Vaaz Kategorileri
İman Konuları
İbadet Konuları
Sosyal Konular
Ramazan Vaazları
Dini Günler ve Geceler
DİB Örnek Vaazları
Kur'an'dan Öğütler
Genel Konular
islam ve Aile
Görev,Sorumluluk,Ahlak
Mevlid-i Nebi Vaazları
Ana Menü
Çocuklar İçin
Kur'an Öğreniyorm
Dinimi Öğreniyorum
Dini Bilgiler
Oyunlar
Ansiklopedi ve sözlük
Osmanlıca Sözlük
İslam Ansiklopedisi
Dini Sözlük
Dini Terimler
Küçük Lügat
Dini Kitaplar
P.Hayatı Salih Suruç
Kur'an ve Bilim
Günümüzde İslam
Kıssadan Hisse
Ehli Sünnet Yolu
İslam Tasavvufu
En Güzel Örnek
Gıybet Hastalığı
Adım Adım Kurtuluş
Mesneviden Öyküler
Reddül Muhtar,İbn-i Abidin

KURBAN KİTABI

METİN

Kurban konusunun hayvan kesimi (zebâih)nden sonra yer alması özeti genelden sonra

zikretmektir. Kurban, kurban günlerinde kesilen hayvanın adıdır. Bu da birşeye vaktinin ismini

vermektir.

Bir terim olarak kurban: hususî bir hayvanı Allah'a yaklaşmak niyetiyle hususî bir vakitte kesmektir.

Kurbanın vücub şartlan şunlardır: Müslüman olmak, mukîm olmak, fıtır sadakasını verecek kadar

zengin olmaktır. Nitekim yukarıda geç-mişti. Kurbanın vücubu için erkeklik şart değildir. O bu

yüzden kurban, kadına da vacibtir.

Kurbanın vücubunun sebebi ise, vakittir. Bu vakit de kesim günleri-dir. Bazı âlimler tarafından da,

zengin olan kimsenin başı ve ayağıdır denilmiştir. Tatarhâniye.

Rüknü ise, koyun, sığır ve deveden kesilmesi caiz olan bir hayvanı kesmektir. O zaman bir tavuk

veya horozu kurban olarak kesmek mek­ruhtur. Çünkü bu, mecusîlere benzemektir. Bezzâziye.

Kurbanın hükmü ise; dünyada vacib olan şeyin sorumluluğundan kurtulmak, âhirette de Allah'ın

fazlı ile sevaba ulaşmaktır. Bu da geçerli bir niyetle olur. Zira niyetsiz sevap olmaz. O zaman kurban

yani yukarı-da cinsleri belirtilen hayvanlardan kan akıtmak, itikaden değil gücü ye-tene amel olarak

vacibtir Burada gücü yetenden maksat yalnız yapıl-ması vacib olan kudrettir. O zaman vücubun

devam etmesi için o gücün de devamı şart değildir. Çünkü bu devamlı sayılan bir güç olup, vaktinin

geçmesiyle hükmü kalkar. Ben de bu meseleyi güçlükten kolaylığa değiştirdim. Kurbanda vakit

geçtiği halde yükümlü sayılma şu şekilde olur: Kurban yükümlüsü kendisine vacib olan hayvanın

aynını veya kıymetini bayram günlerinden sonra tasadduk eder.

Kurban kesmek, hür müslüman, şehirde, köyde veya çölde ikâmet eden kimsenin üzerine vâcibtir.

Aynî.

Öyleyse kurban bayramında vacib olan kurban, misafir olan hacının üzerine vacib değildir. Ama

Mekke ehline gelince, onlar herne kadar hac-cetseler bile, yine onların kurban kesmesi gerekir.

Bazı âlimler tarafından da, nereli olursa olsun, ihramlı olan kimseye kurban kesmek vacib de-ğildir.

Denilmiştir. Sirac.

Fitre verecek kadar zengin olan kimsenin kendi nefsi için kurban

kesmesi vâcibtir. Üstün olan görüşe göre, bu kimsenin çocuğuna kes-mesi vacib olmaz. Ama fitre

bunun aksinedir. Zengin olan kimse, çocu-ğunun da fitresini verir.

Kesmesi vacib olan kurban, ya bir koyundur, veya sığır veya deveden olan bedeninin yedide biridir.

Buna bedene denilmesi, onların vücudu-nun büyük olmasıdır. Bedeneyi beraber kesen yedi kişiden

birisinin his-sesi, yedide birden daha az olursa, hiçbirisinin kurbanı caiz olmaz. Ama ortaklar yedi

kişiden aşağı olursa, öncelikle yeterli olur.

Kurban kesmenin vacib olduğu vakit, bayramın birinci gününün şa-fağından son günün sonuna

kadardır. Kurban günleri de üç gündür. Ama en faziletli olanı birinci günüdür.

İZAH

«Özeti genelden sonra zikretmek ilh...» Sarihin bu görüşü, kurban konusunun kesim konusunun

arkasından zikredilmesinin ilgisini beyan etmektedir. Nitekim İnâye'de de şöyle denilmiştir:

«Musannif kurban ko-nusunu hayvan kesimi konusundan sonra getirmiştir. Zira kurban kesmek

özel bir kesimdir. Özel de genelden sonra zikredilir.»

Bunun açıklaması şöyledir: Genel özelin bir parçasıdır bir cüzidir. Mesela hayvan kelimesi insanın

mahiyeti olan hayvanı nakıtın bir par-parçasıdır. Cüz de her zaman tabiat itibariyle önde getirilir. O

zaman ya-zılışta da kesim kurban konusundan önce getirildi.

«Birşeye vaktinin ismini vermektir ilh...» Yani kurbana Arapça udhiye denilmesi, yine Arapçadaki

duha sebebiyledir ki bu kuşluk vakti de-mek olup kurbanın kesim vaktidir. Sen anla.

Muğrib'te şöyle denilmektedir: «Kuşluk vaktinde kesilen kurbana dahaa denilir. Aslı budur. Hatta

denilmiştir ki, teşrik günlerinin hangisinde keserse kessin, isterse günün sonunda olsun, yine ona

kurban kesmiş denir.»

«Hayvanı kesmektir ilh...» İnâye adlı eserde-de böyle denilmiştir. Dürer'de olan bu şudur: «Uhdiye

özel bir hayvanın ismidir.» İbni Kemal de şöyle demiştir:«Udhuye, kesilene denilir.» İbni Kemal'in

hamişinde de şöyle yazılıdır: «Kurban hayvanı kesmektir diyen kimse, udhiye (kurban) ile tedhiye



(kesim) arasındaki farkı bilmiyor demektir.»

«Özel bir hayvanı ilh...» Yani türü ve yaşı bakımından özel bir hay-van. T.

«Allah'a yaklaşmak niyetiyle özel bir vakitte ilh...» Yani belirlenen bir yaklaşma ki bu da hayvanı

Allah için kesmektir.

Bedâyî adlı eserde şöyle denilmektedir: «Kurban niyeti olmadan ke-silen hayvan kurban yerine

geçmez. Çünkü hayvan bazan et için, bazan yaklaşmak için kesilir. Yapılan fiil de niyetsiz

yaklaşmak olmaz. Hayvan kesme ile yaklaşmanın çeşitli cihetleri vardır: temettü haccında, kıran

haccında ve ihsar için kesilen kurbanlar gibi. O zaman kurban için kesi-len hayvan ancak kurban

niyetiyle kesilmelidir. Kalbinden niyet ettiğini de namazda olduğu gibi dil ile söylemesi şart

değildir.»

Bezzâziye'de şöyle denilmektedir: «Kurban niyetiyle alınan koyun ve-ya sığırı kurbana niyet

etmeden kesmiş olsa, alındığı zamandaki niyetle yetinerek o kurbanı caiz olur.»

Ben derim ki: Bezzâziye'de zikredilende Bedâyî'de zikredilene mu-halefet vardır. Bedâyî'de

zikredilen şudur: «Niyetin kesimle beraber ol-ması namazda olduğu gibi kurbanın şartlarındandır.

Çünkü ancak o mu-teberdir. Öyleyse, niyetin kesimle birlikte bulunması şarttır. Ancak zaru-ret hali

müstesnadır. Oruçta olduğu gibi. Zira niyetin kesime başlamakla beraber olması güçtür.

Bedâyî adlı eserde zikredilen birinci görüş, Eşbah'ın birinci kaide-sinde yer almıştır. Düşün.

«Şartları ilh...» Yani kurbanın vacib olma şartları. Musannif burada hürriyet şart olduğu, halde

hürriyeti açıkça zikretmemiştir. Çünkü hürriyet musannifin «zengin olmak» sözünden

anlaşılmaktadır. Musannif burada akıl ile buluğu da zikretmemiştir. İleride geleceği gibi onlarda

görüş ay-rılığı vardır. Bu şartların, herne kadar vaktin başlangıcında bulunmasa da vaktin sonunda

bulunması geçerlidir. Nitekim ileride gelecektir.

«Mukim olmak ilh...» Öyleyse misafirin üzerine kurban kesmek vacib değildir. Eğer misafir bir

kimse nafile olarak kurban keserse, o kestiği, kurban yerine yeterli olur. Eğer kurbanlığı satın

almadan önce yolculuğa çıkarsa, misafir üzerine kurban vacib değildir. Eğer sefere gitmeden

kur-ban için bir koyun alsa, sonra sefere gitse, Münteka'da şöyle denilmiş-tir: «O adam onu satar,

onu kurban etmez. Yani onu kesmek onun üze-rine vacib değildir.» İmam Muhammed'den de bu

şekilde rivayet edil-miştir. Meşâyihten bazıları da bunu açıklayarak şöyle demektedirler: «Eğer

kurban için koyun alan kimse aldıktan sonra sefere giderse, ba-kılır: Eğer zengin ise, onu kesmesi

vacib değildir. Eğer böyle açıklama yapılmazsa, uygun olan şudur ki, onun üzerine kurban kesmek

vacîbtir. Onun sefer! olması ile de kurban ondan düşmez. Eğer böyle zengin bir kimse kurbanlık

koyun alır da kesim vakti girdikten sonra sefere gider-se, bunun hakkında fakihler, uygun olan, yine

cevabın öyle olmasıdır demişlerdir.» T. Hindiye'den.

«Fıtır sadakası verecek olan kimsenin zengin olması ilh...» Yani iki-yüz dirhem gümüş paraya veya

oturacağı ev, giyeceği elbise, evde kul-lanacağı zarurî ev eşyaları dışında iki yüz dirhem karşılığı

eşyaya sahib olması gerekir. Bir kimsenin gelir getiren bir akarı olsa, bazı âlimler ta-rafından eğer

onun kıymeti il yüz dirhem ise, onun da kurban kesmesi lazımdır denilmiştir. Bazı âlimler tarafından

da, eğer o akarın geliri bir yıllık yiyeceğini karşılıyorsa lazam gelir denilmiştir. Bazı âlimler

tarafın-dan da bir aylık yiyeceğin, karşılaması halinde lazımdır denilmiştir. Ni-sabı fazla olduğu

zaman ona kurban lazım gelir. Bu akar isterse vakıf olsun. Bir kimse bayram günlerinde zencin

olarak nisaba ulaşsa, ona da kurban kesmek gereklidir. Dört elbisesi olan bir kimsenin bir

elbise-sinin fiyatı nisaba ulaşırsa zengin sayılır kurban keser. Ama dört de-ğil, Üç elbisesi olursa,

kesmesi vacib değildir. Zira elbisesinin birisi de-vamlı giymek için, bir diğeri de iş içindir. Üçüncü

elbisesi ise bayram-larda, toplantılarda veya ziyaretlerde giyeceği elbisedir.

Kadın aldığı peşin mehirle, eğer kocası zengin ise. zengindir, kurban kesmesi gereklidir. Ama

vadeli mehirle zengin sayılmaz. Kadın kocası ile beraber oturduğu ev kendi mülkü ise, zengindir.

Kurban kesmesi ge­reklidir.

Bir kimsenin ortağının veya mudârebede işletmecinin elinde çok malı olsa, bununla birlikte yanında

kurban kesecek kadar altın veya gümüş-ten parası olsa, veya fazla ev eşyası bulunsa kurban

kesmesi gerekir. Bu furû meselelerinin tamamı Bezzâziye ve diğer kitaplardadır.

«Sebebi ise vakittir ilh...» Yani hükmün sebebi vakittir. Hükmün üze-rine terettüb ettiği şey, aklın

onun tesirini idrak etmediği ve bir de, mü-kellefin kendi eliyle olmayan şeydir. Meselâ vaktin

namazın farz olu-şuna sebeb olduğu gibi. Bu şekildeki sebeble illet ve şart arasındaki fark bizim

sarihin Menâr şerhi üzerindeki Nesamatü'l-Ezhâr haşiyemizde zik-redilmiştir.



Nihaye'de şu zikredilmiştir: «Kurbanın vacib olmasının sebebi, kur-bandaki kudret vasfının

mümkün veya müyesser kudret olması, ne usul, ne de füru kitaplarında zikredilmemistir. Sonra,

araştırılmıştır ki, sebeb ancak vakittir. Zira, sebeb ancak hükmün ona nisbet edilmesi ve hük-mün

onunla bağlanması ile bilinir. Zira birşey! diğer birşeye izafe etmek için onun ona sebeb olması

gerekir. Öyleyse bayram günü kurbanın ke-silmesine sebeb olduğu için, kurban kesiminin vücub

sebebi de bayram günleridir. Bu vaktin tekrarlanması ite de kurbanın vücubu da tekrar eder. İşte bu

izafe burada bulunmaktadır. Cuma günü, bayram günü denildiği gibi kurban günü de denilmektedir.

Herne kadar asıl hükmün sebebi iza-fe edilmesi ise de. Öğle namazı gibi. Bazan bunun aksi de

olabilir. Cu-ma günü gibi. Vaktin kurbanın vücubuna sebeb olması da kurbanı vak-tinden önce

kesmenin mümteni olmasıdır. Yani namaz nasıl vaktinden önce kılınmazsa, kurban da vaktinden

önce kesilmez. Kurban ancak fa-kirin üzerine vacib değildir. Çünkü kurbanın vacib olmasının şartı

olan zenginlik yoktur. Herne kadar vücub sebebi olan vakit varsa da.»

İnâye ve Miraç adlı eserlerde de Nihâye'ye uyulmuştur.

«Başı ve ayağıdır denilmiştir ilh...» Bunda bir görüş vardır. Bu da ge-çen açıklamalardan

bilinmektedir. Zira geçmişte denildi ki, sebeb ancak hükmün ona nisbet edilmesiyle anlaşılır.

Nitekim biz bunu Menâr haşi-yesinde sünnet bahsinden önce açıkladık.

«Rüknü ise kesmektir ilh...» Zira birşeyin rüknü, o şeyin kendisiyle mevcut olduğudur. Kurban da

ancak kesim fiiliyle olur. O zaman kesim kurbanın rüknüdür. Nihâye.

«Tavuk veya horuzu kurban olarak kesmek mekruhtur ilh...» Yani tavuk veya horozu kurban

niyetiyle kesmek mekruhtur. Bu kehâhet de ha-rama yakındır. Nitekim illet de buna delâlet

etmektedir. T.

Tavuk veya horozu kurban niyetiyle kesen kimse eğer üzerine kurban vacib olmayan birisi ise

tahrimen mekruhtur. Yoksa emir daha açıktır.

«Allah'ın fazlı ile sevaba kavuşmaktır ilh..Allah'ın fazlı ile sevaba ulaşmak da hak ehlinin

mezhebidir. Zira Allahu Teâlâ üzerine hiçbir şey vacib değildir.

«Niyetin sıhhati ile ilh...» Yani Allah'a yaklaşma kasdının katkısız olmasıdır.

«Niyetsiz sevap olmaz ilh...» Zira amellerin sevabı ancak niyete gö-redir. Veya niyetin geçerli olması

iledir. Zira eğer amellere riya karışırsa her ne kadar vâcib düşse de o zaman sevab yoktur. Zira

sevap, kabul edilmenin fer'idir. Fiil caiz olduktan sonra da tercih edilen görüşe göre fiilin kabulü

lazım gelmez. Nitekim Menâr Şerhi'nde de böyledir.

Velvaliciye'de şöyle denilmektedir: «Birisi abdest alarak öğle namazı-nı kılsa, namazı caizdir. Fakat

kabul edildiği bilinemez. Tercih edilen gö-rüş de ancak budur. Zira Allahu Teâlâ «Allah ancak

muttakilerin ame-lini kabul eder.» (Maide: 27) buyurmuştur. Takvanın şartları büyüktür.»

Bu konunun tamamı Nesamâtü'l-Ezhâr'dadır.

«Kurban vacibtir ilh...» Burada vücubu fiile isnad etmek, ayna isnad etmekten daha uygundur.

Kurbanın vacib olması da Ebû Hânife'nin, Muhammed'in, Züfer'in, Hasan'ın ve Ebû Yûsuf'tan

yapılan iki rivayetten birisinin sözleridir.. Ebû Yûsuf'tan kurbanın sünnet olduğu da rivayet

edil-miştir. Bu da Şafiî'nin görüşüdür. İmamların delilleri uzun kitaplardadır.

«Yani kan akıtmak ilh...» Cevhere'de şöyle denilmektedir: «Kurbanın kan akıtmak olduğunun delili

şudur: Eğer kurbanda keseceği hayvanın aynısını sadaka olarak vermiş olsa, caiz değildir. Ama

kesimden sonra kurbanın etini tasadduk etmek vacib değil, müstahabtır.»

«Itikaden değil, amelden vacibtir ilh...» Bilinmelidir ki, kesin delil ile sabit olan farzdır. İmam ve

diğer dört rükün gibi. Farzın hükmü ise, ilim bakımından kesin ilmen delile sabit olması ve kalb ile

tasdiktir. Yani hak olduğuna inanmanın gerekli olması ve bedenen de yapılmasıdır. Hatta farzı inkâr

eden dinden çıkar. Özürsüz terk eden ise fâsık olur.

Vacib ise, şüpheli bir delille sabit olandır. Fitre ve kurban gibi. Bu-nun lüzumu ise yakin üzerine

ilmen değil, farz gibi amel edilmesidir.

Çünkü onun delilinden şüphe vardır. Hatta onu inkâr eden dinden çıkmaz. Tevilsiz olarak onu terk

eden ise dinden çıkar. Nitekim bu, usul kitaplarında açıklanmıştır..

Vacib, Kudurî'nin de dediği gibi, birkaç derece üzerinedir. Vaciblerin bazısı bâzılarından daha

tekidlidir. Meselâ tilâvet secdesinin vacib oluşu fitrenin vücubundan daha tekidlidir. Fitrenin

vücubu da kurbanın vücubundan daha tekidlidir.

Vaciblerin yle farklı derecelerde bulunması, delillerinin kuvvetleri itibariyledir.



Telvîh'te şu zikredilmiştir ki: «Farz kelimesini zannî delil ile sabit olan hükümlerde vacibi de kesin

delil ile sabit olan hükümlerde kullanmak yaygın ve meşhurdur. Meselâ fakihler vitir namazı farzdır

der. Bunlara amelî farz denir. Yine fakihler zekât vacibtir vb. der. Öyleyse, vacib ke­limesi ilmen ve

amelen farz olanlara da denilir. Sabah namazı gibi. Vacib kelimesi zannî delil ile sabit olanda da

kullanılır. Zannî delil ile sabit olan şey amel bakımından farz kuvvetindedir. Vitir namazı gibi. Hatta

kılma-dığı bir vitir namazını hatırlamış olsa, yatsı namazını hatırlaması gibi, sabah namazının

sıhhatine engel olur.

«Vacib kelimesi zannî delil ile sabit olmakla birlikte amelde farzdan aşağı, sünnetten yukarı olan

şey hakkında da kullanılır. Namazda fati-hanın okunması gibi. Ki bunun terki ile namaz fasit olmaz.

Sehvine sec­de gerekir.»

Bunların hepsinin araştırılmasının tamamı hiçbir kitapta mevcut değildir. Vehhâb olan Allah'ın

yardımıyla bizim Menâr üzerindeki haşiyemizde zikredilmiştir. Bunları bildikten sonra sana farz ve

vacibin her iki-sinin de herne kadar gereklilik dereceleri farklı da olsa amel edilmesi hususunda

müşterek oldukları açık olmaktadır. Nitekim vücubun dereceleri de birbirinden farklıdır.

Farz ile vacib inanmanın gerekli olup olmamasına göre birbirlerin-den ayrıdırlar. Bundan dolayı

vacibe yalnız amelden farz denilir. Buna göre, farz ile vacib birbirlerinin yerine de kullanılabilir. O

zaman sarihin itikaden değil, amelen vacibtir sözü, kesin farzdan kaçınmak içindir. Bundan dolayı

Minah'ta, «Vacibi inkâr eden dinden çıkmaz.» denilmiştir. Minâh'ın bu görüşü ifade ediyor ki,

buradaki vücubtan maksat, vitir ve benzeri gibi zanni vücuptur. Yoksa amelden ve ilmen farz olan

kesin vücub değildir. Zira bunu inkâr eden yukarıda da geçtiği gibi dinden çıkar. Ama zannı vücubu

inkâr eden bunun aksine dinden çıkmaz. Çün-kü onun sübutunda şüphe vardır. Ama zannî vacibin

meşru oluşunun as-lını inkâr eden dinden çıkar.Zira ümmet bunun üzerinde icma etmiştir. Musannif

da vitir ve nafileler konusunda açıklıkla şunu söylemektedir. Her kim ki sabah namazının sünnetini

inkâr ederse, onun küfründen kor­kulur.

Sonra ben, Kınye'de ne ile kâfir olunur babında; Halevanî'den şu-nun nakledildiğini gördüm: «Eğer

vitir namazının ve kurbanın aslını in-kâr ederse, dinden çıkar.»

Sonra da yine Kınye'de Zendestî'den şu nakledilmiştir: «Vitrin ve kurbanın farz olduğunu inkâr

etse, dinden çıkmaz.» Sonra da şöyle de-miştir: «İkisinin arasında zıtlık yoktur. Çünkü vitrin ve

kurbanın asliyeti üzerine icma edilmiştir. Farz veya vacib oluşları konusunda ise görüş ayrılığı

vardır.»

«Mümekkine bir kudretle. Mümekkine kudret de yalnız yapılması ile vacib olan kudrettir ilh...» En

açığı, sarihin burada bu kudretle vacib olan demesiydi. T.

Bunun açıklaması şöyledir: Kulun üzerine edası gereken şeyin eda-sında ona imkân veren kudret

iki türlüdür. Biri mutlak kudrettir. Ki, ku-lun yapması gereken şeyi en aşağı derecede yapabilme

kudretinin bu-lunmasıdır. Bu mutlak kudret her emrolunan şeyin edasının vücubunda şarttır. Bir de

tam kudret vardır. Bu da muktedir olduktan sonra edaya kolaylık veren kudrettir. Bunun devamı

kişiye güç gelen vacibin devamı için şarttır. Mesela çeşitli mali yükümlülüklerde durum böyledir.

Hatta zekât, öşür, haraç, bunları eda etmeye güç yettikten sonra malın helâkiyle bâtıl olurlar. Zira

kolaylaştırıcı kudret olan nema vasfı, mal helak olmakla yok olmaktadır. O zaman vacibin devamı da

yok olmaktadır. Zi-ra şartı ortadan kalkmaktadır. Ama birinci kudret bunun aksinedir. Onun bekası

vacibin bekası için şart değildir. Hatta fitre ve hac insana farz olduktan sonra malı helak olmuş

olsa, o hac insanın üzerinden düşmez. Çünkü her ikisi de mümekkine kudret için vacibtirler.

Bunlarda mümekkin kudret azığa ve bineğe kudreti olması ve nisaba malik olmasıdır. Bun-ların

ikisinde kolaylık ancak hizmetçi, binekler ve yardımcılarla olur. İkincisinde ise, çok mala mâlik

olmaktır. Bunun devamı da âlimlerin icmal ile şart değildir.

«Yalnız yapılması ile temekün eden ilh...» Yani, kudretin devamının şart olmasından arınmış fiile

imkân vermekle vacib olur. T.

«Sırf şarttır ilh...» Yani, onda illet anlamı yoktur. Şartın mutlaka var olması, şart koşulanın

gerçekleşmesi yeterlidir. T.

«Çünkü bu illet anlamına olan bir şarttır ilh...» Zira illet ancak etkili olandır. Bu şart da, vacibin

kolaylık sıfatını değiştirmesiyle tesir etti, o zaman illet anlamına gelmektedir, illet de o şeydir ki,

hükmün devamı onsuz mümkün değildir. Çünkü etkili kudret olmaksızın kolay olmaz. An-cak

kolaylık sıfatıyla meşru kılınan vacib, etkili kudret olmadan devam etmez.

«Kurbanın mümekkine kudretle vacib olmasına, günleri geçtiği tak-dirde onun aynının veya

kıymetinin sadaka edilmesinin vacib olmasıdır ilh...» İnâye'de şöyle denilmektedir: «Kurban



mümekkine kudret ile vacibtir. Buna da şu delâlet etmektedir ki, zengin bir kimse kurban

bayra-mının birinci günü kurbanlık bir koyun alsa, kesim günleri geçinceye ka-dar onu kesmese,

sonra da fakir düşse onun üzerine vacib olan kurban-lık olarak aldığı koyunun aynını tasadduk

etmektir. Fakir olması ile on-dan kurban sakıt olmaz. Eğer kurban müyessire kudretle vacib olsa idi,

zekât, öşür, haraç gibi müyessire kudretin devamı şort olurdu. Halbuki mal helak olunca zekât,

öşür ve haraç da düşer.»

İnâye'nin sözlerine şöyle itiraz edilmiştir: Kurban kesim günleri geç-tikten sonra fakir olmuştur. O

zaman da müyessire kudret kurbanda har sil olmuştur. Bundan dolayı da henüz ondan kurbanın

vücubu düşme-miştir.

Yine, Sadiye'nin haşiyelerinde de Hidâye'nin şu sözüyle İnâye'ye iti-raz edilmiştir: «Vakit geçerse

kurban da düşer.» İşte Hidâye'nin bu sözü delâlet ediyor ki, kurbanın vacib olması mümekkine

kudret ile değildir. Eğer mümekkine kudret ile olmuş olsaydı, üzerinden sakıt olmazdı. Onu kurban

etmek de üzerine vacib olurdu. Herne kadar bayram günü koyun almasa da.

yine Sadiye'nin haşiyelerinde sununla da itiraz edilmiştir: «Bayram günleri geçmezden önce

insanın malları helak olsa, üzerinden kurbanın vücubu sakıt olur. Nisabın helaki ile zekât nasıl

düşerse. Ama fitre bu-nun aksinedir ki, ramazan bayramı günü şafaktan sonra malı helak ol-sa, fitre

ondan düşmez. İşte bu da açık bir delil gibidir ki, kurbanda mu-teber olan, ancakyessire

kudrettir.»

Ben derim ki: Bu itirazlara şöyle cevap verilir; Namaz ve oruç gibi kurbanın da mukadder bir vakti

vardır. İleride geleceği gibi kurbanın vü-cubu için muteber olan da o vaktin sonudur. O zaman

kurban kesim gün­lerinin en son günü fakir bir adam zengin olsa, onun kurban kesmesi ge­rekir.

Bayramın ilk günü zengin olduğu halde son günü fakir bir adam zengin olsa, onun kurban kesmesi

gerekir. Bayramın ilk günü zengin ol-duğu halde son günü fakir olan kimse ise, ona kurban kesmek

gerekli-değildir. İsterse kesim yünlerinin evvelinde zengin olsun. Zengin bir kim-se bir kurbanlık

alsa, kesim günleri geçtikten sonra fakir düşse, o kim-se vaktin sonunda mümekkine kudret ile

değil. Eğer müyessire kudret ile vacib olmuş olsaydı, o kudretin devamı şart olurdu, fakir olduğu

takdirde de kurban ondan düşerdi. Halbuki vaki olan bunun aksinedir.

Hidâye'nin: «Vakit geçerse kurban da düşer,» sözü de kurban değil, edası yok olur anlamındadır.

Çünkü kurbanın günleri geçtikten sonra kurban kesmekle yükümlü olan kimse ya o kurbanın

aynını, yada kıy-metini tasadduk eder.

Kurban günleri geçmeden malın helak olmasıyla kurbanın düşmesi de kudretin müyessire kudret

olduğunu ifade etmez. Çünkü burada itibar vaktin sonunadır. Vaktin sonunda ise, asla hiçbir kudret

mevcut değildir. Ama zekât ve fitre bunun aksinedir. Bunların bir vakti yoktur ki, o vak-tin

geçmesiyle bunların edası da yok olsun. Zira zekât her vakitte ze-kâttır. Fitre de öyledir. Ama

kurban bunun aksinedir. Çünkü kurbanın vaktinden sonra vaki olan kurban kurbanın yerine geçen

halefidir. Zekât malın helâkiyle, edasının vacib olduğu vakitte düşer. Ama fitre düşmez. İşte

buradan-anlaşıldığına göre müyessire kudretle farzdır. İkincisi ise mümekkine kudret ile vacibtir.

Kurbanda malın helak olmasını bunların ikisinden birisine yorumlamak ise mümkün değildir. Ancak

edasının vücubundan sonra yorumlanır. Bu da kesim günlerinin son günüdür. Zira onun bildiği

gibi, belirlenmiş bir vakti vardır. O zaman kurban bayramı geçtikten sonra mal helak olduğu

takdirde biz onun aynını veya kıyme-tini tasadduk etmesi gereklidir dedik. Biliyoruz ki, o da fitre

gibi malın helâkiyle, düşmez. Öyleyse kurbanın vacîb olması mümekkine kudret ile-dir. Ama eğer

mal bayram günleri geçmeden helak olursa o zaman malın helak olması edasının vücubundan

öncedir. O zaman, kurbanın vücubunu bunlardan birisine hamletmek mümkün değildir. Sen bu

tahkikatı düşün. Kabul etmek de haktır. Başarı Allah'tandır.

Aynının ilh...» Yani eğer kurban kesmeyi adar veya fakir olduğu halde kurbanlık alır ve kurban

günlerinde kesmezse, onun aynını sadaka olarak vermesi vacibtir. Eğer zengin ise ve kurbanı

adamamış ise, o za-man kurbanın kıymetini bayram günleri geçtikten sonra tasadduk etmesi

vacibtir. Nitekim bunun açıklaması ileride gelecektir.

«Herne kadar haccetseler bile yine onların kurban kesmesi Gerekli-dir ilh...» Bedâyî'de yalnız bu

ifade üzerinde durulmuştur. Çünkü Mekke ehli hac yapsalar bile misafir değil, memleketlerinde

mukimdirler.

«İhramlı olan kimseye kurban kesmek vacib değildir denilmiştir ilh...» Yani Mekke ehlinden de olsa,

ihramlı kimsenin kurban kesmesi gerekli değildir, denilmiştir. Cevhere, Hacnedî'den.

Şurunbulâliye bu sözü misafire hamletmiştir. Bunda da acık bir gö-rüş vardır.



«Çocuğuna kesmesi değil ilh...» Yani fitre verecek kadar zengin olan kimsenin kendi şahsı, için

kurban kesmesi gerekir. Ama kendi malından çocuğuna kurban kesmesi vacib değildir. T.

«Üstün olan görüşe göre ilh...» Hâniye'de şöyle denilmektedir: «Zârirü'r-rivayette, kurban kesecek

kadar zengin olan kimsenin küçük ço-cuğuna kurban kesmesi vacib değil, müstahabtır. Ama fitre

bunun aksi-nedir. Babanın çocuğu yerine fitre vermesi vâcibtir.»

Hasan, Ebû Hanîfe'den kurban kesecek kadar zengin olan kimsenin

çocuğunun ve babası ölen torununun yerine kurban kesmesinin vacib ol-duğunu rivayet etmiştir.

Fetva zahirü'r-rivaye üzerinedir. Yani vacib de-ğildir.

Kurban kesecek kadar zengin olan kimse âkil-bâliğ olan çocukları-nın ve zevcesinin yine kurban

keserse caiz değildir. Ancak onların iz-niyle caizdir. Ebû Yûsuf'tan adamın âkil-bâliğ çocuklarının

ve karısının yerine kurban kesmesinin izinsiz olarak da caiz olduğu rivayet edilmiş-tir. Bezzâziye.

Zahîre adlı eserde şöyle denilmektedir: «Umulur ki, Ebû Yûsuf, eğer o yerde bunların yerine kurban

kesme âdeten câri ise, bu âdetin izin anlamına geleceğini kabul etmiştir. Eğer mesele bu şekil

üzerine ise, Ebû Yûsuf'un istihsan yaptığı meselenin hükmü müstahsendir.»

«Bir koyun ilh...» Yani koyunu kesmek vâcibtir. Zira yukarıda geç-tiği üzere, vacib olan ancak kan

akıtmaktır.

«Yedi kişiden birisinin ilh...» Zira bir bedene Allah'a yaklaşmak ni-yetiyle yedi kişinin yerine geçer.

Bu yedi kişinin kurbet cihetleri muhte-lif olsa bile, yine yeterlidir. Nitekim ileride gelecektir.

«Yedide birden daha az olursa, hiçbirisinin kurbanı caiz olmaz ilh...»

Buradaki caiz kelimesi ya cevaz'dan caiz olmadığı veya icaz'dan kâfi gelmediği anlamındadır. Ama

ikincisi yani yeterli olmaması kendinden sonrasına daha uygundur.

«Ortaklar yedi kişiden aşağı olursa, öncelikle yeterli olur ilh...» Mu-sannif burada bunu mutlak

zikretmiştir. O zaman, kesilen bedendeki his-seleri ister eşit olsun, ister olmasın, yine yeterli olur.

Şu kadarı var ki hisselerin yedide birden az olmaması gerekir.

Yedi kişi beş veya daha fazla sığıra ortak olarak kurban kesseler, bu ortaklıkları geçerli olur. Çünkü

ortaklardan her birisi, bir sığırın ye-dide birine sahiptir. Ama sekiz kişi yedi veya daha fazla sığıra

ortak ol-salar, geçerli değildir. Çünkü her sığır sekiz pay üzerine taksim edilir. Her birisinin payı da

yedide birden az olmuş olur. Bu fasıllarda imamlar-dan hiçbir rivayet yoktur.

Yedi kişi yedi koyuna ortak olsalar, kıyasen yedi koyun onlara ye-terli olmaz. Zira her koyun onlar

arasında yedi pay üzerinedir. İstihsanda ise, yeterlidir. İki kişinin iki koyuna ortak olmalarının

hükmü de yine böyledir.

Bunun üzerine birincisinde uygun olan, hem kıyasın, hem de istihsanın olmasıdır. Zikredilen de

kıyasın cevabıdır. Bedâyî.

«Son günün sonuna kadar ilh...» Yani herne kadar gece kesmek mekruh ise de gece de buna

dahildir. Bu ifade ediyor ki vücub vakti geniştir.

Bunda asıl kaide şudur: Böyle geniş vakitte vacib olan birşey o geniş vaktin hangi parçasında da

eda edilirse, onun vakti odur. Veya namazda olduğu gibi vaktin sonudur. Sahih olan da ancak

budur.

Bu asıl kaideden şu çıkarılır: Bir kimse kurban kesim vaktinin so-nunda vücuba ehil olursa, şöyle

ki. ya müslüman olsa. ya zengin bir köle olduğu halde azad edilse, veya fakirken zengin olsa, veya

misafir­ken mukim olsa, kurban, kesmesi gerekir. Ama vaktin sonunda mürted olsa, veya fakir olsa

veya sefere gitmiş olsa. vecibe ehil olmaz. Eğer vakit çıktıktan sonra fakir olsa, kurbana elverişli bir

koyunun kıymeti onun zimmetinde borç olur.

Zengin bir kimse kurban kesim günlerinde kurban kesmeden ölse, kurban ondan düşer. Çünkü

gerçekte kurban henüz vacib değildir.

Fakir bir kimse kurban kesse, vaktin sonunda da zengin olsa, sağ-lam görüşe göre, o kimsenin

kurbanını iade etmesi gerekir. Çünkü onun birinci kurbanının nafile olması açığa çıkmaktadır.

Bedâyî. Özetle.

Şu kadar var ki, Bezzâziye ve diğer muteber kitaplarda şöyle denilmektedir: «Müteahhirûn fakihler

demişlerdir ki, fakir olduğu halde kurban kesse, vaktin sonunda da zengin olsa, kurbanı iade

etmesi gereklî değildir.»

Biz de müteahhirun fakihlerinin sözlerini tutarız.



«Kurban günleri üçtür ilh...» Teşrik günleri de üçtür. Öyleyse, her ikisi de dörtle biter. Birincisi

nahırdır, başkası değildir. Sonu da teşriktir. Başka bir şey değildir. Orta da kalan iki gün ise hem

nahır hem teşriktir. Hidâye.

Hidâye'nin bu sözleri ifade ediyor ki, birinci gecede değil, son iki gecede kurban kesmek caizdir.

Zira gece bütün vakitlerde gelecek gündüze tâbidir. Ancak kurban kesim günleri değil. Zira gece,

kurban günlerinden gecen güne tabidir. Muzmarat ve diğer eserlerde yledir.

Muzmarat ve diğer eserlerde olanda karışıklık vardır. Zira, dördüncü günün gecesi ihtilafsız olarak

kurban kesim vakti değildir. Ancak şöyle denilebilir : Kurban günleri arasındaki geceler, bir önceki

geçmiş güne tabidir. Kuhistanî.

«En faziletli olanı birinci günüdür ilh...» Sonra ikinci. sonra da üçüncü günüdür. Sirâciye'den

naklen Kuhistanî'de de olduğu gibi.

METİN

Babası, küçük çocuğunun malından onun yerine kurban keser. Bu görüşü Hidâye de doğrulamıştır.

Bazı âlimler tarafından da, baba oğlunun yerine onun malından kurban kesemez, denilmiştir. Bu

görüş de Kâfi adlı eserde doğrulanmıştır.

Kâfi'de devamla şöyle denilmiştir: «Baba küçük çocuğunun malında hiçbir tasarrufta bulunamaz.»

Kâfi'deki bu tesbiti İbni Şıhne de tercih etmiştir.

Ben derim ki: İtimad edilen de bu görüştür. Zira Mevâhibü'r-Rahmân'ın metinde bu görüş için,

«Fetvâ verilecek en sağlam görüş budur» denilmiştir.

Burhân adlı eser de bunu açıklayarak şöyle demiştir: «Zira eğer bu kurbandan maksat, malını telef

etmek ise, babanın çocuğunun malını azad gibi, etiyle sadaka vermek gibi tasarruf hakkı yoktur.

Eğer sadaka ise, çocuğun malının nafile sadakaya da ihtimali yoktur.» Burhân bu açıklamasını

Mebsut'a isnad etmiştir.

Sonra musannıf birinci görüş üzerine ayrıntı yaparak şöyle demiştir: Çocuğunun malından kurban

kesen kimse onun etinden cocuğa yedirir, onun ihtiyacı kadar da onun için saklayabilir. Geri kalan

kısmı da çocuğun aynıyla yararlanacağı ayakkabı ve elbise gibi şeylerle değişir. Ama ekmek ve

benzeri gibi istihlâk edilecek şeylerle değişmez. İbni Kemâl. Dede ve vasi de baba gibidir.

Kurban için alınan bir bedeneye altı kişinin ortak olmaları geçerlidir. Eğer satın alma vaktinde

ortaklığa niyet ederse istihsanen sahihtir. Eğer niyet etmezse, sahih değildir. Bu ortaklık

alınmazdan önce daha güzeldir. Et de parça parça tahmin ile değil, tartı ile taksim edilir. Ancak

ayaklarından veya derisinden bazı şeyleri ete eklerlerse, o zaman cin-sinin aksine olduğundan.

tahrimen taksim etmeleri caiz olur.

Eğer kurban şehirde kesiliyorsa, onun vaktinin başlangıcı (evveli) namazdan sonradır. Yanî bayram

namazı kılındıktan sonra. Velev ki, hutbeden önce olsun. Şu kadar var ki, hutbeden sonra kesilmesi

daha güzeldir.

Herhangi bir özürden dolayı bayram namazını kılmazlarsa, onlar için kesim vakti namaz vakti

geçtikten sonra başlar. İkinci günü veya ondan sonraki günler bayram namazı kılınmazdan önce de

kesilmesi caizdir. Çünkü ikinci günde kılınan bayram namazı edâ değil kazadır. Zeylâi ve diğerleri.

Kurban şehir dışında kesiliyorsa, o zaman kesimin vakti, birinci gün şafağın doğumundan sonradır.

Sonu da üçüncü günün güneşin batımından hemen öncesidir. İmam Şâfiî dördüncü gün kurban

kesmeyi de caiz görmüştür.

Burada muteber olan kurbanı kesecek kimsenin yeri değil, kurban edilecek hayvanın bulunduğu

yerdir. Öyleyse, şehirli bir kimse acele kurban kesmek isterse onun hilesi şudur: Kurbanı şehir

dışına çıkarır ve şafak attığı zaman onu orada keser. Müctebâ.

Fakir ve zengin için, doğum ve ölüm olayları için muteber olan vakit ise, vaktin sonudur. Öyleyse

adam kesimin ilk günlerinde zengin olduğu halde vaktin sonunda fakir düşse, kurban onun üzerine

vacib değildir. Kurban kesim günlerinden son gün bir çocuk doğmuş olsa, onun üzerine kurban

kesmek vacibtir. Eğer kurbanın son gününde, kurban kesmeden ölürse, onun üzerine kurban vacib

değildir.

Bayram namazını kıldıran imamın namazı abdestsiz kıldırdığı anlaşılsa, fasit namazdan sonra

kesilen kurbanlar iade olunmaz, yalnız namaz iade olunur. Zira âlimlerden bazıları, bayram namazı

fesada giderse onu yalnız imam iade eder demişlerdir. O zaman, bu iade de ictihada mahal vardır.

Zeylaî.



Mücteba adlı eserde şöyle denilmektedir: «Bayram namazı da ancak cemaat dağılmadan iâde edilir.

Dağıldıktan sonra değil. »

Bezzâziye'de de şöyle denilir: «Bir şehirde olan fitneden dolayı bayram namazı kılınmasa, şafağın

doğumundan sonra da kurban kesseler, tercih edilen görüşe göre caizdir.»

Şu kadar var ki Yenabî'de şöyle denilmiştir: «İmam kasten bayram namazını terkederse, güneş

zeval yerini geçinceye kadar kurban kesmek caiz değildi

Bazı âlimler tarafından da bayram namazı kasten terkedilirse, birinci gün, zevalden önce kurban

kesmek caiz değildir, denilmiştir. Ama diğer günlerde zevalden önce kesmek caizdir.

Ben derim ki: Yukarıda zikrettiğimiz gibi, bu görüş Zeylaî ve diğer kitapların tercih ettikleri görüştür.

Mevâhib'de de bu teyit edilmiştir. Meselâ, imamın yanında: «bugün bayram günüdür» diye şehâdet

edilse, onlar da bayram namazını kılıp kurbanlarını kesseler, sonra da o günün arefe olduğu ortaya

çıksa, o namazları da, kurbanları da yeterli olur. Zira bu gibi hatalardan korunmak güctür. O zaman

müslümanların ibadetlerinin korunması için cevazına hükmedilir. Zeylaî.

Gece kurban kesmek tenzihen mekruhtur. Çünkü yanılma ihtimali vardır.

Kurban kesmesi farz olan bir kimse, kurban kesmez, günleri de geçerse, eğer muayyen bir hayvanı

adamışsa, onu canlı olarak sadaka verir. İsterse fakir olsun. Eğer keserse, onun etini tasadduk

eder. Eğer noksan olursa, onun noksanlığının kıymeti kadar, sadaka verir. Adayan kimse, adadığı

kurbanın etinden yiyemez. Eğer ondan yerse, yediği kadarın kıymetini tasadduk eder.

Bir fakir kurban için aldığı hayvanı günleri geçtiği halde kesmezse onu canlı olarak tasadduk eder.

Çünkü atışı ile o kurban ona vacib olmaktadır. Aldığı hayvanı satması da câiz değildir.

Aldığı hayvanı kurban günlerinde kesmeyen zengin ise, onun kıymetini tasadduk eder. İsterse o

hayvanı kurban için alsın, ister kurban için almasın. Çünkü kurbanın kendisi zenginin zimmetine

taalluk eder Burada kıymetten murad da kurbana kâfi gelecek bir koyunun kıymetidir.

METİN

«Babası, küçük çocuğunun malından onun yerine kurban keser ilh..» Akıl hostası da çocuk gibidir.

Bedâyî adlı eserde şöyle denilmektedir: «Akıl ile büluğ İmameynin görüşüne göre kurbanın vacib

olma şartlarından değillerdir. İmam Muhammed'e göre ise, büluğ ile akıl kurbanın vücub

şartlarındandır. Akıl hastası ile çocuk zengin dahi olsalar, babalarının onlar için kurban kesmesi

vacib değildir. Baba ile vasi İmameyne göre akıl hastasının veya çocuğun malından kurban

kesseler, kestikleri kurbana zamin değildirler. İmam Muhammed'e göre Ise, baba veya vasi akıl

hastası veya ço-cuk için onlann malından kurban keserse, ona zamin olur. Bazen akıl hastası,

bazen akıllı olana gelince, onun haline itibar edilir. Eğer kesim günlerinde akıl hastası ise, geçen

ihtilaf üzerinedir. Eğer akıllı ise, imamlar arasında ihtilafsız olarak ona kurban vacibtir.»

Ben derim ki: Şu muhakkak ki, Hâniye'de şöyle denilmektedir: «Bazan akıl hastası, bazen akıllı olan

kimse sağlam kimse gibidir.»

Ancak şu kadar var ki, o delilik veya akıllılık kurban kesimlerindeki delilik veya akıllılığa hamledilir.

«Hidâye'de doğrulamıştır ilh...» Zira Hidâye sahibi şöyle demiştir: «En sağlamı, babanın çocuğun

malından çocuğa kurban kesmesidir.» O zaman İbni Şıhne'nin «Hidâye'de hiçbir şey tesbih

edilmemiştir.» sözünde bir görüş vardır. Belki Hidâye sahibinin ifadesinin tarzı kurbanın çocuk

üzerine vacib olmamasının tercihidir. Umulur ki, İbni Şıhne'nin nüshasında «en sağlam» görüş

düşmüştür.

«İtimad edilen de bu görüştür ilh...» Mülteka'da da görüş tercih edilmiştir. Zira Mülteka sahibi bu

görüşü zikretmiş, Hidâye'nin tashih ettiği görüşü de «kıyle» ile ifade etmiştir. Tarsusî de

Mülteka'nın tercihini şununla tercih etmiştir: «Fıkıh kaideleri Mülteka'nın tercihine şehâdet eder.

Zira kurban ibâdettir. Hem de kurbanın çocuğa vacib olma hükmü çocuğun malından zekât

vermenin vacib olduğuna hükmedilmesinden daha uygundur.»

«Ayyla yaralanacağı ilh...» Bu ifadenin açık anlamı çocuğa kesilen kurbanın satılarak onun parası

ile ayakkabı ve elbise gibi şeyler almanın caiz olmadığını ifade etmektedir. T.

Bizim Bedâyî adlı eserden naklen zikredeceğimizi de ifade etmektedir.

«Kurban için alınan bir bedeneye ilh...» Yani kendi nefsine kurban etmek üzere aldığı bir bedeneye

başka altı kişiyi ortak etmesi geçerlidir. Hidâye ve diğer kitaplar. Hidâye'nin bu görüşü zengine

yorumlanır. Çünkü zenginin almış olduğu bedene, kesim için muayyen değildir. Bununla birlikte



yine başkalarını ona ortak etmesinde kerahet vardır. Zira aldıktan sonra başkalarını ortak

etmesinde vaadine muhalefet vardır. Hem de fakihler, eğer zengin bir kimse bir bedeneyi kurban

için alır sonra da başkalarını ortak ederse bunun İmam Muhammed zikretmemişse de uygun olan

hisselerin fiyatlarını tasadduk etmesidir, demişlerdir.

Fakire gelince, fakir bir kimse kurban için bir bedene alsa, başkasını ona ortak etmesi caiz değildir.

Zira fakir onu kurban için almakla onu kendisine gerekli kılmıştır. Öyleyse, fakirin kurban için almış

olduğu bedene kurban için taayyün etmiştir, başkasını ortak edemez. Bedâyî ve Gâyetü'l-Beyân.

Şu kadar var ki, Hâniye'de bu konuda zengin ile fakir eşit sayılmış, sonra da bazı âlimlerden ayrıntı

nakledilmiştir. Düşünülsün.

«Eğer satın alma vaktinde ortaklığa niyet ederse istihsânen sahihtir. Eğer niyet etmezse sahih

değildir ilh...» Bazı nüshalarda ifade böyledir. Ama vacib olan burada istihsan kelimesinin

düşürülmesidir. Nitekim kitabın bazı nüshalarında da yledir. Zira istihsanî meselenin konusu

şudur ki, adam bedeneyi kendisi için kurban kesmek üzere satın alır, sonra altı kişiyi ortak ederse,

istihsanen sahihtir. Nitekim Hidâye, Hâniye ve diğer kitaplarda dayledir. İşte bundan ötürü

musannıf «istihsânen» sözünden sonra bu ortaklık alıştan önce olursa daha güzel olur demiştir.

Hidâye'de şöyle denilmektedir: «En güzeli, almadan önce ortak olmalarıdır ki, ihtilâftan daha uzak

ve şekil bakımından da olsa kurbetten dönmekten daha uzak olur.»

Hâniye'de de; «Aldığı zaman ortaklığa niyet etmese, sonra başkasını ortak etse, Ebû Hânife bunu

mekruh görmüştür.» denilmiştir.

Ben derim ki: Hac bahsinin hedy babında Fethü'l-Kadir'den naklen ki Fethü'l-Kadir de bunları Asl ve

Mebsut'a isnad etmiştir, şu ifadeyi zikretmiştik: «Bir kimse temettu haccının kurbanı için bir bedene

alsa onu kendi nefsi için kesmeyi gerekli kıldıktan sonra altı kişiyi ortak etse, bunu yapamaz.

Çünkü o adam onu alışıyla kendi nefsine gerekli kıldığı için o bedenin onun tarafından bütün olarak

kesilmesi vacib olmuştur. Bazısı şer'in icabı ile, bazı da kendi nefsinin icabıyla üzerine vacib

olmuçtur. Eğer bunu yaparsa, onun almış olduğu semeni tasadduk etmesi gerekir. Ama eğer

alışında başka altı kişiyi ortak etmeyi niyet edeyse, o bedene hepsine yeterli olur. Çünkü alışla o

kimse bedenenin hepsini kendisine gerekli kılmamıştır. Eğer alış sırasında başkalarını ortak niyeti

yoksa, fakat kendi nefsine de gerek kılmamışsa, o zaman caizdir.»

Efdal olan, ortaklığın başlangıçta sabit olması için ya birlikte olmaları veya diğerlerinin emri ile

birisinin almasıdır.

Umulur ki, bu nakil fakirin üzerine veya adak yapana hamledilir. Veya temettu için kesilen kurbanla,

kurban bayramında kesilen kurban birbirinden ayrılmalıdır.

«Et de taksim edilir ilh...» Bu taksimin gerekli olup olmadığı belli değildir. Hatta bir kimse

kendisine, karısına ve baliğ olan çocuklarına bir bedene alarak kesse, taksim de etmese, onların

hepsine yeterli olur mu olmaz mı? Açık olan odur ki, bu taksim şart değildir. Çünkü kurbandan

maksat kan akıtmaktır. Burada da kan akmıştır.

Fetâvâ-yı Hülâsa ve Feyz'de şöyte denilmektedir: «Taksim ortakların iradesine bağlıdır. Bu da

geçeni teyid etmektedir. Ancak şu kadar var ki, onlardan birisi fakir, diğeri zengin ise, fakirin

hissesini alıp tasadduk etmesi için muayyendir.» T.

Bunun özeti şudur: Burada maksat, kesim yapılırsa, taksimin şartını beyan etmektir. Yoksa

taksimin şart olması değil. Şu kadar var ki yukarıdaki meselede fakiri istisna etmesinde bir görüş

vardır. Zira fakirin hissesini tasadduk etmesi gerekli değildir. Nitekim ileride gelecektir. Ama

adayan kimsenin hissesini tasadduk etmesi kesindir. Anla.

«Tahmin ile değil ilh...» Zira taksimde mübâdele anlamı vardır. Her ne kadar birbirlerine helâl bile

etmiş olsalar, yine caiz değildir.

Bedâyî adlı eserde şöyle denilmektedir: «Kurban etinin tahminen kesim edilmesinin caiz

olmamasına gelince, zira onda temlik anlamı vardır. Et de riba cereyan eden mallardandır. O zaman

onu tahminen, temlik etmek caiz değildir. Ama etin taksiminden sonra birbirlerine helâl etseler bile

yine caiz olmamasına gelince, zira riba helâl etmekle de helâl olmaz. Hem de etin taksiminde hibe

anlamı vardır. Kısmeti kabul eden birşeyin bir kısmını müşaen hibe etmek de geçerli değildir. »

Bununla açığa çıkmaktadır ki burada caiz olmamanın anlamı doğru değildir ve helâl değildir. Çünkü

burada mübadele fasittir. Ancak burada Şurunbulâliye'nin sözünü ettiğine hilâf vardır.

Şurunbulâliye'nin sözünü ettiği şudur. «Buradaki câiz olmamaktan maksat, tahminen taksim etmek

geçerli değildir, ama taksim edilirse, bu haram da değildir.»



«Ancak ayaklarından veya derisinden bazı şeyleri ete eklerlerse caiz olur ilh...» Yani birisine etten

bir bölümü ile ayakları düşse, diğerine de etten bir bölümü ile derisi düşmüş olsa, bu şekilde

tahminen taksim etmek caizdir. İnâye.

«Vaktinin başlangıcı namazdan sonradır ilh...» Musannıfın bu ifadesinde müsamaha vardır. Zira

kesimin vakti şehir ile gayrı arasında değişmez. Belki, onun şartında değişiklik vardır. şehirli ve

ylü için kurban kesim vaktinin başlangıcı bayramın birinci günü şafağın doğumudur. Ancak

şehirliye kurbandan önce namazı kılması şart kılınmıştır. O zaman burada şehirlinin namazdan

önce kesmesinin caiz olmaması vaktin olmamasından değil, şartın olmamasındandır. Nitekim

Mebsût adlı eserde de böyledir. Buna Hidâye ve diğer kitaplarda da işâret edilmiştir. Kuhistanî.

İbni Kemâl de şerhinin «minhu»larında şöyle demiştir: «Bu Tacü'ş-Şeria'nın yanıldığı yerlerden

biridir ki bu konuda Sadrı Şeria uyanmamıştır.»

«Bayram namazı kılındıktan sonra ilh...» Cami ehli namaz kıldıktan sonra henüz meydanda

toplananlar namaz kılmazdan önce kurbanını kesmiş olsa istihsanen kurban yeterlidir. Zira camide

kılınan namaz geçerli bir namazdır. Hatta kurban kesenler o namazla iktifa etseler, hepsine yeterli

olur. Bunun aksi de geçerlidir. Hidâye.

İmam tahiyatta oturduktan sonra kurbanını kesmiş olsa zaruri rivayette onun kurbanı caiz değildir.

Bazı alimler de kestiğinin caiz ama günahkâr olduğunu söylemişlerdir. Bu da Ebû Yûsuf'tan rivayet

edilmiştir. Hâniye.

«Velev ki, hutbeden önce olsun ilh...» Minah'ta Hasan'dan şöyle rivâyet edilmiştir: «İmam hutbeyi

bitirmeden kurbanını keserse isabetsizlik etmiş olur.»

«Namaz vakti geçtikten sonra ilh...» Yani şehirler için kurban kesim vakti, bir özürden dolayı namaz

kılmamışlarsa, bayram namazının vakti geçtikten sonradır. Bayram namazının vakti ise, güneşin

mızrak boyu yükselmesinden zevale kadardır.

«Bir özürden dolayı bayram namazını kılmazlarsa ilh...» Yani bundan sonra zikredilecek fitnenin

dışındaki bir özürden dolayı namazı kılmazlarsa. T.

Ben derim ki: Zeylaî, özür kelimesini zikretmemiştir. Halbuki o, şârihin Yenabî'den naklen

zikredeceğine de aykırıdır.

Bedâyî'de şöyle denilmiştir : «İmam bayram namazını tehir etse, gün yarı oluncaya kadar kurban

kesilmez. Eğer imam meşgul olsa, namaz kılmasa veya bayram namazını kasten terkederek zeval

vaktine kadar kılmasa, namaz kılmadan da kurban kesmek bütün günlerde helâldir. Çünkü zevalle

bayram namazının vakti yok olmuştur. İmam da ancak ikinci veya üçüncü günü bayram namazını

kıldırırsa, kazaen kıldırmış olur. Kurbanın namazdan sonra olması da ancak namaz edâen kılınırsa

şarttır. Kudurî de bu şekilde zikretmiştir.»

Bunun benzerini Zeylaî de Muhit'ten naklen zikretmiştir.

Yine Bedâyî bundan önce Muhît adlı eserden şunu zikretmiştir: «Bayramın ikinci günü zevalden

önce kesmeleri yeterli değildir. Ancak imamın namaz kıldıracağını ummazlarsa o zaman

kesebilirler.»

BİR UYARI ; Serahsî'nin Mebsût'unda şöyle denılmiştir: «Nahır günü Mina halkına bayram namazı

kılmak vacib değildir. Çünkü onlar namaz vaktinde menasiki edâ etmekle meşguldürler. O zaman

Mina halkı için şafak tattıktan sonra köy halkına caiz olduğu gibi kurban kesmek caizdir.»

Açık olan odur ki Mina ehli hacılar ve Mekke ehildir. Şurunbulâliye. Yani Mekke'nin ihrama giren

halkı.

Bu, Birî'nin zikrettiğinin açık olarak zıddıdır. Zira Birî şöyle demistir: «Mina'da kurbanın ancak

zevalden sonra kesilmesi caizdir. Zira Mina öyle bir yerdir ki, onda bayram namazı kılmak caizdir.

Ancak şu kadar varki bayram namazı hacılardan düşmüştür. Çok araştırmamıza rağmen bu konuda

bir metin görmedik. Bayram günü Mekke'de de bayram namazı yoktur. Zira biz ve bizim eriştiğimiz

fıkıh bilginleri Mekke'de bayram namazı kılmamışlardır. Sebebin ne olduğunu en iyi Allah bilir.»

«Şehir dışında kesiliyorsa ilh...» Bu söz çölde yaşayanları da kapsamına alır.

Kadıhân da şöyle demiştir: «Mezrada köylerde ve sınır boylarında yaşayan halk bize göre şafak

attıktan sonra kurbanlarını kesebilirler. Çölde yaşayanlara gelince, onlar ancak, kendilerine en

yakın olan imamın namaz kıldırmasından sonra kesebilirler.» Bunu Kuhistanî Nazm'a ve diğerlerine

isnad etmiştir.

Şurunbulâliye'de şöyle denilmiştir: «Kadıhân'da zikredilen Tebyîn'de olanla Şeyhülislâm'ın mutlak



ifadesine aykırıdır.»

«Geçerli olan, kurban kesilecek hayvanın bulunduğu yerdir ilh...» Kurbanlık mezrada, kesen de

şehirde olursa, namazdan önce kesmesi caizdir. Bunun aksi ise caiz değildir. Kuhistanî.

«Kurbanını çıkarır ilh...» Yani çıkarılmasını emreder.

«Şehir dışında ilh...» Burada şehir dışından maksat, namazın seferi olarak kılınacağı yerdir.

Kuhistanî ve Zeylâî.

«Mücteba îlh...» Mesela Hidâye Tebyîn ve diğer muteber kitaplarda bulunduktan sonra Mücteba'ya

isnad edilmesine ihtiyaç yoktur.

«Doğum ilh...» Bu, küçük çocuğun veya babasının malından kurbanı kesmenin vacib olduğu

görüşü üzeredir. Bu da mutemed görüşün aksidir. Nitekim yukarıda geçti.

«Kurbanlar iâde olunmaz, yalnız namaz iâde olunur ilh...» Bedâyî'de şöyle denilmektedir: «Eğer

halk dağılmadan önce imamın abdestsiz namaz kıldığını bilinirse, rivayetlerin ittifakı ile imam

namazı cemaatle birlikte iade eder. Ama iade etmezden önce kesilen kurban caiz midir? Bazı

rivayetlerde kesin kurban caizdir denilmiştir. Çünkü o kurban fakihlerden bazısının caiz kabul ettiği

namazdan sonra kesilmiştir. Bu fakih de İmam Şâfiî'dir. Çünkü Şâfiî'ye göre İmamın namazının fasit

olması ona uyan kimselerin namazının fasit olmasını gerektimıez. O zaman bu namaz İmam Şâfiî'ye

göre muteber bir namazdır. Şâfiî'nin görüşü üzerine imam yalnız başına namazı iade eder. Halk

namazı iade etmez. Bu da istihsandır.» Bunun benzeri Bezzâziye'de de mevcuttur.

«Müctebâ'da ilh...» Şarihin Müctebâ adlı eserden nakli, metnin mutIak ifadesini kayıtlamaktadır.

Yani, namaz cemaat dağılmadan iade edilir, sonra değil. Bu metnin mutlak ifadesini sınırlamak da

güzel birşeydir. Çünkü cemaat dağıldıktan sonra namazı iade etmek zordur. H.

«Dağıldıktan sonra değil ilh...» Ben diyorum ki, Bezzâziye'de şöyle bir ifade vardır: «Eğer cemaat

namazları iade etmek için çağrılsa, o çağrıyı bilmeden kurbanını kesse, kestiği caizdir. Ama bu

çağrıyı bilenler zevalden önce kurban kesmişlerse, kestikleri caiz değildir. Ama zevalden sonra

kesmişse, kestiği kurban caizdir.»

Şu kadar var ki, bizim Bedâyî'den nâklettiğimiz ifade, mutlaka kesen kimsenin kurbanını iade

etmemesini gerekli kılar. Bedâyî'de Bezzâziye'de zikredilenle birlikte diğer bir rivayet de

zikredilmiştir. Düşünülsün.

«Bayram namazı kılınması ilh...» Çünkü onlara namaz kıldıracak bir vali yoktur. İtkânî ve Zeylaî.

«Tercih edilen görüşe göre caizdir îlh...» Çünkü şehir o zaman bu hükümle köy gibidir. İtkanî.

Tatarhâniye'de şöyle denilmektedir: «Fetvâ da bu görüş üzerinedir.» Bu meseleyi yine Zeylaî de

zikretmiştir. O zaman Zeylaî'den naklen geçen hükme H.nin zannettiği gibi muâriz olmaz. Zira

Zeylâî'den nakledilen ifadedeki meselede imam mevcuttur. O zaman o şehir köy hükmünde

değildir. Sen anla.

«Şu kadar var ki Yenabî'de ilh...» Bu ifade bazı nüshalardan düşmüştür. Uygun olan da düşmesidir.

Çünkü bu makablindeki konuya aykırı değildir. Çünkü makablindeki meselede namaz bir özürden

dolayı terkedilmiştir. Burada ise özürden dolayı değil, kasten terkedilmiştir.

«Birinci gün zevalden önce kurban kesmek caiz değildir ilh...» Açık o!an odur ki, bu kimse

Bezzâziye'den nakledilene muarız olduğunu sanmıştır. Nitekim haşiyeyi yapan da öyle anlamıştır.

Halbuki bu çelişki bizim zikrettiğimizde bertaraf edilmektedir.

«Ben derim ki ilh...» Zeylaî'nin ifadesinde şarihin naklettiğini ifade eden birşey yoktur. Çünkü o her

iki görüşü de bizim zikrettiğimiz gibi Muhit'ten hikâye etmiş, görüşün birisini, diğerine tercih

etmemiştir.

«O namazları da, kurbanları da yeterlidir ilh...» Hüküm Bedâyî'de de böyledir. Bedâyî'de şöyle

denilmektedir: «Eğer günün yarısından sonra o günün Zilhicce'nin onuncu günü olduğuna şehâdet

etseler, onlar için kurban kesmek caizdir. İmam da ikinci günü onlara bayram namazını kıldırır.

Eğer günün evvelinde o günün bayram günü olduğu bilinse, imam da meşgul olsa veya gafil olsa

ve bayram namazına gitmese, kimseye de bayram namazını kıldırmasını emretmese, güneş zevale

erinceye kadar hiç kimsenin kurban kesmesi uygun değildir. İmam namaza gitmeden ön-ce gün

zevci vaktine erse, halk kurbanını keser. Zeval vaktinden önce birisi kurbanını kesse, caiz değildir.

Birisi arefe günü zevalden sonra kurbanını kesse, sonra o günün kurban günü olduğunu anlaşılsa,

biz Hanefîlere göre onun kurbanı caizdir. Çünkü o kurban vaktidir.»

«Tenzihen ilh...» Bu konu musannifindir. Zira musannif demiştir ki: Ben diyorum ki. açık olan şudur



ki, bu kerahet tenzihidir. Tenzihen mek-ruhun mercii de öncelikle oluşan aksidir. Zira yanlış yapma

ihtimali ke-rahetin tahrimî olmasına delil olmaya uygun değildir.

Ben derim ki: Kerahetin tenzihi olması konusu Bedâyî'nin zebâih bahsinde açık olarak zikredilmiştir.

«Gece ilh...» Yani ortadaki iki gece. Yani birinci gece ile dördüncü gece değil. Çünkü birinci ile

dördüncü gecede kurban kesmek asla ge-çerli değildir. Nitekim açık olan da ancak budur. Sahih

olmadığı husu-sunda Nihâye'de de dikkat çekilmiştir. Bununla birlikte, bazıları bunu bilmezler.

«Kurban kesmez ilh...» Musannif bu sözüyle kurbanın kaza edilme-i bahsine başlamıştır. Kurbanın

vakti geçtiği zaman kurban mükellefi kur-banı kaza etmekle zamin olur. Bedâyî'de olduğu gibi.

«Günleri geçerse ilh...» Musannifin böyle sınırlaması, Nihâye'de olan şu ifadeden dolayıdır: «Eğer

kurban mükellefin kendi icabıyla vacib olursa veya kurban için almasıyla kurban ona vacib olursa,

kurban gün-lerinde kurbanlık hayvanın aynını tasadduk ederse, o kimsenin üzerine onun yerine

onun benzeri gibi bir kurban kesmesi vacibtir. Zira onun üzerine vacib olan, kan akıtmaktır. Kan

akıtmak da sadakaya ancak günlerinin geçmesiyle kesimden ümitsiz olursa intikal eder. Eğer

bayram günleri geçinceye kadar aynını tasadduk ettiği kurbanın benzerini almaz-sa, o zaman onun

kıymetini tasadduk eder. Zira kan akıtmak hususî bir zamanda kurbet olarak bilinmektedir. Birinci

tasadduk daha sonra gerek-li olan tasadduk yerine yeterli olmaz. Çünkü birinci kurbanı tasadduk

et-mesi, sadakanın vücubunun sebebinden önce olmuştur.»

«Canlı olarak tasadduk eder ilh...» Zira kan akıtmakla tekarrübün vakti geçmiştir. Eğer onun

kıymetini sadaka olarak verirse, yine kâfi gelir. Zira burada vacib olan, onun aynını tasadduk

etmektir. Asıl maksud olan şey olan tekerrübte kıymetini tasadduk etmek de aynını tasad-duk

etmek gibidir. Zahire.

«Belirli bir hayvanı adamışsa ilh...» Bedâyî'de şöyle denilmiştir: «Zen-gin ve fakirin üzerine vacib

olan, adadıkları şeydir. Mesela, adam, «Be-nim üzerime Allah için bir koyun veya bedeneyi kurban

etmek veya şu koyunu ve şu bedeneyi kurban etmek vacib olsun.» dese, veya «Ben şu koyunu

kurban kıldım.» dese, onu kesmesi üzerine vacib olur. Çünkü bu bir kurbettir ki bunun cinsinden

gerekli kılacak şey vardır. Ki bu da te-mettü kurbanı, kıran haccı kurbanı ve ihsar kurbanıdır.

Öyleyse bu kur-ban da diğer şeyler gibi adakla gerekli olur. Adakla vâcib olanda de zen-ginle fakir

eşittirler.»

Bundan şu istifade edilir ki, o şeyin üzerine kılması adaktır. Vacibin •adaması da sahihtir.

O zaman şu durum karışık hale gelir ki, adağın sıhhat şartlarından birisi de adadığı şeyin adaktan

önce vacib olmamasıdır. Ebussuud bu karışık meseleye şöyle cevap vermiştir: «Burada vacib olan

mutlaka kur-ban kesmektir. Adağın sıhhati de belirli bir hayvana nisbetinden dolayı-dır.»

Ebussuud'un bu ifadesinde de bir görüş vardır. Zira bilindi ki, belirli olmayan bir hayvanı adamakda

geçerlidir.

Bilinsin ki Bedâyî'de şöyle denilmiştir: «Zengin bir kimse bir koyun kesmeyi adaşa, o adakda

kurban günlerinde olsa, o kimsenin üzerine bize göre iki koyun kesmek gerekli olur. Birini adağı

için, birisini de şeri-at ona vacib ettiği için. Ancak zengin kimse koyunu adamaktan maksa-dı

üzerine vacib olanı haber vermekse, o zaman onun yalnız bir koyun kesmesi lazım gelir. Ama bu

zengin kimse koyunu kesmeyi kurban gün-lerinden önce adarsa, o zaman ona yine ihtilafsız olarak

iki koyun kes-mek gerekli olur. Çünkü adak; siğası vacib olan birşeyden haber ver-meyi ihtimal

etmez. Vaktinden önce de birşey vacib olmaz. Eğer bayram günlerinde bir kurban kesmeyi adaşa,

sonra aynı günlerde zengin olsa, yine hüküm böyledir. Yani onun iki kurban kesmesi gerekir.»

Bedâyî'nin bu ifadesinin gereği şudur: Zengin kimse kurban günle-rinde bir koyunu kurban etmeyi

adaşa, bu adağından maksadı haber ver-mekse, o adak gerçekten adak olmaz. O koyunu şeriat

vacib kıldığı için keser. Ama eğer mutlak bir ifade ile söyler, haber vermeyi kasdetmezse, veya

kurban günlerinden önce adarsa, veya fakir olduğu halde adar, bayram günleri zengin olursa, o

zaman onun adakla diğer bir koyunu kesmesi de gerekli olur. Şu kadar var ki daha önce o ona

vacib değildi. Onun üzerine vacib olan ondan başkaydı. O zaman onun adağı hakikaten adaktır. Her

halükârda daha önceki bir vacible hakiki bir adak bulunmaz. Hal açıklandı ve karışıklık da ortadan

kalktı. Bu konunun araştırması kurban bahsinin sonunda gelecektir.

Bunun gereği de şudur ki, zengin kimse eğer adamasıyla birlikte kas-tı eğer vacibi haber vermekse,

ondan yiyebilir. Çünkü o kurban adağıyla ona vacib olmamıştır.

PRATİK BİR MESELE : Birisi, «Ben Allah için bir koyun keseceğim.» dese, sonra da deve veya sığır

kesse, caizdir. Tatarhâniye.



«İsterse fakir olsun ilh...» En uygun olan; «isterse zengin olsun» demesiydi. Çünkü fakir bir

kimsenin belli bir hayvanla adamasının geçerli olmadığı düşünülemez. Çünkü daha önce onun

üzerine vacib değildir. Ama zengin bunun aksinedir. Hem de fakir o hayvanı kurban için almış olsa,

adamasa bile kurban günleri geçtikten sonra onun aynını tasadduk etmesi gereklidir. Ama zengin

bunun aksinedir ki, zengin onun aynını de-ğil kıymetini de tasadduk edebilir.

«Eğer noksan olursa ilh...» Yani kesmek onun kıymetini noksanlaştırsa yani kesimden sonra

kıymeti kesimden önceki kıymetinden az olsa, aradaki farkı da tasadduk eder. Tatarhâniye.

«Noksanlığının kıymeti kadar sadaka verir ilh...» Uygun olan, bura-da kıymet kelimesini düşürmesi

veya eksiği kadar sadaka verir deme-siydi. Çünkü burada faraziye kıymetten eksikliktir.. Koyunun

kendisin-de değil. Sen düşün.

«Adayan kimse adadığı kurbanın etinden yiyemez ilh...» Bilindiği gi-bi, adak hakikaten adak olursa.

Ben derim ki: Adayan kimse sözü bir kayıt değildir. Çünkü burada söz vakti geçen kurban

hakkındadır. Vakti geçtikten sonra mükellefe va-cib olan ya o kurbanı canlı olarak vermek veya

kıymetini vermektir. Bun-dan ötürü eğer onu keserse, kesim onun kıymetini noksanlaştırırsa,

ke-simin noksanlaştırdığı kıymete zamin olur. Bu da fakir eğer onu kurban için almışsa, o fakiri de

içine alır. Buna Gâyetü'l-Beyân'da olan ifade de de delâlet etmektedir.

Gâyetü'l-Beyân'ın ifadesi aynen şöyledir: «Bir kimse belirli bir koyu-nu kurban için kendisine vâcib

kılsa, veya kurban için olsa, kesmezden önce de kurban günleri geçse, onu canlı olarak tasadduk

eder. Onun etinden de yiyemez. Çünkü vacib kan akıtmaktan sadaka vermeye inti-kal etmiştir. Ama

eğer o koyunu vacib kılmaz veya kurban için satın al-mazsa, kurban günleri de geçmiş olsa,

kurbana geçerli olan bir koyunun kıymetini tasadduk eder.»

İşte Gâyetü'l-Beyân'ın bu ifadesinde bizim yukarıda dediğimize açık bir delâlet vardır. Sonra ben,

Kifaye adlı eserde, «Bir fakir kurban için bir koyun alsa,» sözünden sonra şöyle denildiğini gördüm:

«Eğer keserse, onun etinden yiyemez. İleride bunun daha fazla açıklaması gelecektir.»

«Kurban için aldığı hayvanı ilh...» Eğer koyun fakirin kendi malı ol-sa, onu kurban etmeye niyet

etse, veya satın alsa ama kurbana niyet et-mese, sonra kurbana niyet etse, onu kesmek vacib

değildir. Çünkü niyet alışla beraber olmamıştır. O zaman niyete itibar edilmez. Bedâyi.

«Ona vacib olmaktadır ilh...» Yani satın almasıyla vacib olmuştur. Bu da Zahirü'r-Rivayettir. Zira

fakirin o hayvanı kurban için alması onun kendi üzerine vacib kılınmasının yerine geçer. Bu da

örfen kurban ada-maktır. Nitekim bedâyi'de olduğu gibi. Tatarhâniye'de de «Fakir onu bay-ram

günlerinde kurban için alırsa.» şeklinde tabir edilmiştir. Tatarhaniye'nin tabirinin açık anlamı şudur:

Eğer fakir o koyunu kurban bayramı günlerinden önce kurban için alırsa, vacib değildir. Ben bu

hususta açık bir ifade görmedim. Araştırılsın.

«Zengin ise onun kıymetini tasadduk eder. İster o hayvanı kurban için alsın, ister kurban için

almasın ilh...» Hidâye ve Dürer gibi diğer ki-taplarda da böyledir. Dürer'i Şeyh Şahin söyle takip

etmiştir: «Zenginin kurban için satın almadığı hayvanın kıymetini tasadduk etmesi vacibtir. Ama

eğer kurban için almışsa, zengin o zaman onun kıymetini veya onu canlı olarak tasadduk etmek

arasında muhayyerdir.» Nitekim Zeylaî de de olduğu gibi. Ebussuud.

Ben derim ki: Bedâyî'de şöyle zikredilmiştir: «Şüphesiz doğru olan şudur ki, kurban için alınan bir

hayvan kurban kesim günleri geçinceye kadar kurban edilmezse, zengin de onu fakir gibi ayyla

tasadduk eder. Bu hususta Hanefî âlimleri arasında ihtilaf yoktur. Zira İmam Muhammed, «Bu Ebû

Hanîfe, Ebû Yûsuf ve bizim görüşümüzdür.» demiştir.» Bu ko-nunun tamamı Bedâyî'dedir.

Bedâyî'de zikredilen bizim anifen Gâyetü'l-Beyân'dan zikrettiğimize de uygundur. Her halükârda,

açık olan odur ki kestiği takdirde ondan yemesi helâl değildir. Onun kıymetinden birşey!

alıkoymasının caiz olmaması gibi.

«Kıymet'ten maksat ilh...» Bu musannifin mücmel olarak zikrettiğini beyan etmektedir. Zira

musannifin «Onu kıymetiyle tasadduk eder» sözü, kurban için alman koyunda açıktır. Zira onun

kıymeti bilinmektedir. Ama eğer kurban için satın almamışsa, onun kıymetini tasadduk etmesinden

maksat nedir? Çünkü koyun belli değildir. İşte bunu sarih beyan ediyor ki, kıymetten maksat,

kurban için koyun almadığı takdirde kurbana ye-terli olacak bir koyunun kıymetidir. Nitekim Hülâsa

ve diğer eserlerde de durum böyledir.

Kuhistanî'de de; «Veya vasat bir koyunun kıymeti tasadduk edilir.» denilmiştir. Nitekim Zahidi,

Nazm ve diğer kitaplarda dayledir.

METİN



Eğer bir yaşındaki toklularla karıştırılıp uzaktan bakıldığında birbi-rinden ayırdedilemezse altı ayını

doldurmuş kuzunun kurban edilmesi caizdir. Üç tür hayvandan seni'nin kurban edilmesi geçerlidir.

Seni; de-velerden beş yaşında olanı, sığır ve mandadan iki yaşını dolduran, ko-yun ve keçiden de

bir yaşını doldurana denilir. Bir ehli ile bir vahşiden doğan hayvan annesine tabidir. Eğer annesi

kurban edilen hayvanlardan ise, onu kurban edilmesi sahihtir. Kurban edilmeyen hayvanlardan ise,

sahih olmaz. Bunu musannıf demiştir.

PRATİK MESELELER:

Bir koyunu kurban etmek bir sığırın yedide birinden daha faziletlidir. Eğer ette ve kıymette eşit

iseler,, koç koyundan daha faziletlidir. Eğer kıymetleri bir olursa keçinin dişisi erkeğinden

faziletlidir. Devenin ve sığır ise dişisi erkeğinden daha faziletlidir. Havi.

Vehbâniye'de şöyle denilmektedir: «Eğer kıymet bakımından erkek ve dişi bir ise, dişiyi kesmek

daha faziletlidir.»

Kurbanlık hayvan kesimden önce bir yavru doğursa, doğurduğu yav-ru da onunla birlikte kesilir.

Bazı âlimlere göre ise, doğan yavruyu canlı olarak tasadduk eder.

Kurbanlık olarak aldığı koyun kaybolsa veya çalınsa, diğer bir koyun alsa, sonra kaybolanı veya

çalınanı bulsa, efdal olan ikisini de kesmek-tir. Eğer birincisini keserse sahihtir. İkincisinin kıymeti,

birinciye eşit ve-ya daha yüksek olursa, yalnız onun kesilmesi de sahihtir. Eğer ikinci koyunun

kıymeti birinci koyundan düşük ise, onu kestiği takdirde birinci koyunun kıymetinin fazlasına

zamindir. O fazlalığı tasadduk eder. Bu ko-nuda zengin ile fakir arasında fark yoktur.

Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: Eğer o kurban zenginliğinden do-layı ise. cevap yine öyledir.

Eğer fakir olduğu halde almışsa, her ikisini de keser. Yenabî.

Doğuştan boynuzsuz, burulmuş hayvanın kurban edilmesi de sahih-tir. Deli ise. onun deliliği eğer

onun otlamasına ve yem yemesine engel değilse, o da kurban edilebilir. Eğer engel ise, onu kurban

etmek caiz değildir.

Semiz uyuzlu hayvanı kurban etmek de caizdir. Ama eğer zayıf ise. caiz değildir. Çünkü uyuzluk ete

noksanlık getirir.

İki gözü görmeyen, bir gözü görmeyen ve kemiklerinde ilik olmaya-cak kadar zayıf olan hayvan da

kurban olmaz. Kesim yerine kadar yürüyemeyecek topal hayvan da kurban edilmez. Hastalığı açık

olan hay-van da .kurban olamaz. Kulağının, kuyruğunun çoğu kesik olan ve gö-zünün görme

gücünün ekserisi gitmiş olan hayvanda kurban olamaz. Burada görme gücünün çoğunun gitmesi

ancak ota yaklaşmasıyla bili-nir.

Yuvarlak kuyruklu koyunların kuyruklarının da çoğu gitmişse, onlar kurban olmaz. Zira ekseriyette,

kalmak ve gitmek bakımından tamamen

hükmü vardır. O zaman bu sayılan uzuvlarda eğer çoğu kalmışsa,

kurban için yeterli olur. Fetva da bunun üzerinedir.

Hiç dişi olmayan hayvanlar da kurban olmazlar. Dişlerinin çoğunlu-ğu duruyorsa yeterlidir.

Bazı âlimler tarafından yem yiyecek kadar dişi kalmışsa yeterlidir, denilmiştir.

Doğuştan kulağı olmayan «kesau» denilen hayvanlar da kurban ol-mazlar. Eğer kulakları doğuştan,

küçük ise, o yeterlidir. Zeylaî.

Memelerinin ucu kopan veya memeleri kuruyan hayvanlar da kurban olmaz. Burnu kesik

hayvanlardan da kurban kesilmez. Sütü kesilmiş, yav-rularını emziremeyen hayvanlar da kurban

olmaz.

Doğuştan kuyruğu olmayan hayvanlar da kurban olmaz. Müctebâ.

Hünsâ yani cinsiyeti belli olmayan hayvanlar da kurban olmaz. Çün-kü onun eti güzel değildir.

Şerh-i Vehbâniye. Bu bahsin tamamı ordadır.

Yalnız pislik yiyen ve pislikten başka birşey yemeyen hayvanlar da kurban olarak kesilmez.

İZAH

«Ceza ilh...» Hidâye'de de böyledir. «Ceza» kelimesi Mülteka şer-hinde şöyle tefsir edilmiştir:

«Âlimlerin çoğunluğuna göre «ceza» do-ğumdan itibaren yılın çoğu geçmiş olan hayvandır.»

Kuruştan! de şöyle der: «Muhit adlı eserde, çoğunluk kelimesi seki-zinci aya giren le tefsir

edilmiştir.»



Hizâne'de ise, üzerinden altı ay ve birkaç gün geçen olarak tefsir edilmiştir.

Zaferanî de, yedi aylık bir huzudur demiştir. Yine Zaferanî'den yedi veya sekiz aylık olarak da

rivayet edilmiştir.

Ben derim ki: Hâniye'de Hizâne'de olan üzerine ihtisar edilmiştir. Yalnız «şer'an» kelimesiyle

kaydedilmiştir. Çünkü ceza kelimesi sözlük-te; bir yaşı tamam olan kuzuya denir. Nihâye.

«Koyundan ilh...» Koyun, kuyruğu olandır. Minah.

Musannifin burada koyunla kaydetmesi, zira keçiden ceza ihtilaf-sız olarak caiz değildir. Nitekim

Mebsut adlı eserde öyledir. Kuhistanî.

Ceza, sağırdan bir yaşında olana denir. Devenin de dört yaşında ola-nına denir. Bedâyî.

«Eğer ilh...» Yani eğer kuzunun cüssesi küçük olursa, onu .kurban etmek caiz olmaz. Kurban

olması için bir yaşını doldurup ikinci yılına basması gerekir. İtkanî.

«Üç tür hayvan ilh...» Bu üç tür hayvan şunlardır: Deve, sığır ve man-da, keçi ve koyun.

«Şerri deveden beş yaşında olanı ilh...» Bedâyî'de şöyle denilmekte-dir: «Yaşların bu şekilde takdir

edilmesi, bu yaşlardan noksan olmaması içindir. Eğer bu yaşlardan küçük bir hayvanı kurban

keserse, caiz değil-dir. Eğer daha büyük yaştaki bir hayvanı keserse, caizdir, daha da fazi-letlidir.

Kuzunun, oğlağın, buzağının ve deve yavrusunun kurban edilme-si caiz değildir. Çünkü kurbanın

kesilmesi hususunda şeriat ancak zikre-dilen yaşlarda varid olmuştur.»

«Manda ilh...» Manda sığırdan bir türdür. Keçi de koyundan bir tür-dür. Çünkü zekâtta manda sığıra,

keçinin de koyuna eklenmesi bunu gösterir. Bedâyî.

«Bunu musannif demiştir ilh...» Musannif bunu Hidâye ve diğer ki-taplara uyarak söylemiştir.

Bedâyî'de şöyle denilmiştir: «Vahşî bir öküz ehli bir ineğin üzerine çıksa o inek bir yavru doğursa, o

yavru iki yaşını doldurduktan sonra kurban olur. Ama bunun aksi olmaz. Zira yavru anasından

ayrıldığında hükümlerin onunla bağlanacağı ve kıymet takdir edilecek bir hayvandır. Babasının ise

ancak pis bir suyu vardır. İşte bundan dolayı kölelik ve hürriyette çocuk annesine tâbidir.»

«Yedide birinden daha faziletlidir ilh...» Keza sığırın tamamından da faziletlidir.

Tatarhâniye'de şöyle denilmiştir: «İtabiye'de şöyle bir ifade vardır: üstad diyor ki: Semiz büyük bir

koyun et ve kıymet bakımından bir sı-ğıra eşit olursa, sığırdan daha faziletlidir. Çünkü hilafsız

olarak koyunun hepsi farz olarak vâki olur.» Sığırda âlimler ihtilaf etmişlerdir. Bazı âlim-ler sığırın

yedide bir farz olup geri kalan kısmı da nafile olmuş olur.» demiştir.

«Kıymette ve ette eşit iseler ilh...» Eğer sığırın yedide biri et bakı-mından koyundan daha çok ise

sığırın yedide biri efdaldir. Bunda asıl ka-ide şudur: Eğer et ve kıymette koyun ile sığırın yedide biri

eşit olursa, hangisinin eti daha güzelse o efdaldir. Eğer et ve kıymette eşit olmaz-larsa, o zaman da

hangisi daha fazla ise o daha uygundur. Tatarhâniye.

«Koç koyundan daha faziletlidir. Eğer ette ve kıymette eşit iseler bazıları «Bu yavrunun kesilmesi

veya tasadduk edilmesi adak ile vacib olan veya fakirin alışı gibi adak anlamı olan kurbanlarda olur.

Yoksa olmaz. çünkü onun anasından başkasını da kurban kesmek caizdir. Onun yav-rusu da onun

gibidir.» demişlerdir.»

«Doğan yavruyu canlı olarak tasadduk eder ilh...» Biz Hâniye'den müstahab olanın bu olduğunu

naklen zikrettik. Onun açık anlamı odur Ki, velev bayram günlerinde olsun, yine canlı olarak sadaka

verilir. Bedâyî'den naklen Şurunbulâliye'de olana bakınız.

«Sonra bulsa ilh...» Yani kaybolanı veya çalınanı bulsa. Yine eline ulaşsa. Eğer kurban kesim

günlerinde bulunursa hüküm yledir.

«Bazı âlimler de şöyle demişlerdir ilh...» Bedâyî'de metindekinin üze-rine ihtisar edilmiştir. Şümnî

de bunu teyid etmiştir. Nitekim sarih de ileride zikredecektir. Mezhebin genel kaidelerine uygun

olan da odur.

Bedâyî'de şöyle denilmektedir: «Bayram günleri geçinceye kadar ikincisini kesmese, sonra

birincisini bulsa, onlardan efdali hangisi ise onun canlı olarak tasadduk etmesi gerekir.»

«Doğuştan boynuzsuz ilh...» Herhangi bir şekilde tek boynuzunun bir kısmı kırılan hayvan da

kurban olur. Eğer kırık boynuzun içindeki öze ulaşırsa, onun kurban edilmesi caiz değildir.

Kuhistanî.

Bedâyî'de şöyle denilmektedir: «Eğer kırık kemiklerin ucuna kavu-şursa, o kurbanlık olmaz.»



«Deli ilh...» Yani koyun sürüsü ile birlikte gezmeyen, kendi etrafında dönen hayvan. Eğer bu onun

otlamasına ve yem yemesine engel değilse kurban olur.

«Eğer zayıf ise ilh...» Hâniye'de şöyle denilmiştir: «Delirmiş ve uyuz semiz hayvanların kurban

edilmesi caizdir. Eğer zayıf olurlarsa ki onda hiç ilik yoksa, kurban edilmesi caiz değildir. Eğer zayıf

olmakla birlikte onda iç yağı varsa, ilikleri boşalmamışsa, kurban edilmesi caizdir. Bu İmam

Muhammed'den rivayet edilmiştir.»

Kuhistanî diyor ki: «Bilinsin ki, yle zayıf, uyuz ve deli hayvanlar ayıptan hali değillerdi. Müstahab

olan, kurban edilen hayvanın açık ayıp-lardan salim olmasıdır. Kurban bahsinde ayıplı olduğu halde

caiz olan da ancak kerahetle caizdir. Nitekim Muzmarat'ta da böyle ifade edilmiştir.»

«Zayıf olan ilh...» Ama aslında zayıflık ona zarar vermez. Ancak. iliklen boşalmış olan bir zayıflık

zarar verir. Nitekim bizim yukarıda zik-rettiğimizden de bu anlaşılmaktadır. Bundan dolayı,

Muvatta'ki hadiste zayıflık, «hiç ilgili olmamak»la kayıtlanmıştır.

«Topal hayvan ilh...» Yani öyle topal ki, o topal ayağıyla yürümesi mümkün değil, ancak üç ayağıyla

yürüyebiliyor. Ama eğer o topal ayağı-nı yere basabiliyorsa, onu kurban etmek caizdir.

«Kulağının ekserisi kesik olan ilh...» Bedâyî'de şöyle denilmiştir: «Kulağının bazısı ise kuyruğunun

veya gözünün bazısı giderse, Camiü's-sâğîr'de denilmiştir ki, «Eğer giden kısım çok ise o hayvanın

kurban ol-masına engel olur. Eğer az ise engel olmaz.» Ashabımız az ile çok ara-sını ayırma

hususunda ihtilaf etmişlerdir. Ebû Hânife'den de bu hususta dört rivayet vardır. Muhammed Asi ve

Câmiü's-Sâğîr'de, Ebû Hânife'den kurbana engel olan eksikliğin üçte birden fazlası olduğunu

rivayet et-miştir. Üçte birinin eksik olması halinde kurbana mani olacağı da riva-yet edilmiştir. Yine

Ebû Hânife'den kurbana engel olacak eksikliğin dört-te bir olduğu da rivayet edilmiştir. E

Hânife'den son olarak, eğer giden kısım kolan kısımdan az veya onun benzeri olursa engel olacağı

rivayet edilmiştin»

Bu rivayetlerin birincisi zarirü'r-rivayedir. Hâniye'de bu rivayet sahih görülmüştür. Zira Haniye

sahibi, «Sahih ancak üçte birden, üçte birden az olursa, azdır: eğer ondan fazla olursa, çoktur,

engel olur.» demiştir. Fetva da Hâniye'nin görüşü üzerinedir.

Vikâye'nin muhtasarında ve Islâh'ta da Hâniye'nin görüşü benim-senmiştir.

Dördüncü rivayet ise, imameynin görüşüdür. Hidâye'de, İmameyn demiştir ki, eğer yarıdan fazlası

kalırsa, kurbana yeterli olur. Bu da fakih Ebülleys'in tercihidir.

Ebû Yûsuf diyor ki: «Bu husustaki görüşümü Ebû Hânife'ye bildir-dim. Ebû Hanife bana, «Benim

görüşüm de senin görüşündür.» dedi.»

Bazı âlimler tarafından, «Ebû Hânife'nin böyle demesi, Ebû Yûsuf'un sözüne dönmektir.»

denilmiştir.

Bazı âlimler tarafından da; «Ebû Hanîfe'nin sözünün anlamı şudur: Benim sözüm senin sözüne

yakındır.» denilmiştir.

Adı geçen uzuvların yarısı gittiği takdirde kurbana engel olduğu hu-susunda imameynden iki

rivayet yapılmıştır.

Bezzâziye'de şöyle denilmiştir: «İmameynin görüşlerinin açık anlamı, adı geçen uzuvların yarısının

gitmesi, çok kabul edilir.»

Gâyetü'l-Beyân'da da şöyle denilmektedir: «Dördüncü rivayetin -ki bu İmameynin görüşüdür» İmam

da ona rücu etmiştir- şekli şudur: «Herşeyden çoğu ekseridir. Yarı hususunda ise iki tarafın delilleri

çatışmak-tadır.»

Yani yarısı gittiği takdirde ihtiyaten ademi cevazla hükmedilmiştir. Bununla açığa çıkmaktadır ki,

metinde olan Hidâye, Kenz ve Mülteka gi­bi ancak dördüncü rivayettir. Fetva da bu rivayetin

üzerinedir. Nitekim sarih de Mücteba'dan naklen bunu zikredecektir. Öyleyse sanki onlar, dördüncü

rivayeti tercih etmişlerdir. Zira Ebû Hanîfe'nin geçen görüşün-den anlaşıldığına göre o, kendi

görüşünden İmameyn'in görüşüne dön-müştür. Allah daha iyisini bilir.

Bezzâziye'de şöyle denilmektedir: «Bir hayvanın iki kulağında olan kopukluklar bir araya toplanır

mı? Bu konuda âlimler ihtilaf etmiştir.»

Ben derim ki: Sarih, mestler üzerine mesh verme babında zikretti ki, uygun olan, ihtiyatin

toplanmasıdır.

«Ancak bilinir ilh...» Hidâye'de şöyle denilir: «Uzvun çoğunun veya azının gitmesi gözün



dışındakilerde kolaydır. Göz hususunda ise fakihler şöyle demiştir: Koyuna bir veya iki gün yem

verilmez, sonra ayıplı olan gözü bağlanır, sonra ona yeme yavaş yavaş yaklaştırılır, yem koyu-nun

gördüğü yerde bekletilir, sonra sağlam gözü bağlanır, yem ona es-kisi gibi yaklaştırılır, yemi

gördüğü yer ile sağlam gözüyle gördüğü yer ölçülür, eğer kör gözüyle gördüğü mesafe diğerinin

üçte birisi ise, giden üçte birdir. Eğer yarı yarıya ise, gözünün sakatlığı yarı yarıyadır.»

«Yem yiyecek kadar dişi kalmışsa yeterlidir ilh...» Bu görüş ile bu-nun mukabilindeki görüş iki

rivayettirler. Hidâye de bu iki rivayeti Ebû-Yûsuf'tan nakletmiştir. Hâniye'de de ikinci rivayet teyid

edilmiştir. Ha-niye sahibi bundan önce şöyle demiştir: «İster yem yesin, ister yemesin hiç dişi

olmayan hayvanın kurban edilmesi caiz değildir.»

«Doğuştan kulağı olmayan ilh...» Beyî'de şöyle denilir: «Kulakla-rından birisi tamamen kesik olan

hayvanın kurban edilmesi caiz değildir. Doğuştan bir kulağı olmayan da kurban olmaz.»

«Sütü kesilmiş ilh...» Zeylaî bunu şöyle,tefsir etmiştir: «Yani yavru-sunu emziremeyen.»

Hulâsa'da şöyle denilir: «Memelerinin ucu kesik olan hayvanın kur-ban edilmesi caiz değildir. Eğer

memelerinden birinin ucunun yarıdan azı gitmişse, o zaman bizim gözle kulak üzerine zikrettiğimiz

hilaf üzerine-dir. Koyun ve keçiden memelerinden birisi doğuştan olmayan veya bir afetten dolayı

birisi tamamen gidenin kurban edilmesi caiz değildir. De-ve ile sığırda ise, eğer bir memesi

doğuştan veya bir afetten dolayı yok-sa, kurban edilmesi caizdir. Eğer bunların iki memesi

gitmişse, o zaman caiz değildir.»

Hüiâsa adlı eserde, memelerinden bir illet olmadan süt çıkmıyorsa, onun kurban edilmesinin caiz

olduğu zikredilmiştir.

Tatarhâniye'de şöyle denilir: «Koyunun memelerinden birisi süt ver-miyorsa, o kurban olmaz. Deve

ve sığırda ise, eğer iki memesinden süt gelmiyorsa, kurban olmaz. Çünkü deve ve sığırın dört

memesi vardır.»

«Doğuştan kuyruğu olmayan ilh...» Koyunun doğuştan kuyruğu ve-ya kulağı yoksa. İmam

Muhammed, böyle bir hayvan olmayacağını söy-lemiştir, eğer olursa, kurban edilmesi caiz değildir.

İmam Muhammed Asl'da Ebû Hânife'den böyle bir koyunun kurban edilmesinin caiz olduğunu

rivayet etmiştir. Haniye.

Sonra Haniye sahibi şöyle demiştir: «Eğer koyunun kuyruğu doğuş-tan kuş kuyruğu gibi küçük

olursa, caizdir. Ebû Hânife'nin kavline göre bunun caiz olması zahirdir. Zira Ebû Hânife'ye göre

kulağı veya kuyruğu asla olmayan hayvanın kurban edilmesi caizdir.

İmam Muhammed'in kavline gelince, doğuştan kulakları küçük ola-nın kurban edilmesi caizdir.

Eğer doğuştan kulak veya kuyruğu yoksa, caiz değildir.»

«Onun eti güzel değildir ilh...» Bu illetle İbni Vehbân'ın yapmış ol-duğu itirazı def olmaktadır. İbni

Vekban buna şöyle itiraz etmektedir: «O hayvan ya erkektir, yahut dişidir. Hangisi olursa olsun,

onun kurban edil­mesi caizdir.»

«Yalnız pislik yiyen ilh...» Yani hapsedilmezden evvel onun kurban edilmesi caiz değildir.

Haniye'de şöyle denilmektedir: «Eğer o pislik yiyen hayvan deve ise, kırk gün temiz bir yerde

tutularak temiz yem yedirilir. Sığır ise yirmi, ko-yun ve keçi ise on gün. Ondan sonra kesilmesi

caizdir.»

«Pislikten başka birşey yemeyen ilh...» Bu görüş ifade ediyor ki,eğer karışık yiyorsa, kurban

edilebilir. T.

BİR TAMAMLAMA: Uzvunun kesikliğinden dolayı cimadan aciz olan öksüren fazla yaşlı olduğu için

doğum yapmayan, yüzünde veya kulağın-da damga olan hayvanların kurban edilmesi caizdir.

Koyunlara has ol-mak üzere dili olmayan koyunun da kurban edilmesi caizdir. Ama sığırın değil.

Çünkü sığır, yemi diliyle alır. Koyun ise dişi ile alır. Nitekim Minye'den naklen Kuhistani'de de

yledir.

Bazı alimler tarafından, «Koyunun dilinin üçte birinden fazlası kopmuşsa, kurban edilmesi caiz

değildir.» denilmiştir.

Ben derim ki: Kulak ve kuyruğun üzerine kıyas yapılarak zahir olan da, bu alimlerin görüşüdür.

Belki daha da evlâdır. Çünkü onunla yeme-yi kasteder. Onun dilinin kopması, yem yemesine helâl

getirir. Düşün.

Bedâyî'de de şöyle denilmektedir: «Kulağı uzunlamasına yarıyan ve kulakları delik olanların da



kurban edilmesi caizdir. Kulağın ön kısmında kesilip sallanan hayvanın da kurban edilmesi caizdir.

Bu şekilde arka-dan da kesilirse yine caizdir. Burada varid olan yasaklama da böyle ol-mamasının

mendub olduğuna hamledilir. Kulağı delik olan hayvan hu-susunda, çokluk haddindeki ihtilaf

caridir.»

Şaşı olan hayvanın kurban edilmesi caizdir. Bir de, yünü kırkılan hayvanın kurban edilmesi yine

caizdir. Haniye.

Yukarıda zikrettiğimiz gibi, kurban bahsinde bunların caiz olması, kerahetledir. Çünkü müstahabın

aksinedir.

METİN

Kurban için sağlam bir koyun satın alınsa, sonra geçtiği gibi, kurba-na engel olacak bir ayıpla

ayıplansa, alan kimse zengin ise, onun yeri-ne başka bir koyun ikâme etmesi lazımdır. Ama fakir

ise, o kurbanlık ona yeter. Fakir adam aldığı zaman da ayıplı olsa, yine yeterlidir. Zira kur-ban onun

üzerine ser'an vacib değildir. Ama zengin bunun aksinedir.

Hayvanın kesim anmda çırpınmasından dolayı ayıplanması, ona za-rar vermez. Kesim anında

hayvan ölürse, kesen eğer zengin ise bir baş-kasını kesmesi gerekir. Fakat fakir ise başkasını

kesmesi gerekli değil-dir.

Kurban için alınan hayvan kaybolsa veya çalınsa, adam bir diğerini kurban için alsa, sonra

kaybolan veya çalınan meydana çıksa, zengin ise birisini, fakir ise her ikisini de keser. Şümnî.

Bir bedeneye ortak olan yedi kişiden birisi ölse. varisleri diğer varis-leri diğer ortaklara, onun ve

kendilerinin yerine kesmelerini söyleseler, istihsanen hepsinin yerine sahiptir. Çünkü hepside

kurbet kastı vardır. Ortaklar varislerden izin almadan kesseler, hiçbirisine kâfi geimez. Zira bazı

kurbet değildir.

Bedeneye ortak olan yedi kişiden birisi hıristiyan veya sırf et için ortak olsa, onlardan hiçbirisinin

kurbanı olmaz. Çünkü kan akıtmak par-çalanmaz. Hidâye. Zira bunun illeti yukarıda geçti.

PRATİK MESELELER:

Üç kişi kurban için ayrı ayrı birer koyun alsalar, birisi ona. biri yir-miye, diğeri de otuza almış olsa,

bunların herbirinin kıymeti de kendi se-meni kadar olsa, bunlar birbirine karışmış olsa ve sahipleri

koyunlarını tanıyamasalar, her birisi bir koyunu alıp kurban etmek üzere anlaşsalar. Hepsine

kurbanları yeterli olur. Yalnız otuz liralık koyunu alan kimse eli-ne on liralık koyun düşmüş olması

ihtimaline karşı yirmi lira tasadduk eder. Yirmi liralık koyunu alan da on lira sadaka verir. On lira

veren kim-se hiçbir şey tasadduk etmez.

Bunlardan her birisi diğerine, kendi yerine kesmesi için izin verse, o zaman yeterli olur, kesen

kimsenin üzerine de hiçbir şey lazım gelmez. Başkasının kurbanını emri olmadan kestiğinde

üzerine nasıl hiçbir şey la-zım gelmezse. Yenabî.

Kurban etinden yenilir. Kesen zengin de olsa ondan yiyebilir ve onu evi için alıkoyabilir. Ama

tasadduk edilen kısmın kurban etinin üçte bi-rinden az olmaması mendubtur.

Aile fertleri çok olan kimsenin aile efradına bolca et yedirmek için kurban etini evinde bırakması

mendubtur. Hem de kesmesini biliyorsa, kendi eliyle kesmesi de mendubtur. Yok eğer kesmesini

bilmiyorsa, ken-disi hazır bulunur, kendisi kestiğinde hayvanın murdar olmaması için bir diğerine

kesmeyi emreder.

Kitabînin herhangi bir kimsenin kurbanını kesmesi mekruhtur. Ama mecusînin kesmesi ise

haramdır. Zira mecusî İslama göre kesim ehlin-den değildir. Dürer.

Kurbanın derisi ya tasadduk edilir veya ondan kalbur, çarık, su tulumu, sofra veya kova yapılır.

Veya kurbanın derisi devamlı faydalanı-lacak birşeyle değiştirilebilir. Nitekim yukarıda geçmişti.

Sirke ve et gibi tüketilecek nesnelerle değiştirilemez.

Kesen kimse kurban etin! satsa, veya derisini helak olacak birşeyle değişse, veya dirhemle

değiştirmiş olsa, onun semenini tasadduk eder. Bu görüş kurban etinin satışının kerahette sahih

olduğunu ifade eder.

Ebû Yûsuf'tan kurbanın etinin veya derisinin satışının bâtıl olduğu rivayet edilmiştir. Çünkü kurban

vakıf gibidir. Müctebâ.

Kurbanı kesen kasabın ücreti etten verilmez. Zira o satım akdi gi-bidir. Bu hüküm Peygamber

aleyhisselâmın, Kim kurbanın derisini satar-sa, kurban kesmemiş gibidir.» hadisine dayanır.



Menfaatlenmek için kurbanı kesmezden önce yününü kesmek mek-ruhtur. Eğer keserse, onu

tasadduk etmesi gerekir.

Kurbanlık hayvana binilmez. Yük yüklenmez. Kiraya da verilmez. Eğer kiraya verilirse aldığı ücreti

tasadduk etmelidir. Hâviü'l-Fetâvâ. Zi-ra onun sahibi o hayvanın bütün parçaları ile Allah'a

yaklaşmayı borç-lanmıştır. Ama kesimden sonra ki durum bunun aksinedir. Yani kesimden sonra

yününü kesebilir. Çünkü maksat hâsıl olmuştur. Müctebâ.

Kesimden önce yünü gibi kurbanlığın sütünden de yararlanmak mek-ruhtur.

Âlimlerden bazıları, zengin kimse için, kurbanı kesmezden önce sü-tünden ve yününden

yararlanmayı caiz görmüşlerdir. Zira zimmetinde vacib olduğundan kurbanlık taayyün etmemiştir.

Zeylaî.

İZAH

«Fakri ise o kurbanlık ona yeter ilh...» Zira fakir için o kurban an-cak almasıyla vacib olmuştur.

Hatta kendisine belirsiz bir hayvanı kur-ban etmeyi adaşa, sağlam bir hayvanı kurban için alsa,

sonra o hayvan onun yanında kurbana engel olacak bir ayıpla ayıplansa, o da bunu kur-ban etse,

onun üzerinden vücub kalkmaz. Çünkü o kimseye de zengin gibi her yönüyle tam bir kurban

kesmesi vacib olmuştur. Zeylaî.

«Aldığı zaman ayıplı olsa, yine yeterlidir ilh...» Yani ayıplı bir hay-vanı alsa, fakat için yine yeterlidir.

Alındığı zaman ayıplı olsa, sonra kur-bana engel olacak ayıbı zail olsa, fakir gibi yine zengin

kimseye de ye­terli olur.

Hâniye'de şöyle denilmiştir: «Kurban alındığı zaman zayıf ise, sonra semizlense, kurban edilmesi

caizdir.»

«Kesim sırasında çırpınmasından dolayı ayıplansa, ona zarar ver-mez ilh...» Yine, bu halde

ayıplansa. ellerinden çıkıp kaçsa, sonra yaka-lanıp getirilse, İmam Muhammed'e göre derhal

yakalanmasa bile yine yeterlidir. Çünkü o ayıp kesim sırasında meydana gelmiştir. Bu âcillik

hususunda İmam Ebû Yûsuf'a hilaf vardır. Zeylai.

«Fakir ise başkasını kesmesi gerekli değildir ilh...» Yani eğer kesim anında ölen hayvan bizzat

adanmışsa fakir için başkası gerekli değildir. Zira Bedâyî'de şöyle bir ifade vardır: «Kurbana

adanan hayvan helak ol-sa, veya o hayvan kaybolmuş olsa, adak sebebiyle vacib olan kesim

dü-şer. Şu kadar var ki eğer zengin ise, işin basında ona adakla değil, şe-riatın vacib kılmasından

dolayı bir başkasını kesmesi gerekli olur. Ama eğer fakir ise, prensip olarak ona hiçbir şey lazım

değildir.»

«Meydana çıksa ilh...» Yani bayram günlerinde meydana çıksa. Zeylaî.

Biz bundan anlaşılanı da Bedâyî'den naklen zikrettik.

«Zengin ise birisini ilh...» Yani geçen açıklama üzerine. Eğer ilk al-dığını kurban ederse, ona yeter

ve hiçbir şey lazım gelmez. İsterse ilk aldığının kıymeti son aldığının kıymetinden az olsun. Eğer

ikincisini ke-serse, ikinci aldığının kıymeti birinciden az ise oradaki farkı tasadduk eder.

Bedâyî'de şöyle denilmiştir: «Ancak eğer yine birincisini de kurban ederse o zaman ikincisini

kurban ettiğinde vermesi gereken sadaka üzerinden düşer. Çünkü bu kimse asıl kurbanlık aldığını

kurban vaktinde eda ettiği için onun yerine geçen üzerinden düşer.»

«Şümnî ilh...» Bunun benzeri Tebyîn'de de vardır. Konunun tamamı da Tebyîn'dedir.

«Varisleri söyleseler ilh...» Yani onun varislerinden yetişkin olanlar. Haniye.

«Hepsinde Allah'a yaklaşma kesti vardır ilh...» Bu istihsânın şeklidir.

Bedâyî'de söyle denilmiştir: «Ölüm, ölünün Allah'a yaklaşmasına en-gel olmaz. Zira ölünün yerine

sadaka vermek ve onun yerine hac yapmak caizdir. Hem de Rasulullah (s.a.v.) tan sahih olarak

rivayet edilmiştir, ki, Rasulullah birisi kendi yerine, birisi de ümmetinden kurban. kesme-yenlerin

yerine olmak üzere iki koç kurban etmiştir. Ümmetinden kurban kesmeden ölenler de buna

dahildirler.»

Zira Rasulullah (s.a.v.)'in ümmeti üzerinde özel bir velayeti vardır. İtkanî.

Nihâye'de de söyle denilmiştir: «Bu rivayet üzerine, eğer ortaklardan bir tanesi ümmü'l-veled

olursa, onun efendisi onun yerine keser. Eğer küçük çocuk ise, onun do babası onun yerine keser.»

«Bazısı Allah'a yaklaşma değildir ilh...» Çünkü kurban parçalanmaz. Nitekim ileride gelecektir.



PRATİK BİR MESELE: Birisi ölen bir kimsenin yerine bir kurban kesse, kendi kurbanında nasıl

işlem yaparsa, onun kurbanında da aynı iş-lemi yapar. Ama sevap ölünün, mülkiyet de kesenindir.

es-Sadr diyor ki: «Ölünün yerine kestiği kurban eğer ölünün emri ise, ondan yenilmez. Yok eğer

ölünün emri ile değilse, ondan yiyebilir.» Bezzâziye. Musannif da bunu nazımda zikredecektir.

«Yedi kişiden birisi hıristiyan ilh...» Yine, altı kişinin ortağı bir köle olsa, veya müdebber bir köle

olsa, ki köle kurban kesmeyi irade etse, yine kurban caiz değildir. Zira onun niyeti bâtıldır. Çünkü

kölenin kur-ban kesme ehliyeti yoktur. Öyleyse onun hissesi ettir. Bu da cevazın as-lına engeldir.

Bedâye.

BİR UYARI: Hakikaten bilindi ki, ortaklardan hepsinin Allah'a yak-laşmayı kasdetmeleri şarttır. Bu,

şunu da kapsamına alır ki, birisi aynı senenin kurbanını irade etse, diğerleri ise, geçmiş yılların

kurbanını irade etseler, aynı senenin kurbanını irade edenin kurbanı caiz, diğerlerininki bâtıldır.

Çünkü diğer ortaklar nafile kurban kesmiş olmaktadırlar. Onların hepsinin kurbanın etini tasadduk

etmeleri de gerekir. O senenin kurbanını niyet eden kimsenin de kurbanın etini yememesi, hepsini

ta-sadduk etmesi gerekir. Zira onun hissesi de bedenenin etinde şayidir. Nitekim Hâniye'de de

yledir.

Bu ifadenin açık anlamına göre o kurban etinden yenilmenin caiz olmamasıdır. Bu, şunu da

kapsamına alır: Kurban hepsinin üzerine vacib olsa veya bazısının üzerine vacib olsa, ister vücub

cihetleri bir olsun, ister muhtelif olsun, meselâ birisinin ki kurban, birisinin ki ihsar, birisinin ki av

cezası, birisininki tıraş cezası, birisinin temettü hac kurbanı birisininki de kıran haccı kurbanı olsa,

yine kurban caiz olur. İmam Züfer buna muhalefet etmiştir. Çünkü bunların hepsinin niyeti Allah'a

yaklaş-maktır.

Bunlardan bazısı daha önce doğan çocuğuna akikaya niyet etse, o da caizdir. Çünkü akika da

çocuğun veledeti için şükürdür. Ve şükür de Allah'a yaklaşma şeklidir. Bunları İmam Muhammed

zikretmiştir. Ama İmam Muhammed, velime yemeğini zikretmemiştir. Çünkü velime de ni-kâh nimeti

üzerine şükür ifadesidir. Velime yemeği ile sünnet de vâriddir. Düğün yemeği ile şükrü veya

sünnetin ikâmesini kasdetmiş olsa, Al-lah'a yaklaşmayı kasdetmiş olur. Kurbanın kesilmesinden

maksat da Al-lah'a yaklaşmaktır.

Ebû Hanîfe'den Allah'a yaklaşma yönleri farklı olması halinde, ortak olmanın mekruh olduğu rivayet

edilmiştir. Ebû Hanîfe şöyle demiştir: «İştirak kurbetin tek türünde olsa, bana göre daha iyidir.» Ebû

Yûsuf da böyle demiştir. Bedâyî.

Şurunbulâliye'de şöyle denilmiştir: «Fakihlerin kurbanın vacib ol-ması ile, bundan önce akıtılan

bütün kanların neshedilmesi sözü ile akika sahibi kurbana ortak olduğu takdirde caiz olması karışık

olur. Hem de şu sözle karışık olur: İmam Muhammed akika hususunda «Dileyen akika keser dileyen

de kesmez» demiştir. Yine İmam Muhammed'in camideki: «akika kesilmez» sözü ile de karışık olur.

Çünkü burada İmam Muhammedin birinci sözü, akikanın mubah olduğuna işaret ederken, ikinci

gö-rüşü de kerahete işaret etmektedir...»

Ben derim ki: Şurunbulâliye'nin meseleyi karışık bulması hususunda bir görüş vardır. Zira İmam

Muhammed'in «Akika kesilmez» sözünden maksadı, sünnet bilinerek akika kesilmez demektir.

Çünkü İmam Mu-hammed'in birinci görüşü buna delâlet etmektedir. Gurerü'l-Efkâr'da şu da

zikredilmiştir ki, Mahbubî'nin Camiin'de zikredilen görüşe göre mu-bahtır. Tahâvî'nin şerhinde

olana binaen de taattır.

Geçen bunu teyid eder ki akika tatavvudur. Binaenaleyh biz herne kadar tatavvu değil, mubahtır

desek, şurası muhakkaktır ki, nimet kar-şısında şükür kasyla kesilmiş olursa, kurbet olmuş olur.

Zira niyet âdet-leri ibadet, mubah olan şeyleri de taat kılar.

«Kan akıtmak parçalanmaz ilh...» Yani bu ifade ta aşağıdaki «Yenabî» sözüne kadar sarihin kendi el

yazısıyla yazmış olduğu nüshanın ha-mişinde mevcuttur. Bazı nüshalarda ise düşmüştür.

«Bunun illeti yukarıda geçti ilh...» İllet şudur: Kurbanın bazısı kurbet olarak kasdedilmemiştir.

«Üç kişi kurban için ayrı ayrı bir kurban alsalar ilh...» Bu üç kişi-den her biri de aldığı koyunu

kurban edeceğim diye kendisine vacib kıl-mış olsa. Tatarhâniye.

Bu tefsir ile ileride gelecek tasaddukun lüzumunun şekli ortaya çıkmaktadır. ,

«Herbirinin kıymeti de kendi semeni kadar olsa ilh...» Eğer fazla ve-ya eksik olursa, açık olan şudur

ki, fazlalık veya eksiklik kadar tasadduk eder. T.

«Sahipleri koyunlarını aynı ile tanımamış olsalar ilh...» Yani bunlar karanlık bir yerde olsalar. Yoksa,



bu fiyatlarla alınırsa, koyunu seçme-meleri mümkün değildir. Nitekim T. de öyle demiştir.

«Yirmi lira sadaka verir ilh...» Çünkü o kimsenin on liraya alınmış olan koyunu kesmiş olma ihtimali

vardır. Yirmi liralık koyunu alan da on lira sadaka verir. Çünkü bunların yakinen kendilerine gerekli

kıldıkları kurbanın borcundan kurtulmaları gerekir. Ancak on liralık koyunu alan kimse hangisini

keserse kessin kesin olarak borçtan kurtulur.

«O zaman yeterli olur ilh...» Zira bunlardan her biri diğer arkadaşına vekâletin onun kurbanını

kesmiş olur.

«Başkasının kurbanını emri olmadan kesse ilh...» Bu mesele, Ta-tarhâniye'de Yenabî'den naklen bu

ziyade yapılmadan zikredilmiştir. Bu-radaki benzetme de ancak «gayr» kelimesini düşürmekle açık

olur.

«Kurban etinden yenilir ilh...» Kurban etinden yenilmesi, vacible sün­net kurbanda müsavidir. Ama

sünnet kurban adakla vacib olmadığı tak-dirde yledir. Sünnet olan kurban eğer adakla vacib

olursa, onun sahibi ondan birşey yiyemez. Onu zengine de yediremez. İster adayan zengin olsun,

ister fakir olsun hüküm değişmez. Zira onun yolu tasadduktur. Tasadduku kabul eden kimse

zengine veremez. Eğer ondan yemişse, ye-diği etin kıymetini sadaka vermesi gerekir. Zeylaî.

Zeylaî, bu Sünnet olan kurbanla fakirin kurbanını kasdetmektedir Zira Zeylaî, Kenz'in «Hılkaten

boynuzsuz olan koyun kurban olur.» sö-zünden hemen önce, fakir kimse kurbanı keserse, onun

kesmiş olduğu kurban sünnet olur ifadesini açık bir şekilde ifade etmiştir. Şu kadar var ki,

Zeylaî'nin bu açık ifadesi, Nihâye'de olan ifadeye aykırıdır. Zira Nihâye'de şöyle denilmektedir:

«Fakirin kurbanı ne vacibtir, ne de sünnet-tir. Belki sırf bu taattır.»

Bedâyî'de de şöyle belirtilmiştir: «Kurban tatavvu olur. Bu da misa-fir ile adakta bulunmayan fakirin

kurbanıdır. Bir de fakirin kurban için almadığı malı kesmesidir. Çünkü vücubun şart ile sebebi

burada yoktur.»

O zaman açık olan odur ki, Zeylaî'nin sünnetten maksadı tatavvu-dur. Düşün.

Sonra, Zeylaî'nin sözünün açık anlamı şudur ki, fakir alışla üzerine vacib olan kurbanın etinden

yiyebilir. Ebussuud da şunu zikretmiştir: «Onun koyunu kurban için alması adak yerindedir.

Öyleyse fakirin o kur­ban etini tasadduk etmesi gereklidir.»

Ben derim ki: Kurban için satın alması adak yerindedir, sözünün il-leti fakihlerin dilinde

açıklanmaktadır. Bunun ifade ettiği de Ebussuud'-un zikrettiğidir.

Tatarhâniye'de şöyle denilir: «Kadı Bedîüddîn'den, «Bir fakir kurban için bir koyun alsa, kestiğinde

onun etinden yemesi ona helâl olur mu? diye sorulduğunda, «Evet, helâl olur» diye cevap vermiştir.

Kadı Bufhâneddin de bu soru sorulduğunda «Etinden yemesi ona helâl değildir.» diye cevap

vermiştir.»

Sonra bilmiş olun ki, yiyebilir veya yiyemez sözleri, o fakirin o kur-banı kurban günlerinde kesmesi

halindedir. Buna da bizim Hâniye'den naklen zikrettiğimiz delâlet etmektedir. Bizim naklen

zikrettiğimiz aynen şudur: «Bir fakir bir koyunu bizzat belirterek kurban edeceğini söylese, veya

kurban için bir koyunu satın alsa kurban günleri geçse, onu canlı olarak tasadduk eder. Onun

etinden de yiyemez. Zira onun hakkında vacib kan akıtmaktan tasadduka intikal etmiştir. Eğer bu

kimse kendisi oyunu üzerine gerekli kılmaz ve koyunu kurban için almazsa, eğer zen-gin ise,

kurban günlerinde kurbanı kesmezse kurban edilecek bir koyunun kıymetini tasadduk eder.»

Biz yine zikrettik ki, fakihlerin sözleri şunu ifade etmektedir: Zen-gin, kimse adamaktan kastı, kendi

üzerine kurbanın vacib olduğunu ha-ber vermekse, adamış olduğu kurbanın etinden yiyebilir. O

zaman Zeylaî'nin kelâmındaki nezirden maksat, ibtidaen yapılan adaktır. Velhasıl, eti yenilmeyecek

kurban ibtidaen nezredilen kurban, bayram günleri geç-tikten sonra bizzat o kurbanlığı tasadduk

edilmesi vacib olan kurban ve bir de, ölen kimsenin emriyle tercih edilen görüş üzerine, ona kesilen

kur-banın etidir. Nitekim biz bunu Bezzâziye'den naklen zikrettik.

Bir de kurban için almakla fakirin üzerine vacib olan kurbanın etidir. Ki bu da geçen iki görüşten

birisine göredir. Bir de kurbanlığın doğurdu-ğu yavru. Nitekim biz bunu da Hâniye'den naklen

zikrettik. Bir de or-taklardan bazısının kendi hissesiyle geçmiş yılın kurbanını kaza etmeye

niyetlendikleri yedi kişi arasında ortaklı bedenenin eti. Nitekim biz bunu da Hâniye'den naklen

zikrettik. İşte saydığımız bu kurbanların hepsinin etlerinin sarf yeri fakire tasadduktur. Bu yazıyı

ganimet bil. Sarihin söz-lerinde de bu kabilden bazı meseleler ileride gelecektir.

«Kesen zengin de olsa ondan yiyebilir ve onu evi için alıkoyabilir ilh...» Zira Peygamber (s.a.v.)

kurban etini eve alıkoymayı nehyettikten sonra şöyle buyurmuştur: «Kurban etlerinden yiyiniz,



yediriniz ve eviniz için alıkoyunuz.» Bu hadisi, Şeyheyn ve Ahmed b.Hanbel rivayet etmiş-lerdir.

«Menduptur ilh...» Bedâyî'de şöyle denilir: «En efdali kurban etinin üçte birinin tasadduk edilmesi,

üçte binitin akraba ve dostlara ziyafet edilmesi, üçte birinin de eve ayrılmasıdır. Kurban etinden

yemesi de müstahabtır. Kurbanın etinin hepsini kendisi için alıkoymuş olsa, caiz-dir. Zira kurbet

kan akıtmadadır. Eti ile tasadduk etmek tatavvudur.

«Aile efradı çok olan ilh...» Yani hali vakti yerinde olmayan kimse için. Bedâyi.

«Kendisi şahit olur ilh...» Zira Kerhî, imrân bin Hüseyn'e isnadla şu hadisi rivayet etmiştir:

«Rasulullah Hz. Fatma'ya, «kalk kurban kesilirken hazır bulun. Zira senin kurbanından akan ilk

damla senin işlemiş ol-duğun günahları setreder (yani affettirir). Ve «De ki: Namazım, ibadet-lerim,

hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbı olan Allah içindir. Onun hiç-bir ortağı yoktur, böyle

emrolundum ve ben müslümanların ilkiyim.» (En'am : 162-163)'de» buyurmuştur.» İtkanî.

«Murdar olmaması için ilh...» Bu görüş, musannifin ona şahid ol ve başkasına kesmeyi emret

sözünden anlaşılan, eliyle kesmemesinin il-letidir.

«Kitabinin kesmesi mekruhtur ilh...» Yani kurban sahibinin emriyle. Zira kurban Allah'a

yaklaşmaktır. Din işlerinde uygun olan da kâfirler-den yardım istememektir. Ama eğer kurban

sahibinin emri ile bir kitabî kurbanı keserse, caizdir. Zira kitabî kesim ehlidir. Mecusî bunun

aksi-nedir. İtkanî. Kuhistanî ve değerleri.

Zeylaî ve diğerlerinin sözlerinin açık anlamı ise, kitabî eğer kurban sahibinin emri ile keserse

mekruh olmamasını ifade eder. Miskin de Kâfî'nin aşağıdaki sözüyle istidlal ederek bunu açıklıkla

ylemiştir. Kâfî adlı eserin ifadesi şöyledir: «Bir müslüman, kitabiyle kurbanını kesmeyi

emrederse, caizdir. Ama emirsiz olarak keserse, mekruhtur.»

Şu kadar var ki Ebussuud Hamevî'den şunu nakletmiştir ki, «Âlim-lerden bazısı Kâfi'nin ifadesini

Kâfî'den naklonunanın hilafı üzerine zik-retmiştir.»

Cevhere'de de şöyle denilmektedir: «Eğer müslümanın emri ile ki-tabî müslümana kurban keserse,

onun kestiği yeterli olur. Ama mekruh-tur.»

«Kurban derisi ya tasadduk edilir ilh...» Yine, koyunun üzerindeki örtü ve boğazındaki gerdanlık da

tasadduk edilir. Zira birisi sığır kurban edeceği zaman, üzerine bir örtü örtmesi ve boynuna bir

gerdanlık tak-ması müstahabtır. Onun kestiği zaman da örtü ve gerdanlık da derisi ile birlikte

tasadduk edilir. Nitekim Tatarhâniye'de de olduğu gibi.

«Veya kurbanın derisi devamlı faydalanılacak birşeyle değiştirilir ilh...» Zira o değiştiği şey

değiştirdiği derinin yerine kaim olur. O zaman sanki mânâ bakımından mevcuttur. Ama helak

olacak şey bunun aksi-nedir.

«Nitekim geçti ilh...» Yani çocuğun yerine kurban kesmek bahsinde. Bazı nüshalarda da. «nitekim

geçti» değil, «geçenlerden herhangi bi-risi ile değişmek» ifadesi vardır. Geçenler kalbur ve benzeri

şeylerdir.

«Kurban etini satsa veya derisini helak olacak birşeyle değiştirse ilh...» Musannifin bu görüşü ifade

ediyor ki. kurban kesen kimse kurba-nın etini ve derisini helak olacak birşeyle satamaz. Hem de,

deriyi biz-zat kalacak birşeyle satması caizdir. Musannif burada kurban etinin de aynıyla baki

kalacak birşeyle satması bahsinde susmuştur. Çünkü bun-da ihtilaf vardır.

Hülâsa ve diğer kitaplarda şöyle bir ifade vardır: «Kurban etini fi-yatını sadaka etmek için satamaz.

O adam kurban etinde ancak yemeye ve yedirmeye sahiptir.»

Hidâye ve şerhlerinde de olduğu gibi sahih olan şudur: Et ile deri aynıyla intifa edilecek birşeyle

satılmanın cevazı hususunda eşittirler, istihlâk edilecek birşeyle değil. Bunu da Kifâye'de İbni

Semaa'nın Muhammed'den rivayet ettiği, «Eğer etiyle elbise satın almış olsa, o elbisenin

giyilmesinde sakınca yoktur.» sözü de teyid etmektedir.

PRATİK MESELELER:

Kınye'de şöyle denilmiştir: «Adam kurban eti ile yenilecek birşey satın alsa o aldığı şeyi de yemiş

olsa, istihsanen onun kıymetini ta-sadduk etmesi vacib değildir. Eğer kurban etini bir fakire zekât

niyetiyle vermiş olsa, zahiri rivayete göre, zekâtın yerine geçmez. Şu kadar var ki, bir zengine

vermiş olsa, sonra o zengin de kendisine hediye edilen kurban etini zekât niyetiyle bir fakire verse,

zekâttan sayılır. Kuhistanî.

«Semeni tasadduk eder ilh...» Eğer kurban etini dirhemlerle satsa, dirhemleri tasadduk eder.



«Satışının kerahetle sahih olduğunu ifade eder ilh...» Bu da Ebû Hanife ve Muhammed'in

görüşüdür. Zira mülkiyet ve teslime kadir olmak mevcuttur. Hidâye.

«Kerahetle ilh...» Yani aşağıdaki hadis bu keraheti belirtmektedir.

«Zira o satım akdi gibidir ilh...» Zira satım akdi de, verilen ücret de, ivazlıdır. Çünkü o kasaba

kesmesinin karşılığında vermektedir. Kurbanın etini satmak mekruhtur. Öyleyse satış anlamına

gelen ücret de mekruh­tur.

«İstifade edilmiştir ilh...» Bazı nüshalardayledir. Burada istifade kelimesindeki zamir kerahete

racidir. Şu kadar var ki Hidâye sahibi bu hadisi satım akdi konusunda zikretmektedir.

Hidâye sahibi, «Kasabın ücreti kurbandan verilmez» sözünden sonra şöyle demektedir: «Hz.

Peygamber (s.a.v.) Hz. Ali'ye, «Kurbanın örtüsünü ve yularını tasadduk et ve kasaba ücret olarak

onun etinden birşey ver-me.» buyurmuştur. Kurban etinden kasaba ücret vermekten nehyetmek,

yine kurban etinden satmayı da nehyetmektir. Çünkü kurban etinden ka-saba ücret vermek satım

akdi anlamındadır.» demiştir.

Açıktır ki, her iki hadiste de matluba delâlet vardır.

«Keserse tasadduk etmesi gerekir ilh...» Burada aşağıdaki Hâviü'l-Fetâvâ'ya kadar olan ifade bazı

nüshalarda mevcuttur, bazılarında mecut değildir.

Ama eğer kurbanlığa biner veya yük yüklerse, bunlar eğer kurbanlı-ğın etine bir noksanlık getirirse,

o noksanlık kadar tasadduk eder. Nite-kim Hülâsa adlı eserde de böyledir.

Zâhiriye'den naklen Dürrü'l-Müntekâ'da şöyle denilmiştir: «Kurbanın derisinden dağarcık yaparak

kiraya vermesi caiz değildir. Kiraya verdiği takdirde aldığı ücreti tasadduk etmesi gereklidir.»

«Bütün parçalan ile Allah'a yaklaşmayı borçlanmıştır ilh...» Sarihin bu sözünde bir görüş vardır.

Şöyle ki, kurbet kan akıtmakla yerine gel-mektedir. Öyleyse kurbet, ancak kan akıtmakla yerine

gelir, başkasıyla değil. Öyleyse nasıl mekruh olur? Minâh.

Bu görüşün defi yakında gelecektir.

«Sütünden de yararlanmak mekruhtur ilh...» Eğer memeleri dolu ve yakında kesecekse. memelerine

biraz soğuk su serpilir. Yoksa, sağılır ve tasadduk edilir. Nitekim Kifâye'de de böyledir.

«Kurbanlık taayyün etmemiştir ilh...» Buna şöyle cevap verilir: Kur-ban için alman hayvan, Allah'a

yaklaşmak için başka bir hayvan onun yerine geçmedikçe taayyün etmiştir. Öyleyse muayyen

olduğu sürece on-dan yararlanmak helâl olmaz. Bundan ötürü vaktinden önce keserse, kurbanın eti

de ona helâl olmaz. Bedâyî.

Yakında gelecektir ki, kurban için alınanın başkasıyla değiştirmek mekruhtur. Bu da kurbanın

taayyün ettiğini ifade eder. İşte bununla da Minah'tan naklen geçen itiraz! görüş mündefi olmuş

olmaktadır. Düşü-nülsün.

METİN

iki kişiden her biri yanılarak diğer arkadaşının koyununu kesse, ya-ni kendi yerine, buna da

musannifin «yanılsa veya yanılmasalar» sözü delâlet etmektedir, o zaman bunların her biri

delâleten diğerinin yerine vekil olmuş olur. Hidâye. Bunu İbn-i Kemâl söylemiştir.

Sadrı Şerkt ve diğerlerinin sözünün açık anlamı ise, iki kişiden her biri yanılarak diğerinin yerine

kesmeleri halinde kendi yerine kesmiş ol-duklarını ifade eder. Bu borçlu olmadan istihsan yoluyla

geçerlidir. Bir-birleriyle helâlleşirler. Eğer bilmeden kesseler, sonra yanılmış oldukla-rını anlasalar,

yine helâlleşirler. Eğer helâlleşmezlerse, herkes diğer ar-kadaşına onun etinin kıymeti kadar zamin

olur. Kıymeti de tasadduk eder.

Ben derim ki: Eşbâh'ın birinci kaidesinin başlarında şöyle denilmiş-tir: «Birisi kurban niyetiyle bir

koyun alsa, bir diğeri de ondan izin alma-dan onu kesmiş olsa, eğer kesen kimseden kesilmiş

olarak alır ve ona birşey tazmin ettirmezse, onun kurbanı onun için yeterlidir. Eğer tazmin ettirirse,

ona yeterli olmaz. Bu da, kesen kimse kendisi için kesmiş olur-sayledir. Ama eğer kesen kimse

sahibinin yerine kesmişse, onun üze-rinde hiçbir tazminat yoktur.»

İki kişinin diğerinin kurbanlığını kesmelerinin istihsan yoluyla geçer-li, olması, gasb koyunu canlı

olarak tazmin eder, onu keserse sahih ol-duğu gibidir. Gâsıbın gasbettiği koyunu satın almasının

veya sahibine kıymetini tazmin ederek telef etmesinin geçerli olması da böyledir. Hi-dâye.

Açıktır ki, gasb sırasında onu tazmin etmekle ona mâlik olmuştur. Ama emânet olan bir koyunu

tazmin de etmiş olsa, kurban etmesi geçerli değildir. Çünkü burada tazmin sebebi kesmektir. Mülk



de sebeb olan ke-simin tamamlanmasından sonra sabittir. O zaman bu kesim, başkasının

mülkünde vaki olmaktadır. Bu da sahih değildir.

Ben derim ki: Açık olan odur ki, ariyet olarak alınan hayvan vedia gibidir. Rehin edilen koyun da

gasbedilen koyun gibidir. Çünkü rehin edi-len koyun deyn ile tazmin edilir. Ortaklı olan koyun da

vedia gibidir. Araştırılsın.

PRATİK MESELELER:

Peygamber (s.a.v.)'in kurbanlık koyunun rengi siyahtı.

Birisi on kurban adamış olsa, ona iki kurban kesmek gerekir. Zira eser bu şekilde nakledilmiştir. En

sağlam görüş hepsinin vacib olma-sıdır. Çünkü cinsinden icab olan birşeyi yalnız Allah için

kendine gerekli kılmıştır. Şerh'i Vehbâniye.

Ben derim ki: Bu görüş, adadığını yerine getirmesinin vacib olduğu-nu ifade etmektedir. Zira,

cinsinden itikadî veya ıstılah? olarak vacib olan birşeye zamin olmuştur. Bunu musannif

ylemiştir. Hatırda bulunsun.

İki kişi bir miktar koyuna ortak olsalar, ikisi onları kurban etseler, caizdir. Ama azad bunun

aksinedir. Çünkü koyunun taksimi geçerlidir, fakat kölenin değil.

Bir kişi iki koyun kurban etse, ikisi de kurbandır. Bazı âlimler tara-fından da; «Birisi vacib, fazlası

ettir. Burada efdal olan hangisinin kıyme-ti daha fazla ise onu kurban saymaktır. Eğer her ikisinin

kıymeti birse, hangisinin eti daha çok ise onu kurban saymaktır. Eğer ette de eşit ise-ler, hangisinin

eti daha güzelse o kurban sayılır.» demiştir.

Bir kimse bir bedenin hepsini kurban etse, namazın rükünleri gibi, o bedenenin hepsi vacib olan

kurban olur. Zira farz, farzın ismi üzerine vaki olandır. Öyleyse namazda bir zammı süreyi ne kadar

uzatsa, yine o farz olarak meydana gelir. Müctebâ.

Bir kurbanlık alsa, bir diğerine kesmesi için emretse, kesen kimse, «Ben kasti olarak besmeleyi

terkettim.» demiş olsa, kurban sahibinin ikin-ci bir kurbanlık alması için kesen adamın besmelesiz

kestiği hayvanın kıymetini vermesi gerekir. Ama bir kimse, ikinci aldığını kurban ederek tasadduk

eder ve ondan birşey yemez. Eğer kurban günleri geçmemişse. Yok eğer geçmişse, almış olduğu

kıymeti fakirlere tasadduk eder. Haniye.

Hâniye'de şöyle denilmiştir: «Birisi bir kurban kesmeyi istese, elini kasabın eliyle birlikte

kurbanlığın üzerine koysa ve kesimde yardım etse, her ikisinin de besmele çekmesi vacibtir. Eğer

bunlardan bir tanesi terk kederse, veya birisinin besmelesinin yeterli olduğunu zannetse, o kurban

haram olur. Bu mesele, bilmece olmaya uygundur. Bilmece olarak da söyle denilebilir. Bir besmele

çekildiği halde helâl olmayan koyun han-gisidir? Belki ona iki besmele lazımdır. İşte bu bilmeceyi

şeyhimiz Hayreddin Remlî şiir şeklinde bir ifade ile şöyle demiştir. «Hangi kesimdir ki, onun helâl

olması için Cenab-ı Allah'ın zikrinin iki kere yapılması lazım-dır? Sen buna şiir ile cevap ver. Ben

ona nesir olarak verilen cevabı ka-bul etmem ve razı olmam.»

«Ben de buna cevaben şöyle dedim: Senin şiir şeklindeki ifadenin ar-zu ettiğiniz gibi, bir fakihin

diğer bir fakihten rivayet ettiği şekilde ce-vabını al. O bir koyundur ki iki kişi ona ortak olmuştur. İki

ortak beraber kestiklerinde her ikisinin zikri tekrar etmeleri şarttır. Veya cevap şöyle-dir: kasap ile

sahibi bıçağı birlikte tutup keserlerse, her ikisi de ben-zerlikten münezzeh olan Allahu Teâlâ'yı

beraber zikretmeleri lazımdır.»

Vehbâniye ve şerhinde de şöyle denilmiştir: «Eğer iki kimse beraber-ce bir koyunu keserlerse,

kesimde bunlardan birisi besmele çekmese, o koyunun eti yenilmez, terkedilir. Üç kişi kurbanlık

olarak üç koyun alsa-lar, koyunlar birbirine karışsa ve tanımasalar, o zaman birisini kesim için vekil

etseler, bu güçlük ortadan kalkmış olur. Bir kimse koyun almak için birisini vekil etse, o da keçi

alsa, geçerli olur. Ama bunun aksine keçi alması için vekil etse, o da koyun alsa, sahih değildir.

Vekil kurban-lığı sürecek bir adam tutsa, zarar kendisinedir. «Bana siyah bir kurbanlık al.» dese, o

da değiştirerek beyazını alsa, geçerli olur. Ama boynuzlu ve gözleri büyük bir kurbanlık olmasını

ylese, o da boynuzsuz, küçük gözlü bir kurbanlık alsa, geçerli olmaz. Bir kimse on kurban adaşa,

fakihlerin bazılarına göre iki kurban kesmesi lazımdır. On kurbanın vacib olduğunun tashih edildiği

de yazılmıştır. Bir ölünün yerine, ölen kimsenin emriyle kurban kesilirse, onun etinin hepsinin

tasadduk edilmesi gerekir. Yok eğer onun emriyle değil, varisleri kendiliğinden keserlerse, onun

etinden yenilir. Sahih olan görüşe göre çocuğun malından çocuğa kurban kesmek düşmez.

Babasının da kendi malından çocuğun yerine kurban kesmemesi daha açıktır. Birisi birisine bir

koyun hibe etse, kesimden son-ra hibesinden dönse, koyunu kurban eden kimsenin kurbanı yeterli



olur ve sevab da kazanmış bulunur.»

İZAH

«Her biri yanılarak diğer arkadaşının koyununu kesse ilh...» Yani kurbanlık koyunu kesse. Uygun

olan, Kenz ve Hidâye adlı eserde olduğu gibi, musannifin da burada «kurbanlık koyununu»

demesiydi. Zira böyle deseydi, kesilen koyun kurbanlık değilse, ona zamin olacağını ifade eder-di.

Şurunbulâliye.

Yani kendi yerine ilh...» Bedâyî ve diğer kitaplarda acık olarak: «di-ğer arkadaşının koyununu kendi

nefsine kesse» denilmiştir. Öyleyse, kesmiş olduğu koyunu kendi kurbanlığı olduğu zannıyla

arkadaşının yerine kesmiş olsa, yine o kurban sahibinin yerine geçer mi? Acık olan odur ki evet.

geçer. Ama ben bu hususta bir ifade görmedim. Araştırılsın. ,

Yanılsa sözü ilh...» Zira musannifin bu sözü ifade ediyor ki, kesen kimse o kurbanı kendi koyunu

zannederek kesmiştir. O zaman da ancak âdeten kendi için kesmiş olur. .

«Veya yanılmasalar ilh...» Bu sözden, «vekil olmuş olur» sözüne ka-dar bazı nüshalarda mevcuttur.

«Veya yanılmasalar» sözü de bir kalem hatasıdır. Çünkü bu söz başkasının kelâmında mevcut

değildir. Bunlar-dan her biri deâleten «diğerine vekil olmuş olur Hidâye.» sözünde de uygun olan,

«istihsanen geçerlidir» sözünden sonra zikredilmesiydi.

Hidâye'nin ifadesi de şöyledir: «İstihsânın şekli şudur: O koyun ke-sim için belirmiştir. Çünkü

kurban için taayyün etmiştir. Hatta adama kurban günlerinde onu kesmek vacibtir. Velev ki kurban

eden adam fa-kir de olmuş olsa.» Nihâye.

«Kurban için alınan koyunu, alan kimse zengin olduğu takdirde, baş-kasıyla değişmek mekruhtur.

Hidâye.

«O zaman koyun sahibi kesime ehil olan herhangi bir kimseden yar-dım taleb etmiş ve delâleten

ona kesim için izin vermiş olur.»

O zaman sarihin yukarıda Hidâye kelimesinden maksadı, Hidâye'nin ifadesinden hası! olan

anlamdır. Sarihin, «Bunu (ibni Kemâl söylemiştin» sözünde de bir görüş vardır. Görüş şudur ki, İbni

Kemal bunu Hidâye' den nakletmemiştir. Umulur ki, burada «bunu» zamiri fazladır.

İbni Kemâl'in sözünün makulesi de şudur: Sadrı Şerîa ve diğerlerinin sözlerinin acık anlamı kesilen

kurbanın sahibinin yerine vaki olmasıdır.

Şu kadar var ki, bu zannettirir ki, İbni Kemâl bunu şerhinde zikret-miştir. Halbuki İbni Kemâl bunu

şerhinde değil, hamişin üzerindeki «minhuvat»ında zikretmiştir.

«Sadrı Şerîa'nın sözünün açık anlamı» sözü de mezhep kitaplarında açıkça zikredilmiştir.

T. diyor ki: «Bütün Hanefî âlimleri icma etmişlerdir ki, yanlışlıkla ke-silen kurban sahibinin yerine

vâki olur. Çünkü sahibinin delâleten izni vardır. Ancak Züfer buna karşı çıkmıştır.»

«Borçlu olmadan istihsanen geçerlidir ilh...» Yani yanlışlıkla kesilen kurban sahibinin yerine

geçerlidir ve bilindiği gibi her kurban da mâli-kinin yerine kesilmiş olur. O zaman o iki kişiden her

biri kendisine ait olan soyulmuş eti alır. Biz istihsanın şeklini yukarıda zikrettik. Kıyasa ge-lince, o

da Züfer'in görüşüdür ki yanlışlıkla kesilirse, koyunun kestiği adama kestiği koyunun kıymetine

zamindir. Çünkü bir diğerinin koyunu-nu onun izni olmadan esmiştir.

«Birbirleriyle helâlleşirler ilh...» Yani eğer her ikisi de kestikleri kur-ban etinden yemişler, sonra

yanıldıklarını anlamışlarsa, onlardan her bi-ri diğerinden helâllik alır. Hidâye.

«Kıymeti de tasadduk eder ilh...» Çünkü o kıymet, etin bedelidir. Öyleyse o .nasıl koyunu canlı

olarak sattığında bedelini tasadduk ederse, burada da bedelini tasadduk eder. Zira kurban sahibi

yerine vaki olduğu için et de sahibinin yerine vaki olmuştur. O zaman etin kıymetinin zaminidir.

Birisi başkasının kurbanının etini telef ederse, yine bunda hüküm, zikrettiğimizdir. Hidâye.

Ben derim ki: Hidâye'nin «kıymet etin bedelidir» sözünün gereği etin kıymetinin tazmin edilmesidir.

Onun canlı olarak verilmesi değil. İşte bundan dolayı da yanlışlıkla kesilen kurban malikinin

kurbanı yerine vâ-ki olmuştur.

Burada açıklanacak şu mesele kaldı: Musannifin «garimsiz olarak» sözü ile Hidâye'nin «her ikisine

de zaminiyet yoktur» sözü, bir de fakihlerin «Yanlışlıkla kesen kimse delâleten izni olduğundan

diğer kimsenin kurbanını kesmesi geçerlidir.» sözleri ifade ediyor ki, bunlardan herhan-gi birisi

diğerine koyunun kıymetini tazmin ettirmeye kalkışırsa, tazmin ettiremez.

Bedâyî'de buna aykırı olan bir ifade vardır. Bedâyî'de şöyle denilmiş-tir: «İki kişi yanlışlıkla



birbirinin koyununu kesseler, daha sonra birbirle-riyle helâlleşmeseler, her biri diğerine karşı olan

tazminatı ödemiş olsa, kesilen kurban onun olur. Caiz de olur. Zira tazminatla ona mâlik ol-muştur.»

Bedâyî'deki bu ifade üzerine, bu iki kimse iki şey arasında muhay-yerdirler. Birisi, sahibine tazmin

ettirmek ve kesilen kurbanın kendi ye-rine geçmesi, ikincisi, tazmin ettirmeyecek her birinin kestiği

kurbanın yerine kesilmesidir. Bu iki şey arasında muhayyerdirler. O zaman fakihlerin «garimsiz

olarak» sözü bunlardan her birinin diğer arkadaşının kesimine razı olduğuna yorumlanır.

Düşünülsün.

«Ben derim ki ilh...» Geçen mesele şu bahiste idi: Kurban kesen kim-se yanılarak diğer arkadaşının

kurbanını kendi yerine kesmiş olsa. Bura-da da sarih şunu açıklamak istemektedir: Birisi diğerinin

kurbanını izin-siz olarak kesmiş olsa, kendi nefsinin veya mâlikinin yerine... Biz bu bahsi, İtkanî'den

özetle zikrettik.

«Kurbanı onun için yeterlidir ilh...» Yani koyunu satın alan için ye-terli olur. Çünkü o satın almasıyla

kurbana niyetlenmiştir. Bizim de açık-ladığımız üzere, başkasının onun kurbanını kesmesi zarar

vermez. Zeylaî.

«Eğer tazmin ettirirse ilh...» Yani kurbanı satın alan kimse izinsiz olarak kesen kimseye kıymetini

tazmin ettirmiş olsa, o kurban satın alan için olmaz, kesen kimse için caiz olur. Çünkü onun

tazminatı ödemesiyle açıklandı ki, kan akıtmak onun için mülkiyeti üzerine hasıl olmuştur.

Bu da ilh...» Yani bu kurbanın sahibi yerine vaki olması, eğer kur-ban sahibi kesen kimseye tazmin

ettirmezse, yok eğer tazmin ettirirse, kurban sahibinin değil, kesen kimse yerine vâki olur.

«Sahibinin yerine kesmişse ilh...» Şurunbulâliye'de Minyetü'l-Müfti'den naklen şöyle denilmektedir:

«Bir diğer kimsenin kurbanını sahibinin yerine niyet ederek ondan izin almadan kesmiş olsa,

caizdir. Üzerinde bir tazminat da yoktur.»

Bu kesimin caiz olması istihsandır. Çünkü izni delâleten mevcuttur. Nitekim Bedâyî'de olduğu gibi.

Tatarhâniye'de şöyle denilmektedir : «Bu mesele, Asi adlı eserde mutlak olarak zikredilmiştir.

Enâs'ta da sununla kaydedilmiştir: «Sahibi kurban için koyunu yatırsa, bir diğeri de gelip ondan

izin almadan onun yerine niyet ederek kesse, caizdir.» yasiyed'e de, «Asl'da mutlak zik-redilen

daha muhtardır.» denilmiştir. Yani alış anındaki niyetle yetinilir. O koyun da kurban için taayyün

eder. Nitekim biz bir sayfa önce bunu zikrettik.

Bundan şu istifade edilir ki, eğer kesilen hayvan kurban için tayin edilmemişse, kesen adam,

kestiği zaman koyun sahibinin yerine kurban niyetiyle de kesmiş olsa, sahibi için kurban olmaz ve

kesen kimse onu tazmin eder.

Hâniye'de şöyle denilir: «Bir kimse kurban günlerinde beş tane ko-yun alsa, hiçbirini tayin etmeden

birisini kurban etmeyi niyetlense, birisi ele kurban günü onlardan birisini sahibinden emirsiz

sahibinin niyetiyle kesmiş olsa, ona zamin olur.»

Bu yerde yazılan şudur: Eğer bu kimse yanılırsa, başkasının kurban-lığını kendi için kesse. kesilen

kurbanlığın sahibi muhayyerdir. Eğer ona tazmin ettirirse, kurban kesenin yerine geçer. Yok eğer

tazmin ettirmez­se, sahibinin yerine geçer. Nitekim biz bunu Bedâyî'den de zikrettik. Yine bunun

gibi, bir başkasının koyununu kendi nefsi için kesse, hüküm böy-ledir.

Bu görüşe göre, ister kendi yerine kesmiş, isterse sahibinin yerine kesmiş olsa, ikisinin arasında

fark yoktur. Bununla bizim İtkanî'den nak-len zikrettiğimiz «Kasten kesmek, yanlışlıkla kesmeye

benzemez» sözünü düşün. Ama mâlikin yerine keserse, malikin yerine geçer. Yine bunda da malik

için bir muhayyerlik var mıdır? Ben bu konuda bir açıklık görme-dim. Dış görünüşe bakılırsa, evet,

muhayyerlik vardır. Allah daha iyisini bilir.

«Canlı olarak tazmin eder... zahirdir ki ilh...» Sahih nüshada böyledir. Bazı nüshalarda burada bir

ziyadelik vardır ki, onu düşürmek vâcibtir. Çünkü onun için burada bir anlam yoktur. Yalnız o

ziyadelikte «Nasıl satın alsa» sözü doğrudur. Yani eğer malike gasbettiği şeyi tazmin eder-se satım

akdi geçerli olur. Çünkü mülkiyet, bir satışa istinaden vaki ol-muştur. İşte bu ifade ediyor ki, kesilen

kurbanlığın mülkiyeti kesenedir, onu kesilmiş olarak almıştır.

Bedâyî'de şöyle denilmektedir: «Birisi bir koyun gasbetse, onu kur-ban etse, o kurban olmaz.

Çünkü mülkiyeti yoktur. Sahibinin yerine de de olmaz. Çünkü sahibinin de izni yoktur. Sonra sahibi

kesilen koyunu alırsa, kesimin getirdiği noksanlığı da gâsıba tazmin ettirse, yine öyle-dir, her ikisi

için de caiz değildir. Bu iki kimsenin üzerine de diğer bir ko-yunu kurban etmek gerekir. Ama eğer

mal sahibi gasıbtan canlı olarak kıymetini alırsa, kesen için kurban olarak yeterlidir. Çünkü o

kurbanlığa gasb vaktinden itibaren zimaniyetle malik olmuştur. O zaman o gâsıb, kendi mülkü olan



bir koyunu kesmiştir. O kurban da ona yeterlidir. Şu kadar var ki günahkâr olmuş olur. Çünkü

fiilinin başlangıcında mahzur vaki olmuştur. Onun tevbe ve istiğfar etmesi gereklidir.»

Ben derim ki: Bu, Eşbâh ve Zeylaî'den naklen geçen ifadeye aykırı değildir. Eşbâh ve Zeylaî'nin

ifadeleri şöyledir: «Eğer mal sahibi tazmin ettirirse, kesilen kurban kesen için vaki olur. Aksi halde

mâlike ait sayı-lır.» «Çünkü burada da eğer sahibi o koyunu kurban için hazırlamışsa, o zaman

kesen kimse dolaylı yoldan izinli sayılır. Nitekim bunun takriri geçti. Burada da başka şey

hususundadır ki, işte bundan dolayı burada fakihler gasbedilen koyun ifadesini kullanmışlardır.

«Açıktır ki ilh...» Bu görüş, gasbedilen kurbanın sahih olmasının zaminiyetle kayıtlı olmasının

illetidir.

Kuhistanî'de şöyle denilmektedir: «Bazı âlimler tarafından, «Gasbedilen koyunun kurban edilmesi,

ancak kesim günlerinde tazminatını öder-se, caizdir.» denilmiştir, Ebû Yûsuf ve Züfer'den de

gasbedilen koyunun kurban edilmesinin geçerli olmadığı rivayet edilmiştir.»

«Başkasının mülkünde meydana gelmektedir ilh...» Ama gasb bu-nun aksinedir. Çünkü gasbta

mülkiyet tazminata dayanır. Nitekim yu-karıda geçti.

Bununla ilgili Sadrı Şerîa'nın bir bahsi vardır ki cevabı ile birlikte Mi-nâh adlı eserde

zikredilmektedir.

«Ariyet olarak alınan hayvan emânet gibidir ilh.:.» Şurunbulâliye'de şöyle denilmektedir: «Emanet

(vedîa)ten maksat başkasının yanında emâ-net olarak bulunan herhangi birşeydir. Nitekim

Zendosti'den naklen Feyz adlı eserde de böyledir.» H.

Bedâyî'de de şöyle denilmiştir: «Emânet hakkında senin bildiğin ce-vap, ariyet ve kira akdinde de

aynıdır. Meselâ birisi ariyet olarak bir de-ve, bir erkek deve, bir öküz alsa veya kiralasa, onu da

kurban etse, onun kurbanına yeterli olmaz. İster kesilmiş halde onu mâliki alsın, ister mâ-lik onu

kıymetini tazmin ettirsin. Çünkü onun elinde emânettir. Ancak onu kesimle tazmin ettirir. O zaman o

emânet gibidir.»

Hülâsa ve Bezzâziye'de, Kuhistanî'nin de Nazm'dan naklettiği şu ziyadelik bulunmaktadır: «Bir malı,

mâliki adına meccânen satış için elin-de bulunduran (müstebdî) rehin alan, koyunu satın almak

veya birisinin malını korumak için vekil olan kimse müvekkilinin, yahut karı veya koca eşinin

koyununu izinsiz olarak kurban ettikleri takdirde kurbanları caiz olmaz.»

«Rehin edilen koyun da gasbedilen koyun gibidir ilh...» Bu görüş, Zahiriye'de olana aykırıdır. Zira

Zahiriye'de, «Rehin edilen koyun, emânet bırakılan koyun gibidir.» denilmektedir. Bizim Hülâsa ve

diğer eser-lerden naklen zikrettiğimize de aykırıdır. Şu kadar var ki, Tatarhâniye'de Seyrefiye'den

naklen şöyle denilmektedir: «Rehin alan, rehnedilen koyu-nu kurban etse, caiz değildir. Kadı

Cemaleddin ise «caizdir» demiştir. Ama rehmeden onu kurban etmiş olsa, caiz olur.» Haniye.

- Bedâyî'de şöyle denilmektedir: «Bir koyun rehin edilirse, uygun olan, onun kurban edilmesinin

caiz olmasıdır. Zira o koyun gasbta olduğu gibi kabız vaktinden itibaren rehin alanın mülkü olmuş

olmaktadır. Belki gasb-tan daha uygundur.» Meşayihten bazısı da bu konuda açıklama yaparak

şöyle demişlerdir: «Eğer rehin verilen hayvan, borç kadar ise caizdir. Eğer borçtan fazla ise, uygun

olan caiz olmamasıdır. Çünkü onun bazısı borç ile mazmundur. Bazısı ise elinde emânettir. Emânet

miktarında kesimle zamindir. O zaman emânet durumunda olur.»

«Ortaklı olan koyun da emânet gibidir ilh...» Yani o da emânettir. Çünkü açıktır ki, ortağının hissesi

onun elinde emânettir. H. Yani emâ-net gibi o da kurban olarak yeterli olmaz. Açıktır ki, burada

ortaklı ko-yundan maksat da, ortak olan tek koyundur. Ama bunun aksine iki ko-yuna iki kişi ortak

olsalar iki ortak iki koyunu kurban etmiş olsalar ca-izdir. Nitekim musannif da bunu biraz ileride

zikredecektir.

«Peygamber (s.a.v.)'in kurbanlık koyunun rengi siyahtır ilh...» Pey-gamber (s.a.v.)'in koyunlarının

renginin siyah oluşu İbni Şıhne'nin, İbni Vehbân'ın sözlerinin şerhinden anlaşılmaktadır. Ki bunda

değiştirme ol-muştur. Doğrusu, «Peygamber (s.a.v.) kurbanlık koyununun rengi beyaz-dır.» şeklidir.

Nitekim Şurunbulâliye de bunun doğru olduğuna dikkat çekmiştir. Nazm'ın açıklamasında biz

Şurunbulâliye'nin sözlerini zikrede-ceğiz. Şurunbulâliye'nin sözünü Hidâyede olanda teyit eder.

Hidâye'nin ifadeleri şöyledir: «Peygamber; (s.a.v.) iki emlâh (beyaz) burulmuş koç kurban etmiştir.

Nitekim biz de bunu zikrettik.»

Âlimler buradaki «emlâh» sözünde ihtilaf etmişlerdir.

Ebussuud, İbni Hacer'in Fethü'l-Bâri adlı eserinden naklen şöyle de-mektedir: «Emlâh, beyazı



siyahından daha çok olandır. Buna ağber de denilir. Bu da Esmaî'nin görüşüdür. Hattabî de şunu

ilâve etmiştir: Emlâh, yünleri arasında beyaz tabakalar olandır. Buna halis beyaz da denilebi-lir.

İbnü'l-Arabî de böyle demiştir.»

İmam Şafiî de kurbanla beyazın siyahtan daha faziletli olduğuna bu hadisi delil getirerek

tutunmuştur.

Bazı âlimler de, «Emlâh, kırmızıya çalan bir beyazdır.» demişlerdir. Bazı âlimlere göre ise emtah,

siyaha bakar, siyahta yer, ve siyahta yatar, yani görme yeri olan gözleri, yeme yeri oian ağızlan,

yürüme yeri olan ayaklan ve yatma yeri siyah olan hayvandır ki bunların dışındaki yerleri beyazdır.

Ben derim ki: Bedâyi'de şöyle denilmiştir: «Koyundan kurban edildi-ği takdirde faziletli ola

boynuzlu, burulmuş ve emlah olan koçtur. Emlah'tan maksat beyazdır.»

Bedâyî'nin sözlerinin acık anlamı ki. beyazdan maksat hâlis beyaz-dır. O zaman Bedâyî'de olan

ifade Şafiî'nin sözüne uygun düşer. Emlah kesilmesi İnâye ve Kifâye'de de içinde birkaç siyah kıl

olan beyazlıkta tefsir edilmiştir. Kamus'ta da böyledir. O zaman Bedâyî'de olan ifadeyi bunun

üzerine yorumlamak mümkündür.

«Eğer bununla varid olmuştur Uh...» Burada eserden maksat, Hz. Peygamber'in iki emlah koçu

kurban ettiği rivayetidir.

Şurunbulalî şerhinde şöyle demektedir: «Denilir ki, Peygamber oley-hisselöm koçlardan birisini

kendisine ve âline, diğerini de ümmeti yerine kesmiştir. Bundan dolayı bir şahsın iki koç kesmesine

sünnet olarak hükmedilmemiştir.»

«Hepsinin vacib olmasıdır ilh...» Zahîreye'de de böyle tefsir edilmiş tir. Sadrı Şerîa'dan naklen

Tatarhâniye'de de «Acık olan budur» de-nilmiştir. Nazm'da da ileride gelecektir. Öyleyse on kurban

adayan kimsenin onunu da kurban kesim günlerinde kurban etmesi gerekir. Kur­ban kesim

günlerinden sonra ise, eğer bunları belirtmişse, onlar» canlı olarak tasadduk eder. Nitekim metinde

gecenden de bu anlaşılır.

Şurunbulalî, şerhinde şöyle demektedir: «Ben derim ki, on kurbanı adayan kimsenin iki veya on

tane kurban kesmesinin sahih görmekte dü-şünmek gerekir. Bana üstün gelen kanaat şudur ki, o

kimsenin on kurban adaması nefsine öğle namazını on rekât olarak gerekli kılmasına benzer. O