktır. Fakat onlar hayatta da bırakılmaz.

Müslümanlar dar-ı harbde kâfirlerin yüklerinde yılan veya akrep bulsalar, kendilerinden zararı defetmek için onların nesillerinin devam etmesi için akrebin kuyruğunu yılanın dişlerini çıkarırlar. Tatarhâniyye. Yine Tatarhâniyye'de zikredilmiştir ki, kâfir memleketinde müslüman kadınlar ölüp kâfirlerin kendilerine cinsî yakınlıkta bulunmalarından korkulursa ateşte yakılırlar.

Dar-ı harbde ganimet malı taksim edilmez. Ancak hükümdar ganimet malının gaziler arasında taksim edilmesinin faydalı olduğu içtihadında bulunur veya gazilerin ona ihtiyacı olursa, bu takdirde taksim sahih olur.

Hükümdarın ganimet mallarını taşıyacak vasıtası bulunmadığı takdirde bu malları gazilere sehimleri nisbetinde emanet olarak vermesi helâldir. Hükümdarın ganimet malını taşıyacak vasıtası bulunmayıp askerler de ganimet malını taşımayı kabul etmedikleri takdirde, hükümdar ganimet mallarını ücret karşılığında taşımaları için askerlere cebredebilir mi edemez mi bu hususta iki rivâyet vardır.

Ganimet malının emanet olarak taksim edilmesi mümkün olmadığı takdirde, gazilerden her biri kendi hissesini taşımaya muktedir olursa aralarında taksim edilir. Eğer her biri kendi hissesini taşımaya muktedir olmazsa, artık taşınması mümkün olmayan mallardan olmuş olur ki, bunun da hükmüyukarıda geçti.

Gerek hükümdar gerekse başkası mülk edinmek için, ganimet malını taksim edilmeden önce satamaz. Ama yenilecek şey için ganimet malından bir mikdar şey satılsa caizdir. Satılması caiz olmadığı halde ganimet malı satılmış olursa fesadı Önlemek için geri alınır. Geri alınması mümkün olmazsa ganimete konulmak üzere parası alınır. Cevhere, Haniyye.

İZAH

"Çünkü diri olarak yakmak Allah'a mahsustur ilh..." Buhâri-i Şerifde: "Şübhe yok ki, ateş ile ancak Allah-ü Teâlâ azab eder." diye vâriddir.

Osman b. Hibbân'dan rivayet edilmiştir; Demiştir ki: "Ben Ümmüdderdâ (R.A.)'nın yanında iken bir pire yakalayıp onu ateşe attım." Bunun üzerine Ümmüdderdâ dedi ki; Ben Ebudderdâ'yı şöyle derken işittim: Ben Rasûlüllah (SAV.)'ı: "Ateşle ancak ateşin sahibi (olan Allah-ü Teâlâ) azab eder." buyururken işittim. Buna, yukarıda geçtiği üzere "Savaş halinde düşmanın yakıcı maddelerle yakılması caizdir." diye itiraz edilemez. Çünkü düşmanın yakıcı maddelerle yakılmasının caiz olması başka vasıtalarla üstün gelme imkânı bulunmadığı takdirdedir.

Hayvanların kesildikten sonra yakılmasının caiz olması ölünün acı duymamasını gerektirir. Halbuki "Ölü, kemiğinin kırılmasıyla acı duyar, diye eser vardır." denilirse "Bu, insanoğluna mahsustur. Çünkü insanlar kabirlerinde ya nimetlenirler veya azab görürler. Hayvanlar ise böyle değildir. Şayet hayvanlar, kemiklerinin ve diğer âzalarının kırılma ve kesilmesiyle acı duymuş olsalar, onların kemikleri ve diğer azalarıyla faydalanılmasının caiz olmaması lâzım gelirdi." diye cevap verilir.

"Fakat onlar hayatta da bırakılmaz ilh..." Çünkü hayatta bırakıldıkları takdirde kadınlar çoğalmalarına sebeb olur. Çocuklar ise büyüyüp biz müslümanlarla harbederler. Valvalciyye. Fetih'de: "Kâfir olan esir kadınlar ile çocukların harabe bir yerde açlık ve susuzluktan ölmeleri için bırakılmaları, haklarında yasak edilmiş olan öldürülmekten daha büyük günâhtır. Ancak onları taşıyacak vasıta ve erzak bulunmadığı takdirde mecburi olarak bırakılır." diye Valvalciyye'ye itiraz edilmiştir.

Fetih sahibinin bu itirazı şaşılacak bir şeydir. Çünkü Valvalciyye: "Esir kadınlar ile çocukların açlık ve susuzluktan ölmeleri için harabe bir yerde bırakılmaları ancak İslâm memleketine taşınmaları mümkün olmadığı takdirdedir" diye açıklamıştır. Bu mesele Muhît ile Bahır'da da böyledir. Ama söz götürür. Zira Fetih sahibi esir kadınlar ile çocukların yiyeceksiz ve susuz harabe bir yerde bırakılmaları, öldürülmelerinden daha günâhtır." ifadesiyle "Onları İslâm memleketine taşımak mümkün olmadığı takdirde öldürmek için her hangi bir sebebe teşebbüs edilmeksizin oldukları yerde bırakılırlar." demek istemiştir.

"Onların nesillerinin devam etmesi için ilh..." Yani müslüman askerler dar-ı harbden döndükten sonra yılan ve akrepler çoğalıp onları soksun diye öldürülmez.

"Ateşte yakılırlar ilh..." Yani ölen müslüman kadınları kâfirlerin bulamayacağı gizli bir yere defnetmek mümkün olmadığı veya zaman uzayıp cesedleri bozulmadığı takdirde, kâfirlerin bunlara cinsî yakınlıkta bulunmalarından korkutursa cesedleri ateşte yakılır.

"Ganimet malı dar-ı harbde taksim edilmez ilh..." Hanefî mezhebinin meşhur kavline göre ganimet malı İslâm memleketine getirilmedikçe buna mücahidler mâlik olamaz. Bazı fukâhaya göre ganimet malının dar-ı harbde taksim edilmesi tahrimen mekrûhdur. Dürr-i Müntekâ.

"Gazilerin ona ihtiyacı olursa ilh..." Keza gaziler ganimet malının aralarında taksim edilmesini hükümdardan isteyip hükümdar da fitne çıkmasından korkarsa, ganimet malım dar-ı harbde gaziler arasında taksim eder. Nitekim Muhît'ten naklen Hindiyye'de de böyle zikredilmiştir.

"Bu takdirde taksim sahih olur ilh..." Dar-ı harbde ganimete gazilerin ihtiyacı bulunursa, bu takdirde ganimetin taksimi sahih olur. Yani cinsi yakınlıkta bulunma, satma, âzâd etme, miras kalma gibi hükümler sabit olur. Fakat ganimet malları, İslâm memleketine çıkarıldıktan sonra olsa bile hükümdarın içtihadı veya ihtiyaç olmaksızın taksim edilmeden önce cinsî yakınlık, satma, âzâd ve miras kalma gibi hükümler sabit olmaz. Ed-Dürrü'l-Müntekâ'da zikredilmiştir ki, ganimet malları İslâm memleketine getirildikten sonra taksim edilmeden önce hiç bir kimsenin ganimet mallarında mülkü sabit olmaz. Bundan dolayı gazilerden biri ganimet malı İslâm memleketine çıkarıldıktan sonra bir köle âzâd etse, âzâd olmaz. Ortak yoluyla olsun, mülkü olmuş olsaydı âzâd olurdu. Velhâsıl Mebsût'dan naklen Fetih'de zikredildiği gibi biz Hanefîlerce ganimet mallarım kâfirlerden almakla hak sabit olur. Bu hak islâm memleketine çıkarılmakla kuvvetlenir. Taksim edilmekle de mücahidler ganimet malına mâlik olur. Nitekim şüf'a hakkı satılmakla sabit olur. Taleb etmekle kuvvetlenir, almakla mülk tamam olur. Hak zayıf oldukça ganimet malının taksimi caiz olmaz. Bütün bu hükümler. İslâm ordusu bir beldeyi tam olarak ele geçirmediğine göredir. Eğer islâm ordusu bir beldeyi ele geçirip o belde İslâm beldesi olursa ganimet İslâm memleketine getirilmiş olur. Hak kuvvetlenir ve taksim edilmesi sahih olur.

"Emânet olarak vermesi helâldir ilh..." Yani hükümdar ganimet mallarının İslâm memleketine taşınması için gazilere sehimleri nisbetinde emânet olarak verir. Gaziler bu malları İslâm memleketine çıkardıktan sonra hükümdar onlardan alıp bir yerde toplar, sonra bu malları kendilerine kesin surette taksim eder. Cevhere.

"Bu hususta iki rivayet vardır ilh..." Fetih'de zikredilmiştir ki, dar-ı harbde hükümdar ganimeti gaziler arasında taksim ettiği- takdirde gazilerin dağılmasından korkarsa ücret karşılığında ganimet mallarını taşımaları için gazilere cebreder. Dağılmalarından korkmazsa dar-ı harbde ganimetigaziler arasında taksim eder. Çünkü ihtiyaç bulunduğu için bu taksim sahihdir. Aynı zamanda bu taksimde hem zorlamayı hem de ücreti düşürmek vardır.

"Ganimet malını taksim edilmeden önce satamaz ilh..." Yani gerek dar-ı harbde gerekse İslâm memleketine çıkarıldıktan sonra olsun satamaz. Çünkü taksim edilmeden önce ganimet malına mâlik olamaz. Fetih'de: "Taksim edilmeden önce ganimet malını gaziler satamaz, ama hükümdarın satması caizdir." diye yazılıdır.

Tahâvî'de zikredilmiştir ki, dar-ı harbde hükümdar taksim edilmeden önce ganimet malının satılmasını faydalı görürse satar. Satmada gazileri ve hayvanları yükden ve meşakkattan kurtarma vardır.

METİN

Dar-ı harbde orduya sonradan katılan yardımcı kuvvet de ganimetten, savaşanlar gibi hisse alır. Fakat dar-ı harbde savaşmayan tüccar, müslüman olan kâfir veya müslüman olan mürted ganimetten bir şey alamaz. Eğer bunlar orduyla beraber savaşırlarsa ganimetten hisse alırlar. Dar-ı harbde ganimet malı taksim edilmeden veya satılmadan önce ölen kimse için de ganimetten hisse yoktur. Ama dar-ı harbde ganimet malı taksim edildikten sonra yahut satıldıktan sonra yahut islâm memleketine ganimet malı çıkarıldıktan sonra ölürse, ganimetteki mülkü kuvvetlendiği için hissesi veresesine miras kalır. Tatarhâniyye.

Yine Tatarhâniyye'de zikredilmiştir ki, bir kimse ganimet malı taksim edildikten sonra cihâda katıldığını iddia edip şâhidle isbat etse, istihsanen ganimet malının taksimi bozulmaz. Kendisine ganimetteki hissesi mikdarı beytülmâldan mal verilir.

Bahır sahibinin: "Vakfı ganimete kıyas edip vakıfda hissesi olan bir kimse vakıf geliri toplanıp taksim edilmeden önce ölse, hakkı kuvvetlendiği için hissesi miras kalır." ifadesini Nehir sahibi reddetmiştir. Biz bunu vakıf bahsinde beyan ettik. Gaziler ganimet mallan içinde hayvan yemi, insan yiyeceği, odun, silâh ve yağ kabilinden olarak bulunan şeylerden dar-ı harbde taksim edilmeden istifade edebilirler. Fakat bunları satmaları ve kendilerine mal olmak üzere almaları caiz değildir. Musannıf Kenz sahibine tâbi olarak: "Gaziler bunlardan mutlak surette istifade ederler." dedi. Vikaye sahibi: "Silâhtan ihtiyaç halinde istifade ederler." diye kayıdladı. Hak olan da budur. Zahîriyye sahibi: "Hükümdar yasaklamadığı takdirde bunların hepsinden istifade edilir, yasakladığı takdirde istifade edilmesi mubah olmaz." demiştir. Metinleri de bununla kayıdlamak münasibdir.

Gazilerden birisi bunlardan bir şey satsa, parasını ganimete verir. Ganimet taksim edilmiş olursa, satan fakir değilse parasını tesadduk eder.

Gazilerden bir kimse av ve bal gibi kâfirlerin mâlik olmadığı bir şeyi bulsa, o şey kendisiyle diğer gaziler arasında ortak olur. Onu satması hükümdarın iznine bağlıdır. Satılan şey helâl olup veya parası daha faydalı olursa hükümdar satışa izin verir, parasını gaziler arasında taksim eder, malın kendisini almak daha faydalı ise satışı fesheder, onu ganimete katar.

Dar-ı harbden gaziler çıktıktan sonra bu gibi şeylerden hiç birisiyle faydalanmaları caiz değildir. Ancak bütün gazilerin rızalarıyla faydalanılır.

Kâfirlerden bir kimse yakalanıp esir edilmeden önce İslâm şerefiyle müşerref olsa kendi nefsini, küçük çocuklarını, yanında olan yahut müslüman veya zimmînin yanında emânet bıraktığı bütün mallarını kurtarmış olur. Eğer kendisinin İslâm şerefiyle müşerref olmadan önce küçük çocuklarıyla malı alınmış olursa, yalnız kendi nefsini kurtarmış olur. Kâfirin yanında emânet bulunan malı ganimet olur. Nitekim bir kimse dar-ı harbde İslâm şerefiyle müşerref olup sonra İslâm memleketine gelse, daha sonra müslümanlar tarafından memleketi fethedilse, küçük çocuklarından başka bütün malları ganimet olur. Küçük çocukları kendisine tâbi olduğu için ganimet olmaz. Bu müslümanın büyük çocukları, zevcesi, zevcesinin karnındaki yavrusu, gayr-i menkûl malları, müslümanlarla savaşan kölesi, cariyesi, cariyesinin karnındaki çocuğu annesine tâbi olduğu için bunların hepsi kendisine tâbi olmadığı için ganimet olur.

Emansız İslâm memleketine girip kendisini müslümanlardan birinin yakalayıp esir ettiği kâfir ve yanında bulunan mal bütün müslümanlar için ganimet olur. Gerek müslüman olmadan önce gerekse sonra yakalansın müsavidir. İmameyn'e göre yalnız yakalayanın ganimeti olur. Bundan beşte birinin beytülmâle ayrılmasında iki rivayet vardır. Kınye.

Yine Kınye'de zikredilmiştir ki, bir kimse seferde kendisine hizmet etmek için bir. şahsı kiralayıp onun atı ve silahıyla harbetse, o gazinin sehmi kiraladığı şahısla ortakdır. Ancak sehmin hepsinin kiraladığı şahsın olması için şart koşarlarsa onun olur.

İZAH

"Dar-ı harbde orduya sonradan katılan yardımcı kuvvet ilh..." Yani dar-ı harbde savaşanlara sonradan yardımcı bir kuvvet katılıp onlara yardım ederlerse, ganimette onlarla ortak olurlar. Çünkü yukarıda geçtiği üzere mücahidler taksim edilmeden önce ganimete mâlik olamazlar. Tatarhâniyye'de zikredilmiştir ki. yardımcı kuvvet üç surette ganimetten hisse alamaz.

1) Ganimet mallarının İslâm memleketine çıkarılmasıyla.

2) Ganimet mallarının dar-ı harbde taksim edilmesiyle.

3) Hükümdarın ganimet mallarını dar-ı harbde satmasıyla.

Zira yardımcı kuvvet, satılan ganimet mallarının parasında ortak olamaz.

Şürunbulâlî'de zikredilmiştir ki. İslâm ordusu dar-ı harbde bir beldeyi fethedip orayı tam ele geçirdikten sonra yardımcı kuvvet orduya katılsa, ganimette onlara ortak olamaz. Zira o belde islâm beldesi olup ganimet İslâm beldesinde korunmuş olur. İhtiyar'da da böyle zikredilmiştir.

Ben derim ki: Es-Siyerü'l-Kebir şerhinde: "Harb İslâm memleketinde olursa yardımcı kuvvete ganimetten bir şey verilmez." diye zikredilmiştir.

T E N B İ H: Bahır'da zikredilmiştir ki, bil - fiil harbe iştirak etmiş olan mücahidler ganimetten hisse alacakları gibi bunlara yardım için hazır bulunan erler ve harb sahasında bulundukları halde hastalık gibi bir sebebten dolayı harbe iştirak edememiş islâm neferleri de bundan hisse alır. Hatta ordu kumandanı dahil bunlardan hiç biri diğerinden fazla bir şey alamaz. Fetih'de de böyledir.

"İslâm memleketine ganimet malı çıkarıldıktan sonra ilh..." Ed-dürrü'l-Müntekâ'da zikredilmiştir ki, dördüncü madde olarak nefl (hükümdar tarafından harbe tergib ve teşvik için gazilere verilen fazla sehim) de ilave edilmelidir. Şöyle ki; Mücahid dar-ı harbde ölüp her ne kadar kendisi nefle mâlik olmasa bile bu nefl veresesine miras olarak kalır. Bu mesele lûgaz (bilmece) olarak sorulur: Bir kimse kendisi mâlik olmadığı halde veresesine miras olarak bıraktığı mal hangisidir?

"Nehir sahibi reddetmiştir ilh..." Şöyle ki: Dürer'de zikredilmiştir ki, imam ve müezzin vakıfdan hisselerini almadan ölseler, sıla (hediye) kabilinden olduğu için ancak almakla mâlik olacakları için hisseleri düşer. Buna göre vakfı, ganimete kıyas etmek sahih olmaz. Fakat mütaahhirin ulemanın kavilleri üzere ücret olursa düşmez. Mütevellinin elinde toplansın veya toplanmasın miras olarak kalır.

"Gaziler ilh..." Yani ganimette sehmi olan veya ganimetten bir mikdar kendisine verilen kimselerdir. Şürunbulâlî'de zikredilmiştir ki, gazilerin yanlarında bulunan köle, kadın ve çocukları da kendileri hükmünde olup taksim edilmeden önce ganimet malından kendileri için almaları caiz olan şeyi bunlar için de almaları caizdir.

"İnsan yiyeceği ilh..." Bu yiyecek gerek yenilmek için hazırlanmış olsun veya olmasın gazilerin alması caizdir. Hatta koyun, sığır gibi hayvanları kesip yemeleri caizdir. Şu kadar var ki, derilerini ganimet mallarına koyarlar.

"Vikaye sahibi ilh..." Fethü'l-Kadir'de zikredilmiştir ki, dar-ı harbde mücahidlerin ganimet malı içinde bulunan silâhı, atı, katırı kullanmaları muhtaç olmaları şartıyla caizdir. Meselâ mücahidlerden birinin atı ölür veya kılıcı kırıtırsa, taksim edilmeyen ganimet malından at veya kılıç alıp kullanır. Ama kılıcını veya atını çoğaltmak isteyip taksim edilmedik ganimet malından at veya 'kılıç alıp kullanması caiz değildir. Eğer bu şekilde alıp kullanırsa günahkâr olur. Şu kadar var kî, kullandığı at veya kılıç telef olursa ödemez.

Es-Siyerü's-Sağîr'de: "Taksim edilmedik ganimet malının içinde bulunan yenilecek maddelerden gazilerin istifade edebilmeleri için bu maddelere muhtaç olmaları şarttır." diye yazılıdır. Bu, kıyasa göredir. Es-Siyerü'l-Kebir'de: "Gazilerin taksim edilmedik ganimet malı içindeki yenilecek maddelerden istifade edebilmeleri için bunlara muhtaç olmaları şart değildir." diye zikredilmiştir. Bu ise istihsana göredir. Diğer üç mezheb imamlarının kavilleri de böyledir. Buna göre zengin ve fakir olan bütün mücahidlerin ganimet içinde bulunan yenilecek maddelerden istifade etmeleri caizdir.

Ben derim ki: Mültekâ sahibi bu kavli tercih etmiştir. Bilindiği gibi hak olan da budur. Nehir'de zikredilmiştir ki, mücahidlerin hepsi silâha ve elbiseye muhtaç olursa bu takdirde aralarında taksim edilir. Fakat kendilerine hizmet ettirmek için esirlere muhtaç olurlarsa, hizmet asıl ihtiyaçtan olmadığı için verilmez.

"Yasakladığı takdirde istifade edilmez ilh..." Velhâsıl hükümdarın taksim edilmedik ganimet malı içinde bulunan silâhdan, hayvanlardan ve ilaçtan faydalanmayı menetmesi bunlara muhtaç olunmadığı takdirdedir. Dar-ı harbde esir alınmış olan kadınlara cinsî yakınlıkta bulunmak mutlak surette yasaktır. Çünkü mücahidlere esir kadınların helâl olması mücahidlerin onlara mâlik almasıyladır. İslâm memleketine esir kadınlar getirilip taksim edilmedikçe mücahidler onlara mâlik olamazlar. Hatta bir kimse esir edilmiş cariyesini dar-ı harbde bulsa, ona cinsî yakınlıkta bulunamaz. Fakat bir kimse dar-ı harbde zevcesini yahut müdebberinî yahut ümmüveledini esir edilmiş bulup bunlara her hangi kafir cinsi yakınlıkta bulunmamış ise kendisi bunlara cinsî yakınlıkta bulunabilir. Bu mesele böylece bilinmelidir. Dürr-i Müntekâ.

Bahır'da zikredilmiştir ki, hükümdarın taksim edilmedik ganimet içinde bulunan yenilecek ve içilecek maddelerden istifade edilmesini yasakladığı takdirde bakılır: Eğer bu maddelere ihtiyaç bulunmazsa bunlardan istifade edilmesi caiz olmaz. Bu maddelere ihtiyaç hasıl olursa, hükümdarın yasağıyla amel olunmaz.

"Dar-ı harbden gaziler çıktıktan sonra ilh..." Yani taksim edilmemiş ganimet mallarının bazılarıyla dar-ı harbdeyken faydalanılması mubah iken. dar-ı harbden çıktıktan sonra faydalanılması mubah olmaz. Çünkü faydalanılmayı mubah kılan sebep ortadan kalkmıştır. Ganimet malındaki gazilerin hakkı kuvvetlenmiş olur. Hatta içlerinden ölenlerin hissesi vereselerine miras olarak intikâl eder. Dar-ı harbden çıkmadan önce almış olduğu ganimet malından elinde bir şey kalan kimse İslâm memleketine çıktıktan sonra ganimet malı taksim edilmemiş ise onu ganimet malının içine koyar. Ganimet malı taksim edilmiş ise bakılır: Eğer o kimse zengin olup kalan ganimet malı da elinde mevcud ise onu tesadduk eder. Zayi ve telef olmuşsa, onun kıymetini tesadduk eder. fakir ise onunla kendisi faydalanır. Nehir.

"Kâfirlerden bir kimse ilh..." Yani dar-ı harbde kâfirlerden bir kimse yakalanıp esir edilmeden İslâm şerefiyle müşerref olsa, küçük çocuklarındanbaşka bütün malları ganimet olur. Müste'men (pasaportlu) olarak İslâm memleketine gelen bir kâfir İslâm şerefiyle müşerref olduktan sonra memleketi müslümanlar tarafından fethedilip zaptedilse, memleketinde bırakmış olduğu küçük çocukları ve malı ganimettir. Çünkü memleketinin ayrı olması matının korunmasına, küçük çocuklarının kendisine tâbi olmasına engeldir. Bahır.

"Yakalanıp esir edilmeden ilh..." Yani dar-ı harbde bir kâfir yakalanıp esir edilmeden önce müslüman olursa kendisine, küçük çocuklarına ve mallarına dokunulmaz. Eğer yakalanıp esir edildikten sonra müslüman olursa köle olur. Çünkü bu kimse kendisinde mülk sebebi mün'akid olduktan sonra müslüman olmuştur. Bahır.

"Zevcesinin karnındaki yavrusu ilh..." Müslüman olan kâfirin zevcesinin karnındaki yavrusu da ganimet olur. Çünkü bu yavru annesinden bir parçadır. Annesinin köle olmasıyla o da köle olur. Her ne kadar bu yavru babasına tebaen müslüman ise de, annesinin karnında bulunduğu için annesine tebaen köle olur. Annesinden ayrılmış olan küçük çocuklar annesinin parçası olmaktan kurtuldukları için, babasına tebaen hür olur. Bahır.

 

GANİMETİN NASIL TAKSİM EDİLECEĞİ BEYANINDA FASIL

 

METİN

Askerlerin süvari ve piyade sehmini almalarında itibar İslâm hududundan ayrılma vaktinedir. İmam Şafiî'ye göre savaş vaktinedir. Buna göre bir kimse dar-ı harbe süvari olarak girip sonra atı ölse, iki senim alır. Bir kimse de piyade olarak girip sonra bir at satın alsa, bir sehim alır. Savaşa elverişli sağlam büyük bir attan başka at için sehim yoktur. Eğer at hasta olup ganimet malı alınmadan önce iyi olursa süvari sehmini istihsanen alır. Eğer dar-ı harbe girerken tay olup orada büyüyüp at olsa, süvari sehmini alamaz. Aralarında fark; hasta olan büyük atla düşman korkutulur, ama tayla korkutulmaz.

Bir mücahidin atı dar-ı harbe girmeden önce gasbolunup yahut başka bir kimse binip yahut firar edip kendisi piyade olarak dar-ı harbe girip sonra atını alsa kendisi için iki sehim vardır. Fakat atını satarsa, her ne kadar satması savaşın tamamından sonra olsa bile süvari sehmini alamaz. Esah olan kavle göre bu mücahidin maksadının ticaret olduğu meydana çıktığı için atın sehmi düşer. Fetih. Bunu musannif (Hidâye sahibi) da ikrar etti. Fakat Şürunbulâlî'de Cevhere ile Tebyîn'den buna muhalif ifade nakledilmiştir.

Kuhistânî'de zikredilmiştir ki, süvari bir kimse savaş devam ederken atını satarsa, esah olan kavle göre piyade sayılır, harb bittikten sonra satarsa ittifakla süvari sayılır, Bu kayıdların iyice bellenip zabt olunması lâzımdır ki, fetva ve hüküm vermede hataya düşülmesin.

"Ganimetin nasıl taksim edileceği ilh..." Musannif ganimetin hükümlerini beyan edince taksiminin beyanına başladı. Taksimi de her ne kadar ganimetin ahkâmından ise de bahisleri çok olduğundan kendisi için müstakil bir fasıl tâyin edilmiştir. Taksim etme: Ganimet malları içinde dağılmış hisseyi muayyen bir yerde kılmaktan ibarettir. Nehir.

Mültekâ'da zikredilmiştir ki; hükümdarın, ordu dar-ı harbe girerken süvariler ile piyadeleri tesbit etmek için orduyu teftiş etmesi lâzımdır.

Mültekâ şerhinde: "Hükümdarın orduya katılan neferlerin isimlerini yazması ordu üzerine harb usul ve kaidelerini bilen ve harbi idare edecek bir kumandan - isterse bu kumandan âzâd edilmiş bir köle olsun - tâyin etmesi lâzımdır. Ordunun bu kumandana itaat etmeleri vâcibtir. Çünkü kumandanın emrine karşı gelmek haramdır. Ancak kumandanın emrettiği ve yasakladığı şeyin bir günâh olduğu veya uygun olmayan bir hareket olduğu herkesçe bilinirse, o halde kendisine itaat icab etmez." diye yazılıdır.

"Müstahik olmalarında itibar ilh..." Yani gaziler ganimet malının beşte dördünü hak ederler. Ganimetten piyade olan mücahidlere birer, süvari olan mücahidlere de ikişer sehim verilir. Gazilerin piyade mi süvari mi sayılacakları İslâm hududundan dar-ı harbe girerken belli olur. Atlı olarak girmişse süvari sehmini. piyade olarak girmişse piyade sehmini alır.

Ganimet malının beşte biri fakirlere, yoksul yetimlere, parasız kalmış yolculara sarfedilmek üzere beytülmâle ayrılır.

"Bir kimse dar-ı harbe süvari olarak girip sonra atı ölse, iki sehme müstahik olur ilh..." Süvari; yanında at bulunan kimsedir, isterse atı gemide götürsün. Bu kimse at üzerinde savaşmak için hazırlanmıştır. Bir şey için hazırlanan o şeyi yapmış gibidir. Dar-ı harbe atla giren kimsenin atını bir şahıs öldürüp ondan atının kıymetini alsa bile yine süvari sehmi alır. Atını düşman alsa yine süvari sehmi alır. Ama savaştan önce atını satsa piyade sehmi alır. Süvari olanlara iki sehim verilir. Hissenin biri kendisi için, diğeri de atı içindir. Bu İmam-ı Azam'a göredir. İmameyn'e göre üç hisse verilir. Bir hisse kendisi için, iki hisse de atı içindir. Buhar-ı Şerif ve diğer hadîs kitablarında rivayet edildiği üzere Peygamberimiz böyle taksim etmiştir. İmam-ı Azam rivayetlerin arasını birleştirmek için bunu tenfîl (hükümdarın veya kumandanın fazla bir sehim vermek üzere gazileri harbe teşvikde bulunmasıdır.) üzere hamletmiştîr. Şürunbulâli, Es-Siyerü'l-Kebir Şerhi.

"Bir attan başka at için sehim yoktur ilh..." İmam Ebû Yusuf'a göre iki at için sehim verilir.

T E N B İ H : Atın ortak olmaması şarttır. Nöbetle üzerinde savaşılan ortak at için sehim yoktur. Ancak dar-ı harbe girmeden önce ortaklardan biri attaki diğer ortağının hissesini kiralarsa at için sehim verilir. Atın, mücahidin kendi mülkü olması şart değildir. Buna göre kiralanmış yahut ariyet olarak alınmış yahut gasbedilmiş at için de sehim verilir.

"Orada büyüyüp at olsa ilh. ." Yani bir mücahid tay ile dar-ı harbe girip orada uzun zaman kalması sebebiyle tayı büyüyüp üzerinde savaşsa yine süvari sehmini alamaz. Bahır.

"Aralarında fark ilh..." İmam-ı Serahsî: "Hasta olan at, üzerinde savaşılmaya elverişlidir. Ancak geçici bir arızadan dolayı üzerinde savaşmak mümkün değildir. Bu arıza geçince hiç hasta olmamış gibi olur. Tay böyle değildir. Çünkü tay, üzerinde savaşılmaya elverişli değildir. Dar-ı harbde üzerinde savaşılmaya elverişli hale gelmiştir. Buna da itibar yoktur.

Bunun benzeri: Küçük zevcenin nafakası zevci üzerine lâzım değildir. Çünkü küçük zevce, zevcinin hizmetine elverişli değildir. Ama hasta olan büyük. zevcenin nafakası kocası üzerine lâzımdır. Çünkü o hizmet etmeye elverişlidir. Fakat hizmeti geçici bir arızadan dolayı mümkün değildir." demiştir.

"Sonra atını alsa ilh..." Yani savaştan önce atını alsa kendisi için istihsanen iki sehim vardır. Çünkü evinden çıkarken atın zahmetini çekmiş ve dar-ı harbde at üzerinde savaşmıştır. Gasbedilmesi başkasının binmesi gibi arızı ve geçici bir sebebten dolayı süvari sehminden mahrum edilemez. Ama gasbeden şahıs at üzerinde savaşıp hatta ganimeti elde edip dar-ı harbden çıksalar, gasbeden kimse için süvari sehmi asıl at sahibi için piyade sehmi vardır. Çünkü gasbedilmiş at ile mülk olan at arasında fark yoktur. Eğer sahibi atını aldıktan sonra yeni ganimet elde edilirse, bu ganimetten at sahibine süvari sehmi, gasbeden şahsa da piyade sehmi verilir. Nitekim dar-ı harbe girildikten sonra bir şahıs bir kimsenin atını ğasbedip onun üzerinde harb etse, gasbedene piyade sehmi, at sahibine süvari sehmi verilir. Bu bahsin tamamı Es-Siyerü'l-Kebir şerhindedir.

"Atını satarsa her ne kadar satması savaşın tamamından sonra olsa bile ilh..." Yani atını kendi arzusu ile satarsa süvari sehmini alamaz. Ama zorla sattırılırsa süvari sehmini alır. Atını rehin verenin yahut kiraya verenin yahut hibe edenin hükmü de satan kimsenin hükmü gibidir. Bahır.

Şârih "her ne kadar satması savaşın tamamından sonra olsa bile süvari sehmini alamaz ifadesiyle" Hidâye sahibine tâbi olmuştur. Fakat bu ifadeyi Fetih'den yanlış olarak nakletmiştir. Fetih'in ibaresi şöyledir: Bir mücahid savaş tamam olduktan sonra atını satsa, ittifakla süvari sehmini alır.

Keza savaş devam ederken atını satarsa, bazı fukahaya göre yine süvari sehmini alır. Hidâye sahibi: "Esah olan kavle göre savaş devam ederken atını satan mücahid süvari sehmini alamaz. Çünkü onun maksadının ticaret olduğu anlaşılmıştır." demiştir.

METİN

Savaşan kölelere, çocuklara, kadınlara, zimmîlere, delilere, bunamışlara, mükâtebtere, hastalara hizmet ve yaralıları tedavi eden kadınlara, yol gösteren zimmîlere biz Hanefîlerce. ganimet malından beşte biri çıkarılmadan önce bir mikdar şey verilir, buna "razh" denilir. Bunun mikdarı, mücahidlerin sehimlerinden noksan olur. Ancak orduya yol gösteren zimmîye, bir mücahide verilen setlimden ziyade verilebilir. Çünkü buna verilen razh ücret gibidir. Bundan anlaşılan ihtiyaç zamanında kâfirden yardım istemenin caiz olmasıdır.

Resûl-i Ekrem Efendimiz Hayber yahudilerine gazalarında, Medine-i Münevvere yahudilerinden on kadar kimseden yardım isteyip kendilerine ganimet malından bir mikdar şey vermişlerdir.

"Berâzin" denilen acem atları, "ıtâk" denilen soylu arap atları, babası arap atı anası acem atı olup "hecin" denilen atlar, babası acem atı anası arap atı olup "mukrif" denilen atlar arasında sehim verilmesi bakımından fark yoktur.

Deve, katır ve merkep için sehim verilmez. Çünkü bunlarla düşman korkutulmaz. Ganimetten ayrılan beşte biri biz Hanefilerce yetimlere, yoksullara ve parasız kalmış yolculara verilmek üzere üç kısma ayrılır Bu üç sınıfdan yalnız bir sınıfa verilmesi de caizdir.

Münye'de zikredilmiştir: "Bu bahsi Mültekâ şerhinde tahkîk ve beyan ettik" demiştir.

Beni Haşim'den Peygamber Efendimize akrabalığı bulunan üç sınıf fakirler diğer kabilelerden olan üç sınıf fakirler üzerine takdim olunur. Çünkü başka kabileden olan fakirlerin sadaka almaları caizdir. Beni Haşim fakirlerinin sadaka almaları caiz değildir. Biz Hanefilerce Beni Haşim'in zenginleri için beşte birden hak yoktur. Musannıfın Bahır'dan Hâvî'deki: "Ganimetin beşte biri Beni Haşim'in zenginlerine sarf edilmesinin tercihini ifade eder." diye naklettiği söz götürür. Çünkü Nehir'de bu reddedilmiştir. "va'lemû ennemâ anhum min şey'in feinne lillâhi humusehû"âyet-i kerîmesinde "Ganimetin beste biri Allah'ındır." ilâhi kelâmın iptidasında Allah-ü Teâlâ'nın ism-i şerifinin zikredilmesi teberrük içindir. Yoksa hepsi Allah-ü Teâlâ'nındır. Resûl-i Ekrem Efendimizin beşte birdeki sehimleri vefatlarıyla düşmüştür. Çünkü Peygamberimizin beşte birdeki sehimlerinin kendilerine tahsisi, müştak olan risaletlerine bağlı bir hükümdür. Nitekim ganimet malı taksim edilmeden ve beşte biri çıkarılmadan önce Resûl-i Ekrem Efendimizin kendileri için seçtikleri at, kılıç, zırh gibi şeylerin kendilerinden sonra düşmesi gibi.

İZAH

"Zimmîlere ilh..." Eğer ganimet taksim edilmeden ve İslâm memleketine çıkmadan önce, zimmî müslüman. çocuk akıl baliğ ve köle âzâd olsa kendilerine sehim verilir. Es-Siyerü'l-Kebir, Nehir.

"Biz Hanefilerce ganimet malından beşte biri çıkarılmadan ilh..." Yani harbde hizmetleri görülen zimmîlere, kadınlara, kölelere, çocuklara biz Hanefilerce ganimet malından beşte biri çıkarılmadan "razh" denilen hisse verilir, imam Şafiî ile İmam Ahmed'e göre; "razh" denilen hisse ganimetten beşte biri çıkarıldıktan sonra verilir. "Razh"ın mikdarını tâyin hükümdara aiddir.

"Resûl-i Ekrem Efendimiz Hayber yahudilerine gazalarında ilh..." Fetih'de zikredilmiştir ki, Peygamber Efendimizin Hayber gazalarında yahudilerden yardım istemeleri hakkındaki hadîs-i şerifin senedinde zayıf vardır. Çünkü fukahadan birçokları:, "Cihadda kâfirden yardım istemek caiz değildir." demişlerdir. Zira Peygamber Efendimiz Bedir gazasına çıktıklarında kendilerine bir kâfir yetişip müslümanlar safında savaşmak için geldiğini söyledi. Peygamber Efendimiz kendisine: "Allah'a ve Resulüne imân ediyor musun?" diye sordu, o da "hayır" dedi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz: "Öyle ise dön! Ben bir kâfirden asla yardım istemem." buyurdu. Bu hadîs-i şerifi Müslim rivayet etmiştir.

İmam Şafiî demiştir ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz Bedir gazasında bir veya iki kâfirin cihada katılmasını reddetmiştir. Sonra Peygamber Efendimiz Hayber gazasında Beni Kaynuka yahudilerinden yardım istemiştir. Huneyn gazasında Safvân b. Umeyye'den kâfir olduğu halde yardım istemiştir. Buna göre Peygamber Efendimiz kâfirden yardım istemek ile istememek arasında muhayyer olduğu için Bedir gazasında kâfirin yardımını reddetmiş ise iki hadîs-i şerif arasında muhalefet yoktur. Şayet Bedir gazasında o kimsenin kâfir olduğu için yardımını reddetmiş ise, sonra Hayber gazasında ve diğer gazalarda kâfirlerden yardım istemesi hakkındaki hadîs-i şerifleri Bedir gazasında kâfirden yardım istemediğine dair hadîs-i şerifin hükmünü neshetmiştir.

"Buna verilen razh ücret gibidir ilh..." Zimmînin yol göstermesinde müslümanlar için büyük fâide bulunursa kendisine hükümdar tarafından tâyin edilen mikdar -her ne kadar bu mikdar iki süvari sehimleri kadar olsa bile - verilir.

Şârih "Yol gösteren zimmîye verilen razh ücret gibidir." ifadesi ile savaşma ile yol gösterme arasında fark bulunduğuna işaret etmiştir. Şöyle ki: Bir zimmî müslümanlarla birlikte savaştığı takdirde kendisine razh olarak verilen mikdar gazilere verilen sertimden noksan olur. Ama islâm ordusuna yol gösterdiği takdirde kendisine sehimden ziyade verilmesi sahihtir. Yol göstermesinde kendisine verilen şey "razh" değil, ücrettir. Savaşmasında ise kendisine verilen şey ücret değildir. Bu yüzden kendisine sehim mikdarı verilmez. Bu zimmî her ne kadar cihâd ameli gibi amel yapmış ise de, cihâd amelinden dolayı sevâb kazanan kimse ile kendisinden cihâd ameli kabul edilmeyen kimsenin arası sertimde müsavi tutulamaz.

"Biz Hanefilerce ilh..." İmam Şafiî'ye göre ganimetten ayrılan beşte biri, beş kısma bölünür. Bir kısmı Peygamberimizin akrabalarına sarf edilir, diğer bir kısmı Peygamberimiz için ayrılıp bu zamanın hükümdarına kalır. Hükümdar da bunu müslümanların ihtiyaçlarına sarfeder. Diğer üç kısmı da âyet-i kerîmede beyan edilen fakir yetimlere, yoksullara ve parasız kalmış yolculara sarfedilir. Zeylaî.

"Bu üç sınıfdan yalnız bir sınıfa verilmesi de caizdir ilh..." Çünkü Kür'ân-ı Kerîm'de ganimet mallarından ayrılan beşte birinin sarf edileceği yerleri açıklamak için beş sınıf zikredilmiştir. Yoksa bu sınıflardan her bir sınıfa bir şey verilmesinin vâcib olduğunu açıklamak için değildir. Ancak bu sınıflardan başkasına sarfedilmesinin caiz olmayacağını tâyin etmek içindir. Bedâyı.

"Mültekâ şerhinde ilh..." Mültekâ şerhinin ibaresi şöyledir: Bulunan maden ve definelerin beşte biri muhtaç olan yetimlere, yoksullara ve parasız kalmış yolculara sarfedildiği gibi, ganimet malının beşte biri de bu üç sınıfa verilmek üzere üç sehme ayrılır. Bu sınıfların ya hepsine veya bir kısmına sarfedilir. Bu sınıflardan başkasına sarfedilemez. Bu sınıflara sarfedilmesinin sebebi, muhtaç oldukları içindir. Bu yüzden bu sınıfların zenginlerine verilmesi caiz değildir.

"Biz Hanefilerce ilh..." Beni Haşim'in zenginlerine ganimet mallarından ayrılan beşte birinden hisse verilmez, imam Şafii'ye göre Beni Haşim'in zenginleri fakirleri ganimet malının beşte birinden hisse almaları hususunda müsavi olup kadınlara birer, erkeklere ikişer hisse verilmek üzere aralarında taksim edilir. Çünkü âyet-i kerîmede zenginleri ile fakirlerinin arası ayırt edilmemiştir. Biz Hanefilerin delili: Hz. Ebûbekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (R.A.) bizim dediğimiz gibi sahabelerin huzurunda ganimet malının beşte birini taksim etmişlerdir. Artık bu şekilde taksim icma olmuştur.

Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) Abdullah'ın, Abdullah Abdulmuttalib'in, Abdulmuttalib Hâşim'in. Hâşim de Abdülmenâf'ın oğludur. Abdülmenâf'ın dört oğlu vardı: Hâşim, Abdüşşems, Muttalib ve Nevfel. Resûl-i Ekrem Efendimiz Hayber ganimetini gaziler arasında taksim buyurduklarında ganimetin beşte birini hısımlarından Hâşim Oğulları ile Muttalib Oğulları orasında taksim ederek onları diğerlerinden üstün tuttuğu zaman Abdüşşems Oğullarından olan Hz. Osman İle Nevfel Oğullarından olan Cübeyir: "Yâ Resûlallah! Hâşim Oğullarının üstünlüğünü inkâr etmiyoruz. Allah-ü Teâlâ sizleri onlardan kıldı. Muttalib Oğulları kardeşlerimizin halleri nedir ki onlara da hısımlıklarından dolayı beşte birden ihsan buyurdunuz da bizleri terkettiniz. Halbuki hısımlıklarımız birdir." dediler. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz: "Bizler ve Muttalib Oğullan gerek cahiliyet zamanında ve gerekse şimdi afla birbirimizden ayrılmadık, hepimiz bir şey gibi olduk." buyurdular. Çünkü Peygamberimiz Hâşim Oğullarından gönderildiğinde Kureyşliler hasedlik edip kendi aralarında: "Hâşim Oğulları, Hz. Muhammed (SAV.)'i bize teslim edip biz onu öldürmedikçe onlarla konuşmayacağız, alış - veriş yapmayacağız." diye anlaşma yaptılar. Hâşim Oğullan da kendi aralarında Resûlullah'a yardım etmek üzere anlaşma yaptılar. Nevfel Oğulları ile Abdüşşems Oğullan Kureyşlilerin tarafını tuttular. Muttalib Oğulları ise Hâşim Oğullarının tarafını tuttular. Bundan dolayı Resûl-i Ekrem Efendimiz Muttalib Oğullarına ihsanda bulundular.

"Musannıf ilh..." Hâvî'l-Kudsi'de zikredilmiştir ki, İmam Ebû Yusuf'a göre ganimetin beşte biri Peygamberimizin hısımlarına, fakir olan yetimlere, yoksullara ve parasız kalmış yolculara sarfedilir. İmam Ebû Yusuf'un bu kavli ile amel ederiz. Bahir sahibi: "Fetva, ganimetin beşte birindenPeygamberimizin hısımlarından zengin olanlarına da verilmesi üzerinedir." demiştir. Bu böyle bilinmelidir.

"Nehirde reddedilmiştir ilh..." Nehir sahibi: "Ganimetin beşte birinden Peygamberimizin fakir olan hısımlarına verileceği bilindiği için ayrıca "fakir olanlarına verilmesi şarttır" diye zikredilmemiştir." demiştir.

"Risaletlerine bağlı bir hükümdür ilh..." Yani Resul i Ekrem Efendimizin ganimetin beşte birindeki hakları risaletleri sebebiyledir. Vefatlarıyla her ne kadar risaletleri kesilmemiş ise de, fakat Resul olarak kendilerinden sonra hiç bir kimsenin kendilerinin yerine geçmesi mümkün olmadığı için sanki "Resul" kelimesinin alınmış olduğu risalet sebebi yok olmuştur.

T E M B İ H : Yukarıda beyan edildiği üzere İmam Şafiî'ye göre Resûl-i Ekrem Efendimizin ganimetin beşte birindeki sehimleri kendilerinden sonra kendi yerine kalan halifeye kalır. O da müslümanların ihtiyaçlarına sarfeder. İmam Şafiî'ye göre, Peygamberimizin ganimetin beşte birindeki sehimleri hükümdar oldukları içindir. Biz Hanefilerce Resul (Peygamber) olduğu içindir. Peygamber Efendimizden sonra resul yoktur. Bundan dolayı vefatlarıyla ganimetin beşte birindeki sehimleri düşmüştür.

"Resûl-i Ekrem Efendimizin kendileri İçin seçtikleri ilh..." Meselâ Bedir savaşında Hz. Ali (RA)'nin öldürdüğü Münebbih b. Haccac'ın "Zülfikar" adındaki kılıcını seçmiştir. Hayber ganimetinden Hz. Safiyye (R.A.)' yi seçmiştir. Ganimet taksim edilmeden böyle kıymetli şeyleri almak Peygamber Efendimizin hasâisinden olduğu halde bu dünyadan ebedî aleme göçmekle düşmüştür. Peygamber Efendimiz sehimlerinden ziyade seçmezlerdi. Şürunbulâli.

METİN

Bir kimse hükümdarın izniyle yahut kuvvet sahibi kimseler dar-ı harbe girip baskın yapsalar, almış oldukları mallardan beşte bir alınır. Çünkü almış oldukları mallar ganimettir. Eğer kuvvet ve kudreti olmayan kimseler hükümdardan izinsiz dar-ı harbe girip birşeyler alsalar, almış oldukları şeylerden beşte biri alınmaz. Çünkü o aldığı şeyler kapma ve çalma yoluyla alınmıştır.

Münye'de zikredilmiştir ki, dört kimse dar-ı harbe girip birşeyler alsalar, aldıkları şeylerden beşte biri alınır. Üç kişi olurlarsa alınmaz.

Hükümdar bir kaç müslümana; kâfirlerden aldığınız maldan beşte bir almam dese bakılır-. Eğer kuvvet ve kudretleri varsa beşte birini düşürmesi caiz değildir. Eğer kuvvet ve kudretleri yoksa beşte birini düşürmesi caizdir

Hükümdarın savaş zamanında mücahidleri harbe tergîb ve teşvik için tenfili mendûbdur. Meselâ hükümdarın: "Kim bir kâfir öldürürse, kâfirin bütün eşyası öldürenin olacaktır." yahut "Kim kâfirlerden bir şey alırsa, o aldığı şey kendisinin olacaktır." demesi tenfildir. Tenfil, bazen mal vermekle veya istikbale tergip ve teşvik etmekle de olur.

Harbe tergip ve teşvik etmek vâcibtir. Bunun hakkında Allah-ü Teâlâ Hâbibine:

"Ey Peygamber, mü'minleri harbe teşvik et." (Enfal Süresi, âyet: 65) âyet-i kerimesiyle emretmiştir. Bu hitab her ne kadar Peygamber Efendimize ise de hükmü hilâfet makamında bulunan islâm hükümdarlarına şâmildir.

İstenileni elde etmeyi gerektiren şeyi seçmek mendûbdur. Mendûb olması Kuduri'nin "beis yoktur" diye tâbir etmesine muhalif değildir. Çünkü "beis yoktur" terkibinin terki evlâ olan şeyde kullanılması umum bir kaide değildir. Hatta musannıfın beyanına göre bunda kullanıldığı gibi mendûbda da kullanılır. Bundan dolayı Mebsût'da müstehabla tâbir edilmiştir.

İZAH

"Bir kimse hükümdarın izniyle ilh..." Hatta zimmî olan bir kimse hükümdarın izniyle dar-ı harbe girip birşeyler alsa, aldığı şeylerden beşte bir alınır. T.

"Beşte bir alınır ilh..." Yani hükümdar almış oldukları mallardan beşte birini alır, geri kalan dört kısım kendilerinin olur. Fetih'de zikredilmiştir ki, hükümdarın dar-ı harbe girmeleri için izin verdiği kimselere yardım etmesi lâzımdır. Nitekim hükümdarın, müslümanları ve dini zayıf düşürmemek için izinsiz dar-ı harbe giren kuvvet ve kudret sahibi kimselere yardım etmesi de lâzımdır. O halde hükümdarın yardımıyla dar-ı harbden mal alan kimseler hırsızlıkla almayıp zorla aldıkları için almış oldukları mallar ganimet olur.

"Eğer kuvvet ve kudreti olmayan kimseler ilh..." Yani üç kimse kuvve-i ve kudret sahibi sayılmaz. İmam Ebû Yusuf'a göre yedi kimse kuvvet ve kudret sahibi sayılmaz. On kimse kuvvet ve kudret sahibi sayılır.

"Tenfili mendûbdur itti..." Tenfil: hükümdarın süvariye sehminden fazla vermesidir. Tenfil "Nefi" den alınmıştır, Nefi, lügatta ziyade manasınadır. Farzdan ve vâcibden ziyade olan namazlara da nafile denilir. Evlâdın evlâdına da nafile denilir.

"Savaş zamanında ilh..." Kudurî sahibi: "Tenfil harb devam ederken caizdir. Harb bittikten sonra hükümdarın tenfilde bulunması caiz değildir." demiştir. Bazı fukâha: "Hükümdarın dar-ı harbde olduğu müddetçe tenfilde bulunması caizdir." demişlerdir. Bunların sözünü Peygamber Efendimizin, Huneyn muharebesi bittikten sonra:

"Her kim bir kâfiri öldürürse, eşyası öldürenin olacaktır." hadîs-i şerifleri te'yid etmektedir. Nehir.

Ben derim ki: Bu söz götürür. Çünkü Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şeriflerini müslümanlar hezimete uğradıklarında onları tekrar savaşa tergib ve teşvik için buyurmuşlardır.

Kuhistânî'de zikredilmiştir ki, "savaş, zamanında" ifadesinde tenfilin savaşa başlamadan önce caiz olduğuna ve savaş bittikten sonra caiz olmadığına işaret vardır. Sirâc'da zikredildiğine göre, ganimet malları islâm memleketine çıkarıldıktan sonra hükümdar tenfilde bulunursa, beytülmâl için alınan beşte birden verebilir. Çünkü ganimetten alınan beşte bir mücahidlerin hakkı değildir. Düşman ordusu hezimete uğradıktan sonra hükümdarın tenfilde bulunması caiz değildir. Çünkü tenfilden maksad, mücahidleri harbe tergip ve teşvik etmektir. Düşman ordusu hezimete uğradıktan sonra buna ihtiyaç yoktur.

METİN

Hükümdar "Her kim bir kâfir öldürürse eşyası öldürenin olsun." deyip kendisi bir kâfir öldürse, öldürdüğü kâfirin eşyası istihsanen Kendisinin olur. Ama ordusuna hitaben "Sizden kim bir kâfir öldürürse eşyası onun olsun" veya "Ben bir kâfir öldürürsem eşyası benim olsun" deyip bir kâfir öldürse, öldürmüş olduğu kâfirin eşyası kendisinin olmaz. Fakat bu ifadeleri söyledikten sonra tekrar umûm olarak "Her kim bir kâfir öldürürse eşyası öldürenin olsun" deyip kendisi bir kâfir öldürdüğü takdirde, öldürdüğü kâfirin eşyası kendisinin olur. Zahîriyye.

Tenfili. ganimetten sehim ve razh alan herkes alabilir. Hata zimmî. tüccar, kadın vs köle de alabilir. Tenfil ancak öldürülmesi mubah olan kimseler hakkında caizdir. Kadın ve deli gibi öldürülmeleri caiz olmayan kimseleri öldüren kimse bunların eşyalarını alamaz.

Hükümdarın tenfil ettiği şeyi mücahidlerin hak etmeleri hususunda öldürenin, hükümdarın "Her kim bir kâfir öldürürse eşyası öldürenin olsun." sözünü işitmesi şart değildir. Çünkü hükümdar ordusunda bulunan her nefere sesini işittirme gücüne sahip değildir. Kumandan tenfilde bulunduğu takdirde ordu harbden dönmedikçe o sene içinde yapılacak savaşların hepsine o tenfil şâmil olur. Her ne kadar kumandan ölse veya azle-düşe bile ikinci kumandan tenfilden men etmedikçe birinci kumandanın tenfili devam eder. Kumandanın "Her kim bir kâfir öldürürse eşyası öldürenin olsun." sözüyle yaptığı tenfil, öldürülmesi lâzım olan her kâfire şâmildir. Çünkü "bir kâfir" kelimesi nekre (belirsiz) olarak şart mânâsına olan "her kim" kelimesinden sonra gelmiştir. Ama kumandan bir kimseye hitaben: "Sen bir kâfir öldürürsen eşyası senin olsun." deyip o da iki kâfir öldürürse, yalnız evvelkinin eşyasını alır. Kumandan: "Filan adlı kâfiri öldürürsen senin için yüz altın vardır." dese, cihâd ücretle olmadığı için bu icare akdi sahih olmaz. Kumandan: "Sen şu kâfirlerin başlarını kesersen sana şu kadar meblağ verilecektir." dese, bu akid sahih olur. Ordu kumandanı bir seriyyeye ganimetten beşte biri ayrıldıktan sonra geri kalan dördünü tenfil edip bu tenfili ordu işitip seriyye işitmese. seriyye için istihsanen bu nefil vardır.

Seriyye: Dörtten dörtyüze kadar olan askeri bir bölüktür. "Seriyyeye" lâfzı geceleyin yürüyüş demek olan "sera" dan alınmıştır. Seriyyeye ganimet mallarının hepsini veya bir kısmını tenfil vermek caizdir. Ama ordunun hepsine birden tenfilde bulunmak caiz değildir. Seriyye ile ordu arasındaki fark Dürer'de zikredilmiştir.

İZAH

"Her kim bir kâfir öldürürse eşyası öldürenin olsun ilh..." Bu ifade öldürülmeleri caiz olan kâfirlere şâmildir. Bu cihetten bu ifade altına, kâfirlerin kiraladıktan askerler, kâfir olan tacirler, efendilerine hizmet eden köleler, dar-ı harbe kaçmış olan mürtedler veya zimmîler, harb edemese bile hasta ve yaralı olan kâfirler, rey sahibi veya çocuğu olması umulan yaşlı kâfirler girer. Çünkü bunların öldürülmeleri caizdir. Bir müslüman, kâfirlerin safında savaşan müslümanı öldürse, öldürülen müslümanın eşyası öldüren müslümanın olmaz. Çünkü her ne kadar kâfirlerin safında savaşan müslümanın öldürülmesi caiz ise de eşyası ganimet olmaz. Nitekim hükümdara isyan eden müslümanların malları ganimet olmadığı gibi. Ancak kâfirlerin safında savaşan müslümanın eşyası kâfirlerin olup kâfirler o eşyayı müslümana ariyet olarak vermişler ise, bu takdirde bu müslümanın eşyası öldüren müslümanın olur. Es-Siyerü'l-Kebir Şerhi.

"O sene içinde ilh..." Es-Siyerü'l-Kebir şerhinde zikredilmiştir ki, kumandan dar-ı harbde savaştan önce tenfilde bulunsa, bu tenfilin hükmü ordu dar-ı harbden çıkıncaya kadar devam eder. Hatta bir müslüman uyuyan bir kâfiri öldürse, eşyası kendisinin olur. Nitekim savaş halinde veya düşman ordusu hezimete uğradıktan sonra öldürdüğü kâfirin eşyası kendisine kaldığı gibi. Ama ordu harb için saf olduktan sonra kumandan tenfilde bulunsa, bu tenfil yalnız bu harbe aid olmuş olur.

"Kumandan ölse ilh..." Es-Siyerü'l-Kebir şerhinde zikredilmiştir ki, yardımcı kuvvetle yeni bir kumandan gelip birinci kumandan azledilmiş olsa, onun tenfili sona ermiş olur. Çünkü azledilmekle onun velayet ve salahiyeti kalmamıştır. Ama yeni bir kumandan gelmeyip birinci kumandan ölse. askerler kendilerine başka bir kumandan tâyin etseler, ölen kumandanın tenfilinin hükmü sona ermiş olmaz. Çünkü tâyin ettikleri ikinci kumandan birinci kumandanın yerine geçmiştir. Ancak ikinci kumandan birinci kumandanın tenfilini iptal eder veya hükümdar orduya hitaben: "Kumandanınız ölürse, falan kimse kumandanınız olacaktır." derse, birinci kumandanın tenfilinin hükmü sona ermiş olur. Çünkü ikinci kumandan hükümdar tarafından tâyin edilmesiyle hükümdarın naibi olmuş olur da sanki hükümdar ilk defa ikinci kumandam tâyin etmiştir. Bu yüzden birinci kumandanın re'yinin hükmü kendisinden daha üstün bir kumandanın re'yile son bulmuştur.

"Filân adlı kâfiri öldürürsen, senin için yüz altın vardır ilh..." Ücret kelimesi söylenirse bu akid icare akdi olmuş olur. Cihâd ücretle olmadığı için bu icare akdi sahih olmaz. Eğer ücret kelimesi söylenmezse bu tenfil olmuş olur.

Es-Siyerü'l-Kebir şerhinde zikredilmiştir ki, kumandan hür olan bir müslümana veya köleye: "Sen kâfirlerden şu süvariyi öldürürsen, sana yüz dinar ücret vereyim." deyip o da onu öldürse, kendisine ücret verilmez. Çünkü ücret lâfzını açık olarak söylediği için kumandanın sözünü tenfile hamletmek mümkün değildir. O halde bu kiralamak olur. Cihâd için adam kiralamak ise caiz değildir. Ordu kumandanı bu ifadeyi bir zimmî için söylese, İmam-ı Azam ile Ebû Yusuf'a göre tâyin edilen ücreti zimmî de alamaz, İmam Muhammed'e göre alır.

İmam Muhammed'e göre harb için adam kiralamak caizdir. İmam-ı Azam ile İmam Ebû Yusuf'a göre caiz değildir. Çünkü cihâd ruhu yok etmektir. Ruhu yok etmek ise insanın işi değildir.

Öldürülecek esirler bulunup ordu kumandanı: "Kim bu esirlerin başını keserse ona on dirhem ücret verilecektir." deyip bu işi bir müslüman veya zimmi yapsa, on dirhem ücreti alır. Çünkü bu cihâd işlerinden değildir. Ordu kumandanı esirleri öldürmek isteyip onları öldürmesi için bir müslüman veya bir zimmîyi kiralasa, İmam-ı Azam ile imam Ebû Yusuf'a göre caiz değildir, İmam Muhammed'e göre caizdir.

Kumandan: "Her kim düşmandan bin dirhem ganimet getirirse, kendisine iki bin dirhem verilecektir." deyip bunun üzerine bir kimse bin dirhem ganimet getirse, kendisine getirmiş olduğu bin dirhemden fazla ganimet verilmesi lâzım gelmez. Fakat ordu kumandanı: "Her kim düşmanın bir neferini esir ederse, kendisine onunla beraber beş yüz dirhem verilecektir." dese, kumandanın bu şarta riayet etmesi lâzım gelir. Çünkü bu ifade ile düşmanın yenilmesi istenilmektedir, önceki ifade ile mal istenilmektedir.

Kumandan: "Her kim düşman hükümdarını öldürürse, kendisine on bin dinar verilecektir." deyip bunun üzerine bir müslüman nefer onu öldürse, kendisine tâyin edilen mikdar verilir. Ordu savaş için saf oldukları zaman kumandan: "Her kim bir düşman başı getirirse, kendisine yüz dinar verilecektir." dese, baş ile kâfirlerin erkeklerinin başı murad edilir. Çünkü bu halde maksud olan harbe tergib ve teşvik etmektir.

"Dürer'de zikredilmiştir ilh..." Dürer'in ibaresi şöyledir: Siyer-i Kebir'den naklen Nihâye'de zikredilmiştir ki, hükümdar bütün orduya: "Ganimet olarak elde ettiğiniz malların beşte biri alındıktan sonra geri kafan nefil olarak sizin olacaktır." dese, bu caiz olmaz. Çünkü tenfilden maksad yiğitleri harbe teşvik etmektir. Bu ise ancak bazılarına sehimlerinden ziyade bir şey vermekle olur. Ordunun hepsine tenfilde bu faide yoktur. Aynı zamanda alınan ganimet ordunun hepsine nefil olarak verilip aralarında eşit olarak taksim edildiğinde süvarilerin fazla olan sehimlerini ibtal vardır.

METİN

Ganimet malları İslâm memleketine çıkarıldıktan sonra tenfil, ancak beytülmâl için alınan beşte birden caizdir. Çünkü beşte birin bir sınıfa sarfedilmesi caizdir. Nitekim yukarıda geçmiştir. Bir kâfirin eşyası (selebi); bindiği hayvanı, elbisesi, silâhı ve bindiği hayvanın üzerinde bulunan malları değildir.

Tenfilin hükmü, ondan başkalarının hakkını kesmektir. Yoksa mülkünü kesmek değildir. Çünkü ganimet İslâm memleketine getirilmeden önce ganimette mücahidlerin hakları sabit olmaz. Hükümdar: "Her kim kâfirlerden bir cariye elde ederse, cariye onun olsun." dese de mücahidlerden biri bir cariye elde etse, cariye âdet görerek temizlense bile ona cinsî yakınlıkta bulunması veya onu satması caiz olmaz. Nitekim dar-ı harbde bir cariyeyi bir kimse hırsızlık yoluyla alıp, cariye âdet görerek temizlense bile orada cariyeye cinsî yakınlıkta bulunması icmâen helâl olmadığı gibi. Öldürülen bir kâfirin eşyası tenfil olunmadıkça ganimet olarak bütün mücahidlerin olur. Çünkü Peygamber Efendimiz, Habîb b. Seleme'ye hitaben:

"Öldürdüğün kâfirin eşyasından sana bir şey yoktur. Ancak hükümdarın gönül hoşluğu ile sana verdiği vardır." buyurmuşlardır. Buna göre Peygamber Efendimizin kâfirin eşyası hakkındaki:

"Bir kimse bir düşmanı öldürürse, ölenin eşyası öldürenindir." hadîs-i şerifini biz Hanefiler tenfile hamlederiz. Bu suretle iki hadîs-i şerifin arasını bulmuş oluruz.

Şarih der ki: Müftü Ebussûud'un Mâruzat'ında Ebussûud hazretlerine: "Bu zamanda mücahidlerin aralarında ganimet inallarının meşru bir surette taksim edilmesinde şübhe bulunduğuna göre, bunlardan satın alınan cariyelere cinsî yakınlık helâl olur mu?" diye sorulmuş, Ebussûud hazretleri: "Zamanımızda meşru bir surette taksim bulunmamaktadır. Fakat 948 tarihinde sultan tarafından umum tenfil vâki olmuştur. Artık ganimet mallarından beşte biri verildikten sonra ilk baştan itibaren şübhe bakî kalmaz." diye cevap vermiştir. Bu mesele böylece bilinmelidir, işin hakikatini Allah-ü Teâlâ Hazretleri bilir.

İZAH

"Ganimet malları İslâm memleketine çıkarıldıktan sonra ilh..." Yani ganimet malları islâm memleketine çıkarıldıktan sonra tenfil caiz olmadığı gibi ganimet mallan elde edildikten sonra dar-ı harbde de tenfil caiz olmaz.

"Bir kâfirin eşyası ilh..." Yani kumandan: "Her kim bir kâfir öldürürse, ölenin eşyası öldürenin olsun." dese, mücahidlerden biri bir kâfir öldürdüğünde, öldürdüğü kâfirin atı. atının üzerindeki malları, heybesinde veya bejinde bağlı olan altını, gümüşü, yüzüğü, bileziği, kemeri, elbisesi, silâhı kendisinin olur. Nehir.

"Tenfilin hükmü, ondan başkalarının hakkını kesmektir ilh..." Yani mücahidlerin hakkını kesmektir. Bu takdirde tenfilden beşte bir alınmaz. Mücahid dar-ı harbde ölürse veresesine miras olarak intikal eder.

Ben derim ki: Tenfilin diğer bir hükmü de süvari ile piyadenin eşit olarak hak almasıdır.

"Mülkünü kesmek değildir ilh..." İmam-ı Azam ile imam Ebû Yusuf'a göre ganimet malları İslâm memleketine çıkarılmadan önce onda mücahidlerin mülkü sabit olmaz, imam Muhammed'e göre sabit olur. Hatta ganimet malını zayi ye telef eden öder.

Ben derim ki: İmam-ı Azam ile İmam Ebû Yusuf'a göre "mülk sabit olmaz" ile tam mülk sabit olmaz, mânâsını murad etmişlerdir. Yoksa dar-ı İslama çıkarılmayan ganimet malında mücahidlerin mülkleri noksan olarak sabit olur. Bu yüzden ölen mücahidlerin sehimleri vereselerine miras olarak intikal eder. Dürr-i Müntekâ.

"Öldürülen bir kâfirin eşyası ilh..." İmam Şafii'ye göre öldürülen bir kâfirin eşyası öldürenin olur.

"Sultan tarafından umum tenfil vâki olmuştur ilh..." Yani sultan: "Her kim kâfirlerden bir şey alırsa kendisinin olacaktır." demek suretiyle umum tenfilde bulunmuştur. Bu surette yapılan tenfil şahindir. Ama sultan orduya hitaben: "Kâfirlerden ganimet olarak aldığınız mallar hepinizin olacaktır," dese bu şekilde yapılan tenfil yukarıda geçtiği üzere sahih değildir.

Sultanın umum olarak tenfili caiz olduğuna göre kendisi öldükten sonra veya azledilip yerine başka sultan geçtikten sonra bu umum tenfilin devam edebilmesi için, ikinci sultanın da yeniden umum tenfilde bulunması lâzımdır.

"Ganimet mallarından beşte biri verildikten sonra ilh..." Yukarıda geçmiştir ki, hükümdar umum tenfilde bulunduğu takdirde ondan beşte birinin verilmesi lâzım gelmez. Nitekim tenfilde süvari ile piyadeler eşittir. Çünkü zamanımızda taksim edilmemekte ve beşte biri verilmemektedir. Ganimet mallarının beşte birinin verilmesinin farz olduğuna göre beşte biri verilmeyen ganimet mallarında nasıl şübhe bulunmaz!

Zamanımızdaki sultanın umum tenfilde bulunup bulunmadığını bilmediğimiz için ganimet mallarındaki şübhe bakîdir. Birisi buna "Zamanımızda ganimet mallarının taksim edilmemesi, hükümdarın umum tenfilde bulunduğunun delilidir." diye cevap veremez. Çünkü zamanımızın orduları islâm beldelerinden olsa bile zorla, yağma, kapma suretiyle alıyorlar. Hatta almış oldukları malların, müslüman sahihleri ortaya çıktıklarında malları kendilerine para ile verilmektedir. Buna göre onların hallerini iyiye yormak mümkün değildir. Keza bu zamanın hâkimleri ve ordu kumandanları tenfilde bulunmuyor, ganimeti taksim etmiyor ve beşte birini de vermiyorlar. O halde zamanımızda ganimetten alınan malın hükmü, ganimetten hainlikle alınan malın hükmü gibidir.

Es-Siyerü'l-Kebir şerhinde zikredilmiştir ki, ganimetten hıyanetlikle bir şey aşıran kimse pişman olup ordu dağıldıktan sonra aşırmış olduğu şeyi hükümdara getirse, hükümdar muhayyer olup dilerse onu tekrar getirene verip hak sahihlerine yermesini emreder. Dilerse onu ondan alıp beşte, birini hak sahiblerine verir. Geri kalan dört kısmı buluntu gibi olur. Hak sahiblerini bulamazsa onu ya tesadduk eder veya beytülmâla koyup üzerine emrini yazar. Ganimetten hainlikle bir şey aşıran kimse aşırdığı şeyi hükümdara getirmezse bakılır; eğer hak sahiblerini bulamazsa onu tesadduk etmesi müstehabdır. Eğer hak sahiblerini bulursa, onun hükmü buluntunun hükmü gibi olur. Nitekim buluntuda olduğu gibi hükümdara verilmesi evlâdır. Çünkü ondan beşte biri alınıp hak sahihlerine verilir. Bir mücahidin ganimet malı taksim edilmeden önce sehmini satması bâtıldır. Nitekim taksim edilmeden önce sehmini âzâd etmesi bâtıl olduğu gibi.

Hâvi'de zikredilmiştir ki, bir kimse kendisinden beşte bir alınmamış olan esir bir cariyeyi ordu kumandanından satın alsa, bu alım satım sahih olup bu cariye kendisine helâl olur. Cariyeden alınacak beşte bir cariyenin kendisinden değil parasından vâcib olur.

Bir kimsenin yanında emânet mal bulunup emânet bırakan kimse ölüp veresesi olmasa, emanetçi fakir olursa o malı kendisi kullanır, zengin olursa fakirlere verir. Çünkü beytülmâla vermiş olsa fakirlere sarfedilmeyip zayi olur. Bezzâziye.

Bir kimse ganimetten bir cariye satın alsa bakılır; eğer satın alan kimse ganimetten ayrılan beşte birden sehim alanlardan olursa, cariyeden alınacak olan beşte biri kendi nefsine sarfeder. Eğer beşte birden sehim alanlardan olmayıp fakat zengin olan afim gibi başka yoldan beytülmaldan sehim alanlardan olursa cariyeyi beşte birden sehim alan fakire mülk olarak vermeli, sonra ondan cariyeyi satın almalı veya cariyeden alınacak olan beşte biri fakire mülk olarak vermeli, sonra ondan cariyenin beşte birini satın almalıdır. Çünkü böyle yapmadan cariyeyi kendi nefsine sarfetse, cariyeden alınacak olan beşte bir fakirlerin hakkı olarak kalır da cariyeye cinsî yakınlıkta bulunması helâl olmaz.

Bana göre bu mesele şöyle halledilmelidir: Ganimet malı islâm memleketine getirildikten sonra mücahidler ile beşte birden sehim alanlar arasında ortak olur. Yukarıda geçtiği üzere ganimet malı islâm memleketine getirildikten sonra mücahidlerden ölenlerin sehimleri vereselerine miras olarak kalır. Fakat ganimet malından sehim alacak olanlar bilinmeyip onları bilmek umudu da kalmayınca, ganimet malı muayyen kimseler arasında ortak olmaktan çıkıp bütün müslümanların hakkı olmak üzere beytülmâldaki diğer mallar gibi beytülmâl haklarından olmuş olur. Beytülmâldaki mallarda bütün müslümanların hakkı vardır. Fakat bu ,hak mülkiyet yolu ile değildir. Çünkü beytülmâlda hakkı olan bir kimse öldüğü takdirde hakkı miras olarak vereselerine kalmaz. Ganimet malı islâm memleketine çıkarıldıktan sonra mücahidler dağılıp onları bulmak imkânı olmadığı takdirde ganimet malı beytülmâla kalır. Kendisinden beşte bir de alınmaz. Buna göre beytülmâlda hakkı olan bir kimse beşte biri alınmamış bir cariyeyi beytülmâldan satın almış olduğu takdirde cariyeden alınacak olan beşte bir sehmini kendi nefsine sarfetmesi caizdir.

Şafiî muhakkıklarından Seyyid Semhudî risalesinde zikretmiştir ki; babam bana odalık bir cariye aldı. Sonra babam zamanımızın muhakkiki AllâmeCelâl-i Mahalli ile ganimet malları ve beytülmâl vekilinden mal satın alma hususunda konuşup ona: "Beytülmâldaki alamadığımız hakkımız olan malları zafer yoluyla alıyoruz. Çünkü bu cariye şer'î surette taksim edilmeyen ganimet mallarından olduğu takdirde hak sahihleri bilinmediği için cariye beytülmâla aid olmuş olur." dedi. Bunun üzerine Celâl-i Mahalli: "Evet, sizin beytülmâlda bir çok bakımdan haklarınız vardır." dedi. Bu, Bezzâzlye ve Kınye'den nakledilene muvafıktır, işin hakikatini Allah-ü Teâlâ bilir.

 

 

 

 

 

KÂFİRLERİN BİRBİRİNİ VEYA BİZ MÜSLÜMANLARIN MALLARINI İSTİLÂLARI BEYANINDA BÂB

 

İstilâ, lügatta mutlaka gâlib ve üstün olmak manasınadır, Fıkıh ıstılahında, bir kavmin mallarını veya memleketini diğer bir kavmin üstünlük yoluyla elde etmesinden ibarettir. Dar-ı harbde bir kâfir diğer bir kâfiri esir edip malını alsa ona mâlik olur. Çünkü av gibi mubah olan malı istilâ etmiştir. Kâfirler islâm memleketinden zimmîleri esir etseler, onlara mâlik olamazlar. Çünkü zimmîler hürdürler.

Biz müslümanlar kâfirlere üstün gelip onların esir ettiklerini bulup alsak, onların mallarına kıyasla o esirlere de mâlik oluruz.

Kâfirler biz müslümanların mallarını istilâ edip -her ne kadar bu mallarımız mümin köle olursa da- memleketlerine götürseler, onlara mâlik olurlar. Mâlik olmaları mubah olan malı istilâ ettikleri için değildir. Çünkü ehl-i sünnet mezhebinden sahih olan kavle göre eşyada asıl olan tevakkufdur. Eşyada asıl olar. mubah olması, Mutezile'nin mezhebidir. Belki kâfirlerin müslümanların mallarına mâlik olmaları, bir kimsenin mülkü olan malı dokunulmaz olup başka şahısların o malı koruması şer'î hükümlerdendir. Kâfirler ise şer'î hükümler ile muhatab değildirler. Biz müslümanların malları onlar hakkında dokunulmaz mallardan değildir. Bu cihetten o mallara mâlik olurlar. Nitekim Mecmâ sahibi şerhinde bu bahsi incelemiştir. Kâfirler mallarımızı aldıkları takdirde mallarımızı kurtarmak için onların arkasına düşmek biz müslümanlara farzdır. Mallarımızı aldıktan sonra müslüman olsalar, mallarımız kendilerinden alınmaz.

Kâfirler, müslümanların mallarını memleketlerine götürdükten sonra müslüman mücahidler onlara üstün gelerek götürmüş oldukları malları onlardan alsalar, bakılır; eğer eski sahibleri mallarını müslüman mücahidler arasında taksim edilmeden önce bulurlarsa, onlara meccanen mâlik olurlar. Eğer taksim edildikten sonra bulurlarsa ve mallan da kıyemiyyât (çarşı ve pazarda benzeri bulunmayan yahut bulunsa da aralarında fazla fiat farkı bulunan mallar) dan olursa, mümkün olduğu kadar iki tarafın zararını önlemek için mücahidlere verildiği gündeki kıymetiyle alabilirler. Bu mallar misliyyât (aralarında fazla fiat farkı olmayıp, kendileri gibi pazarda bulunan mallar) dan olursa taksim edildikten sonra onları almaya yol yoktur. Zira bunları kendi misliyle almakta bir fâide yoktur. Eğer taksim edilmeden önce mallarını bulurlarsa, onları meccanen alırlar. Nitekim yukarıda geçmiştir.

Kâfirler zorla müslümanlardan almış oldukları mallan islâm memleketinden çıkarmadan müslüman mücahidler kâfirlerden o malları geri alsalar, eski sahihleri mallarını gerek taksimden önce olsun ve gerekse taksimden sonra olsun meccanen alırlar.

İZAH

"Kâfirlerin birbirini veya biz müslümanların mallarını istilâları ilh..." Musannıf biz müslümanların kâfirleri istilâ etmemizin hükmünü beyan edince kâfirlerin birbirlerini ve biz müslümanları istilâ etmelerinin hükmünü anlatmaya başladı. Fetih.

"Dar-ı harbde ilh..." Kâfirler dar-ı harbde birbirinden istilâ yoluyla aldıkları mallara, esirlere derhal yani bunları daha kendi memleketlerine götürmeden mâlik olurlar. Meselâ kâfir Türkler ile kâfir Hintliler, kâfir Rumları istilâ edip onları Hindistan'a götürseler, bu esirlere Hintli kâfirler mâlik olduğu gibi, kâfir Türkler de mâlik olurlar.

"Zimmîleri esir etseler ilh..." Kâfirler İslâm memleketinden zimmîlerin mallarını zorla alsalar, kendi memleketlerine götürmedikçe mâlik olamazlar. Bir zimmî geri dönmek üzere dar-ı harbe gittiğinde müslümanlar onun gitmiş olduğu dar-ı harbi zabdedip onu esir etseler, ona mâlik olamazlar. Çünkü onun müslümanlarla yapmış olduğu zimmet ahdi bakîdir.

"Onların mallarına kıyasla ilh..." Yani müslüman mücahitler kâfirlere üstün geldiklerinde onların mallarına mâlik oldukları gibi onlar tarafından esir edilmiş olan diğer kâfirlerin mallarına da - her ne kadar bu esir edilmiş kâfirler ile müslümanlar arasında antlaşma bulunsa bile - mâlik olurlar. Çünkü müslümanlar onların ahdini bozmamışlardır. Ancak onların mülkünden çıkan malları almışlardır.

TENBİH: Nehir'de zikredilmiştir ki, dar-ı harbde bir kâfir çocuğunu bir müslümana satsa, İmam-ı Azam'a göre caiz değildir. Ama müslümana çocuğu geri vermesi için cebir olunmaz, İmam Ebû Yusuf'a göre kâfir dâva, ettiğinde cebrolunur. Bir kâfir çocuğu ile beraber islâm memleketine emanla gelip çocuğunu satsa, ittifakla bu satış caiz değildir.

"Kâfirler biz müslümanların mallarını istilâ yoluyla memleketlerine götürseler mâlik olurlar ilh..." İmam Mâlik ile İmam Ahmed'in kavilleri de böyledir. Böyle kâfirlerden bir müslüman yenilecek bir şey veya cariye satın alsa, bunlar kendisine helâl olur. Çünkü Allah-ü Teâlâ (Haşr Sûresi, âyet: 8) âyet-i kerîmesinde memleketlerinden ve mallarından mahrum edilerek çıkarılmış olan muhacirlere fakir ismini vermiştir. Bu âyet-i kerîme hicret eden müslümanların mallarına kâfirlerin mâlik olduğuna delâlet etmektedir.

Malına erişemeyen bir kimseye fakir denilmeyip parasız kalmış yolcu denilir. Bundan dolayı sadaka "âyetinde (Tevbe Sûresi, âyet: 60) parasız kalmış yolcular fakirler üzerine atfedilmişlerdir.

"Mâlik olmaları mubah olan malı istila ettikleri için değildir ilh..." Bu ifade Hidâye sahibini reddetmek içindir. Hidâye sahibi: «İmam Şafiî'ye göre kâfirler müslümanların mallarına mâlik olamazlar. Zira dokunulmaz olan mâlları istilada bulunmuş olmaları haklarında mâlikiyyeti ifade etmez. Biz Hanefilerce kâfirler mubah olan malı istila etmişlerdir. Günkü malın dokunulmazlığı Allah-ü Teâlâ'nın: "Yerde ne varsa hepsini sizin (faideniz) için yaratan O (Allah-ü Teâlâ) dur." (Bakara Sûresi, âyet: 29) kavl-i kerîmine münafi olarak sabit olmuştur. Zira bu âyet-i kerime bütün malların dokunulmaz değil, mubah olmasını gerektirir. Fakat malın dokunulmaz olmasının sebebi, sahibinin ondan faydalanma imkânı bulması içindir. Buna göre kâfirler istila yoluyla müslümanların mallarını memleketlerine götürüp asıl sahiblerinin onlardan faydalanma imkânı kalmayınca, mallar eski mubah olan hallerinedönerler.» demiştir.

"Ehli sünnet mezhebinden sahih olan kavle göre eşyada asıl olan tevakkuftur İlh..." Hidâye sahibinin "Eşyada asıl olan mubah olmasıdır." ifadesi Mutezile'nin görüşüdür. Ehli sünnet mezhebinden sahih olan kavle göre eşyada asıl olan tevakkufdur. Yani mubah veya haram olduğuna dair şer'î bir delil gelinceye kadar durulur ve bunlardan biriyle hüküm verilemez. Biz Hanefilerce malın dokunulmazlığı seri hitabla sabittir. Kâfirler hakkında malların dokunulmaz olması zahir değildir. Çünkü kâfirler şeriatla muhatab değildirler, imam Şafiî'ye göre kâfirler şeriatla muhatabdırlar. Bu bakımdan kâfirlerin böyle dokunulmaz mallara istilada bulunmuş olmaları, haklarında mâlikiyyeti ifade etmez. Bu, Mecma şerhi Menba'da zikredilenin hülâsasıdır

Ben derim ki: Bu, birkaç bakımdan söz götürür:

1) Hidâye sahibi "Eşyada asıl olan mubah olmasıdır." demek istememiştir. Çünkü eşyada asıl olan mubah olması mıdır, haram olması mıdır veya tevakkuf mudur? Bu husustaki ihtilâf şeriat gelmeden önceye aiddir. Hidâye sahibi ise şeriat geldikten sonra delil ile eşyada asıl olan mubah olmasını isbat etmiştir. Malın dokunulmazlığı mülk sahibinin malından faydalanması gibi ârizî bir sebebten dolayı sabit olmuştur.

Usul-i Pezdevî'de: "Şeriat geldikten sonra haram olduğuna dair delil bulunmadıkça icma ile malların mubah olmasıdır. Çünkü Allah-ü Teâlâ: "hüvellezi haleka leküm mâ filardı cemîan"kavl-i kerîmi ile bütün malları mubah kılmıştır." diye zikredilmiştir.

2) Kâfirler imân ile, içki haddinden başka ukûbât (cezalar) ile ve muameleler ile muhatabdırlar ibâdetler ile muhatab olmalarında ihtilâf vardır. Nitekim bu bahis cihâd bahsinin evvelinde beyan edilmiştir.

3) "Kâfirler hakkında malların dokunulmaz olması zahir değildir." ifadesinin mânâsı "mallar onlar için mubahtır" demektir. "Bu ifadede eşyada asıl olan mubah olmasıdır." diyenlerin kavline dönüş vardır.

4) "Eşyada asıl olan mubah olmasıdır.""görüşünü Mutezile'ye nisbet etmek usûl kitablarında beyan edilene muhaliftir, İbn-i Hümâm'ın "Tahrir" isimli kitabında Hanefi ile Şafiî cumhur fukahasının muhtar olan kavline göre; "Eşyada asıl olan mubah olmasıdır." denilmiştir.

Usûl-i Pezdevî şerhinde Allâme Ekmel diyor ki: Biz Hanefilerin ve Şâfiîlerin ekseri fukâhasına göre, şeriatın mubah veya haram kılması caiz olan eşyanın şeriat gelmeden önce mubah olmasıdır ki, eşyada asıl olan budur. Hatta şeriat kendisine erişmeyen kimsenin dilediğini yemesi mubahdır. Buna İmam Muhammed İkrah Bahsinde "Laşenin yenmesi, şarabın içilmesi ancak şeriat tarafından yasak edilmekle haram olmuştur." diyerek "mubahın asıl, haramın yasak sebebiyle sonradan olduğuna" işaret etmiştir. Bu, Cübbaî, Ebû Haşim ve Zahirîlerin kavlidir.

Biz Hanefiler ile Şâfiilerin bazı fukâhasına ve Bağdat Mutezilesine göre, eşyada asıl olan haram olmasıdır.

Eşariler ile bütün hadîscilere göre eşyada asıl olan tevakkufdur. Hatta şeriat kendisine erişmeyen kimse bekleyip hiç bir şey yiyip içmez. Eğer bir şey yiyip içerse, onun fiil helâl ve haram ile vasıflanmaz.

Bağdatlı Abdülkahir bunun mânâsı, "sevaba ve günâha girmez" demektir, demiştir. Şeyh Ebû Mansûr da buna meyletmiştir.

"Onların arkasına düşmek biz müslümanlara farzdır ilh..." Yani kâfirler müslümanların mallarını elde ederek dar-ı harbe götürmek isteseler, müslüman memleketinde bulundukları müddetçe bunları onların elinden almak için arkalarına düşmek farzdır. Elde ettikleri malları dar-ı harbe götürmüş olurlarsa, artık takib etmek farz olmaz. Evlâ olan takib edilmesidir. Ama kadınlar ite çocukları dar-ı harbe götürmüş olurlarsa, onları takib etmek farzdır. Meğerki kuvvet ve imkân mevcud bulunmasın.

"Mallarını müslüman mücahidler arasında taksim edilmeden önce bulurlarsa, onlara meccanen mâlik olurlar ilh..." Bir kâfir emanla islâm memleketine girip bir müslümanın malını çalar ve memleketine götürse, sonra onu başka bir müslüman satın alıp islâm memleketine getirse, eski sahibi malını ondan meccanen alır.

Keza bir köle dar-ı harbe kaçtıktan sonra bir müslüman tacir onu satın alıp getirse, eski sahibi kölesini ondan meccanen alır. Muhit, Kuhistânî.

"Kıymetiyle olabilirler ilh..." Asıl mal sahteleri ölse, verese için mücahidin etinde bulunan malı kıymetiyle alma hakkı yoktur. Çünkü mücahidin elindeki malı kıymetiyle alıp almama arasındaki muhayyerlik miras olarak vereseye intikâl etmez.

Hâniyye'den naklen Sâihânî'de zikredilmiştir ki, bir kâfir bir müslümandan esir ettiği köleyi dar-ı harbe götürdükten sonra müslüman bir tacir o köleyi kâfirden satıp alıp islâm memleketine getirdikten sonra asıl sahibi ölse, İmam Muhammed'e göre vereselerin hepsi o köleyi alabilir. Ama vereselerinden bir kısmı alamaz, İmam Ebû Yusuf'a göre vereselerin o köleyi olma hakkı yoktur.

TENBİH: Müslüman mücahidler mağlub ettikleri bir düşmanın elinden vaktiyle müslümanlardan zorla alıp memleketlerine götürmüş okluktan köle ve mallan geri alıp islâm memleketine getirilip bu mallar mücahidler arasında taksim ettikten sonra sehmine köle düşen mücahid köleyi âzâd etse köle âzâd olur, eski sahibinin hakkı bâtıl olur. Sehmine köle düşen mücahid köleyi satmış olursa, eski sahibi köleyi parayla alabilir. Satışı bozamaz. Şürunbulâli.

"İki tarafın zararını önlemek için ilh..." Zira eski sahibi, rızası yok iken mülkünün elinden çıkmasıyla zarar görür. Hissesine düşen mücahidin elinden de meccanen alınmasıyla zarar görür. Çünkü mücahid onu ganimetteki sehmine karşılık olarak almıştır. Buna göre mümkün olduğu kadar her ikitarafın hakkına riayet etmek için bu malın eski sahibine bunu kıymetiyle almak selâhiyeti verilmiştir.

Ganimet taksim edilmeden önce o mal bütün mücahidlerin mülküdür. Bu maldan her birine elinden çıkmasıyla üzülecek mikdar hisse isabet etmez. Bu yüzden zarar görmezler. Bunun için taksim edilmeden önce eski mal sahibleri mallarını alırlar. Dürer.

METİN

Bir tacir kâfirlerin istilâ yoluyla elde etmiş olduğu müslüman mallarını onlardan satın alarak islâm memleketine getirirse, eski sahibleri bu malları o tacirin vermiş olduğu para ile diğer bir mal karşılığında satın almış ise, vermiş olduğu malın kıymetiyle eğer kâfirler tarafından kendisine hibe edilmekle veya fâsid akidle mâlik olmuşsa, mallarının kendi kıymetleriyle alabilirler.

Bahır'da zikredilmiştir ki, tacir mallan kâfirlerden şarab veya domuz karşılığı satın alsa, eski sahibleri onları ittifakla şarab ve domuzla alamayıp kendilerinin kıymetleriyle alırlar.

Keza tacir misliyattan olan malları veresiye olarak, kendilerinin misliyle yahut mikdar ve vasıf itibariyle kendilerinin misliyle sahih veya fâsid akidle satın alsa, eski sahihlerinin almalarında faide olmadığı için yine onları almazlar. Ama mikdar itibariyle az ile veya vasıf itibariyle düşük mal ile satın alsa, eski sahiblerinin almalarında fayda olduğu için mallarını alabilirler. Bu fidye olup karşılık olmadığı için bunda riba (faiz) olmaz.

Kâfirlerin istilâ yoluyla memleketlerine götürmüş oldukları bir köleyi müslüman bir tacir, onlardan satın alarak İslâm memleketine getirse de kölenin gözü çıkarılıp veya eli kesilip tacir ersi (uzvunun diyeti) ni alsa yahut kölenin gözünü, satın alan tacir çıkarmış olsa, kölenin eski sahibi muhayyer olup dilerse tacirin kâfirden satın almış olduğu paranın hepsiyle alır, ersi alamaz; dilerse köleyi hiç almaz. Tacir ile eski mal sahibi paranın mikdarında ihtilâf etseler, şâhid bulunmadığı takdirde yeminiyle tacirin sözü kabul edilir. Ama biri şâhid getirirse onun şahidi kabul edilir. Çünkü şâhid açıklayıcıdır. Eğer her ikisi de şâhid getirirse, eski sahibinin şahidi kabul edilir. İmam Ebû Yusuf'a göre, tacirin şahidi kabul edilir. Nehir.

Kâfirler bir kimsenin kölesini esir edip memleketlerine götürdükten sonra müslüman bir tacir o köleyi satın alıp islâm memleketine getirse, bundan sonra o tacirin elindeyken kâfirler o köleyi tekrar esir ederek memleketlerine götürseler, sonra başka bir müslüman tacir o köleyi satın alıp İslâm memleketine getirse, birinci tacir ikinci tacirden parasıyla alır. Çünkü köle birinci tacirin mülkünde iken ikinci defa esir edilmiştir, ikinci tacirden o köleyi iki kat parasını vererek alır. Çünkü birinci tacire köle iki fiata mal olmuştur. Birinci tacirin parası zayi olmaması için eski sahibi ikinci tacirden köleyi alamaz. Kâfirler harb neticesinde müslümanlardan hür, müdebber, ümm-i veled, mükâteb elan erkek ve kadınları esir ederek memleketlerine götürseler onlara mâük olamazlar. Çünkü onlar bir bakıma hürdürler.

Sonra müslümanlar kâfirleri yenerek bunları geri alsalar, ganimet taksini edilmeden önce eski sahibleri bunları meccanen alırlar. Ganimet taksim edildikten sonra sehimlerine düşen mücahidtere beytülmâldan kıymetleri verilir. Biz müslümanlar kâfirlere galip gelince onların her şeylerine mâlik oluruz. Çünkü şer'i şerif cinayetlerini cezalandırmak için onların dokunulmazlığını kaldırmıştır.

İslâm memleketinden bir hayvan dar-ı harbe kaçsa, istilâ gerçekleştiği için ona mâlik olurlar. Çünkü hayvanın İslâm memleketinden çıkmasında ona yardım edecek bir el yoktur, İslâm memleketinden dar-ı harbe müslüman bir köle kaçıp da kâfirler onu zorla yakalasalar, ona mâlik olamazlar. Çünkü İslâm memleketinden çakmakla kendi kendine mâlik oldu da başkasının kendisine mâlik olmasına mahal kalmadı. İmameyn'e göre, kâfirler buna mâlik olurlar. Ama -Allah'a sığınırız- köle mürted olduktan sonra dar-ı harbe kaçıp kâfirler onu yakalasalar, ittifakla ona mâlik olurlar.

Bir köle bir ot ve eşya ile birlikte dar-ı harbe kaçıp müslüman bir tacir onları kâfirlerden satın alıp islâm memleketine getirse, kölenin eski sahibi köleyi meccanen alır. Çünkü kâfirler köleye mâlik olamazlar. At ile eşyalarını para ile alır. Çünkü kâfirler bunlara mâlik olurlar.

Müstemen (pasaportlu kâfir), müslüman veya zimmî bir köleyi satın alıp memleketine götürse, bu müslüman veya zimmî köle âzâd olur. Çünkü islâm memleketiyle dar-ı harbin birbirinden ayrı olması âzâd etme yerine geçer. Nitekim kâfirler müslüman bir köleyi istilâ yoluyla kendi memleketlerine götürdükten sonra köle dar-ı harbden İslâm memleketine kaçsa âzâd olur.

Musannıf "müstemen, müslüman veya zimmî bir köleyi satın alıp memleketine götürürse âzâd olur" diye kayıdlamıştır. Çünkü müstemen olmayan bir kâfir müslüman veya zimmî bir köleyi satın alıp memleketine götürse, ittifakla bu müslüman veya zimmî köle âzâd olmaz. Çünkü buâ Nehir. Nitekim kâfirlerin bir kölesi dar-ı harbde müslüman olup sonra müslüman memleketine yahut dar-ı harbde olan ordumuza gelse yahut dar-ı harbde onu bir müslüman veya zimmî veya kâfir satın alsa veyahut onu satışa arzetse, satın alacak olan kabul etsin veya etmesin yahut müslümanlar bu kâfirlere üstün gelseler, bu dokuz surette köle âzâd edilmeksizin ve hiç bir kimsenin ona velâsı olmaksızın âzâd olmuş olur. Çünkü bu suretlerdeki azada "hükmen âzâd" denilir.

Zeylaî'de zikredilmiştir ki, bir harbî (kâfir) kendi kölesinin elinden tutup gitmesi için müsaade etmediği halde "sen hürsün" dese, İmam-ı Azam'a göre köle âzâd olmaz. Çünkü köleyi dili ile âzâd etmiş, fakat eliyle âzâd etmemiştir.

İZAH

"Onların her şeylerine mâlik oluruz ilh..." Kâfirlerin hükümdarı bir müslümana hür olan kâfirlerden bir şahsı hediye olarak verse, müslüman ona mâlik olur. Ancak vermiş okluğu şahıs müslümanın akrabası olursa müslüman ona mâlik olamaz.

Bir müslüman dar-ı harbe eman ile girip kâfirlerden birinin çocuğunu satın aldıktan sonra onu zorla İslâm memleketine^getirse, çocuğa mâlik olur. Dar-ı harbde iken çocuğa mâlik olup olmamasında ihtilâl vardır. Esah olan kavle göre mâlik olmaz. Nitekim Muhît'te de böyle zikredilmiştir. Bu ifade "kâfirlerin memleketlerinde hür olduklarını" bildirmektedir. Halbuki kâfirlere hiç bir kimse mâlik olmasa bile onlar kendi memleketlerinde köledirler. Nitekim Mûstesfâ. Kuhistânî ve Dürr-i Müntekâ gibi mu'teber kitablarda böyle zikredilmiştir.

Ben derim ki: Âzâd Bahsinde beyan edilmiş olduğu üzere "kâfirler köledirler" ifadesinin mânâsı "müslümanlar onları istilâ ettikten sonra köledirler" demektir, istilâ edilmeden önce onlar hürdürler. Zira Zahîriyye'de zikredilmiştir ki, bir kimse kölesine "senin nesebin hürdür" yahut "senin aslın hürdür" dese, eğer kölenin esir edilmiş olduğu bilinirse âzâd olmaz, bilinmezse âzâd olur. İşte bu, kâfirlerin, hür olduğuna delildir; Muhit'de zikredilen de buna delildir.

"Dar-ı harbe müslüman bir köle kaçıp da ilh..." Yani kaçan kölenin müslüman veya zimmînin kölesi olması arasında fark yoktur. Musannif "dar-ı harbe müslüman bir köle kaçıp" diye kayıdlamıştır. Çünkü kâfirler köleyi istila yoluyla islâm memleketinden alsalar, ittifakla ona mâlik olurlar.

Musannıf "müslüman bir köle kaçsa" diye kayıdladı. Çünkü - Allah'a sığınırız- köle mürted olduktan sonra dar-ı harbe kaçarsa, ona mâlik olurlar.

Zimmî bir köle dar-ı harbe kaçıp kâfirler bunu yakaladıklarında buna mâlik olup olmamaları hususunda iki kavil vardır: Bir kavle göre mâlik olurlar, diğer kavle göre mâlik olmazlar. Nitekim Fetih'de de böyledir. Şârih "kâfirler onu zorla yakalasalar" diye kayıtladı. Kâfirler onu zorla yakalamasalar ittifakla ona mâlik olamazlar. Nehir.

"Ona mâlik olamazlar ilh..." Yani o köle kâfirler tarafından bir müslümana hibe edilip yahut bir müslüman tacir tarafından satın alınıp yahut ganimet olarak islâm memleketine getirilse eski sahibi kölesini meccanen alır. Ganimet malı taksim edilip bu köle mücahidlerden birinin sehmine düştükten sonra eski sahibi kölesini alırsa, sehmine düşen mücahide beytülmâldan kölenin kıymeti verilir. Bu bahsin tamamı Fetih'dedir.

"Kendi kendine mâlik oldu da ilh..." Yani köle mükellef bir insan olup kendi kendine mâliktir. Efendi kölesinden faydalanma imkânı bulabilmesi için kölenin kendi kendine mâlik olması itibardan düşmüştür. Köle dar-ı harbe girince efendinin köle üzerindeki mâlikiyeti kalkar, köle kendi kendine mâlik olarak dokunulmaz bir insan olur da başkasının kendisine mâlik olmasına mahal olmaz. Bu bahsin tamamı Fetih'dedir.

"Müslüman veya zimmî bir köleyi satın alıp ilh..." Yani müstemen (pasaportlu) bir kâfir müslüman veya zimmî bir köleyi satın aldığı takdirde geri satması için cebrolunur. Dar-ı harbe götürmesi için müsaade edilmez. Zeylai.

"İslâm memleketiyle dar-ı harbin birbirinden ayrı olması âzâd etme yerine geçer ilh..." Yani müstemen (pasaportlu) bir kâfir müslüman bir köleyi satın alıp dar-ı harbe götürse İmam-ı Azam'a göre âzâd olur. İmameyn'e göre âzâd artmaz. İmam-ı Azam'ın delili şudur: Kâfirin zilletinden müslümanı kurtarmak vâcibdir. Birbirine zıd olan dar-ı harb ile islâm memleketi kölenin âzâd olmasına sebebdir. Nitekim dar-ı harbde karı ile kocadan birisi müslüman olunca kadının üç adet görmesi aralarının ayrılması yerine geçer.

İmameyn'in delili şudur: Bizim üzerimize vâcib olan müslüman köleyi kâfirin zilletinden kurtarmak için kâfiri satması için cebretmektir, fakat dar-ı harbe giden kâfiri satmaya zorlamamız mümkün değildir. Bu bakımdan müste'menin elinde köle olarak -kalır, âzâd olmaz. İbn-i Kemâl.

"Kâfirler müslüman bir köleyi ilh..." Yani kâfirler islâm memleketinden bir köleyi esir edip memleketlerine götürdükten sonra köle oradan islâm memleketine kaçsa köle efendisine geri verilir, bir rivayete göre âzâd olur. Ama racih olan kavle göre âzâd olmaz. Çünkü müslüman olan efendinin kölesini geri alma hakkı vardır. Bezzâziye. Tatarhâniyye.

"Kâfirlerin bir kölesi dar-ı harbde müslüman olup ilh..." Bir köle efendisine kızarak dar-ı harbden kaçıp islâm memleketine gelerek müslüman olsa âzâd olur. Ama bir kâfirin kölesi efendisinin izniyle veya emriyle bir iş için islâm memleketine gelip müslüman olsa islâm hükümdarı onu satıp parasını kâfir olan efendisi için muhafaza eder. Bahır.

"Bir harbi kendi kölesinin elinden tutup ilh..." "Harbî" ile dar-ı harbde doğup büyüyen kimse murad edilmiştir, gerek orada müslüman olsun gerekse olmasın. Bir müslüman dar-ı harbe girip harbî bir köle satın alarak âzâd etse -her ne kadar kölenin gitmesine müsaade etmese bile - istihsanen âzâd ölür. Kölenin velâsı kendisi için olur.

"İmam-ı Azam'a göre köle âzâd olmaz ilh..." Hatta köle yanında iken harbî müslüman olsa köleye mâlik olur. İmameyn'e göre âzâd olur. Çünkü âzâdın rüknü âzâd etmeye ehil olan kimse tarafından meydana gelmiştir.

"Çünkü köleyi diliyle âzâd etmiş ilh..." Yani harbi kölesini diliyle âzâd etmiş, eliyle köle edinmiştir. İmam-ı Azam'ın kavlinin izahı şöyledir: Harbî 'kölesini lisanıyla âzâd etmekle kölesi üzerindeki mülkü kalkmıştır. Fakat dar-ı harbde köleyi eliyle yakalayıp bırakmamakla onu yeni baştan istilâ etmek suretiyle kendisine köle yapmıştır. Müslüman köle böyle değildir. Çünkü müslüman köle istilâ yoluyla mülk olmaya mahal değildir. Zeylaî. İşin hakikatini Allah-ü Teâlâ Hazretleri bilir.

 

 

MÜSTEMİNİN HÜKÜMLERİ BÂBI

 

Müstemin: Hem emân isteyen, hem de kendisine emân verilen kimse demektir. Fıkıh ıstılahında; gerek müslüman gerek harbî (kâfir) olsun, başka bir milletin memleketine emân (pasaport) ile giren kimsedir. Bir müslüman emânla dar-ı harbe girerse kendisine onların kanlarından, mallarından, namuslarından bir şeye dokunması haramdır. Çünkü müslümanlar şartlarında sabittirler. Şayet onlardan bize izinsiz bir şey çıkarırsa ahdini bozduğu için ona haram olarak mâlik olur ve onu tasadduk etmesi vâcib olur.

Musannıf "dar-ı harbe emânla giren bir müslüman onlardan bize izinsiz bir şey çıkarırsa" diye kayıdladı. Çünkü onlardan bir şey gasbetse, onların memleketlerinde bulundukça onu onlara vermesi vâcibdir. Ama esir olan bir kimse - her ne kadar kâfirler bu esiri kendi rızalarıyla bıraksalar bile- müstemin gibi olmayıp hırsız gibi olduğundan kendisine onların mallarını alması kendilerini öldürmesi caizdir. Fakat kadınlarına dokunması meşru değildir. Kadınların helâl olması ancak mâlik olmakladır. Şu kadar var kî esir olan kimse dar-ı harbde esir olan zevcesini yahut ümmi veledini yahut müdebberesini orada bulup onlara kâfirler cinsî yakınlıkta bulunmuşlarsa, onlar kendisine mubahtır. Çünkü kâfirler onlara mâlik olmamalardır. Eğer kâfirler onlara cinsî yakınlıkta bulunmuşlarsa mülk şübhesi için iddet vâcib olur. Cariyesini dar-ı harbde bulursa ona cinsî yakınlıkta bulunması kendisine mutlak surette helâl delildir. Dar-ı harbde bir kâfir, müstemini satışla veya ödünç vermekle borçlandırsa yahut müslüman müstemin kâfiri satışla veya ödünç vermekle borçlandırsa yahut birisi diğerinin malını gasbetse, sonra islâm memleketine gelseler hiç birisine bir şeyle hüküm olunmaz. Çünkü kâfir müstemin dar-ı harbde iken İslâm hükmünü kabul etmeyip bilâkis gelecekte olacak hükümleri kabul etmiş olur. Ancak müstemin müslümana kâfirden gasb veya borç yoluyla almış olduğu şeyleri diyâneten geri vermesi için fetva verilir. Çünkü emânla onlara hainlik etmemeyi kabul etmiştir. Ama kazaen hüküm olunmaz.

İki kâfirden biri diğerine borç verse veya biri diğerinden gasb yoluyla bir şey alıp sonra bu iki kâfir müstemin olarak İslâm memleketine gelseler yine hiç birisine bir şeyle hüküm olunmaz. Dar-ı harbden bir kâfir ile bir müslüman İslâm ordusuna gelip müslüman, kâfirin kendisinin esiri olduğunu iddia edip kâfir ise "ben emanla çıktım" dese kâfirin sözü kabul edilir. Ancak esir olmasına iple veya zincirle bağlı olması gibi bir alamet bulunursa, görünüşe göre hüküm verilerek müslümanın sözü kabul edilir, iki kâfir müslüman olarak İslâm memleketine gelip muhakeme olsalar aralarında din ile hüküm olunur. Çünkü din ile hükmedil-meşine razı olmuşlardır. Ama gasp dâvalarında din ile hüküm olunmaz. Çünkü kâfirlerin istilâ etmesi bahsinde geçtiği üzere gasbeden kimse dar-ı harbte gasbetmiş olduğu şeye mâlik olur.

Emânla dar-ı harbe giren iki müslümandan biri gerek kasden gerekse hataen diğerini öldürmüş olsa -dar-ı harbde haddin düştüğü gibi kısas da düşeceği için - katilin öldürdüğü kimsenin diyetini kendi malından vermesi vâcib olur. Çünkü iki memleket birbirinden ayrı olduğu için âkilenin katili korumaları mümkün olmadığından kendilerine bir şey lâzım gelmez. Hataen öldürmede ayrıca keffâret de vâcib olur. Çünkü hataen öldürmede keffâretin vâcib olması hususundaki âyet-i kerîme mutlakdır. Dar-ı harbde iki esirden biri diğerini hataen öldürürse, kendisine ancak keffâret lâzım olur. Kasden öldürürse kendisine hiç bir şey lâzım gelmez. Çünkü esir olmasıyla kâfirlerin elinde bulunduğu için onlara tâbi otur da kendisine saldırılması vaktinde 'kıymeti gerektiren dokunulmazlığı düşmüş olur. Bu yüzden gerek hataen gerekse kasden öldürülmesinde diyet vâcib olmaz. Nitekim bir müslüman dar-ı harbde bir esiri veya orda müslüman olmuş bir kimseyi öldürse - bu öldürülen kimsenin vereseleri dar-ı harbde olurlarsa - bakılır; eğer hataen öldürmüşse kendisine yalnız kefaret lâzım gelir. Kasden öldürmüşse kendisine hiç bir şey lâzım gelmez. Çünkü öldürülen kimse İslâm memleketine gelip kendisini korumamıştır.

İZAH

"Müstemin ilh..." Bu kelime ism-i mef'ûl sigasıyla "müstemen" diye de okunabilir. Bu takdirde kendisine eman verilmiş kimse mânâsını ifade eder.

"Bir şeye dokunması haramdır ilh..." Hatta müslüman olan müstemin, kâfirler 'tarafından esir edilmiş cariyesine bile dokunamaz. Çünkü bu cariye onların mülkü olmuştur. Ama zevcesini, ümmi veledini ve müdebberesini imkanını bulursa, kurtarır. Çünkü kâfirler bunlara mâlik olmamışlardır. Keza esir edilmiş müslüman kadınları ve çocukları da imkanını bulursa onların elinden kurtarır.

TENBİH: Hâkimin Kâfî'sinde zikredilmiştir ki, dar-ı harbde müslüman bir müste'minin bir dirhemi iki dirhem ile peşin veya veresiye olarak değişmesi yahut fâsid akidler ile elde edeceği 'bir maldan istifade etmesi caizdir Çünkü dar-ı harbde müstemin bulunan bir kimsenin onların mallarını rızalarıyla alması caizdir. Bu İmam-ı Azam ile İmam Muhammed'e göredir, İmam Ebû Yusuf'a göre bu gibi muameleler dar-ı harbde de caiz değildir, İmam Ebû Yusuf'a göre bir müslüman nerede olursa olsun müslümanlığın hükümlerini kabul etmiştir, ona aykırı olan bir şeyi yapamaz.

"Müslümanlar şartlarında sabittirler ilh..." Çünkü emân ile dar-ı harbe giren bir müslüman onların haklarına tecavüz etmemeyi 'kabul etmiştir. Bu bakımdan onlara hıyanette bulunması haramdır. Ancak o memleketin hükümdarı veya hükümdarın müsaadesiyle birisi, müslümanın hakkına tecavüz ederek malını alır veya kendisini hapsederse, bu takdirde verilen ahdi bozmuş olduğundan müslüman da bazı hususlarda misliyle mukabelede bulunabilir. Bahır.

"Ve onu tasadduk etmesi vâcib olur ilh..." Çünkü hıyanet etmekle onu haram yoldan elde etmiştir. Hatta müslüman müsteminin dar-ı harb-den hıyanetle çıkarmış olduğu şey cariye olsa ona cinsî yakınlıkta bulunması helâl olmaz. Ondan o cariyeyi satın alan kimseye de helâl olmaz. Ama fâsid olarak satın alınan cariyeye cinsî yakınlıkta bulunmak yalnız satın alana haramdır. Fâsid olarak satın alan kimseden o cariyeyi başka bir şahıssatiri alsa, kendisine o cariye helâl olur. Çünkü cariye ikinci satın alan şahsa sahih olarak satılmıştır. Bu yüzden cariyeyi ilk satan kimsenin geri alma hakkı kalmamıştır. Bu bahsin tamamı Fetih'dedir.

Yine Fetih'de zikredilmiştir ki; dar-ı harbe müste'min olarak giren kimse orada bir kadınla evlense, sonra kadını zorla islâm memleketine çıkarsa ona mâlik olur. Nikâh bozulur, onu satması sahih olur. Eğer kadın kendi rızasıyla islâm memleketine gelmiş otursa, onu satması sahih olmaz. Çünkü ona mâlik olmamıştır.

"Esir olan kimse esir olan zevcesini ilh..." Bu ifadede nikâhın bozulmadığına işaret vardır. Gerek zevce zevcinden önce esir edilmiş olsun, gerekse sonra esir edilmiş olsun.

"Âyet-i kerîme mutlaktır ilh..."

"Kim bir mümini hataen (yanlışlıkla) öldürürse, mümin bir köleyi âzâd etmesi ve ölenin ailesini (mirasçılarına) teslim edilecek bir diyet vermesi lâzımdır." (Nisâ Sûresi, ayet: 92) Bu âyet-i kerîmede İslâm memleketi veya dar-ı harble kayıdlanmaksızın hataen öldürülmede diyetle beraber keffâretin de vâcib olduğu beyan buyurulmuştur.

"Kasden öldürürse kendisine hiç bir şey lâzım gelmez ilh..." Yani dar-ı harbde iki esirden biri diğerini kasden öldürürse. İmam-ı Azam'a göre kısas vâcib olmadığı gibi keffaret de vâcib olmaz. İmameyn'e göre öldürülme gerek hataen gerekse amden olsun her iki surette katile kendi malından öldürdüğü kimsenin diyeti vâcib olur. Bu bahsin tamamı Bahır'dadır.

"Çünkü esir olmasıyla ilh..." Bu ifade İmam-ı Azam'a göre dar-ı harbde bulunan müslüman müsteminler île esirler arasındaki farkı açıklamak içindir. Şöyle ki: Dar-ı harbde bulunan esirler kâfirlerin elinde bulundukları için onlara tâbi olup onların mukim olmasıyla mukim, misafir olmalarıyla misafir olurlar. Nitekim müslümanların köleleri efendilerine tâbi olurlar. Müslüman esirler kâfirlere tâbi olunca -asıl olan kâfirlerden birisinin öldürülmesiyle diyet vâcib olmadığı gibi- esirlerden birinin diğerini öldürmesiyle kendisine diyet vâcib olmaz. Ancak hataen öldürmüş olursa, kendisine yalnız kefaret lâzım gelir.

Şu halde dar-ı harbde esir bulunan müslümanlar, dar-ı harbde müslüman olup İslâm memleketine hicret etmemiş müslümanlar gibi olurlar. Nitekim metinde beyan edildiği üzere dar-ı harbde müslüman olup İslâm memleketine hicret etmemiş bir kimseyi bir müslüman orada hataen öldürse kendisine yalnız kefaret vâcib olur, kasden öldürse kendisine bir şey lâzım gelmez. Çünkü dar-ı harbde müslüman olan kimse İslâm memleketine hicret ederek kendisini korumamıştır. Orada kaldığı için onlara tâbi olmuştur. Biz Hanefilerce kısası veya diyeti gerektiren dokunulmazlık ancak İslâm memleketinde korunmakla sabit olur. Yalnız müslüman olmakla sabit olmaz. İmam Şafiî'ye göre hataen öldürülmede diyet, kasden öldürülmede kısas vâcibdir. Çünkü günahsız olan bir müslüman öldürülmüştür.

Dar-ı harbde müstemin olarak bulunan müslümanlara gelince: Bunların her zaman kendi istekleriyle oradan çıkmaları mümkün olduğu için kâfirlere tâbi olmazlar. Bu bakımdan müsteminlerden biri diğerini orada kasden veya hataen öldürürse her iki surette kendisine öldürdüğü kimsenin diyetini kendi malından vermesi vâcib olur. Hataen öldürmüş ise diyet vâcib olduğu gibi keffaret de vâcib olur.

 

KÂFİRİN EMÂNLA İSLAM MEMLEKETİNE GİRMESİ BEYANINDA FASIL

 

Müstemin bir kâfire İslâm memleketinde bir sene ikâmet etmesine müsaade edilemez. Çünkü bir sene İslâm memleketinde ikâmet eden bir kâfirin müslümanlar aleyhine hareket ederek casuslukta vesairede bulunabilmesi melhuzdur, islâm hükümdarı tarafından müstemine "Eğer müslüman memleketinde bir sene ikâmet edersen üzerine cizye konulacaktır." diye tenbih edilip, bu tenbihden sonra müstemin bir sene kalırsa zimmî olur. Bir sene ile kayıdlamak az zamana nisbetle ittifakıdır, çok zamana nisbetle değildir. Çünkü kâfir bir müste'minin İslâm memleketinde bir seneden az meselâ bir veya iki ay ikâmet etmesine müsaade etmek caizdir. Fakat çak az ikâmet etmesine izin vermek suretiyle ona zarar verilmemelidir. Metinlerden anlaşılan, İslâm hükümdarı tarafından kâfir müstemine "Bir sene ikâmet edersen üzerine cizye konulacaktır." diye tenbihde bulunulması, onun zimmî olması için şarttır., Buna göre kendisine böyle tenbihde bulunulmayan bir kâfir müste'min islâm memleketinde bir veya iki sene ikâmet etse zimmî olmaz. Attâbi bunu açıklamıştır. Bazıları "zimmî olur" demişlerdir. Dürer sahibi de "Kesin olarak zimmî olur." demiştir. Fetih'de "Zimmî olması evlâdır." diye zikredilmiştir.

Müsteminin ilk ikâmet ettiği senede kendisinden cizye alınmaz. Ancak o senenin cizyesinin kendisinden alınması şartıyla anlaşma yapılmış olursa alınır. Kâfir müstemin, zimmî olunca kendisiyle müslümanlar arasında kısas yapılır. Bir müslüman, zimmînin şarabını veya domuzunu telef etse kıymetlerini öder. Bir müslüman bir zimmîyi hataen öldürürse kendisine diyet vâcib olur. Müslüman gibi zimmîye eza etmek ve onu gıybet etmek haramdır. Fetih.

Yine Fetih'de zikredilmiştir ki, İslâm memleketinde kâfir bir müste'min ölüp veresesi dar-f harbde olsa. malı ve eşyası veresesi için bekletilir. Veresesi, ölen müste'minin veresesi olduklarını şahidle -isterse şâhidler zimmîlerden olsun- isbat ederlerse kefille malını ve eşyasını alırlar. Kendihükümdarlarının "bunlar ölen müste'minin varisleridir" diye haklarında yazmış olduğu mektup kabul edilmez.

İZAH

"Müstemin bir kâfire ilh..." Musannıf "müstemin" ile kayıdladı. Günkü bir kâfir emânsız İslâm memleketine girse kendisi ve beraberinde bulunan eşyası ganimet olur.

Emânla girdiğini iddia etse isbat etmedikçe kabul edilmez. Eğer hükümdarın elçisi olduğunu iddia edip yanında hükümdara aid mühürlü mektup bulunursa müste'min olmuş olur. Bir kâfir Haremi Şerife girmiş olsa, İmam-ı Azam'a göre ganimet olur. İmameyn'e göre yakalanmaz, fakat kendisine yiyecek, içecek verilmez, eza edilmez. Harem-i Şerîf'den çıkarılmaz.

Bir kâfir İslâm memleketinde gerek müslüman olmadan önce, gerekse müslüman olduktan sonra yakalansa, bir müslüman "ben ona emân vermiştim" dese tasdik edilmez. Ancak iki erkek şâhid emân verilmiş olduğuna şâhidlik yaparlarsa tasdik olunur. Bu, İmam-ı Azam'a göredir, imameyn'e göre kâfir yakalanmadan önce müslüman olursa hür olur. Kâfir gemileri tayfasından bazıları İslâm sahilindeki ırmaklardan su almak üzere emânsız İslâm topraklarına çıkmakla müslümanlar tarafından yakalansa İmam-ı Azam'a göre bütün müslümanların namına ganimet olmuş olurlar. Bunların beşte birinin alınmasında iki rivayet vardır.

"Casuslukta ilh..." Bu ifadede, "kâfir bir müsteminin üzerine cizye konulacağı şart koşulmaksızın İslâm memleketinde, bir sene ikamet etmesine müsaade edilmesinin haram olduğuna" işaret vardır. Remli.

"Zimmî olunca kendisiyle müslümanlar arasında kısas yapılır ilh..." Kâfir olan müstemin zimmî olmadan önce bir müslüman tarafından öldürülürse, müslüman kısas edilmez, kendisine diyet vacib olur.

Es-Siyer şerhinde zikredilmiştir ki, İslâm memleketinde bulunan kâfir olan müsteminlere hükümdarın yardım etmesi vâcibdir. Onların hükmü zimmîlerin hükmü gibidir. Ancak bir müslüman veya zimmî, kâfir olan müstemini öldürürse kısas edilmez. Kâfir olan müstemin kendi gibi kâfir olan bir müste'mini öldürüp, öldürülenin, varisi yanında bulunursa katil kısas edilir. Kâfir olan müstemin İslâm memleketinde cezayı gerektiren bir günâh işlediği takdirde bakılır; eğer işlediği günâh kısas veya kazf haddi kul hakkından olursa kendisine cezası tatbik edilir, kul hakkından olmazsa cezası tatbik edilmez, imam Ebû Yusuf'a göre kendisine bütün cezalar tatbik edilir. Yalnız zimmîlere tatbik edilmiyen içki haddi tatbik edilmez.

Kâfir olan müsteminin kölesi müslüman olsa, köleyi satması için kendisine cebrolunur ve köleyi dar-ı harbe götürmesi için müsaade edilmez.

Karı ile koca müstemin olarak islâm memleketine delip de bunlardan birisi İslâmiyeti veya zimmiliği kabul etse, yanlarında bulunan baliğ olmayan çocukları ona tâbi olurlar. Baliğ olan çocukları kız çocukları olsa bile ona tâbi olmazlar. Çünkü akıl baliğ olmakla tâbi olma sona erer. Zahir rivayete göre babası ölmüş olsa bile baliğ olmayan çocuk kardeşine, amcasına, dedesine tâbi olmaz. Hasan b. Ziyad'dan bir rivayete göre baliğ olmayan çocuk dedesinin müslüman olmasıyla müslüman kabul edilir. Fakat esah olan birinci kavildir. Çünkü baliğ olmayan çocuk en yakın dedesinin müslüman olmasıyla müslüman sayılmış olsaydı, en son dedesinin müslümanlığıyla da müslüman sayılırdı. Buna göre bütün kâfirlerin mürted olmalarıyla hükmedilmesi lâzım gelirdi. Çünkü bütün insanlar Hz. Adem ile Hz. Nuh (A.S.)'ın çocuklarıdır, islâm memleketinde bir müstemin müslüman olsa dar-ı harbde bulunan küçük çocukları kendisine tebaen islâmiyeti kabul etmiş sayılmazlar. Ancak babaları ölmeden islâm memleketine gelirlerse babalarına tebaen müslüman sayılırlar.

Müstemin, bir müslümanı öldürse -isterse amden öldürmüş olsun- yahut yol kesse, yahut casusluk yapsa, yahut müslüman veya zimmî bir kadına zorla zina etse, yahut hırsızlık yapsa kendisine verilmiş olan emân bozulmuş olmaz. Velhasıl islâm memleketinde bulunan bir müste'min zimmî olmadan önce zimmî hükmündedir. Ancak öldürülmesiyle kısas vâcib olmaz. Kul hakkı olmayan suçlar ile cezalandırılmaz.

Bir müsteminin malını islâm memleketinde fâsid akidle elinden almak helâl olmaz. Ama dar-ı harbde bulunan müslüman bir müsteminin onların mallarını kendi rızalarıyla isterse ribâ veya kumar yoluyla olsun alması caizdir. Çünkü onların malları müslümanlar için mubahdır. Ancak hıyanet etmek haramdır. Müslüman müsteminin kendilerinin rızalarıyla almış olduğu mal ise hiyanet değildir. Ama islâm memleketinde bulunan kâfir bir müstemin böyle değildir. Çünkü islâm memleketi seri hükümlerin icra edildiği bir yer olduğu için İslâm memleketinde bulunan bir müstemin temin ile bir müslüman ancak müslümanlar ile yapılması helâl olan akidleri yapabilir. Dar-ı İslâm'da alınması şer'an lâzım gelmeyen bir şeyi müsteminlerden isteyip almak caiz değildir. Beytülmakdis gibi bazı mabedleri, makamları ziyaret ettirmek için müste'minlerden para alınması bu kabildendir. İsterse bu hususta bir âdet mevcud olsun.

"Ve onu gıybet etmek haramdır ilh..." Çünkü zimmet akdi yapılmakla biz müslümanlar için vâcib olan, zimmî için de vâcib olur. Müslümanın gıybeti haram olunca, zimmînin gıybeti de haramdır. Hatta fukahâ: "Zimmîye zulmetmek daha günâhtır." demişlerdir.

"İsterse şahidler zimmîlerden olsun ilh..." Fetih'de zikredilmiştir ki; veresesi, ölen müsteminin veresesi olduklarına dair zimmîlerden şâhid getirseler istihsanen kabul edilir. Müslümanlardan şâhid getirmeleri mümkün değildir. Çünkü onların neseb (soy) leri dar-ı harbde olduğu için neseblerini müslümanlar bilemezler. Buna göre zimmîlerin şâhidlikleri, erkeklerin bakamıyacağı husustaki kadınların şâhidlikleri gibi olmuştur. Zimmîler "ölen müste'minin bunlardan başka varisini bilmiyoruz" dedikleri takdirde onlara ölen müste'minin malı ve eşyası teslim edilir, ileride veresesi çıkmasıihtimalinden dolayı kendilerinden kefil alınır.

METİN

Şart gereğince bir sene İslâm memleketinde ikâmet etmekle zimmî olan bir müste'min bir sene sonra dar-ı harbe dönmek istese -her ne kadar ticaret veya bir iş için olursa da- dönmesine müsade edilmez: Çünkü zimmet akdi bozulmaz. Bundan "bir zimmînin de dar-ı harbe dönmesine müsaade edilemiyeceği" anlaşılmaktadır. Nitekim bir müstemin İslâm memleketinde haraç arazisinden bir yer satın alıp o yerin haracını kabul etmekle üzerine haraç konulsa yahut kitabî (yahudi veya hristiyan) olan müstemine bir kadının, müslüman veya zimmî kocası olsa - her ne kadar kocası kendisine cinsî yakınlıkta bulunmamış olsa bile - dar-ı harbe dönmelerine müsaade edilmez. Çünkü arazinin haracı cizye gibidir. Zamanı geldiğinde kendisinden haraç alınır. Kitabî olan müstemine kadın ise kocasına tâbidir.

Kitabî olan bir müstemin İslâm memleketinde bir zimmîye kadınla evlense zevcesini boşaması mümkün olduğu için memleketine dönmesine mani olunamaz. Fakat evlendiği zimmîye zevcesi ondan mehrini istediğinde onu memleketine dönmekten men edebilir. Artık bir sene geçinceye kadar müste'min mehri vermezse Dürer'den: "İslâm hükümdarının: Bir sene İslâm memleketinde ikâmet edersen senin üzerine cizye konulacaktır, sözü müsteminin zimmî olmasında şart değildir." diye nakledilen kavle göre lâyık olan bu müsteminin zimmî olmasıdır. Bu mehrin hükmünden İslâm memleketinde müsteminin yapmış olduğu diğer borçların hükümleri de bilinmiş oldu. Bir müstemin kendi memleketine veya başka bir dar-ı harbe dönmüş olsa emânı bâtıl olduğu için öldürülmesi helâl olur.

Kâfir bir müsteminin bir müslüman veya zimmînin yanında emâneti yahut bunlarda alacağı olsa, o müste'min esir edilse, yahut müslümanlar kâfirlere galip gelip onu yakalayıp öldürseler alacağı, selemi kendisinden gasbolunan şey, kiraya verdiği şeyin ücreti düşer. Çünkü ellerinde bulunan kimseler diğerlerinden önce o mallara sahib olmuşlardır. Bu müste'minin yakalanıp öldürüldüğü zaman elinde bulunan malı, müslüman veya zimmîdeki emâneti, ortağı ve muzaribi yanındaki malı, İslâm memleketinde evinde bulunan mallan ganimet olur. Bu müsteminin rehninde ihtilâf vardır. Nehir'de raci'h olan kavle göre: "Rehin alacağına karşılık olarak alan kimsenin olur." diye zikredilmiştir.

Sirâc'da zikredilmiştir ki, müstemin emânetini ve alacağını alması için emanetçiye ve borçlusuna bir adam gönderse, bunların o adama müsteminin malını teslim etmeleri vâcib olur. Müsteminin emânet bırakmış olduğu malını ve alacağını vermek vâcib olunca -her ne kadar emânet malı ganimet olsa bile- müsteminin İslâm memleketinde yapmış olduğu borcu bu emânet malından veya alacağından ödenir. Müslümanlar kâfirlere üstün gelmeksizin bu müstemin öldürülse veya kendi eceliyle ölse alacağı, ödünç vermiş veya emânet bırakmış, olduğu malı veresesine kalır. Çünkü kendisi ganimet değildir ki, malı da ganimet olsun. Nitekim müslümanlar kâfirlere üstün geldiklerinde bu müstemin kaçsa malı ve alacağı kendisinin olur.

Bir kâfir emân ile İslâm memleketine gelse de dar-ı harbde zevcesi ve çocukları bulunup orada bir müslümanın yahut zimmînin yahut kâfirin yanında emânet malı bulunsa kendisi İslâm memleketinde müslüman veya zimmî olsa, bundan sonra müslümanlar o kimsenin memleketini harb neticesinde ele geçirseler, zevcesi, çocukları ve malları ganimet olur. Çünkü malı üzerinde kendi eli ve velayeti yoktur. Akıl baliğ olmayan çocuğu esir edilip İslâm memleketine getirilse müslüman köle olur.

Bir kâfir dar-ı harbde müslüman olup islâm memleketine geldikten sonra onun memleketi İslâm ordusu tarafından zabtedilse, kendisi dar-ı harbde müslümanlığı kabul ettiği için memleket bir olması dolayısıyla baliğ olmayan çocukları kendisine tebean hür ve müslüman olurlar. Müslüman veya zimmînin yanında bulunan emânet malı kendinin olur. Çünkü onların eli kendinin eli gibi muhteremdir, ama kâfirin yanında bulunan emâneti ganimettir. Bu emâneti her ne kadar bir müslüman gasbetmiş olsa bile yine ganimet olur. Çünkü gasb edenin eli sahih bir el olmadığı için sahibinin eli yerine geçemez. Fetih.

Eğer velîsi olmayan bir müslüman yahut islâm memleketinde müslüman olan müstemin yanlışlıkla öldürülürse, hükümdarın katilin âkile-sinden diyet alması lâzımdır. Çünkü o katil dokunulmaz olan bir kimseyi öldürmüştür. Eğer bunlar kasden öldürülseler hükümdarın katili ya kısas etmesi veya sulh yoluyla diyet alması lâzımdır. Ammenin hakkına riayet etmek için katili affetme hakkı yoktur.

Bir kâfir yahut mürted yahut üzerine kısas vâcib olan kimse Harem-i Şerife iltica etse öldürülmez. Ancak çıkıp öldürülmesi için kendisine yiyecek, içecek verilmez.

Cinayetler bahsinde gelecektir ki, Harem-i Şerife giren bir kimse âyet-i kerîme ile emniyet ve selâmette olduğu beyan edilmiştir.

Bir İslâm memleketinin dar-ı harb olması için İmam-ı Azam'a göre şu üç şartın gerçekleşmesine bağlıdır:

1 - İçerisinde şirk ahkâmı icra edilmelidir.

2 - Dar-ı harbe bitişik olmalıdır.

3 - İçinde evvelki emân ile nefsi üzere emin bir müslüman veya zimmî kalmış olmamalıdır.

Bir dar-ı harbin İslâm memleketi haline gelmesi için yalnız bir şart vardır: O da - ister içinde eski kâfir ahalisi ikâmet etsin, ister islâm memleketine bitişik bulunmasın- o yerde cuma ve bayram namazlarının kılınması gibi bütün islâm ahkâmının icra edilmesinden ibarettir. Dürer.

İZAH

"Zimmet akdi bozulmaz ilh..." Zira zimmî olan müsteminin dar-ı harbe dönmesi müslümanların zararınadır. Şöyle ki, dar-ı harbe dönmekle müslümanlara düşman olur. Dar-ı harbde nesli çoğalır, vermiş olduğu cizye kesilmiş olur. Zeylaî.

"Bir zimmînin de dar-ı harbe dönmesine ilh..." Yani gelmemek üzere dar-ı harbe gitmek isteyen bir zimmiye müsaade edilmez. Fakat ticaret maksadıyla müste'min olarak gitmek isterse müsaade edilir.

Es-Siyerü'l-Kebir'de zikredilmiştir ki, bir zimmî at ve silâhla beraber müstemin olarak dar-ı harbe gitmek isterse müsaade edilmez. Çünkü onun hail bunları, onlara satacağına delâlet etmektedir, Ancak gitmek istediği dar-ı harbin ahalisine düşman olduğu bilinirse, atı ve silâhıyla gitmesine müsaade edilir. Bir zimmî ticaret maksadıyla katır, merkeb ve gemiyle müstemin olarak dar-ı harbe gitmek istese müsaade edilir. Çünkü bunlar yük içindir. Yalnız bunları onlara satmayacağına dair yemin ettirilir.

"Kitabi olan müstemine bir kadının, müslüman veya zimmî kocan olsa ilh..." Bu müstemine kadın kocasına tebean zimmî olur. Bu müstemine kadının islâm memleketine geldikten sonra müslüman veya zimmî ile evlenmiş olması şart değildir, »atta kâfir olan karı ile koca müstemîn olarak islâm memleketine geldikten sonra, kocası müslüman veya zimmî olsa icadın kocasına tebean zimmî olur. Sarih "kitabî olan müstemine bir kadın" diye kayıdladı. Çünkü kadın mecûsî olup kocası müslüman olsa, kaadı kadına müslüman olmasını teklif eder. Kadın müslüman olursa ne âlâ. Şayet müslümanlığı kabul etmezse aralarını ayırır. Kadın iddetini bitirdikten sonra memleketine dönebilir. Bahır, Es-Siyer Şerhi.

"Müstemine kadın kocasına tâbi olur ilh..." Kadının kocasına tâbi olmasıyla kocasının ikâmet ettiği yerde ikâmet etmesi murad edilmiştir.

"Bu mehrin hükmünden ilh..." Yani islâm memleketinde bulunan müste'min borçlansa alacaklı olan kimsenin onu kendi memleketine dönmesinden menetme hakkı vardır. Bir sene geçip borcunu ödemezse zimmî olur.

"Müslüman veya zimmîdeki emâneti ilh..." Yani bu emâneti ganimet olur. Çünkü bu emânet malı sanki kendi elinde bulunmuştur. Emanetçinin eli kendi eli gibi ötmüş da kendisine tebean ganimet olmuştur. Malı ganimet olunca beşte bir alınmaz, ancak haraç ve cizyenin sarfedildiği yere sarfedilir. Çünkü bu mal savaşsız müslümanların kuvvetiyle alınmıştır. Ganimet ise savaş ile. zorla alınan maldır.

"Bu müsteminin rehninde ihtilâf vardır ilh..." İmam Ebû Yusuf'a göre rehin, alacağına karşılık olarak alan kimsenin olur. İmam Muhammed'e göre rehin satılır, rehin alanın alacağı bu rehin parasından ödenir. Bir şey artarsa, müslümanlar için ganimet olur. Bu kavil racih görülmüştür. Çünkü borçdan ziyade olan mikdar emânet bahsindedir. Bahır.

Nehir sahibi Bahır'da zikredileni reddederek: "Racih olan İmam Ebû Yusuf'un kavlidir." demiştir. Çünkü müste'minin emânet malı yukarıda geçtiği üzere hükmen kendi elinde bulunduğu için ganimet olur. Rehin vermiş olduğu malı emânet bırakmış olduğu malı gibi değildir. Hamevî: "Müsteminin rehin vermiş olduğu malı borcu kadar olursa İmam Ebû Yusuf'un kavli tercih edilir. Ama rehin bahsinde: "Rehin verilen mal borçdan ziyade olursa, ziyade olan kısım zayi olduğu takdirde ödenmesi lâzım olmayan emânettir." diye açıklanmıştır. O halde hak olan Bahır'da zikredilendir." diye Nehir sahibine cevap vermiştir.

"Müsteminin malını teslim etmeleri vâcib olur ilh..." Çünkü müsteminin malı ancak kendisinin esir veya öldürülmesiyle ganimet olur. Halbuki bunlardan birisi bulunmamıştır. T.

"Dar-ı harbde zevcesi ve çocuktan ilh..." Çünkü baliğ olmayan çocuklar ancak memleket bir olduğunda müslüman olan babalarına tebean müslüman sayılırlar. Bahır. Keza müslüman olan baba dar-ı harbde olup baliğ olmayan çocuklar islâm memleketinde bulunsa yine babasına tebean müslüman sayılırlar. Çünkü dar-ı harbde bulunan müslüman islâm memleketi ahalisinden sayılır.

T E N B i H: Es-Siyerü'l-Kebir şerhinde zikredilmiştir ki, kendi vaziyetini anlatabilecek baliğ olmayan bir çocuk ana ve babasını ziyaret için islâm memleketine gelmiş olsa bakılır; eğer anası, babası zimmî olurlarda memleketine dönmesine müsaade edilir. Eğer anası ve babasından her ikisi veya birisi müslüman olursa müslüman olana tâbi olarak müslüman olacağı için memleketine geri dönmesine müsaade edilmez. Çünkü kendi vaziyetini anlatabilecek baliğ olmayan çocuk ile kendi vaziyetini anlatamıyacak baliğ olmayan çocuk müslüman olan ana veya babasına tebean müslüman sayılmakta aynı hükümdedir.

Velhâsıl çocukların akıl-bâliğ olmasıyla müslüman olan ana veya babasına tâbi olmaları sona ermiş olur. Hatta çocuk mecnun olarak baliğ olsa müslüman olan ana veya babasına tâbi olması devam eder. İslâm memleketinde müslüman olan bir kimsenin oğlu baliğ olduğunu iddia edip şâhid getirse, babası da baliğ olmadığını iddia edip şâhid getirse kaadı çocuğu bilirkişiye gösterir. Ama babası müslüman olup bir müddet geçtikten sonra çocuğu böyle bir dâvada bulunacak olursa, çocuğun müslüman sayılması için Babanın şâhidleri kabul edilir.

"Hükümdarın katilin âkılesinden diyet alması lâzımdır ilh..." Hükümdar bu diyeti kendisi için almayıp beytülmâla koymak için alır.

"Hükümdarın katili ya kısas etmesi ilh..." Hükümdarın katili öldürmesinden diyet alması beytülmâl için daha faydalı ise de, fakat katili kısas etmesinde de müslümanların öldürülmesini menetme bakımından başka bir faide vardır. Bahır.

"Veya sulh yoluyla diyet alması ilh..." Yani katilin rızasıyla diyet almasıdır. Çünkü amden öldürmenin cezası kısastır. Velhâsıl velîsi olmayan birmüslüman amden öldürüldüğü takdirde hükümdar "ya katili kısas olarak öldürür veya katil razı olursa öldürülenin diyetini" alır. Çünkü hükümdar öldürülenin velîsidir. Bunun delili, Peygamber Efendimizin:

"Müslüman hükümdar velisi olmayanların velisidir." hadis-i şerifidir. "Ammenin hakkına riayet etmek için katili affetme hakkı yoktur ilh..." Çünkü hükümdarın âmme üzerindeki velayet ve selahiyeti onların hakkını korumak içindir. Katili diyet almadan affetmesi ise onların hakkını korumaktan değildir. Fetih.

Yine Fetih'de zikredilmiştir ki, amden öldürülmüş olan lâkît (ailesi tarafından sokağa atılmış çocuk) olursa İmam-ı Azam ile İmam Muhammed'e göre hükümdar, katili kısas olarak öldürür, İmam Ebû Yusuf'a göre öldürmez. Bu bahsin tamamı Fetih'dedir.

"Üzerine kısas vâcib olan ilh..." Yani bir kimse bir şahsın bir azasını kestikten sonra harem-i şerife iltica etse, ittifakla caninin harem-i şerifde kısas olarak azası kesilir. T.

"Harem-i şerife iltica etse im..." Yani bir kimse harem-i şerifin haricinde amden bir şahsı öldürdükten sonra harem-i şerife iltica etse harem-i şerifde öldürülmez. Ancak kendi rızasıyla çıktıktan sonra öldürülmesi için kendisine yiyecek, içecek verilmez. Eğer bir kimse bir şahsı amden harem-i şerifde öldürürse, ittifakla katır harem-i şerifde öldürülür. Eğer Beytullah'da öldürürse, orada öldürülmez.

Es-Siyerü'l-Kebir şerhinde zikredilmiştir ki, bir cemaat savaşmak için harem-i şerife girmiş olsalar, onlar ile savaşmakta bir beis yoktur. Çünkü Allah-ü Teâlâ:

"Onlar, Mescid-i Haram yanında sizinle savaşıncaya kadar, siz de orada kendileriyle savaşmayın. Fakat (orada) sizi öldürürlerse siz de onları öldürün." (Bakara Sûresi, âyet: 191) buyurmuşlardır.

Harem-i şerifin hürmeti onların ezalarına katlanmamızı gerektirmez. Nitekim harem-i şerifte bir av hayvanı bir insana saldırsa, ezasını defetmek için onu öldürmesi caizdir, O cemaat harem-i şerifin haricinde savaşıp hezimete uğradıktan sonra harem-i şerife girseler kendilerine dokunulmaz. Ancak onların harem-i şerifde cemiyetleri bulunup kuvvet teşkil ederlerse öldürülürler. Kâfirler hakkında zikredilen bütün hükümler hariciler ile bağlı (kendilerince doğru görülen bir delilden dolayı isyan eden kimse) ler hakkında da geçerlidir.

"Bir islâm memleketinin ilh..." Kâfirlerin islâm memleketlerinden bir memleketi mücerred ele geçirseler yahut bir şehir ahalisinin mürted olarak küfür ahkâmını icra etseler yahut zimmîlerin ahidlerini bozarak memleketlerini ele geçirseler bu üç surette islâm memleketi, dar-ı harb olmaz. Bir islam memleketinin -Allah korusun- dar-ı harb olabilmesi için metinde zikredilen üç şartın tahakkuk etmesi lâzımdır. Bu, imam-ı Azam'a göredir, imameyn'e göre, bir islâm memleketinin -Allah korusun- bir dar-ı harbe çevrilmesi için şu bir şartın gerçekleşmesine bağlıdır. O da içerisinde küfür ahkâmının icra edilmesidir. Hindiyye.

Bir islâm memleketi-Allah korusun- dar-ı harb olunca orada hadler ve kısas icra edilmez. Müslüman bir esirin kâfirlerin mâllarına ve canlarına taarruz etmesi caizdir. Kadınların namusuna dokunması caiz değildir. Bir dar-ı harbde, dar-ı islâm olunca islâm ahkâmı tatbik edilir.

Dürerü'l-Bihar'da zikredilmiştir ki, yukarıda yazılı üç şartın gerçekleşmesiyle dar-ı harbe çevrilmiş bir islâm şehrinin ahalisine emân verilip içinde İslâm ahkâmını icra edecek bir kaadı tâyin edilince tekrar islâm memleketine dönmüş olur. Eski mülk sahihleri mallarını bizzat bulurlarsa meccanen alırlar. Mallarını bir müslüman veya kâfir, bir müslümana veya zimmîye satmış veya hibe edip teslim etmiş olduktan sonra bulurlarsa, kıymetleriyle alabilirler.

"İçerisinde şirk ahkâmı icra edilmelidir ilh..." Yani İslâm hükümlerinden herhangi bir hüküm icra edilmelidir, hem islâm ahkâmı hem de şirk ahkâmı icra edilse dar-ı harb olmaz. Hindiyye.

"Evvelki emân ile nefsi üzerine emin bir müslüman ilh..." Evvelki emândan maksad, müslüman için İslâmiyeti cihetiyle zimmî için de zimmet akdi sebebiyle islâm hükümetinin kuvvetine dayanmış olarak sabit olan emniyet ve selamettir.

T E T İ M M E : Câmiu'l-Fûsuleyn'in evvelinde zikredilmiştir ki, kâfirler tarafından vali tâyin edilen her şehirde, müslümanlar üstün bulunduğu için, cuma ve bayram namazlarının kılınması haracın alınması, kadı tâyin edilmesi, yetimlerin evlendirilmesi caizdir. Kâfirlere itaat etmeye gelince; bu bir anlaşmadan ibarettir. Kâfir valiler bulunan beldelerde müslümanların, cuma ve bayram namazlarını kılmaları caizdir. Müslümanların rızalarıyla bir zat kaadı olur. Müslümanların kendi üzerlerine müslüman bir valinin tâyin edilmesini talebi etmeleri vâcibtir.

 

 

 

ÖŞÜR, HARAÇ VE CİZYE BEYANINDA BÂB

 

METİN

Şam ile Küfe hududundan Yemen'in son noktasına kadar olan arap arazisi, halkı kendi istekleriyle müslüman olan memleketlerin arazisi, harble alınıp mücahidler arasında taksim edilen memleketlerin arazisi ve ashab-ı kiramın icma ile Basra arazisi de öşriyedir. Çünkü öşür müslümanlara daha lâyıktır.

Keza bir memleket ilk fethedildiğinde hükümdar tarafından kendisine mülk olarak verilen hanesini bir müslüman bahçe veya bağ yapsa, yine öşriye olur. Dürer. Bu mesele ile ilgili bahis tam olarak Âşir babında geçmiştir. Sarih: "Biz buna dair tafsilâtı Mültekâ üzerine olan şerhimizde yazdık." demiştir.

Irak sevadi (arazisi) haraciyedir. Bu arazinin eni Uzeyb (Küfe köylerinden bir köy) den, Akâbe-î Hulvan (Bağdat ile Hemedan arasında bir köy) a, uzunluğu ise Als (Dicle'nin doğusunda alevilere vakfedilmiş bir köy) den Abba'dan (Abadan) (deniz kenarında küçük bir kale) a kadardır. "Abadan'ın gerisinde köy olmayıp Basra körfezi vardır." demek darb-ı mesel olmuştur. "Als" yerine "sa'lebe" denilmesi musannıfın Muğrib adlı lügat kitabından galet olarak nakletmiş olmasıdır.

Irak arazisinin uzunluğu yirmi iki buçuk günlük, eni ise on günlük mesafedir. Sirâc.

Mekke-i Mükerreme'den başka harb yoluyla fetholunup müslümanlar arasında taksim edilmeyip gerek kendi ahalisine, gerekse dışarıdan getirilen ve müslüman olmayan halka mülk olarak verilen arazi yahut sulh yoluyla fetholunan arazi haraciyedir. Çünkü haraç kâfirlerin hallerine daha lâyıktır.

Irak arazisi halkının mülküdür, arazilerini satmaları ve onda diledikleri gibi tasarrufda bulunmaları caizdir. Diğer üç mezheb imamlarına göre bu arazi müslümanlar için vakıftır, satmaları caiz değildir. Fetih.

Vakfın, baliğ olmayan çocuğun, delinin arazileri haraciye olursa haraç, öşriye olursa öşür vâcib olur. Ancak beytülmâldan satın alınan araziyi satın alan kimse" vakfederse, o arazide öşür ve haraç olmaz. Mültekâ şerhinde sarihin zikrettiğine göre vakfetmese de satın alan kimseye yine öşür ve haracdan bir şey lâzım gelmez.

Fukâha : "Mısır ile Şam'ın, arazisi haraciyedir." demişlerdir.

Fetih'de zikredilmiştir ki, zamanımızda Mısır arazisinden alınan meblağ ücrettir, haraç değildir. Galiba bu arazi ekip biçenlerin mülkü olmayıp, eski mülk sahihleri zamanla varissiz olarak öldükleri için beytülmâla kalmıştır. Buna göre hükümdarın bu araziden herhangi bir yeri satması veya beytülmâla vekil tâyin ettiği zattan satın alması sahih değildir. Çünkü hükümdar yetimin vekili gibidir. Bu araziden herhangi bir yeri zaruretten dolayı satması caizdir. Zamanımızda arazilerde ve beytülmâlde yersiz tasarruf ve muamelelerin fena akıbetinden Allah-ü Teâlâ'ya sığınırız.

Bahır sahibi hükümdarın zaruretten dolayı tasarrufunun caiz olması üzerine müteahhirinin müftâbih olan "Akar (gayr-i menkûl mal) da iki kat kıymet koymak suretiyle kendisine meyil ve rağbet ettirmesi caizdir." kavillerini de ziyade etmiştir.

Sarih şöyle diyor: Vasî babında gelecektir ki, baliğ olmayan çocuğun yedi yerde akarının satılması caizdir.

Şam müftüsü Fazlullahı'r-Rûmî, "Bizim arazimizin ekseri sahihleri kalmamış olup beytülmâlın olmasıyla, sultaniye arazisidir ki, ekip biçenlerin elinde ariyet gibidir." diye fetva vermiştir.

Vâkıât'dan naklen Nehir'de zikredilmiştir ki, hükümdar sultaniyye araziden bir yeri kendisi için satın almak istese, beytülmâl vekili gibi başka bir kimseye onu satmasını emreder. Sonra satın alan kimseden kendisi satın alır. Böyle sert yol ile beytülmâldan satın alınmış olduğu bilinmezse, yine asıl olan alış-verişin sahih olmasıdır. Alış-verişin sahih olmasıyla, "beytülmâldan satın alınan malların vakfedilmesinin sahih olması, vakfedenlerin şartlarının sahih olması, bu araziler üzerine haracın lâzım olmaması" bilinmiştir.

İZAH

"Öşür, haraç ve cizye ilh..." Musannıf müste'minin nasıl zimmî olacağını beyan edince, zimmî olduğuna göre arazisine mâlî vazifeden ne lâzım olduğunu beyan etmeye başladı. Arazinin vazifesini tamamlamak için haraçla beraber öşrü de zikretti, öşür de ibâdet mânâsı bulunduğu için onu önce zikretti. Sarfedilecek yerleri bir olduğu için cizyeyi de ona ilhak etti. Nehir.

"Arap arazisi ilh..." Tatvim'ül-Büldân Muhtasarında zikredilmiştir ki, Arap Yarımadası, Tîhâme, Necid, Hicaz, Uruz ve Yemen olmak üzere beş bölgeye ayrılır. Tihâme, Hicaz'ın güney bölgesidir. Necid, Hicaz ile Irak arasında bulunan bölgedir. Hicaz, Yemen dağlarından başlayıp Şam'a kadar devam eden bölgedir. Bu bölgede Medine ve Amman şehirleri vardır. Uruz, Yemame dahil olmak üzere Bahreyn'e kadar uzanan bölgedir. Hicaz'a, Necid ile Yemame arasını ayırdığı için Hicaz adı verilmiştir.

"Basra arazisi de asriyedir ilh..." İmam Ebû Yusuf'a göre, kıyas Basra arazisinin haraciyye olmasıdır. Çünkü Basra arazisi haraç arazisine yakındır. Fakat ashab-ı kiramın icma'ıyla kıyas bırakılmış ve öşür arazisi olmuştur. Dürr-i Müntekâ.

Velhâsıl ilerde gelecektir ki, bir müslüman hükümdarın müsaadesiyle boş ve sahibsiz bir araziyi ihya etse, yani ekse, biçse İmam Ebû Yusuf'a göre bu arazi haraciye arazisine yakın ise haraciye, Öşriye arazisine yakın ise Öşriye olur. İmam Muhammed'e göre kendisini sulayan suyuna itibar edilir. Haraç suyu ile sulanıyorsa haraciyye, öşür suyu ile sulanıyorsa Öşriye olur. Fakat fetva Ebû Yusuf'un kavline göredir. Basra arazisinimüslümanlar ihya etmişlerdir. Çünkü Basra şehri Hz. Ömer İbn-i Hattab zamanında yapılmıştır. Haraç arazisi olan Irak arazisine yakındır.

"Çünkü Öşür müslümanlara daha lâyıktır ilh..." öşürde ibâdet mânâsı vardır, öşür tarladan çıkandan alındığı için hafiftir. Öşür, halkı kendi istekleriyle müslüman olanların arazisinden veya harb yoluyla fethedilip müslümanlar arasında taksim edilen arazilerden alınır. Arap arazisi asriyedir. Çünkü Peygamber Efendimiz ve dört halifeden hiç birisi arap arazisinden haraç almamışlardır, Arabların kendileri köle olmadığı gibi arazileri üzerine de haraç yoktur. Çünkü arabların köle olmaları caiz değildir. Ya müslüman olurlar ya öldürülürler. Nehir. Bu bahsin tamamı Bahır'dadır.

"Mültekâ üzerine olan şerhimizde ilh..." Mültekâ şerhinin ibaresi şöyledir: Bir hane batice yapılırsa batice zimmînin olursa, mutlak surette haraciyye olur. Bu, İmam-ı Azam'a göredir, İmameyn buna muhaliftir. Müslümanın olursa, haraç suyu ile sulanıyorsa haraciyye, öşür suyu ile sulanıyorsa öşriye olur. Bir müslüman veya zimmî arazisini bazan öşür suyuyla, bazan da haraç suyu ile sulasa, müslümanın öşür zimmînin haraç vermesi lâzımdır. Nitekim Mi'râc'da böyle zikredilmiştir. Bâkânî: "Arazisini haraç suyu ile sulayan müslüman üzerine iptidaen haracın vâcib olmasını müşkül görmüş, müslüman arazisini hangi su ile sularsa sulasın üzerine öşür vâcib olur." demiştir. İmam-ı Serahsî: "Ezhar olan budur." demiştir. Gaye. Bahir sahibi buna "Müslümanın üzerine zorla haraç konulması yasaktır. Ama kendi isteğiyle konulması caizdir. Nitekim bir müslüman, hükümdarın izniyle boş ve sahibsiz olan bir araziyi ihya etse, arazi haraç suyu ile sulanırsa haraciyye olur." diye cevap vermiştir, öşür suyu ile haraç suyu hakkında ilerde malûmat gelecektir.

"Irak sevadi ilh..." Yani Irak ile Arap Irak'ı kasdedilmiştir. Acem Irak'ı kasdedilmemiştir. Dürer. Dürr-i Müntekâ'da zikredilmiştir ki, sevad; şehrin kenarındaki köy ve kasabalardır. Ağaçları yeşil, hububatı bol olduğu için bu isim verilmiştir.

Irak: Basra, Küfe, Bağdat ve bu şehirlerin etraflarının ismidir.

"Küfe köylerinden bir köy ilh..." Takvimü'l-Büldan'da zikredilmiştir ki, "Uzeyb" Ben-i Temim suyunun adı olup Küfe Kâdsiye'sinden Mekke-i Mükerreme'ye giden kimsenin çölde ilk karşılaştığı sudur. Galiba köy ile bu Kâdsiye murad edilmiştir.

"Salebe ilh..." Bazı nüshalarda "Salebiyye" şeklindedir.

"Mekke-i Mükerreme'den başka ilh..." Mekke-i Mükerreme her ne kadar harb yoluyla alınmış ise de arazisi öşriyedir. Çünkü Mekke-i Mükerreme'nin arazisi -yukarda geçtiği üzere- Arap Yarımadasındadır.

"Gerek kendi ahalisine ilh..." Yani harb yoluyla alınan arazinin haraciye olmasında kendi ahalisinin üzerinde bırakılması şart değildir. Şart olan arazinin müslümanlar arasında taksim edilmemesidir. Böyle bir arazinin haraciyye olması için haraç suyu ile sulanması da şart değildir. Böyle bir arazi gerek haraç suyu ile, gerekse öşür suyu ile sulansın haraciyye olur. Nitekim böyle bir arazi müslümanlar arasında taksim edildiği takdirde her ne kadar haraç suyu ile sulansa bile öşriye olur.

Haraç suyu ile sulanırsa haraciyye, öşür suyu ile sulanırsa öşriyye olması, bir müslümanın hükümdarın müsaadesiyle ihya ettiği boş ve sahibsiz arazi hakkındadır. Tahâvî şerhi, Bahir, Fetih.

"Haraç kafirlerin hallerine daha lâyıktır ilh..." Çünkü haracda ceza mânâsı mevcud olduğu için cizyeye benzer. Haraç her ne kadar arazı ekilmese bile vâcib olduğu için ağırdır, öşür ise tarlaya bağlı olmayıp tarladan çıkan mahsûle bağlı olduğu için hafifdir.

"Irak arazisi halkının mülküdür ilh..." Keza harb yoluyla alınıp kendi ahalisi üzerinde bırakılan yahut sulh yoluyla alınıp üzerlerine haraç konulan araziler de ahalisinin mülküdür. Dürr-i Müntekâ.

Ben derim ki: Sahih olan kavle, göre harb yoluyla alınmış olup haraç vermek üzere ahalisi üzerinde bırakılmış olan Şam ile Mısır arazisi de halkının mülküdür.

İmam Ebû Yusuf, "Kitabü'l-Harac" da: "Bu yerler taksim edildiği takdirde -hükümdar her ne kadar bu araziyi mağlub edilmiş olan ahalisinin elinde bırakmış olsa bile- öşriye olur." demiştir. İmam Ebû Yusuf'un bu kavli güzel görülmüştür. Çünkü müslümanlar Irak, Şam ve Mısır'ı fethettiklerinde araziyi müslümanlar arasında taksim edilmeyip Hz. Ömer (R.A.) bu arazi üzerine haraç koymuştur. Bu yerler ahalisinin mülküdür.

"Diledikleri gibi tasarrufta bulunmaları ilh..." Yani Irak arazisi halkının mülkü olduğu için onu satmaları, rehin vermeleri ve hibe etmeleri gibi her türlü tasarrufları caizdir. Zira islâm hükümdarı bir beldeyi harb yoluyla fethedip arazisi üzerine haraç, ahalisi üzerine cizye koyduğu takdirde arazisi ahalisinin mülkü olarak kalır. Evlâdlarına miras olarak intikâl eder, vârislerden hiç bir kimse kalmayınca beytülmâla kalır. Fetih, Dürr-i Müntekâ.

"Vakfın ilh..." Yani haraciyye olan arazi vakfedilse yine araziden haraç alınır.

"O arazide öşür ve haraç olmaz ilh..." Bahır'da "öşür" zikredilmemiştir. Bahir sahibi "Mısır arazisinden haraç kalkmıştır. Çünkü eski mülk sahihleri öldüğü için beytülmâle kalmıştır." diye inceledikten sonra şöyle devam ediyor: Bir kimse Mısır arazisinden herhangi bir yeri hükümdardan sahih olarak satın aldığı takdirde ona mâlik olur ve o yerin haracı da yoktur, kendisine haraç vermek de vâcib olmaz. Çünkü hükümdar o yerin bedelini müslümanlar nâmına almıştır. O kimse bu yeri vakfettiği takdirde bu yer üzerine haraç vâcib olmaz. Bu bahsin tamamını "Et-Tûhfetü'l-Marziyye fi'l-Arâzi'l-Mısriyye" isimli risalemizde yazdık. Bahir sahibinin sözü burada sona erer.

Ben derim ki: Bahır sahibi bu risalesinde "Böyle bir yerde öşür de vâcib olmaz. Çünkü öşür vâcib olur diye herhangi bir nakil görülmemiştir." diyezikretmiştir. Bahir sahibinin "Böyle bir yerde öşür de vâcib olmaz." sözünün zayıf olduğu bilenler için gizli değildir. Çünkü fukâhâ: "öşrün farzıyyeti kitab, sünnet, icmâ ve kıyasla sabittir, öşür, meyvelerin ve hububatın zekâtıdır, öşür haraciye olmayan arazide vâcibtir. öşür sahralar, dağlar gibi öşrî ve haracı olmayan yerlerden toplanan meyvalardan bile vâcibtir. Öşrün vücubunun sebebi, mahsul verecek kabiliyyette olan arazinin kendisidir. Öşür, baliğ olmayan çocuğun, delinin ve mükâtebin arazisinde de vâcibtir. Çünkü öşürde itibar, araziyedir, mal sahibine değildir, öşürde araziye mâlik olmak şart değildir. Şart olan, çıkan mahsule mâlik olmaktır. Buna göre vakıf arazilerde de öşür vâcibtir. Çünkü Allah-ü Teâlâ'nın:

"Ey imân edenler, kazandıklarınızın en güzellerinden ve sizin için yerden çıkardıklarımızdan infâk edin." (Bakara Sûresi, âyet: 267) Ve :

"Biçildiği günde hakkını (sadakasını) verin." (Enâm Sûresi, âyet: 141) kavl-i kerîmleri ve Peygamber Efendimizin :

"Yağmurun suladığı herşeyde öşür vardır, kova veya dolapla sulananlarda ise öşrün yarısı vardır." hadîs-i şerifi umumi olduğu içindir, öşür, arazinin kendisine değil çıkan mahsulatından vâcibtir, demişlerdir. Şübhe yok ki, hükümdardan satın alınan yerde, öşrün vücubunun sebebi olan mahsul verecek kabiliyette arazi mevcuddur. öşrün vücubunun şartı olan araziden çıkan mahsule mâlik olmak da mevcuddur. "Bu araziye öşür yoktur." diyebilmek ipin hususi delile ve açık nakle ihtiyaç vardır. Arazi ile ilgili haracın düşmesinden, araziden çıkan mahsul ile ilgili öşrün düşmesi de lâzım gelmez. Bedayi.

"Fukâhâ ilh..." Hidâye'de ve diğer mu'teber fıkıh kitablarında Şam arazisi ile Mısır arazisinin haraciyye olduğu açıklanmıştır. Velhâsıl bu arazilerin haraciyye olduğunda ittifak vardır. Fakat Mısır'ın harb yoluyla mı yoksa sulh yoluyla mı alınmış olduğu hususunda fukâhâ arasında ihtilâf vardır.

"Zamanımızda Mısır arazisinden alınan meblağ ücrettir, haraç değildir ilh..." Keza Şam arazisi de böyledir. Dürr-i Müntekâ'da zikredilmiştir ki, hükümdar Mısır arazisini kiraya verip bütün ücretini beytülmâl için alır. Nitekim bir hane beytülmâle kaldığı zaman hükümdar muhayyer olup dilerse haneyi kiraya verip kirasını alır, dilerse haneyi satıp parasını beytülmâle koyar. Buna göre Mısır ve Şam arazisinin kendi mâliki tarafından yahut hükümdar tarafından satılması sahihtir. Mâliki tarafından satılırsa, arazi yine haraciye olur. Hükümdar tarafından "satılırsa bakılır: Eğer mâliki ekip biçmekten âciz olduğu için satılmış ise yine arazi haraciye olur. Mâliki ölmüş olduğu için satılmış ise -yukarıda geçtiği üzere- beytülmâla kalmış olduğundan araziden haraç düşmüş olur. Hükümdar böyle bir araziyi sattığı takdirde satın alan üzerine haraç vâcib olmaz. Satın alan ister bu araziyi vakfetsin, isterse kendisine mülk olarak bıraksın.

Ben derim ki: Bu, üçüncü nevi arazidir. Yani bu nevi arazi, öşriye ve haraciye değildir. Buna "memleket arazisi" denilir. Bu, ya asıl mâlikleri vârissiz olarak ölüp beytülmâle kalmış veya harb yoluyla alınıp kıyamete kadar müslümanlar için bırakılmış olan topraklardır. Tatarhâniyye'de "memleket arazisi"nin hükmü şöyle beyan edilmiştir: Hükümdar bu araziyi iki yoldan biriyle çiftçilere verir. Ya ekip biçme hususunda çiftçileri mülk sahihleri yerine koyup onlardan haraç alır veya araziyi haraç mikdarıyla onlara kiraya verir. Bu araziden alman kira hükümdar hakkında haraç yerine geçer. Bu alınan kira para olarsa vazife haracı olur. Araziden çıkanın bir kısmı alınırsa mukâseme haracı olur. Bu araziden alınan kira kiracı hakkında ücret olup öşür ve haraç değildir.

Memleket arazisinde öşür ve haraç lâzım olmayınca, bu araziden alınan yalnız ücret olmuş olur.

Ben derim ki: Buna göre memleket arazisini ekip biçen çiftçiler üzerine öşür veya haraç lâzım gelmez. Şu kadar var ki, İmameyn'in kavline göre öşür kiracı üzerine lâzımdır. Ancak bu araziden alınan ücret her bakımdan ücret değildir. Hükümdar hakkında bu ücret haraç yerine geçer. Haraç ile öşür ise bir arazide toplanmaz. Teemmül et. Sonra, Hayriyye'de: "Vakıf arazisini ekip biçen çiftçi hisse ile çatıştığı için kiracı gibi olup kendisine haraç lâzım gelmez." diye zikredilmiş olduğunu gördüm.

İs'af'da zikredilmiştir ki, Mütevelli vakıf araziyi müzâraa (çıkan mahsulün bir kısmını işleyen almak şartıyla yeri ekmek için yapılan akid'dir) olarak verse, haraç veya öşür vakıf ehlinin hissesinden lâzım gelir. Çünkü müzâraa mânâ bakımından kiradır.

"Arazi beytülmâl için olup çiftçilere müzâraa olarak verildiği takdirde onlardan alman kira bedelidir, haraç değildir." diye hüküm verilir. Nitekim 'bunu Kemdi ve diğer fakihler açık olarak beyan etmişlerdir. Çiftçilerden çıkan mahsulün dörtte biri veya üçte biri kira bedeli olarak alındığı takdirde araziden çıkacak mahsulün bir kısmına arazinin kiraya verilmesinin fâsid olması lâzım gelir. Çünkü araziden ne kadar mahsul çıkacağı bilinmemektedir. Burada "Arazinin bu seklide kiraya verilmesinin caiz olmasının sebebi nedir?" diye sorulursa, Dürr-i Müntekâ'da buna "Alınan kira bedeli hükümdar hakkında haraç yerine geçmektedir. Kiracılar hakkında da hakikaten ve hükmen haraç sahih olmadığı için zaruri olarak kira bedeli ücret yerine geçmektedir." diye cevap verilmiştir.

Ben derim ki: Hayriyye de geçtiği üzere bunu hakiki kira değil de, kira mânâsında müzâraa demek mümkündür. Bundan dolayı Fetih'de zikredilmiştir ki, memleket arazisinden alınan kira bedelidir. Bundan sonra bilmiş ol ki, "Memleket arazisi" denilen beytülmâl arazisi elinde bulunanlar, bu arazinin vergisini verdikleri müddetçe ellerinden alınmaz, kendileri öldüğü zaman miras olarak çocuklarına geçmez, bu araziyi satmaları sahih olmaz. Fakat Osmanlı devletinde resmî hüküm şöyledir: Bir kimse ölüp oğlu bulunursa, arazi meccanen oğluna geçer. Oğlu bulunmazsa beytülmâla kalır. Ölen kimsenin kızı veya baba bir kardeşi bulunup araziyi isterlerse, arazi kendilerine fâsid kira ile verilir.

Araziyi tasarrufunda bulunduran kimse, arazinin durumuna göre araziyi üç veya daha fazla sene boş bırakırsa, arazi kendisinden alınıpbaşkasına verilir. Arazi elinde bulunan kimselerden hiç birisi sultanın veya naibinin izni olmaksızın başkasına devretmesi sahih değildir. Nitekim Mültekâ şerhinde de böyle zikredilmiştir.

"Bu arazi ekip biçenlerin mülkü olmayıp ilh..." Ben derim ki: Şam arazisi ekip biçenlerin mülkü olup olmadığı bizim için malum değildir. Vakıf köyler ile vakıf arazinin ve beytülmâla aid bulunan arazinin ekip biçenlerin mülkü olmadığı malumdur. Bunlardan başka arazilerin nesilden nesile miras olarak geçtikleri ve satıldıkları görülmektedir.'

Fetâvay-i Hayriyye'nin şüf'a bahsinde zikredilmiştir ki; "Birkaç kardeşin ağaçlık arazisi bulunup başka bir kimsenin de bu araziye komşu olan ağaçlık bir arazisi bulunursa, bu iki arazinin yolları bir olup o kimsenin arazisi haraciye olursa, arazisini satmak istediğinde kardeşler bu araziyi şüf'a hakkıyla alabilirler mi, yani arazinin haraciye olması şüf'a hakkına mâni olur mu?" diye sorulmuş, "Arazinin haraciye olması şüf'a hakkına mâni değildir. Çünkü arazinin haraciye olması araziye mâlik olmaya münâfî değildir." diye cevap verilmiştir.

Tatarhâniyye'de ve diğer mu'teber fıkıh kitablarında zikredilmiştir ki; haraç arazisi sahibinin mülküdür, öşür arazisi de sahibinin mülküdür. Bu arazilerin satılmaları, vakfedilmeleri caiz olur ve diğer mülkler gibi vârislere miras olarak kalır. Bu arazilerde şüf'a hakkı sabit olur. ama hükümdar beytülmâla tahsis etmiş olduğu araziyi halka müzâraa olarak verse, bu arazi satılmaz ve bunda şüf'a hakkı da yoktur.

Elinde arazi bulunan kimse araziye satın alma yahut kendisine miras kalma yahut mülk sebeblerinden herhangi bir sebeb ile mâlik olduğunu ve arazinin haracını verdiğini iddia etse, sözü kabul edilir. Başka bir şahıs da arazinin kendi mülkü olduğunu dâva etse, kendisinden sâhid istenir. Eğer şer'î cihetten şâhidle dâvasını isbat ederse, arazi birinci kimseden alınıp bu sahsa teslim edilir. Bu, memleketimizde çok vâki olduğundan dolayı milletin hakkını korumak için her zaman kendisine muhtaç olunan şeriatın hükmünü açıkladım, işin hakikatini Allah-ü Teâlâ bilir.

Fetâvay-ı Hayriyye'de zikredilen fıkıh kaideleri üzerine cari gazel bir söz olduğu bilenler için gizli değildir. Şöyle ki: fukâha "Bir arazinin bir kimsenin elinde olup, onda tasarrufda bulunması arazinin kendisinin mülkü olduğunu gösteren en kuvvetli delillerdendir. Bundan dolayı "bu arazi bu kimsenin mülküdür" diye şâhidlik yapmak şahindir." demişlerdir.

İmam Ebû Yusuf'un harac risalesinde zikredilmiştir ki, haraç veya harb ehlinden herhangi bir kavim helak olup onlardan hiçbir kimse kalmayıp arazileri boş kalsa, kimin elinde olduğu bilinmeyip hiçbir kimse bu arazi hakkında dâvada bulunmasa, bir kimse bu araziyi alıp ekip, biçip veya üzerinde ağaç yetiştirip haracını veya öşrünü verse, arazi kendisinin olur. Bu beyan edilen arazi sahibsiz ve boş arazidir. Hükümdarın herhangi bir kimsenin elinde bulunan arazisini alma hakkı yoktur. Meğerki bilinen sabit bir hak ile alınmış olsun, İmam Ebû Yusuf (Rh. A.)'a göre; Irak, Şam ve Mısır arazileri, harb yoluyla alınıp mağlûb olan ahalisine bırakılmış olduğu için haraciyyedir.

Es-Siyerü'l-Kebîr şerhinde zikredilmiştir ki; bir kavim kendi arazileri üzerine -meselâ Şam arazisi gibi gerek şehirleri gerekse köyleri olsun- müslümanlarla sulh oldukları takdirde müslümanların bunların hanelerinden veya arazilerinden herhangi bir yeri almaları veya onların yerlerinde konaklamaları caiz değildir. Çünkü onlar ahid ve sulh ehildir. Bu araziler ahalisinin mülküdür. "Eski ahalisinin hepsi varissiz olarak ölmüş ve bu araziler beytülmâla kalmıştır." demek ihtimal ile verilen bir hükümdür, ihtimal ile nasıl hüküm verilebilir? Çünkü ihtimal sabit olan mülkü nefyedemez.

Metinde, Hidâye'ye tâbi olarak "Irak arazisi ahalisinin mülkü olup, bunu satmaları ve her türlü tasarrufda bulunmaları caizdir. Mısır ile Şam arazisi de Irak arazisi hükmündedir." diye açıklanmıştır. Bu, biz Hanefilerin mezhebine göre açıktır. "Bu araziler müslümanlara vakfedilmiştir." diyen zâta göre de acıktır, İmam-ı Sübkî: " Şam ve Mısır arazileri ya vakıf veya mülk cihetinden ellerinde bulunan müslümanların olmasında şübhe yoktur. Çünkü bir kimsenin elinde bir şey bulunup kendisine o şeyin kimden kaldığını bilmese, o şey kendinin olur O şeyin kimden kaldığına dâir kendisinden şâhid istenmez.

Bir kimsenin elinde veya mülkünde bir yer bulunsa, "Yâ ihya (hükümdarın izniyle boş ve sahibsiz bir araziyi ekip biçme) veya şer'an sahih bir yoldan elde etmiştir." diye hüküm verilir, demiştir.

İbn-i Hacer-i Mekki, Fetâvâ'sında Sübkî'nin sözünü naklettikten sonra, bu söz bizim "Mülk ve vakıf sahiblerinin arazileri olduğu gibi ellerinde bırakılır. Arazinin aslının beytülmâlin mülkü veya müslümanlara vakfedilmiş olması bize zarar vermez." diye hükmetmemiz hususunda acıktır. Çünkü vakıf veya mülk olduğu bilinmeyen bir arazinin hükümdarın izniyle boş ve sahibsiz bir yerden ihya edilmiş olması muhtemeldir. Beytülmâldan alınmış olduğunu farzetsek uzun zaman bu kimselerin ellerinde bulunup mâliklerin mülklerinde tasarruf ettikleri gibi tasarruf etmeleri bu arazinin bu kimselerin ellerinden alınamıyacağına kesin ve acık bir karinedir." demiştir.

Sübkî; "Beyyine (delil, şâhid) ile değil de istishâb (geçmişte sabit olan bir şeyin şimdi de sabit ve bakî olduğunu söylemek) ile arazi elinde bulunan kimsenin elinden alınır, diye hüküm verilecek olsa, zalimlerin insanların ellerinde bulunan arazilerin üzerine musallat edilmesi lâzım gelir." demiştir.

İbn-i Hacer uzun uzadıya izanda bulunduktan sonra şöyle devam ediyor; Mısır ve Şam arazisi kendilerine nereden intikal ettiği bilinmeyen kimselerin ellerinden alınmaz. Çünkü imamların "Küfür için yapılmış kiliseler bir sahraya yapılmış olup, sonra şehrin kiliselere kadar genişlemiş olması ihtimali ile amel ederek kiliseler yıkılmayıp olduktan gibi bırakılır" demeleri caiz olursa, "Ellerinde arazi bulunan kimselerin bu araziyi ya sahibsiz bir yerden ihya etmiş olmaları veya şer'an sahih bir yoldan kendilerine intikal etmiş olması ihtimalinden dolayı arazi ellerinden alınmaz." demeleri evleviyetle caizdir.

Mısır harb yoluyla alındığı için beytülmâla aiddir, bu arazinin vakfedilmesi sahih olmaz; diyerek vakıf olsun veya olmasın bütün Mısır topraklarını beytülmâl namına almak isteyen kimseyi İbn-i Hacer güzel bir şekilde reddetmiştir.

İbn-i Hacer'in karşı çıktığı bu zalim hükümdardan önce, bir hükümdar aynı hükmü yani Mısır harb yoluyla alınmış olduğu için beytülmâle aiddir diyerek gayr-i menkûl malı bulunan herkesin elinde bulunan malların kendisinin mülkü olduğuna dâir senet getirmesini, aksi takdirde topraklarını ellerinden alacağını ilân etti. Bunun üzerine Şeyhülİslâm İmam-ı Nevevî "Hükümdara bunun cehalet ve inattık olduğunu, bunun İslâm âlimlerinden hiçbir âlime göre helâl olmadığını, bir kimsenin elinde bulunan şeyin kendisinin mülkü olduğunu, hiç bir şahsın onun mülküne dokunamayacağını, bir kimseye elinde bulunan şeyin kendisine aid olduğuna dâir şâhidle isbat et. diye teklif edilemeyeceğini" bildirdi. Nevevî hükümdarı bu fikrinden vazgeçirinceye kadar ona va'z ve nasihatte bulunmaya devam etti.

Dört mezhebten herbirine bağlı olan bütün âlimler İmam-ı Nevevî'nin incelemesini ye üstünlüğünü itiraf ederek onun naklini ulemanın icmâi nakli gibi kabul etmiş ve "bir kimsenin elinde bulunan şeyin kendisinin mülkü olduğuna dâir senet istenmeyeceği" hususunda ittifak etmişlerdir.

Ben derim ki: Sübkî, İbn-i Hacer ve Nevevî gibi âlimlerin mezhebine göre Mısır ile Şam arazisinin aslı ya müslümanlara vakfedilmiş veya beytülmâla aiddir. Bununla beraber bu âlimler: "Bir kimse bir arazinin kendi mülkü olduğunu iddia ettiği takdirde kendisinin olduğuna dâir senet istenmez. Çünkü kendisine şer'an sahih bir yoldan intikal etmiş olması ihtimali vardır." demişlerdir.

Biz Hanefilere göre; Mısır ile Şam arazileri mağlûb edilen ahalisine bırakılmıştır. O halde nasıl olur da "Eski mâliklerinin zamanla varissiz olarak ölmeleri ihtimalinden dolayı bu araziler beytülmâla kalmış olup elinde bulunanların mülkü değildir." denilebilir? Şayet "Bu araziler ellerinde bulunanların mülkü değildir." denilecek olsa, bu takdirde vakıfların ve mirasların bâtıl olması ve uzun zamandan beri ellerinde bulunan kimselerin arazilerinin üzerine zalim hükümdarların mücadelesiz musallat edilmesi lâzım gelir.

Bir arazinin üzerine öşür veya haraç konulması arazinin mülkiyetine münafi değildir. Nitekim yukarıda geçmiştir. Musannifin ve diğer fukahânın kavline göre, Irak arazisi haraciyedir, ahalisinin mülküdür. Eski ahalisinin varissiz olarak ölme ihtimali, mülkü isbat eden eli ibtal etme hususunda delil olamaz. Çünkü delilden meydana gelmeyen ihtimal, kesin olarak sabit olan şeye karşı gelemez. Arazilerde asıl olan mülkiyetin devam etmesidir. Arazinin elde bulunması araziye mâlik olmanın en kuvvetli delilidir.

Velhâsıl: Şam, Mısır ve bunlar gibi olan memleketlerin arazisinden serî bir yol ile beytülmâle aid olduğu bilinen toprakların hükmünü sarih Fetih'den naklen zikretmiştir. Bunlardan beytülmâle aid olduğu bilinmeyen topraklar ise sahiblerinin mülküdür. Bunlardan alınan haraçtır, ücret değildir. Çünkü bu memleketlerin arazileri asılda haraciyedir. Bu izahı ganimet bil. Çünkü bu, bilinmesi gerekli bir hakikattir. Bu bahse temas eden bir kimseyi görmediğim için sözü uzattım. Bu bahiste diğerleri muhakkik Kemâl'e tâbi olmuşlardır. Hak, kendisine uyulmaya daha lâyıktır. Galiba Kemâl'in ve ona tâbi olanların maksadları beytülmâla aid olduğu bilinen arazidir. İşin hakikatini Allah-ü Teâlâ Hazretleri bilir.

"Buna göre ilh..." Yani arazinin beytülmâla aid olduğuna göre hükümdarın bu araziden herhangi bir yeri satması sahih değildir.

"Beytülmâla vekil tâyin ettiği zâttan satın alması sahih değildir ilh..."

Çünkü hükümdar yetimin vasisi gibidir. Yetimin vasisinin yetimin malını satın alması sahih değildir. Bundan dolayı "Hükümdar beytülmâl vekilinden satın alamaz." diye kayıdlanmıştır.

Hâniyye ile Hülâsa'da zikredilmiştir ki; hükümdar beytülmâla aid olan herhangi bir şeyi almak istediği takdirde o şeyi başkasına satar, sonra satın alan kimseden satın alır.

Tecnis'de zikredilmiştir ki; hükümdar beytülmâla aid olan herhangi bir şeyi kendisi için almak istediği takdirde bir kimseye o şeyi bir şahsa satmasını, sonra satın alan kimseden kendi namına almasını emreder. Bu töhmetten daha uzaktır.

"Zaruretten dolayı satması caizdir ilh..." Yani beytülmâlın ihtiyacına göre beytülmâla aid olan herhangi bir şeyi hükümdarın satması câizdir. Bahır sahibi: "Hükümdarın mutlak surette beytülmâla aid olan herhangi bir şeyi satması hükümdarın umum velayeti bulunduğu için müslümanların menfaatları hususunda dilediği gibi tasarrufta bulunması caizdir." demiştir.

"Çocuğun yedi yerde akarının ilh..." Yani vasinin yedi yerde baliğ olmayan çocuğun akar (gayr-ı menkûl mal) mı başkasına kıymetinin iki katıyla satması caizdir.

1 - Çocuğun nafakası için.

2 - Ölünün borcu için.

3 - Yerine getirilmesi ancak akardan olan vasiyet-i mürselesi (vasiyet edilen şeyin mikdarı malûm olup da üçte bir, dörtte bir gibi bir kesir ile kayıdlanmış olmayan vasiyettir. Bir kimseye meselâ otuz bin lira vasiyet edilmesi gibi) için.

4 - Geliri masrafını karşılamadığı için.

5 - Harab olma korkusu için.

6 - Noksan olma korkusu için.

7 - Zorbanın elinde bulunduğu için.

Bu suretlerde yetimin akarının satılması caizdir. H.

"Ariyet gibidir ilh..." Yani elinde Şam arazisi bulunan kimseler mülk sahihleri gibi alma - satma tasarrufunda bulunamazlar. Hükümdarın kendisine arazi verdiği kimsenin o araziyi icareye vermesi caizdir.

"Alış-verişin sahih olmasıyla ilh..." Bu ifadelerin hepsi Nehir sahibinindir. Ama asılları Bahir sahibine aiddir.

Velhâsıl: Bir kimse beytülmâla aid olan bir araziyi satın alsa - her ne kadar satın alırken o yerin beytülmâla aid olduğunu bilmese bile - alım-satımın sahih olduğuna hamledilerek o araziye mâlik olur. Bu arazi üzerine haraç yoktur. Çünkü bu arazinin eski sahibleri varissiz olarak ölmüş olup, arazi beytülmâla kalmış olduğundan üzerine haraç vâcib olacak kimse bulunmadığı için haraç düşmüştür. Hükümdar, bu araziyi sattığı takdirde arazinin bedelini almış olacağı için satın alan kimse üzerine haraç vâcib değildir. Yukarda geçtiği üzere öşür de vâcib değildir. Satın almakla bu araziye mâlik olunca araziyi vakfetmesi sahih olur. Vakıf şartlarına riayet edilir.

Tuhfetü'l-Marziyye'de zikredilmiştir ki; gerek sultan, gerek kumandan ve gerekse bunlardan başkası vakfetmiş olsun vakfın şartlarına riayet edilir.

Eşbâh Haşiyesinde zikredilmiştir ki; Ebussûud: "Hükümdar ve ümerânın vakıf şartlarına riayet edilmez. Çünkü bu vakıflar beytülmâldan veya beytulmâla katacak mallardandır. Bunların şartlarına riayet edilmeyince vakıfnamede olmayan fakat beytülmâlın sarfedileceği yerlerden olmak üzere vazife (şahıslara hizmetleri karşılığı olarak vakfın gelirinden verilen ücret) veya müretteb (şahıslara ilmi, salâhı veya fakirliklerinden dolayı bir hizmet mukabili olmayarak vakfın gelirinden verilen şeydir ki, buna örfde (zevaid) denir) ihdas edilmesi caizdir." demiştir.

Ebussûud, hükümdarların vakıflarının hallerini bildirmiştir.

Sarih, Mebsûd'dan naklen vakıf bahsinde zikredecektir ki; vakıf cihetlerinin ekserisi köyler ve mezraalar (tarlalar) olduğu takdirde hükümdarın vakfın şartına muhalefet etmesi caizdir. Çünkü bu yerlerin aslı beytulmala aiddir. Yani bu yerlerin beytulmala aid olup vakfedenin buna mâlik olduğu bilinmediği takdirde bu, hakikaten vakıf olmayıp irsâd (tahsisat kabilinden) olarak caizdir. Nitekim hükümdar beytulmala aid araziden bir parçayı beytülmâlda hak sahibi olanların haklarını elde etmeye yardımcı olmak üzere meselâ âlimler ve talebelere vakfetse tahsisat kabilinden olarak caiz olur. Buna "vakf-ı ırsâdî" denilir. Bundan dolayı Mısır Sultanı Berkûk (? - 1398) vakıfların beytülmâldan alınmış olduğunu ileri sürerek vakıfları bozmak istemiş ve bunun için bir toplantı yapmıştır. Bu toplantıda Sıracûddin Bülkînî, Burhan b. Cemâa ve Hidâye sarihi Ekmelûddin hazır bulunmuşlar.

Bülkânî: "Âlimlere ve talebelere yapılan vakıflar katiyen bozulamaz. Çünkü onların beytulmala ayrılan beşte birde bundan daha çok hakları vardır." demiştir. Orada bulunanlar bunu kabul etmişlerdir. Nitekim bunu Suyûtî "En-Naklülmestûr fi-cevâz-i kabz-ı malûmi'l-vezâif bilâ huzur" isimli eserinde zikretmiştir. Sonra bunun benzerini Mültekâ şerhinde de gördüm. Bundan açık olarak anlaşılmaktadır ki; sultanların beytülmâldan yaptıkları vakıflar, hakiki Vakıf olmayıp irsâddır. Beytülmâldan yapılan vakıflar beytülmâlın sarfedileceği yerlerden olan bir cihete yapılmış İse bozulmaz. Ama sultan, çocuklarına, âzâdlılarına vakfetmiş ise bozulur. Sultanların yaptıkları vakıflar irsâd olunca vakfın şartlarına riayet edilmesi lâzım gelmez. Çünkü bu vakıflar sahih bir vakıf değildir. Vakfın sahih olabilmesi için vakfedilen malın vakfedenin mülkü olması şarttır. Sultan, beytülmâldan bir yeri satın almadan ona mâlik olamaz. Buna Ekmelûddin muvafakat etmiştir. Bu, Mebsûd'dan ve Ebussûud'dan nakledilene de muvafıktır.

Şarih, Nehir'den naklen vakıf bahsinde zikredecektir ki; İktâât (hükümdar tarafından bağışlanan topraklar) in vakfedilmesi, ancak bu topraklar mevad (sahibsiz) araziden veya hükümdarın kendi mülkü olup bir kimseye vermiş olduğu topraklardan olduğu takdirde caizdir. Bu, Allâme Kâsım'dan Et - Tûhfetü'l-Marziyye'de: "Sultanın beytülmâla aid bir araziyi vakfetmesi şahindir." diye zikredilene muhaliftir.

Ben derim ki: Galiba "Allâme Kasım bu beytülmâla aid olan arazi bütün müslümanların menfaati için vakfedildiği takdirde lâzım olup bozulmaz,"' demek istemiştir. Nitekim Kâdîhân'dan naklen Tarsûsî: "Sultan beytülmâla aid bir araziyi bütün müslümanların menfaati için vakfetse, caiz olur." diye nakletmiştir.

İbn-i Vehbân: "Hükümdar şer'an sarfedilecek yere, bir araziyi vakfettiği takdirde zalim hükümdarların o arazinin gelirini sarfedilmeyecek yere sarfetmelerini önlemiş olur." demiştir. Yani, vakfın geliri ebedî olarak müslümanların menfaati için hükümdarın tâyin ettiği cihete sarfedilir. Yukarıda gecen "irsâd"ın mânâsı da budur, işin hakikatini Allah-ü Teâlâ Hazretleri bilir.

METİN

Bir zimmî, müslüman hükümdarın izniyle sahibsiz bir yeri ihya, yani ekse biçse yahut yukarıda geçtiği üzere ya müslümanlarla birlikte harbettiği veya yol gösterdiği için kendisine ganimetten yer verilse, bu yer haraciye olur. Çünkü bu ilk defa kâfir üzerine konulmaktadır. Kâfirin haline lâyık olan haracdır.

Bir müslüman, hükümdarın izniyle sahibsiz olan bir yeri ihya ederse, "bir şeye yakın olana o şeyin hükmü verilir" mânâsı gereğince yakınındaki haraciye olursa o da haraciye, öşriye olursa o da öşriye olur. Bu, İmam Ebû Yusuf'un kavlidir.

Bu yerin öşriye veya haraciye olmasında karayı sulayan suyuna itibar edilir. Öşür suyu ile sulanırsa ondan öşür, haraç suyu ile sulanırsa haraç alınır. Çünkü mahsulün yetişmesi suya bağlıdır. Ancak kâfirin sahibsiz yerden ihya ettiği yer, öşür suyu ile sulansa bile haraç alınır. Çünkü kâfirin üzerine ilk defa öşür konulamaz. Bu, İmam Muhammed'in kavildir.

Haraç (arazi vergisi) iki nevidir:

1 - Mukâseme haracıdır ki. araziden çıkan mahsulün beşte biri veya onda biri mikdarındaki vâcib olan vergidir. Bu haraç araziden çıkan mahsule bağlıdır.

2 - Vazife haracıdır ki, araziden faydalanma imkânına bağlı olarak zimmette vâcib olan vergidir. Nitekim Hz. Ömer (R.A.) Irak topraklarına sulanan yerlerde dönüm (her bir zirâi yedi kabza: 28 parmak olan Kisra zirâiyle uzunluğu ve eni altmış zira yer) başına buğday veya arpadan bir sâ ile bir dirhem para vergi koymuştur. Bazı fukahâ: "Dönümde muteber olan her beldenin örf ve âdetidir," demişlerdir. Mısır'da dönüm "Feddan" İle takdir edilmiştir. Fetih, Muteber olan birinci kavildir. Bahır.

Ratbenin dönümü başına beş dirhem, birbirine bitişik üzüm bağları ile hurma bahçelerinin her dönümü başına on dirhem haraç vardır. Hububat ratbe, üzüm, hurmadan başka ve kendisine Hz. Ömer (R.A.) tarafından haraç konulmamış olan zâferan ekilen ve etrafı duvarlarla çevrili bahçelerin içindeki ağaçları seyrek olup, altlarının ekilmesi mümkün olan yerlerden verimine göre haraç alınır. Yerin verimine göre en fazla yansı alınabilir. Çünkü yarısını almak insafın ta kendisidir. Binaenaleyh sahih olan- kavle göre her ne kadar yer verimli olsa bile bu gibi yerlerde çıkanın yarısı üzerine Hz. Ömer (RA)'in mukâseme ve vazife haracında koymuş olduğu mikdar üzerine haraç ziyade edilemez. Her tarafı duvarla çevrili bahçelerin içindeki ağaçlar sık olup ağaçların altını ekmek mümkün olmazsa bu yerler bağ sayılır. Eğer arazinin kendisine konulmuş olan vazife haracının iki katı mahsul vermeye tahammülü olmazsa vâcib olarak, iki. katı mahsul vermeye tahammülü olursa, caiz olarak mahsulünün yansına kadar haraç indirilir.

Mukâseme haracı, çıkan mahsulün yarısı üzerine ziyade ve beşte birinden noksan edilemez. Haddâdî. Yine Haddâdî'de zikredilmiştir ki; bir kimse, haracı olan araziye bağ veya meyve fidanı dikse, o bağ veya bahçe meyvesini verinceye kadar o araziye hububat haracı yani bir sâ', zahire ile bir dirhem para lâzım gelir,

Keza bir bağ sökülüp yerine hububat ekilse, o yere devamlı olarak bağ haracı lâzım olur.

Haracı olan araziye dikilmiş olan bağ veya meyve fidanı meyvesini vermeye başlayınca o bağ veya bahçenin verimine göre haraç konulur. Fakat bu haraç on dirhem üzerine ziyade edilmez. Eskiden her dönüm başına konulmuş olan bir sâ, zahîre ile bir dirhem paradan da noksan edilmez.

Ağaçlık bir yerin ağaçlarının altının ekilmesi mümkün olursa böyle bir yere "bahçe", ekilmesi mümkün olmazsa böyle yere "bağ" denir. Su bendi ve arkı üzerine dikilmiş olan ağaçlardan çıkan meyvalardan öşür ve haraç alınmaz. Burada Haddâdî'nin nakli son buldu.

Hâniyye'nin zekât bahsinde zikredilmiştir ki; bir kavm, içinde bağ ve arazi bulunan bir çiftlik satın almak isteyip bunlardan bir kısmı bağları, diğer kısmı da araziyi satın alıp aralarında haracın taksimini isteseler, bağlar ile araziden her birinin haraçları bilinirse, satın almadan önce olduğu gibi bağlara bağ, araziye arazi haracı konulur. Şayet her birinin satın alınmadan önceki haraçları bilinmeyip hepsinin birden haracı alınıyorsa, bu takdirde bağ olarak bilinen yere bağ, arazi olarak bilinen yere arazi haracı hisseler mikdarınca konulup taksim edilir.

Bir köyün haraçları farklı olup köy halkından haracı çok olanlar diğerleri ile aralarında haracın müsavi olmasını isteseler, haracın ilk defa müsavi olarak konulup konulmadığı bilinmezse, olduğu hal üzere bırakılır.

İZAH

"Bu verin öşriye veya haraciye olmasında kendisini sulayan suyuna itibar edilir ilh..." Musannıf burada Dürer sahibine tâbi olmuştur. Bu, Hidâye, Tebyîn, Kâfî ve diğer fıkıh kitablarında zikredilene muhaliftir. Çünkü suya itibar edilmesi, bir müslüman hanesini bahçe yaptığı takdirdedir.

Kâfî'de zikredilmiştir ki; öşriye veya haraciye olduğuna dair delil bulunmayan bir yerin öşriye veya haraciye olmasında kendisini sulayan suyuna itibar edilir. Eğer kuyu veya kaynak suyu ile sulanırsa öşriye, arab olmayanların ırmaklarının suyuyla sulanırsa haraciye olur. Bazen haraciye bazen öşriye suyu ile sulanırsa, müslümanın haline lâyık olan öşriye olmasıdır.

Arab arazisi gibi öşriye veya Irak arazisi gibi haraciye olduğuna dâir delil bulunursa, bu yerlerde suya itibar edilmez.

Vehâsıl: Bir memleket harb yoluyla alınıp toprakları kendi ahalisine bırakıldığı takdirde her ne kadar yağmur suyu ile sulansa bile bu topraklardan yalnız haraç alınır. Harb yoluyla alınan bu topraklar müslümanlar arasında taksim edilirse, her ne kadar ırmak suyu ile sulansa bile bu topraklardan öşür alınır.

Bir müslüman, hükümdarın izniyle sahibsiz bir yeri işleyip tarla yapsa, ırmak suyu ile sulanırsa haraciye, yağmur ve kaynak sularıyla sulanırsa öşriye olur. Bu, İmam-ı Azam ile İmam Muhammed'in kavlidir. İmam Ebû Yusuf'a göre bu tarla haraciye arazisine yakın ise haraciye, öşriye arazisine yakın ise öşriye olur. Fetih.

"Öşür suyu ile sulanırsa ilh..." Yani yağmur, kuyu, kaynak sulan ile hiç bir kimsenin velayeti altında olmayan deniz suları öşür suyudur. Acem (arabolmayan) ırmaklarının Seyhun, Ceyhun, Dicle ve Fırat'ın suları haraç suyudur.

Velhâsıl, kâfirlerin elinden harb yoluyla alınan sular, haraç sularıdır. Bu suların dışında kalan sular öşür sularıdır. Bu bahsin tamamı öşür bâbında geçmiştir.

"Mükâseme haracıdır ki ilh..." Yani mukâseme haracı da vazife haracı gibi ilk defa kâfirler üzerine konulan haracdır. Bir memleket harb yoluyla alınıp topraklan ahalisine bırakıldığı takdirde toprakları üzerine mukâseme veya vazife haracı konulur. Ama bu topraklar mücahidler arasında taksim edilirse, öşür konulur.

"Fetâvây-i Hayriyye" de zikredilmiştir ki; mukâseme haracı; sarfedileceği yer bakımından vazife haracı gibi, araziden çıkan mahsulden alınma bakımından öşür gibidir. Mukâseme haracında yoncalık, tarla, bağ ve hurma bahçesi arasında fark yoktur. Toprağın verimine göre mahsulün yarısı yahut üçte biri yahut dörtte biri yahut beşte biri haraç olarak alınır. Mukâseme haracı öşür gibi araziden çıkan mahsule bağlıdır. Bundan dolayı araziden bir sene içinde kaç defa mahsul çıkarılırsa, her defasında haraç alınır. Mukâseme haracı, sarfedileceği yer bakımından öşürden ayrılır.

Kendisinden öşür veya öşrün yarısı alınan her şeyden mukâseme haracı alınır

Öşür hakkında beyan edilen hükümler uygunluk ve ayrılık bakımından mukâseme haracında da geçerlidir. Mukâseme haracının mikdarı, hükümdarın reyine bırakılmıştır.

"Vazife haracıdır ki ilh..." Bu haracda, senelik belirli bir mikdarın beytülmâl adına alınması asıldır. Bu haraç zimmete teallûk eder ve araziden bizzat faydalanmaya bağlı olmayıp faydalanma imkânına bağlıdır. Bu itibarla böyle bir araziyi sahibi kasden boş bırakacak olsa, haracını yine vermesi vâcibdir.

"Kisra zirâiyle ilh..." Bu ifade âmme zirâinden ihtirazdır. Amme zirâi altı kabza (24 parmak) dır.

"Feddan ilh..." Feddan asılda çift âleti ve ekmede kullanılan bir çift öküz demektir. Cem'i: fedâdîn'dir. Feddan: Bir çift öküz ile sürülüp ekilebilen yerdir. Burada "yer" murad edilmiştir.

Feddan: Şam örfünde "Rumâni" ve "Hattatı" olmak üzere iki kısım olup çiftçilere e mikdarı bilinen bir dönümlük yerdir.

"Bir sâ ilh..." Bu sâ Hz. Ömer (RA)'den gelen Hâşimi ölçeğidir ki, sekiz rıtl: Dört batman: 3,380 kg. dır. Bu, Resûlullah (S.A.V.)'ın sâıdır. Haccac'a nisbet edilip "Haccac sâı" denilir. Çünkü ortadan kalktıktan sonra Haccac tarafından tekrar meydana çıkarılmıştır.

"Dönüm başına buğday veya arpadan ilh..." Yani haraç sahibi, dönüm başına bir sâı buğdaydan veya arpadan verme hususunda muhayyerdir. Fetâvây-i Kâdîhân. Sahih olan kavle göre; tarlaya ekilen arpa ise arpadan, buğday ise buğdaydan bir sâ alınır. Tarlayı boş bıraktığı takdirde hükümdar muhayyer olup bir sâı dilerse buğdaydan, dilerse arpadan alır.

"Ratbenin dönümü başına ilh..." Ratbe. Yonca, kavun, karpuz, hıyar, patlıcan ve pırasa gibi şeylerdir. Bunların her dönümünden beş dirhem haraç alınır.

"Etrafı duvarlarla çevrili bahçe ilh..." Bağ ile bahçe arasındaki fark: Ağaçları sık olan yere "bağ", ağaçlan seyrek olan yere "bahçe" denilir.

Hükümdarın vazife haracını mukâseme haracına, mukâseme haracını da vazife haracına çevirmesi caiz değildir. Çünkü bunda ahdi bozmak vardır, ahdi bozmak ise haramdır.

"Bir bağ sökülüp yerine hububat «kilse, o yere devamlı olarak bağ haracı lâzım olur ilh..." Çünkü kıymet itibariyle üstün olan mahsulü elde etmeye kudreti varken kıymet itibariyle aşağı olan mahsulü elde etmeye meyil etmiştir.

Fetâvây-i Hindiyye'de zikredilmiştir ki; fukahâ: "Bir kimse arazisinde kıymetli mahsul yetiştirmeyi özürsüz olarak bırakıp onun yerine kıymeti düşük olan mahsul yetiştirse, kendisine kıymetli mahsulün haracı lâzım gelir. Meselâ zâferan yetişecek araziye zâferan ekmeyip hububat eken kimse üzerine zâferan haracı lâzımdır.

Kert bağını söküp yerine hububat eken kimse üzerine bağ haracı lâzımdır. Bu mesele öğrenilmeli, fakat zalimler, insanların mallarına tamah etmesinler diye bununla fetva verilmemelidir." demişlerdir.

METİN

Haraç arazisini su bassa yahut suyu kesilse yahut yangın veya şiddetli soğuk gibi semavi bir afet isabet etse. haraç alınmaz. Ancak seneden ikinci defa mahsul yetiştirecek kadar zaman kalırsa haraç alınır.

Eğer afet kendisinden korunulması mümkün olan fare, böcek, koyun, keçi, sığır, deve, at, katır, eşek, maymun veya yırtıcı hayvanların yemesi veya telef etmesi gibi semavi olmayan afet olursa yahut mahsul hasâddan sonra helak olursa, haraç alınır. Hasâddan önce helak olursa haraç alınmaz. Çıkan mahsulün bir kısmı helak olursa, çiftçinin sarfettiği masrafından bir mikdar şey artarsa, ondan yukarıda açıklandığı üzere her dönüm başına bir sâ zahîre ile bir dirhem para alınır. Musannıf bunu Sirâc'dan nakletmiştir. Bu bahsin tamamı Şürünbulâli'dedir

Keza kiralanan arazideki kiranın hükmü de böyledir.

Kendisine vazife haracı lâzım olan bir tarlayı sahibi boş bıraksa yahut sahibi müslüman olsa yahut bir müslüman bir zimmîden haraç arazisini satınalsa, bu suretlerin her birinde haraç vâcib olur.

Bir kimse, toprak sahibini toprağını ekmekten menetse yahut toprağın haracı mukâseme haracı olsa, toprak sahibinin toprağını boş bırakmasıyla kendisine bir şey vâcib olmaz.

Yukarıda geçtiği üzere Mısır arazisinden alınan; ücrettir, haraç değildir. Buna göre; Mısır arazisinde çiftçilerden ekmeseler bile "felâhat: Çiftçilik" adına vergi almak, onları yurtlarını mamur etmeleri ve arazilerini sürmeleri için muayyen yerde oturmaya cebretmek şübhesiz haramdır. Nehir.

Bunun gibi Bahır'a nisbet edilerek Şurünbulâli'de zikredilmiştir ki; Bahir sahibi: "Yukarıda geçtiği üzere Mısır şimdi haraciye değildir. Bilâkis kendindeki müzâraa ücretledir. Artık arazisini şeriat yoluyla kiralamayan ve ekmeyen kimseye şer'an bir şey lâzım olmaz. O halde arazisini bırakıp köyden giden bir çiftçiye geri dönmesi için cebrolunmaz. Buna göre; zalimlerin çiftçilere verdikleri zarar haramdır. Bilhassa ilim tahsil etmek isteyen kimselere mâni olup kendilerini çiftçilik yapmaya zorlamak en çirkin zulümdür." demiştir.

Fukahâ: "Bir kimse, zâferan gibi kıymetli bir mahsulü ekmeye kadir iken, kıymeti düşük bir mahsulü ekse, kendisine kıymetli mahsulün haracı lâzım gelir. Bu mesele öğrenilmeli. Fakat zâlimler insanların mallarını almaya cesaret etmesinler diye bununla fetva verilmemelidir." demişlerdir.

Bir kimse, haraç arazisini başkasına sattığı takdirde seneden mahsul yetiştirecek kadar müddet kalmışsa, haraç satın alan üzerine, kalmamışsa satıcı üzerine lâzım olur. İnâye.

İZAH

"Haraç alınmaz ilh..." Yani vazife haracı alınmaz. Böyle felaketlerde mukâseme haracı ile öşür evleviyetle alınmaz. Çünkü bunlarda vâcib, çıkan mahsulün bizzat kendisiyle ilgilidir. Fetâvây-i Hayriyye.

"Seneden ikinci defa mahsul yetiştirecek kadar zaman kalırsa ilh..." Fetva, bu zamanın üç ay olmasınadır. Nehir.

"Âfet kendisinden sakınılması mümkün olan ilh..." Bu ifadeyle "çekirge gibi kendisinden sakınılması mümkün olmayan âfetlerden" ihtiraz edilmiştir. Bezzâziyye.

"Fare, böcek ilh..." Bahır'da zikredilmiştir ki; böcek veya fare mahsulü yedikleri takdirde haraç düşmez.

Ben derim ki: Bunlar, defileri mümkün olmama hususunda çekirge gibidirler. Nehir'de: "Böceğin semâyı âfetten olmasında tereddüd yoktur. Çünkü bundan korunmak mümkün değildir." diye zikredilmiştir.

Fetâvây-i Hayriyye'de zikredilmiştir ki; böcek çok olup ilaçla defi mümkün olmazsa bununla haraç düşer, ilaçla defi mümkün olursa haraç düşmez. Doğru olan budur.

"Kiranın hükmü de böyledir ilh..." Yani bir kimse bir tarlayı kiralasa da tarlayı su bassa veya suyu kesilse kira vâcib olmaz. Ama mahsule afet isabet etse, mahsulün helakinden önceki zamanın kirası düşmez. Çünkü kira menfaat karşılığı olarak yavaş yavaş vâcib olur. Haraç ile kira arasında fark vardır: Kirada menfeatlandığı müddetin kirası vâcib olur, menfeatlanmadığı müddetin kirası vâcib olmaz. Haraç böyle değildir. Menfeatlandığı müddetin haracı da düşer.

Muhît'den naklen Bezzâziye'nin icare bahsinde zikredilmiştir ki;mahsulün helakinden sonra seneden mahsul yetişecek kadar müddet kalmamışsa kira vâcib olmaz. Şayet birinci mahsul kadar veya ondan az mahsul yetişecek kadar müddet kalmışsa kira vâcib olur, fetva bunun üzerinedir.

"Kendisine vazife haracı lâzım olan bir tarlayı sahibi boş bıraksa ilh..." Yani ekmeye elverişli olan tarlayı boş bırakırsa sahibinden haraç alınır. Dürr-i Münteka.

Hâniyye'de zikredilmiştir ki; bir kimsenin haraç arazisinde ekmeye elverişli olmayan veya kendisine su ulaşmayan bir yer bulunup o yerin ekilip biçilecek bir hale getirilmesi mümkün iken getirmezse, o kimse üzerine haraç lâzım, ekilip biçilecek hale getirilmesi mümkün olmazsa, haraç lâzım değildir.

İsafın "Kabirlerin Hükümleri Faslı"nda zikredilmiştir ki; bir kimse haraç arazisini kabristan yahut gelir için han yahut mesken yapsa, o kimseden haraç düşer. Bazı fukahâ "haraç düşmez" demişlerdir. Esah olan birinci kavildir. Haraç arazisinin sahibi arazisini ekmekten âciz olsa hükümdar o araziyi müzâraa (ortak) olarak başkasına verip, sahibinin hissesinden haracı alır, geri kalan mahsulü sahibine verir. Hükümdar dilerse o araziyi kiraya verip kira bedelinden haracı alır, dilerse bu araziyi beytülmâl namına ektirir. Hükümdar bunlardan hiç birini yaptıramazsa, bu araziyi satıp parasından haracı alır.

İmam Ebû Yusuf'a göre hükümdar, arazisini ekmekten âciz olan kimseye arazisini ekip biçmesi için beytülmâldan yetecek kadar ödünç verir. Zeylaî.

Zahîre'de zikredilmiştir ki; âciz olan sahibi arazisini tekrar ekip biçmeye muktedir olursa, hükümdar arazisini kendisine verir. Ancak hükümdar araziyi satmış ise satışı bozmaz.

METİN

Haraç arazisinden çıkan mahsulden öşür alınmaz. Çünkü öşür ile haraç bir arada toplanmaz, İmam Şafiî'ye göre haraç alınan mahsulden, öşür dealınır.

Haraç, vazife haracı olursa, bir sene içinde mahsulün tekrar çıkmasıyla tekrar haraç alınmaz. Mukâseme haracı olursa, öşür gibi çıkan mahsule bağlı olduğu için, bir sene içinde kaç defa mahsul çıkarılırsa her defasında haraç alınır.

Hükümdar veya naibi arazi sahibine haracı bıraksa yahut şefaatle olsa bile ona bağışlasa. İmam Ebû Yusuf'a göre caiz olur. Arazî sahibi haracın verildiği kimselerden olursa, onu yemesi helâl olur. Haracın verildiği kimselerden atmazsa onu tasadduk eder

Hâvî'de : "Arazi sahibi haracın kendilerine verildiği kimselerden olmasa bile onu yemesi helâldir." diye zikredilen kavi. meşhur olan kavle muhaliftir.

Hükümdar veya naibi öşrü arazi sahibine bıraksa, ittifakla caiz değildir. Arazi sahibi onu fakirlere verir. Sirâc. Bu mesele Eşbâh'ın "hükümdarın tasarrufu maslahata bağlıdır" bahsinde Bezzâziye'ye nisbet edilerek zikredilene muhaliftir.

Nehir'de zikredilmiştir ki; İmam Ebû Yusuf'un -yukarıda geçtiği üzere- "Hükümdar veya naibi arazi sahibine haracı bıraksa veya hibe etse caizdir." kavlinden beytülmâla aid arazilerden iktâat (hükümdarın toprak bağışlamasın) in hükmü bilinmiştir. Çünkü iktâatın hasılı rekabe beytülmâl için, haraç kendi için olmasıdır. Buna göre kendisine hükümdar tarafından toprak bağışlanan kimsenin bu toprağı satması, hibe etmesi ve vakfetmesi sahih değildir. Ama bu toprağı kiraya vermesi sahihtir. Nitekim bir yeri kiralayan kimsenin o yeri başka bir şahsa kiraya vermesi caizdir. Bazen vâki olan hadiselerdendir ki, hükümdar bir araziyi bir kimsenin kendisine, çocuklarına, torunlarına ve çocuklarından biri öldüğü takdirde hissesi kardeşine kalmak üzere bağışlasa, sonra hükümdar ölse, kendisine arazi bağışlanan kimse ikinci hükümdarın zamanında ölse, o arazi çocuklarına kalır mı? Şarih: "Ben fukahânın buna dâir kavillerini görmedim. Ama fukahânın "talîk eden kimsenin ölmesi ile talik hükümsüz olur" kaidesi gereğinde bu araz: çocuklarına kalmaz." demiştir. Bir kimseye, hükümdar sahibi olmayan bir yeri bağışlayıp o kimse de hükümdarın izniyle o yeri işleyip tarla haline getirse yahut hükümdar sahibsiz olan bir yeri kendisi için tarla haline getirttikten sonra bir kimseye onu bağışlasa, o kimsenin o yeri vakfetmesi caiz olur.

Hükümdar tarafından yapılan "irsad" vakıf değildir. Eşbâh'da "borç hakkında kavi" bahsinden önce zikredilmiştir ki; Allâme Kasım: "Kendisine hükümdar tarafından arazi bağışlanmış kimsenin o araziyi kiraya vermesi sahihtir ve hükümdar dilediği zaman o araziyi o kimsenin elinden alabilir." diye fetva vermiştir.

İbn-i Nüceym; "O arazi beytülmâla aid arazilerden olursa onu o kimsenin elinden alabilir. Fakat o arazi boş ve sahibsiz yerden bağışlanıp o kimse o araziyi işleyip tarla haline getirmiş ise elinden alınmaz. Çünkü o kimse, işleyip tarla halîne getirdiği için o yere mâlik olmuştur." demiştir. Bu mesele ezberlenmelidir.

İZAH

"Vazife haracı olursa, tekrar haraç alınmaz ilh..." Fetih'de zikredilmiştir ki; vazife haracında, araziden faydalanma imkânına bağlı olması itibariyle; şiddet, bir senede kaç defa mahsul çıkarsa çıksın bir defa haraç alınması itibariyle; kolaylık vardır, öşürde ise, bir senede kaç defa mahsul çıkarsa çıksın her defasında alınması itibarıyla; şiddet, çıkan mahsule bağlı olması itibarıyla kolaylık vardır. Bundan dolayı sahibi, öşür arazisini boş bıraksa kendisine bir şey lâzım gelmez.

"Ona bağışlasa ilh..." Yani hükümdar veya naibi arazi sahibinden haracı aldıktan sonra kendisine bağışlasa.

"Arazi sahibi haracın verildiği kimselerden olursa onu yemesi helâl olur ilh..." Yani arazi sahibi müftî, mücâhid, Kur'ân-ı Kerîm muallimi, talebe, müzakereci ve vaiz gibi haracın kendilerine verildiği kimselerden olursa onu yemesi helâl olur. Haracın kendilerine verildiği kimselerden olmazsa onu tasadduk eder. Haraç tahsildarı, hükümdarın bilgisi olmadan haracı arazi sahibine bırakırsa aynı hüküm geçerlidir. Kınye.

"Meşhur olan kavle muhaliftir ilh..." Yani İmam Ebû Yusuf'dan âmmenin naklettiği meşhur olan kavle muhaliftir. Nehir.

"İttifakla caiz değildir ilh..." Caiz olmamasının sebebi galiba öşürün sarfedildiği yere zekâtıdır. Bir kimsenin kendisi zekâtının sarfedileceği yer olamaz. Fakat haraç çıkan mahsulün zekâtı değildir. Bundan dolayı haraç kâfirlerin arazisi üzerine konur.

"Bezzâziye'ye nisbet edilerek ilh..." Bezzâziye'de zikredilmiştir ki; hükümdar öşürü arazi sahibine bırakırsa arazi sahibi gerek zengin gerekse fakir olsun caiz olur. Şu kadar var ki, arazi sahibi fakir olursa hükümdar bıraktığı öşürün bedelini ödemez. Zengin olursa, hükümdar öşürün bedelini fakirler namına haraç beytülmâlından, sadaka beytülmâlına öder.

Ben derim ki: Kendine öşür bırakılan zengin, haraç almaya hakkı olan kimselerden olursa, hükümdar o öşürün bedelini haraç beytülmâlından öder. Şayet haraç almaya hakkı olan kimselerden olmazsa, hükümdar öşürün bedelini kendi malından öder. Mücahidlere öşürün verilmesi caizdir. Çünkü öşür onların kuvvetleriyle elde edilmiş olan maldır.

"Kaidesi gereğince bu arazi çocuklarına kalmaz ilh..." Bu arazi çocuklarına ta'lik yoluyla değil ölen hükümdar tarafından kendilerine esalet yoluyla bağışlanmıştır.

"İrsâd ilh..." irsâd, beytülmâla aid köy ve mezra (ekilecek tarla) tarlaların yine rekabesi beytülmâla aid olmak üzere menfaatlarının hükümdar tarafından kurra, imam ve müezzinler gibi beytülmâlda hakkı olan kimselere tahsis edilmesidir. Bu, caizdir fakat hakiki vakıf değildir. Çünkü vakıfancak hakiki mülk sahibinden sahihtir. Hükümdar ise bunlara mâlik değildir.

İrsâd, mahalline olursa, caiz ve meşrudur. Sonra gelen hükümdarların böyle bir irşadı değiştirmeleri ve bozmaları caiz değildir. Beytülmâl müslümanların menfeatı için kurulmuştur.

 

CİZYE FASLI

 

METİN

Cizye: Lügatta ceza manasınadır. Çünkü cizye, öldürme yerine geçmektedir. Cemi "cizâ" dır. Lihye (sakal) nin cemi lihâ olduğu gibi.

Cizye iki nevidir:

1 - Sulh yoluyla konulan cizyedir. Bunun mikdarı şeriat tarafından tâyin edilmemiştir. Bunun mikdarı sulh şartlarına bağlıdır. Bu mikdar haksızlıktan sakınmak için sonradan değiştirilemez.

2 - Bir memleket harb yoluyla zabtedilip müslüman olmayan ehalisi yurtlarında "tebea" olarak bırakıldıktan sonra kendilerine konulan cizyedir. Bu nevide cizyenin mikdarı, şahıslara göre üç derecede bulunur:

1 - Herhangi bir kazanç yoluyla para kazanmaya muktedir olan fakirlere senede oniki dirhem cizye konulur. Her ayda bir dirhem alınır. Bir kimsenin üzerine cizye konulabilmesi için, senenin ekserisinde sıhatta bulunması kâfidir. Yenâbi, Hidâye.

2 - Orta hallilere senede yirmidört dirhem cizye konulur. Her ayda iki dirhem alınır.

3 - Zengin olanlara senede kırksekiz dirhem cizye konulur. Her ayda dört dirhem alınır. Cizyenin böyle oniki ayda taksitle alınması kolaylığı beyan içindir, yoksa vâcib olduğunu beyan için değildir. Çünkü cizyenin vâcib olması senenin ibtidasındadır. Edasının vücubu, senenin sonundadır.

Onbin ve daha ziyade dirheme mâlik olan zengin, ikiyüz ve daha ziyade dirheme mâlik olan orta haili, ikiyüzden az dirheme veya hiç bir şeye mâlik olmayan fakir sayılır. Bunu, İmam-ı Kerhî söylemiştir. Bu, kavillerin en güzelidir, itimad bunun üzerinedir. İmam Ebû Cafer, bu hususta örfe itibar etmiştir. Esah olan da budur. Bu sıfatların mevcud olmasında itibar senenin sonunadır. Çünkü cizyenin edasının vücubunun vakti senenin sonudur. Bahır, Tatarhâniyye, Fetih.

İZAH

"Cizye faslı ilh..." Cizye haracın ikinci nevidir. Haraç, arazi sahihleri müslüman olsalar bile kendilerine vâcib olduğu için kuvvetli olmasından dolayı önce zikredilmiştir, cizye böyle değildir. Yani cizye veren kimse müslüman olsa cizye kendisinden düşer.

Haraç araziden alınan vergide hakikattir. Haraç denildiğinde hatıra gelen arazi haracıdır. Cizyeye haraç denilmez. Ancak kendisine bir ketime ekleyerek "haracurre's" denilir. Cizyeye haraç denilmesi mecazdır.

"Cizye öldürme yerine geçmektedir ilh..." Yani cizyeyi kabul eden kimseden öldürme düşer. Bahir. Cizye, küfrün ukubeti (cezası) olarak vâcib olmuştur. Bundan dolayı cizye denilmiştir. Cizye ve ceza bir mânâyadır. Ceza ise hem mükâfat, hem de mücâzat: Ukubet manasınadır. Taatın sevabına ceza denildiği gibi masiyet (günâh) ın ukubetine de ceza denir.

"Bu mikdar sonradan değiştirilemez ilh..." Yani sulh yoluyla tâyin edilen mikdar sonradan ziyade ve noksan edilmek suretiyle değiştirilemez. Dürer. Nitekim Peygamber Efendimiz Yemen'e yakın hıristiyan olan Necran ahalisi ile senede ikibin kat elbise üzerine anlaşmıştır.

Hz. Ömer (R.A.), Hıristiyan olan Benî Tağlib kabilesi ile her birinden zekâtın iki katı alınmak üzere anlaşmıştır. Bunun tafsili zekât bahsinde geçmiştir. Fetih.

"Para kazanmaya muktedir olan fakirlere ilh..." Para kazanmaya muktedir olmak, üzerine cizye konulan kimselerin hepsi hakkında şarttır. Bundan dolayı kötürümlere - her ne kadar zengin olsalar bile - cizye lâzım gelmez. Keza senenin yarısında hasta olanlar da cizyeye tâbi değildirler, iş yapmaya muktedir olduğu 'hakle çalışmayan kimseden cizye alınır. Nitekim haraç arazisini boş bırakandan haraç alındığı gibi.

"Cizyenin böyle oniki ayda taksitle alınması kolaylığı beyan içindir ilh..." Muhît'ten naklen Kuhistânî'de zikredilmiştir ki; üç imamımıza göre: Cizye senenin evvelinde vâcibdir. Çünkü cizye, öldürmenin yerine geçmektedir. Zimmet akdiyle öldürme düşer, öldürmenin yerine gecen cizye derhal vâcib olur. Ancak İmam-ı Azam'a göre; kolaylık için hepsi senenin sonunda, İmam Ebû Yusuf'a göre; iki aylık taksit iki ayın sonunda, İmam Muhammed'e göre; bir aylık taksit bir ayın sonunda alınır. Velhâsıl, namaz vaktin evvelinde geniş olarak vâcib olup vaktin sonunda edası vâcib olduğu gibi, cizye de senenin evvelinde genişi olarak vâcib olup senenin sonunda edası vâcib olur..

"imam Ebû Cafer bu hususta örfe itibar etmiştir ilh..." Yani halk kendi beldelerinde, kimleri zengin, kimleri fakir, kimleri orta halli sayıyorsa, cizye konulmasında buna itibar edilir. Meselâ Belh beldesinde elli bine sahip olan kimse zenginlerden sayılır. Basra ile Bağdat'ta ise zengin sayılmaz. Kısaca her beldenin örf ve âdetine itibar edilir. Fetih.

"Bu sıfatların mevcud olmasında itibar senenin sonunadır ilh..." Bahır sahibi: "Bu sıfatların senenin evvelinde mevcud olmasına İtibar edilmesi dahalâyıktır. Çünkü cizyenin vâcib olmasının vakti senenin evvelidir." demiştir. Nehir sahibi: "Fukahâ, bu sıfatların senenin sonunda mevcud olmasına itibar etmiştir. Çünkü cizyenin ödenmesinin vâcib olmasının vakti senenin sonudur." diyerek bunu reddetmiştir. Bundan dolayı fukahâ "Senenin ekserisinde zengin olandan zengin cizyesi, fakir olandan fakir cizyesi alınır." demiştir. Eğer fakirlik, orta hallilik, zenginlik gibi sıfatlara senenin evvelinde itibar edilseydi, senenin evvelinde zengin olup senenin ekserisinde fakir olan kimseye zengin cizyesi vâcib olurdu. Halbuki zengin cizyesi vâcib olmaz. Bir şeyin çoğunun bulunması hepsinin bulunması gibidir. Yakında musannif zikredecektir ki; bir kimsenin cizyeye ehil olup olmamasından cizyenin konulduğu zaman muteberdir. Binaenaleyh sene başında cizye ile mükellef olmayanlar sene içinde mükellef olsalar bile artık o sene içinde cizyeye tâbi olmazlar.

METİN

Cizye, kitab ehli olan yahudiler ile hıristiyanlardan ve kendilerinde kitab ehli şübhesi bulunan mecusîlerden, Arap olmayan putperestlerden alınır.

Sâmire taifesi, yahudilere dahildir. Çünkü onlar, Hz. Musa (A.S.)'ın şeriatı ile amel ederler.

Frenk ile Ermeniler, hıristiyanlara dahildir.

İmam-ı Azam'a göre. Sabitlerin cizyeleri kabul edilir. İmameyn'e göre kabul edilmez. Hâniyye.

Mecûsiler, Arap ırkından olsalar bile kendilerinden cizye alınır. Çünkü Peygamber Efendimiz, Bahreyn'de Hecer denilen beldenin Mecûsilerinden cizye almışlardır. Arap olmayan putperestlerin köle olmaları caiz olduğu için, kendilerinden cizye alınması da caiz olmuştur.

Arap ırkından olan putperestlerin cizyeleri kabul edilmez. Çünkü mucize haklarında pek acık olduğu için ma'zeretleri kabul edilmez. Mürtedlerin cizyeleri de kabul edilmez. Putperest olan Araplar ile mürtedler, ya müslüman olurlar veya öldürülürler. Bunlara üstün gelirsek kadınları ve çocukları ganimet olur.

Çocuklar, kadınlar, köleler, mükâtebler, müdebberler, ümmüveledin oğulları, kötürümler, felçliler, çok yaşlılar, âmâlar, çalışamayan fakirler, insanlardan uzak bulunan rahiblerden cizye alınmaz. Çünkü savaşda bunların öldürülmeleri caiz değildir. Cizye öldürmeyi düşürmek içindir.

Haddâdi: "Cizye, kesin olarak rahiblere vâcibdir." demiştir, ibn-i Kemâl "kıyâs, vâcib olmasıdır" diye nakletmiştir. Bundan "rahiblere cizyenin istihsânen vâcib olmadığı" anlaşılmıştır.

Bir kimsenin cizyeye ehil olup olmamasında, cizyenin konulduğu zaman muteberdir. Bu bakımdan hükümdar cizyeyi koyduktan sonra deli iyi olsa yahut köle âzâd olsa yahut çocuk baliğ olsa yahut hasta iyi olsa, o sene bunlardan cizye alınmaz. Ama fakir cizye konulduktan sonra zengin olsa, üzerine cizye konulur. Senenin İhtidasında âciz olduğundan dolayı kendisine cizye konulmamıştı. Artık bu hal zail olmuştur. İhtiyar.

Cizye, mülhidlerin dediği gibi müslümanların kâfirlerin küfürlerine razı olmaları değildir. Bilâkis cizye kâfirlerin küfürleri üzerine kalmalarının cezasıdır. İmâna davet etmek için kâfirlere cizyesiz mühlet vermek câiz olduğu takdirde cizye ile mühlet vermek evleviyetle caizdir. Nitekim Allah-ü Tealânın :

"Kâfirler, zelil ve hakir olarak kendi elleriyle cizye verinceye kadar onlarla muharebe ediniz." (Tevbe Sûresi, âyet: 29) âyet-i kerîmesi ve Peygamber Efendimizin Hecer Mecûsilerinden, Necran Hıristiyanlarından cizye alıp kendilerini dinleri üzere bırakmaları da, cizyenin caiz olduğuna delildir.

İZAH

"Kitab ehli ilh..." Kitab ehli olanlar Arap ırkına mensub olsa bile kendilerinden cizye alınır. Kitab ehliyle Yahudi ve Hıristiyanlar gibi Cenâb-ı Hak tarafından indirilen bir kitaba inanan kimseler murad edilmiştir, Fetih.

"Samire İlh..." Yahudilerden bir fırkadır. Hükümlerin ekserisinde Yahudilere muhalefet ederler. Yaptığı bir buzağı heykelini tanrı diye gösteren ve ona taptıran Sâmiriy, Sâmire kabilesindendi. Misbah.

"İmam-ı Azam'a göre; Sabitlerin cizyeleri kabul edilir İlh..." İmam-ı Azam'a göre; Sabitler ya Yahudilerden veya Hıristiyanlardan oldukları için kitab ehlidirler, İmameyn'e göre; Sabitler yıldızlara taptıkları için kitab ehil olmayıp putperest gibidirler. Bu üç imamımızın kavillerinden anlaşılmıştır ki, Sabiiler Arap ırkındandır. Arap ırkından olmasalardı elbette ihtilâf etmezlerdi. Çünkü Arap ırkından olmayanlar müşrik olsalar bile kendilerinden cizye kabul edilir. Fetih. Nehir.

Bedâyı'dan naklen Sâihânî'de zikredilmiştir ki; Sabitler, Arap ırkından olmadıkları takdirde putperestler gibi olurlar ve kendilerinden cizye kabul edilir.

"Mecûsi ilh..." Ateşe tapanlardır. Fetih.

"Çünkü mucize haklarında pek açık olduğu için ilh..." Yani Kur'ân-ı Kerîm onların lisânı üzere nazil olduğu için onların küfürleri diğer milletlerin küfürlerinden daha ağır olduğundan bunlardan cizye alınmaz. Ya islâmiyeti kabul ederler veya öldürülürler.

"Bunlara üstün gelirsek kadınları ve çocukları ganimet olur ilh..."

"Çünkü Hz. Ebubekir (R.A.) mürted olan Benî Hanîfe'nin kadınlarını ve çocuklarını esir edip mücahidlerin arasında taksim etmiş, erkeklerinden de müslüman olmayanları öldürtmüştür. Hidâye.

Fetih'de zikredilmiştir ki; mürtedlerin çocukları ve kadınlarına esir edildikten sonra İslâmiyet! kabul etmeleri için cebrolunur. Ama putperestlerinçocukları ve kadınlarına İslâmiyet! kabul etmeleri için cebrolunmaz. Aralarındaki fark, mürtedlerin çocuklarının babalarına tâbi olmasıdır. Babalarının cebrolunduğu gibi çocukları da cebrolunur. Keza mürtedlerin kadınlarına da İslâmiyeti kabul etmeleri için cebrolunur. Zira onlar daha önce islâmiyeti kabul etmişlerdi. Zındık tevbe etmeden önce yakalanırsa öldürülür. Kendisinden cizye kabul edilmez.

T E N B İ H : - Fetih'de zikredilmiştir ki; fukahâ: "Zındık yakalanmadan önce gelerek kendisinin zındık olduğunu haber verip tevbe ederse, tevbesi kabul edilir. Yakalandıktan sonra tevbe ederse, tevbesi kabul edilmeyip öldürülür. Çünkü zındıklar bâtıniyye olup, batında söylediklerinin hilâfına inanırlar. Bu yüzden zındık öldürülür, kendisinden cizye kabul edilmez." demişlerdir. Mürted babında geleceği üzere bununla fetva verilmiştir.

Kuhistânî'de zikredilmiştir ki; bidatcı kâfir olsa bile köle olamayacağı için kendisinden cizye kabul edilmez. Bid'atım açıklayıp ondan dönmediği takdirde öldürülmesi mubah olur. Tevbe ederse tevbesi kabul edilir. Bazı fukahâ: "İbâhiyye, Şîa, Karâmita, felâsifeden zenadika'nın tevbesi kabul edilmez." demişlerdir. Bazı fukahâ "bidatcı, yakalanmadan ve bidatini açıklamadan önce tevbe ederse, tevbesi kabul edilir. Bid'atım açıklamış olup yakalandıktan sonra tevbe ederse, tevbesi kabul edilmez. Nitekim İmam-ı Azam'ın kavline göre kıyas da budur. Ettemhîdîs-sâlimî'de de böyle zikredilmiştir.

"Çünkü savaşta bunların öldürülmeleri caiz değildir ilh..." Cizyenin aslı öldürmeyi düşürmek içindir. Harbte öldürülmesi vâcib olmayanlardan cizye alınmaz. Ancak reyleriyle veya mallarıyla yardım ettikleri takdirde cizye vâcib olur. İhtiyar. Dürr-i Müntekâ.

"Haddâdî ilh,.." Yani çalışmaya muktedir olan rahiblerden cizye alınır. Çünkü onlarda çalışma kudreti mevcuddur. Fakat onlar çalışma kudretini zayi etmektedirler. Nitekim haraç arazisini boş bırakandan haraç alınır. Çalışmayan rahiblerden cizye alınmaz.

Hâniyye'de zikredilmiştir ki; Zahirü'r-Rivayet'e göre, rahiblerden ve keşişlerden cizye alınır. İmam Muhammed'e göre; bunlardan cizye alınmaz.

"O sene bunlardan cizye alınmaz ilh..." Çünkü cizyenin vâcib olduğu vakit, hükümdarın cizyeyi koyduğu senenin başıdır. Çocukların baliğ olması kölelerin âzâd olması gibi insanların halleri değiştiği için her sene başında hükümdar cizyeyi yeniler. Cizye konulduktan sonra çocuk baliğ olsa veya köle âzâd olsa cizyenin vâcib olduğu vakit geçmiş olduğu için o sene bunlardan cizye alınmaz. Valvaiciyye.

"Artık bu hal zail olmuştur ilh..." Yani cizye verecek duruma geldiği andan itibaren senenin ekserisi mevcud ise üzerine cizye konulur.

"Bilâkis cizye kâfirlerin küfürlerinin üzerine kalmalarının cezasıdır ilh..." Cizye İslâmiyete davet yollarının en güzelidir. Zira cizye verenler müslümanların arâsında ve İslâmın güzelliklerini görüp müslüman olurlar. Kuhistânî.

METİN

Bundan sonra musannif cizyenin küfürün cezası olduğunu açıklayarak diyor ki: Cizye ile mükellef olan kimsenin -her ne kadar sene tamam olduktan sonra olsa bile- müslüman olmasıyla yahut ölmesiyle yahut tedahül için tekrarıyla yahut âmâ yahut yatalak yahut çalışamayacak derecede fakir, yaşlı veya kötürüm olmasıyla, düşer.

Bir kimse iki senenin cizyesini peşin olarak verdikten sonra müslüman olsa, ikinci senenin cizyesi kendisine geri verilir. Hulâsa. Bundan sonra musannıf kendisiyle cizyenin düştüğü tekrarı beyan ederek der ki; bir zimmînin üzerinde iki senenin cizyesi toplanmış olsa, cizyeler tedahül eder. Yani kendisine bir cizye lâzım gelir. Esah olan kavle göre; ikinci senenin girmesiyle birinci senenin cizyesi kendisinden düşer. Zira cizye arazi haracının aksine senenin evvelinde vâcib olur. Ödemesi ise senenin sonunda vâcibtir. Sahih olan kavle göre; cizye gibi haraç da sahibinin ölmesiyle veya tedahülüyle düşer. Bazılarına göre; haraç, öşür gibi düşmez. Haraç ceza olduğu için lâyık olan birinci kavlin tercih edilmesidir, öşür ise ceza olmayıp ibâdettir. Hâniyye sahibi: "Bu kavil İmam-ı Azam'ındır." demiştir. Binaenaleyh mezheb budur. Hâniyye'de zikredilmiştir ki; arazi sahibinin haracını vermeden önce arazinin mahsûlünden yemesi helâl değildir.

Zimmî cizyesini başkasıyla gönderirse esah olan kavle göre, kabul edilmez. Bizzat kendisi getirip ayakta olduğu halde verir. Alan müslüman ise oturduğu halde alır ve zimmînin boynuna sille vurarak "ey Allah'ın düşmanı cizyeni ver" der. "Ey kâfir cizyeni ver" demez, Eğer "ey kâfir cizyeni ver" deyip bu sözle zimmî eza duyarsa, böyle söyleyen müslüman günahkâr olur ve tâzîr edilir. Kınye.

Zimmîlerin İslâm memleketinde muhtar olan kavle göre; köyde olsa bile yeni kilise, havra, manastır, ateşgede, kabristan ve put yapmaları caiz değildir. Havî. Fetih. Hükümdarın yıktığı değil kendi kendine yıkılan kilise veya havra eski binası üzerine ziyade edilmeksizin yeniden yapılmasına müsaade edilir. Eşbâh. Eski malzemesi kifayet ederse, bunun üzerine bîr şey ilave edilmez. Bu bahsin tamamı Vehbâniyye şerhindedir. Eski kilise veya havralar fetih yoluyla alınan beldelerde mesken olarak bırakılır. Sulh yoluyla alınan beldelerde yine kilise veya havra olarak bırakılır. Bahır. Kuhistânî'de zikredilen buna muhaliftir.

İZAH

"Sene tamam olduktan sonra olsa bile müslüman olmasıyla ilh..." Yani zimmi sene tamam olmadan önce müslüman olsa, müslüman olmasıyla cizye kendisinden düşer. Sene tamam olup ikinci sene girdikten sonra müslüman olsa, cizyesi müslüman olmasıyla değil ikinci senenin girmesiyle düşmüştür. Çünkü senenin tekrarıyla cizye tedahül eder.

"Bir kimse, iki senenin cizyesini peşin olarak verdikten sonra müslüman olsa ilh..." İkinci senenin cizyesini vâcib olmadan önce verdiği içinkendisine geri verilir. Birinci senenin cizyesi kendisine geri verilmez. Çünkü onu vâcib olduktan sonra vermiştir. Bu, "Cizyenin vâcib olması senenin evvelindedir." diyen zâtın kavline göredir. Fetva da bunun üzerinedir. Valvalciyye.

"Ey kâfir cizyeni ver ilh..." Bundan anlaşılmıştır ki. "Ey Allah'ın düşmanı" demek, yakasından tutup sarsmak, boynuna sille vurmak da şübhesiz ona eziyet verir. Bundan dolayı Şafiî muhakkıklarından bazıları: "Sünnette bunların aslı yoktur ve dört halifeden hiç birisi de bunu yapmamıştır." demişlerdir.

"Yapmaları caiz değildir ilh..." Havra, kilise ve manastır gibi eski tapınakların başka yere nakledilmesine de izin verilmez.

"Muhtar olan kavle göre; köyde olsa bile yeni kilise, havra ilh...". Fetva için muhtar ve sahih olan kavil zikredildikten sonra zamanımızda herhangi bir kimsenin köylerde zimmîlerin yeni kilise, havra veya manastır yapmaları hususunda fetva vermesi helâl değildir. Muhtar olan kavle muhalif olarak fetva veren kimsenin fetvasına bakılmaz. Onun fetvasıyla amel edilmez. Onun fetvası kabul edilmez. Böyle bir kimse fetvadan menedilir.

Nehir'de zikredilmiştir ki; ihtilâf Arap yarımadasının dışındadır. Arap yarımadasında kesinlikle zimmiler köylerde olsa bile yeni kilise, havra ve manastır gibi şeyleri yapmaktan men olunurlar. Çünkü bir hadîs-i şerifde:

"Arap yarımadasında İki din bir arada toplanmaz." diye buyurulmuştur. Arap yarımadasındaki kiliseler yıkılır. Kilise ehlinin orada oturmasına izin verilmez.

Ben derim ki: Söz, İslâm memleketinde zimmîlerin yeni kilise ve havra gibi tapınak yapmaları hakkındadır. Arap yarımadasında yeni kilise ve havra yapma şöyle dursun, eskiden yapılmış olan kilise ve havralar yıkılır. Çünkü biraz önce geçen hadîs-i şeriften dolayı müslüman olmayanların Arap yarımadasında oturmalarına müsaade edilmez. Nitekim gelecektir. Fetih ile Essiyerü'l- Kebîr şerhinde bu hususta geniş malûmat vardır.

Şehirlerin üç kısım olması ve bunlarda yeni kiliselerin yapılması:

T E N B İ H : Fetih'te zikredilmiştir .ki; şehirler üç kısımdır;

1 - Küfe, Basra, Bağdat ve Vâsıt gibi müslümanlar tarafından kurulmuş olan şehirlerdir. Bunlarda kilise, havra gibi tapınakların yapılması ittifakla caiz değildir.

2 - Müslümanlar tarafından harp yoluyla alınan şehirlerdir. Bunlarda da yeni kilise ve havra gibi tapınakların yapılması ittifakla caiz değildir.

3 - Müslümanlar tarafından sulh yoluyla alınan şehirlerdir ki bakılır: Eğer yurtları ve arazîleri kendi ahalisine bırakılmak şartıyla sulh yapılmış ise bu şehirlerde kilise ve havra gibi tapınakların yapılması caizdir. Eğer yurtları ve arazileri kendi ahalisine bırakılmamak şartıyla sulh yapılmış ise bu şehirlerde kilise ve havra gibi tapınakların yapılması caiz değildir. Ancak sulh yapılırken yeni kilise ve havra gibi tapınakların yapılmasını şart koşarlarsa, bu takdirde bunların yapılması caiz olur.

Ben derim ki: Yurtları ve toprakları kendilerine bırakılmak şartıyla sulh yapıldıktan sonra bu şehirler müslümanların olsa, onları yeni kilise ve havra yapmaktan men ederler. Daha sonra bu şehirlerde çok az müslüman kalsa, onların yeni kilise ve havra yapmaları caiz olur. Müslümanlar tekrar o şehirlere geri dönseler, bu arada onların yeni yapmış oldukları havra ve kiliseleri yıkmazlar. Nitekim Es-Siyerü'l-Kebîr şerhinde de böyle zikredilmiştir.

Müslümanlar bîr dar-ı harbi harb yoluyla alıp ahalisini zımmî yaptıkları takdirde onları yeni kilise yapmaktan menetmezler. Çünkü zimmîlerî yeni kilise yapmaktan menetme, içinde cuma namazlarının kılındığı ve hadlerin tatbik edildiği müslüman şehirlerine mahsustur. Şehirleri müslüman şehri olunca, zimmîler yeni kilise yapmaktan men olunurlar. Eski kiliseleri de kendilerine bırakılmaz. Nitekim harp yoluyla alınan yerler mücahidler arasında taksim edildiği takdirde, kiliseler zimmîlere bırakılmaz. Ancak kiliseler yıkılmayıp zimmîlere mesken olarak verilir. Çünkü bunlar onların mülküdür. Ama onlara üstün gelmeden önce onlarla sulh yapılırsa, eski kiliseleri kendilerine bırakılır. Şehirleri müslüman şehri olduktan sonra bu şehirlerde yeni kilise yapmalarına müsaade edilmez.

T E T İ M M E : Bir beldenin sulh veya harp yoluyla alınmış olduğunda müslümanlar i!e zimmîler ihtilâf etseler bakılır: Eğer o yerin sulh veya harp yoluyla alınmış olduğuna dâir eser bulunursa onunla amel edilir. Eğer eser bulunmazsa o yer zimmîlere bırakılır.

Zimmîlerin bir şehirde kilisesi bulunup zimmiler "yurdumuz ve arazimiz bizlere bırakılmak üzere sulh olduk" diye iddia etseler, müslümanlar "hayır sizin yeriniz harp yoluyla alınmıştır" deyip zimmîleri kilisede âyin yapmaktan men etmek isteseler, aradan uzun zaman geçtiği için o yerin sulh veya harp yoluyla alınmış olduğu bilinmese hükümdar fukahâ ve tarihçilere sorar. Eğer sulh veya harp yoluyla alınmış olduğuna dâir bir eser bulunursa, onunla amel edilir. Eser bulunmaz veya eserler değişik olursa bu hususta zimmîlerin sözü kabul edilip o yerin sulh yoluyla alınmış olduğuna hükmedilir. Çünkü o yer onların elinde bulunmaktadır ve onlar asılı iddia etmektedirler. Bu bahsin tamamı Es-Siyerü'l-Kebîr şerhindedîr.

"Hükümdarın yıktığı değil kendi kendine yıkılan kilise veya havra eski binası üzerine ziyade edilmeksizin yeniden yapılmasına müsaade edilir ilh..." Bu. müslümanlar düşmana üstün gelmeden önce onlarla eski kiliseleri bak? kalmak üzere sulh yaptıklarına göredir.

Hidâye'de zikredilmiştir ki; binalar devamlı kalıcı değildir. İslâm hükümdarı gayr-ı müslimlere kendi yurtlarını bırakınca onlara yıkılan kiliselerini tamir etmelerine müsaade etmiştir. Ancak kiliseyi başka bir yere nakletmelerine müsaade edilmez. Günkü kiliseyi başka bir yere nakletme gerçekteyeniden yapmaktır.

"Eşbâh ilh..."

- Kilise haksız olarak yıkılmış olsa bile tekrar yapılması caiz değildir. -

Ben derim ki: Kilise, sebebsiz olsa bile kapatıldığı takdirde açılmaz. Nitekim bu, asrımızda Kahire'de Hâret-i Zevile kilisesinde vâki olmuştur. Bu kiliseyi Kaadu'l-Kuzât Şeyh Muhammed b. İlyas kapatmıştır. Bu zamana kadar açılmamıştır. Hatta açılmasına dâir sultanın emri geldiği halde hâkim onu açmaya cesaret edememiştir.

T E N B İ H : Zimmîlere yıkılan kiliselerini aynı şekilde tekrar yapmaları için müsaade etmemizden onlara "tekrar yapmaları için emretmemizin caiz olması" murad edilmeyip bilâkis onları kendi dinleri üzerine bırakmamız murad edilmiştir,

Şürunbulâlî kiliselerin hükmüne aid risalesinde İmam-ı Sübkî'den naklen zikretmiştir ki; fukahânın "biz zimmileri kiliselerini tamir etmekten menetmeyiz" kavilleri, bizim onlara "tamir etmeleri için emretmemizin caiz olması" mânâsına olmayıp, bilâkis "onları kendi dinleri üzerine bırakırız" manasınadır. Buna göre onların kiliseleri tamir etmeleri, şarab içmeleri gibi üzerinde devam ettikleri günâhlardandır. "Kiliseyi tamir etmeleri onlar için caizdir" demiyoruz. Hükümdarın veya hâkimin onlara "kiliseyi tamir edin" demesi ve bu hususta onlara yardım etmesi helâl değildir. Hiç bir müslümanın da onlar namına bu işte çalışması helâl değildir.

İmam-ı Sübki tarafından nakledilenin biz Hanefilerin kaidesine uygun olduğu bilenler için gizli değildir,

Sahabe-i Kiram yahudilerle sulh yapmamıştır.

Sirâc-ı Bülkînî'den: "Yahudilerin havrası hakkında ashab-ı kiram fütuhat zamanında yahudilerle asla sulh yapmamışlardır." diye nakledilmiştir.

Ben derim ki: Bu açıktır. Çünkü yahudilerin üzerine zillet ve meskenet mührü vurulmuş olduğu için bütün beldeler hıristiyanların elinde bulunmaktaydı. Sonra Rahmetî'nin haşiyesinde: "Zimmîler Tatar vakasında ahidlerini bozmuşlar ve hepsi öldürülmüşlerdir. Şimdi kiliseleri haksız olarak durmaktadır." diye yazılmış olduğunu gördüm.

- Yahudilerin terkedilmiş havrasını hıristiyanların alması hususundaki mühim fetva hadisesi -

Benim bu mevzuyu yazmama yakın bin iki yüz kırksekiz senesinde vâki olan fetva hadisesi şöyledir: Yahudilerden "Yahûdî'l-Kurrâyîn" denilen bir fırkanın çok eskiden beri kullanılmayan bir havrası vardı. Çünkü bu fırka Dımışk'da ölmüş ve nesilleri kalmamıştı. Sonra bu fırkadan Dımışk'a garip bir yahudi geldi. Hıristiyanlar o havrayı kilise yapmalarına izin vermesi için o yahudiye bir mikdar para verdiler. O da izin verdi. O vakit Hıristiyanlar kuvvetli olduğu için Yahudilerden bir cemaat bu hususta Hıristiyanlar! tasdik etti. Bu havra, Yahudilere aid bir çok binalar bulunan "Hâre" denilen yerin içinde bulunuyordu. Hıristiyanların maksadı bu "Hâre" yi satın alıp kiliseye katmaktı. Hıristiyanlar bu havranın kilise yapılması için verilmiş olan iznin sahih olduğuna dâir fetva istediler. Ben fetva vermedim ve bu "caiz değildir" diye kendilerine söyledim.

- Zamanımızda bazı düşüncesiz kimselerin bu husustaki fetvası-

Dünya malına tamah eden bazı düşüncesiz kimseler onlara bunun sahih ve caiz olduğuna dâir fetva vermişlerdir. Kendilerine verilmiş olan fetvaya dayanarak maksadlarının şeriat hükmüne uygun olduğunu beyan edip bu hususta kendilerine izin verilmesi için bu hali veliyyül emre arz ettiler. İşin nereye vardığını bilmiyorum. Benim söylediğim hususta şikayetim yalnız Allah-ü Teâlâ'yadır. İstinadgahım da ancak Cenâb-ı Hak'tır.

Yahudilerin ahidlerinde durmadıkları malûmdur. Onların eskiden kalmış havraları tapınak olarak değil mesken olarak bırakılmıştır. Artık bırakıldığı gibi devam edecektir.

Zimmi hıristiyanlar, kâfir tatarlarla beraber olup, müslümanlarla savaştıkları için onlar da ahidlerini bozmuşlardır. Artık kiliseleri hakkındaki ahidleri bakî kalmadığı için şimdi haksız olarak kiliseleri bulunmaktadır. Peygamberimizin aleyhinde söz söyleme bahsinde gelecektir ki, Şam'daki zimmîlere yeni havra ve kilise yapmamaları, hiç bir müslümana sövmemeleri ve hiç bir müslümam dövmemeleri şartı ile ahid verilmiştir. Şayet buna muhalefet ederlerse, zimmetleri kalmayacaktır. Ehalisi kalmayıp içinde küfür icra edilmeyen bir havranın içinde yeniden küfür icra edilmesi için yardım etmek caiz değildir

Şürunbulâli risalesinde İmam-ı Karâfî'nin "yıkılan kiliseler yeniden yapılmaz. Kim bunlara yardım ederse küfre razı olmuş olur. Küfre rıza ise küfürdür, diye fetva vermiş olduğunu" zikretmiştir.

Yahudilerin Hırıstiyanlara düşmanlıkları biz müslümanlara olan düşmanlıklarından daha şiddetlidir. Yahudilerin havralarının kilise yapılmasına razı olmaları ve Hıristiyanları tasdik etmeleri -yukarıda geçtiği üzere- onların kuvvetinden korktukları içindir.

Biz müslümanlarca her ne kadar küfür bir millet olsa bile bir fırkaya mahsus olan bir tapınağı, o fırkadan hiç bir kimsenin o tapınağı başka bir cihete sarfetmesi câiz değildir. Nitekim İslâmiyet bir millet olduğu halde meselâ Hanefilere vakfedilmiş olan bir medreseyi hiç bir kimse başka bir mezhebin ehline vermeye mâlik değildir. Şam'ın fethi zamanında 'hıristiyanlarla yapılan sulhta, o zaman mevcud olan kiliselerinin bakî kalması ve yeni kilise, manastır yapmamaları şart koşulmuştur. Hıristiyanların kendilerinin olmayan havrayı kiliseye çevirmeleri yeni kilise yapmaktır. Dört mezheb imamı, zimmîlerin yeni kilise, havra ve manastır yapmaktan men edilmeleri hususunda ittifak etmişlerdir. Nitekim Şürunbulâlî mezheb imamlarının delillerininaklederek bu bahsi izah etmiştir

Zimmîler kendileri için mesken olarak hazırlanmış bir haneyi kilise edinip orada toplansalar, bundan men olunurlar. Çünkü bunda müslümanlara karşı gelme ve İslâm dinini hakir görme vardır.

"Bu bahsin tamamı Vehbâniyye şerhindedir ilh,.."

- Yıkılan kiliselerin yeniden nasıl yapılacağı -

"Yıkılan kilise veya havra, eski binası üzerine ziyade edilmeksizin yeniden yapılır" ifadesinin mânâsı "kerpiçle yapılmış bir kilise yıkıldığında tuğla ile, tuğla ile yapılmış bir kilise yıkıldığında taş ile, hurma ağacı ve dalları ile yapılmış bir kilise saç ağacı île yapılamaz" demektir,

"Yıkılan bir kilise ancak eski malzemesiyle yapılır" ifadesini mutemed kitablardan hiç birisinde bulamadım. "Yıkılan kilise iade edilir" ifadesindeki "iade"nin şeriatta ve lügatta "eski malzemesiyle yapılır" mânâsına olması bence acık değildir. Çünkü İmam Muhammed'in ibaresinde "yıkılan kiliseler yapılır", Hâniyye'nin icâre bahsinde "yıkılan kiliseler tamir edilir" şeklindedir. Bu ibarelerden yıkılan kilisenin eski malzemesiyle yapılmasının şart olduğu anlaşılmamaktadır.

Yıkılan kiliselerini tamir etmeleri şartıyla sulh yapılan zımmîler, kilise veya havraları yıkıldığı takdirde eski binası üzerine ziyade edilmeksizin kerpiç ve çamurla yeniden yaparlar, taş ve tuğla ile yapamazlar:

Hükümdar yeni yapılmış veya eski binası üzerine ziyade edilmiş bir kilise gördüğü takdirde yıktırır. Bundan anlaşılmaktadır kî, eski malzemesi aynı şekilde yapılmasına kifayet ederse, bunun üzerine yeni bir şey ilave edilmez.

"Bahir ilh..." Bahır'ın ibaresi Fethü'l-Kadir'de zikredilenin aynıdır. Şöyle kî: Bilmiş ol ki, bütün rivayetlere göre köylerdeki eskiden yapılmış olan kiliseler ve havralar yıkılmaz. Şehirlerde eskiden yapılmış olan kilise ve havralar hakkında İmam Muhammed'in kavli muhteliftir, öşür ve haraç bahsinde "yıkılır", îcâre bahsinde ise "yıkılmaz" demiştir. İnsanlar "yıkılmaz" kavli ile amel etmektedirler. Bu kadar âlimler bu kadar zaman geçtiği halde îslâm memleketinde bir çok kilise ve havraların hâlâ mevcud olduğu görülmektedir. Hiç bir hükümdar bunların yıkılmasını emretmemiştir. Ashab-ı kiram zamanından beri böyle devam edegelmiştir. Kilise veya havra bulunan bir sahrada şehir kurulup bunlar surun içinde kalsalar lâyık olan yıkılmamalarıdır. Çünkü onlar sur yapılmadan önce emâna hak kazanmışlardır. Kahire'nin içinde bulunan kiliseler de bunun üzerine hamledilir. Yani bu kiliseler sahrada îdi. Kölemenler bunların etrafına sur yaptılar. Şimdiki Kahire'de bulunan kiliseler bunlardır. İslâm hükümdarının zimmîlerin aşikâr olarak yeni kilise yapmalarına müsaade etmesi mümkün değildir. Buna göre Arap yarımadasından başka İslâm memleketinde el'an mevcud olan kiliseler yıkılmaz. Çünkü bu kiliseler şehirlerde eskiden kalma ise şübhe yok ki Ashab-ı Kiram veya Tabiîn şehirleri fethettikleri zaman bunları bilerek bırakmışlardır. Bundan sonra bakılır: Eğer belde harp yoluyla alınmış ise kiliselerin tapınak olarak değil mesken olarak bırakılmış olduğuna hükmedilir de yıkılmaz. Fakat orada toplanıp âyin yapmalarına müsaade edilmez. Eğer beldenin sulh yoluyla alınmış olduğu bilinirse, kiliselerin tapınak olarak bırakılmış olduğuna hükmedilir. Orada âyin yapmalarına mâni olunmaz. Ancak âyini açıktan yapmalarına müsaade edilmez.

METİN

Zimmîler kıyafetlerinde, bineklerinde, eyerlerinde ve silâhlarında müslümanlardan ayrılırlar Ata binemezler. Ancak İslâm hükümdarı zimmîlerden düşmanı defetmek için harbe katılmalarını isterse, bu takdirde ata binmelerine müsaade edilir. Zahire.

Merkebe binmeleri caiz olduğu gibi katıra binmeleri de caizdir. Fetih'de zikredilmiştir ki; zîmmilerin harbte ata, diğer zamanlarda merkebe ve katıra binmelerine müsaade edilmesi mütekaddimîne göredir. Müteahhirîne göre; hiç bir şeye binemezler. Ancak zaruretten dolayı binmelerine müsaade edilir.

Eşbâh'ta zikredilmiştir ki; gerek merkep gerekse diğer herhangi bir hayvana binemezler. Sarık saramazlar. Zaruretten dolayı merkebe binerlerse, müslümanların toplantı yerlerine uğradıklarında inerler.

Zaruretten dolayı ata binerlerse, örtü çıkıntılı palan gibi eyere binerler. Silâh kullanamazlar. Küfür alâmeti olan yünden veya kıldan yapılmış parmak kalınlığında olan zünnarı elbiseleri üzerine bağlarlar. Zîmmilerin her alâmetle ayrılmaları lâzım mıdır? Bunda ihtilâf vardır. Sahih olan şudur: Eğer bir belde harp yoluyla alınmışsa, her alâmetle ayrılmaları lâzımdır. Sulh yoluyla alınmışsa, sulh şartlarına göre hükmolunur. Doğru olan kavle göre; mavi veya sarı olsa bile sarık sarınmaktan menolunurlar. Nehir. Bahır'da da böyle zikredilmiştir. Yukarıda geçtiği üzere Eşbâh'da da bu kavle itimad edilmiştir. Zimmîler ancak siyah uzun külah giyerler. Zimmîler ipek zünnar bağlamaktan, yünden yapılmış biniş, iyi çuha, ince hırka gibi kıymetli elbiseleri, ilim ehline ve eşrafa mahsus olan elbiseleri giymekten menolunurlar. Müslümanlar yanında hürmet gören katiplik mübaşirlik gibi hizmetlerden de men olunurlar. Bu bahsin tamamı Fetih'dedir.

Hâvî'de zikredilmiştir ki; zimmîlerle müslümanlar arasındaki her muamelede zimmîler kendilerini daima zelil ve hakir görürler. Buna göre; yanlarında bir müslüman ayaktayken onlar oturmaktan men olunurlar. Bahır. Onlara tazim etmek haramdır. Onlarla musâfaha etmek de mekrûhdur. Onlara selâm verilmez. Ancak ihtiyaç olursa verilir. Eğer onlar selâm verirlerse, cevabında "aleyküm" denilir, "aleykümüsselâm" denilmez. Zimmîlere yol daraltılır, hanelerinin üzerinde alâmet bulundururlar. Bu bahsin tamamı Eşbâh'ın "zimmî ahkâm"ındadır.

Şürunbulâlî'nin Vehbâniyye şerhinde zikredilmiştir ki; zimmîlerin Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere'de oturmalarına müsaade edilmez. Çünkü bu yerler, Arap topraklarıdır. Arap toprakları hakkında Resûl-i Ekrem Efendimiz:

"Arap yarımadasında iki din bir arada toplanmaz." buyurmuşlardır. Bu yerlere ticaret için girmeleri caizdir. Fakat uzun zaman kalmalarda müsaade edilmez.

Es-Siyerü'l-Kebîr'de zikredilene göre; zimmîlerin Mescid-i Haram'a girmelerine müsaade edilmez. El-câmiü's-Sağîr'de zikredilene göre müsaade edilir. Es-Siyerü'l-Kebîr İmam Muhammed'in son telif ettiği kitabı olduğu için onda zikredilen kavil üzerinde karar kılmış olduğu acıktır.

Hâniyye'de zikredilmiştir ki; zimmîlerin köleleri değil kadınları da bellerine zünnar bağlamakla müslüman kadınlardan ayrılırlar. Bir zimmî bir şehirde bir haneyi satın almak isterse kendisine satılmaz. Şayet satın almış olursa, onu bir müslümana satması için cebrolunur. Bazıları: "Cebrolunmaz, ancak çok satın aldıkları takdirde cebrolunur." demişlerdir. Dürer.

Müftî Ebussûud'un Ma'ruzât'ının namaz bahsinde zikredilmiştir ki;

- Zimmîlerin şehirde müslümanlarla birlikte oturmaları -

Ebussûud Hazretlerine "Bir mescidin etrafında hiç bir müslüman hanesi kalmayıp mescidi kâfirlerin haneleri kuşatmış olup yalnız vazifeleri için imam ile müezzin onda ezan okuyup namaz kılsalar kendilerine tâyin edilen ücret helâl olur mu?" diye sorulmuş. O da: "Bu mescidin etrafındaki haneleri müslümanlar kıymetleriyle acele olarak cebren satın alırlar." diye cevap vermiş. Sultan da böyle yapılmasını emretmiş. Hâkimin de bu hükmü tehir etmesi asla caiz değildir.

Yine Maruzât'ın cihâd bahsinde zikredilmiştir ki; Ebussûud Hazretlerinde "Zimmîler köle veya cariyeyi hizmetçi olarak kullanmasınlar, diye padişahın fermanı sâdır olduktan sonra bir zimmî köle veya cariyeyi hizmetçi olarak kullansa kendisine ne lâzım gelir?" diye sorulmuş. O da: "O zimmî şiddetti tazîr ve hapsedilir." diye cevap vermiştir.

Hâniyye'de zikredilmiştir ki; zimmîler, hor ve hakir gördükleri işleri yapmakla emrolunurlar. Hanelerini de üzerlerinde alâmet bulundurmak suretiyle müslümanların hanelerinden ayırırlar.

İZAH

"Zimmîler kıyafetlerinde ilh..." Yani zimmîler müslümanlara karışınca, müslümanlara yapılan tazim ve hürmet onlara da yapılmaması için müslümanlardan ayrı kıyafette bulunmaları lâzımdır. Ayrı 'kıyafette bulunmamış olsalar, onlardan biri yolda ansızın ölür de üzerine cenaze namazı kılınabilir. Kıyafetlerinin ayrı olması vâcib olunca, hakir ve zelil bir kıyafette bulunurlar. Tazim edilecek bir kıyafette bulunamazlar. Sebebsiz olarak eza edilmeksizin onları alçaltmak lâzımdır.

"Bineklerinde ilh..." Nehir sahibi "Zimmîler hayvana bindikleri takdirde devamlı bir taraftan binmek suretiyle binmede müslümanlardan ayrılırlar. Bunu kardeşimden işittiğimi zannediyorum." demiştir.

Ben derim ki: Bu böyledir. Allâme Kasım risalesinin kilise bahsinde zikretmiştir ki; Hz. Ömer (R.A.) ordu kumandanlarına "zimmîleri kurşunla mühürlemelerini, onlar hayvana bindikleri takdirde palan üzerine yan binmelerini" yazmıştır.

"Silâhlarında ilh..." Musannıf bunda Dürer sahibine tâbi olmuştur. Bu ise metin sahihlerinin "zimmîler silâh kullanmaz" ifadelerine münafidir. Meğer ki, "müslüman hükümdar zimmîlerin harbe katılmalarını isterse bu takdirde silâhlarını müslümanlardan ayrı takınırlar" mânâsına hamledilmiş olsun. Musannif "zimmîler silâhlarında müslümanlardan ayrılırlar" ifadesiyle "silâh kullanamazlar" mânâsını murad etmişse, bu da çok uzaktır.

"Katıra binmeleri de caizdir ilh..." Yani katıra binmede izzet ve şeref olmadığı takdirde zimmîlerin katıra binmesine müsaade edilir. Bu bahsin tamamı Vehbâniyye şerhindedir.

"Zaruretten dolayı binmelerine müsaade edilir ilh..." Yani zimmî köye giderse veya hasta olursa merkebe binmesine müsaade edilir. Fetih.

"Silâh kullanamazlar ilh..." Çünkü silâh kullanmada izzet ve şeref vardır, izzet ve şerefli olan her şeyden menolunurlar. Bu kaideden pek çok hüküm bilinir. Dürr-i Müntekâ.

"Mavi veya sarı olsa bile sarık sarmaktan menolunurlar ilh..." Bu Fetih'de zikredilene muhaliftir. Fetih'de: "Maksad zimmîlerin bir alâmetle ayrılmaları olunca her beldenin örf ve âdeti itibar edilir. Bizim memleketimizde alâmet sarıkladır. Hıristiyanlar mavi, Yahudiler sarı sarınmaktadır. Beyaz sarınmak ise müslümanlara mahsusdur." diye zikredilmiştir. Zahîriyye'de bildirilmiştir ki; zimmîlerin sarık sarınmaları, ipek zünhar bağlamaları müslümanları üzer. Zimmîler bu alâmetle ayrılmaktan men olunurlar. Tatarhâniyye'de zikredilen de bunu te'yid eder. Şöyle ki: Zimmîler küçük külah giymekten menolunurlar. Siyaha boyanmış bezden, astarlı uzun külah giymelerine müsaade edilir. Bu alâmet olarak daha lâyıktır.

Ben derim ki: Bu, İmam Ebû Yusuf'un Haraç kitabında "Zimmîler astarlı uzun külah giymeleri için cebrolunurlar. Çünkü Hz. Ömer bununla emretmiştir. Sarık sarınmaktan menolunurlar." diye zikredilene muvafıktır.

TENBİH: Fetih'de zikredilmiştir ki: zimmîye kadınlar sokaklarda kıyafetleri ile tanınmaları için yahudi kadınları çarşaflarının üzerine sarı bir bez, hıristiyan kadınları ise mavi bir bez dikerler.

Keza zimmî kadınlar hamamda da tanınmaları için boyunlarına demir halka takarlar. İhtiyar'da da böyle zikredilmiştir.

Ben derim ki: Zimmîye bir kadın müslüman bir kadına bakmada esah olan kavle göre yabancı erkek gibidir. Binaenaleyh zimmîye bir kadın müslüman bir kadına asla bakamaz.

"Yünden yapılmış biniş ilh..." Şimdi bu elbise, Kur'ân ve ilim ehline mahsus olduğu için zimmîler bu elbiseyi giymekten menolunurlar. T.

"Zimmîler kendilerini daima zelil ve hakir görürler ilh..." Bahır'da zikredilmiştir ki, zimmîler müslümanlarla beraber bulunduklarında kendilerini hakir ve zelil görmeleri lâzım olunca, müslümanların onlara tazîm etmemesi vâcibdir. Fakat Zahîre'de zikredilmiştir ki. hamama gelen bir yahudinin parasına tamah ederek bir müslümanın ona hizmet etmesinde bir beis yoktur. Kalbi İslâmiyete meyletsin diye ona tazimde bulunmasında da bir beis yoktur. Bunlardan hiç 'birine niyet etmezse ona hizmet veya tazîm etmesi mekrûhdur.

Keza kalbi İslâmiyete meyletsin diye bir müslümanın bir zimmî için. ayağa kalkmasında bir beis yoktur. Eğer kalbinin İslâmiyete meyletmesine niyet etmeksizin ayağa kalkar veya zenginliği için ona tazimde bulunursa mekrûhdur.

Tarsûsî: "Bir zimmînin zatına veya dinine tazîm için bir müslüman ayağa kalkarsa kâfir olur. Çünkü küfre rıza küfürdür. O halde küfre nasıl tazîm edilir?" demiştir.

Ben derim ki: Bundan şu anlaşılmıştır: Bir müslüman bir zimmînin şerrinden korktuğu için ayağa kalkarsa, bunda bir beis yoktur. Hatta kesin olarak zarar geleceğini bilirse ayağa kalkması vâcib, zann-ı galibine göre zarar geleceğini bilirse ayağa kalkması müstehab olur.

"Zimmilere yol daraltılır ilh..." Yani müslüman ile zimmî birbirleriyle karşılaştıklarında ihanet için müslüman onu yolun en dar tarafına sevkeder.

"Hanelerinin üzerinde alâmet bulundururlar ilh..." Yani zimmîler bilinip kendilerine dua ve istiğfar edilmemesi için evlerinin üzerinde alâmet bulundururlar.

"Bu yerler Arap topraklandır ilh..." Zimmilerin yalnız Mekke ile Medine'de değil, Arap yarımadasının hiçbir yerinde oturmalarına müsaade edilmez.

Muvatta ve diğer hadîs kitablarının tahricine göre metinde geçen hadîs-i şerifi Peygamber Efendimiz vefat ettikleri hastalığında buyurmuşlardır.

"Onda zikredilen kavil üzerinde karar kılmış olduğu açıktır ilh..."

Buna göre "zimmîlerin Mescid-i Harama girmelerine müsaade edilmemesi" mezhebin mu'temed kavli olmuş olur.

Ben derim ki: Fıkıh metinlerinin Hazr ve İbâhe bahsinde "zimmîlerin Mescid-i Harama ve diğer mescidlere girmelerine müsaade edilir" diye zikredilmiştir. Sarihin burada "zimmîlerin Mescid-i Harama girmelerine müsaade edilmez" sözü İmam Muhammed, İmam Şafiî ve İmam Ahmed'in kavilleridir.

Es-Siyerü'I-Kebîr'de zikredilen İmam-ı Azam'ın değil yalnız İmam Muhammed'in kavlidir. Fıkıh metinleri İmam-ı Azam'ın kavli üzeredir. Bilinmiş olduğu üzere fıkıh metinleri mezhebi nakletmek için yazılmışlardır. Bu bakımdan metinlerde zikredilenlerden sapılmaz.

İmam-ı Serahsî Es-Siyerü'l-Kebîr şerhinde zikretmiştir ki; Ebû Süfyan imân etmeden önce Medine'ye geldiğinde Mescid-i Nebeviyye'ye girmiştir. Bu, "müşriklerin hiçbir mescide girmesine müsaade edilmez" diyen İmam Mâlik'in aleyhine biz Hanefilerin delilidir.

İmam Şafiî:

"Müşrikler ancak ve ancak necistirler. Binaenaleyh bu seneden sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar." âyet-i kerimesinden dolayı "müşriklerin yalnız Mescid-i Haram'a girmelerine müsaade edilmez." demiştir.

Biz Hanefilere göre; kâfirler diğer mescidlerden menedilmedikleri gibi Mescid-i Haram'dan da menedilmezler.

"Bir zimmî bir şehirde bir haneyi satın almak isterse ilh..." Es-Siyerü'l-Kebîr şerhinde zikredilmiştir ki; Hz. Ömer'in Basra ile Kûfe'yi şehir yaptığı gibi, bir islâm hükümdarı zimmîlerin arazisinde müslümanlar için bir şehir kursa da zimmîler oradan haneler satın alıp müslümanlarla beraber oturmak isteseler bundan menedilmezler. Zira islâm dininin güzelliklerini görüp imân etmeleri için onların zimmî olmalarını kabul ettik. Onların müslümanlara karışmaları ve müslümanlarla birlikte oturmaları bu mânâyı gerçekleştirir.

İmam-ı Hulvanî: "Zimmîlerin İslâm şehrinde hâne satın almaları az oldukları takdirdedir. Onların sakin olmasıyla müslüman cemaat azalacak veya dağılacak olursa buna müsaade edilmez. Zimmîlere şehrin bir kenarında oturmaları emrolunur." demiştir. Bu, İmam Ebû Yusuf'un "Emâlî" ismindeki eserinde mevcuddur.

"Cebren satın alırlar, diye cevap vermiş ilh..." Bu cevap imam-ı Hulvanî'nin kavline göredir. Ebussûud Hazretleri "imam ile müezzin vazifelerini yaptıkları için tâyin edilen ücret kendilerine helâl olur." diye cevap vermesi lâzım iken sorulana cevap vermemiştir.

Ben derim ki: Bu acık olduğu için buna cevap vermeyip daha mühim olanı bildirmiştir. Buna belagatta "üslûbü'l-hakîm (hikmetli söz söyleme tarzı)" denir.

METİN

Zimmîler şehirde müslümanlar arasında oturmak için ev kiralamak isteseler, kendilerinden kira almak menfaati bizlere aid olduğu için ve müslümanların güzel muamelelerini görüp müslüman olmaları için kiralamaları caizdir. Fakat İmam-ı Hulvanî: "Onların oturmalarıyla müslümanlarınazalmaması şartıyla kiralamaları caizdir." demiştir. Onların oturmalarıyla müslümanlar azalacak olursa, müslümanlardan ayrılıp müslümanların bulunmadığı bir tarafda oturmakla emrolunurlar. Bu, Zahîfe'den naklen Bahır'da imam Ebû Yusuf'dan hıfz ve rivayet edilmiştir.

Eşbâh'ta zikredilmiştir ki; zimmîlerin şehirde müslümanlar arasında oturmalarında ihtilâf vardır. Mu'temed olan kavle göre; müstakil bir mahallede oturmaları caizdir. Bunu musannıf ve diğerleri ikrar etmiştir. Fakat Şeyhülislâm Cûyzâde, zimmîlerin müstakil bir mahallede oturmalarını reddederek: "Eşbâh sahibi yanlış anlamıştır. Galiba Zahîre'nin "nahiye" kavlini "mahalle" mânâsına anlamıştır. Halbuki böyle değildir." demiştir.

Timurtâşî, Nesefî'den naklen İmam Şafiî'nin "Zimmîlerin müstakil bir mahallesi olmaması için, müslüman şehirlerindeki hanelerini satmaları, şehirden çıkıp haricinde sakin olmaları kendilerine emrolunur." dediğini naklettikten sonra Câmiu's-Sağîr şerhinde açıklamıştır ki; zimmîlerin müslüman şehirlerinden men olunmalarından maksad, şehirde oturdukları müstakil bir mahalleleri ve orada müslümanların kuvveti gibi kuvvet ve askerleri olmasıdır. Ama müslümanlar arasında zelil ve hakir olarak oturmaları böyle değildir. Fetâvây-ı Üskûbî'de de böyledir.

-Zimmîlerin ahdini bozup bozmayan haller -

Zimmîlerin harb için bir yeri ele geçirmeleriyle yahut dar-ı harbe gitmeleriyle, yahut cizyeyi kabulden imtina etmeleriyle yahut nefsini müşrikler için casus kılıp meselâ bir müsteminin bir sene İslâm memleketinde ikâmetiyle kendisine cizye konulup maksadı müslümanların aleyhine kâfirler için casusluk yapmak gibi müslümanların haber ve sırlarını bildirmek için gönderilmiş olmasıyla işte bu dört surette ahitleri bozulur. Casusluk için göndermiş olmazlarsa ahdi bozulmaz. Mahît'in kelâmı bu kavil üzerine hamlolunur. Bu dört surette zimmî bütün hükümlerde mürted gibidir. Şu kadar var ki, zimmî esir edilse köle olur. Mürted ise öldürülür. Tekrar zimmeti kabul etmesi için kendisine cebredilmez. Mürted ise İslâmiyeti kabul etmesi için kendisine cebrolunur. Zimmînin "ben ahdi bozdum" demesiyle ahdi bozulmuş olmaz. Ama harbî (kâfir) nin "ben emânı bozdum" demesiyle emân bozulmuş olur. Bahir. Fetih.

Zimmînin cizyeyi vermekten imtina etmesiyle ahdi bozulmuş olmaz. Yukarıda geçtiği üzere cizye konulurken kabulünden imtina etmesiyle ahdi bozulmuş olur. Aynî, "Vâkıât'tan" cizyeyi vermekten imtina edenlerin öldürülmelerinin caiz olduğunu "nakledip 'bu üç imamın kavlidir" demiştir. Fakat bu, Bahır'da zayıf görülmüştür. Bir zimmînin müslüman bir kadına tecavüz etmesiyle yahut bir müslümanı öldürmesiyle yahut bir müslümanı din cihetinden fitneye düşürmesiyle yahut yol kesmesiyle ahdi bozulmuş olmaz. Peygamber Efendimize dil uzatmasıyla da ahdi bozulmuş olmaz. Çünkü ahde yakın olan asıl küfrü ahid yapılmasına mâni olmaz. Artık asıl küfrü üzerine Peygamber Efendimiz (SAV.)'e dil uzatmasıyla zâid olan küfrü ahdini bozmaz. Bir müslüman Peygamber Efendimiz (SAV.)'e dil uzatırsa, öldürülür. Nitekim ileride gelecektir.

Bir zimmî islâm dinine yahut Kur'ân-ı Kerîm'e yahut Peygamber Efendimiz (SAV.)'e dil uzatırsa, kendisine icab eden ceza tatbik edilir. Aynî Peygamberimize dil uzatan zimmînin muhtar olan kavle göre öldürülmesidir." demiştir, ibn-i Hümam da Aynî'ye tâbi olmuştur.

Şarih der ki: Bu öldürme kavliyle ancak şeyhimiz Remli Hayrüddin fetva vermiştir, imam Şafiî'nin kavli de budur. Bundan sonra Müftî Ebus-sûud'un Maruzât'ında gördüm ki; zimmînin Peygamber Efendimize dil uzatma âdeti ise öldürülmesini söyleyen imamların kavliyle amel edilmesine dâir sultanın emri vârid olmuştur ve bununla Ebussûud Hazretleri fetva vermiştir. Bundan sonra yine Müftî Ebussûud: "Hıristiyan olan Bişr'e Peygamberiniz İsa (A.S.) veled-i zinadır." diyen Yahudi Bikr Peygamberlere dil uzattığı için öldürülür." diye fetva vermiştir.

Şarih der ki: ibn-i Kemâl'in Hadîs-i Erbain'ininin otuz dördüncü:

"Ey Âişe lanet gibi fena söz söyleme." hadîs-i şerifinde "Biz Hanefilere göre hak olan; Peygamber Efendimize alenî dil uzatan bir zimmînin öldürülmesidir." diye açıkladığı bunu teyid eder. Bu, Zahîre'nin Siyer'inde tasrih edilmiştir. Şöyle ki: imam Muhammed Peygamber Efendimize alenen dil uzatan kadının öldürülmesinin caiz olduğunu beyan için "Ömer b. Ady Mervan kızı Asma'nın Resûl-I Ekrem Efendimize dil uzatarak eza cefa ettiğini işitince onu geceleyin öldürmüş, Peygamber Efendimiz onu bu fiilinden dolayı methetmiştir." diye rivayet edilen hadîs-i şerif ile istidlal etmiştir. Bu böylece bilinmelidir.

İZAH

"Zimmîler şehirde müslümanlar arasında oturmak için ev kiralamak isteseler ilh..." Musannıf zimmîlerin hâne satın alma hakkında olan bahsi bitirince hâne kiralamaları ile ilgili bahse başlamıştır. Musannıfin kelâmından anlaşılmıştır ki, bunların arasında fark vardır. Şöyle ki: Bir zimmî müslüman şehrinde bir hâne satın aldığında satması için kendisine cebrolunur. Halbuki mu'temed olan kavle göre; kiralama ile satın alma arasında fark yoktur. Ancak asıl ibare satın alma hakkındadır.

"Orada müslümanların kuvveti gibi ilh..." Yani kendilerini müdafaa edecek bir kuvvetin bulunması ancak müstakil bir mahallede oturmalarıyla mümkün olur. Bu yüzden böyle müstakil bir mahallede oturmaktan men olunurlar. Ama müslümanlar arasında dağınık, zelîl ve hakir olarak oturmalarına mâni olunmaz.

TENBİH: -Zimmîler binalarını müslümanların binalarından yüksek yapmaktan men olunurlar -

Dürr-i Müntekâ'da zikredilmiştir ki; zimmîler binalarını müslümanların binalarından yüksek veya müsavi yapmaktan men olunurlar. Zimmîlerin yüksek olan eski binaları yıkılmaz.

Remli Hayreddin'e "Bir yahudinin bir müslümanın odası üstünde bir odası bulunsa, müslüman kendisinden yüksekte bulunduğu için onu orada oturmaktan men etmek istese men etme hakkı var mıdır?" diye sorulduğunda: "Men etme hakkı yoktur. Çünkü fukahâ zimmîlerin mâlik oldukları eskiden kalma haneleri müslümanların hanelerinden yüksek olsa yıkılmadığı müddetçe yıkılmamasını ve onlarda oturmalarını caiz görmüşlerdir. Kendi-kendine yıkıldığı takdirde eskisi gibi yüksek olarak yapılmasına müsaâde edilmez.", diye cevap yermiştir. Zimmîler yüksek binalarda hırsızdan korunmak için otururlarsa buna mâni olunmaz. Çünkü onlar Dununla müslümanların yüksek olmayı değil korunmayı kasdetmişlerdir. Müslümanlardan üstün olmak istediklerinde men olunurlar.

Kaariü'l-Hidâye Fetâvâ'sında; "Zimmîler muamelelerde müslümanlar gibidir. Bir müslümanın mülkünde yapması caiz olan şeyi onların da yapması caizdir. Bir müslümanın mülkünde yapması câiz olmayan şeyi onların da yapması caiz değildir. Ancak binasını yükselttiği takdirde komşusunun ışık ve havasına mâni olma gibi bir zarar hâsıl olacak olursa buna müsaade edilmez. Bu. mezhebin zahir olan kavlidir." demiştir.

İmam Ebû Yusuf Haraç kitabında zikretmiştir ki: Kaadının zimmîleri müslümamlar arasında oturmaktan men edip, onlara ayrı olarak oturmalarını emretme hakkı vardır. Kaariü'l-Hidâye: "Ben bununla fetva veririm." demiştir. Yani kaadının zimmîlerin müslümanlar arasında oturmalarına mâni olma hakkı olunca, onları yüksek binalarda oturmaktan men etme hakkı evleviyetle vardır. Zimmîlerin binalarını müslümanların binalarından yüksek yapmaları ve müslümanlar arasında yüksek binalarda oturmaları caiz değildir. Hatta müslüman mahallelerinde oturmalarına müsaade edilmez.

Hâvî'de zikredilmiştir ki: Zimmîlerin kendileri ile müslümanlar arasındaki her muamelede zelil ve hakîr olmaları vâcibdir. Binalarının müslüman olan komşularının binalarından yüksek olması hakîr ve zelîl olmalarına muhaliftir.

Fetih'de zikredilmiştir ki: Müslümanlardan üstün olduğunu söyleyen bir zimmîyi hükümdarın öldürmesi helâldir. İmam Şafiî: "Zimmîleri üstünlükten men etmek vâcibdir. Bu Allah'ın hakkı ve dine tazimdir." demiştir. Biz Hanefilerin kaidesi de böyledir. Yukarıda geçtiği üzere zimmîye tazim etmek haramdır. Zimmînin üstünlüğüne razı olma ona tazim etmektir. Bu mahalde bana zahir olan budur, işin hakikatim Allah-ü Teâlâ Hazretleri bilir.

"Ahidleri bozulur ilh..." Yani zimmîler ahidlerinin bozulmasıyla müslümanlara karşı düşman olurlar. Zimmet akdi. onların düşmanlık şerrini def içindir.

"Zimmilerin harb için bir yeri ele geçirmeleriyle ilh..." Yani zimmîlerin İslâm beldelerinden birini zorla elde ederek harbe cür'et etmeleriyle ahidleri bozulmuş olur. Zimmîler. kendilerince doğru görülen bir delile dayanarak hükümdara karşı isyan edenlerle beraber olup savaşta onlara yardım etseler ahidleri bozulmaz. Zeylaî.

"Cizyeyi kabulden imtina etmeleriyle ilh..." Yani cizyeyi kabul etmemeleriyle ahidleri bozulmuş olur. "Cizyeyi kabul etmemek ancak cizye ilk defa konulurken mümkündür. O zaman da ise zimmet akdi yok ki bozulmuş olsun." denilirse; "Babasına tâbi olmakla zimmî olan bir çocuk, büyüyüp de sene başında kendisine cizye konulmak istenildiğinde cizyeyi kabulden imtina edecek olsa babasına tâbi olarak kendisine sabit olan zimmeti bozmuş olur." diye cevap verilir. T.

"Muhit'in kelâmı bu kavil üzerine hamlolunur ilh..." Muhît'in ibaresi şöyledir: Bir zimmî müslümanların ayıplarını ve sırlarını düşmana haber verse yahut müslümanlardan birini öldürmek istese zimmet ahdini bozmuş olmaz.

"Bütün hükümlerde mürted gibidir ilh..." Yani bir zımmi, ticaret gibi maksadla olmaksızın müsadesiz olarak dar-ı harbe çıkıp gitmekle dar-ı harbe girdiğine hüküm olunsa, zimmeti bozulmuş olup hakkında mürted ahkâmı geçerli olur; İslâm memleketinde bırakmış olduğu zimmîye zevcesi kendisinden boş olur. İslâm memleketinde bulunan malları veresesi arasında taksim edilir. Sonra pişman olarak İslâm memleketine gelirse zimmeti avdet eder. Fetih. Bu bahsin tamamı Bahır'dadır.

"Mürted ise öldürülür ilh..." Çünkü onun küfrü ağır ve şiddetlidir. Bahır.

"Ben ahdi bozdum demesiyle ahdi bozulmuş olmaz ilh..." Yani zimmet ahdi mücerred söz ile bozulmayıp fiil ile bozulur. Ama harbî (Pasaportlu kâfir) "ben emânı bozdum" dese, mücerred söz ile emân bozulmuş olur. .

Ben derim ki: Galiba bunlar arasındaki fark harbînin emânı mu-olup devamlı değildir. Bundan dolayı harbî istediği zaman memleketine dönebilir. Fakat zimmet ahdi devamlıdır. Zimmînin bundan dönmesi sahih değildir. Bundan dolayı zimmînin dar-ı harbe gitmesine müsaade edilmez. Zimmî İslâm hükümdarının kahrı altında bulunduğu müddetçe cizye vermesi için kendisine cebrolunur.

"Aynî, Vâkıât'tan ilh..." Ayni: "Hüsamüddin'in Vâkıât'ında zikredilen rivayete göre; zimmîler cizyeyi vermekten imtina ettikleri takdirde ahidleri bozulmuş olup kendileriyle savaşılır. Bu üç imamın kavlidir." demiştir. Bunun rivayet ve dirayet cihetinden zayıf olduğu bilenler için gizli değildir. Bahır.

Ben derim ki: Rivâyet cihetinden zayıf olmasının vechi, metinlerde yazılı olan mezhebin meşhur rivayetine muhalif olmasıdır, dirayet cihetinden zayıf olmasının vechi öldürmeyi defeden ahid bakî olduğu için cizyenin kendilerinden zorla alınmasıdır.

Vâkıât'taki rivayet "Zimmîler bir yeri zorla ele geçirip harbe cüret ettiklerinde kendilerinden cizyeyi almak ancak savaş ile mümkün olur." diye tevil edilebilir.

"Bir zimmînin müslüman bir kadına tecavüz etmesiyle ilh..." Zimminin ahdi bozulmaz. Fakat kendisine had tatbik edilir.

Keza bir zimmî bir müslüman kadını nikâhlasa ahdi bozulmaz. Fakat nikâhtan sonra bir müslüman olsa bile nikâh bâtıldır. Zımmı ve kadın tazir edilir. İkisinin arasını bulan kimse de ta'zîr edilir. Bahır.

-Peygamber Efendimize dil uzatan zimminin hükmü-

"Peygamber Efendimize dil uzatmasıyla ilh..." Yani bîr zimmi Peygamber Efendimize alenen dil uzatmadığı takdirde ahdi bozulmaz. Alenen dil uzatır, veya dil uzatmayı âdet edinirse, kadın olsa bile öldürülür. Bugün bununla fetva verilir. Dürr-i Müntekâ.

Remlî Hayrüddin: "Bu gibi hallerden dolayı zimmet ahdinin bozulması şart koşulmadığı takdirde ahdi bozulmaz. Zimmet ahdinin bozulması evvelce şart koşulmuş ise bu haller ile ahid bozulur." demiştir.

Ben derim ki: İmam Ebû Yusuf'un Haraç kitabında zikredilmiştir ki: Ebû Ubeyde (R.A.) Şam ahalisi île eskiden kalma kilise ve havraların bırakılması, yeni kilise ve havra yapılmaması, hiç bir müslümanın sövülüp dövülmemesi şartı ile sulh yapmıştır.

Allâme Kâsım'ın, Hilâl, Beyhâki ve diğerlerinden rivayet ettiği ahidnâmenin sonunda şu ifadeler vardır:

Ebû Ubeyde (R.A.); "Ben sulh yaptığım zımmilerle beraber Hz. Ömer (R.A.)'e ahidnâmeyi getirdiğimde Hz. Ömer (R.A,) zimmilere ilave olarak şunları yazdırdı" demiştir

Bizim ve kendi milletimizin aleyhine müslümanların lehine olarak hiç bir müslümanı dövmemek şartıyla sulh yapıp müslümanların emânını kabul ettik, Eğer müslümanların lehine ve kendi aleyhimize tekeffül ettiğimiz şartlardan herhangi birine uymayacak olursak zimmetimiz kalmayacak ve diğer kâfirler gibi kanımız helâl olacaktır.

Hilâl'in rivayetine göre. Hz. Ömer (R.A.) Ebû Ubeyde (R.A.)'a; "Onlara istediklerini ver ve kendi aleyhlerine şart koştuklarına "bizim esirlerimizden hiç birini satın almayacaklar ve bir müslümanı kasden dövdüklerinde ahidleri bozulacaktır "şartlarını da ilave et." diye yazmıştır.

Şürunbulâlî, risalesinde ahîdnâmeyî tamamiyle zikrettikten sonra "Kaadı Bedrüddin-î Karâfî'nin naklettiği gibi bütün mezheblerin fukahâsı buna itîmad etmiştir. Bundan sonra zîmmîler benim zamanımda yeni kilise yapmakla ahidlerini bozmuşlardır." demiştir. Risalesini bunun hakkında telif etmiştir. Şürunbulâlî risalesinde Hz. Ömer (R.A.)'in ilave ettiği şartları zikrettikten sonra: Bu, "zîmmiler müslümanlara karşı yükseklik taslayıp inat ettikleri için ahidleri bozulmuştur" diyen Kemâl b. Hümam'a delildir." demiştir.

"Cihâd kıyamete kadar devam edecektir." hadîs-i şerifinin gereğince her İslâm hükümdarı bir beldeyi harp yoluyla aldığı zaman Hz. Ömer (R.A.)'in şart koştuğu maddeleri şart koşmamıştır. Bundan dolayı İslâm hükümdarları Hz. Ömer (R.A.)'in Şam ve diğer fethedilen yerlerin ahalisine şart koştuğu maddeleri açık olarak zikretmeyi bırakmışlardır.

İslâm hükümdarı harp yoluyla aldığı yerin ahalisine Hz. Ömer (R.A.)' in şart koştuğu maddeleri şart koşmuş olduğu bilinmedikçe o maddelerin hükmü o yerin ahalisine tatbik edilemez.

Velhâsıl: Bir zimmî bir müslüman kadına tecavüze yahut müslüman kadınla nikâh akdine yahut bir müslümanı dininden çıkarmaya yahut yol kesmeye yahut Resûl-i Ekrem hakkında dil uzatmaya cesaret edecek olsa bakılır: Eğer bu gibi hallerden dolayı zimmet ahdinin bozulması evvelce şart koşulmuş ise zimmet ahdi bozulmuş olur. Şart koşulmamış ise zimmet ahdi bozulmamış olur. Bununla beraber o zimmî hakkında ahdi bozulsun bozulmasın bu suçundan dolayı gereken had veya ta'zîr cezası kendisine tatbik edilir Şu kadar var ki. Peygamber Efendimize alenen dil uzatır veya dil uzatmayı âdet edinirse, kadın olsa bile öldürülür.

Hafızüddin-i Nesefî'den naklen Şilbî'de zikredilmiştir ki: Bir zimmî islâm dinine açıktan ta'n etmeye cür'et edecek olursa öldürülmesi caizdir: Çünkü İslâm dinine ta'n etmemesi üzerine ahid yapılmıştır. Ta'n ettiği takdirde ahdini bozmuş, zimmî olmaktan çıkmış olur.

TENBİH: Zahire'den naklen Ebussûud Efendinin haşiyesinde zikredilmiştir ki: Bir zimmî inandığı ve itikad ettiği fena bîr şeyi Resul-i Ekrem hakkında söyleme cür'etinde bulunursa meselâ "Hz. Muhammed (s. A.V.) Peygamber değildir" yahut "Yahudileri haksız yese öldürmüştür" yahut "yalancıdır" dese, bazı imamlara göre ahdi bozulmuş olmaz. Ama inanmadığı ve itikad etmediği fena bir şeyi Peygamber Efendimiz hakkında söyleme cür'etinde bulunsa, meselâ Peygamber Efendimizi zinaya nisbet ederse yahut neşeti hakkında ta'n ederse ahdi bozulmuş olur.

Ben derim ki: Şafiî mezhebine göre, bir zimmî bir müslüman kadına tecavüze yahut bir müslüman kadına nikâh ile cinsî yakınlığa yahut müslümanların noksanlarım kâfirlere yahut bir müslümanı dininden çıkarmaya yahut islâm veya Kur'ân-ı Kerim hakkında tana yahut Allah-ü Teâlâ'ya yahut Resûl-l Ekrem'e yahut Kur'ân-ı Kerîm'e yahut bir peygambere inanmadığı ve itikad etmediği fena bir şeyi açıktan nispet etmek cüretinde bulunacak olsa - esah olan kavle göre - bakılır: Eğer bu gibi hallerden dolayı ahdin bozulması evvelce şart koşulmuş ise şarta uymadığı için ahid bozulmuş olur. Eğer evvelce şart koşulmamış ise ahid bozulmuş olmaz. Fakat bu gibi hallerden dolayı ahdin bozulacağı şart koşulur. Eğer evvelce şart koşulup koşulmadığında şübhe edilirse evceh olan ahdin bozulmamasıdır. Çünkü bu haller akdin maksudunu ihlal etmez. Aslu'r-Ravza'da "Bu haller ile mutlak surette ahid bozulmaz." diye zikredilmiştir. Fakat bu, zayıftır. Minhâc Şerhi.

"Bir müslüman Peygamber Efendimize dil uzatsa öldürülür ilh..." Yani tevbe etmediği takdirde öldürülür. Dürer, Bezzâziye ve diğer bazı fıkıh kitablarında "tevbe etse bile hadden öldürülür" diye zikredilmiştir. Bu biz Hanefilerin mezhebi değil, Mâlikilerin mezhebidir. Nitekim ilerde gelecektir.

"Bir zimmî İslâm dinine yahut Kur'ân-ı Kerim'e yahut Peygamber Efendimize dil uzatırsa kendisine icab eden ceza tatbik edilir ilh..." Zimmi bunlardan birine açıktan dil uzatır veya dil uzatmayı âdet edinirse öldürülür. Nitekim gelecektir. Tazîr babında geçtiği üzere açıktan haksız olarak başkasının malını alan, yol kesen, gümrükçü, zalim, büyük günâh isteyen kimselerin icab ederse öldürülmeleri caizdir,

Nâsıhî: "Bozgunculuk eden, insanlara zarar veren, eza eden kimselerin öldürülmeleri caizdir." diye fetva vermiştir.

Hanbeli mezhebinden olan Şeyhülislâm İbn-i Teymiyye'nin "Es-Sarü'l-meslûl" adlı, kitabında zikredilmiştir ki: İmam-ı Azam Ebû Hanife ve onun mezhebinde olan fukahâ: "Peygamberimize dil uzatan zimmînin ahdi bozulmaz ve zimmî bu yüzden öldürülmez. Fakat açıktan dil uzatma cüretinde bulunursa tazîr edilir. Nitekim kendi kitablarım sesli okumaları gibi yapmaları caiz olmayan suçları açıktan yaptıklarında tazîr edildikleri gibi. Bunu İmam-ı Tahâvi, İmam-ı Sevrî'den nakletmiştir. Hanefi mezhebinin usûl ve kaidesine göre keskin olmayan bir aletle âdâm öldürme ve ön tarafı dışında cinsî yakınlıkta bulunma gibi fena fiilleri işleyen kimseler öldürülmez. Ama böyle fena fiilleri tekrarlıyan kimseyi hükümdarın öldürmesi caizdir.

Kezâlik: Hükümdarın lüzum görürse, tâyin edilen had üzerine ziyade etmesi de caizdir.

Hanefiler, Peygamber Efendimiz ve ashabı tarafından "Bu gibi fena fiilleri işleyen kimseler öldürülür," diye vârid olan haberleri hükümdarın lüzum görmesi üzerine hamlederler ve buna "siyaseten öldürme" adını verirler.

Velhâsıl, cinsînde öldürme meşru olan fena filleri tekrar işleyen kimseleri hükümdarın tazir cezası olarak öldürmesi caizdir. Bundan dolayı Hanefilerin ekseri fukahâsı "Resûl-i Ekrem Efendimize devamlı dil uzatan zimmînin -yakalandıktan sonra müslüman olsa bile- öldürülmesine" fetva vermişler, buna "siyaseten öldürme" demişlerdir. Bu. onların usûl ve kaidelerine göredir. İbn-i Teymiyye'nin sözü burada son bulmuştur. "Yakalandıktan sonra müslüman olsa bile öldürülür" ifadesini biz Hanefilerce açıklayan bir zatı görmedim. Fakat İbn-i Teymiyye bunu biz Hanefilerin mezhebinden naklettiği için kendisine itimad edilir.

"Ayni ilh..." Bahır sahibi, "Peygamberimize dil uzatan zimminin öldürüleceğine dâir rivayet yoktur." demiştir.

Remli Hayreddin Bahir sahibini reddetmiştir. Şöyle ki: Zimminin ahdinin bozulmamasından öldürülmemesi lâzım gelmez. Bütün fukahâ bu yüzden zimmînin tazîr ve tedip edileceğini açık olarak söylemişlerdir. Bu ise başkasını böyle fena bir fiili işlemekten menetmek için Peygamberimize dil uzatan zimmînin öldürülmesinin caiz olduğuna delâlet eder. Çünkü günâh büyük olduğu takdirde böyle bir günâhı işleyen kimsenin tazîr cezası olarak öldürülmesi caiz olur. Esah olan kavle göre Şafiî mezhebi de bizim mezhebimiz gibidir. İbn-i Sübkî: "Ahdin bozulmamasından zîmmînin öldürülmeyeceği anlaşılmamalıdır. Çünkü ahdin bozulmamasından öldürülmemesi lâzım gelmez," demiştir. Biz Hanefilerin mezhebinde açıktan açığa islâmiyeti küçümseyen, müslümanlara karşı üstünlük taslıyan ve bu hususta direnen zimmînin öldürülmeyeceğini nefyeden hiç bir delil yoktur. Makdisî: "Aynî'nin dediğini naklettikten sonra bu, bütün müslümanların isteği ve arzusudur Fakat bu metinler ve şerhlerde zikredilene muhâlifdir." demiştir

Ben derim ki: Mukaddesata dil uzatan zimmînin şiddetli tazîr edilmesi biz Hanefilerce lâzımdır. Hatta bu yüzden ölse kanı heder olur. Burada Remlî'nin sözü son bulmuştur.

Ben derim ki: Zimminin öldürülmesi inanmadığı ve itikad etmediği fena bir şeyi Peygamberimiz hakkında aleni olarak söyleme cür'etinde bulunduğu takdirdedir. Nitekim bu yukarda geçmiştir.

"İbn-i Humam da Ayni'ye tabi olmuştur ilh..." İbn i Humam ; "Bana göre bir zimmî Peygamber Efendimize dil uzatma yahut çocuk nisbet etme gibi inanıp itikad etmediği ve lâyık olmayan bir şeyi Allah'a isnad ederse bakılır. Bunları açıktan söylemeye cüret, ederse ahdi bozulmuş olur ve kendisi öldürülür. Eğer bunları gizlediği halde bilinirse ahdi bozulmaz ve öldürülmez. Zimmînîn İslâm dinîni ve müslümanları küçümsemede direnmesi, öldürülmesini önleyen zimmet akdinde geçerli değildir. Çünkü zimmet akdi zimmînin hakîr ve zelîl olmasını gerektirir. Zimmî islâm dinini küçümsemede, müslümanlara karşı çalım satmada direndiği takdirde hükümdarın onu öldürmesi yahut onu zelîl ve hakîr olmaya döndürmesi lâzımdır." demiştir.

"İmam Muhammed ilh..." Yani İmam Muhammed metinde geçen hadîs-i şerif ile Peygamberimize alenen dil uzatan kadının öldürülmesinin caiz olduğunu istidlal etmiştir. O halde bu. "düşman kadınlarını öldürmeyiniz" diye vârid olan nehyin umumundan tahsis edilmiştir. Nitekim bunu İmam Muhammed "Es-Siyerü'l-Kebîr" isimli eserinde zikretmiştir. Bu, zimmet akdiyle öldürülmesi yasak edilen zimmînin Peygamberimize alenen dil uzattığı takdirde öldürülmesinin caiz olduğuna da delâlet eder. Bu hususta Es-Siyerü'l-Kebîr şerhinde bir çok hadîs-i şerif delil gösterilmiştir. Bunlardan birisi Ebû İshâk-ı Hemedânî'nin rivayet ettiği hadîs-i şeriftir. Şöyle ki: Bir adam Resûlullah'a gelerek: "Ben yahudi bir kadının senin hakkında dil uzatma cüretinde bulunduğunu işittim. Vallahi yâ Resûlullah o kadın bana iyilik de yapmıştı. Fakat onu öldürdüm." demişi Resûl-i Ekrem Efendimiz onun kanını heder kılmıştır

METİN

Beni Tağlib kabilesinin mükellef olan erkek ve kadınlarının mallarından, biz müslümanların arasında kendisinde zekâtın vâcib olduğu bilinen mallardan alınan zekâtın iki katı, zekâtın ahkamıyla alınır. Çocuklarından ancak haraç alınır. Beni Tağlib'in âzâdlılarından. Kureyş'in âzâdhları gibi hem cizye hem haraç alınır. Ama :

"Bir kavmin âzâdlıları kendilerindendir." hadis-i şerifi icma ile sadakaların haram olmasına mahsustur. Yani "bir kavmin âzâdlıları kendilerinden sayılıp onlara da sadaka haram olur" demektir.

Cizye, harac, Ben-i Tağlib kabilesinden alınan, kâfirlerin müslüman hükümdara hediye olarak verdikleri şeyler - kâfirler bizim dünya için değil din nâmına cihâd ettiğimize inandıkları takdirde hediyeleri kabul edilir. Aksi takdirde kabul edilmez. Cevhere- kâfirlerden harbsiz alınan şeyler, vârisi bilinmeyen zimminin terikesi, âşirin kâfirlerden aldığı şeyler sınırları kapama, taştan ve ağaçtan yapılan köprüler gibi müslümanların menfaatına, âlimlerin, talebelerin, hâkimlerin, hâkimlerin kâtiplerinin memurların, vereselerin ve ortakların arasında taksim edilen mala şâhidlik yapanların, müftülerin, vaizlerin, muhtesîblerin, ücretsiz muallimlerin, valilerin, sahillerdeki yolcuları gözeten rakîblerin maaşlarına, askerlerin ve bu zikredilenlerin çocuklarının yiyeceklerine sarfolunur.

Bahır sahibi: "Beytülmâldan maaş alanlardan biri ölüp küçük çocuktan kalsa, kendisine verilen maaşı küçük çocuklarına verilir mi? Buna dâir bir nakil görmedim, diyerek mutemed olan kavle göre ölen kimsenin maaşının küçük çocuklarına verilmesidir." demiştir.

Zekât bahsinden buraya kadar beytülmâlın üç masrıfı, zekât bahsinde geçtiği üzere zekât ile öşrün masrıfı, siyer bahsinde geçtiği üzere ganimetten alınan beşte bir ile rikâz (madenler ve definelerin masrıfıdır.

Beytülmâldan zikredilmeyen dördüncü sınıf bakî kalmıştır. O da buluntu, vârissiz ölenin terikesi, velisi olmayan maktulün diyetidir. Bunların masrıfı sokağa bırakılan kimsesiz çocuklar ile velîsi olmayan fakir çocuklardır. Bu beytülmâlın dört sınıfından her biri için hükümdar müstakil bir yer tâyin ve tahsis eder. Hükümdarın bu dört sınıf malın birinden ödüne alıp diğer sınıfın masrıfına sarfetmesi, sonra onda birşey hâsıl olduğunda ödüne almış olduğu şeyi oradan alıp eski sınıfına koyması caizdir.

Hükümdar masrıfın ihtiyacına, ilmine, fazlına göre beytülmâldan verir. Hükümdar masrıflarda kusur ederse, hesabını Allah-ü Teâlâ sorar.

Hâvide zikredilmiştir ki:

"Kur'ân-ı Kerim'i hıfzeden kimseye (beytülmâldan) iki yüz dirhem verilir." Hadîs-i şerifdeki "Kurân-ı Kerîm'i hıfzeden kimse" den maksad zamanımızda müftüdür. Çünkü müftüler Kur'ân-ı Kerîm'i ezberleyip ahkâmını bilmektedirler.

Zimmiye beytülmâldan bir şey verilmez. Ancak zayıf olup helak olacak olursa, helâktan kurtaracak mikdar nafaka verilir.

Beytülmâldan maaş alanlardan birisi senenin ortasında ölse, maaşdan mahrum olur. Çünkü bu bir nevi atıyye olup alınmadan önce mâlik olunmaz. Zamanımızda atıyye ehli hâkimler, müftiler ve müderrislerdir. Bunlardan birisi senenin sonunda veya sene tamam olduktan sonra ölürse maaşının akrabasına verilmesi müstehabdır. Çünkü o senenin meşakkatini çektiği için maaşının kendisine yani veresesine verilmesi mendub-dur. Bunlardan birisine maaşı peşin olarak verildikten sonra sene tamam olmadan ölse veya azledilse. bazılarına göre seneden geri kalan müddetin maaşının geri verilmesi vâcibdir. Bazılarına göre, bîr .kimsenin peşin olarak zevcesine vermiş olduğu nafaka gibi olup geri verilmesi lâzım değildir. Zeylaî.

Müezzin ile imama has bir vakıf olup vakfın gelirini almadan önce sene içinde ölseler, vakıfdaki gelirleri düşer. Çünkü bu, atıyye kabilindendir. Hâkim de böyledir. Bazıları "imamla müezzinin aldığı ücret gibi olduğu için düşmez." demişlerdir, "imam ile müezzin" den itibaren zikredilen ifadeler şerh nüshalarında sabittir, fakat metin nüshalarından düşmüştür. Bu bahsin tamamı Dürer'dedir. Vakıf bahsinde hülâsa olarak zikredilmiştir, işin hakikatim Allah-ü Teâlâ Hazretleri bilir.

İZAH

"Beni Tağlib kabilesinin ilh..." Bu kabile cahiliyette hristiyanlığı kabul etmişlerdir. Şam'a yakın bir yerde idiler. Cizye vermekten imtina ettiler. Hz. Ömer (R.A.) onlarla zekâtın iki katı üzerine anlaşma yaptı ve "Biz sadaka nâmıyla cizye alırız." dedi. Şu kadar var ki, kendisinde zekâtın ahkâmı câri olur da zelîl ve hakir olarak alınmaz. Naiblerinin ellerinden kabul edilir. Bundan dolayı zekâta ehil oldukları için Kadınlarından da alımı. Çocukları ile delilerinden alınmaz. Nehir.

"Çocuklarından ancak haraç alınır ilh..." Yani Beni Tağlib kabilesinin çocuklarıyla delilerinden yalnız haraç alınır Çünkü haraç ibâdet olmayıp yerin vazifesidir. Bahır.

"Zekâtın iki katı ilh..." Yani tahsildar, Beni Tağlib kabilesinden kırk koyunda iki koyun, yüzyirmibir koyunda dört koyun, deve ye sığırlarda müslümanlardan alınanın iki katını alır. Âşire uğradıklarında âşir onlardan müslümanlardan aldığının iki katını alır. T.

"Kureyş'in âzâdlıları gibi ilh..." Beni Tağlib kabilesinin âzâdlıları Kureyş'in âzâdlıları gibidir. Bunlardan her biri efendilerine tâbi olmazlar. Tahfif için Kureys ile Beni Tağlib üzerine cizye ve haraç konulmadığı halde âzâdlıları üzerine konulur. Zira âzâdlıları tahfifte kendilerine tâbi olmazlar. Bundandolayı bir müslümanın âzâdlı olan Hıristiyan kölesi üzerine cizye konulur. Bu bahsin tamamı Fetih'dedir.

"Hadîs-i şerifi ilh..." "Âzâdlılar tahfifte efendilerine tâbi değildir" ifadesi" "Bir kavmin âzadlıları kendilerindendir." hadîs-i şerifine muarızdır" " denilirse. "Hadîs-i şerif icmâ ile umumî üzerine câri değildir.» diye cevap verilir. Çünkü Hâşimîlerin âzâdlıları Hâşimîlerin kızlarına küfüv (denk) olmada ve hükümdar olmada Hâşimîlere tâbi değildir. Hadîs-i şerif mahsus olan umum olunca zikrettiğimiz illet ile tahsis edilmesi de sahihtir. Bu bahsin tamamı Fetih'tedir.

"Hediyeleri kabul edilir ilh..." Cevhere'de zikredilmiştir ki: Hükümdar hediye vereninin hediyesini kabul etmediği takdirde imân edeceğini umud ederse, hediyesini kabul etmez, Aksi takdirde kabul eder.

"Sınırları kapama ilh..." ötesinde islâm memleketi bulunmayan hududu muhafaza etmek için cizye, haraç ve diğer toplanan paralardan icab eden yapılır. Bunda İslâm memleketinde yolları hırsızlardan koruyan cemaate bu paralardan verilmesinin caiz olduğuna işaret vardır. Kuhistânî.

"Köprüler ilh..." Metinde zikredilen bu nevi paralardan mescid, havuz veya kervansaray yapılması, Nil ve Ceyhun gibi hiç kimsenin mülkü olmayan ırmaklardan kanallar kazılması, imam ve müezzinin nafakasının verilmesi caizdir.

"Âlimlerin ilh..." Bu ifade ile serî ilimleri okutanlar murad edilmiştir. O halde bu ifade müfessir ve muhaddislere şâmil olduğu gibi sarf ve nahiv ve diğer ilimleri okutanlara da şâmildir. Aliyyü'r-Râzî'ye "Beytülmâlda zenginlerin hakkı var mıdır?" diye sorulduğunda "Hayır. Ancak tahsildar veya hâkim olursa hakkı vardır. Fukahânın hakkı yoktur. Ancak insanlara fıkıh veya ilim Öğretmek için nefsini vakfederse hakkı olur." diye cevap vermiştir.

Bahır'da zikredilmiştir ki; vakitlerin çoğunu ilim yolunda sarfeden kimsenin beytülmâldan hisse alması caizdir. Aliyyü'r-Râzî'nin maksadı, beytülmâlda yalnız tahsildarlar veya hâkimlerin hakkı olduğunu söylemek olmayıp bilâkis müslümanların işi için nefsini vakfeden herkesin hakkı olduğunu işaret etmektir. Buna göre zengin olsa bile müftü ve askerlerin yiyecek kadar beytülmâldan maaş almaları caizdir. Talebe evlenmeden önce kendi nefsi için çalışmakta ise de daha sonra müslümanlara hizmet etmek için çalışmaktadır. Bu yüzden beytülmâlda hakkı vardır,

"Buna dâir bir nakil görmedim ilh..." İmam Ebû Yusuf'un Harac kitabında zikredilmiştir ki; beytülmâlda hakkı olan kimse için muayyen bir mikdar tahsis edildiğinde kendisine tebean çocukları için de tahsis edilmiş olup ölmesiyle 'bu muayyen mikdar düşmez. Hâvî olanlar için beytülmâldan tâyin edilen mikdar çocukları için de tâyin edilmiş olması üzerinedir. Babalarının ölmeleriyle tâyin edilen mikdar düşmüş olmaz." demiştir.

Ben derim ki: Hâvî sahibinin zikrettiği, metinlerde "Beytülmâldan atıyye alan kimse sene ortasında ölürse atıyyeden mahrum olur." diye zikredilene münâfîdir. Ancak "Beytülmâldan atıyye alan kimselerin çocukları için de muayyen atıyyeler tahsis edilmesidir. Yoksa bütün vereseler arasında miras yoluyla ölünün atıyyesi değildir." denilirse başka. Havi'de zikredileni Kudsi'nin Hâvî'sinde ve Zâhidî'nin Havî'sinde göremedim. Haraç kitabının pek çok yerlerine müracaat ettim. Onda da göremedim, işin hakikatini Allah-ü Teâlâ bilir.

Hamevi risalesinde: "Âlimler için beytülmâldan tâyin edilen mikdar kendilerine tebean çocukları için de tâyin edilmiş olup çocukları ilme teşvik için babalarının ölmesiyle tâyin edilen mikdar düşmez." demiştir.

Allâme-i Makdisî: Âlimlerin çocukları babalarının yolunda gayret gösterirlerse beytülmâldan babaları için tâyin edilen tahsisatı bunlara vermek evlâdır. Çünkü bunlar babalarına verilen tahsisata muhtaçtırlar." demiştir.

- Bir kimsenin beytülmâldan tahsisatı bulunsa kendisinden sonra çocuğu alır -

Fahrü'l-İslâm'ın Mebsût'undan naklen Hizâne'de zikredilmiştir ki; şeriatın hakkını muhafaza etmesi, İslâm dinini aziz kılması için beytülmâlda imamlık veya müezzinlik ücreti gibi tahsisatı bulunan bir kimse ölüp, babası gibi şeriatın hakkını muhafaza edecek ve İslâm dinini aziz kılacak evlâdı bulunursa, hükümdarın ölen babasının tahsisatını başkalarına değil evlâdına vermesi lâzımdır. Çünkü bu sayede hem şeriata hizmet yapılmış hem de evlâdın kırılmış olan kalbi tamir edilmiş olur.

- Vazifelerin çocuğa tevcihinde mühim bir inceleme -

Allâme Beyrî: "İmamlık, müezzinlik, hatiblik ve müderrislik gibi vazifede bulunan bir âlim öldüğünde çocukları küçük olsa bile babalarının vazifesinin çocuklarına bakî bırakılması Hicaz, Mısır ve Anadolu'da güzel bir âdettir. Bunda âlimlerin haleflerini ihya ve onları ilimle meşgul olmaya teşvik vardır. Fetvalarına itimad edilen bir çok âlimler bunun caiz olduğuna fetva vermişlerdir." demiştir.

Ben derim ki: Buna göre, bu vazifenin kız çocuklarına değil erkek çocuklarına tahsis edilmesidir. Bilindiği gibi "hüküm illetiyle beraber deveran eder." Çünkü illet, âlimlerin haleflerini ihya ve onlara ilim tahsil etmeleri için yardım etmektir. Çocuk ilimle meşgul olmada babasının yolunu tuttuğu takdirde bu, açıktır. Ama ilmi ihmal edip lehviyât ile yahut dünya işleriyle meşgul olup cahil kalarak vazifeye ehil olmazsa yahut yerine ehl-i ilimden birini tahsisatın az bir mikdarı karşılığında nâib tâyin edip geri kalan kısmını istek ve arzuları yolunda harcarsa, kendisine tahsisatın verilmesi helâl değildir. Çünkü bunda âlimlerin vazifesini almak ve onları ilim tahsil edecekleri maişetten mahrum bırakmak yardır. Nitekim zamanımızda vâki olduğu gibi. Zira medrese, mescid vakıflarının ve vazifelerin çoğu dinin farzlarını bile bilmeyen cahillerin elindedir. 'Babanın ekmeği oğluna helâldir" kaidesine tutunarak bizzat kendileri iş yapmadan ve nâib tâyin etmeden tahsisatları yerler. Vazifeler babadan oğula miras olarak intikal eder. Hepsihayvanlar gibi cahildir. Bununla böbürlenirler. Meclislerde baş köşelere otururlar. Nihayet bu yüzden mescidler ve medreseler yıkılmıştır. Yıkılan mescid ve medreseler, satılan evler veya gelirlerini yedikleri bahçeler olmuştur. İlim öğrenmek isteyenler sığınacak bir yer. yiyecek bir şey bulamayıp ilmi terk ederek kazanç yoluna atılma mecburiyetinde kalmaktadırlar. Zamanımızda Dımışk'ın ekâbirinden bir kimse, okuma yazma bilmeyen kendisinden daha cahil bir çocuk bırakarak öldü. Onun vazifelerinden 'bir mescid ile bir medresenin tevliyeti Dımışk'ın en âlimlerinden iki zata tevcih edildi, ölenin oğlu gidip rüşvetle onları tevliyetten azlettirdi.

Eşbâh'ın üçüncü fenninin sonunda zikredilmiştir ki; sultan ehil Olmayan bir kimseyi müderris tâyin etse, tâyini sahih olmaz.

Bezzâziye'de zikredilmiştir ki; sultan ehil olmayana vazife verdiği takdirde ehil olanı menetmek ve ehil olanın hakkını başkasına vermekle iki cihetten zulmetmiş olur. Buna göre bu cahillerin çocuklarına vazifelerin verilmesinde ilmî ve dinî zayetmek ve bunların müslümanlara zarar vermelerine yardım etmek vardır. Artık İslâm hükümdarının ehil olmayanların elinden vazifeleri alıp ehil olanlara vermesi vâcibdir. Vazife sahihlerinden biri öldüğü takdirde vazifesi oğluna verilir. Oğlu babasının yolundan gitmezse, vazifeden azledilip vazife ehil olana verilir. Çünkü vakfedenin maksadı vakfettiği şeyin ihya edilmesidir. Vakfı zayeden her şey şeriatın ve vakıfın maksadına muhaliftir. İşte sapılmayacak yol budur.

"Sokağa bırakılan kimsesiz çocuklar ile velîsi olmayan fakir çocuklardır ilh..." Yani bu fakir çocukların nafakalarının kendisine vâcib olduğu 'kimse bulunmadığı takdirde bu çocukların nafakaları, tedavi paraları, öldüklerinde teçhiz ve tekfinleri, cinayet işledikleri zaman cinayetlerinin diyeti beytülmâldan karşılanır.

TEMBİH: Âlimler beytülmâlın birinci sınıfından zengin olsalar bile çalışmakla, ikinci sınıfından fakir olmak, üçüncü sınıfından hak sahibi

olmak, dördüncü sınıfından hasta olmak sıfatıyla müstehik olurlar.

"Hükümdar masrıfın ihtiyacına ilh..." Zeylai'de zikredilmiştir ki; hükümdarın Allah'tan korkup beytülmâlda hakkı olanlara ziyade etmeksizin ihtiyacı mikdarı vermesi lâzımdır. Eğer bu hususta kusur ederse, hesabını Allah-ü Teâlâ sorar.

Kınye'den naklen Bahır'da zikredilmiştir ki; Ebû Bekir-i Sıddık (R.A.) beytülmaldan atıyyeyi müsavi olarak verirdi. Hz. Ömer (R.A.) herkesin ihtiyacına, ilmine ve fazlına göre verirdi. Zamanımızda Hz. Ömer (R.A.)'jn yaptığı gibi ihtiyaç, ilim ve fazilet nazar-ı itibara alınarak hareket edilmesi güzeldir. Yani ihtiyaç sahihlerinin ihtiyâcına göre beytülmaldan verilir. İlim ve fazilet sahibinin ihtiyacına bakılmaksızın verilir. Hz. Ömer (R. A.) ilim veya neseb cihetinden faziletli olanlara başkalarından ziyade verirdi.

Muhit'den naklen Bahır'da zikredilmiştir ki; insanların üstün veya müsavi olmaları hükümdarın reyine bırakılmıştır. Fakat bu hususta hükümdarın doğruluktan ayrılmaması lâzımdır.

Kınye'den naklen Bahır'da zikredilmiştir ki; hükümdar verip vermemede muhayyerdir.

Ben derim ki: imam Ebû Yusuf'un Haraç kitabında da böyle zikredilmiştir. Şöyle ki: İmam Ebû Yusuf, Harun Reşid'e hitaben: "Hâkimlerin, memurların, valilerin maaşlarını artırmak veya eksiltmek sana aiddir. Valilerden, hâkimlerden münasib gördüğün kimselerin maaşlarını artırır veya eksiltirsin." demiştir.

"Zamanımızda ilh..." İnâye'de zikredilmiştir ki; ilk zamanlarda Resûl-i Ekrem Efendimizin ezvac-ı tâhiratı, muhacirler ile ensarın çocukları gibi İslâmda meziyetleri olan herkese beytülmâldan verilirdi.

"Maaşının kendisine yani veresesine ilh..." Bir sene çalıştığı için maaşını hak etmiştir. Nitekim ganimet İslâm memleketine getirildikten sonra mücahidlerden biri ölse, her ne kadar sehmi kendisi için sabit olmasa bile sehmi hak etmiş olduğu için veresesine miras olarak intikâl eder.

El-Câmiü's-Sagîr'de zikredilmiştir ki; "senenin ortasında ölse" diye tahsis edilmiştir. Senenin sonunda ölse, maaşının veresesine verilmesi müstehabdır. Sene tamam olmadan önce ölürse, seneden çalışmış olduğu müddetin hissesi veresesine verilir.

- İmam veya müezzin ücretlerini almadan öldüklerinde -

"İmamla müezzinin aldığı, ücret gibi olduğu için düşmez ilh..." Yani miras olarak veresesine intikâl eder. Hâkimin atıyyesi düşer. Nitekim Eşbâh'da da böyledir.

Ben derim ki: Bunun vechi şudur: Sarih "imamla müezzinin aldığı ücret gibidir" ifadesiyle Dürer sahibine tâbi olduğuna işaret etmiştir, imamla müezzinin aldığında hem ücret hem de atıyye mânâsı vardır. Her bakımdan ücret değildir. Fakat ücret ciheti râcihtir. Çünkü müezzinlik, imamlık ve Kur'ân-ı Kerim okutmak için ücret alınması caizdir. Nitekim müteahhirin bununla fetva vermişlerdir. Fakat kaadılık gibi tâatlar için ücret alınması asla caiz değildir. Galiba "İmamla müezzin vakıf gelirlerini almadan önce ölseler, hisseleri düşer." kavlinde atıyye mânâsı tercih edilmiştir. Çünkü mezhebin aslına göre; tâatlardan hiç biri için ücret alınması caiz değildir. Fakat fetva müteahhirinin kavli üzerinedir. Bundan aolayı Bûye'de: "Vakıftan gelirini, almadan ölen imam veya müezzinin sehmi miras olarak .veresesine, intikâl eder. Hâkiminki intikâl etmez." diye kesin olarak zikredilmiştir.

Sadrü'l-İslâm Tâhir b. Mahmud'un Fevâid'inden naklen Dürer'de zikredilmiştir ki; mahsulü yetiştiği vakit mescidin imamına sarfedilmek üzere vakfedilmiş bir arazisi bulunan köyde, mahsul yetiştiği vakit imam mahsulü alıp köyden gitse seneden geri kalan müddetin hissesi imamdan gerialınmaz. Bu mesele peşin olarak atıyyesini alıp ölen hâkimin benzeridir, imam fakir olursa, seneden bakî kalan müddetin hissesini yemesi helâl olur. Medresede okuyan talebelerin hükmü de böyledir. İşin hakikatini Allah-ü Teâlâ bilir.

 

 

 

Online Bağış
Hediyen Dünyanın En Güzel Hediyesi Olsun
Haftanın Hutbesi
27.08.2021 Allah’ın Yardım Ettiğine Mağlubiyet Yoktur
20.08.2021 Müslüman İşini Sağlam ve Güzel Yapar
13.08.2021 Kerbelâ’yı İbret Nazarıyla Okuyalım
06.08.2021 Zorluklar Birlikte Aşılır
30,07,2021_Afetlere Karşı Sorumluluğumuzun İdrakinde Olalım
30 Temmuz 2021 Müslüman İşini Sağlam ve Güzel Yapar
Kur'an-ı Kerim Dinle
DİB Kur'an Portalı
Ramazan Pakdil Sureler
Bünyamin Topçuoğlu
Bünyamin T.oğlu Aşirler
İlhan Tok Hatim
Abdussamed Hatim
Abdul Rahman Al Sudais
Ahmed Al Ajmi Hatim
F.Çollak Görüntülü Hatim
İshak Daniş Hatim
5 Hafız OK takipli Hatim
Mehmet Emin Ay Hatim
İsmail Biçer Ok Takipli
İsmail Biçer Aşr-ı Şerifler
114 Sure 114 Hafız
S.Hafızlar Görüntülü
Kur'an International
Tefsir
Cüz Cüz Kur’an Özeti
Elmalı Tefsiri
Elmalı Meali
Fizilali Kur'an
DİB Kuran Meali
Kur'an-ı Nasıl Anlayalım
Fıkıh
K.İslam Fıkhı
R. Muhtar-İbn-i Abidin
Gurer Ve Dürer
Mülteka El Ebhur
Kuduri Tercümesi
Nûru'l-îzâh Tercümesi
Büyük Şafi Fıkhı
Detaylarıyla Namaz
Hadis
Kütübüs-Sitte
Sahihi Buhari
Riyazuzsalihin
Ellü'lüü vel-Mercan
Hadis El Kitabı
40 Hadis ve izahı
Uydurma Hadisler
Üye Adı
Parola

Şifremi unuttum -
Sayfa oluşturulma süresi: 0.03 saniye 10,951,574 Tekil Ziyaretçi
Copyright © 2012 islamda Hayat
Sitemizdeki Vaaz, Hutbe ve Yazılar kaynak göstermek şartı önceden izin Almadan Ticari Amaçlar Dışında Kullanmak Serbestir.

Tüm Bilgiler Ümmete Vakıftır copyright © 2002 - 2021