Vaaz Kategorileri
İman Konuları
İbadet Konuları
Sosyal Konular
Ramazan Vaazları
Dini Günler ve Geceler
DİB Örnek Vaazları
Kur'an'dan Öğütler
Genel Konular
islam ve Aile
Görev,Sorumluluk,Ahlak
Mevlid-i Nebi Vaazları
Ana Menü
Çocuklar İçin
Kur'an Öğreniyorm
Dinimi Öğreniyorum
Dini Bilgiler
Oyunlar
Ansiklopedi ve sözlük
Osmanlıca Sözlük
İslam Ansiklopedisi
Dini Sözlük
Dini Terimler
Küçük Lügat
Dini Kitaplar
P.Hayatı Salih Suruç
Kur'an ve Bilim
Günümüzde İslam
Kıssadan Hisse
Ehli Sünnet Yolu
İslam Tasavvufu
En Güzel Örnek
Gıybet Hastalığı
Adım Adım Kurtuluş
Mesneviden Öyküler
Reddül Muhtar,İbn-i Abidin

HİBE KİTABI 1

HİBEDEN RÜCÛ BABI 1

MÜTEFERRİK MESELELER FASLI 1

 

 

HİBE KİTABI

METİN

Hibe bahsinin ariyet bahsinden sonra gelmesinin sebebi açıktır.

Hibe, sözlükte; mâlik olsun, olmasın, bir diğerine yardım ve ihsan-da bulunmaktır.

Bir terim olarak hibe, bir şeyi meccânen, ivazsız (karşılıksız) olarak bir başkasına temlik etmektir.

İvazsızlık hibenin şartı değildir.

Bir kimse diğerine, birisinin üzerindeki alacağını temlik ederek kab-zını emrederse, geçerli olur.

Çünkü bu temlik nesnenin hibesine rücû eder.

Hibenin sebebi, hibe edenin hayrı irade etmesidir. Hayrı irade eden kimse sevgi ve güzel sena gibi

dünyevi bir karşılık göreceği gibi, hüsnü niyetli olduğu takdirde, uhrevî karşılıklar da görür.

İmam Ebû Mansûr şöyle der: «Müminin çocuğuna tevhid ve imanı öğretmesi nasıl vecibse, ona

iyiliği ve cömertliği öğretmesi de öyle vacip-tir. Zira her hatanın başı dünya sevgisidir.» Nihâye.

Hibe mendûbtur. Kabulü ise sünnettir. Resûlulah (S.A.V.), «Birbiri­nizi sevmeniz için hediyeler

veriniz.» buyurmuştur.

Hibe yapan kimsede bulunması gereken sıhhat şartı âkil, bulûğ ve mülktür. O halde çocuğun,

mükâteb de olsa kölenirv hibesi geçerli de-ğildir.

Hibe edilen şeyde bulunması gereken sıhhat şartı ise, taksimi ka-bil olan şeylerde muşa (ortak)

olmaması, makbuz (kabza müsait) ve başkasından ayrılmış olması ve ileride açıklanacağı üzere

başkasıyla meşgul olmamasıdır.

Hibenin rüknü, ileride açıklanacağı gibi icâb ve kabuldür.

Hibenin hükmü ise. hibe olunan şahsa lüzum ifade etmeyen mülkün sübutudur. Çünkü hibe edenin

hibeden dönme ve fesih hakkı vardır.

Hibede muhayyerlik şartı yoktur. Fakat hibe eden kimse hibe ettiği kimseye muhayyerliği şart koşar

ve o da birbirlerinden ayrılmadan önce o şartı kabul ederse, hibe geçerli olur.

Bu tabirin muktezasınca muhayyerlik şartı ile hibe yapılsa, hibe geçerli, şart batıldır. Halbuki gerçek

yle değildir. Eğer böyle olmuş olsaydı, hibe olunan kimsenin ihtiyerı meclis ile takyit edilmezdi.

Öyleyse doğrusu şöyle demesiydi: «Hibenin sahih olmaması muhayyerlik şartı iledir.» Ayrıca ibra

meselesinde teşbih edatı olan «keza»yı atmalıydı. Çünkü muhayyerlik şartıyla yapılan ibrada ibra

sahih, şart batıldır. T. Şu kadarı var ki, ibra meselesinde iki görüş vardır. Birisi ibranın sahih, şartın

batıl olması, ikincisi ise, ibranın da batıl olmasıdır. Şarihin burada ikinci rivayeti kabul ettiğini

sanıyoruz.

Vâhib (hibe eden) hibe olunan kimsenin zimmetindeki hibenin da-vasından muhayyerlik şartı ile

ibra ederse, ibrası geçerli olur. Ancak koş-muş olduğu muhayyerlik şartı bâtıldır. Hülâsa.

Fasit şartlarla hibenin bâtıl olmaması da hibenin hükümlerindendir. O halde kölenin azad edilmesi

kaydıyla birşey hibe edilmesi halinde hibe geçerli şart bâtıldır.

Hibe, «sana hibe ettim», «Sana verdim.», «Şu yemeği sana yedirdim» gibi icâb sözleriyle, bu sözler

şaka yollu söylense bile, geçerlidir. Fakat, «Sana tarlamı yedirdim» dese, bunun aksine ariyet olur.

Bu sözle ancak tarlanın gelirini bağışlamış sayılır. Bahır.

Hibe, «Bu cariyenin fercini sana hibe ettim.» gibi kendisiyle hibe edi-len şeyin bütünü kastedilen

parçanın hibesiyle de, «O şeyi senin için kıldım.» demekle de geçerli olur. Fakat. «Bu şeyi senin

ismine kıldım.» veya «Bu cariyeyi sana helâl kıldım.» demekle öncekinin aksine hibe olmaz. Ama

eğer bunlardan önce hibeyi ifade edecek bir söz varsa, bun-larla da hibe geçerli olur. Hülâsa.

İZAH

«Sebebi açıktır ilh...» Çünkü hibeden önce açıklanan ariyet bir şe-yin menfaatinin karşılıksız

temlikidir. Hibe ise şeyin kendisinin karşılıksız olarak temlik edilmesidir.

«Meccânen ilh...» İbni Kemal vasiyetin hibe tarifinin dışında kalması için bu ifadeye «halen»

kelimesini ekleyerek, «Bir aynı meccânen ve pe-şinen temlik etmektir.» demiştir. Çünkü vasiyet de

bir şeyi bir kimseye mec-cânen temliktir. Ancak bu temlik! peşin olarak değil, gelecek için

yapıl-maktadır.

«İvazsız ilh...» Yani ivaz şartı kılınmadan. O halde burada, «şart» ke-limesi düşürülmüştür.

Musannıf da Kenz'de olduğu gibi, «meccânen» kelimesi yerine, «İvazsız» deseydi, ifade daha açık



olurdu. Zira meccâ-nen kelimesinin anlamı da karşılıksız demektir. Yoksa meccânen ifade-si, ivazın

şart olmaması anlamına gelmemektedir.

Ebussuud gibi Hâmevî de buna itiraz ederek, «İvazsız kelimesi, ivazın şart olmadığına delildir.

Çünkü ivaz şartıyla hibe, ıvazsızlığı şart koş-mayı nakzeder. Bu yüzden, ikisi bir araya nasıl

getirilir.» demiştir. O hal-de Musannifin bu yanlış ifadesiyle maksat tamamlanmamaktadır. Çünkü

burada maksat tarifin hem ivazsız, hem de ivazlı hibeyi kapsamasıdır. Azmiye'de de dikkat çekildiği

gibi, eğer bu kastedilmezse, ivazlı hibenin tariften çıkması gerekir.

Ben derim ki: Gerçek şudur ki, eğer, «bilâ ivaz (ivazsız)» tabirinin üzerindeki «ba» harfi cerri

mülâbese anlamına alınır, hazfedilen bir vas-fa ait kılınarak temlik kelimesine hâl yapılırsa, o zaman

zikredilen mah-zur ortaya çıkar. Fakat eğer o hazfedilen vasfı hâl yapmayıp ikinci ha-ber yapılırsa, o

zaman o mahzur ortaya çıkmaz. O zaman mânâ şöyle olur: Hibe, satım akdi ile kira akdinin aksine

ivaz şartı olmadan bir ayn'ın temlikidir. Bu durumda zikredilen itirazlar vârid olamaz.

«İvazsızlık hibenin şartı değildir ilh...» İvazlık hibenin şartı olsaydı, bu tarif ivazlı hibeyi içine

almazdı. H.

«Alacağını temkîl ederek ilh...» Bu söz takdir olunan bir sorunun cevabıdır. Şöyle ki, Musannıfın

«ayn» kelimesi ile kayıtlaması, borçlusu olmayan bir kimsenin alacağını bir başkasına hibe yoluyla

temlik et-mesini, sahih olduğu halde, hibenin tarifi dışında bırakmaktadır. Çünkü, alacak ayn

değildir. İşte Musannıf bu mukadder soruya bu ifade ile cevab vermektedir. Yani taraftaki ayn hem

peşin aynı, hem de gelecekteki aynı içine almaktadır. O halde bir diğerinin üzerindeki alacağını

borçlu-suna değil, bir başkasına temlik ettiğinde, ayn olması bile kabzettiği an ayn olur.

Fuzalâ'dan bazılarına göre bundan dolayıdır ki, başkasının üzerin-deki alacağını temlik etmek

ancak kabzla tamamlanır. Kabzdan önce hi-be eden dönebilir veya kabzdan men edebilir. Çünkü

onun kabzı ancak mâlikin niyabeti ile mümkündür. İşte «Hibe edilen kimse, hibe edileni

kabzetmeden hibe eden ölürse» meselesi bu görüş üzerine bina edilmektedir. Düşün.

Bu meselede bir diğerine temlik edilen alacağın kabz emri aynı mec-liste mi verilmelidir, yoksa

daha sonra mı? Açık olan, hibe ettiği mecliste vermesidir.

Adam alacağını borçlusuna hibe ederse, bundan geriye dönemez. Çünkü bu temlik mecazen

ibradır. Mecazi olan birşey de nakzedilemez. Allâhu teâlâ en iyisini bilir.

«Sahih olur ilh...» O adam parasının alınması hususunda mâlikin vekili gibi olur.

Bahır'da, Muhit'ten naklen şöyle denilmiştir: «Birisi diğeri üzerinde-ki alacağını bir başkasına hibe

ederek kabzını emretse, o da alacağı kabzetse, bu hibe istihsânen caizdir. O halde kabzeden adam

alacağı mâlikin yerine ve niyabet hükmü ile kabzediyor, sonra da hibe hükmüy-le kendi nefsi için

kabzetmiş oluyor. Eğer hibe eden kabzı için izin ver-mezse, kabzetmesi caiz olmaz.»

Ebussuud da, Hâmevî'den naklen şöyle der: «Bu ifadeden anlaşılı-yor ki, insanın kendisi için

dondurulmuş bir alacağını onun izinsiz olarak alınmasından sonra, kabza için vermedikçe, bir

diğerine hibe yoluyla tem-lik etmesi geçerli değildir. Ama eğer kabza izin verirse geçerli olur. Bu bir

fetva hadisesidir.»

Eşbâh'ta da böyle bir temlikin geçerli olduğu söylenmiştir. O za-man hibe edilen şahıs önce

müvekkil adına alıyor, sonra da kendisi için. Bu ifadenin gereği, kabzdan önce onu alacağı

kabzetmekten azledebilmesidir.

«İmam şöyle der ilh...» İmam Ebû Mansur'un bu sözü hibenin uhrevi kısmını beyan etmektedir.

«Mükateb de olsa ilh...» Mükâtebin dışındaki müdebber, Ümmü'l-Veled ve yarı köle olan köleler de

öncelikle hibe yapamazlar.

«Sıhhat şartı ilh...» Yani sıhhat üzere devam etmesi izahı ileride gelecektir.

«Makbuz ilh...» Birisi incisini kaybetse, kaybettiği inciyi, «Ara bul, senin olsun.» diyerek birisine

hibe etse, o da bularak kabzetse, geçerli olur mu? Ebû Yusuf, «Bu fasit bir hibedir. Zira bu hibe

güvensizlik üze-rine yapılmıştır. Emniyetsiz hibe de geçerli değildir.» demiştir. İmam Züfer ise bu

hibenin caiz olduğunu söylemiştir. Haniye.

«Taksimi kabil olan şeylerde ortak (muşa) olmaması ilh...» Açıkla-ması ileride gelecektir. Nesnenin

ortak olmaması şartı hibeye aittir. Fa-kat ortak olan bir şeyin iki kişiye sadaka verilmesi, sağlam

görüşe göre caizdir. Bahır. Bunun aksine ortak olan bir şeyin bir kısmının sadaka edilmesi geçerli

değildir. Nitekim, Hibenin müteferrikât bahsinin sonun-da ortak malın hükümleri zikredilmiş,

Câmiü'l-Fusûleyn'de de ortak malın hükümleri için bir başlık konulmuştur.



FAYDALI BİR MESELE :

Birisi evinin yarısını ortak olarak hibe etmek istese, hibenin geçerli olması için evin yarısını belirli

bir para karşılığı hibe etmek istediği kim-seye satar, sonra da onu borcundan ötürü ibra eder.

«İcab ilh...» Hizânetü'l-Fetâvâ'da şöyle denilir: «Birisi oğluna bir

mal verse, oğul o malda tasarruf etse, mal yine babanındır. Ancak tem-like delâlet edecek bir delil

olursa, o zaman mal babanın değil oğlunun olur. Biri.

Ben derim ki: Hızânetü'l-Fetâvâ'nın ifadesi, ifade ediyor ki, hibe için icâb ve kabulü bizzat telâfuz

etmek şartı değildir. Hibe için temlike de-lâlet eden karineler yeterlidir. Meselâ, birisi bir fakire

birşey verse, ne veren, ne de fakir hiçbir şey söylemeseler, bu geçerli bir hibe olur. Hedi-ye ve

benzeri şeylerde de böyle olur. Bu unutulmasın.

Buna şu şekilde örnek verebiliriz: Bir kimse karısına veya bir baş-kasına birşey verse ve, «Bu şeyi

sana hibe ettim.» dese, o da, «Kabul ettim.» demeden o şeyi kabzetse, geçerli olur. Çünkü hibe

konusunda kabz, rükün yerine geçer. O halde adamın kabzetmesi, «Kabul ettim.» anlamına

gelmektedir. Velvâlîciye.

İbni Melek, Mecmâ adlı eserin şerhinde. Muhit'ten naklen şöyle der: «Adam hibe ettiği zaman hibe

edilen şeyin kabzını da emrederse o kabz meclisle sınırlı olmaz. Onun o meclisten sonra

kabzetmesi de caizdir.»

«Kabuldür ilh...» Bunda ihtilâf vardır. Kûhistânî'de, «Ben sana hibe ettim.» sözüyle hibe geçerlidir.

Bu gösteriyor ki, kabul hibenin rüknü değildir. Nitekim buna Hülâsa ve diğer kitaplarda da işaret

edilmiştir.. Kirmânî de hibede icâbın tam bir akit olduğunu zikretmiştir. Mevsut adlı eserde de,

«Hibede kabz, satım akdindeki kabul gibidir.» denilmiştir. Bun-dan dolayı eğer alacağını

borçlusuna hibe etmiş olsa, borçlunun, «Kabul ettim» demesine ihtiyaç kalmaz. Kirmanî'de olduğu

gibi, şu kadarı var ki, Kâfî ve Tuhfe adlı eserlerde kabulün de rükün olduğu zikredilmiştir. Hibede

icâba ihtiyaç olduğu Kirmanî'de de zikredilmiştir. Çünkü insanın malı bir diğerine temliksiz intikâl

etmez. Kabule de ihtiyaç vardır. Çün-kü hibe mülkü başkasına sabit kılmaktır. Ancak adam hibe

etmeyeceğine yemin etse, sonra da hibe etse, karşıdaki kabul etmese bile hânis (ye-minden

dönmüş) olur. Çünkü yeminden maksadı cömertliğini açığa vur-mak değildir. Halbuki burada

cömertliğini açığa vurmaktadır. Doğru olan Kirmanî'deki birinci görüştür. Yani hibe kabule muhtaç

değildir. Zira, Tevilât adlı eserde de açıkça, «Kabul gerekli değildir.» denilmiştir. Bun-dan dolayı

Hanifî âlimleri, eğer adam kim alırsa onun olsun diyerek ma-lını yolun kenarına bıraksa, bu caizdir

demişlerdir.» denilmiştir. Bunun tamamı aşağıda gelecektir.

«Muhayyerliği şart koşarsa ilh...» Meselâ, bir kimse bir şeyi hibe et-tiği şahsın üç gün muhayyer

olması şartıyla hibe etse.

«Muhayyerlik şartıyla ibra ilh...» Muhayyerlik şartı geçerli değildir. Şöyle ki, adam üç günlük

muhayyerlik hakkı tanıyarak borcundan dolayı borçlusunu ibra etse, ibrası geçerli muhayyerlik şartı

bâtıl olur. Minâh. Bu mesele Muhayyerlik şartı konusundaki meseleye aykırıdır.

«Şaka yoluyla ilh...» Makdisi,(*) bu konuda Bahır sahibini reddet-miştir. Biz de Bahır'ın hamişinde

Makdisî'ye cevap verdik.

(*) Makdisi'nin ifadesinin metni şöyledir: «Hülasa adlı esrde olan şudur: «Bir kimse bir diğerinden

şaka yollu hibe taleb etse, o da ciddi olarak hibe ve teslim etse, hibe geçerlidir. Çünkü burada hibe

eden şaka yapmamıştır. Hibe olunan kimse de geçerli bir sözle kabul etmiştir.» Musannıf'ın,

Hülasa'dan naklen metinde olan konuya delil getirmek için naklettiği bunu ifade etmiyor. Çünkü

Hülasa'da olanın benzeridir. Hülasa'nın ifadesi şöyledir: «Adam karısına şaka yollu, «Şunu bana

hibe et» dese, kadın da, «Hibe ettim» diyerek teslim etse, caizdir» Kuhistani'de olan da bunu ifade

etmiyor. Onun ifadesinin metni de şudur: «Şaka yollu olan da hibeye girer. Mesela adam birisine,

«Sen şunu bana hibe ettin» dese, o da «Evet, hibe etmiştim» dese, diğeri «Kabul ettim» dese,

öbürü de teslim etse, hibe caizdir. T. da da böyledir.»

«Bu şeyi senin adını kıldım onun aksine ilh...» Bahır'da şöyle denir: Musannıf, «Senin için kıldımû

sözüyle kayıtlamıştır. Adam, «Senin adına kıldım» dese hibe olmaz. İşte bundan ötürü Hülâsa'da,

«Eğer adam oğlu için bağ dikmiş olsa ve «Ben bu bağı oğlum için kıldım» dese hibe olur. Fakat,

«Ben onu oğlumun adı ile kıldım» dese iş tereddütlü kalır. Ancak geçerli olmaya daha yakındır.»

Minâh ve Hâniye'den naklen, «Eğer adam diktiği bağ için, «Ben onu falan oğlum için kıldım» dese,

hibe olur. Çün-kü «kıldım» (cal) kelimesi temlik etmekte kullanılır. Adam, «Ben oğlu-mun adı ile

dikiyorum» dese, hibe olmaz, fakat, «Ben bu bağı oğlumun adı ile kıldım» dese hibe olur. Çünkü



halk bu ifadeyi hibe ve temlikte kullanır.» denilmiştir. Minâh'ın, Hâniye'den nakledilen ifadesinde,

Hü-lâsa'da olan meseleye muhalefet vardır. Bu da açıktır.»

Remlî şöyle der: «Ben derim ki, Hâniye'de olan ifade halkın örfüne «daha yakındır.»

Bu meselenin bir tamamlayıcısı (tekmilesi) vardır, ancak, ondan sarf-ı nazar edilmiştir. Çünkü o

tamlama ve çakı anlamı muhalefet üzerine ik-rar ediyor. Onda şu görüş de vardır ki, Hâniye'nin

ifadesinde, «kıldım» (cal) kelimesi mevcuttur. Bu ifadeden kasıt da ancak temliktir. Hülâsa'da ise

bunun aksine adı geçen kelime yoktur. Evet, halkın örfüne göre bu ifadelerden kasıt mutlaka

temliktir. Düşün.

«Hibe olmaz ilh...» Burada şu kalmıştır ki, adam birisine, «Şu elbi-seyi sana temlik ettim» dese,

eğer hibeye delâlet edecek bir kârine var-sa hibedir ve geçerlidir. Eğer hibeye delâlet edecek bir

şey yoksa hibe olmaz. Çünkü «temlik» genel bir ifadedir ki, satım akdine, vasiyete, kira akdine ve

diğer akitlere de şâmildir. Bu konuda bizim Hâmidiye'nin, Hibe konusunun sonunda yazdıklarımıza

bakınız.

Kâzurûnî'de de, «Ben sana şu elbiseyi temlik ettim» demiş olsa, bu .sözden maksat hibedir.»

denmiştir.

FER'Î MESELELER :

Birisi diğerine, «Seni şu kumaş veya dirhemlerle faydalandırdım.» dese, o da kumaşı veya

dirhemleri kabzetse, hibe olur.

Birisi mehr-i müsemmâ ile evlendiği kadına, «Seni şu kumaş veya dirhemlerle faydalandırdım»

dese. bu da yine hibe olur. Serahsî'nin, Muhît'inde de böyledir. Fetâvâyı Hindiyye.

Bir kimse karısına, elbise yaptırıp gitmesi için bir miktar dinar ver-se, kadın aldığı dinarları birisine

muameleten vermiş olsa, o dinarlar ka-dın için kınye olur.

Adam küçük çocuğuna elbise yaptırsa, o elbise çocuğun mülkü olur. Bunun gibi büyük çocuğuna

elbise yaptırsa ve ona teslim etse, yine onun mülkü olur. Bezzâziyye.

Birisi diğerine elbiselik bir kumaş vererek. «Bunu el, giyin» dese o da alıp giyinse hibe olur.

Birisi diğerine bir miktar dirhem vererek, «Bunu al kendine intak et» dese karz olur. Bakani.

Adam çocuğuna elbise yapsa, elbiseyi başkasına veremez. Ancak yaptığı zaman «Bu ariyettir»

derse, o zaman başkasına verebilir.

Birisi talebesine veya çırağına elbise yapsa, talebe veya çırakta kaçsa, başkasına veremez. Ancak

yaptığı zaman, «Bu ariyettir» demişse, başkasına verebilir. Bezzâziyye. Hâmiş'te de böyledir.

METİN

Birisi diğerine, «Şunu sana ömrün boyun verdim» dese, ömür boyu hibe olur. «Seni şu hayvana

bindirdim» dese, eğer niyeti hibe ise, ari-yet bahsinde geçtiği gibi hibe olur.

«Şu elbiseyi sana giydirdim» veya «Ben yaşadıkça sen şu evde otur» dese, hibe olur. Çünkü, «Evde

otur» sözü tefsir değil, işarettir. Çünkü fiil, ismi tefsir edemez. Öyleyse o kimseye mülkünde

oturması için işaret etmiştir. Diğeri dilerse işareti kabul eder, dilerse kabul et-mez. Fakat, «Benim

evim sana hibedir oturman için» veya «Oturman için hibedir» dese, hibe olmaz. Belki ariyet olur.

Çünkü hibe edilişinde şüphe vardır. Ariyet ise daha yakındır. Yalnız, «oturmak» hibe edilemez,

çünkü bu ayn'ın temliki değil, menfaatin temlikidir.

Özet olarak, ifade ayn'ın mülkiyetini bildiriyorsa hibedir, menfaati bildiriyorsa ariyettir. Eğer her

ikisini de içine alma ihtimali varsa, o za-man niyete bakılır. Nevazil.

Bahır'da şöyle denilir: «Adam, «Bu ağacı oğlumun adına dik.» de-miş olsa. akla en yakını, onun

hibe oluşudur ve bu hibe geçerlidir.»

Hibe kabule de geçerlidir. Yani hibe olunan kimsenin kabulüyle de hibe geçerli olur. Hibe eden için

ise hibe yalnız icabla geçerli olur. Çünkü o teberru edendir. Hatta, «Ben kölemi falan kimseye hibe

diyorum» di­ye yemin etse, o da kabul etmese, günahkâr olmaz. Ama bunun aksine kölesini hibe

etmeyeceğine yemin ettikten sonra hibe etse, öbürü kabul etmese de günahkâr olur.

Satım akdi bunun aksinedir. Adam, «Bunu falan kimseye satmaya-cağım» diye yemin etse, sonra

satsa, öbürü kabul etmezse günahkâr olmaz. Çünkü satım akdinde yalnız icâb yeterli değildir.

Kabul de satım akdinin şartlarındandır.

Hibe edildikten sonra, taraflar meclisten ayrılmazdan önce, hibe edi-lenin izinsiz olarak hibe



bulunan şeyi alması geçerlidir. Çünkü hibede kabz, kabul gibidir. Kabzın kabul gibi oluşu da

meclise has bir hüküm­dür.

Meclisten sonra kabz, izne tâbidir. Muhit adlı eserde, «Hibe ettiği zaman kabzı da emrederse, o

zaman onun izni meclisle sınırlanmaz, Meclisten sonra da kabzı caizdir.» denilmiştir.

Kabza imkân da kabzetmek gibidir. Meselâ birisi diğerine kilitli bir sandıktaki elbiseyi hibe etse ve

sandığı ona verse, kabzetmeye imkânı bulunmadığından kabzetmiş sayılmaz. Ama kilitli olmayan

bir sandığın içindeki elbiseyi hibe etmiş olsa ve sandığı verse, o zaman kabza im-kân

bulunduğundan kabzetmiş gibi olur. Çünkü hibedeki kabz imkânı satım akdindeki tahliye gibidir.

İhtiyar.

Dürer'de şöyle denilir: «Tercih edilen görüşe göre. fasid de değil, sahih hibede, kabz tahliye ile

sahihtir.»

Netif isimli kitabta da: «On üç akid vardır ki, kabzsız geçerli değil-dir.» denilmiştir.

Hibe eden kimsenin kabzı yasaklaması hâlinde, mecliste olsa bile, onun kabzetmesi geçerli

değildir. Çünkü açık ifade, delâletten daha kuv-vetlidir.

Hibe kâmil bir kabzla da tamamlanır. Hibe olunan şey hibe edenin mülkünü meşgul etse bile. Ama

hibe edenin mülkü onu meşgul ederse, o zaman geçerli olmaz. Çünkü bunda asıl şudur: Hibe

olunan şey hibe edenin mülkü ile meşgûlse, onun mülkiyeti hibenin tamamlanmasına engel olur.

Eğer hibe edenin mülkünü hibe edilen meşgul ediyorsa, hibenin tamamlanmasına engel olmaz.

Meselâ birisi diğerine içinde ekmeği bu-lunan bir dağarcığı veya içinde eşyası olan bir binayı veya

üzerinde eğe-ri bulunan atı hibe etse ve o halde teslim etse, hibe geçerli olmaz.

Bunun aksine, dağarcığın içindeki ekmeği veya evin içindeki eşyayı veya atın üzerindeki eğeri hibe

etse ekmek de, eğerde, eşyada hibe ge-çerli olur. Çünkü bunların herbirisi hibe edenin mülkünü

meşgul etmek-tedirler. Bunların meşguliyeti veren adamın mülkü ile değilse hibenin

ta-mamlanmasına engel olmaz. Rehin ve sadaka olduğu gibi. Çünkü kabz hibenin tamamlanma

şartlarındandır. Bunun tamamı İmâdiye'dedir.

Eşbâh adlı eserde de, «Meşgul olan şeyin hibesi caiz değildir. Ancak, baba eğer küçük çocuğuna

hibe ederse, caizdir.» denilmiştir.

İZAH

«Dilerse işareti kabul eder ilh...» Yani mülkünde oturması için işaret etmiştir. Dilerse bu işareti

kabul eder, dilerse etmez. «Şu yemek sana, ye.» veya «Şu elbise sana, giy» demesi gibi. Bahır.

«Bu ağacı oğlunun adına dik ilh...» Bu konudaki sözü yukarıda sun-duk.

Ben derim ki: Bir kimsenin, «Şunu senin adına yaptım» demesi, geç-tiği gibi hibede geçerli olmaz.

yle olunca akla gelme bakımından da-ha düşük derecedeki birşey, sıhhate nasıl yakın olur.

Sâyıhânî.

Ben derim ki: «Bu ağacı oğlumun adına dik» sözü ile, «Şunu senin adına kıldım» sözü arasında fark

vardır. Şöyle ki, «Senin adına yaptım» sözündeki hitap oğluna değil, bir yabancıyadır. Fakat,

«Oğlumun adına dik» demesi ise halkın örfüne göredir. Binaenaleyh bu ifadede akla en yakın olanı

geçerli olmasıdır. Düşün.

«Hibe kabulle de geçerlidir, ilh...» Velevki o kabul sözle değil, fiille olsun. Meselâ adam iki kişiye,

«Şu cariyeyi birinize hibe ettim dileyen onu alsın.» dese, onlardan birisi aldığı takdirde ona hibe

olmuş olur. Kabul ettim demese dahi onun alması, kabul sayılır.

Muhît adlı eserde yer alan; «Bu ifade delâlet ediyor ki, hibede kabul şart değildir.» sözü kapalıdır.

Çünkü hibede bağışlanan şeyi kabzetmek fiilen onun kabulüne delâlet eder. Bahır.

Ben derim ki: Kanaatimce, Muhît adlı eserdeki kabulden maksat, sözle kabulün şart olmamasıdır.

Muhît sahibinin bu görüşü üzerine baş-kasının görüşü de ilâve edilerek, hibede kabulün şart olması

veya şart olmaması şeklindeki bu iki görüş arasında uygunluk sağlanmış olur. Zi-ra, «kabul şart

değildir» sözünden anlaşılan, sözle kabulün şart olmadı-ğıdır. «Kabul şarttır.» djyen görüş de kabul

ister sözle, ister fiille olsun şarttır, şeklinde anlaşılır. Biz bunun benzerini, «Ariyet» konusunda

sun-duk. Bahır üzerine yazdıklarımıza bakınız.

Orada şöyle yazmıştık: «Eğer hibe edilen şey hibe edilen şahsın elin-de ise, mal sahibinin, «Sende

olanı bana hibe ettin» sözüne karşılık, onun da sözle, «Kabul ettim» demesi şarttır. Nitekim ileride

gelecektir.»



«Satım akdi bunun aksinedir ilh...» Çünkü diğeri kabul etmediği tak-dirde günahkâr olmaz.

«Kabız bağışlananı teslim almaya engel bir hâlin olmaması ile sa-hihtir ilh...» Tatarhâniye'de şöyle

denmiştir: «Bu farklılık sahih hibede-dir. Fasit hibeye gelince, ittifakla teslim almaya hazır olma

kabz de-ğildir. En sağlam görüşe göre hibeyi ikrar etmek, kabzı ikrar demek değildir.» Haniye.

«Netif adlı eserde, «Onüç akit vardır ki, kabz olmadıkça geçerli değildir.» denmiştir ilh...» Bu onüç

akit şunlardır: 1 - Hibe, 2 - Sadaka, 3 - Rehin, 4 - Muhammed bin Hasan, Evzâî, İbni Şûbrime, İbni

Ebî Leylâ ve Hasan bin Sâhih'in görüşlerine göre vakıf, 5 - Birisine ömür boyu verilen şey, 6 -

Hediye, 7 - Cenini satmak, 8 - Sulh bedeli, 9 - Selem akdinde sermaye, 10 - Selemde mal bedeli.

Selemde peşin veri-len paranın bir bölümü geçersiz (züyuf) olur ve taraflar akit meclisinden

ayrılmazdan önce bu geçersiz paranın karşılığı kabzedilmezse, selemde bu paranın karşılığı olan

hisse bâtıl olur. 11 - Sarraflıkta. 12 - Cinsle-ri ayrı olan, ölçüyle alınıp satılan şeylerde vade değil,

fazlalık caiz olur. Arpayı buğdayla satmak gibi, 13 - Cinsleri ayrı olduğu halde, demiri tunçla veya

tuncu bakırla yahut bakırı kurşunla satmak gibi tartılan bir şeyi tartılan herşeyle satmış olsa, vade

değil, fazlalık caiz olur. Minahü'l-Gaffâr. Hâmiş'te de böyledir.

«Kabızla ilh...» Bağışlayanın ölmeden önce hibeden söz etmesi şart-tır. O hibe ölüm hastalığında

bir yabancıya yapılsa bile kabz yine şart-tır. Nitekim bu konu Vakıf kitabında da geçti. Hâmiş'te de

yledir.

«Tam bir kabzla ilh ...» Meselâ birisine bir bina hibe edilmiş olsa, o da iki kişiye hibe edilen binanın

kabzı için vekâlet vermiş olsa, o iki kişi-nin binayı kabzetmeleri caizdir. Haniye.

«Hibenin tamamlanmasına engel olur ilh...» Çünkü kabz hibede şarttır. Fusûleyn. Zeylâî'nin,

«Bağışlayanın mülkü, eğer bağışlanan malı meş-gul ediyorsa, akit fasit olur.» sözü bunu ifade eder.

İmâdiye de olan ifadeden anlaşıldığına göre ise, böyle bir hibe fasit değil, fakat eksiktir.

Hâmevî de, Eşbâh'ın haşiyesinde, «İhtimal ki bu meselede iki riva-yet vardır. Taksimi mümkün olan

ortak mülkte hibenin fasit olup olma-dığı hususunda ihtimal bulunduğu gibi bunda da ihtilâf vardır:

Nitekim Binâye'de olduğu gibi sağlam olan görüşe göre, bu hibe tamamlanmayan bir hibedir.

Öyleyse bu konuda da bağışlayanın mülkünün hibe olunanı meşgul etmesinde -hibe fasit değil,

eksik olmaktadır. Şeyhimizin yazısı ile olan ifade budur. İşte bu ifadeden Dürrü'l-Muhtâr'm işaret

ettiği ko-nu anlaşılmış oluyor. Öyleyse Mürrül-Muhtâr sahibi önce bu iki görüş-ten birisine işaret

ederek «Hibe tamam değildir» demiştir. Sonunda da ikinci yani, «Hibe geçerli değildir.» sözüne

işaret etmiştir. Düşün.» Ebussuud.

Bu konuda genel kaide şudur: Hibe edilen şey eğer hibe edenin mülkü ile yaratılış bakımından

bitişik olur ve bunu ayırmak mümkün bu-lunursa, o şeyi mülklükten ayırıp teslim edinceye kadar

hibe caiz olmaz. Meselâ, tarladaki ekini biçmeden veya ağaçtaki meyveyi toplamadan hi-be etmek

gibi. Bunun aksine ekilen bir tarlayı, üzerinde meyve olan bir ağacı hibe etse, yine caiz değildir.

Ancak bu teslim ile caiz olur.

Eğer hibâ edilen şey hibe edenin mülküyle yaratılıştan değil, birlik-te bulunma yüzünden bitişikse,

yine o şeyin hibe edilmesi caiz değildir. Meselâ, atın üzerindeki eğeri hibe etmiş olsa, caiz olmaz.

Çünkü eğer, at ile kullanılır. Onu hibe ettiği takdirde hibe edenin onu kullanma hakkı vardır. Bu da

kabzetmede eksikliği gerektirir.

Eğer bitişik değilse caizdir. Meselâ eğerli bir atı eğersiz olarak hibe etse, bu hibe caizdir. Çünkü at

eğersiz de kullanılır. Atı değil, üzerindeki yükü hibe etmesi de caizdir. Çünkü yük atla değil başka

şeylerle de ta-şınır. Meselâ, yine bunun gibi, bir kimse içindeki eşyayı değil evi hibe etse, evin

eşyasını boşaltıp teslim edinceye kadar hibe caiz olmaz.

Eğer evi değil, evin içindeki eşyayı hibe ederek onu teslim etse, caiz olur. Mecmâ Şerhi. Muhit adlı

eserde de yledir.

«Hibe edilen başka bir mala bitişikse, bu durum hibenin tamamlanmasına mani olmaz. ilh...» Buna

göre, başka mal kendisine bitişenin hi-besi caiz, fakat kendisi başka mala bitişik olan şeyin hibesi

ise caiz olmaz. Fusûleyn.

«Ben derim ki: Bu söz mutlak değildir. Çünkü ekin ve ağaç. toprağı meşgul edenlerdir, toprakla

meşgul olanlar değillerdir. Bununla birlikte yere bitişik oldukları sürece bunların hibesi de caiz

değidir. Ama eğer yerden ayrılır ve teslim edilirlerse caiz olur. Fusûleyn üzerine Hayreddin.

«İçinde ekmeği bulunan dağarcığı ilh...» İçinde eşya olan bir binayı hibe etse, binayı teslim ettikten

sonra da binadaki eşyayı hibe etse, ikisinde de hibe caizdir. Çünkü binayı hibe ettiği zaman, hibe

edenin artık onda bir şey kalmamaktadır. Birincisinde, eşyayı hibe ettiği zaman, binanın kabzına



artık mani ortadan kalkmıştır. Şu kadarı var ki, bundan sonra da binada bir iş kalmamıştır ki,

eşyanın kabzı binada tamamlan-sın. O halde birinci kabz -ki eşyayı kabzdır- bina hakkında

geçerliliğe dönüşmez. Bahır, Muhit'ten.

Bu ifadede bir düşme vardır. Aslı şudur: Hibe özellikle eşyada caizdir. Mesela, ona evin içindeki

meta hibe edilse, o da ev ile birlikte metaı kabz etse, sonra ona ev de hibe edilse, hibe ikisinde de

caizdir.

«O halde teslim etse ilh...» Fusûleyn sahibi şöyle demiştir: «Bunda bir görüş vardır. Çünkü at, eğer

ve gemi meşgul etmektedir. Kendisi on-lar tarafından meşgul edilmiş değildir.»

Hakir diyor ki: Asıl mesele bunun aksinedir. Açık olan .doğrusu da ancak bunun aksidir.

Kâdıhân'da olan da bunu teyid eder. Meselâ, bir kimse süs takımları ve elbisesi olan cariyeyi hibe

ederek o halde tes-lim etse, hibe caizdir. Yalnız üzerindeki süs takıları ile üzerinde setr-i avretten

fazla olan elbisesi, örf icabı hibe edenindir. Öyleyse cariyeyi değil üzerindeki ziynet ve elbiseyi hibe

etmiş olsa, o hibe caiz değildir. Onları cariyeden çıkarıp hibe ettiğine teslim ettiği zaman hibe

geçerli olur. Çünkü elbise ve takılar cariye üzerinde bulunduğu sürece, asıl olan, cariye tarafından

işgal edilmektedirler. Bu yüzden onların hibesi caiz değildir. Nûru'l-Ayn.

«Bunların işgal edilmesi, bağışlayanın mülkü ile değilse ilh...» Bu görüş Musannıfın, «Bağışlayanın

mülkü ile meşgul değilse,» görüşünün illetidir. Zira Musannıf bunu hibe edenin mülkü ile

sınırlamıştır.

Ben derim ki: Bahır, Minâh ve bunlardan başkasında diğerinin mülkü ile bağışlananın başka bir

hakla meşgul olması şu şekilde açıklanmıştır. Bağışlanan şeyin bağışlamadan sonra, bir

başkasının hakkı olduğu or-taya çıksa veya onu bağışlayan kimse veya bağışlanan kimse onu

gasbetmişse, meşgul hibe söz konusu olur. Bu konuda bizim Bahir üzerinde Câmiü'l-Fusûleyıi'den

naklen yazdıklarımıza bakınız.

«Rehin ve sadaka gibi ilh...» Yani rehin ve sadaka rehin veren ve sadaka verenin mülkü ile meşgul

değilse, onun tamamlanmasına engel değildir. Muhit ve başka eserlerde olduğu gibi. Medenî.

Minâh'ta da şöyle denilmiştir: «Evin veya çuval gibi içinde eşya alan bir şeyin bağışlanmasında

bilinen açıklama ve cevap rehin ve sadakada olduğu gibidir. Çünkü rehin ve sadakada da kabz,

rehin ve sadakanın tamam olması için şartıdır.»

«Baba küçük çocuğuna hibe ederse ilh...» Meselâ baba oğluna ken-dinin içinde oturduğu veya

içinde eşyası bulunan bir evi bağışlamış olsa veya başkası tarafından oğluna babasının oturduğu

veya babasına ait eşyanın bulunduğu bir ev hibe edilmiş olsa, bu hibe caizdir. Çünkü o ev her iki

durumda da onu kabzedenin mülkü ile meşguldür, işte bu gö-rüş Hâniye'de olana aykırıdır. Çünkü,

Haniye önce böyle bir hibenin kesin olarak caiz olmadığını söylemiştir. Sonra da Mücerred adlı

eserdeki Ebû Hanîfe'nin görüşünden naklen böyle bir hibenin caiz olduğunu söy-lemiştir Çünkü bu

halde bu kimse oğlunun yerine kabzetmiş olmaktadır.

Ebussuud'un Eşbah'ın haşiyelerinde Velvaluciye'den ve Bezzaziyye'den naklettiği ve fetvanın da

ona göre verdiği cevazıdır. Bu görüş Ebu Yusuf'a aittir.

METİN

Ben derim ki: Mezhebte tercih edilen görüşe göre; ariyet olarak oturulmakta olan binaya, ariyet alan

bir miktar eşya koysa, daha sonra bu binayı mal sahibi ariyet alıp oturana bağışlasa, caiz olur. Yine

kadının kocasıyla birlikte oturduğu binayı kocasına bağışlaması da caizdir. Çün-kü kadın ve kendi

eşyası kocasının elinde olduğu için teslim sahih olur.

Vehbâniye'nin beytini değiştirerek şöyle dedim: Bir kadının, içinde eşyası bulunan ve kocasıyla

birlikte oturduğu evin! kocasına hibe et-mesi geçerli olur. Bu görüş güvenilir bir görüştür.

Cevhere'de şöyle denilir: «Başkasının mülkü ile meşgul olan bir şeyin hibesinin hilesi şudur: Önce

onu meşgul eden kimse hibe ettiği kişiye binanın içindeki kendi eşyasını emanet olarak verir. Sonra

da bi-nayı ona hibe ederek teslim eder. Bu halde o hibe geçerli olur. Çünkü o bina elindeki

eşyasıyla meşguldür.

Hibe edilenin elinde mâlikin mülkünden olan boş, taksim edilmiş ve-ya taksimi kabil olan şeyin

hibesi caizdir. Ama taksimden sonra ken­disinden intifa edilemeyecek küçük bir ev veya hamam

gibi şeylerin muşaen (hisseli şekilde) hibesi sahih değildir. Çünkü taksimi kabil olan şeyin hibesi

halinde kabzı tamam olmaz.

Eğer hissesini ortağına veya bir yabancıya hibe ederse, taksim edil-meden önce hibesi caiz



değildir. Çünkü burada tam bir kabz tasavvur edilemez. Nitekim bütün kitaplarda yledir. Öyleyse

doğru olan mezhep de ancak budur.

Seyrefiye'de, İtabî'den naklen şöyle denir: «Tercih edilen görüşe gö-re bazı âlimler tarafından

denilmiştir ki, ortağına hibe etmesi caizdir.»

Bir kimse, ortak olan malını taksim ederse, engel ortadan kalktığın-dan hibe geçerli olur. Eğer hibe

ettiği şey! hisseli olarak teslim ederse, hibe olunan kişi ona mâlik olmadığı gibi onda tasarruf da

edemez. Ta-sarruf ettiği takdirde zamin olur. Hibe edenin ondaki tasarrufu ise ge-çerlidir. Dürer.

Şu kadarı var ki, hibe konusunda Fusûleyn'den naklen Dürer'de şöy-le denilmiştir: «Fasit hibe

kabzla mülkiyeti ifade eder. Fetva da bunun­la verilir.»

Bu misli Bezzâziye'de de İmadiye de tashih edilenin aksine mev-cuttur. Şu kadarı var ki «fetva»

sözü «sahih» sözünden daha tekidüdir. Nitekim musannif hisseli malın diğer hükümlerini geniş

olarak zikret-miştir.

Mâlik öldükten sonra fasit hibede yakınlarının rücu hakkı var mı-dır? Dürerde «evet» denilmiştir.

Şurunbulâliye'de de, «Bunun rücu hak-kı kendisiyle fetva verilen görüşe göre açık değildir.» diye

takip edil-miştir.Çünkü, «fasit hibe kabzla mülkiyeti ifade eder,» denilmişti.

Kabzın tamamlanmasına engel olan, akit sırasındaki hisseli oluş-tur. Sonradan meydana gelen

ortaklık değildir. Meselâ, hibe eden kişi hibe ettiği şeyin bir kısmından şâyien rücu ederse, bu

durum ittifakla hibeyi fasit kılmaz. Ama bağışlanan şeyde başkasının hakkı olduğu or-taya çıkarsa,

bu yeni bir şüyu değil, belki akid zamanındaki bir suyu-dur. Bu sebeple hibeyi fasit kılar. Meselâ

adam bir tarlayı ekini ile birlikte hibe etse ve ekinle birlikte teslim etse, .sonra ekinin başkası-nın

hakkı olduğu ortaya çıksa hibe yalnız ekinde değil, tarlada da fa-sit olur. Çünkü bu durumda taksimi

kabul eden bir şeyin bir kısmı şüyûen başkasının hakkı olmaktadır.

Hibe olunan şeyin başkasının hakkı olduğu delil ile ortaya çıkarsa, hibeden önce olduğuna istinad

edilir. O halde Sadru Şeriâ'nın ve ona tabi olan İbni Kemal'in dedikleri, gibi sonradan olmuş

sayılamaz, belki hibeye yakın şüyu sayılır.

Memedeki sütü, koyun üzerindeki yünü, topraktaki hurma ağacını ve ağaç üzerindeki hurmayı hibe

etmek açık değildir. Çünkü bu hibe hisseli malın hibesi gibidir ki geçerli değildir.

Fakat sayılanlar yerlerinden ayrılarak hibe ve teslim edilseler en-gel olan şüyu ortadan kalktığı için

caiz olur. Ama bu ayırmanın mâlikin izni ile hibe olunan kişi tarafından yapılması yeterli midir?

Dürer'in açık ifadesine göre, evet yeterlidir.

Ama bunun aksine buğdayda buğdayın ununun, susamda susamın yağının, sütün içindeki yağının

hibe edilmesi geçerli değildir. Çünkü bun-lar henüz madumdurlar. O halde ancak yeni bir akidle

bunlara mâlik olunur.

İZAH

«Binaya ilh...» Bu «bina» kelimesi burada fazlalıktır. Çünkü burada bunu meşgul eden mâlikin ma

değildir. Halbuki burada kasdolunan hi-be edenin mülkü ile meşgul olandır.

«Ariyet olarak verilen ilh...» Yani bir kimse kendi çocuğuna, içinde meccânen oturanların

bulunduğu bir binayı hibe etse, hibe geçerlidir. Bu kimse kendi oğlunun yerine kabzetmiş sayılır.

Ama binada ücretle oturuyorlarsa, caiz değildir. Bu şekilde Hâniye'den nakledilmiştir.

«Boş ilh...» Musannıf, «boş» kelimesi ile kayıtlamış olup amaç, ağa-cın üzerindeki hurmanın

hibesinden kaçınmaktır. Zira ağacın üzerindeki hurmanın hükmü gelecektir. Dürer.

«Taksimden sonra ilh...» Taksimi kabil olmayan hisseli bir şeyin hi-besinin geçerli olması için. hibe

edilenin miktarının bilinmesi şarttır. O halde köledeki hissesinin ne kadar olduğunu bilmeden hibe

etmesi caiz değildir. Çünkü hibe edilen meçhul olduğu için anlaşmazlığa sebeb olur. Bahir. Bu

mesele için Bahır üzerine yazdıklarımıza bakınız.

«Hamam gibi ilh... » Burada bir görüş vardır ki, şüphesiz mutlaka hamam taksim olunmayan

cinstendir. H. Hâmiş'te de böyledir.

«Bütün kitaplarda ilh...» Zeylâî ve Bahır'ın sahibi bunu açıkça söylemişlerdir. Minâh.

«Doğru olan mezheb de ancak budur ilh...» Minâh'ta olduğu gibi ortağın meselesine bakınız.

«Tercih edilen görüşe göre ilh...» Remlî der ki: «Müellifin, yani Minah sahibinin yazısı ile bunun

karşılığında şu şekilde bir şey bulunmuş-tur: Size gizli değildir ki, bu meşhur olan görüşün

aksinedir.»



«Taksim edilirse ilh...» Yani taksim eden ister hibe edenin kendisi, ister vekili, isterse onun izniyle

hibe edilen kişi olsun. Bu durumların hepsinde hibe tamamlanır. Nitekim az bir fıkıh bilgisi olan bir

kimseye de bu açıktır. Remlî. Zira fasitte değil, sahih hibede teslime hazır hale getirme kabz

hükmündedir. Câmiü'l-Fusûleyn.

«Hisseli olarak teslim ederse ilh...» Fetâvâyı Hayriye'de şöyle denil-miştir: «Zahiri rivayete göre

hisseli olarak teslim ederse mülk ifade et-mez. Zeylâî'de «Hibe ettiği şeyi hibe ettiği kimseye hisseli

olarak teslim ederse, hibe olunan kişi hibeye mâlik olamaz. Hatta onda tasarruf da yapamaz. Helak

olduğu takdirde de ona zamin olur. Hibe eden kişinin de onda tasarrufu geçerlidir.» denilmiştir.

Tahâvî. Kâdıhân da onu zik-retmiştir. İbni Rüstem'den de bunun benzeri rivayet edilmiştir. İsâm da

fasit hibenin mülk ifade ettiğini zikretmiştir. İsâm'ın zikrettiğini meşâyihten bazıları da almıştır.

«Fasit hibe bazı meşayihe göre mülk ifade etmekle birlikte, bütün âlimler hibe edenin hibe edilen

kişiden -velevki onun mahremi olsun- fa-sit hibe ile hibe ettiğini geriye alacağında icmâ etmişlerdir.

Câmiü'l-Fusûleyn'de de, Fazlî'nin Fetâvâsma işaret edilerek, «Fasit hibe ile hibe edilen bir şeye

helak olduğu zaman hibe edenin hibesinden rücû edece-ğine -velevki. hibe ettiği kişi mahrem

akrabası olsun- fetva verdim. Zira geçtiği üzere fasit hibe helak edildikten sonra kıymeti ile tazmin

ettirildiği gibi, helâk olmazdan önce de geri alınması hibe edenin hakkıdır.» denilmiştir.

«Hibe eden kimse, fasit hibede nasıl dönme hakkına sahipse, o öl-dükten sonra onun varisi de

hibeden rücû edebilir. Çünkü fasit hibe geri alınmaya müstehâktır. Helâktan sonra da fasit satım

akdinde olduğu gibi alış-veriş yapanlardan birisi öldüğü zaman, onun varisi onu tazmin ettirme

hakkına sahiptir. Çünkü fasit satım akdiyle satılan şey, helak ile nasıl tazmin olunursa, redde de

müstehâktır. Kaza'nın tahsisi kabul ettiği bilinen gerçeklerdendir. Buna göre; sultan, birisini Ebû

Hanîfe'nin mezhebi ile hüküm versin diye hâkim tayin ederse, tayin olunan hâki­min hükmü E

Hanîfe'den başkalarının mezhebinde geçerli değildir. Çünkü o, sultanın tahsisi ile diğer bir

mezhebe göre fetva vermekten azledilmiş sayılır. O takdirde, o hâkim, Ebû Hanîfe'nin mezhebinin

dışın-da, ülkedeki diğer insanlar gibi olmaktadır. Hanefî âlimleri de, -Allah onlara rahmet etsin-

bunu nassen söylemişlerdir. Hayriye'de olan bu-rada bitmektedir.

Bu görüş ile Hamidiye'de ve Naciye'de de fetva verilmiştir. Cevhere ve Bahır'da bunu kesin

ylemişlerdir.

Müptağî'den de şöyle nakledilmiştir: «Bir kimse hibe ettiğini hibe olunan kişiye satsa, geçerli

değildir.;»

Nûru'l-Ayn'da da, Vecîz'den naklen şöyle denilir: «Fasit hibeyi kabzeden helak olduğu takdirde

zamin olur. Fasit hibede mülkiyet ancak iva-zın adası ile sabit olur. Bunu İmam Muhammed Mebsut

veya Asi adlı eserde nassen zikretmiştir. Bu da ancak Ebû Yusuf'un görüşüdür. Zira hibe ivazlı

akde dönüşür.»

Nûru'l-Ayn'da bundan önce de şu zikredilmiştir: «Ebû Hanife'ye gö-re taksimi kabil olan birşeyde

hisseli olarak hibe mülkiyet ifade etmez. Kûhistânî'de de mülkiyet ifade etmediği yazılıdır.

Muzmarat'ta olduğu gi-bi, tercih edilen görüş de ancak budur. Bu, Ebû Hanîfe'den de rivayet

edilmiştir. Doğru olan da budur.»

Amel, ancak İmam Muhammed'in üzerine ten'sis ettiği ve Ebû Hanî-fe'den rivayet edildiği bilinen

zahiri rivayete göre olur. Her ne kadar bu-nun aksi açıkça fetva verilen görüştür, denilse de hüküm

değişmez. Bil-hassa geleceği gibi onun habîs mülk olduğu yerde. Bildiğin gibi o hi-bede tazminat

da vardır. Habîs olduğundan da hibe edilen kişiye bir men-faati yoktur. Bunu ganimet bil. Bu

meseleler çok vuku bulduğu gibi halkın çoğunluğu da buna uyarı yapmamıştır. Zira muhalifin

görüşü üzerine de tazmin gerekmektedir. Bir de benim yabımda yapılacak duaların bana yararlı

olacağını umduğumdan bu meselede çok nakil yaptım.

«Kabızla ilh...» Fasit hibede de kabzla mülkiyet ifade edilmekle bir-likte elde edilen mülk habîs

(çirkin) mülktür. Fetva da bununla verilir. Kûhistânî. Yani yukarıda geçtiği gibi insan ona da zamin

olur. Uyan.

Minâh'ın haşiyesinde, «Fasit hibede kabz her ne kadar mülkiyet ifade ederlerse de fasit satım

akdinin bozulmasına hüküm verildiği gibi bunu da fasit olduğu bozulmasına hükmedilir»

denilmiştir. Düşün.

«Bezzâziyye'de de ilh...» Bezzâziyye'nin ifadesi şöyledir: «Fasit hi-bede kabzla mülkiyet sabit olur

mu? Natıfî demiştir ki: «İmam-ı Azam'a göre fasit hibede, kabz mülkiyet ifade etmez. Bazı fetvada

da, «Fasit hi-bede mülkiyet fasit olarak sabit olur. Bununla da fetva verilir» denmiş-tir. Asi adlı

eserde de şu husus ifade edilmiştir: Evinin yarısını bir baş-kasına hibe ve teslim etmiş olsa, hibe



olunan kişi de evin hibe kısmını satsa caiz değildir. İşte Asl'daki bu ifade delâlet ediyor ki, fasit hibe

mülk olmaz. Zira kabzdan sonra da görülüyor ki satım akdi ibtal edili-yor. Fetvada da ifade

edilmiştir ki, «Tercih edilen görüş ancak Asl'da olan bu ifadedir.» Ben, bazı fuzalânın yazısı ile

Minâh'ın haşiyesinde bunu naklettikten sonra senin de gördüğün gibi fasit hibede kabzın mülk

ifade etme rivayetini ve onunla fetva vermeyi bazı fetâvâyı nisbet etmiş-lerdir. O halde o rivayet

Asl'ın rivayetine aykırı değildir. Bundan ötürü de Kâdıhân, Asl'da olan rivayeti tercih etmiştir.

Musannıf, «fetva lâfzı» ifadesi hakkında söylediği genel değildir, de-nilebilir. Bilhassa,

Bezzâziyye'den nakledilen ifadeleri gördükten sonra. Sen de düşündüğün zaman hükmedersin ki

Asl'da olan ifadenin delâ-let ettiği daha tercihlidir.

«Takip edilmiştir ilh...» Bizim Hayriye Fetvalarından naklettiğimiz bilgilerden anlaşıldığına göre

bunda bir görüş vardır.

«Sonra meydana gelen şüyu değildir, ilh...» Ben diyorum ki: Hastalığında elindeki tek evini hibe

etmiş olsa, sonra da ölse, varisleri de bu hibeye icazet vermeseler, hibe yalnız bu evin üçte birinde

kalır, üçte ikisinde ibtal edilir. Nitekim bu kısım Hâniye'de de belirtilmiştir.

«Bir kısmı şüyûen başkasının istihkakı olmaktadır, ilh...» Yani hük-men. Zira ekin ile tarla bitişik

olma hükmüyle, bir şey gibidirler. Bunların biri başkasının istihkakı olduğu zaman sanki taksimi

kabil olan his-seli malın bir kısmının istihkakı gibi olur. Hisseli olan bir şeyin bir kısmı başkasının

hakkı olduğu zaman geri kalanda da hibe bâtıl olur. Kâfî adlı eserde de böyledir. Dürer. Hâniye'de

de, «Ekin, müşaa (hisseliye) ben-zemez» denilmiştir.

«Delil ile ilh...» Bakılır: Başkasının hakkı olduğu hibe olunan şahsın ikrarı ile ortaya çıkarsa o

zaman o hakkın hibeden önce olduğuna da-yanılır. Eğer hibe edenin ikrarı ile ortaya çıkarsa, acık

olan onun ikrarı-nın lağvıdır. Zira o başkasının mülkü ile ikrar etmiştir.

«Çünkü muşa (hisseli) gibidir ilh..» Dürer Şerhi sahibi, «Bu sayı-yoktur. Şu kadarı var ki bunlar

müşânın hükmündedirler. Hatta bu say-dıklarımız -memedeki sütü, koyunun üzerindeki yünü,

topraktaki hurma ağacını veya ağaç üzerindeki hurmayı- yerlerinden ayrılsa ve hibe edi-len kişiye

teslim edilse, hibe geçerli olur.» demiştir.

Ben derim ki: Onun, «Muşa (hisseli)nin benzerleridir» sözünden bu tür hibenin her şeyde müşânın

hükmünü alacağı anlaşılmasın. Çünkü eğer her şeyde müşâ'mn hükmü gibi olursa, toprak sahibi

tarafından hurma ağacının hibesinin caiz olmaması gerekir. Bunun aksi de böyledir. Bir bahçenin

ağaçlarını değil yalnız bahçenin toprak mülkiyetini hibe et-mesi de caiz olmazdı. Halbuki açık olan

bu gereğin aksidir. Yani yuka-rıdaki her iki tür hibe de caizdir.

Onun, «müşa menzilesindedir» sözü ümit ediyor ki, onun elindeki nüsha bu şekildedir. Yoksa

şarihin bizim elimizdeki nüshadaki ifadesi, «o, müşa gibidir» şeklindedir. Dürer şerhinin ifadesi ile

şöyledir: «Şu kadar var ki, o hibe müşa hibesi hükmündedir.» Şarihin bizim elimizdeki nüshasının

ifadesinin anlamı ile Dürer şerhinin ifadesinin anlamı birdir.

Muşa ile muşa gibi olanın arasındaki fark nedir? Muşa olan bu mül-kün en küçük parçasında dahi

diğer ortağın mülkiyet hakkı mevcuttur. O halde hibeyi yapan ortaklardan birisi de olsa onun hibesi

geçerli de-ğildir. Çünkü bu durumda hibede şart olan tam bir kabz tasavvur olu-namaz. Topraktaki

ağaç, ağaçtaki hurma tarladaki ekinin her biri bir şahsın olsa meselâ: Bahçedeki ağaç birinin,

bahçenin toprak mülkiyeti bir diğerinin, hurma ağacı bir kimsenin, ağaç üzerindeki hurma diğer bir

kimsenin, tarla birisinin, içindeki ekin eğer birinin olsa, o halde ağacın sahibi ağaçlarını bahçenin

sahibine veya bahçenin sahibi, bahçesini için-de ağaçları olan kişiye hibe etmiş olsa, bu hibe

geçerli olur. Zira her ikisinin mülkü de diğerihin mülkünden ayrıdır. O halde hibenin şartı olan tam

kabz bunlarda meydana geliyor ve geçerli oluyor. Bu saydıklarımızı hiç kimsenin böyle açıklıkla

yazdığını görmedim. Şu kadar var ki, bu hüküm fakihlerin sözünden alınmıştır. Eğer bunun aksine

bir nakil bu-lunmuşsa, bize düşen ancak o nakle teslim olmaktır.

FER'Î BİR MESELE:

Bir kimsenin diğerinin 10 dirhemi olsa, o da onu ödese, alan kimse onun bir danik (2 kırat) fazla

olduğunu görse, onu alacaklıya veya malı satana hibe etmiş olsa, bakılır: Eğer dirhemler sağlam

ise ve parçala-mak ona zarar verirse o sahih olur. Çünkü taksimi mümkün olmayan bir müşâ'dır.

Yine altın ve gümüş paraların, meselâ, bir beşibirlik altının bi-razın» birisine hibe etmiş olsa, eğer

kesip parçalamak o hibe edilen kıs-mı vermek beşibirlik altına zarar veriyorsa, hiç kesip

parçalamadan onun bir kısmını hibe etmek geçerlidir. Yok eğer kesip parçalamak zarar ver-miyorsa

taksim etmeden onun bir kısmını hibe etmek geçerli değildir. Bezzâziyye.



«Dürer'in açık ifadesine göre evet, yeterlidir ilh...» Ben derim ki: Hâniye'de bu mesele açıklıkla

zikredilerek şöyle denilmiştir: «Eğer adam tarlayı değil yalnız tarladaki ekini, ağacı değil yalnız

üzerindeki hurmayı hibe etse ve hibe ettiği kişiye de ekini hasat yapmaya veya ağaçtaki hurmaları

toplamaya izin verse, hibe edilen şahıs da bunları aynen yap-sa, bu hibe caizdir. Çünkü mal

sahibinin izni ile hibe ettiği şeyi kabzetmek, ister hibe ettiği mecliste, ister ondan sonra olsun

geçerlidir.»

Hâmidiye'de, Çâmiü'l-Fetâvâ'dan naklen, «Birisi, diğerine tarladaki ekini veya ağaçtaki hurmayı

veya kılıç kabzasındaki sonradan takılan ziy-neti veya bir binadaki bir odayla bir diğer adamın

üzerindeki dinarlarını veya bir yığın buğdaydan beş ölçek hibe etmiş olsa ve hibe ettiği kişiye de

hasat yapmayı veya hurmaları toplamayı, kılıcın kabzasındaki süs eşyayı çıkarmayı, bir diğer

adamın üzerindeki alacağını kabzetmeyi veya bir yığın buğdaydan hibe ettiği beş ölçeğin

ölçülmesine izin verse, o da yapsa, bu hibe istihsânen geçerlidir.» denilmiştir.

«Asla geçerli değildir ilh...» Yani her ne kadar bu saydıklarımızı his-seleri ayırarak teslim etse yine

geçerli değildir.

«Çünkü bunlar madumdurlar ilh...» Yani hükmen madumdurlar. Me-selâ; hayvanın karnındaki

cenini hibe etmiş olsa ve «Doğumundan sonra sana teslim ederim» dese, caiz değildir. Çünkü o

ceninin varlığı ihtima-lidir. O halde o madum gibidir. Minâh.

«Yeni bir akitle ilh...» Bunun yeni bir akitle olmasının sebebi şudur: Zira buğday, başka bir hale

dönüşerek un olmuştur. Bu dönüşümden son-ra bu gasb bahsinde açıklandığı üzere ayn

olmaktadır. Yani bunun ge-çerli olmaması, teslimi mümkün olmamasından değil, başka bir ayn

ol-masındandır. Muşa (hisseli) ise bunun aksinedir. Çünkü o, her zaman mülkiyete zıd'dır. O halde

engel ortadan kalktığında onun hibesi caiz olur. Minâh.

METİN

Eğer hibe edilen şey, hibe olunan kişinin elinde ise, -gasp veya emaneten elde etmiş olsa, yeniden

bir kabz olmasa bile- ona hibe edil-diği zaman, «Kabul ettim» demesiyle o şeye mâlik olur. Çünkü o

zaman, o kendi nefsine âmil olmaktadır. Bunda asıl kaide şudur: iki kabz bir cinsten olursa, biri

diğerinin yerine kâim olmuş olur. Ama kabz şekil-leri birbirine zid olursa üstün olan, ednâ planın

yerine kâim olur. Aksi olmaz. Yani ednâ olan üstün olanın yerine kâim olmaz.

Çocuğun üzerinde genel bir velayeti olan kişinin kabzıyla hibe ta-mamlanır. Çocuğun üzerinde

genel velayeti olan kişi onu geçindiren kişi-dir. O halde baba olmadığı zaman kardeş, amca

gibilerinin çocuk on-ların aileleri içerisinde ise, kabulü ile akit tamamlanır ve sahih olur.

Eğer hibe edilen şey -biliniyorsa ve kabul edilen velinin veya ema-netçinin elinde ise. Zira velinin

kabzı çocuğun kabzının yerine geçer. Bunda bir kimsenin kendi başına yapabileceği her akitte

yalnız icab yeterlidir. Eğer çocuğa bir yabancı bir şey hibe ederse, çocuğun velisi-nin kabzıyla hibe

tamamlanır.

Veli de sayacağımız şu dört kişiden birisidir: Baba, sonra babanın varisi sonra dede, sonra da

dedenin varisi, Çocuk bunların evlerinde ol-masa dahi bunların kabzetmesi yine yeterlidir. Bunlar

olmadığı takdirde amca veya kardeş gibi onu ailesi içerisinde barındıran kişinin çocuğa hi-be

edilen şeyi kabzıyla yine hibe tamamlanır.

Çocuğa hibe edilen şeyi annesinin veya çocuk sokakta bulunmuş ise onu bulup bakan adamın

kabzı eğer çocuk onların evlerinde de-ğilse, kabz tamamlanmaz ve hibe geçerli olmaz. Çünkü

bunların ço-cuğun üzerinde velayeti yoktur.

İZAH

«Kabul ettim ilh...» Burada kabul nassan şart kılınmıştır. Çünkü «ka-bul» kelimesi olmadığı takdirde

o mal onun eline onun rızası olmadan geçmiş olmaktadır. Çünkü burada mal daha önceden elinde

olduğundan kabza ihtiyacı yoktur. O halde ekindeki şeyin ona hibe edildiği zaman, o bizzat sözlü

olarak, «kabul ettim» demezse o hibe caiz olmaz. Zira o halde onda zarar olduğu zannedilir. Ama

hibe edilen şey onun elinde de-ğilse, ona hibe eden kişi, onun kabzını emretse yukarıdaki

meselenin ak-sine kabzettiğinde hibe geçerli olur.

Zira hibe edilen kimsenin, kabz olduğu takdirde, sözlü olarak, «ka-bul ettim» demesi şart değildir.

Çünkü o kabza teşebbüs ettiği an onun kabzı kabul ve onun rızası ile de mülk eline geçtiğinden ona

mâlik olmuş bulunur. T. Özet olarak.

İşte bu yazdığımız açıklama, Musannıfın «o zaman o, kendi nefsine şâmildir» sözünün mânâsıdır.



«Yeniden bir kabz olması bile ilh...» Yani o hibe edilen şeyin bulun-duğu yere dönüp yeniden

oradan kabz etmesine gerek yoktur. Kûhistânî.

«Bir diğerinin ilh...» Meselâ; mâlikin yanında emanet olan şeyi emanetçiye, ariyet olarak vermesi

yeni bir kabzdır. Çünkü vedîa ve ariyedeki kabz emanetendir. Bunların birisinin kabzı diğerinin

yerine geçer. Yu-karıda açıklandığı gibi.

«Ednânın yerine ilh...» O halde fasit satım akdindeki mebiin veya gasbolunan şeyin kabzı, geçerli

bir satışla satılan mebîin kabzının yerine geçer. Emaneten kabz bunların yerine geçmez. Minâh.

«Aksi olmaz ilh...» Meselâ emanet (vedia) kabzı ile hibe kabzı bir cinstendir, Çünkü her ikisi de

emanet kabzıdır. Ama vedîa kabzı ile sa-tın alma kabzı biribirlerine zıttırlar. Çünkü satın alma

kabzında alınan şeyin semenine zamin olunmaktadır. O halde emanet olarak kabzolunan bir şey

satın alma kabzının yerine geçmez. Muhit adlı eserde olduğu gibi. Tahâvî'nin şerhinde bunun misli

aynen bulunmaktadır. Şu kadarı var ki, bir cinsten olanı iki kabzdan üstün olanın ednâ olan yerine

kâim olması mutlak değildir. Çünkü birisi diğer bir şeyle yükümlü olduğu takdir-de, meselâ satış,

semenle rehin de deyni ile tazminlidirler ki, bunların kabzı, vacip olan kabzın yerine geçmez.

Mustasfâ adlı eserde de oldu-ğu gibi. Onun misli Zahidî'de de vardır. Şu halde mâlik emanetçiye

yanındaki emaneti satmış olsa, yeni bir kabz gerekir. Çünkü birinci kabzı emanet kabzı idi. İkinci

kabzı ise satış ile yapılan kabzdır. Satış ile ya-pılan kabz semen ile tazminli olduğu için ikisi aynı

cinsten değildir. Bu bahsin tamamı İmâdiye'dedlr. Kûhistânî.

«Çocuğun üzerinde ilh...» Çocuk eğer baliğ ise, velisinin yanında bulunsa bile kendisinin

kabzetmesi şarttır. Tatarhâniye.

«Genel bir velayeti ilh...» Yani çocuğun malında tasarruf hakkı olmazsa dahi yine kabzedebilir.

«Akit ilh...» Yani yalnız icâbla. Nitekim sarih de buna işaret etmektedir. Hâmiş'te de böyledir. Eğer

çocuğa hibe edileni bildirir veya çocuğa hibe edilen şeyin hibe edildiğine dair şahit gösterirse bu

da böyledir, Şahit göstermesinin sebebi ise, öldükten sonra inkârdan korunması içindir. O halde

bildirme gereklidir. Çünkü bildirme kabz yerinedir. Bezzâziyye.

Tatarhâniye'de de şöyle denilmiştir: «Kölesini bir ihtiyaç için gön-derse veya Dârû'l-İslâm'da kölesi

kaçsa, gönderdiği veya kaçan köleyi oğluna hibe etmiş olsa, hibe geçerli olur. O halde baba

ölünceye kadar köle dönmez ise köle, babanın malında miras olmaz.»

«Hibe edilen şey ilh...» Musannıfın bunu söylemesi, sanıyorum ki, «Ben malımdan o şeyi çocuğuma

hibe ettim» demesi ve benzerinden kaçınılması içindir.

«Biliniyorsa ilh...» İmam Muhammed şöyle der: «Bir kimsenin küçük oğluna hibe ettiği şeye şahit

gösterir o şey de biliniyorsa hibe geçerlidir. Çünkü asıl maksat çocuğuna hibe ettiği şeyi

bildirmektir. Yoksa şahit göstermek, gerekli olan bir şart değildir. Zira hibe ilânla tamamlanır.»

Tatarhâniye.

«Emanetçinin elinde ilh...» Veya ariyet alanın elinde ise yine kabz gerçekleşir. Ancak gasbedicinin

veya rehinin alanın yahut fasit bir satın alma ile müşterinin elinde olması kabz yerine geçmez.

Bezzâziyye.

Sâyıhânî de şöyle der: «Hibe ettiği birşey gasbedilmiş veya kiraya verilmiş ise, kira akdi ise, akdin

bitimi ile, gasb ise gasbedilenin geri dönmesiyle benzerlerinde tamamlandığı gibi bunlarda da hibe

tamam olur.»

«Kendi başına yapabileceği her akitte ilh...» Meselâ kendi malını baliğ olmayan çocuğuna satması

gibi. Ki, bunda yalnız Icab yeterlidir. Tatarhâniye.

«Babanın vasisi ilh...» Sonra velî, sonra hâkim ve hâkimin vasisi. Ni-tekim «Mezun» bahsinde

gelecektir. Vekâletten hemen önce husûmet bahsinde geçtiği üzere babanın vasisi de baba gibidir.

Anne de vasî gi-bidir. Eğer çocuk onların yanında ise, çocuğa yapılan hibeyi kabzetmeye anne

mâliktir. Burada annenin vasîliği çocuğun babası, dedesi ve on-ların vasilerinin olmadığı

durumlardadır.

Sadr da şöyle der: «Annenin kabzı için babanın olmayışı şart de-ğildir.» Başka bir yerde de bir kişi

hakkında şöyle zikretmiştir: «Eğer'baba küçük kızını birisi ile evlendirse, o koca küçük kıza yapılan

hibeyi kabzetme hakkına sahiptir. Ama zifaftan önce bulûğdan sonra kocasının karısına yapılan

hibeyi kabzetmesi caiz değildir

Tecrid'de de baba hayatta olmadığı takdirde baliğ olmayan zevceye yapılan hibenin kocası

tarafından kabzedilmesinin caiz olduğu yazılıdır.



Baba ve vasisi, dede ve vasisi gaip olsalar ve onlardan hiçbir ha-ber olmasa, çocuğa yapılan hibeyi

ona velayet eden kişinin kabzetmesi caizdir. Bu dört kişiden birisinin mevcut olduğu yerde başka

birisi ço-cuğa yapılan hibeyi kabzedemez. Çocuk ister o kimsenin yanında olsun, ister olmasın ve o

kimse çocuğun ister yakın akrabası olsun, ister ya-bancı olsun.

Bu dört kimseden hiçbirisi olmazsa, çocuk kimin evinde ise, onun çocuk adına kabzı caizdir.

Çocuğun, yanında bulunmadığı kimsenin kab-zı ise caiz değildir. Bezzâziyye.

Bahır'da, «Burada, bulunmaktan maksat hazır olmaktır.» denilmiştir.

Gâyetü'l-Beyân'da da şöyle denir: «Anne ve çocuğu yanında bulun-duran kişi babanın huzurunda

çocuğa yapılan hibeyi kabza mâlik de-ğildirler. Bazı meşâyih de, baba hazır bile olsa, çocuğu

yanında bulun-duran -koca gibi- kimsenin kabzının caiz olduğunu söylemişlerdir. İşte bundan

kaçınmak içinde metinde, «sahih görüş» tabirini kullanmıştır.»

Küçük yaştaki kızın kocası varsa, babasının huzurunda dahi ona yapılan hibeyi kabzedebilir. Ama

anne ile çocuğu yanında bulunduran ko-cadan başka bir kimse bunun aksinedir. Çünkü bunlar

ancak sahih gö-rüşe göre babanın ölümünden sonra veya hiçbir haber almayan bir tarzda gâib

olduktan sonra kabza mâliktirler. Çünkü bunların tasarrufu ba-banın havalesi ile değil zaruretten

dolayıdır. Babanın huzurunda ise zaruret yoktur. Cevhere.

Bu dört kişiden hangisi kaybolursa velayet derecesi bakımından on-dan sonra gelenin kabzetmesi

caizdir. Çünkü o hibenin kabzını gaip ola-nın gelişine tehir etmek çocuğun menfaatini yok etmektir.

O halde ço-cuğun menfaatini yok etmektir. O halde çocuğun velayeti, gaip olan ve-liden sonra

derecesine göre intikâl eder. Nikâhta olduğu gibi.

Bu dört kişiden birisi hazır olduğunda bir başkasının kabzetmesi,

çocuk, kabzeden kimsenin yanında olsa dahi veya kabzeden kişi çocuğun kardeş, amca, anne grbi

neseb bakımından yakın akrabası olsa da-hi caiz değildir. Bedâyî. Özetle.

Babanın huzurunda, çocuğu yanında barındıran kişinin çocuğa ya-pılan hibeyi kabzetmesine

gelince, bazı âlimler tarafından o kabzın caiz olmadığı söylenmiştir. Bazı âlimler de, «kabzın caiz

olduğunu söylemiş-lerdir. Fetva da bununla verilir. Müştemilü'l-Ahkâm.

Bu konuda doğru olan caiz olmasıdır. Hibe edilen kişi, çocuk yaşta bir kız olduğunda babasının

huzurunda kocasının kabzının caiz olduğu gibi. Haniye. Fetva da bu kabzın caiz olması üzerinedir.

İstirûşini.

Fakat bildin ki, Hidâye ve Cevhere adlı eserler babının huzurunda çocuğu yanında bulunduran

kimsenin kabzetmesi caiz olmadığının geçer-li olduğu üzerindedirler. Bedâyî adlı eserin müellifi de

bu âdem-i ceva-zın kesin olduğunu söylemiştir.

Kâdıhân ve diğer fetâvâ sahipleri ise bu görüşün aksini sahih gör-müşlerdir. Yani babasının

huzurunda çocuğu yanında bulunduran kişi-nin kabzının geçerli olduğunu söylemişlerdir. Sen de

Kâdıhân ve diğer fetâvâ sahiplerinin zikrettiği görüş üzere ol. Kâdıhân'ın caiz gördüğün-den

dönülmez. Zira o fakihtir. Bilhassa bu meseledeki çocuğun menfaati gözönüne alınmıştır. Fetva

sırasında düşün.

Bu bir fetva vakası olduğu için bu meselede çok nakil yaptım. Bu nakillerin bazılarını da Molla Ali

Türkmânî'nin hattından naklettim. Ona güvenerek dayanıyorum. Çünkü onun sikâlığı sabittir. Allah

ona rah­met etsin.

«Bunlar olmadığı takdirde ilh...» Hiç haber alınmayan uzak bir yerde oldukları takdirde, amcası gibi

veli olacak bir hısımının unların ye-rine kabzetmesiyle hibe akdi tamam olur.

METİN

Bu çocuk eğer mümeyyiz ise, malın kazanılmasını anlıyorsa, babası hazır olsa dahi onun kendi

nefsi için kabzı geçerlidir ve hibe tamam olur. Müctebâ. Çünkü çocuk zarar ihtimali olmayan, sırf

menfaat olan şeyde baliğler gibidir. Hatta ona iş görmeyecek kör bir köle hibe edilmiş olsa, ki ona

menfaati olmadığı gibi külfette getirse, onun kabulü geçerli ol-maz. Eşbâh.

Ben derim ki: Bercendî isimli kitapta, «Babının huzurunda çocuğu yanında bulunduran kişinin ona

hibe edileni kabzetmesi hususunda fakihler arasında ihtilâf vardır. Bazı âlimler tarafından bu kabzın

caiz ol-madığı söylenmiştir. Doğru olan da ancak caiz olmasıdır.» denilmiştir.

Kûhistânî'nin açık ifadesi ise onun caizdir diyen görüşü tercih etti-ğini, gösteriyor. Kûhistânî bu

tercihi Fahrü'l-İslâm ve diğerlerine de isnad etmiştir. Ancak, Musannıfın Hülâsa adlı esere isnad

edip dayandı-ğını söylediği, Kûhistânî'nin tercihinin aksinedir. Yani bu kabzın caiz ol-mamasıdır. Şu



kadar var ki, Musannıfın, «vasi babasının huzurunda ol-sun» görüşü yukarıda geçen, «annesi ve bir

yabancı» ifadelerine bağla-nırsa Musannifin metni de caiz olduğu ihtimalini taşır.

Mümeyyiz çocuğun hibeyi kabulü geçerli olduğu gibi reddi de geçer-lidir. Sirâciye.

Sirâciye kitabında, «Çocuğun hasenatı kendisinedir. Anne ve baba-sına da ona dini terbiye

vermelerine karşılık ecir ve sevab vardır. Anne ve babasına çocuğa hibe edilen yenilecek bir şey ise

onu yemeleri mu-bahtır. Bazı âlimler de mubah olmadığını ylemişlerdir.» denilmiştir.

Sirâciye'nin bu sözleri, çocuğa hibe edilen yenilmeyecek bir şey ise anne ve babasına onu almanın

mubah olmadığını ifade etmektedir. An-cak ihtiyaç olması halinde mubahtır.

Çocuğun sünnetinde çocuğun yanına bırakılan hediyeler, eğer elbi-se ve oyuncak gibi çocuğa

uygun ise, çocuğundur. Fakat eğer hediye-ler çocuğa uygun değilse, bakılır: Eğer hediye eden

babanın akraba ve tanıdıklarından ise babasınındır. Annenin akraba ve tanıdıklarından ise

annenindir. Hediyeyi getiren ister, «Bu hediye çocuğundur» desin, ister demesin.

Fakat hediye eden kişi, «Ben bunu babaya veya anneye hediye et-tim» derse geçerli söz onundur.

Düğünde gelinin odasına getirilen hediyeler de bunun gibidir. Hü-lâsa.

Hülâsa'da şöyle denilir: «Çocuğuna veya talebesine elbise yapsa, sonra başkasına vermek istese,

veremez. Ancak elbiseyi yaptığı zaman, «Bu ariyettir» derse, başkasına verebilir.»

Müctebâ isimli kitapta da, «Giymekle elbiseye mâlik olunur. Ama yorgan, yastık gibi bir şeyi birisi

üstüne veya başının altına alsa, elbi-senin aksine bunlara mâlik olunmaz.» denilmiştir.

Hâniye'de şöyle denilir: «Sevgi bakımından bazı çocukların diğerle-rine tercih edilmesinin zararı

yoktur. Çünkü bu kalb işidir. Yine yapılan ihsanlarda da zarar vermeyi kasdetmiyoruz. Bazı

çocukların diğerlerine tercih edilmesinde bir mahzur yoktur. Ebû Yusuf'a göre, çocuklar eğer zarara

uğruyorlarsa o zaman aralarında eşit davranmak gerekir. Kıza da oğul gibi eşit şekilde verilmelidir.

Fetva da Ebû Yûsuf'un görüşü üze-rinedir. Ancak sağlıkta malın hepsinin bir çocuğa hibe edilmesi

caizdir. Fakat baba günahkâr olur.»

Yine Hâniye'de, «Çocuğun malından karşılıklı olsa bile, bir şeyin hi-be edilmesi caiz değildir. Çünkü

hibe başlangıçta teberrudur. Baba ço-cuğunun malını teberru edemez.» denilmiştir.

Yine Hâniye'de, «Çocuğa hibe edileni hibe eden kimsenin hibesinden dönmemesi için hâkim

satabilir.» denilir.

İZAH

«Annesi ilh...» Metindeki Musannıfın, «velev babasının huzurunda, sözü ile daha önce gecen,

«annesi ve ecnebi» ifadelerinin bağlanması caizdir.

«Reddi de geçerlidir ilh...» Çocuğun velisinin kabul etmemesinin hükmüne bakılsın. Acık olan

velinin reddinin geçerli olmamasıdır. Hatta velinin reddinden sonra çocuk kabul etmiş olsa, kabulü

geçerlidir. T.

«Çocuğa hibe edilen ilh...» Tatarhâniye'de, İmam Muhammed'den nassen şöyle denilir: «Anne ve

babanın çocuğa hediye edilen şeyden yemeleri mubahtır.»

Zahire kitabında da, «Buhara meşaylhinln ekserisi çocuğa hibe edi-len şeyden anne ve babanın

yemesinin mubah olmadığı görüşündedirler. Fetâvâyı Semerkand'da da, «Eğer çocuğa meyve

hediye edilirse, o mey-veden anne ve babasının da yemesi arzu edilirse, onların yemesi helâldir. Şu

kadarı var ki, hediyenin çocuğa yapılması, hediyenin küçük görül-mesi içindir.» denilmiştir.» denir.

Ben derim ki: Fetâvâyı Semerkand'ın sözü ile yukarıdaki görüşler arasında uygunlug hâsıl olur. Bu

da karinelerle ortaya çıkar. O görüşe göre burada yenilen bir şeyle yenilmeyen bir şey arasında fark

yoktur. Belki yenilmeyen bir şeyde bu daha açıktır. Düşün.

«İfade etmektedir ilh...» Bunun aslı Bahır sahibinindir. Minâh sahibi de ona tabi olmuştur.

«İhtiyaç olması halinde ilh...» Tatarhâniye'de şöyle denir: «Babası eğer çocuğunun malına

muhtaçsa bakılır: Eğer baba ile evlâdın ikisi de şehirde iseler, babası da fakirliğinden dolayı onun

malına muhtaçsa, çocuğun malından yiyebilir. Ama eğer şehir değil, bir sahrada iseler yenilecek

birşey olmadığından babası çocuğun malına muhtaç ise, ço-cuğun malını piyasadaki kıymeti ile

yer.»

«Söz onundur ilh...» Çünkü temlik eden odur.

«Gelin odasına ilh...» Yani hediye eden ya erkeğin veya kadının akrabalarındandır veya hediye



eden, «Ben bunu damada veya geline hedi-ye ediyorum» der. Tatarhâniye'de olduğu gibi.

Fetâvâ-yı Hayriye'de, düğünde diğerleri tarafından gönderilen he-diyeler karz hükmünde midir,

yoksa değil midir? diye sorulmuş ve şöy-le cevap verilmiştir: Bu meselede yaşadıkları bölgenin

örfü muteberdir. Örfe göre karşılıklı olarak gönderiliyorsa onun karşılığını aynen vermek gerekir.

Eğer misliyattan ise misli verilir, kıymet takdir edilen (kıymetli bir eşya ise) kıymeti verilir. Eğer örf

bunun aksine ise, yani onu karşılık beklemeden hibe yoluyla veriyorlarsa, onun hükmü de diğer

hükümleriyle birlikte hibe gibidir. O halde helak edilirse o hibe geri alınamaz. Çünkü bunda asıl

şudur: «Örfen maruf olan birşey, şartla maruf olan gibidir

Ben derim ki: Bizim memleketimizde örf ortaktır. Evet, bazı köylerde düğünde gönderileni karz

addederler. Hatta düğünlerde köyün katibini getirerek hediye edilenleri ve hediyeleri yazdırırlar.

Hediye edilen kişi de birisi düğün yaptığında deftere müracaat ederek onun hediye ettiği de-ğerde

birşey hediye eder.

«Çocuğuna ilh...» Eğer çocuğu küçükse, Büyük çocuğa gelince ona teslim etmek gerekir.

Câmiü'l-Fetâva'da da olduğu gibi. Talebeye gelince, o da büyükse büyük çocuk gibi, ona da teslim

etmek gerekir.

Hibe eden kişi hibesinden dönme hakkına sahihtir. Ama hibe ettiği kişi bir yabancı ise dönmek

tahrimen mekruhtur.

«Veremez ilh...» Sarihin, «veremez» sözünü bu kerahet üzerine hamletmek mümkündür. Sâyıhâni.

«Talebesine ilh...» Talebe meselesini, elbise ona verildikten sonra­ya farzedilir. Tatarhâniye'de, «Bir

kimse öğrencilerine bir şey almış olsa, öğrenci bunu ona onu geri vererek kaçsa, eğer aldığı sırada

ariyet ol-duğunu beyan etmişse, onu bir başkasına verebilir.» denilmiştir.

«Fetva da Ebû Yûsuf'un görüşü üzerinedir ilh...» Yâni Ebû Yûsuf'un görüşü ki kızla oğluna eşit

olarak vermek, İmam Muhammed'in sözü gibi erkeğe iki kıza bir vermekten daha efdaldir. Remli.

«Karşılıklı olsa bile ilh...» İmam Muhammed, babanın çocuğun ma-lından bir şeyi karşılıklı olarak

hibe etmesini caiz görmüştür. Nitekim gelecek babın sonunda bu husus zikredilecektir.

Bu hususta Mecmâ'da şöyle denilir: «İmam Muhammed, müsavi bir karşılıkla babanın küçük

çocuğunun malından birşey hibe etmesi caizdir demiştir.»

Müteferrikât konusunun hemen önünde açıklaması gelecektir.

Ebû Mutî'den kendisine, «Benim bağıma gir, üzüm al.» denilen kim-senin bağdan ne kadar üzüm

alabileceği sorulunca, «Bir tek saikım ala-bilir.» diye cevap vermiştir. İtabiyye'de, «Tercih edilen de

ancak budur» denilmiş, Ebulleys de, «Böyle bir durumda bir insanın doyabileceği ka-dar üzüm

alabilir» demiştir. Tatarhâniye.

Tatarhâniye'de, Tetirhme'den naklen, «Ömer Nesefi'ye şu sorulmuş-tur: Bir baba çocuklarına,

«Falan yerdeki arazimi alın, aranızda taksim edin» dese ve babanın maksadı da onlara temlik etmek

olsa, onlar araziyi aralarında taksim etseler ve taksim üzerinde anlaşsalar, babalarının bu sözü ile

mülkiyet onlara sabit olur mu. yoksa babanın onlara, «Ben bu araziyi size temlik ettim» veya tekrar

tekrar. «İfraz edilen hisseyi sa-na temlik ettim» demesi mi gerekir? Ömer Nesefî, «Babanın,

«Aranızda taksim edin» sözüyle mülkiyet sabit olun» demiştir. Bu mesele Hasan'dan da sorulunca,

o da, «Mülkiyet onlara aralarındaki taksimle sabit olur» demiştir» denilir.

Nasırî'nin, Tecnîs'inde, «Birisi küçük oğluna bir bina hibe etmiş olsa sonra da o bina ile diğer bir

bina almış olsa ikinci aldığı da küçük oğlunundur. Yalnız İmam Züfer buna muhalefet etmiştir. Eğer

oğluna bir miktar mal verse, oğlu o malda tasarrufta bulunsa, o mal temlike delâ-let edecek bir

kârine varsa çocuğun olur.» denilmiştir.

Fâkih'ten. «Bir kadın kocasının üzerinde kalan mehrini küçük oğlu-na hibe etse, baba da çocuğun

yerine kabul etse» diye sorulunca, «Ben bu meselede susuyorum» cevabını vererek, «Bununla

birlikte cevaz ihti-mali de vardır. Meselâ birisinin diğerinin yanında vedîa (emanet) olan kölesi olsa,

köle kaosa, kölenin sahibi onu emanetçinin oğluna hibe etse caizdir» demiştir.

Fakih'e mesele ikinci kez sorulunca da, «Caiz değildir» diye cevap vermiştir. Fakih İbulleys de,

«Biz. caiz olmadığına dair olan bu görüşü tu-tarız» demiştir.

İtabiyye'de, «Tercih edilen de, «caiz değildir» sözüdür» denilir. Tatarhâniye.

METİN

Küçük yaştaki, baliğ olmayan kadının kocası, zifaftan sonra kadına hibe edileni kabzetse, kadının



babası huzurda olsa bile, kocanın kabzı sağlam görüşe göre doğrudur. Çünkü kocası o anda onun

yerine kâim-dir. Babanın kabzı, kadının mümeyyiz olduğu halde kabzetmesi gibi ge-çerlidir.

Baliğ olan bir kadına yapılan hibenin kabzı kocasına değil bizzat kendisine aittir.

Küçük yaştaki kadına zifaftan önce edilen hibeyi kocasının kabzı geçerli değildir. Çünkü henüz

üzerinde velayeti yoktur.

İki kişi bir adama ortak oldukları bir binayı hibe etseler, sahihtir. Çünkü bunda şüyu (ortaklık)

yoktur. Bunun aksine bir kişi iki baliğ kim-seye bir binayı hibe etmiş olsa, taksimi kabul olan

birşeyde şüyu oldu-ğundan Ebû Hanîfe'ye göre sahih değildir. Fakat bir kişi iki kişiye bir bi-nadan

taksimi kabil olmayan bir odayı hibe etse ittifakla sahih olur.

Yukarıda. «İki baliğ kimse» diye sınırlamamızın hikmeti şudur: Eğer bir kimse bir binasını biri baliğ

diğeri baliğ olmayan iki kimseye hibe ederse, küçük olan büyüğünün yanında otursa veya biri

yük diğeri küçük iki oğluna hibe etse ittifakla caiz değildir.

Biz burada, «hibe» ile sınırladık. Çünkü iki kişiden birşeyi rehin al-mak kiralamak ittifakla caizdir.

Bir kimse on dirhemi iki fakire hibe veya tasadduk etse. geçerli olur. Çünkü fakire hibe etmek

sadakadır. Sadakadan maksat da yalnız Allah rızasıdır. Allah rızasında da şüyu (ortaklık) yoktur,

çünkü birdir.

Bir kimse on dirhemini iki zengine hibe veya tasadduk etse, geçerli değildir. Çünkü zengine sadaka

da vermiş olsa hibe sayılır. O halde şüyu olduğundan bu hibe geçerli değildir. Yani ona mâlik

olamaz Ne za-man ki; onu taksim eder, hisselerini ayrı ayrı teslim ederse, o zaman ge-çerli olur.

FER'Î MESELELER:

Birisi iki kişiye bir dirhem hibe etse, eğer hibe edilen dirhem sağ-lam para ise, hibesi de geçerlidir.

Eğer mağşuş (gümüş-bakır karışımı) ise geçerli olmaz. Çünkü bunun taksimi edilmesi mümkündür.

Taksim edi­lebilen dirhem ise mal hükmündedir.

Elinde iki dirhem olan birisi diğerine, «İki dirhemden birini sana hi-be ettim» veya «her iki dirhemin

de yarısını hibe ettim» dese, eğer dir-hemler eşit iseler hibe caiz değildir. Eğer muhtelif iseler o

zaman caizdir. Çünkü o halde taksimi kabil olmayan muşa (ortaklık) hükmündedir. Bun-dan dolayı

eğer o iki dirhemin üçte birini hibe etmiş olsa mutlaka caiz-dir.

Kendi binası ile komşusu arasındaki duvarını hibe etmesi caiz-dir. Bir binadan bir odayı hibe etmek

de caizdir. İşte bu delâlet ediyor ki, hibe eden kimsenin binasının tavanı hibe ettiği duvarın

üzerindedir. Binanın duvarları ile müşterek oluşu ve o binadan bir odanın hibe edil-mesi hibenin

sıhhatine engel değildir. Müçtebâ.

İZAH

«Binayı ilh...» Burada binadan maksat, taksimi kabil olmayan binadır.

«Bunun aksine ilh...» Yani bir kimsenin iki kimseye hibe etmesi. Hâmiş'te «Birisi bir adama iki

elbise yererek, «Bu ikisinden istediğin sa-na, diğeri de senin falan oğluna» dese, eğer baba ile oğlu

birbirlerinden ayrılmadan önce vermişse bu hibe caizdir. Ayrıldıktan sonra ise caiz değildir. Çünkü

ikisi de baliğdirler. Baba baliğ olan oğlunun yerine kabz-edemez» denilmiştir.

Birisinin diğeri üzerinde nakit bin kuruşu olsa, bin kuruş da geliri olsa ve «Ben ikisinden birisini

sana hibe ettim» dese, bu hibe caizdir. Ancak, beyan etmek, hibe edene, o öldükten sonra da

vârislerine aittir. Bezzâziyye.

«İki baliğ kimseye ilh...» Yani fakir olmayan iki baliğ kişiye. O zaman geçerli değildir. Ama eğer bu

iki kimse fakir olurlarsa, vermiş olduğu sadaka olacağından geçerlidir. İleride de gelecektir.

«Taksimi kabil olan ilh...» Kûhistânî'ye bakınız.

«İki baliğ kimse» diye sınırlamamız ilh...» Bahr'ın ifadesi böyledir. Musannif da Bahra tâbi olmuştur.

Bu ifadenin açık şekli ise, eğer hibe ettiği kişiler çocuk ve onun yanında iseler, İmameyn'e göre bu

hibe ca-izdir. Bezzâziyye'de de bu şekil hibenin caiz olduğuna delâlet edecek bir ifade vardır.

Ben derim ki: Uygun olan bu kaydın olmamasıdır. Zira hibe edilen kişilerin ikisi de baliğ veya her

ikisi de küçük olsalar veya biri büyük biri küçük olmuş olsa, Ebû Hanîfe'ye göre, hiçbir fark yoktur.

Çünkü İmam-ı Azam mutlak şekilde ifade etmiştir. O halde, onun mutlak zikret-mesi, her ikisi de

baliğ olsalar, her ikisi de küçük olsalar, veya biri bü-yük diğeri küçük olsa, aralarında bir fark

olmadığım ifade eder. Ancak, birinci veya ikinci meselede İmameyn Ebû Hanîfe'ye muhalefet

etmişler-dir. Remli.



«Küçük büyüğün yanında olsa ilh...» Bunun doğrusu, «Küçük hibe edenin yanında olsa»dır.

Nitekim Bahir ve diğer kitapların ifadesi de buna delâlet eder.

«İki oğluna ilh...» Hâniye'de şöyle denilir: «İki oğluna bir binayı hibe etse, oğullardan birisi küçük ve

babasının yanında olsa, bütün âlimlere göre bu hibe fasittir. Ama bunun aksine iki büyük oğluna

hibe ederek bi-nayı onlara teslim etse, hibe caiz olur. Zira hibe ve kabz vakitlerinde şüyu yoktur.

Ama hibe ettiğinde hibe ettiği oğullarından birisi küçük olursa, hibe ettiği en küçük çocuğuna hibe

ettiği hissede kabz anında şüyu imkânı vardır. Onun için de caiz değildir» Düşünülsün.

Bundan anlaşılıyor ki, bu açıklama İmameyn'in görüşü üzerinedir. İmam Ebû Hanîfe'ye göre ise,

hibenin fesadı bakımından baliğ olanlarla baliğ olmayanlar arasında bir fark yoktur. Onun içinde

hibe fasittir.

«Caiz değildir ilh...» Bunun hilesi ise, önce hibe ettiği binayı büyü-ğe teslim etmesi, sonra da

ikisine hibe etmesidir. Bezzâziyye.

Bezzâziyye'nin bu ifadesine göre, baba eğer iki baliğ olmayan ço-cuğuna hibe ederse, bunlardan

herhangi birisinin kabzetmede öncelik hakkı bulunmadığı için hibe geçerli olur. İki çocuğun

velisinin bir oldu-ğu durumlarda, onun kabzında şüyu bulunmadığı için kabzı geçerli olur. Bunu

Haniye'nin, «Benim şu binam küçük çocuklarıma» demesi geçer-sizdir. Çünkü bu hibedir.

Çocuklarını tek tek açıklayana kadar hibe bâ-tıl olur.» sözü de teyid eder.

Hâniye'nin bu sözü ifade ediyor ki, «Benim binam küçük çocukları-ma» dediğinde kimlere olduğunu

beyan ederse, geçerli olur.

Ankaravî'de, Bezzâziyye'den naklen şunu gördüm: «Bir küçük ile bir yüğe hibe edildiği zaman, o

hibenin geçerli olması için, hibe edilen bi-nayı önce büyüğe teslim ettikten sonra ikisine hibe

etmelidir.»

Hizâne'de geçen, «Bir kimsenin iki küçük çocuğuna bir binayı sada-ka olarak vermesi caiz değildir»

ifadesinin hükmü, bizim açıklamalarımı-za aykırı düşmez. Çünkü Hızâne'deki ifade metin ve

sertlerde olan ifa-delere zıttır. Sâyıhânî. Yâni, bir kimsenin tam velayet yetkisine sahip ol-duğu

birisine hibe etmesi halinde, hibe mücerret akitle tamam olur.

«İttifakla ilh...» Çünkü kabzda bir ayrılık yoktur.

«Sadakadır ilh...» Bizim bu babtan sonra metinde gelecek, «sada-ka da hibe gibidir» meselesine,

bakınız. Açıklama oradadır.

Muzmarat'da, «Eğer. «Bu binayı ikinize hibe ettim» dese. hibe edi-len kişilerin ikisi de fakir

olurlarsa, mezhep âlimlerinin icmaı ile hibe sahihtir.» denilmiştir. Tatarhâniye.

Şu kadarı var ki bundan sonra da şöyle denilmiştir: «Asıl'da bir bina-nın iki kişiye hibe edilmesi

caiz değildir. Sadaka da böyledir.» O halde onun, «Sadaka da böyledir» sözü, sadaka iki zengine

verilse hibe gibi-dir demektir. En açık olan bu meselede iki rivayet vardır.

Bahır'da şöyle denilir: «Önce zikrettiği fark Hidâye'de geçerli kabul edilmiştir.»

«İki zengine hibe veya tosadduk etse, ilh...» Bu Ebû Hanîfe'nin sö-züdür. İmam Muhammed ve Ebû

Yûsuf'a göre sadaka da caiz değildir. Ancak sadaka konusunda Ebû Hanîfe'den iki rivayet vardır.

Haniye.

«Mâlik olamaz ilh...» Yukarıda geçtiği gibi fetva verilen görüşe göre fasit hibe de kabzla temellük

edilir. İşte bu görüş bizim aşağıda tercih edildiğini belirttiğimiz görüşe binaendir.

«Eşit durumda iseler ilh.. » Yâni tartıda da, sağlamlıkta da eşit ise-ler.

«Caizdir ilh...» Bu görüş Hâniye'de olana zıttır. Zira Haniye de açık-lama şu sözün üzerine

verilmiştir: «İkisinin de yarısını sana hibe ettim.»

Haniye sahibi sonra da, «Hibe eden adam hibe ettiğine, «ikisinden birisini hibe ettim» dese, ister o

dirhemlerin ikisi şartı ve sağlamlıkta eşit, ister muhalif olsunlar, caiz değildir» demiştir.

«Üçte birini hibe etmiş olsa ilh...» Bu görüş ifade ediyor ki, Musan-nıfın yukarıda, «ikisinin yarısını

hibe ettim» sözünden maksat, ikisinden biri demektir. Yoksa her birinin ayrı ayrı yarısı demek

değildir. Yoksa o zaman, «iki dirhemin yarısı» sözü ile, «üçtebir» sözünün arasında şüyûda bir fark

yoktur. Ama Musannifin, «ikisinin yarısı» sözünü onlardan birisi olarak hamletsek yine geçerli

olmaz. Çünkü, «onlardan birisi» meç­hul bir ifadedir.

«Mutlaka ilh...» Yani o iki dirhem ister birbirlerine eşit, ister muha-lif olsunlar. Minâh.

«Duvarını hibe etmesi caizdir ilh...» Zahire'de. «Arsayı değil üze-rindeki binayı hibe etmek caizdir»



denilmiştir. Fetâvâ'da da, İmam Muhammed'den naklen, «Birisi tarladaki ekini hibe etmiş olsa. hibe

olu-nan şeyi biçip teslim edene kadar kabzı tamam olmaz. Satın almakta ise satıcı, sattığı şeyle

müşteriyi başbaşa bırakırsa, o, kabz olmuştur.» denilmiştir. Tatarhâniye'nin Müteferrikât bahsi. Biz

bunun benzerini Remlî'nin, Fusûleyn haşiyesinden naklen takdim etmiştik.

 

 

 

HİBEDEN RÜCÛ BABI

METİN

Hibe edenin, hibe edilen kişi hibeyi kabzettikten sonra hibeden rücû etmesi geçerlidir. Ancak bu da

rücûa engel olacak hallerin olmama-sıyla mümkündür. Kabzdan önce hibe tamamlanmadığından

rücû ge-çerli değildir.

Hibeden rücû etmek tahrimen mekruhtur. Bazı âlimler tarafından da tenzihen mekruhtu»

denilmiştir. Nihâye.

Hibe ettiği zaman rücû hakkını düşürse bile yine o hak ondan düş-mez. Haniye.

Cevâhir'de, «Hibedeki rücû hakkından ibra etmek geçerli değildir» denmiştir. O halde birisi

hibedeki rücû hakkından ötürü birşey üzerine sulh yapmış olsa, o sulh geçerlidir. Bu sulh bedeli de

hibenin ivazı (kar-şılığı) olur. Şu kadarı var ki. hibenin karşılığını konuşmak, akit yaparken şart

koşmaktır. İleride gelecektir ki, karşılığı şart koşmak akitte olur.

Hibeden dönmeye engel olan haller yedi tanedir.

Ziyâde-i Muttasıla: Hibe edilen malda, hibeden sonra fazlalık mey-dana gelse, bu hibeden dönmek

geçerli olmaz. Ancak bu fazlalığın ayn'a bitişik olması gerekir. Rücûdan önce bitişik olan ziyade zail

de olsa yi-ne dönemez. Meselâ çocuğun genç olması sonra yaşlanması gibi. Şu kadarı var ki,

Hâniye'de buna aykırı bir görüş vardır. Şöyle ki: Eğer o fazlalık giderse dönebilir. Kûhistânî de buna

dayanmıştır. Bu akılda tu-tulsun. Çünkü düşen bir daha dönmez. Meselâ hibe edilen toprakta

ya-pılan bina veya dikilen ağaç eğer yerin tamamına ziyade sayılırsa, hibe-den dönülmez. Eğer

hepsine ziyade sayılmazsa dönülür. Eğer bina veya ağaç toprağın yalnız bir parçasında ziyade

sayılırsa, yalnız o parçasından dönülemez. Zeylâî.

Muttasıl ziyade sayılan haller şöyle sayılabilir: Hibe edilen hay-van hibeden sonra etlense,

güzelleşse, eğer kumaş ise dikilse veya boyansa veya küçültülse ya da büyütülse veya sağır köle

ise hibeden son-ra duysa, ama ise görse, kâfir ise İslâm'a girse, hasta ise tedavi olsa ve yine hibe

edilen köle cinayet işlemişse hibeden sonra cinayetinin affı veya Kur'an'ı okuyamayan bir köleye

hibe edilen kişinin Kur'ân-ı Kerim'i okumayı ve yazıyı öğretmesi, Kur'ân-ı Kerim'e nokta ve hareke

koymayı öğretmesi ve hibe edilen şeyin bir şehirden bir şehire, meselâ Bağdat' tan Belh'e nakli

gibi. Bu saydıklarımızın herhangi birisi hibeden sonra hibeye mutasıl olursa, hibeden dönmeye

engel olur.

Bezzâziyye'de de, «Gebelik eğer hayvan ve cariyeden yararlanma-yı artırmışsa hibeden dönmeye

engeldir. Eğer gebelik onlara noksanlık getirmişse rücûa engel olmaz.» denilmiştir.

Eğer hibe edilen kimse ile hibe eden arasında, ziyade konusunda anlaşmazlık çıksa, meselâ; hibe

eden, «Bu ziyâde, mal bende iken var-dı» hibe edilen kimse de, «Hayır, bana geldikten sonra ziyade

meydana geldi» deseler, ziyade büyüme gibi kendiliğinden olan birşey ise o za-man söz hibe

edenindir. Ama yapılan binada dikiş ve boyada söz hibe olunan kişinindir. Haniye. Hâvî.

Bunun benzeri Muhit adlı eserde de vardır. Şu kadarı var ki, Muhit'te: «Eğer o süre içinde o bina

yapılmaz ise bu. hükmünden, istisna edilmiş-tir. Söz yine hibe edenin olur» denmiştir.

Muttasıl olmayan, ayrılabilecek bir ziyade hibeden dönmeye engel değildir. Meselâ, hibe edilen

cariyenin hibeden sonra doğurduğu çocuk veya kolu kesilen kölenin alacağı erş veya ağacın

üzerindeki meyve gibi şeyler. Bunlarda ziyadede değil, asılda rücû edilebilir. Ancak, doğum yapan

cariyenin çocuğu ondan müstağni olana kadar, cariyeden de dö-nülmez. Kûhistânî böyle

nakletmiştir. Bercendî de, diğerleri de bu son hükmün Ebû Yusuf'un görüşü olduğunu

nakletmişlerdir.

Hibe edilen cariye gebe kalsa, hibe eden, cariye doğurmadan hibe-den dönebilir mi? Sirâç adlı

kitapta, «dönülmez» denilmişken, Zeylâî ise, «dönülür» demiştir.

Cevhere'de, «Borcu bütün varlığını içine alan hasta bir kimse cariye-sini hibe etse ve ölse, cariye

ile cinsi temasta bulunmuş ise, tercih edi-len görüşe göre, ondan çocuğu ile birlikte dönülür»

denilmiştir.

İZAH

Hâmiş'te, «Hibe eden kişi ben dönme hakkımı düşürdüm dese, onun rücû hakkı düşmez»

denilmiştir. Bezzâziyye.

«İlerde gelecektir ilh...» Yani Müctebâ'dan. Remlî şöyle der: «Cevâhir'de olan Müctebâ'nın sözüne

dahil değildir. Çünkü Cevâhir'de, «Rücû> hakkından nassen sulh yapmak geçerlidir. O halde rücû



hakkında sulh. yapmak zımnen rücû hakkının düşmesini gerektirir. Kasten rücû hakkını düşürmek

ise bunun aksinedir. Çünkü çok şey vardır ki kasten sabit ol-madığı halde zımnen sabit olur. Bu,

mücerret bir hak olmadığı için buna karşılık (ivaz) olmak, rücûa engel değildir. Bu ifade de açıktır.

Müctebâ' da olan ise diğer bir meseledir» denilmiştir.

«Karşılığı şart koşmak ilh...» Bu şart koşma konusu ilerde gelecektir.

«Hibeden dönmeye mani olan ilh...» Bu bazı âlimlerin, «Rücûa hibe-deki ziyade engel olur. Bu

engeller, zel, mim, ayın, ha, ze, kaf, ve he harfleri ile başlayan yedi tanedir.

Remlî, «Babam allâme Şeyhülislâm Muhyiddin, bu rücûa engel olanı halleri şiir şeklinde şöyle

sıralamıştır: «Yedi şey, hibeden dönmeye en-gel olur. 1 - Muttasıl ziyâde, 2 - Ölüm, 3 - Karşılık

vermek, 4 - Hi-be edilen kişinin mülkünden çıkması, 5 - Hibe edilen cariye ise hibe olu-nan kişinin

evlenmesi, 6 - Hısımlık, 7 - Hibe edilen şeyin helak olması»-demiştir.

«Haller ilh...» Denilmesin ki engellerden birisi de fakirliktir. İleride geleceği gibi fakire yapılan

hibeden dönülmez. Çünkü o sadakadır. Şurunbulâliye.

«Zel, ziyadeye işaret eder ilh...» Musannıf, Zel'i ziyâde ile kayıtla-mıştır. Çünkü noksanlık, gebelik ve

kumaşın -ister hibe edilen tarafını marifetiyle olsun, ister olmasın- kesilmesi gibi hibeden dönmeye

engel, değildir. Bahır. Gebelik hakkında ilerde açıklama gelecektir.

«Anında birşey fazlalaşırsa ilh...» Bundan anlaşılıyor ki, hibe edilen şeyin fiyatının artması rücûa

engel değildir. Bahir.

«Kıymet ilh...» Bu kıymet kaydıyla yalnız ayn'ın kendisindeki ziyadeliğin engel olduğu

anlaşılmaktadır. Meselâ, çocuğun uzaması, hibe edi-len şeyin hatâen cinayet işlediği takdirde hibe

edilen kişinin onu fidye ile kurtarması gibi. Bahır. Bahsin tamamı Bahır'dadır.

«Genç olması sonra ihtiyarlaması ilh...» Bu ifadede bir görüş var-dır. Şöyle ki, İsticâbî'nin dediği

gibi bu engelin ortadan kalkması kâbilindendir. Kûhistânî'nin ifadesi ise şöyledir: «Engel olan

ziyâde ortadan kalkarsa rücû hakkı yeniden doğar. Meselâ bir kimse hibe edilen toprakta bina

yapsa, bina kaldığı sürece o arsanın hibesinden rücû edilemez. Fa-kat sonra binayı yıkarsa, rücû

hakkı yine avdet eder. Muhit ve diğer ki-taplarda olduğu gibi.»

Kûhistânî'nin ifadesinden anlaşılanın Nihâye adlı eserde olana ay-kırı olduğu zannedilir.

Nihâye'de, «Birşey ziyadeleştiği zaman ondan sonra rücû hakkı ar-tık avdet etmez.» denilmiştir.

Nihâye sahibi, bunu ziyadeleşme ve nok-sanlık bir arada olduğu haller için söylemiştir. Nitekim

bunu bizzat ken-disi açıklamıştır.

Ben derim ki: Tatarhâniye'de, «Eğer hibe edilen şeyde bir bina ziyadeleşmişse rücû hakkı yine

vardır. Zira dönmeye engel olan hal, ayn'ın kendisindeki ziyadeleşmedir. Hibe edilen toprakta

yapılan bina, topra-ğın kendisinde bir ziyadelik getirmiyor. Şemsü'l-Eimme Serâhsi'de yle

zikretmiştir» denilmiştir.

«Eğer sayılmazsa dönülür ilh...» Hâniye'de, «Bir kimse bir bina hibe etmiş olsa, hibe olunan kişi o

hibenin misafirhanesinde tandır veya mut-fak misali birşey yapmış olsa, hibe eden kişi hibesinden

dönebilir. Çün-kü böylesi yapmalar binaya ziyadelik değil noksanlık getirir.» denmiştir.

«Bir parçasında ilh...» Yani arsa büyük ise.

«Hasta ise tedavi etse ilh...» Hibe edilen köle veya hayvan hibe edildiğinde hasta ise, adam tedavi

ederek onu iyileştirmişse, hibe eden rücû edemez. Ama hibe edilenin yanında hastalansa da o

tedavi etse, bu rücû hakkına engel değildir. Bahir.

«Hibe edilen şeyin bir şehirden bir şehire ilh...» Zeylai şöyle der «Hibe edilen şeyi bir yerden bir

yere aktarsa ve onun kıymeti artsa, nakli halinde bir takım şeylere muhtaç ise, Müntekâ'da

zikredilmiştir ki, Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed'e göre ondan rücû hakkı düşer. Ebû Yûsuf'a göre

ise ondan rücû hakkı düşmez. Çünkü o ziyadeleşme hibe edilen şeyin ayn'ında olmamıştır. O halde

o fiatın artışı gibi olur. Burada Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed'in delilleri şudur: Dönülmesi, hibe

edilen kişinin kira bedeli ve naklindeki çektiği zahmetin ibtalini tazammun eder. Bu ise rücûa engel

olur. Kölenin nafakası ise bunun aksinedir. Çünkü kö-leye nafaka vermek bir menfaatin karşılığıdır.

Nakil masrafları ise karşı-lıksızdır.»

Ben derim ki: Serahsî'nin, Siyer-i Kebir şerhinde şöyle gördüm: «Hi-be edilen şey dâru'l-harbte ise,

hibe edilen kişi onu dâru'l-harbten çıkar-sa, hibe eden kişi artık ondan rücû edemez. Çünkü hibe

olunan şeyde hibe edilen kişinin çabası ile bir ziyadeleşme olmuştur. Eğer onu çıkart-masaydı o

helak olacaktı. Onu oradan çıkartmakla onu helâktan koru-muştur.»



Şu kadarı var ki bunu şu surette zikretmiştir: «Bir kimse bir eşyasını terketse ve «Bunu kim alırsa

onundur» dese, bunu doksan dokuzuncuda zikretmiştir.

«Bezzâziyye'de ün...» Ben derim ki, Bezzâziyye'de zikredilen Hülâsa adlı eserde de kesin bir şekilde

zikredilmiştir.

«Noksanlık getirmişse ilh...» Hidâye'de şöyle denilir: «Cariyeler bu meselede muhteliftirler.

Cariyelerden bazıları gebe kaldıkları zaman ren-gi sararır, bacakları incelir. Bu gebelik onda

noksanlık sayılır ve hibe edenin rücûuna engel olmaz.»

Hidâye'nin bu sözünü, «Eğer, cariyenin gebeliği hibe edilen kişiden değilse» şeklinde anlamak

uygundur. Eğer o gebelik hibe edilen kişiden ise o zaman rücû hakkı bulunmaz. Çünkü cariyeye

hibe edilen kişiden gebe kalması ile öyle bir vasıf sabit olmuştur ki o vasfın zail olması mümkün

değildir. Çünkü o cariye o halde hibe edilen kişi ile evlenmiş ve ümmü'l-veled olmuştur. Hibe edilen

kişiden bilfiil doğum yapması gibi.

Bu meseleyi müteahhirûnden bazıları da fıkhen zikretmişlerdir. Yine müteahhirûn hibe edilen kişi,

hibe olunan köle ile mudebber anlaşması yap-sa, (yani, «ben öldükten sonra hürsün» dese) ondan

rücû hakkı kesilir demişlerdir. T.

«Doğurduğu çocuk ilh...» Bu çocuk ister nikâhtan, ister zinadan ol-sun. Bezzâziyye.

«Ebû Yusuf'un görüşü ilh...» Ben derim ki, Haniye. Ebû Yusuf'un görüşünün aksine dayanmıştır.

Zira o, «Eğer hibe edilen câriye doğurur-sa, hibe eden kişi derhal cariyenin hibesinden rücû

edebilir» demiştir. Ebû Yusuf ise, «Çocuk annesiz yaşayabilecek duruma geldiği zaman ço-cuktan

değil cariyeden rücû edebilir.» demiştir.

Biz gebelik meselesini ilk bahsinin başında Musannıfın, «Çocuk an-nesine tâbi olur.» görüşü

üzerine yazdık. Oraya bakınız.

«Câriye gebe kalırsa ilh...» Yukarıda geçtiği gibi, gebelik hayrı ziyadeleştirirse rücûa engel olur.

Noksanlık getirirse rücûa engel olmaz. Bu-nunla yukarıda geçen arasında tevafuk edilsin. Sâyıhânî.

«Doğurmadan ilh...» Bundan anlaşılan, eğer doğurursa, rücû hakkı, bina söküldüğünde arsanın

hibesinden rücû hakkı sabit olduğu gibi, bun-da da sabit olur.

«Zeylâî ise, «dönülür» demiştir ilh...» Çünkü gebelik noksanlık geti-rir. Nehir'den naklen

yâru'l-Ayb babında geçti ki gebelik hayvanlarda değil cariyelerde ayıp sayılır.

FER'Î MESELELER:

Hastalığında birşey hibe etmiş olsa, teslim etmeden ölse, hibe bâ-tıl olur. Çünkü eğer vasiyet olmuş

olsa idi, onda sülüse (üçte bir) itibar edilirdi. O halde o gerçekten hibe olmuş olur ki hibenin

tamamlanması da ancak kabzla olur.

Hasta bir kimse bir malı olmadığı halde kölesini hibe etse, sonra ölse, öldüğünde hibe edilen kişi,

hibe olunan köleyi satsa, onun satışı bozulmaz. Yalnız hibe olunan kişi kölenin üçte ikisine zamin

olur. Eğer onu azad etmiş olsa, hibe eden kişide borçlu olduğu halde başka malı da yoksa, eğer o

azad etme hibe edenin ölümünden önce ise caiz olur. Ölümünden sonra ise, caiz olmaz. Çünkü

hastalıkta azad vasiyet sayı-lır. Borç olduğu sürece vasiyet ancak borcun dışında kalanda

geçerli-dir. Hasta olan adam, kölesini kendisi ölümünden önce azad etse ve ölse, kölenin azadı

caizdir. Çünkü öldüğü evin mülkü yoktur. Bezzâziyye.

Ben Molla Ali Sağir'in, Mecmâ adlı eserinde kendi el yazısıyla, Ceşâhirü'l-Fetâvâ'dan naklinde şunu

gördüm: «Ebû Hanîfe hacda iken Kû-fe'de bir devir meselesi vâki oldu. Her fırka bir çeşit konuştu.

Ebû Hanî-fe döndüğünde bu devir meselesini ona sordular. Ebû Hanîfe hiç düşün-meden ve hiçbir

rivayet nakletmeden, «O dönen hisseyi attığınız zaman mesele doğrulur.» dedi. Bunun örneği

şudur: Bir ölüm hastası, diğer bir ölüm hastasına bir köle hibe ederek ona teslim etse, sonra o da

köleyi yine kendisine hibe edene hibe ederek teslim etse, sonra ikisi beraber ölmüş olsalar, ikisinin

de o köleden başka malları olursa, bu hibelerin yalnız üçte biri geçerli olduğu için mesele de devr

olur. Ta ki devre döner. Birşey artana kadar döner. Malda artış olduğu zaman üçte birde de artar.

Üçte birde arttığı zaman ona dönende de artar. Ona dönende arttığı zaman üçte birde yine artış

olur. Sonra bu böyle devam eder. O zaman bunun hesabını düzeltmeye ihtiyaç vardır. Hesabı

düzeltmenin yolu ise, üç, üçte biri olan bir rakamı bulmaktır. Ki en az üç tane üçte bir olan rakam da

dokuzdur. O zaman diyebilirsin ki, hibe bu dokuzdan üçünde geçerli olur. İşte bu üçten bir hisse ilk

hibe eden kimseye verilir.

«İşte bu hisse ortağa dönen hissedir. Bu, meselenin aslından düşü-rüldüğü zaman sekiz kalır. Bu



sekizden de mesele çözülmüş olur. İşte Ebû Hanîfe'ye ait, «payı atınız ki mesele geçerli olsun.»

sözünün manası budur. O zaman hibe, sekizde üçünde geçerli olur. Üçüncü hibe de yal-nız bir

hissede olur. O halde birinci hibe eden kimseye dokuzda altısı düşer. Bizim çözdüğümüz iki katıdır.

Biz ikinci hibeyi de verdiğimizin üç-te birinde tashih ettik. Sabit oldu ki, bu meselenin tashihi ortada

dö-nen sehimin İslahı ile olur. Bazı âlimler de döneni terk et havada dönsün demişlerdir.» Özetle.

İmam Muhammed'den de bu meselede bir nakil vardır.

«Bir kimse cariye ile cinsi temasta bulunmuşsa ilh...» Hibe edilenle veya başkası ile cinsi temasta

bulunmuş ise, onu ölen kimsenin alacaklı-larının ukr'u ile birlikte geri verir.

METİN

Mim harfi hibe akdi yapanlardan birisinin ölümüne (mevt) işaret eder. Yani hibe ederek teslim

ettikten sonra taraflardan birisi ölürse, hi-beden dönülemez. Eğer teslim etmeden ölürse, hibe bâtıl

olur.

Taraflar kabzın, ölümden önce veya sonra yapıldığı konusunda ihti-lâf etseler, hibe edilen şey

vârisin elinde ise, geçerli olan vârisin sözüdür.

Musannıf, ölümle düşen görevleri şiir şeklinde şöyle ifade etmiş-tir: «Kefaret, diyet ve haraç düşer.

İki ortaktan birisi zengin olduğu hal-de köleyi azat etmiş olsa, ortağının hissesini tazmin etmesi

gerekli iken,, öldüğü takdirde o tazminat düşer. Bunun gibi nafakalar ve hibeden rücû hakkı da

düşer. Bunların tümünün hükmü ölümle düşer.»

Ayn harfi ivaza (karşılık) işaret eder. Yani hibede karşılık olursa, hi-beden rücû hakkı düşer. Şu

şartla ki, hibe edilen kişi, karşılığı verdiği vakit bunun hibenin karşılığı olduğunu ifade edecek bir

lâfzı zikretmeli-dir. O halde hibe edilen kişi hibe edene, «Bu senin hibenin karşılığıdır» veya «Bu

senin hibenin reddidir veya karşılığıdır.» demiş olsa, hibe eden kişi de onu kabzetse, hibeden rücû

hakkı düşer.

Eğer hibe edilen kişi hibe ederse birşey verdiğinde, «Bu hibenin karşılığıdır» demese, iki taraf da

hibesinden dönebilir. İşte bunun içindir ki, kabz, ifraz ve şüyû'nun bulunmaması gibi hibenin

şartları verilen ivaz için de şarttır. Hibenin karşılığı olarak verilen şey onun cinsinden olsa veya

ondan az olsa bile böyledir.

Metnin bazı nüshalarında, «hibe» yerine, «akit» kelimesi konulmuş-tur. Bu yanlıştır.

Babanın çocuğa hibe edilen şeyin karşılığında çocuğun malından bir şey vermesi caiz olmaz.

Ticaretle izinli köleye, birşey hibe edilmiş olsa, o da sonra onun karşılığında birşey vermiş olsa, her

iki tarafın da rücu hakkı vardır. Bahır.

Bir hıristiyan tarafından müslüman bir kişiye bir şey hibe edilmiş olsa, onun hibesi karşılığında

müslüman ona şarap veya domuz vermiş olsa, geçerli değildir. Zira müslüman domuz ve şaraba

mâlik olmadığı gibi onları başkasına temliki de geçerli değildir. Bahır.

Karşılık yapan şeyin hibe edilen malın bir bölümü şeklinde olma-ması şarttır. O halde hibe edilen

bir şeyin bazısı geri kalan kısma kar-şılık hibe edene verilmiş olsa geçerli değildir. Hibe eden kişi

geri kalan kısımdan da rücû edebilir.

Fakat hibe edilen iki ayrı şey ise, birini diğerinin karşılığı olarak hi-be edene vermek, eğer o iki şey

iki ayrı akitle hibe edilmişse, geçerli olur. Eeğer ikisi bir akitle hibe edilmişse o karşılık geçerli

değildir. Zira akitlerin ayrı olması ayn'ın değişik olması gibidir.

Hibe ve hibeden rücûda dirhemlerin ayn'ının kâim, mevcut olması ge-rekir. Müctebâ.

Buğdayın ununun, buğdayın karşılığı olarak verilmesi geçerlidir. Ya-ni birisi diğerine bir miktar

buğday hibe etse, hibe edilen kişi hibe ola-rak aldığı buğdayı un haline getirdikten sonra hibe

edene vermiş olsa, geçerlidir. Çünkü buğday öğütüldükten sonra vasfı değişmiştir.

Bunun gibi, bir kimse hibe edilen kumaşın bir kısmını boyayıp hibe-nin karşılığı olarak vermiş olsa

veya hibe edilen kavutun (kavrulmuş un) bir kısmıyağla karıştırarak verse, geçerli olur. Haniye.

İZAH

«Mim ilh...» Hibe eden veya edilenden birisinin dinden çıkmasından dolayı Dârü'l-harbe iltihakına

hükmedilse bakılır. Hibe edilen kişi ölse, mülkiyet varislerine intikal ettiğinden hibe eden kişinin

rüçû hakkı dü-şer. Eğer hibe eden ölürse, seri nass ancak rücû hakkını hibe edene tanıdığından

varis de hibe eden olmadığına göre hibeden rücû hakkı yine düşer. Dürer.

Ben derim ki: Açıklamaya göre hibe eden kişi, dinden çıksa ve onun darü'l-harbe sığınmasına



hükmedilmiş olsa. hüküm yine böyledir, yani hibeden rücû hakkı düşer. Bu konuda acık bir nakle

başvurulması gerekir.

«İhtilâf etseler ilh..» Yani hibe edeple .hibe edilen kişi değil, ifade tarzı her ne kadar bunu hatıra

getiriyorsa da bu kayıt şart değildir. Me-selâ hibe edenin varisi, hibe edilen kişiye, «Sen o köleyi

onun hayatın-da kabzetmedin, sen onu ölümünden sonra kabzettin» dese, hibe edilen kişi de, «Ben

onu hayatında kabzettim» dese, köle vârisin elinde ise. T.

«Söz vârisindir ilh...» Zira kabız o anda bitmiştir. Miras ise, kabız-dan öncedir. Bu yüzden söz

vârisindir. Bahır.

«Kefaret ilh...» Kefaretin çeşitleri yani oruç, yemin, zihâr, hatâen cinayet kefaretlerinin tümü,

adamın ölümü ile düşer. Ama eğer öldüğün-de bu kefaretlerden herhangi birisi ile mükellef ise ve

mükellef bulun-duğu kefareti vârislerine vasiyet ederse o zaman düşmez.

Haraç verenin ölümüyle ondaki haraç verme mükellefiyeti düşer.

«Diyet ilh...» Bir kimsenin üzerinde bir diyet borcu varsa, vermeden ölürse, bu diyet ondan düşer.

«Nafakalar ilh...» Nafakalar eğer hâkimin emri ile değilse düşer.

«Ayn harfi ivaz'ı gösterir ilh...» Birisi diğerine köle hibe ettiğinde onun da karşılığında kumaş

vermesini şart kılarsa bakılır: Eğer aynı mec-liste trampa ederlerse caizdir. Eğer aynı mecliste

trampa edilmezse caiz değildir. Haniye.

«Rücû hakkı düşer ilh...» Nafakalar eğer hâkimin emri ile değilse düşer.

«Ayn harfi ivaz'ı gösterir ilh...» Birisi diğerine köle hibe ettiğinde onun da karşılığında kumaş

vermesini şart kılarsa bakılır: Eğer aynı mec-liste trampa ederlerse caizdir. Eğer aynı mecliste

trampa edilmezse caiz değildir. Haniye.

«Rücû hakkı düşer ilh...» Yani hem hibe edenin, hem de hibenin karşılığını verenin rücû hakları

düşer. Ankaravî'de olduğu gibi. Sarihin ifa-desi de buna işaret eder. Sâyıhânî.

Hâmiş'te şöyle denilir: «Kadın, kendisini bir veya iki talâkla boşayan kocası ile iddet bittikten sonra

evlenmeyi isterse, onu boşayan koca, «Benim sana borcum olan eski mehrini hibe edersen

evlenirim» dese, kadın da bu alacağı mihri onunla evlenme karşılığı olarak hibe etse, sonra erkek

onunla evlenmese, fakihler, «Erkek ister onunla evlensin, ister evlenmesin o mehrin hibesi geçerli

değildir, mehir onun üzerinde yine borç olarak kalır. Zira kadın mehrini nikâh karşılığı kılmıştır.

Nikâhın karşılığı olan malı vermek kadına değil, erkeğe aitir.» demişlerdir.» Haniye. Fetâvâ-yı

Hayriye'de bununla fetva verilmiştir.

«İki taraf da ilh...» Zira mutlak temlik başlangıçta temlik ihtimali taşıdığı gibi, karşılık için temlik

ihtimalini de, taşır. O halde rücû hakkı şüphe ile ibtal edilemez. Mustasfâ.

«Hibesinden rücû edebilir ilh...» Bu bahiste bir söz vardır, o da şu-

dur: Bilinen asıl, ifade edilen gibidir. Nitekim bu Kâfî adlı eserde belirtilmistir. Halkın örfünde ise,

hibe edilen kişi hibe edene birşey verirse, bundan hibenin karşılığı anlaşılır. Utandığından bu senin

hibenin karşılığıdır diyemez. O halde uygun olan bedeli zikretmese bile böyle bir hibeden

dönülmesidir.

Hâniye'de şöyle denilir: «Bir kimse karısına hediyeler gönderse, karısı da onun karşılığında

birşeyler gönderse, zifaf yapsalar, sonra ayrılsalar, erkek gönderdiklerinin ariyet olduğunu iddia

ederek geri almayı istese, kadın da karşılık olarak verdiğini geri almak istese, burada eşya

hakkında makbul olan kocanın sözüdür. Çünkü koca temliki inkâr etmiştir. Kadın da ancak

gönderdiklerini hibenin karşılığı zannettiğinden o da gönderdiklerini alabilir. Kocanın yaptığı hibe

olmadığı gibi, kadının gönderdikleri de ivaz olmaz. Her iki taraf da karşılıklı göndermiş oldukları

eş-yayı alabilirler. Ebûbekir İskâf'da, «Kadın gönderdiği zaman açıkça Kocanın gönderdiklerinin

karşılığı olduğunu söylese bile gönderdiklerini geri alabilir. Fakat kadın bunu açıkça ylemezse

bakılır: Eğer gönderdiğinde ivaza niyet etmişse kadının niyeti bâtıl ve gönderdiği hibe olur. Bu

meselede ihtilâf olduğu açıktır» demiştir. Yakûbiye.

«Az olsa bile ilh...» Yani gönderdiği ivaz, hibeden az olsa bile. Çünkü ivaz gerçekte hibenin bedeli

değildir. Eğer hibe edilenin gerçekten bedeli olmuş olsa, o zaman ribâ olması ihtimali olurdu.

«Karşılığında ilh...» Eğer çocuğa hibe edilene karşılık babası çocuğun malından verirse, bu karşılık

bâtıl olduğundan hibe eden kişi hissesinden rücû' edebilir. Bezzâziyye.

«Çocuğun malından ilh...» Baba çocuğa yapılan hibenin karşılığını kendi malından verirse bu



geçerli olur. Çünkü ilerde yabancı birinin hi-beye karşılık birşey vermesinin geçerli olduğu meselesi

gelecektir. Sâyıhânî.

«Rücû hakkı ilh...» Çünkü ticaretle izinli köle birşey hibe etme hak-kına mâlik değildir. O halde onun

karşılık vermesi geçerli olmaz.

«Bahir ilh...» Zira ticaretle izinli köle başlangıçta nasıl hibe etme-ye mâlik değilse, sonra da hibenin

karşılığını vermeye mâlik değildir. Sâyıhânî.

«Hibe ilh...» Birisine dirhemler hibe edildiğinde o dirhemlerin aynının verilmesi gerekir. Eğer onu

başkasıyla değiştirirse hibeden yüz çe-virmiş olur. Ama hibe ettiği dirhemlerden başkasını teslim

etse, yeni bir hibe olur. Hibe edilen kişi onu kabzetse, dirhemler cinsinden veya başka bir cinsten

karşılık vermiş olsa, o zaman rücû hakkı düşer. Bu meselede dinarlar da dirhemler gibidir. T.

«Rücûda ilh...» Yani hibe eden kişinin rücû hakkı yoktur. Ancak, hi-be ettiği dirhemler bizzat

mevcutsa rücû edebilir. Fakat hibe edilen kişi, hibe edilen dirhemleri sarfetmişse bu rücûa engel

olur. T.

«Öğütüldükten sonra ilh...» Yani buğday öğütüldükten sonra o buğ-dayın aynı veya bir bölümüdür

denilemez.

«Verse ilh...» Yani bir bölümü hibeye ivaz kılsa geçerli olur. Çün-kü boyamak veya yağlamakla bir

ziyadelik meydana gelmiştir. Sanki boyanın kumaş veya yağla karıştırılan kavut başka bir şey olur.

METİN

Bir kimseye iki cariye hibe edilmiş olsa, o cariyelerden birisinin ço-cuğu olmuş olsa, hibe edilen

kişi de cariyeden olan çocuğu hibe karşılığı hibe edene verse, eğer çocuk hibeden sonra olmuşsa

artık o cariyelerin hibesinden dönülmez, karşılık da geçerli olur.

Hibe olunan bir şeyin karşılığında, hibe edilen kişi değil bir yaban-cı birşey vermiş olsa, muhâlea

bedeli gibi -artık hibe edenin rücû etme hakkı düşer. Bu, yabancı hibe karşılığını hibe edilen kişinin

izni olma-dan vermiş olsa dayledir.

Karşılığı veren yabancı, velev hibe edilenin emri ile olsa da hibe karşılığı verdiğini rücû ederek

alamaz. Ama hibe edilen kişi yabancıya, «Ben zaminim. Benim yerime ver» dese ve o da verse, o

zaman rücû hakkı vardır. Çünkü hibenin karşılığını vermesi, üzerine vacib değildir.

Fakat bir yabancı borcunu ödediği takdirde, ödeyen kimse öde-diği parayı borçludan alır. Bunda

asıl, kendisinden ötürü insanların hap-sedildiği ve ödettirildiği herhangi bir şeyin ödenmesini

emreden kişi emri ile zımanı şart koşmasa dahi ödeyenin kendisine rücû edeceğini isbat etmiştir.

Fakat kendisinden ötürü insanların hapsedilmediği veya sürekli taleb edilmediği birşev için rücû

hakkı yoktur. Hibe gibi. Ancak, «Ben zaminim» diyerek, sımanı şart koşarsa, ödeyen o kimse geri

alabilir.

O halde borçlu, bir diğerine, «Borcumu öde» dese, o da ödemese, «Ben zaminim» demese dahi,

borcu ödeyen kişi rücû eder, parasını alır. Çünkü borcun edası borçlunun üzerine vacibtir. Şu

kadar var ki, yazdığı-mız asıldan, «Bir kimse bir diğerine, «Binamın yapılmasına yardım et» de-se

veya esir, bir kimseye, «Beni satın al» demiş olsa, bu her iki durum-da da rücû etmeyi şart koşmasa

dahi, rücû edip parasını alma hakkına sahiptir.» meselesi istisna edilir. Hâniye'nin kefalet bahsi.

Halbuki o adam bu her iki şeyde de hapsedilemez ve taleb edilemez ve sıkıştırılamaz.

Hibe edilen şeyin yarısı üzerinde hak iddia edilirse, o zaman ivazı veren kimse de ıvazın yarısı ile

rücû eder. Ama eğer ivazın yarısına müs-tahak çıkarsa geri kalanı reddetmedikçe hibe eden kişi

hibesinden rücû edemez. Çünkü ivaz kılınan şeyin yarısını başlangıçta ivaz etmiş olsaydı geçerli

olurdu. Öyleyse devamı da geçerli olur. Şu kadarı var ki' burada hibe eden ivazı teslim edip

etmemekte muhayyerdir. Buradaki ivazdan maksat da hibede şart koşulmayan ivazdır. Ama eğer

hibe edilirken kar-şılık vermesi şart koşulursa, ileride geleceği gibi, bu hibe değil mübadele olur. O

halde ivaz hibe üzerine tahsis edilir. Hibenin hak ileri sürülen ivazın karşılığı olan kısmından rücû

edebilir. Nihâye.

Nasıl ki, ivazın hepsi başkasının hakkı olmuş olsa, eğer hibe ettiği şey helak olmamış, mevcut ise

hibenin hepsinden dönebilir. Ama ivazın hepsi istihkak edilmiş olmakla birlikte hibe edilen şey

muttasıl bir ar-tışla ziyadeleşse, dönemez. Hülâsa.

Eğer hibenin tamamı bir başkasının istihkakı çıkarsa, hibe edilen ki-şi, hibenin karşılığında verdiği

ivazı eğer mevcut ise geri alabilir. Ama eğer ivaz helak olmuş ise, mislî birşeyse mislini, kıyemî

birşeyse kıy-metini alır. Gaye.



Eğer hibenin yarısına ivaz verilmiş ise, hibe edilen kişi karşılığını al-madığı kısmından döner. Bu

dönüşte, şüyu da zarar vermez. Çünkü son-radan olmuştur.

Uyarı: Müctebâ da şöyle nakledilmiştir: «Eğer hibe aklinde şart koşulmuşsa ivaz hibeden dönmeye

engel olur. Meselâ, «Ben bu koyunu sa-na veriyorum sen de karşılığında koyun vereceksin»

denilirse. Eğer akit-te böyle bir şart koşulmadan hibe yapılmışsa, daha sonra ivaz verilmiş ise,

hibeden dönemez.»

Bu meseleyi Müctebâ dışında açıkça söyleyeni görmedim. Mezhebin türlü kitaplarında ivazdan

hibede şart kılınması mutlak olarak zikredil-miştir. Nitekim daha önce geçmişti.

İZAH

«Rücû ederek alamaz ilh...» Yani ivaz veren kişi karşılığı verdikten sonra hibe edilen kişinin ortağı

bile olsa, ister onun izniyle, ister izinsiz versin, rücû hakkı yoktur. Zira karşılık vermek hibe edilenin

üzerine vacib değildir. Nasıl ki birisi diğerine, «Teberru ver» demiş olsa, teberru veren adam

verdikten sonra rücû edip teberruluyu emreden kişiden ala-madığı gibi. Ancak gerek hibenin

karşılığında, gerekse teberru eden adam hibe edilen kişi veya teberru'yu emreden kişi, «Sen ver,

ben zaminim» derse, o zaman her iki durumda da döner, verdiğini alır. Ama borçlu bu-nun

aksinedir. Meselâ borçlu kimse birisine, «Benim borçlarımı öde» derse, o adam ödedikten sonra,

borçlu olan, «Sen öde, zaminim» demese bile, ödedikten sonra, döner borçludan alır. Zira borcu

ödemesi borçlu­nun üzerine vacibtir. Minâh.

«İvazın yansı ile rücû eder ilh...» Cevhere'de şöyle denilmiştir: «Bu hibe, taksimi kabil olmayan

şeyden ise rücû edebilir. Ama eğer hibe edilen şeyin bazısı başkasının hakkı çıktığında, eğer

taksimi kabil ise, hi-be geri kalan kısımda da bâtıl olur. O zaman hibe edilen kişi ivazın hep-sini

alır.»

Zira anlaşıyor ki hibe edilen kişi hibeden başkasının istihkakı çı-kan kısma mâlik olmamıştır. O

halde hibenin aslı ibtal edilir. Çünkü hi-be taksimi kabil olan müşâda yapılmıştır.

«Ama eğer ivazın yarısına müstehak olursa ilh...» Hibe eden kişi hi-benin yarısı ile rücû edemez.

Çünkü ivazın kalan kısmı hibenin hepsinin karşılığıdır. Zira başlangıçla da kalan kısım hibeye ivaz

olarak verseydi uygun olurdu. Ancak burada hibe eden kişi muhayyerdir. Çünkü hibenin yarısının

karşılığında ivaz vermek onun rücû hakkını düşürmez. Ancak iva-zın hepsini ona teslim etmekle

rücû hakkı düşer. O da binanın tam karşı-lığını teslim etmediğinden onun geri alma hakkı vardır.

«Muhayyerdir ilh...» Çünkü ivazı teslim etmemiştir.

«Şart koşulmayan ivaz ilh...» Yani hibe ettiği zaman karşılığı şart koşmadığı ivazdır.

«Eğer hibenin yarısına ivaz verilmiş olsa ilh...» Veya hibenin bazısı-nın karşılığında ivaz vermiş

olsa. Meselâ hibe bin dirhem ise, bunun kar-şılığında bir dirhem varsa, o zaman bu vermiş olduğu

ivaz bir dirhem kar-şılığında hibe aktini feshetmektir. Hibe, eden kişi geri kalan kısımdan dö-nebilir.

Müştemilâtı olan bir binanın hibesinin karşılığında bir oda ver-miş olsa, hüküm yine böyledir.

Bezzâziyye.

«Şüyu da zarar vermez ilh...» Yani yarısından dönmekle meydana gelen şüyu (ortaklık) da zarar

vermez. Bu meseleyi açıklıklayleyeni görmedim. Bunu söyleyen Minâh sahibidir.

Ben diyorum ki: Bu mesele, Gâyetü'l-Beyân adlı eserde açık olarak zikredilmiştir. Gâyetü'l-Beyân'ın

ifadesi şöyledir: «Bizim ashabımız, «Hi-bede hibe eden kimsenin hibeden dönme hakkını düşüren

ivaz, hibe ak-dinde şart koşulan ivazdır. Ama hibe aktinden sonra hibe edilen kişi onun karşılığını

verirse, hibe eden kişinin yaptığı hibeden rücû hakkı düş-mez. Çünkü yapılan ivaz, hibe edilen kişi

üzerinde bir hak değildir. An-cak o, o karşılığı hibe edenin rücû hakkını düşürmek için vermiştir. O

halde onun verdiği ivaz, başlangıçta bir hibedir. Ama hibe akdinde şart koşulan ivaz bunun gibi

değildir. Çünkü akitte şart koşulan ivaz, hibe-nin hükmünü satım akdi hükmüne çevirir. Hatta o

zaman hibe eden ki-şi şuf'a (ön alım) hakkı ve ayıpla sebebiyle geri verme haklarına sahihtir»

demişlerdir. Bu duruma göre, hibe aktinde şart koşulan ivaz doğrudan hibe edilenin karşılığından

yine ashabımız, «ivazda hibedeki şartlardan kabz ve şüyû'un bulunmaması gibi şartların verilen

ivazda da geçerli olması gerekir. Çünkü o ivaz hibedir. Şerhü'l-Akta'da böyledir.» demiş-lerdir.»

Tuhfe'de de, «Hibe aktinden sonraki ivaz, rücû hakkının düşürülme-si içindir. Akit başlangıçta, ne

de sonuçta ivazlı akit anlamını taşımaz. Ancak hibe aktinden sonra verilen ivaz^ hibe edilen kişinin,

«Şu senin hibenin karşılığıdır.» demesiyle yapılan hibe ivaz olur. Bu ivaz da eğer kabzolunursa,

hibeyi ibtal eden veya geçerli kılan şartlarla hibe olur. Ama akitten sonra ivaz verirken, «Bu hibenin

karşılığıdır» demezse, o zaman başlangıçta hibe olur ki, bu durumda her ikisi de hibelerinden



dö-nebilirler.» denilmiştir. Kısaltarak alınmıştır.

Tuhfe'den yapılan bu nakilden anlaşılan, bunların ikisi ya iki görüş ya iki rivayettir. Birincisi rücû

hakkını ortadan kaldıran ivazdır ki, bu iva-zın verilmesi veya konuşulması hibe akti yapılırken

şarttır. İkincisi ise, rücû hakkını düşürmek için akitte konuşulması gerekli değildir. Ancak hibeden

rücû hakkını düşürmek için ivaz verildiğinde, «Bu evvelce yap-mış olduğu hibenin karşılığıdır»

demek gerekir. İşte bu hilaf hibedeki rücû hakkının düşürülmesi üzerinedir. Ama hibenin sonunda

bir satım akdine dönüşmesine gelince, orada hibe akti yapılırken ivazının da ko-nuşulması veya

verilmesi mutlaka şarttır.

«Mezhebin füru kitapları ilh...» Ben derim ki, açık olan, ivazın akit sırasında konuşulması, ancak

ivazın hibe edilen şeye karşılığının mutlak değil tevzii hususundadır. Yani hibe aktinde ne kadar

ivaz konuşulmuşsa aldığı ivazın karşılığından dönemez, geri kalanından dönebilir. O zaman

Müctebâ'da olan, mezhebin fürû kitaplarındaki mutlak ifadelere aykırı olmaz. Ebussuud el-Mısrî.

«Nitekim daha önce geçti ilh...» Yani buğday ununun hibe edilen buğdaya, hibe edilen iki cariyeden

birinin cariyelere ivaz olduğu konu-sunda geçmişti.

METİN

He harfi, hibe edilen şeyin elden çıkışı(hurucu)nı ifade eder. Yani hibe edilen şey, hibe edilen

kişinin mülkiyetinden çıkarsa hibe eden kişi hibesinden dönemez. Velevki hibe edilen de hibeyi

başkasına hibe etsin. Ancak hibe edilen kişi üçüncü şahsa yapmış olduğu hibeden dönerse, ilk

hibe eden kimse de hibesinden rücû edebilir. İkinci hibe edenin rücûu ister hâkimin hükmü ile, ister

tarafların rızaları ile olsun sonuç de-ğişmez. Hibe, hibe edilen kişiye yeni bir sebebten dolayı dönse

bile aşağıda geleceği "gibi, rücû etmek hibeyi feshetmektir. Meselâ, üçüncü şahıs kendisine hibe

edilen şeyi ikinci şahsa sadaka olarak verse veya satsa, birinci hibe eden kimse hibesinden

dönemez. İkinci şahıs hibe edilen şeyin yarısını satsa, rücûa engel durum bulunmadığından geri

kalan kısmından dönebilir.

Musannıf burada hibe edilen şeyin hibe edilenin elinden bütün ola-rak çıkmasıyla kaydetmiştir.

Yani hibe edilen şey hibe edilen kişinin mül-kiyetinden her yönüyle çıkarsa hibe eden kişi

hibesinden rücû edemez.

Musannıf daha sonra bu usul üzere konuyu şöyle açıklamıştır: «Eğer hibe edilen kişi hibe edilen

koyunu kurban etse veya hibe edilen şeyi sadaka adaşa ve o hibe edilen şey kesilip et halini almış

olsa, bu du-rum rücû hakkına engel değildir. Çünkü kurban olmakla her yönüyle hibe edilen kişinin

mülkiyetinden çıkmamıştır. Hibe edilen bu koyun eğer te-mettü haccı veya Kran haççı için ihrama

giren veya adakta bulunan bir kişiye hibe edilse, o da bunu kurban etse, yine rüçûa engel değildir.

Minhâc'da, «Eğer birisine bir elbise hibe edilmiş olsa, hibe edilen kişi onu Allah için tasadduk etse,

hibe eden kişinin rücû hakkı vardır. Yalnız Ebû Yusuf buna muhalefet ederek, «Rücû edemez.»

demiştir. Ama hibe edi-len koyunu bir kimse kurban etmek için değil de eti için kesmiş olsa, bütün

âlimlerin ittifakiyle hibe eden rücû hakkına sahiptir» denilmiştir.

PRATİK BİR MESELE:

Borçlu olan veya üzerinde hataen cinayet diyeti olan köleyi efen-disi köleden alacaklı şahsa ve

cinayetin velisine hibe etmiş olsa, borçlu ise borcu düşer, diyetle yükümlü ise diyet düşen Ama

efendisi eğer bu kölenin hibesinden rücû ederse, istihsanen geçerli olur. İmam Muhammed ve Ebû

Hanîfe'den bir rivayete göre, efendinin, kölenin hibesinden rücûu ile kölenin borcu ve diyeti avdet

etmez. Nitekim bir kimse kızını bir erkeğe hibe ettikten sonra rücû eylese, kızın nikâhı avdet etmez.

Haniye.

Zel harfi hibe vaktindeki zevciyete işarettir. Şu halde bir kimse bir kadına hibede bulunsa, sonra bu

kadınla evlense yaptığı hibeden rücû edebilir. Eğer karısına hibe ederse, bunun aksine rücû

edemez.

PRATİK BİR MESELE :

Efendinin, Ümmü'l-veled olan cariyesine, hastalığında dahi yap-mış olsa hibesi geçerli değildir. Bu

hibe vasiyet de olmaz. Çünkü köle veya cariye hacir altındadırlar. Onların mülk edinme ehliyetleri

yoktur. Ama ümmü'l-veled olan cariyesine «Ben öldükten sonra şunu sana vasi-yet ediyorum»

dese, vasiyeti geçerli olur. Zira ümmü'l-veled efendisinin ölümüyle azad edilir, vasiyet edilen şey de

ona teslim edilir. Kâfi.

Kâf harfi de karabete (yakın hısımlığa) işaret eder. Bir kimse kendi-sine neseben haram olan

hısımlarından birisine bir şey hibe etse o kı-sımı zımmî veya müste'men de olsa, hibesinden rücû



edemez. Şümhî.

Ama bu kimse neseben değil süt kardeşi gibi süt yoluyla haram olan birisine -bu süt kardeşi

amcası oğlu olsa bile- veya kayınvalidesi, hanımının kızı gibi sıhrî hısımlık yoluyla haram olan

birisine veya bir ya-bancının kölesi olan kardeşine veya öz kardeşinin kölesine hibe yapmış olsa,

hibesinden dönebilir.

Ama eğer efendi ile kölenin her ikisi de onun akrabalık yoluyla mah-remi iseler, sağlam görülen

görüşe göre, ittifakla o hibesinden rücû ede-mez. Çünkü bu hibe hangisine yapılmış olursa olsun,

rücûa engeldir. Bahır.

PRATİK BİR MESELE :

Bir kimse kardeşi ile bir yabancıya ikisine birlikte taksim edileme-yen birşey hibe etse, onlar da onu

kabzetseler, o yabancının hissesinden, rücûa engel bir hal olmadığında rücû edebilir. Dürer.

İZAH

«Feshetmektir ilh...» Yani hibe edilen şey, ikinci defa hibe eden şah-sa döndüğü zaman bütün

hakları ile döner.

«Birinci hibe eden kimse ilh...» Çünkü rücû hakkı bu 'mülkte henüz sabit değildir. Dürer. Muhit'ten

naklen.

«Rücû hakkına engel değildir ilh...» Hibe edilen kişinin de hibe edi-len koyunu kurban etmesi

caizdir. Minâh'ın Müctebâ'dan naklettiği gibi.

«Borçlu olan köle ilh...» Çocuğun köle olan birisinin üzerinde vasiyet edilmiş bir alacağı olsa,

çocuğun vasisi o köleyi çocuğa hibe etse, sonra vasi hibesinden rücû etmiş olsa, zahiri rivayete

göre, vasinin dön-me hakkı vardır. İmam Muhammed'den rivayete göre vasi rücû edemez. Çünkü

ona borçludur.

«İstihsânen ilh...» Hâniye'de şöyle denilir: «Kıyasa göre hibeden rü-cû hakkı yoktur. Kıyas, Hasan'ın

Ebû Hanîfe'den, Muâllâ'nm Ebû Yusuf tan, Hişâm'ın da İmam Muhammed'den rivayetidir. Ebû

Yusuf'un görü-şüne göre borçlu olan veya hataen cinayetten diyet borcu olan köleyi hibe eden kişi

hibeden rücû etse, borç ve hataen cinayet diyeti tekrar avdet eder. Ebû Yusuf, İmam Muhammed'in

metindeki görüşünü çok fa-hiş niteleyerek şöyle demiştir: Eğer bir köle küçük bir çocuğa borçlu

olsa. kölenin efendisi köleyi o çocuğa hibe etse, çocuğun vasisi hibe edilen köleyi kabul ve kabz

etmiş olsa, borç kölenin üzerinden düşer. Bu hi-beden sonra efendi hibeden rücû ederse, eğer

dımânı ona yüklesek de, kölenin borcu avdet etmez, o zaman vasinin hibeyi kabul etmesi, çocuğa

zararlı bir tasarruf olur. Vasi zararlı olan böyle bir tasarrufu yapmaya mâlik değildir.» O halde

kölenin hibesinden rücû ettiği takdirde kölenin borcu da avdet eder. Nikâh meselesine gelince,

bunda Ebû Yusuf'tan iki rivayet vardır. Rivayetin birinde hibe eden kişi hibesinden rücû eder-se

nikâh avdet eder.» denilir.

«Bunun aksi gibi ilh...» Yani kadın bir erkeğe birşey hibe etse, son-ra o erkek kadını nikâhlasa,

kadının her ne kadar kocası olmuş olsa da kadın rücû edebilir.

«Neseben haram olan akrabasına ilh...» O halde, akrabası ölüp de haram olmayan veya mahremi

olup da akrabası olmayan kimse. Dürer. Bi-rincisinin örneği, amca oğludur. Amca oğlu onun

sütkardeşi de olmuş olsa, yine bu hüküm dışındadır. Çünkü Musannif, «neseben haram olan

hısımlar» demiştir. Amcası oğlu ise her ne kadar hısımı ise de neseben mahremi değildir. Çünkü bir

kimse amcasının oğlu ile evlenebilir. O hal-de amcası oğluna yaptığı hibeden rücû edebilir.

Şurunbulâliye'de oldu-ğu gibi. İkincisinin örneği de sütkardeştir.

«Amcası oğlu olsa bile ilh...» Yani onun sütkardeşi amcası oğlu ol-muş olsa bile. İşte bu da,

«neseben» tabirinden anlaşıyor. Çünkü amcaoğlu sütkardeş olunca mahrem oluşu neseben değil

süt yoluyla sabit olmuş bulunur.

«Sihri hısımlık yoluyla haram olan birisine ilh...» Bu, rücûa engel değildir. Bakani.

«Hanımın kızı gibi ilh...» Bir de gelinleri ve damatları gibi. Oğlunun karısına veya damadına hibe

etse, bunlar rücûa engel değildir. Çünkü bunların mahrem oluşları neseb yoluyla değil, sıhriyet

yoluyladır.

«Hibesinden dönebilir ilh...» Zira bu hibede mülkiyet her yönüyle yakınına değildir. Eğer ihtiy

içinde ise köle ona hibe edilene diğerle-rinden daha hak sahibidir. Hibeden dönebileceği görüşü

İmam-ı Azam'a göredir. Ebû Yusuf ile İmam Muhammed'e göre, ise, kardeşi bir yabancının kölesi

olduğu takdirde, ona yapmış olduğu hibeden döner. Çünkü» mülkiyet yabancınındır. Fakat



kardeşinin kölesine yaptığı hibeden dö-nemez. Çünkü onun mülkiyeti direk kardeşinin olmaktadır.

Bahır'da ol-duğu gibi.

«Akrabalık yoluyla mahremi iseler ilh...» Bunun şekli şöyledir: Ada-mın iki kızkardeşi ve her birinin

birer oğlu olsa, bu çocukların birisi tey-zesinin oğlunun kölesi olsa veya adamın birisi babadan

diğeri anadan iki kardeşi olsa ve-bunlardan birisi diğerinin kölesi olsa, bu her iki şekilde de köleye

yapılan hibeden rücû edilemez.

METİN

He harfi hibe edilen şeyin helakine işarettir. Eğer hibe edilen kişi helak olduğunu iddia ederse

yemin etmeden sözü tasdik edilir. Çünkü o, hibe edilen şeyin geri verilmesini inkâr etmektedir. Ama

eğer hibe eden kişi, «Hibe ettiğim şey şudur» derse, o zaman bunu inkâr eden hibe edilen-kişi de,

«Onun işaret ettiği şey, hibe edilen şey değildir» diye yemin eder. Hülâsa.

Nitekim hibe edilen kişi, «Bana hibe edenin kardeşiyim» iddiasında bulunursa, hibe edenin, onu

inkâr ettiğinde, yemin etmesi gerekir. Çün-kü hibe edilen kişi hibeyi değil, nesebin sebeb olacağı

malı iddia etmek-tedir. Haniye.

Rücû geçerli değildir, ancak tarafların rızasıyla veya hâkimin hük-müyle sahih olur. Bunda âlimlerin

ihtilâfı vardır. O zaman hükümden önce değil, hükümden sonra hibe edilen kişi taleb edilen şeyi

geri ver-mediği takdirde ona tazmin ettirilir. Hibe eden kişi ya hâkimin hükmüy-le veya tarafların

rızasıyla hibesinden dönerse, o zaman bu rücû aktinin asıldan feshi ve onun eski mülküne mâlik

olmasıdır. Yoksa hibe edene hibe etmek değildir. İşte bunun içindir ki, hibenin rücûunda hibe eden

kişinin kabzı şart değildir.

Ortak olan bir şeyin hibesinden rücû etmek geçerlidir. Eğer hibeden rücû hâkimin hükmü veya

tarafların rızası ile hibe aktinin feshi değil, hibe olunan kişinin tekrar hibe edene hibesi olsaydı, o

kabzetmeden hi-be geçerli olmazdı. Bu rücûdan sonra hibe eden, hibe ettiği şeyi mut-laka, yani

ister hâkim hükmü ile, isterse (hükmen) tarafların rızalarıyla olsun, satın aldığı kimseye geri

verebilir.

Ama bunun aksine bir mal aldıktan sonra onu satsa, o malı ondan alan kabzettikten sonra o malda

eski bir ayıp ortaya çıksa, onu bu kim-se geri veremez. Çünkü burada rıza ile bir alışveriş

yapılmıştır. Ama hibe edilen bir şeyi hâkim hükmü ile geri almış olsa, onu ayıbı görüldüğü tak-dirde

daha önce aldığı kimseye geri verebilir. Çünkü müşterinin hakkı aldığı malın sağlam olmasıdır.

Çünkü bu fesih değildir. Hatta aldığı ma-lın, ayıbı yok olmuş bulunsa, hakkını elde etmiş olacağı

için, artık malı geri verme hakkı yoktur. O halde hibe ile satınalma arasında bir fark vardır.

Fakihlerin, «Bu rücû, hibe aktinin asıldan feshi» sözünden mak-satları, gelecekte aktin üzerinde

herhangi bir izin kalmamasıdır. Yoksa hibe aktinin izinin bâtıl olması değildir. Eğer maksat hibe

izinin asıldan bâtıl oluşu olsaydı, hibe edilen şeyden hayvan ise doğan yavrunun ağaç ise

meyvenin, tarla ise ekinin de hibe edene rücû ettiği an avdet etmesi gerekirdi. Halbuki hibeden

rücûda hibe edilen şeyin geri alınması ile ondan meydana gelen fazlalıkların iadesi gerekmez.

Fusûleyn.

Eğer hibe eden ile hibe edilen kişi yukarıda sayılan yedi engelden birisi olduğu takdirde ki bu

durumda hibesinden rücû edemez, hısımlara yapılan hibede olduğu gibi rücû üzerinde ittifak

etseler, bu ittifak caizdir. Cevhere.

Müctebâ'da, «Hibede, yakın akrabaya sadaka vermekte ikâle an-cak kabzdan sonra olur. Çünkü

ikâle de hibedir.» denilmiştir. Müctebâ' da bundan sonra da şöyle denilir: «Herhangi bir şey ki,

taraflar hâkime başvurduklarında hâkim fesheder, onun hükmü budur. Eğer borç borç-lunun

çocuğuna hibe edilirse caiz olmaz. Çünkü çocuk kabz yetkisine sa-hip değildir.»

Dürer de, «Herhangi bir engelden dolayı hibeden rücûun bâtıl olu-şuna hükmedilse, sonra o engel

ortadan kalksa, yine hibe edenin rücû hakkı döner.» demiştir.

Hibe edilen şey hibe edildikten sonra telef olsa ve onun hibe ede-nin değil başkasının hakkı olduğu

ortaya çıksa, asıl hak sahibi telef olan şeyi hibe edilene tazmin ettirir. Hibe edilen kişi ise hibe eden

kişiye taz-min ettiğinden dolayı rücû edip tazmin ettirmez. Çünkü hibe, teberru edi-len bir akit olup,

onda eksiklikten salim olma vasfı aranmaz. Ariyet de bu meselede hibe gibidir. Çünkü ariyet alan

da kendi nefsi için ariyet verenden kabzetmiştir. Onda akit olmadığından aldatma da olamaz. Bu

konunun tamamı İmâdiye adlı eserdedir.

Hibe, muayyen bir karşılık şartıyla yapılsa, o hibe başlangıçta hibe olduğu için her iki ıvaz da da

karşılıklı kabz şarttır, ivazın taksimi, tak-simi kabil olan şeyde şüyûen yapılmış olsa, bâtıl olur. Bu,



başlangıçta hibe olmakla birlikte, sonucu bakımından satım akdi olur. O halde ayıp veya görme

muhayyerliği kılınırsa, ayıp çıkması halinde geri verilebilir. Onunla şüf'â hakkı da alınabilir. Bu

meselede, «Ben sana şu malı hibe ettim, senin de şunu bana ivaz olarak vermen şartıyla, «derse, o

zaman başlangıçta hibe, sonunda satım akdi olur. Ama eğer, «Ben sana şunu sununla hibe ettim.»

demiş olsa hem başlangıçta, hem de sonuçta sa-tım akdi olur.

Musannıfın burada ivazı, «muayyen» kelimesiyle kayıtlamasının se-bebi, eğer ivaz meçhul olursa,

onu şart kılmak bâtıl olur. O zaman meç-hul bir ivaz karşılığında hibe ederse, başlangıçta da

sonuçta da hibe ak­di olur.

PRATİK BİR MESELE:

Vakfeden kişi bir yer hibe etmiş olsa ve onun değiştirilmesini ivazı şart kılmadan şart koşsa, bu

hibe caiz değildir. Ama eğer ivazı şart kılarsa satım akdi gibi olur. Nesihî bunu zikretmiştir.

Mecmâ adlı eserde de, «İmam Muhammed, babanın çocuğunun ma-lını eşit bir ivazla bir diğerine

hibe etmesinin cevazına hükmetmiştir. İmam-ı Azam ile Ebû Yusuf ise caiz olmadığı

görüşündedirler» denilmiştir.

Ben derim ki: İmam-ı Azam ile Ebû Yusuf'un görüşüne göre vakfedi-len şey ile çocuğun malı

arasında fark vardır.

İZAH

«Hibe edilen şeyin helaki ilh...» Hibe edilen şeyin kendiliğinden he-lak olması. Hibe edilen kişinin

hibe edileni helak etmesi de hibeden rücûa engeldir. Nitekim, açık olan da ancak budur. Fetâvâ

sahipleri de bunu açıkça zikretmişlerdir. Remlî.

Ben derim ki: Bezzâziyye'de şöyle denilir: «Eğer hibe edilen kişi, hi-be olunan şeyin bir kısmını

helak etmiş olsa, hibe eden kişi geri kalan kısmından rücû edebilir.»

«Nesebin sebeb olacağı malı iddia etmektedir ilh...» Yani neseb yoluyla gerekecek malı taleb

etmiştir. Zaten kastı da nesebin isbatı değil malın isbatıdır. Minah.

«Sahih değildir ilh...» Kâdıhân şöyle demiştir: «Birisi diğerine bir elbise hibe etmiş olsa. sonra da o

elbiseyi ondan alsa ve helak etse. hi-be edilen kişiye helak ettiği elbisenin kıymetini tazmin eder.

Zira hi-beden rücû ancak hâkimin hükmü veya tarafların rızasıyla olur.» Sâyıhânî.

«Hâkimin hükmüyle ilh...» Hibe eden kişi hibe ettiği kimsenin ölüm hastalığında hâkimin hükmü

olmadan hibeden rücû ederse, rücû hakkı hibe edilen kimsenin malının ya hepsinden veya üçte

birinden alınır. Bu meselede iki rivayet vardır.

İbni Sem'a, «Kıyasa göre üçte birinden değil malının hepsinden alı-nır» demiştir. Haniye.

«Geri vermediği takdirde ilh...» Yani taleb edildiği halde geri verme-miş olsa bu durum tecavüz

sayıldığından tazmin ettirilir. Öyleyse, rücû ile hükmedilmezden önce, köleyi azad etmiş olsa, azadı

geçerlidir. Âmâ eğer hükümden önce taleb edildiği halde vermese, hibe edilen şey ken-diliğinden

helak olmuş olsa, hibe edilen kişinin mülkiyet hakkı mevcut olduğundan zamin olmaz. Hükümden

sonra zayi olsa, yine zamin olmaz. Çünkü kabzın başlangıcında zaminiyet yoktur. Bu da kabzın

devamıdır. Bahır.

«Hibe etmek değildir ilh...» Nitekim İmam Züfer hibeden rücûda hi-be edilen şeyin hibe edene

verildiğinde, onun hibe edilen kişi tarafından evvelce ona hibe eden kişiye hibe olduğu

görüşündedir.

«Şayi olan birşeyde ilh...» Meselâ, hibe ettiği birşeyin bazısında rücû etmesi gibi. Çünkü bu

takdirde hibe edilen mal ortak mülk haline gelir.

«Satın aldığı kimseye geri verebilir ilh...» Zira hibe etmezden önce malın ayıbını bilmediği için

hibeden sonra malını geri aldığı takdirde ayı-bını görmesiyle, ayıplı malın ayıbı eski bir ayıp ise,

muhayyerlik hakkına sahip olduğu için o malı aldığı kimseye geri verebilir. Ebussuud.

«Salim olması ilh...» Hatta aldığı mal ayıplı olsa, aldıktan sonra bu ayıp kendiliğinden yok olsa, artık

geri veremez.

(*) İkale; Bir mal satılıp teslim edildikten sonra, karşılıklı rıza ile satın aktini bozmak anlamına gelir.

Satıcı parayı, alıcı malı iade eder.

«İkâle de hibedir ilh...» Bezzâziye'nin ifadesi şöyledir: «Sadaka verilen kişinin sadaka ile ikâle(*)

edilmesi istense, o da ikâle yapmış olsa, kabzedene kadar ikâlesi caiz olmaz. Çünkü ikâle kendi

başına bir hibedir. Yine bunun gibi, hibe eğer mahrem olan bir hısımına yapılırsa, ondan da rücû



ancak ittifakla olur. Herhangi bir şey ki tarafların hâkime müracaat-ları ile hâkim o şeyi feshetse, o

şeyin feshinin hükmü ancak tarafların ittifakı ile olur.» Bu meselenin tamamı Bezzâziyye'dedir.

«Herhangi birşey ki, taraflar hâkime müracaat ettiklerinde hâkim fesheder ilh...» Bazı âlimler

demiştir ki: «Açık olan burada, «la» kelime-sinin düşmesidir. Asıl olan, ifade hâkimin feshettiği

değil de, hâkimin feshedemeyeceği anlamına gelir. Nitekim Hâniye'de de bu şekilde be-lirtilmiştir.

İşte bu düzeltme ile yukarıdaki ifadenin mânâsı acık olur. O zaman o ifadeden anlaşılan, genel

olarak mahrem hısımlar ile diğerlerine yapı-lan hibeden rücûu hâkimin hükmiyle değil ancak

tarafların karşılıklı an-laşmasıyla olur.

«Eğer borç, borçlunun çocuğuna hibe edilirse ilh...» Aşağıda, dayanılan görüşün borçlunun

çocuğuna yapılan hibenin geçerli ve caiz olduğu gelecektir. Sâyıhânî.

«Rücû hakkı döner ilh...» Musannıfın bu sözü, önceden Haniye'den naklettiğine dayanır.

Kûhistânî'de bu söze itimad etmiştir. Lâkin şu ka-darı var ki Musannifin oradaki, sözünde bu

Hâniye'den nakledilenin ak-sine itimad etmeye işaret vardır. Yani engel ortadan kalkarsa da rücû

hakkı dönmez.

Ben derim ki: Dürer'in buradaki mutlak ifadesinde bir görüş vardır. Şöyle ki: Rücûa engel olan

sebeb bazen hibe edilen şeyin mülkiyetinden çıkmasıdır. Sonra aynı şey yeni bir sebeble tekrar

hibe edenin eline geç-miş olsa, bunda rücû hakkı sabit olmaz. Bazen de rücûa engel sebeb evlilik

olur. Bu evlilik sonradan ortadan kalksa bile hibeden rücû hakkı dönmez. Meselâ bir kimse evli iken

karısına birşey hibe etse, evlilik devam ettikçe o hibe ettiği şeyi ondan geri alamaz. Onu boşamış

olsa yine ala-maz. Çünkü hanımına hibede bulunduğu sırada evlilik akdi mevcuttur. Nitekim bunu

fakihler açıkça zikretmişlerdir. Ancak bu arada şu noktayı da belirtmişlerdir: Meselâ, bir kimse hibe

edilen bir binaya bir oda ilâve etse, sonra o oda yıkılsa o binada rücû hakkı avdet eder. Veya hibe

edilen şeyi bir diğerine hibâ etmiş olsa, sonra da rücû edip aynı şeyi geri alsa onda rüçû hakkı

avdet eder. Öyleyse engelin kalkmasından kast olunan, ârizi engeldir. O halde hibe edilen mal

elden çıktıktan sonra, yeni bir sebeble hibe edilen kişinin eline geçse ilk hibe eden tarafından

verilen değil, sonradan meydana gelen bir mülk gibidir. O halde ikinci bir sebeble hibe edilen şeyin

hibe edilen kişinin eline dönmesi bunun aksinedir. Bundan dönülebilir. Benim tesbit edebildiğim

noktalar bun-lardır.

«Karşılıklı kabz şarttır ilh...» Taraflar akit meclisinde bulununca kar-şılıklı kabz şarttır. Akit

meclisinden sonra ise. tarafların izni ile olur. Eğer karşılıklı kabz olmasa her ikisi de hibesinden

dönebilir. Veya yalnız birisi kabzetse, yine kabzedenle kabzetmeyen eşit olduklarından yaptık-ları

akitten rücû edebilirler. Gâyetü'l-Beyân.

«Sonucu bakımından satım akdidir ilh...» Yani ivaz şartı ile yapılan hibede her iki ivazda

kabzedilirse o zaman sonucu bakımından satım akdi olur. Gâyetü'l-Beyân. Şu kadarı var ki, ivazın

miktarında ihtilâf ederler-se, taraflara yemin gerekmez. Çünkü Makdisî'de Zahire adlı eserden

naklen şu ifade vardır: «Taraflar yapılan hibenin ivazlı olduğunda ittifak etseler, sonra ivazın

miktarında hibe eden kişinin kabzından önce ihti-lâfa düşseler hibe edilen şey mevcut ise hibe

eden kişi hibe edilen ki-şiyi tasdik etmekte veya hibeden rücûunda veya helak olmuşsa onun

kıymetini almakta muhayyerdir. Ama eğer ivazın aslında ihtilâf ederlerse o zaman makbul olan söz,

ivazı inkâr etmekte hibe edilen kişinindir. Eğer hibe edilen şey mevcutsa hibe eden kişi rücû

edebilir. Ama eğer hibe edilen şey hibe edilen kişi tarafından tüketilmişse hibe edene hiç bir şey

yoktur. Eğer hibe eden kişi hibeden rücû etmek istediğinde hibe edilen kişi, «Ben senin

kardeşinim» veya «ben ona ivaz verdim» veya «Sen onu bana tasadduk ettin» dese o zaman

makbul olan söz istihsânen hibe eden kişinindir.» Özetle alınmıştır.

«Fark vardır ilh...» Babam Şeyh şöyle demiştir: «Çocuk ile vakfede-nin arasında fark vardır. Şöyle

ki: Vakfeden kişi, araziyi vakfettiğinde de-ğiştirilmeyi şart kılarsa o değiştirme karşılıklı ivaz ifade

edecek bir akitle meydana gelir. Bu akit de vakfedenin şartına dahildir. Babanın çocuğun malını

hibe etmesi bunun aksinedir.» Remlî de, Minâh'ın haşi-yesinde böyle demiştir. Medenî.

 

 

 

 

 

MÜTEFERRİK MESELELER FASLI

METİN

Bir kimse cariyesini hibe etse, ama karnındaki çocuğu hibe etmese veya cariyeyi karnındaki

çocuğu iade etmesi şartıyla hibe etse veya hibe etse ve «Cariyeyi bana reddetmen şartıyla hibe

ediyorum» dese, veya cari-yeyi azad edilme şartı ile hibe etse veya onun ümmü'l-veled edilmesi

şar-tıyla hibe etse, veya üçte biri ya da dörtte biri gibi muayyen bir kısmının geri verilmesi şartıyla

bir bina hibe etse veya bir kısmının ivaz olarak geri verilmesi şartıyla birşeyi hibe veya tasadduk

etse, hibe geçerlidir. Fakat birinci durumda istisna, diğer durumlarda da şartlar bâtıldır. Çün-kü

istisna veya şart kılınan şey, hibe edilenin ya bir bölümüdür ya da belirsizdir. Hibe ise şartlarla bâtıl

olmaz. Ancak yukarıda da açıklandığı gibi hibenin karşılığındaki ivazın bilinmesinin şart olduğunu

unutmayınız.

Bir kimse cariyenin hamlini (karnındaki çocuğu) azat etse, sonra da o cariyeyi hibe etse, hibe

geçerlidir. Ama eğer cariyenin hamlini tedbir yapsa yan, «ben öldükten sonra o hürdür» dese,

sonra da cariyeyi hibe etse, bu hibe geçerli değildir. Zira o hami bu kimsenin mülkiyetinde devam

etmekte ve onun mülkünden cariyeyi işgal etmektedir. Fakat bi-rincisi bunun aksinedir. Nitekim

insanın sırf bir şartla borçlusunu borç-tan ibra etmesi geçerli değildir.

Meselâ, bir kimse borçlusuna, «Yarın gelirse veya sen ölürsen ba-na olan borcundan berisin» veya

«Bu hastalığından ölürsen berisin» ve-ya kadın kocasına, «Bu hastalıktan ölürsem mehrimi sana

helâl ettim» dese, bu durumların hepsinde ibra bâtıldır. Zira burada tehlikeye sok-ma ve şarta

bağlama vardır. Ancak olacak bir şarta bağlanırsa geçerli olması için meselâ borçlusuna, «Eğer

senin üzerinde alacağım varsa ben seni o alacağımdan ibra ettim» dese geçerli olur.

Yine bir kimse, «Eğer ben ölürsem benim alacağımdan berisin veya onu sana helâl ettim» dese.

caiz olur. Yapmış olduğu bu ibra vasiyet yerine geçer. Haniye.

Bir şeyi ömür boyu şartıyla hibe etse geçerli olur. O mülk hibe eden kişinin hayatı boyunca

onundur. Hibe edilen kişi öldüğü takdirde de onun vârislerine geçer. Çünkü şartı bâtıldır.

Fakat, «Ben senden önce ölürsem mal senin, sen önce ölürsen be-nimdir» şeklinde yapılan hibe

anlamına gelen rukbâ caiz değildir. Çün-kü rukbâ korkuyla talik ediliyor. Bu rükbâ geçerli olmadığı

gibi verilen :şey ariyet olur. Şümnî. Zira İmam Ahmet ve diğer muhaddislerin, Resûlullah (S.A.V.)

dan rivayet ettikleri: «Her kim ki kendi hayatı kayyla bi-risine bir şeyi hibe ederse, hibe edilen şey

hayatı boyunca verilen kim-senin, sonra da vârislerinindir. Siz rukbâ şeklinde hibe yapmayınız.

Kim, «Ben senden önce ölürsem mal senindir. Eğer sen önce ölürsen benim» diyerek rukbâ akdi

yaparsa, rukbâ yapılan şey yine verilen kimsenin vâ-rislerinin olur.» hadisine binâen rukbâ caiz

değildir.

İZAH

«Karnındaki çocuğa hibe etmese ilh...» Hâmli istisna etmek üç kıs-ma ayrılır. Bir kısmında hâmilde

tasarruf etmek caiz ve onu istisna etmek bâtıldır. Hâmlî hibe etmek, nikâhta mehir, muhâlea'da

bedel yapmak ve kasten öldürülen kimsenin sulhüne suhl bedeli olarak vermek gibi. Bir kısmında

ise tasarrufu caiz değildir. Onu satmak, kiraya veya rehin ola-rak vermek gibi. Çünkü bu akitler

şartlarla bâtıl olduğu gibi hamlin istis-nası ile de bâtıldır. Bir kısmında da hem tasarruf, hem de

istisna caiz olur. Vasiyet gibi. Çünkü hamli vasiyet etmek caizdir. O halde onu istis­na etmek de

caizdir. Yakûbiye.

«Bir kısmının ivaz olarak geri verilmesi ilh...» Yani hibe vesadakadan bilinmeyen bir şeyin ivaz

kılınması yledir.

«Bir bölümüdür ilh...» Metinde yukarıda geçtiği gibi ivazın hibe edi-len şeyin bir bölümü olmaması

şarttır. Bu yapılan şekillerde ise ivaz hi-benin bir bölümü olmaktadır. Onun için bu şart bâtıldır.

«Veya meçhuldür ilh...» Bir bölümü binanın hibe edilme durumuna râci olduğu gibi ikinci olan

bilinmezlik de sadaka ve hibedeki ivaza râcidir. O zaman bu gerekçe birincisinin dışındaki üç şekli

içine almamakta-dır. Öyleyse burada uygun olan Hidâye'nin bu şartların bâtıl olduğuna dair yapmış

olduğu açıklamadır. Şöyle ki, bu şartlar aktin muktezasına aykırıdır. O halde, bu şartlar fasit

olduğundan hibe bunlarla bâtıl olmaz. Ancak burada, «Hibe şartlarla bâtıl olmaz.» sözü illetin

tamamlayıcısı yapılırsa o zaman şerh ve metindeki şartların fasit olmasının illeti ta-mamlanmış olur.

«Unutma ilh...» Musannıf burada bu karine ile Zeylâî'nin, Nihâye'ye uyarak söylediği, «bir kısmının

ivaz olarak verilmesi şartıyla birşeyi hibe veya tasadduk etse» sözünde kapalılık olduğunu def için

işaret etmiştir. Zira eğer Musannıf burada bu sözüyle hibenin ivaz şartıyla yapılmasını istemişse, o



zaman hibe de, şart da caizdir. Ancak o zaman da Musannıfın, «şart bâtıldır» sözü doğru olmaz.

Ama eğer Musannıfın bu sözden, .kastı, hibe edil