Vaaz Kategorileri
İman Konuları
İbadet Konuları
Sosyal Konular
Ramazan Vaazları
Dini Günler ve Geceler
DİB Örnek Vaazları
Kur'an'dan Öğütler
Genel Konular
islam ve Aile
Görev,Sorumluluk,Ahlak
Mevlid-i Nebi Vaazları
Ana Menü
Çocuklar İçin
Kur'an Öğreniyorm
Dinimi Öğreniyorum
Dini Bilgiler
Oyunlar
Ansiklopedi ve sözlük
Osmanlıca Sözlük
İslam Ansiklopedisi
Dini Sözlük
Dini Terimler
Küçük Lügat
Dini Kitaplar
P.Hayatı Salih Suruç
Kur'an ve Bilim
Günümüzde İslam
Kıssadan Hisse
Ehli Sünnet Yolu
İslam Tasavvufu
En Güzel Örnek
Gıybet Hastalığı
Adım Adım Kurtuluş
Mesneviden Öyküler
Reddül Muhtar,İbn-i Abidin

VASİYETLER KİTABI 1

MALIN ÜÇTE BİRİNİ VASİYET BÂBI 1

HASTALIK ANINDA KÖLE ÂZAD ETME. 1

AKRABAYA VE BAŞKALARINA VÂSİYET. 1

(KÖLESİNİN) HİZMETİNİ (EVİNDE) OTURMAYI VE (AĞACININ) MEYVESİNİ VASİYET. 1

ZIMMİNİN VE BAŞKASININ VASİYETLERİ 1

VASİ YANİ VASİYETİ EDA İLE GÖREVLENDİRİLEN KİŞİYE AİT HÜKÜMLER. 1

VÂSİLERİN ŞAHİTLİĞİ 1

ÇEŞİTLİ MESELELER. 1

 

 

 

VASİYETLER KİTABI

M E T İ N

«Vasiyetler» kelimesi «vasi tayin etmek» ve «birşey vasiyet etmeyi» kapsar. «Falan kimseye vasiyet

etti» denilince, «onu kendisine vasi tayin etti» manasına gelir. Bunun isim şekli «vesâyet»dir ve

ileride müstakil bir babda gelecektir.

«Falan kişiye vasiyet etti» sözü, «ona vasiyet yoluyla temlik etti» manasınadır. Buna göre vasiyet,

ister bir nesne ister para olsun ölümden sonraya izafe edilen temliktir.

Ben derim ki: Borcu ikrâr gibi şeylerin bu tariften çıkması için bu temlikin teberru yoluyla olduğunu

ylemek gerekir. Zira ileride geleceği üzere borç ile ikrar malın tamamından geçerlidir. Bunun

teberru yoluyla temliki vasiyetin Allah'ın hakkından dolayı vacip olmasına ters değildir. Bunu düşün.

Vasiyet, Mücteba'daki ifadeye göre dört kısımdır. Üzerinde borç olan zekâtın, keffâretin, tutamadığı

orucun ve kılamadığı namazın fidyelerinin vasiyeti gibi vâcip olanlar, bir zengine yapılan vasiyet

gibi mübah olanlar, fâsığa yapılan vasiyet gibi mekruh olanlar ve bunların dışındaki müstehab

olanlardır.

Ana-baba ve yakınlara vasiyette bulunmak vacip değildir. Çünkü Bakara Sûresi'ndeki vasiyet âyeti,

Nisa Sûre'sindeki miras âyetiyle neshedilmiştir. Vasiyetin sebebi teberruların sebebidir. Şartları ise

şunlardır;

1 - Vasiyet eden kimse temlike ehil olmalıdır. Buna göre çocuğun, delinin ve mükâtep kölenin

vasiyeti caiz değildir. Ancak mükâteb bir köle yapmış olduğu bir vasiyeti azad edilmesine izafe

ettiği takdirde vasiyet sahih olur. Nitekim ileride gelecektir.

2 - Borcunun vasiyetini kapsamaması gerekir. Zira ödemede borç vasiyetten önce gelir. Nitekim

ileride bu da gelecektir.

3 - Vasiyet edilen kimse vasiyet anında sağ olmalıdır. İster hakikaten sağ olsun ister takdiren sağ

olsun, değişmez.ylece ana karnındaki bebe de «mûsâ leh» (vasiyet edilen) in kapsamına girer.

Bununla Şurunbulâliye'nin itirazı geçersiz olur.

4 - Musâleh (vasiyet edilen kimse) ölüm anında varis ve kâtil olmamalıdır.

Vasiyet edilen kişinin malum olması şart mıdır? Ben derim ki: İbnu Sultan ve diğerlerinin gelecek

bâbda zikrettiklerine göre evet şarttır.

5 - Vasiyet edilen şeyin akid türlerinden herhangi biriyle ölümden sonra temliki kabul edecek bir

nesne olmalıdır. Bu nesne ister mal olsun ister bir menfaat. ister hâlen mevcut olsun isterse,

olmasın... farketmez.

6 - Vasiyet edilen şey mirasın üçte biri kadar olmalıdır.

İ Z A H

Musannıfın vasiyetler bahsini kitabın sonuna olmasının uygunluğu açıktır. Çünkü insanın

dünyadaki hallerinin sonuncusu ölümdür. Vasiyet de ölüm vaktindeki bir muameledir. Vasiyetin.

cinayetler ve diyetlere fazlaca bir ihtisası vardır. Zira cinayet, bazan vakti vasiyetin vakti olan ölüme

götürür. İnaye.

Burada vasiyetin sonucu konu olduğunu söylemek nisbîdir. Yâni oradan evvelki bahislere nispetle

sonuncudur. Evet, buraya göre nisbîdir ama Hidaye'deki tertibe göre hakikaten sonuncu bahistir.

Zira Hidaye'de feraiz bahsi yer almamıştır. Ancak Hidaye'de de vasiyet bahsinden sonra hünsâ

bahsi zikredilmiştir. Buna göre, Hidâye'de de nisbîdir. Nitekim Tûrî deyle ifade etmiştir.

«Vasiyetler kelimesi, vasi tayin etme ile, birşey vasiyet etmeyi de kapsar.» Muğrib'te şöyle

denilmiştir: «Falan kişi Zeyd'e şu konuda vasî tayin etti» ve «falan şeyi de vasiyet etti» denilir.

«Vesât» ve «vasiyet» kelimelerinin her ikisi de masdar manasında isimdirler. Sonra «musâbihe

(vasiyet edilen mal) de «vasiyet» ve «visayet» denildi.

Bazı âlimlere göre de «isâ», bir şahsın birisinden hayatta iken kendisi bulunmadığında ve

ölümünden sonra birşey yapmasını talep etmesine denir.

Zihâr hadisinde şöyle denilmiştir: «Amcanın oğlu hakkındaki hayırlı vasiyetimi kabul et!...»

«Buna göre ilh...» Bu, musannıfın «ben ona vasiyet yoluyla temlik ettim» anlamındaki sözünden

çıkartılan bir tali meseledir.

«İster bir nesne ister parça olsun ilh...» Minah ve başka eserlerin ifadeleri ise «ister bir nesne ister



bir menfaat olsun» şeklindedir. H.

«Teberru yoluyla ilh...» Yani teberru yoluyla temliktir. Bu koydı Zeylai, Nihaye'ye uyarak zikretmiştir.

«Borç ile ikrâr gibi şeylerin bu tariften çıkması için». Yâni bir yabancıya borcu olduğunu ikrar...

Bunda da itirazî bir görüş vardır: Âlimlerimizden, ikrârın temlik değil de bir ihbar olduğuna

hükmedenler bu meseleyi kendilerine delil olarak almışlardır. Zîra eğer ikrâr temlik olsay

Kitabu'l-İkrar'da izah ettiğimiz gibi malın tamamından geçerli olmaması gerekirdi. O zaman, borcu

ikrarın tariften çıkmasına gerek kalmazdı, çünkü zaten dahil olmadı.

Meselenin tahkiki şudur: «teberru» kaydı, satış ve icare gibi karşılıklı mülk edinmelerin vasiyet

tarifinden çıkması içindir.

Musannıf «ölümden sonrayla izafe edilen» sözüyle de hibe ve hibeye benzer şeyleri tarifin dışında

tutmuştur. Zira hîbe teberru yoluyla ama peşin temliktir.

«İleride geleceği gibi ilh...» Yani hastalık anında köle azad etme babının başında gelecektir.

«Zıt değildir ilh...» Şârih'in bu sözü, teberru yoluyla temliktir» sözünden doğabilecek sorunun

cevabıdır. Bu sorunun takriri açıktır. Şârih «bunu düşün» sözüyle cevabın inceliğine işaret etmiştir.

Zira Allah Teâlâ'nın hakkı için vacip olan şey ölümle düşünce teberrua benzer kî o zaman da

kulların borcu gibi olmaz. H.

Ben derim ki: Bu, teberrudan murad; dilerse yapacağı diterse de terkedeceği şey olduğu takdirde,

yledir.

Bizim takdim ettiğimize göre teberrudan murad bir ivaz karşılığında olan değil, meccânen olandır.

Bununla yukardaki sual kendiliğinden ortadan kalkar.

«Vasiyet, Mücteba'da olan ifadeye göre ilh...» Müctebâ'nın ibaresi şöyledir: «Vasiyet dört kısımdır:

Vediaların ve meçhul borçların sahiplerine verilmelerini vasiyet gibi vacip olan vasiyet, keffaretlerin

ve namaz, oruç ve benzerlerinin fidyelerinin verilmelerini vasiyet etmek gibi müstehap olan vasiyet,

yabancılardan ve akrabalardan zengin olanlara vasiyet etmek gibi mübah olan vasiyet, fısk ve isyan

ehline yapılan vasiyet gibi mekruh olan vasiyet.»

Bedâî'de ifade edilene göre bunda düşündürücü bir durum vardır. Zira kişinin üzerine farz olan hac.

zekat ve vâcip olan keffâretleri vasiyet etmekde vacip olan vasiyetlerdendir. Şurunbulâliye.

Zeylaî de Bedaî'deki görüşe göre hüküm vermiştir. Mevahib'te de, borçluya Allah'a veya kullara

ödemesi gereken şeyleri vasiyet etmesinin vacip olduğu söylenmiştir. Musannıf da Müctebâ'daki

hükme muhalefet ederek bu görüşe katılmıştır. Zira Müctebâ sahibi Allah hakları ile kul haklarını

ayırmıştır. Yukarda geçen Allah hakkı için vacip olan şey ölümle düşer» sözü Allah hakkı olarak

vacip olan şeyin, vacip olmamasına delâlet etmez. Zira burada «ölümle düşer» sözünden murad

«edasının düşmesi» dir. Yoksa o vacip, onun zimmetindedir. O zaman Şârih'in «Müctebâ'daki

ifadeye göre» sözü yani taksim itibariyle... Düşün.

«Bir zengine yapılan vasiyet gibi mübah olan ilh...» Zengine yapılan vasiyet, bundan Allah'a yakınlık

kasdedilmediği zaman mübahtır. Ama eğer zengine ilim ehli veya salih bir kişi olduğu için veya

uzaklaşmış bir akraba olduğu için yada ailesi kalabalık olduğu için vasiyet etse, uygun olan bunun

da mendub olmasıdır. Düişün.

«Fâsıka yapılan vasiyet gibi mekruh olan ilh...» Musannıfın bu sözüne Sahihû'I-Buharî'deki şu hadis

itiraz olarak varid olur: «Umulur ki zengin ibret alır ve sadaka verir. Hırsız onunki hırsızlıktan,

zaniye de zinadan kaçınırlar.»

Buna göre musannıfın muradı, fısk ehline yapılan vasiyetin mekruh olmasının vasiyet edenin

vasiyet edileni fısk ve fucûr için sarfedeceğini zannetmesi halindedir. Rahmetî.

Ben derim ki: Geçen ifadenin zahiri fasıka yapılan vasiyetin salih olmasına delalet eder şu kadar

var ki, akrabalara vasiyet bâbımın sonunda kabri sıvamayı vasiyetin batıl olma hükmüne, «mekruh

olan şeyi vasiyettir» sözünün gerekçe gösterildiği gelecektir. Bu bahsin tamamı da orada gelecektir.

«Bunların dışında olan vasiyet de müstehab olandır.» Yani vasiyet'e, onu iptal edecek birşey âriz

olmadığı zaman...

«Vacip değildir.» Bu söz ana-babaya ve akrabalara, vâris olmadıkları takdirde, Bakara Suresi'ndeki

ayetten dolayı vasiyetin vacip olduğuna hükmedenleri reddetmektedir. Ayet Allah Teâlâ'nın şu

sözüdür: «Birinize ölüm geldiği zaman, eğer bir hayır bırakacaksa, anaya, babaya, yakınlara uygun

bir biçimde vasiyet etmek, Allah'tan korkanlar üzerine farz kılınmıştır.»



Nisa Suresi'ndeki ayetten murad miras ayetidir.

Buharî Sahîh'inde Atâ ve İbnu Abbas'tan (r.a.) rivayetle demiştir ki: «Kişi ölünce malı evladına kalır,

ana-babasına da vasiyet olurdu. Allah Teâlâ bunu en güzeli ile neshetti. Erkeğe iki kadının payını

verdi ve ona ana- babadan herbirine de ölen çocuklarının mallarından altıda birlni verdi.»

Sunen'de Ebû Umâme'ye isnadla şöyle rivayet edilir: Ebû Umâme demiştir ki: «Resulullah'ı; «Allah

Teâlâ her hak sahibine hakkını yermiştir. O halde vârise vasiyet yapılmaz.» derken duydum.

Bu rivayeti Tirmizî ve İbnu Mâce'de kitaplarında zikretmişlerdir. Tirmizi; «bu hadis hasendir»

demiştir.

Bu hadis meşhur bir hadistir, ümmet bunu benimseyerek telakki etmiştir. Bize göre Kitâbın kitapla

neshedilmesi caizdir. İtkanî.

«Vasiyetin sebebi teberruların sebebidir» Bu sebep de; dünyada hayır ile anılmayı kazanmak,

âhirette de yüksek derecelere ulaşmaktır. Nihâye. Bu da müstehap olan vasiyettedir. Vâcip olan

vasiyetin sebebine gelince açık olan şu ki: onun sebebi edânın sebebidir. O da Allah Teâlânın, o

vâciplerin edası hususundaki hitâbıdır.

Hakikaten fukaha da, bir ibadetin edası ne ile vacip ise kazasının da onunla vâcip olduğunu

ylemişlerdir.

«Temlike ehil olmalıdır ilh...» Evlâ olan Nihaye'nin «teberrua ehil olması» sözüdür.

«İlerde geleceği gibi ilh...» Yani bir yaprak kadar sonra...

«Borcu vasiyetini kapsamamalıdır ilh...» Ancak alacaklılar vasiyet eden kişiyi alacaklarından ibrâ

ederlerse o zaman vasiyet edebilir. Kuhistanî.

«ileride geleceği gibi ilh...» Yani biraz sonra metinde gelecektir.

«Vasiyet anında ilh...» Ben derim ki: Tatarhâniye'de şöyle denilmiştir: «Eğer vasiyet edilen kişi

vasiyeti hak edecek kişilerden muayyen birisi ise vasiyet günündeki icabın sıhhatine itibar edilir.

Muayyen bir kimse olmadığı zaman vasiyet eden kişinin öldüğü vakitteki icabın sıhhatine itibar

edilir.

0 zaman, malının üçte birini falan kişinin çocuklarına vasiyet etse ve onların isimlerini söylemediği

gibi işaret de etmese o vasiyet, vasiyet edenin ölümü vaktinde o çocuklardan mevcut olanlarındır.

Onların ismini vermiş olsa veya onlara işaret etse o zaman vasiyet ettiği bunlarındır. Hatta eğer

onlar ölseler vasiyet batıl olur. Çünkü vasiyet edilen kimse muayyendir. Dolayısıyle vasiyet

günündeki icâbın sıhhatine itibar edilir. Özetle... »

«Ana karnındaki bebek «vasiyet edilen»in kapsamına girsin». Yani ona ruh verilmeden önce... Zira

ruh verildikten sonra hakikaten hayattadır. H.

«Şurunbulâllye'nin itirazı ilh...» Zira Şurunbulâliye'de şöyle denilmiştir: «Buna ana karnındaki

cenine vasiyyet vârid olur. Çünkü cenine yapılan vasiyette onun canlı olması değil mevcudiyeti

şarttır. Çünkü ruh onun cansız olarak bulunduğu bir vakitten sonra verilir. H.

«Vâris olmalarıdır» Yani eğer başka bir varis olursa, sahih değildir. Ama şayet başka bir varis

yoksa vârise vasiyet etmek sahihtir. Meselâ:

karıkocadan biri başka bir varis olmadığında, birisi diğerine vasiyette bulunsa vasiyeti sahihtir.

Nitekim ileride gelecektir.

«Ölüm anında ilh...» Yani vasiyet vaktinde değil... Hatta kardeşi varisi olduğu halde, ona malından

vasiyet etse sonra da bir oğlu olsa, kardeşine yaptığı vasiyet sahihtir. Ama eğer oğlu olduğu halde

kardeşine birşey vasiyet etse ve sonra kendi ölümünden evvel oğlu ölse vasiyeti batıl olur. Zeylai.

«Kâtil olmamalıdır.» Yani hattaen veya kasden öldürende olduğu gibi bizzat öldürme fiilini işlemiş

olmamalıdır. Mütesebbib ise, bunun aksinedir. Zira o hakikatte kâtil değildir. Bu, ortada başka bir

varis bulunduğu ve katil mükellef olduğu takdirdedir. Aksi halde vasiyet sahihtir. Eğer katil çocuk

veya deli ise o zaman kâtile vasiyet yine sahihtir. Nitekim tafsilatı yakında gelecektir.

«Mûsâ leh'ûn malum olması şart mıdır?» Yani «Zeyd» gibi muayyen bir şahıs veya miskinler gibi

muayyen bir gurup olması şart mıdır? O halde eğer «Ben malımın üçte birini falan kişi için veya

falan kişiye vasiyet ettim» dese, İmam'a göre bu vasiyyet cehaletten dolayı batıldır. Nitekim

musannıf da bunu zimminin vasiyetleri bahsinden hemen önce zikredecektir.

Velvâliciye'de şöyle denilmiştir: Bir kadın benim adıma bir cariyeyi şu kadar para ile azad edin ve

ona malımın üçte birinden de şu kadar verin» diye vasiyet etse; eğer cariye belirli ise her iki vasiyet



de caizdir. Aksi takdirde mal ile yapılan vasiyet değilde azad konusundaki vasiyet caizdir. Ancak

malın verilmesini vasisine havale ederek. «arzu edersen ona malın üçte birinden de ver» derse caiz

olur. Zira İmam Muhammet; cariyesinin, onun seveceği kimseye satılmasını vasiyet eden kimse

hususunda şöyle demiştir: varisler o cariyenin, sevdiği kişiye satılması hususunda zorlanırlar. Eğer

cariyenin sevdiği kişi onu kıymeti kadarıyla almaktan kaçınırsa vasiyet eden kişinin malından üçte

bir miktarı kadar cariyenin kıymetinden düşülür. Özetle...

Ben derim ki: İmam Muhammed'in bu söylediklerinden, vasi muhayyer bırakıldığında, meçhul bir

kimseye vasiyet etmenin sahih olduğu anlaşılır. Bunun delili ise açıktır. Zira bu meçhuliyet

münazaaya vesile olmaz. Zira o. muhayyer olan kişinin vereceği kimseyi seçmesi ile ortadan kalkar.

Ama «filan kişiye» veya «Zeyd'e veya Amr'e» dese böyle değildir. Düşün.

«İterse mevcut olmasın ilh...» Yâni akidlerden herhangi birisiyle temlike kâbil olması... Nihâye'de

denilmiştir ki: İşte bundan dolayı biz her ne kadar musabihi yok olsa bile, bu sene veya ebediyyen

meyve verecek bir hurmalığın hurmalarını vasiyet etmenin caiz olduğuna hükmettik. Çünkü bu

vasiyet eden kimse hayatta iken müsakât akdiyle temliki kabul eder. Koyunların doğuracağı

kuzuları vasiyet etmenin ise istihsânen caiz olmadığına hükmettik. Zira bu o, vasiyet eden hayatta

iken akitlerden herhangi birisiyle temliki kabul etmez.

Kuhistanî'de denilmiştir ki: «Vasiyet edilen nesne ister belirli, ister belirsiz olsun, vasiyet eden

kimsenin malının bir kısmında şâyi ise vasiyet anında mevcut olması şarttır. Eğer malın hepsinde

şâyi ise, o zaman ölüm anında mevcut olması şarttır. Mesela bir kişi, sürüsünden bir keçiyi veya

malının tümünden bir keçiyi vasiyet etse o zaman keçinin. birinci durumda (sürüdeki keçiyi vasiyet

etmesi) vasiyet anında, ikinci durumda ise ölüm anında mevcut olması şarttır. Bunun benzeri

Tatarhâniye'de vardır. Bahsin tamamı aşağıdaki bâbda gelecektir.

«Vasiyet edilen şey mirasın üçte biri kadar olmalıdır.» Yani eğer varisi bulunsa ve o da üçte

birinden fazlasının vasiyetine icazet vermezse... Bizim bu takririmizle bu şartlardan bazıları lüzum

şartı olup başkasının hakkından dolayı beklemez. Dolayısıyla onun icazeti ile geçerli olur. Bazıları

ise sıhhat şartlarıdır.

M E T İ N

Vasiyetin rüknü ise «falan kişiye şunu vasiyet ettim» ve vasiyette kullanılan lafızlardan bunun

yerine kullanılan herhangi bir lafızdır.

Bedai'de şöyle denilmiştir: «Vasiyetin rüknü icap ve kabuldür. İmam Züfer ise «yalnız icaptır»

demiştir.»

Ben derim ki: Kabulden murad, hem sarih hemde delaleten olan lafızları kapsar. Delâleten kabul.

Musa lehin vasiyeti edileni kabul etmeden vasiden sonra ölmesidir. Nitekim ileride gelecektir.

Vasiyetin hükmü vasiyet edilen şeyin hibeden olduğu gibi Musa lehe yeni bir mülk olmasıdır. Buna

göre vasiyet edilen câriyede istibra (efendisinin kendisi ile bir hayız görünceye kadar ilişki

kurmaması) gerekir.

Bir mani yoksa yabancı birine üçte birini vasiyet etmesi caizdir.

Vâris buna icazet vermese bile caiz olur. Ama üçte birden fazlasını vasiyet etmek caiz değildir.

Ancak vasiyet edenin ölümünden sonra varisler büyük oldukları halde üçte birinden fazlasına izin

verirlerse o zaman caiz olur. Vasiyet eden hayatta iken varislerin icazetine itibar edilmez. Vasi

öldükten sonraki icazet müteberdir. Yani birisinin varis olup olmadığına itibar etmek vasiyet anında

değil ölüm anındadır. Bu durum ölüm hastasının, varisine bir şey ikrar etmesinin aksinedir.

Malın üçte birinden azını vasiyet etmek menduptur. Vasiyet eden kimsenin varisleri zengin olsalar

veya alacakları miras ile zengin olacak olsalar bile... bu böyledir. Hiç vasiyette bulunmamak da

varisler zengin değilseler ve mirastan hisselerine düşecek olanla zengin olmayacakları durumda

menduptur.

Zira varisler zengin olmadıklarında vasiyeti terk edip, malını varislerine bırakması hem sıla-i rahim

hemde sadakadır.

Vasiyet borçtan sonraya ertelenir. Çünkü kul hakkı öncedir. Müstemen gibi, hükmen de olsa varisi

olmayan kişinin, malının hepsini vasiyet etmesi sahihtir. Çünkü buna mani yoktur.

Bir kimsenin malının üçte birini kölesine vasiyet etmesi ittifakla sahihtir. Bu vasiyet kölesinin

azadını vasiyet etmek olur. Eğer kölesinin azâdı malın üçte birinden karşılanabilirse güzeldir. Ama

eğer üçte birinden karşılanamıyorsa o zaman kıymetinden geri kalan miktar karşılığında çalışır.



Şayet malın üçte birinden birşey artarsa o kölenindir.

Mürsele olan dirhem veya dinar ile vasiyet etmek esah olan kavle göre sahih değildir . Nitekim

eşyalarından belirsiz birisini vasiyet etmesi de sahih değildir.

Mürsele'nin manası izah kısmında gelecektir.

Mükâteb veya müdebber kölesine veya ümmü'l-veledine vasiyet etmek istihsanen sahihtir. Ama

varisinin mükatebine vasiyetti sahih değildir.

Ana karnındaki bebeğe veya ana karnındaki bebeği vasiyet etmek sahihtir. Cariyenin veya hayvanın

karnındaki cenini falan kişiye vasiyet ettim» sözü ana karnındaki bebeği vasiyettir... Sonra, bu

vasiyet ancak o cenin altı oydan erken doğduğu zaman sahih olur. Bu, hamile kadının kocası sağ

olduğu takdirdedir. Ama eğer ölmüşse ve o cariye vasiyet anında iddet bekliyorsa o zaman iki

seneden önce doğduğu takdirde sahihtir. Zira eğer iki seneden evvel doğarsa nesebi sabit olur.

İhtiyar ve Cevhere.

Cenîne ve cenîni vasiyet hususunda insanlarla hayvanlar arasında bir fark yoktur. Buna göre eğer

falan kişinin hayvanına karnındakine infak edilmek üzere vasiyet etse vasiyeti sahihtir.

İnsan için hamlin en az müddeti altı ay, fil için onbir sene deve, at ve eşek için bir sene, sığır için

dokuz ay, koyun için beş ay, kedi için iki ay, köpek için kırk gün ve kanatlı hayvanlar için de yirmi

bir gündür. İstifâ'ya isnaden Kuhistâni.

Nihâye'de şöyle denilmiştir: «Vasiyet edenin ölümünden itibaren altı aydan evvel...»

Kâfî'de de eğer vasiyet cenin için yapılıyorsa vasiyet anından itibaren altı aydan evvel. eğer cenini

vasiyet ise o zaman vasiyet edenin ölümünden itibaren altı aydan evvel olduğunu ifade eden bir

ibare vardır.

Kenz'de de buna, şu ilave edilmiştir: Cenîne hibe etmek sahih değildir. Çünkü kabz

gerçekleşmediği gibi adına kabzetmek için cenîn üzerinde kimsenin velâyeti de yoktur. Zeyklai ve

diğerleri.

öyleyse cenînin babası, ona vasiyet edilen bir şeyi kullanarak sulh yapsa caiz değildir. Çünkü

babanın cenîn üzerinde velâyeti yoktur.

Ben derim ki: Bununla. fetvâsı istenilen bir hâdise cevabı bilinmiş oldu. O hâdise şudur: Vâsi.

hakimin seçtiği bile olsa cenîne vakfedilen bir şeyde tasarrufta bulunamaz. Aksine fakihler

demişlerdir ki; «Ne cenînin velayeti vardır, ne de herhangi bir kimsenin cenîn üzerinde velâyeti

vardır.»

İ Z A H

«Bunun yerine kullanılan herhangi bir lafızdır.» Hûniye'de şöyle denilmiştir: «Falan kişiye şunu,

falan kişiye de şunu vasiyet ettim ve evimin dörtte birini falan kişiye sadaka kıldım» dese, İmam

Muhammed'e göre bunun vasiyet olması caizdir.

Ebû Yûsuf kendisine yöneltilen bir soruya cevabında (Evimin dörtte birini falan kişiye sadaka)

kıldım, sözü vasiyet olup onda kabz ve ifraz şart değildir.» demiştir. Özetle.

Nihâye'de şöyle denilmiştir: Vasiyette kullanılan lafızlara gelince; Nevâdir'de İmam Muhammed'den

naklen şöyle denilmektedir: «Bir kişi falan kişiye bin dirhem vasiyet ettiğime şahid olun» dese, ve

«falan kişinin malımda bin dirhemi olduğunu vasiyet ettiğime şahid olun» dese, birincisi vasiyet

ikincisi ise ikrârdır.»

Asıl'da belirtildiğine göre, bir kişi «evimin altıda biri falan kişinindir» dese, bu vasiyettir. «Falan kişi

için evimde altıda bir vardır» dese bu ikrardır.

Buna göre bir kişi: «Falan için malımdan bin dirhem vardır» dese eğer bunu vasiyetini zikrederken

ylerse istihsanen vasiyet olur. Şayet falan kişi için benim malımda bin dirhem vardır» dese, bu

ikrar olur.

Vasiyetini kendi eliyle yazdıktan sonra, «Bu yazdığımda bana şahit olun» dese istihsânen caiz olur.

Ama eğer başkası yazarsa caiz olmaz. Özetle.

«Bedâi'de şöyle denilmiştir ilh..» Şurunbulâliye'de belirtildiğine göre onun ibaresi şöyledir:

«Vasiyetin rüknünde ihtilaf edilmiştir. İmam ile iki talebesi demişlerdir ki: Vasiyetin rüknü icap ve

kabuldür. İcap vasiyet edenden, kabul de musa lehdendir. Bunların her ikiside beraber

bulunmazlarsa rükün tamamlanmaz. Dilersen, vasiyetin rüknü. vasiden icap, musalehten de

reddetmemektir, diyebilirsin. Reddetmemesinden maksat; onun reddinden ümidin kesilmesidir. Bu



tarif meselelerin tahrici için daha kapsamlıdır.

İmam Züfer ise: «vasiyetin rüknü yalnızca, vasiyet edenin icabıdır.»demiştir.

Musannıfın sözü. Hidaye şerhlerine uyarak, kabulün rükün değil de şart olduğuna işaret etmektedir.

Bedayi'deki ifade ise fukahanın satım ve benzeri diğer akitlerde zikrettiklerine uygundur. ki bu da

icap ve kabulün her ikisidir.

«Ben derim k»: ilh...»Bu ifade Şurunbulâliye'de Hulâsa'ya isnad edilmiştir. Zâhir olan şudur:

kabulden murad reddin olmadığına delalettir. Bu da bizim Bedai'den naklettiğimiz «Dilersen...»

sözü ile aynı manadadır.

Sonra kabul veya redde muteber olan ölümünden öncesi değil sonrasıdır. Nitekim ileride gelecektir.

«Vasiyet edileni kabul etmeden ölmesidir» Bu söz metinde geçen «detâleten kabul»u tasvir

etmektedir. Cenîne vasiyet etmek de bunun benzeridir.

Mûsa lehlerin fukara gibi muayyen olmaması hususu ise izah edilmemiştir. Zahir olan şu ki: Burada

kabul şart değildir veya delâleten mevcuttur. Düşün.

«İleride geleceği gibi ilh...» Böyle olması mûsa leh içindir. Vasî açısından ise onun dört kısım

olduğu geçmişti. Bu Şurunbulâliye'de de ifade edilmiştir. Tahtavi demiştir ki: Orada belirtildiğine

göre buradaki hükümden murad birşey üzerine terettüp eden eserdir. Geçmiş olandakinden murad

ise sıfat ile tabir edilendir.

«Mâni olmadığı zaman ilh...» öldürmek. harbi olmak. borcun malın üçte birini kapsaması veya

benzerleri gibi...

«Ama üçte birden fazlasını vasiyet etmek câiz değildir» O zaman, eğer üçte birden fazlasını vasiyet

etse ve sadece kendisine red yapılan bir varis olsa, o fazlalığa icâzet verse geri kalan kendisinin

olur.

Eğer red yapılmayan bir varis icâzet verirse mirastaki hissesini geri kalandan alır. Hissesinin fazlası

da hazineye kalır.

Buna göre birisi malının üçte ikisini Zeyd'e vasiyet etse karısı da icazet verse o zaman karısı

üçtebirin dörtte birini yani malın onikide birini alır. Buna göre hazineye (onikide) üç, Zeyd'e de

(onikide) sekiz düşer. Bu bahsin Saihanî'nin İbnu Şıhne'nin feraiz hususunda yazdığı

manzumesinin şerhinde vardır. Eğer karısı icâzet vermese. vasiyet eden ister ona da vasiyet etmiş

olsun ister vasiyet etmiş olmasın. bu durum Cevhere'de izâh edilmiştir.

«Ancak vasiyet edenin ölümünden sonra varisler üçte birinden fazlasına izin verirlerse caiz olur»

Yani ne kadar vasiyet ettiğini bilmelerinden sonra... Ama eğer bir çok şeyler vasiyet ettiğini ama

miktarını bilmeseler ve «ona icazet verdik» deseler onların icazetleri sahih değildir. Hâniye

Müttekâ'dan.

Sâihâni Makdisî'den şunu nakletmiştir: Eğer varislerden birisi vasiyetin malın üçtebirinden

fazlasına icazet verse o zaman varislerin hepsi icâzet verdikleri takdirde hissesine düşecek mikdar

kadarı o adamın hissesinden caiz olur. Hatta, bir kişiye malının yarısını vasiyet etse ve iki eşit

varisten birisi ona icazet verse, o zaman icâzet veren geri kalanın dörtte birini, öbürü üçte birini

musa leh de malın tamamının üçte birini ve icâzet veren kişinin payından on ikide birini alır. Bunun

benzeri Gâyetü'l-Beyandadır.

BİR UYARI:

Ölümden sonra icâzet sahih olduğuna göre, hakkındaki vasiyet için icazet verilen kişi bize göre

kendisine vasiyet edilen şeye tarafından malik olur. Şafiî'ye göre ise icazet veren tarafından mâlik

olur. Nitekim Zeylâî'de de böyledir ki gelecek bâbın sonunda açıklaması gelecektir.

«Vasi hayatta iken varislerin icazetine itibar edilmez» Çünkü icâzetleri. o hak kendileri tein sabit

olmadan öncedir. Çünkü hakkın onlar için sabit olması vasiyet edenin ölümünden sonradır. Çünkü

onlar ölümünden sonra daha önce verdikleri icazeti reddedebilirler. Ölümden sonraki icazet ise

yle değildir. Bunu reddedemezler. Çünkü o icâzet hak kendileri için sabit olduktan sonradır.

Bunun tamamı Minah'tadır.

Bezzâziye'de. vasiyette icâzetin ölümden önce değil ölümden sonra muteber olduğu söylenmiştir.

Ama âzad gibi vasiyetin kuvvetlendirilmesini ifade eden tasarruflar ölüm hastalığındaki vasiden

sâdr olsa ve varis ona ölümden önce icazet verse. bu hususta imamlarımızdan herhangi bir rivayet

yoktur.



İmam Alaaddin es-Semerkandi şöyle demiştir: «Hasta, kölesini azad etse ve ölümünden evvel varis

de buna razı olsa köle hiçbirşey için çalışmaz. Çünkü fukaha, yaralının varis yaralayanı affettiği

takdirde sahih olduğunu ve yaralı kimsenin ölümünden sonra da onu dava etmeye malik olmadığını

açıkça söylemişlerdir.

«Yani birsinin varis olup olmadığına itibar etmek ilh...» En uygunu bunu müstakil bir mesele kılmak

ve«ve» ile tabir etmesiydi. T. Ben derim ki: Herhalde Şârih bunu zarfı -ki o da ölümünden sonra

sözüdür- kendisinde «icâzet verseler» ve «varisleri» sözlerinden her ikisini de müteallik kılmak

suretiyle. musannıfın sözünden aldığına işaret etmiştir. Bunda da kapalılık olduğu için. yani «lafzını

kullanmıştır».

«Vasiyet anında değil ölüm anındadır.» Zira vasiyet ölümden sonraya izafe edilen bir temliktir. Buna

da, vakti olan ölüm anında itibar edilir. Zeylai. Biz bu husustaki feri meseleyi Zeylaî'den naklen

takdim ettik.

«Bu durum ölüm hastasının varisine bir şey ikrar etmesinin aksinedir». O zaman, onun varis olup

olmamasına itibar etmek ik'rar anında söz konusudur. Hatta varisi olmayan birisine ölüm hastası

b}r şey ikrâr etse ikrar ettiği kişi ikrardan sonra varisi olsa bile caizdir. Şu kadar var ki varisliğin

ikrardan sonra yeni bir sebeple ortaya çıkması şarttır. Mesela; yabancı bir kadına birşey ikrar etse

sonra da o kadınla evlense ikrarı caizdir. Bunun aksine eğer bir mani olduğu halde ırsiyet sebebi

mevcut olup sonra o sebep ortadan kalksa o zaman vasiyet ve hibe gibi, ikrarı da iptal eder. Kâfir

veya köle olan oğluna birşey ikrâr ettikten sonra oğlunun müslüman olması veya azad edilmesi

buna misaldir. Nitekim bu bahis ileride metin olarak gelecektir.

Zeylaî ve başka müelliflerin Nihâye'ye uyarak zikrettikleri meseleye gelince : Bir kişi köle olan

oğluna birşey ikrar etse oğlunun vâris olması ikrardan sonra yeni bir sebepledir. Hem de mana

olarak o ikrâr. köle olan oğlunun yabancı olan efendisine ikrardır. O zaman Zeylaî ve diğerlerinin

zikrettikleri bu meseleyi allâme itkana «o bir sehv olup nakli sahih değildir. İmam Muhammed

Câmiu's-Sağir'de nassen bunun aksini zikretmiştir.» sözüyle; reddetmiştir.

Ben derim ki; Zeylaî ve diğerlerinin zikrettikleri bu mesele, aynı zamanda metinlere de muhaliftir.

Çünkü ileride de geleceği gibi bu durumda varisliğin yeni bir sebeple oluşunda itiraz edilecek bir

nokta vardır.

Evet Hidâye'de «eğer ikrar ettiği köle olan oğlu borçlu değilse ikrârı sahihtir, aksi halde sahih

değildir» diye zikredilmiştir. İleride gelecektir. Düşün.

«Vârisleri... zengin olsalar bile ilh...» Şârih, «bile» sözü ile vârislerin zengin olmadıkları, veya

alacakları mirasla zengin olmayacakları durumda da üçte birden azı ile vasiyetin yine müstehab

olduğuna işaret etmiştir. Ve öyledir. çünkü Hidâye'de şöyle denilmiştir: «Malın üçte birinden azını

vasiyet etmek müstehabdır. ister varisleri zengin olsunlar ister fakir olsunlar farketmez. Zira

üçtebirden azını vasiyet ettiği zaman malını yakınlarına bırakmakla sıla-i rahim yapmış olur. Ama

üçtebirini vasîyeti bunun aksinedir. Çünkü o durumda hakkını tamamlamış olur ki, artık yakınlarına

malı ile sıla-i rahim yapması söz konusu olmaz. Bir de şu var: vasiyetin üçte birden azı mı daha

evlâdır yoksa hiç vasiyet etmemekmi? Fukaha bu hususta şöyle demiştir: Eğer varisler fakir olup

alacakları miras ile de zengin olmuyorlarsa vasiyeti terk etmek evlâdır. Zira bunda akrabalara

sadaka vardır. Resülullah (s.a.v.) de: «Sadakanın en efdali uzaklaşan yakın akrabaya verilendir»

buyurmuştur.

Akrabaları fakir olduğunda vasiyeti terketmekle onların hem fakirlik hemde akrabalık haklarına

riayet edilmiş olunur.

Eğer akrabaları zengin iseler veya mirastan alacakları hisseleri ile zengin alacaklarsa o zaman

vasiyet etmek daha evlâdır. Çünkü yabancıya sadaka etmiş oluyor. Vasiyeti terk ise kendi hakkı

olan üçte biri yakınlarına hibe etmektir. O zaman, birincisi daha evladır. Çünkü vasiyet ile Allah'ın

rızasını talep etmektedir.

Bu konuda bazı âlimler tarafından da şöyle denilmiştir: «Kişi vasiyette muhayyerdir. Çünkü vasiyet

de vasiyeti terk de faziletli işleri kapsarlar ki. birisi sadaka diğeri de sıla-i rahimdir.» Hidâye'nin

ketâmı burada bitmiştir.

Bu meselenin özeti şudur: Üçte birin tamamını vasiyet etmek uygun değildir. Müstehab olan,

mutlak, olarak üçte birden noksan olmasıdır. Zira Peygamber (s.a.v.) üçte biri de çok görerek «üçte

bir de çoktur» buyurmuştur. Şu kadar var ki varisler fakir oldukları zaman üçte birden azını vasiyet

etmek her nekadar müstehab ise de, ondan daha evlası da vardır. O da vasiyeti tamamen

terketmektir. Zira müstehabın dereceleri farklıdır. Sünnet. mekruh ve diğerinin de dereceleri de



farklıdır. işte bu izahla açıklamış oldu ki, muhakkik olan Şârihin «bile» sözünü eklemesi Hidaye'ye

uygun olmuştur. Bunu anla.

«Kuhistânî'de denilmiştir ki: «Mal az olduğu zaman. Ebû Hanife'nin dediği gibi, vasiyet etmek

uygun değildir. Bu tafsilat vasiyet edenin çocukları yetişkin oldukları zamandır. Eğer çocukları

küçük iseler vasiyeti mutlak olarak terk etmek -seyheynden rivayet edilen hadîse binâen- daha

efdaldir. Kâdıhan'da da böyle denilmiştir.»

Bu tafsilat ancak çocuklar yetişkin oldukları zamandır, ama eğer küçük iseler. zengin ofsalar bile

vasiyeti terkedip malı onlara bırakmak efdaldir.

BİR UYARI: ««

Havî'l-Kudsî'de şöyle denilmiştir: «Vârisi olmayıp borcu da bulunmayan kimse için evlâ olan, bizzat

sadaka verdikten sonra malının tamamını vasiyet etmektir.»

«Veya alacakları miras ile zengin olsalar bile ilh...» Yani varislerden herbiri İmam'dan nakledilen

rivayete göre» dörtbin dirhem miras alırsa zengin olur. Fütflî'den gelen rivayete göre ise herbir

varis onbin dirhem almakla zengin olur. Kuhistânî Zahîriye'den. İtkani birinci görüşü almıştır.

«Zengin olmadıkları ve mirastan hisseleri dolayısıyla zengin olmadıkları iIh...» Şarihin bu ifadesi

her iki halin beraberce bulunmasına işaret eder. Zira bunlardan birinin olup diğerinin olmaması

halinde, mendup olan, vasiyeti terketmek değil vasiyet etmektir. O zaman bu mesele evvelki

meseleye zıt olur.

«Müstemen gibi ilh...» Zira müstemen malının tamamını bir müslümana veya zımmiye vasiyet etse

caizdir. Zira vasiyete mani olmak varislerin hakkı içindir. Dârü'l-harpte de varislere hiçbir hak

yoktur. Velvâliciye. Bu bahsin tamamı zımmînin vasiyetleri bâbında gelecektir.

«Çünkü buna mâni yoktur ilh...» Bu söz, «vasiyet sahihtir» sözünün ve devamının iiletidir.

«Kölesine azâdını vasiyet etmek olur» Yani bu vasiyet onu tashih için kölenin şahsı için şahsı

vasiyet olur.

ymetinden fazlası ile sulüsü tamamlayıncaya kadar yapılan şahsiyet de yine köle içindir.

«Malın üçte birinden karşılanabilirse ilh...» Bu ifade mücmeldir. Bunun açıklaması T. nin Hindiye'de

onun da Bedaî'den naklettiği şu sözlerdir: Bir kimse malının üçte birini kölesine vasiyet etse bakılır;

eğer mal dirhem veya dinar olup. kölenin kıymetinin üçte ikisi de köleye vasiyet edilen mal kadar

ise o zaman köleye vasiyet edilen mal kölenin şahsına takas edilir. Eğer ,malda fazlalık varsa, o

köleye verilir yok eğer kölenin üçte ikisi daha fazla ise o fazlalık varislere verilir. Eğer mal ev eşyası

ise ancak varislere köle anlaştıkları takdirde takas edilirler. Çünkü cinsler muhteliftir. Bu durumda

köle. kıymetinin üçte ikisi kadar çalışır ve diğer mallarının üçte birini alır. Bu İmam'a göredir.

İmameyn'e göre ise kölenin tamamı müdebber sayılı ve diğer vasiyetlere takdim edilerek azad edilir.

Eğer terikenin üçtebiri kölenin kıymetinden fazla ise varisler o fazlalığı köleye verirler. Şayet

kölenin kıymeti üçtebirden fazla ise köle fazlalığı tamamlamak için çalışır. Özetle...

Ben derim ki: İmam ile İmameyn arasındaki ihtilaf Mecma şerhinde olduğu gibi âzâdın bölünüp

bölünmeyeceği noktasındadır.

Bedai sahibi «âzâdın diğer vasiyetlerden öne olmaması» sözüyle İmamlar arasındaki ihtilafın

semeresine işaret etmiştir. Bu semere de Azmiye'den nakledilen şu ifade ile izah edilmiştir: Kişi

kıymeti bin dirhem olan kölesine malının üçte birini ve bin dirhemin üçte ikisini de fakirlere vasiyet

etse ve öldüğü zaman da geriye köle ile ikibin dirhem bıraksa İmam'a göre kölenin üçte biri

karşılıksız olarak azâd edilir. Kölenin kıymetinin üçte ikisi de köle ile fakirler arasında eşit olarak

taksim edilir ve köle kıymetinin üçte birini fakirlere verir. İmameyn'e göre ise köle daha baştan

karşılıksız olarak âzâd edilir, fakirlere de hiçbirşey düşmez. Düşün.

Bunun zâhirine göre, bu vasiyetin, azâd ile vasiyet oluşu İmameyn'in görüşlerine göredir.

«Veya dinar ilh...» Eğer musannıf «veya dinar ile» değil de «dinar ile değil» deseydi daha açık

olurdu. Şârih'in gelecek bâbda zikredeceği gibi «mürsele dirhem» den murad üçte bir yarım ve

benzeri bir oranla kayıtlanmayan mutlak dirhemdir. Mesela «Yüz dirhem vasiyet ettim» demesi gibi...

«Mükâteb kölesine vasiyet etmesi sahihtir.» Yani mükateb köle kitâbet bedelini ödemekten âciz

olmadığı zaman... Bu acizlik efendisinin ölümünden sonra olsa bile farketmez. Ama eğer mükatep

kitâbın bedelini ödemekten âciz ise buna yapılan vasiyet mutlak köleye yapılan vasiyet hükmünde

mi olur? Bunu araştır. T.



«Veya müdebber kölesine veya ümmü'l-veledine ilh...» Zira vasiyetin geçerliliği efendinin

ölümünden sonradır. Onlar da o zaman hürdürler. T.

«Ama vârisinin mukâtebine vasiyeti sahih değildir.» Çünkü o mükateb vasinin ölümü anında varisin

mülkiyetindedir. Bu durumda vasiyet vârise yapılmış o!ur. Düşün. Kuhistânî'de şöyle denilmiştir:

«Vâsinin kölesine, müdebberine ve ümmü'l-veledine vasiyeti sahih değildir. Çünkü bu vasiyet

gerçekte varise vasiyettir. Ama, Nazım'da denildiği gibi varisin oğluna vasiyet etmek böyle

değildir...»

«Ana karnındaki bebeğe vasiyet etmek sahihtir.» Çünkü vasiyet bir yönden istihlâftır. Zira vasî onu

malının bir kısmında halef yapmıştır. Cenîni de mirasta halef olmaya uygundur. Aynı şekilde

vasiyette de halef olabilir. Vasiyetin şartının kabul olduğu cenînin ise kabule ehil olmadığı

ylenemez. Çünkü vasiyet hem hibeye hem de mirasa benzer. Hibeye benzemesinden dolayı,

mümkün olduğu zaman, kabul şarttır. Mirasa benzemesinden dolayı da, mümkün olmadığı zaman,

kabul düşer. O zaman her iki benzerlik ile de amel edildiğinde vasiyette kabul şart değildir. İşte

bundan dolayı da kabul etmeden önce mûsa leh ölse vasiyet düşer. Zeylai.

«Veya cenini ilh...» Çünkü cenînde miras câri olur. O zaman onda vasiyet de cari olur. Çünkü

vasiyet mirasın kardeşidir. ZeyIai Cenîni vasiyetin sahih olması, bebek câriyenin efendiden

olmadığı takdirdedir. İtkânî Şârih de buna işaret etmiştir.

BİR UYARI:

Fethu'l-Kadir'in lian bâbından takdim ettik ki: Cenîni vasiyet etmek ve cenîne vasiyette bulunmak

ancak anasından ayrıldıktan sonra sabit olur. O zaman do vasiyet cenîne değil çocuğa olmuş olur.

Ben derim ki: Burada kastedilen veraset ile vasiyetin hükümleridir. Yoksa onlar anasından

ayrılmadan önce de sabittirler. Buna göre Fethü'l-Kadir'in bu sözü fakihlerin bu meseledeki

sözlerine ters olmaz.

FER'İ BİR MESELE :

Zâhiriye'de şöyle denilmiştir: «Vârisler, birisine vasiyet edilen cenîni azad etseler, bu caizdir. Musâ

leh'e cenînin doğduğu gündeki kıymetini tazmin ederler.»

Ben derim ki: Bunun delili bildiğin gibi şudur: Cenîni vasiyetin hükmü ancak doğumdan sonra sabit

olur. Çünkü cenîn doğumdan evvel anasına teban varislerin mülküdür. Doğması ile de musa

lehlerin hakkı sabit olur. Halbuki varisler âzâd etmekle bu hakkı telef etmişlerdir. O zaman vârisler

cenînin doğum vaktindeki kıymetini musa lehe tazmin ederler. Düşün.

«Altı aydan erken ilh...» Zira eğer altı oyda veya daha fazla bir zaman zarfında doğarsa vasinin

ölümü anında var olması da yok olması da muhtemeldir. O zaman o vasiyet sahih değildir. Bunu

İtkani ifadâ etmiştir.

«Eğer ölmüşse ilh...» Talâkı-Bâin de ölüm gibidir. T.

Ben derim ki: Şu meselede yukardaki gibidir: Eğer vasî câriyenin hamile olduğunu ikrar eder ve

câriye de vasiyet ettiği günden itibaren iki sene içinde doğum yaparsa o zaman vasiyet onun için

sabit olur. Zira cenînin ana karnındaki varlığı vasiyet edenin ikrarı ile sabitolmuştur. Zira vasi bu

hususta itham edilemez. Çünkü vasi bu ikrara binaen hâlis hakkını o cenîne vermiştir. O hak da

terikenin üçtebiridir. O zaman bu cenîni ikrar yakinen malum olana yani altı oydan az zaman

içerisinde doğan çocuğa ilhâk olunur. Hocalarımızın hocası Kudüsü şerif müftüsü allâme

Muhammed et-Taflâtî el-Hanefi de Serahsi'nin Mebsut'undan aynı şekilde nakletmiştir.

«O zaman iki seneden önce ilh...» Yani ölüm veya talak anından itibaren iki seneden az bir zaman

içerisinde... Bu, vasiyet anından itiba altı aydan fazla olsa bile yine sahihtir. T.

«Bir fark yoktur» Yani cenîne vasiyet ile cenini vasiyetin sıhhati hususunda insanlarla hayvanlar

arasında bir fark yoktur.

«İnfak edilmek üzere ilh...» Şârih'in bununla kayıtlanmasının sebebi ileride gelecek olan «filanın

hayvanına şu samanı vasiyet etse o vasiyet bâtıldır» sözüdür. Eğer «onunla falan kişinin

hayvanlarının yemlenmeleri için vasiyet ettim» dese caizdir.

«Sahihtir.» Yanı filan kişi de kabul ettiği takdirde. İtkâm. Zira ileride geleceği gibi o vasiyet onun

içindir.

«Hamiin en az müddeti ilh...» Kuhistâni'deki ifadenin sarih şekli budur. T.

«Fil için onbir sene ilh...» Benim Kuhistâni'nin iki nüshasında gördüğüm «onbir ay» şeklindedir.



Diğer nüshalara müracaat et.

«Metinler de bu görüş üzeredir». Şârih bununla yukarda geçene itimadını ifade etmiştir. T

«Kâfi'de de ilh...» Ben derim ki: Kâfî'deki bu ifâdeye itimad etmek uygundur. Zira metin sahipleri

yukarda geçeni nasıl sarahaten söylemişlerse, hizmeti vasiyet bâbının sonunda «eğer koyunun

yününü veya hamlini vasiyet ederse» sözünü de yani ölümü anında mevcut olan hamlini» şeklinde

sarahaten açıklamışlardır. Şârih de bunu ikrâr etmiştir. Buna göre vasiyet bahsinin sonunda

sarahaten zikrettikleri buradaki mutlak ifadelerini tashih etmektedir. Anla.

«Eğer vasiyet cenîn için yapılıyorsa ilh...» Yani eğer vasiyet cenîn içinse, musa lehin vasiyet

vaktinde mevcut olmasının vasiyetin şartlarından olduğu yukarıda geçmişti. Onun varlığı da ancak

o cenîn vasiyet vaktinden itibaren altı aydan az bir zaman içinde doğduğu takdirder yakınen bilinir.

«Eğer cenîni vasiyet ise ilh...» Zira Nihaye'den naklen, vasiyet edilen mal mevcut olmadığı zaman

akitlerden herhangi birisiyle temlike kâbil olması gerektiğini daha önceylemiştik. Bundan dolayı

da kişinin koyunlarının doğuracağı kuzuları vasiyet etmesi caiz değildir.

«Kabz olmadığı ilh...» Bu. vasiyet ile hibe arasındaki farkı beyan etmektedir. Zira hibe yalnız

temliktir. Hibe ile mülk edinmek de ancak kabz ile sabit olur. Cenin ise kabza uygun değildir. Bu,

İnaye'de ifade edilmiştir. Vasiyet ise bir yönü ile temlik bir yönüyle de istihlâftır.

«Çünkü babanın cenin üzerinde velâyeti yoktur;» Zira velayetin subûtu velâyet altına alınan bakıma

ihtiyacından dolayıdır. Cenînin ise buna ihtiyacı yoktur. Üstelik cenin annesinin parçalarından bir

parça hükmündedir. Babanın başkasının cariyesi olan anne üzerinde velayeti sabit olmadığı gibi

onun bir parçası olan cenin üzerinde de velayeti yoktur. Eğer sulh yapan anne ise o do aynı

şekildedir. Zira velâyette babalık daha kuvvetlidir. O zaman velâyet babaya sabit olmayınca anneye

sabit olmaması daha evladır. Cenin ise bir yönüyle annesinden bir parça ise de hakikatte annesinin

rahmine konulan emanet bir nefistir. Bu manaya itibar edilerek hamle vasiyetin sahih olduğuna

hükmedilmiştir. Halbuki parçalara vasiyet etmek sahih değildir. Bu manadan dolayı cûziyete itibar

edilerek annenin sulhunu sahih görmek mümkün değildir. Taflâti Mebsut'tan...

«Ben derîm ki: Bununla, ilh...» Bu, musannıfın Minah'taki sözüdür. T. Hamevî'nin Eşbah haşiyesinin

«tâbî tâbîdir» kaidesinde şöyle denilmektedir: Uygun olan; «Cenîne vasiyet edilen şeyin telefinden

korkulursa velisi onu satar, eğer telef edilmesinden korkulmuyorsa bakılır, şayet hayvan ise ayni

şekilde onu satar çünkü bakımı kıymetini aşar ama vasiyet edilen şey bir akar ise o zaman

satamaz.» denilmesidir. Fıkhen bana zâhir olan budur, kaideler de bunu gerektirir.

«Aksine fukahâ demişlerdir kî: ilh...» Bu, intikâli bir idrabdır. Zira cenîn üzerinde asla velayet

olmayacağını ifade etmektedir. yle olunca artık onun tasarrufunun sahih olup olmadığından nasıl

bahsedilir.

Remlî'de: «Babanın ve vâsinin cenin üzerinde velâyetlerinin olmadığı hususunda nakiller çoktur ve

açıktır.» denilmiştir.

BİR UYARI

Hâmidiye'de bumdaki ifadeden alınarak şöyle fetva verilmiştir: Babanın cenîn üzerine vasi etmesi

sahih değildir. Ancak Eşbah'ta Kitabul-Büyû'un başında denilmiştir ki: Uygun olan, vasiyet gibi,

cenin üzerine birşey vakfetmenin de sahih olmasıdır.» Hamevî'nin Eşbah üzerine olan haşiyesinde

de şöyle denilmektedir: «Eşbah'ın «cenîn üzerine vakıf sahihtir» sözü ifade ediyor ki, cenîn üzerine

vasi tayin etmek de sahihtir». Bu da Hamevi'nin geçen bahsine uygundur. Bununla Allame

İbnu'ş-Şilbî, fukahanın «kişinin çocuklarından doğacak olanlar üzerine vakfetmesi sahihtir» sözleri

ile «vakıf vasiyetin kardeşidir» sözlerine istinad ederek fetva vermiştir.

O zaman, onlara vakfetmek sahih olduğu takdirde onlara vasiyet de sahihtir.

Ben derim ki: Bunda bir yanlışlık vardır. Zâhir olan şu ki; onların vasiyetten muradları temlik olan

vasiyettir. Vakıf da bu vasiyetin bir eşidir. Çünkü vakıf menfaatı tasadduk etmektir. Halbuki burada

söz cenîne vasi tayin etme hususundadır. Bu da âşikar olduğu gibi ona birşey vakfetmeye

benzemez.

Mevlâna Şeyh Muhammed et-Taflati'nin bu meselede bir risalesi vardır ki orada cenine birşey

vakfetmenin sahih olduğunu söylemiştir. Şu kadar var ki, bu vakıf onun doğumuna bağlıdır. Bu da

bizim Fethu'l-Kadir'den naklen takdim ettiğimizden alınmıştır. Cenîni vâris yapmak, cenîne ve

cenîni vasiyet etmek de doğumuna bağlıdır. Allah Teâlâ en iyisini bilendir.

M E T İ N



Karnındaki bebeği istisna ederek bir cariyeyi vasiyet etmek sahihtir. Zira bilindiği gibi tek başına

akde konu olabilen herşeyin, ondan istisnası sahihtir. Akde konu olmayanın istisnası ise sahih

değildir.

Müslümanın zımmiye, zımminin de müslümana vasiyetleri sahihtir. Harbîye kendi ülkesinde birşey

vasiyet, etmek ise sahih değildir. Musannıfin burada «ülkesinde» kaydını koyması mustemenin de

zımmi gibi olduğunu belirtmek içindir. Nitekim Molla Hüsrev bunu bir bahis olarak ifade etmiştir.

Ben derim ki; Haddadi, Zeylaî ve diğerleri de bunu sarih olarak ifade etmişlerdir. Bu konu zımminin

vasiyetleri bahsinde de metin olarak gelecektir. Bir kimsenin varisine ve kendisini öldürmeye bizzat

iştirak eden katiline de vasiyeti de sahih değildir. Ama yukarda da geçtiği üzere katline sebep olana

vasiyeti sahihtir. Şu kadar varki vârisleri icazet verirlerse vârislerine de vasiyet edebilir. Zira

Peygamber (s.a.v.): «Vârisler icâzet vermedikçe vârise vasiyet yoktur.» buyurmuştur. Yani başka

vârisi olduğu zaman, bir varise vasiyet edilmez. Nitekim hadisin sonu da bunu ifade etmektedir.

Bunu ileride tahkik edeceğiz.

İcazetin geçerli olması için varislerin akilbâliğ olmaları gerekir. Dolayısıyle çocuğun ve delinin

icazetleri caiz değildir. Hasta olan varisin icâzeti ilk vasiyet etme haline benzer.

Varislerden bazısı icazet verse bazısı da vermese icazet verenlerin hissesine düşecek kadarıyla

caizdir.

Katil, çocuk veya deli olursa o zaman onlara icazet vermeden de vasiyet etmek caizdir. Çünkü onlar

mükellef değildirler. Başka bir varisi olmayıp tek bir varisi olursa o zaman Hâniye'de olduğu gibi

ona da vasiyet caizdir. Yani katil veya varis olan musa lehu dışında varisi olmadığı takdirde... Hatta

karısına vasiyet etse veya karısı ona vasiyet etse ve başka varisleri de olmasa vasiyetleri sahihtir.

İbnu Kemal.

Muhibbiye'de şu da ilave edilmiştir: «Eğer kadın kocasına malının yarısını vasiyet ederse, tamamı

onun olur.»

Ben derim ki: Fukahanın burada «karı-koca» ile kayıtlamasının sebebi şudur: Onların dışındaki

varisler zaten vasiyete muhtaç değildirler. Zira karıkoca dışındaki varis malın tamamını ya red ile

veya rahim yoluyla alır. Biz bunu, ikrâr bahsinde Şurunbulâli'ye nisbetle nakletmiştik.

Fetâvâ en-Nevâzil'de şöyle denilmiştir: «Bir kişi birisine, malının tamamını vasiyet ettikten sonra

ölse ve vâris olarak da sadece karısını bıraksa bakılır; eğer kadın vasiyete icazet vermezse malın

altıda birini alır, geri kalan da musa lehlerindir. Çünkü malın üçte biri icazetsiz olarak zaten musa

lehlerindir. O zaman geriye malın üçte ikisi kalır. Kadın da üçte ikinin dörtte birini alır ki bu da malın

tamamının altıda biridir.

Eğer vasiyet eden kadın olursa ve kocası vasiyetine icazet vermezse, o zaman malın üçte biri

kocanın kalanı da mûsa lehin olur.

İ Z A H

«Karnındaki bebeği istisna ederek bir cariyeyi vasiyet etmek sahihtir» Yani. «bebeği hariç şu

cariyeyi vasiyet ettim» dediğinde vasiyeti de istisnası da sahihdir.

Buradaki istisna, istisnai münkatidir. (İstisna edilenle istisna olunan aynı cinsten değildir.) Zira lafız

itibariyle cariye kelimesi hami (karnındaki cenîn)i kapsamaz. Hami mutlak ifade ile ancak annesine

tabi olarak istihkak olunur. Bu bahsin tamamı İnaye'dedir.

«Bundan istisnası da sahihtir». Yani yalnız hamli vasiyet etmek. Aynı şekilde hamli vasiyetten

istisha etmek de sahihtir. Zeylaî.

«Harbiye kendi ülkesinde ilh...» Varisler icazet verseler bile böyledir. Zira biz Allah Teâlâ'nın şu

ayetiyle onlara iyilik yapmaktan men edilmişizdir: «Allah sizi sizinle ancak din hakkında savaşan,

sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarmanız için yardım eden kimselere dost olmaktan meneder.»

Mümtehine.

Buna göre, darü'l-harpte harbiye vasiyet etmek varislerin hakkı için değil, şeriat yasakladığı için

caiz değildir. Bunun aksine, varise veya yabancıya üçtebirden fazlasını vasiyet etmenin caiz

olmayışı varislerin hakkından dolayıdır. Bize göre harbi dârü'l-harpte, ölü gibidir. Ölüye vasiyet ise

batıldır. İmam Muhammed Mebsut adlı kitabında harbiye vasiyetin caiz olmadığını sarahaten

ylemiştir.

Câmiu's-Sağîr'de de aynı şekildedir.

Camiu's-Sağîr'in şarihleri, Siyeru'l-Kebir'de darü'l-harpte harbiye vasiyetin caiz olduğuna delalet



eden ifade olduğunu söylemişlerdir. Allâme Kadızâde Siyerü'l-Kebir'in «eğer bir müslüman

darü'l-harpteki harbiye birşey vasiyet etse caiz değildir» sözü ile bunun caiz olduğunu söyleyenleri

reddetmiştir.

Azmiye'de de Kadızâde'nin bu reddine şu sözlerle itiraz edilmiştir: «Bu cevâzı nakledenler,

kitaplardan bir mesele almakta ve nakletmekte emin olan kimselerdir.»

Allâme Cevvizâde; şârihlerin, cevaza delalet eden ifadeden maksatları Serahsî'nin Siyerü'l-Kebir

Şerhi'ndeki: «Kişinin ister yakın ister uzak ister harbi ister zımmî olsun bir müşriğe yardım

etmesinde beis yoktur» sözüdür. Serahsî bunun cevazına birçok hadisle istidlâl etmiştir. Bu

hadislerden birisi şudur: Resulullah Mekke'de kuraklık olduğunda Mekke'lilere beşyüz dinar

göndermiş ve o paranın da Ebû Sufyan bin Harb ile Safvan İbnu Ümmiye'ye Mekke fakirlerine

dağıtılmak üzere verilmesinin emretmiştir. Ebû Süfyan ile Safvan da bu parayı kabul etmişlerdir.

Cevvîzâde şöyle der: «Biz Peygamberin bu hadîsini alarak onunla hükmederiz». Hem de sılai rahim

her dinde ve her akıllı kişiye göre övülen bir iştir. Ve başkasına birşey hediye etmek güzel

ahlaklardandır. Resulullah (s.a.v.) de : «Ben güzel ahlakları tamamlamak için gönderildim.)»

buyurmuştur.

Bu durumda anlıyoruz ki, yardım etmek ve hediye vermek müslüman ve müşriklerin hepsi hakkında

güzel bir şeydir.

Demekki ihtilaf. harbiye vasiyetin cevazı veya caiz olmaması hususunda değil harbiye yardımın caiz

olup olmaması hususundadır. Özetle... Bunun tamamı Şurunbulâtiye'dedir.

Bunun özeti şudur: Harbinin ölü gibi olduğu gerekçesi ona vasiyetin caiz olmadığını iktiza eder.

Yukarda geçen ayet (Mümtehine : 9) ile talil de harbiye hem vasiyetin hemde yardımın caiz

olmamasını gerektir. Siyerü'l-Kebîr'deki ifade ise Camiu's-Sağîr Şârihlerinin anladıklarının aksine,

vasiyetin değil yardımın caiz olduğuna delalet eder. O zaman fukaha arasındaki ihtilaf harbiye

yalnız yardım yapılmasının cevazı hususundadır.

Ben derim ki: Ben İmam Muhammed'in harbîye hediyenin caiz olduğuna dair kati ifadesini gördüm.

Zira o. Muvatta'sının ipeğin giyilmesinin mekruh oluşu bâbında da «harbî bir müşriğe silah ve zırh

dışında bir hediye verilmesinde beis yoktur» demiştir. Bu Ebû Hanîfe ve fukahamızın umumunun

görüşüdür.

«Müstemenin de zımmi gibi ilh...» Buna göre bir müstemen bir müslümana veya zımmiye malının

tamamını vasiyet etse caizdir. Nitekim yukarda geçmişti ve tamamı ileride gelecektir.

«Varisine.. sahih değildir.» Yukarda açıklaması geçtiği gibi varisten maksat ölüm anındaki varisidir.

Kuhistâni'de şöyle denilmişti: «Bilinmelidir ki: en-Natifi bazı hocalarından naklen şöyle demiştir:

ölmek üzere olan bir hasta varislerden birisine, ev gibi bir şeyini verse ve ona terekenin diğer

kısmından da hakkı olduğunu söylese caizdir.»

Bazı âlimler tarafından bunun, o varisin tayin edilen şeye, hastanın ölümünden sonra razı olma

halinde caiz olduğu söylenmiştir. Bu durumda ölen kişinin tayini diğer varislerin de ölen kişiyle

birlikte tayini gibi olmaktadır. Cevâhîr'de de böyledir.

Ben derim ki: Bu iki görüş de Camiu'l-Fusuleyn'de nakledilerek şöyle denilmiştir: «Bazı âlimlerce

bunun caiz olduğu söylenmiştir. Bununla bazıları fetva vermişlerdir. Bazı âlimlerce ise caiz

olmadığı söylenmiştir».

FER'İ BİR MESELE :

Bezzâziye'de şöyle denilmiştir: «İtabi'de denilmektedir ki: Hastanın akrabaları onun yanında

toplansalar ve malından yeseler, bakılır, eğer bunlar varis iseler ancak hastanın onlara ihtiyacı

varsa caizdir. Çünkü bunu taahhüd etmiştir. Bu durumda israf etmeden hastanın ailesi ile birlikte

yerler, eğer varis değillerse hasta izin verdiği takdirde malının üçte birinden yemeleri caizdir.»

«Kendisini öldürmeye bizzat iştirak eden kâtiline de ilh...» Zira Peygamber (s.a.v.) «Kâtile vasiyet

yoktur» buyurmuştur. Üstelik kâtil Allah'ın tehir ettiğinde acele etmiştir. O halde mirastan mahrum

edildiği gibi vasiyetten de mahrum edilir. İster ona, kendisini öldürmeden önce vasiyet edip de,

kâtil onu sonra öldürsün, ister yaraladıktan sonra vasiyet etsin aynıdır. Çünkü burada hadis

mutlaktır. Zeylaî.

Burada acele etmekten murad kâtilin halinden açığa çıkandır. Yoksa ehli sünnete göre öldürülen

kişi de eceliyle ölmüştür. Düşün.

FERİ BİR MESELE ;



Bir kişiyi, bir adam yaralasa ve başka biri de onu öldürse, yaralayana vasiyet etmesi caizdir çünkü

o katil değildir. Velvaliciye.

«Katline sebep olana vasiyeti sahihtir» Kuyu kazan ve mülkü olmayan yere taş koyan gibi... Çünkü

o gerçekten kâtil değildir.

«Yukarda da geçtiği gibi ilh...» Yani cinayetler kitabında...

Ebû Yusuf ise bunun caiz olmadığını söyler.

İmamlar arasındaki ihtilaf vasiyetten sonra, kasden öldürmediği durumdadır. Eğer vasiyetten sonra

kasden öldürmüşse imamların ittifakı ile vasiyet geçersiz sayılır. Şurunbulâliye.

«Hasta olan varisin icazeti de ilk vasiyet etme haline benzer.» O zaman, vasiyet edenin vârisi

âkilbâliğ olduğu halde hasta olsa ve vasiyete icazet verse bakılır: eğer o hastalıktan iyileşirse

icazeti sahihtir. ama o hastalıktan ölürse bakılır; şayet musa leh onun varisi ise icâzeti caiz değildir,

ancak ölümünden sonra varisleri icazet verirlerse caiz olur. Eğer musa leh yabancı ise hasta olan

barisin icazeti caizdir ve bu malının üçte birinden hesaplanır. Minah.

«İcâzet verenin hissesine düşecek kadarıyla caizdir.» İcâzet veren hakkında, sanki hepsi icâzet

vermişler gibi takdir edilir. Onun dışındakiler hakkında ise, sanki hiçbiri icazet vermemiş gibi takdir

edilir. Bunun açıklamasını Makdisi'den naklen takdim etmiştik.

«Çünkü onlar mükellef değildirler» Bundan dolayı da çocuk ile deli katil oldukları takdirde

öldürdükleri kişinin mirasından mahrum olmazlar. Bu illet Şurunbulâliye'de bir konu olarak

zikredilmiştir. Bana göre bunda itiraz edilecek bir nokta var. zira eğer yetişkinin mirastan mahrum

edilmesinin illeti sorumluluk ise; miras gibi. vasiyetinde icazetle caiz olmaması gerekir. Evet. bu

Ebû Yusuf'un görüşüne göre acıktır. Zira ona göre varisler icazet verseler bile katile vasiyet caiz

değildir. Fukaha İmam Ebû Yûsuf'un bu görüşünü şu gerekçeye bağlamışlardır: Kâtilin cinayeti

bâkîdir, onun mirastan men edilmesi de cinayeti dolayısıyladır ki o da onun için bir cezadır.

Tarafeyn'in görüşüne gelince : Katilin mirastan mahrum edilmesinin illeti varislerin hakkı içindir. O

da; kâtilin mahrum bırakılmasının içlerindeki öfkeyi gidermesidir. Böylelikle kâtil katline koştuğu

kişinin malında varislere ortak olmaz.

İşte bu da onların icazetleri ile yok olur. Çocuk ise nefretten uzaktır. O zaman bâliğ hakkında sâbit

olan onun hakkında sabit olmaz. Kifâye ve diğer kitaplarda da aynı şekildedir.

«Hatta karısına vasiyet etse ilh...» Bu söz «veya varis» sözünün bir fer'idir. Kuhistânî'de şöyle

denilmiştir: «Bir kişi başka varisi olmadığı halde katiline vasiyet etse ona vasiyeti sahih olur. Bu iki

tarafa göre de böyledir.»

«Kadın da üçte ikisinin dörtte birini alır» Çünkü miras vasiyetten sonradır. O zaman kadının

mirastan payı geri kalan üçte ikinin dörtte biridir.

«O zaman malın üçte biri kocanın ilh...» Bu da kalanın yarısıdır.

FER'İ BİR MESELE:

Bir kişi ölse de geride karısı kalsa ve ona malının yarısını, bir yabancıya da diğer yarısını vasiyet

etse; evvela yabancıya malın üçte biri verilir. kadına da kalanın dörtte biri miras olarak verilir. Geri

kalan da her ikisinin haklarına göre aralarında taksim edilir. Tartarhâniye.

Tatarhâniye'de denilmiştir ki: «Kadın ölüp geride yalnız kocasını bıraksa, ve daha evvel de bir

yabancıya malının yarısını vasiyet etmiş olsa o zaman musa lehe malın yansı kocasına da üçte biri

verilir. Altıda bir de hazineye kalır.

Eğer kişi kansı ile yabancı birinden her birine kalanın tamamını vasiyet etse... bu mesele

Cevhere'de izah edilmiştir.

M E T İ N

Mümeyyiz olmayan çocuğun vasiyeti asla sahih değildir. Hayır yollarında sarfetse bile böyledir.

Şafiî buna muhalefet ederek «hayır işlerine vasiyeti caizdir». demiştir. Aynı şekilde mümeyyiz olan

çocuğun vasiyeti de kendisinin techizi ve defninin dışındaki bir konuda sahih değildir. Techiz ve

defin için sahih oluşu istihsandır. Hz. Ömer'in mürâhik çocuğun vasiyetine icazet vermesi, buna

yorumlanır.

Çocuk ergin olduktan sonra ölse, veya vasiyetini erginlik dönemine izafe etse; yani. Ben erginlik

çağıma geldiğimde malımın üçte biri falanındır» dese yine caiz değildir. Çünkü velâyeti noksandır.

O zaman talakta olduğu gibi ne hemen ne de daha sonra vasiyet etme hakkına sahip değildir. Ama



ileriye matuf vasiyet hususunda köle, çocuğun aksinedir.

Mutlak köle ve mükâtebin vasiyetleri de sahih değildir. Mükateb, öldüğünde kitabet bedelini

karşılayacak kadar mal bıraksa bile böyledir.

Bazı âlimlerce. İmameyn'e göre, mükateb, ölümünde kitabet bedelini ödeyecek kadar mal bıraktığı

takdirde vasiyetinin sahih olduğu söylenmiştir.

Ancak köle veya mükatebden herbiri vasiyetlerini azad vakitlerine izafe ederlerse sahih olur. Çünkü

efendinin hakkı olan «mani» ortadan kalkmıştır.

Dili tutuk olan kimsenin işaretle olan vasiyeti sahih değildir. Ancak eğer dilinin tutulması uzayıp

belirli işaretler edinirse o zaman dilsiz gibi olur. Uzama müddeti bir senedir.

Bazı âlimler tarafından da dilinin tutulması ölümüne kadar uzadığı takdirde işaretle ikrarın ve

ikrarına şahit tutmasının caiz olacağı bu durumda dilsiz gibi olacağı söylenmiştir. Fukaha da

fetvanın bu görüşe göre olduğunu söylemişlerdir. Dürer. Müteferrik meseleler bahsinde gelecektir.

Vasiyetin kabulü ancak ölümden sonra sahihtir. Çünkü onun hükmünün sabit olma zama

ölümden sonrasıdır. Buna göre vasiyetin ölümden önce kabul veya reddi bâtıl olur.

Vasiyet edilen şeye ancak «kabul» ile malik olunabilir. Şu kadar var ki; vasiyet eden ölse sonra da

musa leh vasiyeti kabul etmeden ölse vasiyet edilen şey «kabul» olmadan istihsanen musalehin

varislerinindir. Nitekim daha önce geçmişti.

Aynı şekilde cenîne birşey vasiyet etse, «kabul» olmadan, istihsânen onun mülküne girer. Çünkü

cenîn adına kabul edecek veli yoktur. Nitekim yukarda geçmişti.

İ Z A H

«Aynı şekilde mümeyyiz olan çocuğun vasiyeti de kendisinin techizi ve defni dışındaki bir konuda

sahih değildir.» Şu kadar var ki techiz ve defninde maslahata riayet edilir. Zira Ravza'dan naklen

Hülâsâ'da şöyle denilmektedir: «Eğer bin dinar karşılığında kefenlenmesini vasiyet etse vasat bir

kefenle kefenlenir. Yalnız iki parça ile kefenlenmesini vasiyet etse vasiyetin şartlarına riayet

edilmez. Ama eğer beş veya altı parça ile kefenlenmesini isterse şartlarına riayet edilir.

«Falan kabristanda falan zahid kişinin yanına defnedilmesini vasiyet etse, eğer vasiyet ettiği

kabristana defni için terekesine bir taşıma külfeti getirmezse şartlarına riayet edilir. Eğer falan kişi

ile bir kabre gömülmesini vasiyet etse şartlarına riayet edilmez» Şurunbulâliye.

Ben derim ki: Şurunbulâliye'nin sözlerinin zahiri, Hulâsâ sahibinin bu bu meseleyi, çocuğun

vasiyeti hususunda söylediğini vehmettiriyor. Halbuki öyle değildir. Aksine Hulâsâ'nın ibaresi

mutlaktır. Onun aynısı Bezzaziye'de de vardır.

«Hz. Ömer'in mürâhik çocuğun vasiyetine icazet vermesi de buna yorumlanır» İnâye'de denilmiştir

ki: «Hz. Ömer'den rivayet edilen bu söz o mürahikin büluğa yakın olduğuna yorumlanır. Yani

büluğu üzerinden çok zaman geçmemiş. Bunun gibi olana da mecâzen yâfi yani mürahik denilir.

Veya Hz. Ömer'in icâzet verdiği vasiyet çocuğun techiz ve defni hususundaki vasiyettir. Ancak bu

şununla reddolunmuştur: Hadîsin rivayetinde çocuğun henüz ihtilam olmadığı sahihtir. Amcasının

kızına bir mal vasiyet etmiştir. Böyle olunca artık hadîsin tevili nasıl sahih olur.»

Tahavî de şöyle demiştir: «Bu söz ile ihticâc etmek Şâfii için sahih değildir. Çünkü bu söz

mürseldir. Bize göre mürsel hadis her ne kadar hüccet ise de Peygamber (s.a.v.)'in «kalem üç

kişiden kaldırılmıştır» sözüne zıttır. Bunda da itiraz edilecek bir nokta vardır; çünkü hadîsteki

kalemden murad mükellefiyettir. Bizim bahsettiğimiz husus ise bundan değildir.

İbn Hazm şöyle der: «Bu Allah'ın. «Nikâh çağına varıncaya kadar öksüzleri deneyin...» sözüne de

muhaliftir. Çünkü âyet çocuğun mâlî tasarruftan men edildiğine delalet eder.» Özetle...

Ben derim ki: Denilebilir ki: Teklîfin kalkması çocuğun söz ve tasarruflardan men edildiğinin

delilidir. Zira men edilme çocuğa şer'an gereklidir. Düşün.

«Murâhik ilh...» Mürâhik bulûğa yakın olan çocuktur. Bu şekilde tefsir etmek Muğrib'teki ifadeye de

uygundur.

«Bazı âlimlerce İmameyn'e göre ilh...» İmamlar arasındaki bu ihtilaf mükatebin malının üçte birini

vasiyet etmesi hususundadır.

Ama eğer malından bir nesneyi vasiyet etse icmaen sahih değildir. Mükatebin; vasiyetini âzâdından

sonra mâlik olacağı mala izafe etmesi halinde bu icmaen sahihtir. Bunun delili uzun, kitaplarda

zikredilmiştir. T.



«Ancak köle veya mükatebden herbiri... îzafe ederlerse ilh...» Yani köle «azad olunduğum zaman

malımın yarısı filan kişi için vasiyettir» dese veya «malımın üçte birini filan kişiye vasiyet ettim»

dese vasiyeti sahihtir. Hatta kitabet bedelini ödeyerek veya başka bir sebepten dolayı âzâd edilse

ve sonra ölse malının üçte biri musa lehindir. Kitâbet bedelini ödeyecek kadar mal bıraksa ama

âzâd edilmemiş olsa vasiyeti batıl olur. Çünkü mülk hakikaten onun değildir. Zeylai.

«Çünkü mâni ortadan kalkmıştır». Bu söz köle ve mükatep ile çocuk arasındaki farkı beyan

etmektedir. Zira onların ehliyeti tamamdır. Onlar ancak efendilerinin haklarından dolayı vasiyetten

men edilirler. O halde onların, vasiyetlerini efendilerinin haklarının düşeceği bir zamana izafe

etmeleri sahihtir. Çocuğun ehliyeti ise kusurludur. O gerekli kılacak bir söze ehil değildir. O zaman

çocuk ne hemen ne de daha sonrası için vasiyet etme hakkına sahip değildir.

«Bazı âlimlerce de ölümüne kadar uzadığı takdirde caiz olacağı söylenmiştir.» Kifâye'de şöyle

denilmiştir: «Hâkim'in Ebû Hanife'den zikrettiği bir rivayete göre; eğer dilinin tutukluluğu ölümüne

kadar uzarsa işaretle ikrarı ve buna şahit tutması caizdir. Çünkü iyileşmesi umulmayan bir şekilde,

konuşmaktan aciz olmuştur. O zaman. dilsiz gibi kabul edilir. Fukaha da fetvanın bu görüşe göre

olduğunu söylemişlerdir »

Sâlhanî'de denilmiştir ki: «Müddet ister uzasın ister kısalsın farketmez. Birinci görüşte şart olan

sonunda ölmese bile hastalığın bir sene sürmesidir. Onların sözünden anlaşılan budur.»

«Dürer» Mevahib'in metinde de bu görüş kati olarak ifade edilmiştir.

«Vasiyet edilen şeye ancak kabul ile malik olunur». Bu söz metne dahil edilebilir. Eğer vasînin

ölümünden sonra musa leh onu kabul etmezse, vasiyet kabulü üzere mevkuftur. Ne vârisin ne de

kabul edinceye veya ölünceye kadar musa lehunun mülkündedir. İtkânî Kerhî'nin muhtasarından...

«Sonra da musa leh vasiyeti kabul etmeden ölse ilh...» Yani red de etmeden...

«İstihsânen ilh...» Kıyas ise bu vasiyetin batıl olmasını gerektirir. Zira vasiyetin tamamı musa lehin

kabule bağlıdır. Halbuki bu da yok olmuştur.

İstihsânın vechi şudur: Vasiyet. vasiyet eden açısından tamamlanmıştır, artık fesholunmaz ancak

musa lehin muhayyerliğine bağlıdır. O zaman bu vasiyet, muhayyerlik müşteriye ait olan satışa

benzer ki müşteri üç gün içerisinde icazet vermeden önce ölse satış tamamlanır ve alınan meta

müşterinin varislerine kalır. Burada da aynı şekildedir. O zaman musa lehin reddetmeden ölmesi.

Detâleten, kabulü gibidir.İtkânî.

BİR UYARI:

Makdisî'de denilmiştir ki: «Musaleh vasiyeti kabul ettiği zaman vasiyet edilen şeye malik olur. Kabul

etmezse eğer kabulü mümkün olan muayyen bir şey ise. Cumhura göre mâlik olamaz. Ama fakirler,

Benî Haşim, Hac, mescid ve savaş maslahatı için vasiyet olunanlar bunun hilâfınadır.»

Zahiriye'de şöyle denilmiştir: «Kişi» ölümümden sonra malımın üçtebirini Mekke fakirlerine verin»

dese ve ölümünden sonra vâsisi malı Mekke fakirlerine götürse de onlar «Onu istemiyoruz. ona

ihtiyacımız yok» deseler Ebu'l-Kasım'a göre, o mal varislerine geri verilir. O fakirler mal varislerine

verilmeden önce sözlerinden dönseler bile mal yine varislerindir. Çünkü ilk defa reddetmekle

hakları batıl olmuştur.»

Eşbâh'ta denilmiştir ki: «Vasiyeti kabul etse sonra da vasiyet edenin varislerine geri verse, varisler

kabul ettikleri takdirde musa lehin mülkiyeti fesholur. Kabul etmezlerse bunun için zorlanmazlar.»

Sâihânî.

M E T i N

Vasiyet eden kişi sarih bir söz ile veya adını yahutta, ondan gelecek menfaatların çoğunu ortadan

kaldırmak gibi bir yolla mal sahibinin gasbedilen malındaki hakkını kesen bir fiile vasiyetten

dönebilir. Nitekim bu fiiller gasb bahsinden bilinmektedir.

Vasiyet edilen şeyde, ancak o olduğu zaman teslim edilebilecek bir fazlalık yapsa yine vasiyyetten

dönmüş olur. Vasiyet edilen kavutu yağ ile karıştırması veya vasiyet edilen eve bir oda eklemesi

buna misaldır.

Ama evi badana yapması veya bir odasını yıkması vasiyetten rücû sayılmaz. Çünkü vasiyet edilen

şeyin tabiinde tasarrufta bulunmuştur.

Vasiyet edilen şeyde satış ve hibe gibi mülkiyeti izale edecek bir tasarrufta bulunması da rücudur.

Bu rücûdan sonra o nesne tekrar mülkiyetine girse de girmesede aynıdır. Bu söz musannıfın «sarih

bir söz ile» sözü üzerine atıftır. İbnu Kemal ise bunu Dürer'e uyarak «veya» ile atfetmiştir. Buna



göre, bu ifade mûsînin fîlen vasiyetten dönmesinin üçüncü bir kısım olur. Nitekim Dürer'in metni de

bunu ifade etmektedir. Düşün.

Aynı şekilde vasiyet edilen şeyi başka bir mal ile ayırdedilmesi mümkün olmayacak şekilde

karıştırması da rücûdur.

Vasiyet ettiği elbiseyi yıkaması rücû değildir, çünkü tâbi olan birşeyde tasarrufta bulunmuştur.

Şu bilinmelidir ki: Vasiyet edenin ölümünden sonraki değişiklik vasiyete asla zarar vermez.

Vasiyet edenin vasiyeti inkârı da rücû değildir. Dürer, Kenz, ve Vikâye. Mecma'da: «Fetva bununla

verilir» denilmiştir.

Bunun benzeri ifadeler Aynî'de vardır. Sonra Ayni'de Uyun'dan fetvanın vasiyeti inkâr etmenin rücû

olduğuna göre verildiği nakledilmiştir. Sirâciye'de fetvanın buna göre olduğu söylenmiştir.

Musannıf da bunu ikrâr etmiştir. Aynı şekilde kişinin, «etmiş olduğum bütün vasiyetler haramdır

veyd riyadır veya onları erteledim» demesi rücû değildir. Ama «vasiyetimi terk ettim» veya «etmiş

olduğum her vasiyet batıldır» veya «Zeyd'e vasiyet ettiğim şey Amr'in veya falan vârisimindir» dese

bunlar birinci vasiyetinden rücû sayılır. O zaman vasiyet edilen şey diğer varislerin icâzetleriyle o

varisin ölür. Nitekim daha önce geçmişti.

Sonraki kişi vasiyet vaktinde ölü ise, o zaman vasiyetlerden birincisi hall üzere kalır. Çünkü ikincisi

batıl olmuştur. Ama vasiyet vaktinde hayatta olup da vasîden evvel ölse birincisi vasiyet rücû ile

ikinci vasiyet de ölümle bâtıl olur.

Ölüm hastasının, hibe ve vasiyet ettikten sonra nikahladığı kadına yapmış olduğu hibe ve vasiyet

batıl olur. Zira vasiyetin caiz olması için muteber olan, musa lehin vasiyet vaktinde değil ölüm

vaktinde varis olup olmadığıdır.

ikrâr iseyle değildir. Zira mukarrun lehin varis olup olmadığına ikrâr gününde itibar edilir.

Buna göre bir kadın için bir şey ikrar etse, onunla evlendikten sonra ölse ikrarı caizdir.

Kişinin kâfir, köle veya mükateb olan oğluna ikrârı. vasiyeti ve hibesinden sonra müslüman olsa

veya azad edilse bile batıl olur. Zira ikrâr vaktinde oğlu olduğu sabittir. Bu da oğlunun tercih ettiği

töhmetini doğurur.

İ Z H A N

«... Vasiyetten dönebilir». Çünkü vasiyet vasiyet edenin ölümü ile tamamlanır. Zira kabul, vasiyet

edenin ölümüne bağlıdır. Satım gibi karşılıklı mübadelelerdeki icabın iptâli caiz olunca teberrularda

iptali evleviyetle câizdir. İnâye.

Vasiyetten rücûnun bir kaç türlü olduğu bilinmelidir;

1 - Bir malı (aynı) vasiyeti gibi fiil ile de söz ile de feshi muhtemel olanlar.

2 - Malın üçtebiri ve dörtte birini vasiyeti gibi feshi ancak söz ile muhtemel olanlar. Bu durumda

vasiyet ettiği üçtebir veya dörttebiri satsa yada hibe etse vasiyeti batıl olmaz. Vasiyeti malın

kalanından geçerli olur.

3 - Bir şarta bağlı olarak müdebber yaptığı kölesi gibi, ancak fiil ile feshi muhtemel olanlar. mesela

«eğer bu hastalığımdan ölürsem hürsün» demesi gibi... O zaman böyle bir köleyi satsa, satışı sahih

olduğu gibi vasiyeti de münfesih olur. Şu kadar var ki o köleyi tekrar satın alsa köle yine önceki

haline döner.

Bir de köleyi mutlak müdebber yapması gibi ne söz nede fiil ile feshi muhtemel olmayan vasiyetler

vardır. İtkâni ve Kuhistânî'den özetle.

«Veya mal sahibinin gasbedilen malındaki hakkını kesen bir fiil ilh...» Fiil ile dönmek delâleten

rücûdur. Birincisi ise sarahaten rücûdur. Vasiyet edilen nesne değiştiği için isminin de değişmesi

gibi delaleten rücû bazen zarureten sabit olur. Meselâ bağındaki yaş üzümü yaş olarak vasiyet

ettikten sonra o üzümün kuru üzüm olması veya yumurta vasiyet ettikten sonra bir tavuğun

kuluçkaya yatarak vasiyet eden ölmeden önce ondan civciv çıkarması gibi... Bu bahsin tamamı

Kifâye'dedir.

«Adını... ortadan kaldırarak ilh...» Mesetâ vasiyet ettiği demiri kılıç veya bakırı kap yapsa, bu fiilen

rücûdur. Zira demiri kılıç veya bakırı kap yapması malikin mülkiyetinin kesilmesine nasıl tesir

ediyorsa vasiyete mâni olmaya da evleviyetle tesir eder. Zeylai. Yani onun musa lehe mülk

olmasına mani olur.

Vasiyet eden kişi vasiyet ettiği koyunu kesse; mücerred kesmesi vasiyetten rücûdur. Aslında



bunun rücû sayılmaması daha uygundu. Çünkü onun koyunu kesmesi; kumaşı kesip dikmemesi ve

evdeki bir odayı yıkması gibi bir noksanlıktır. Şu kadar var ki, koyunu kesmesi. onu kendi mülkiyeti

üzere bırakmaktır. O zaman bu. rücûnun delhi olur. Zira âdeten etin, mûsînin ölümüne kadar

kalması çok enderdir. İtkânî.

«Kavutu yağ ile karıştırması gibi ve pamuğu birşeye doldurması veya astarlık kumaşı bir elbiseye

kullanması veya örtüyle bir şey kaplaması gibi... Zira bun(arı ziyadesiz teslim etmek mümkün

olmadığı gibi onu bozmak da mümkün değildir. Çünkü bunlar vasî tarafından kendi mülkünde icra

edilmiştir. Hidaye.

Vasiyet ettiği tarlaya ağaç veya boğ dikse bu da aynı şekildedir. Ama taze sebze dikse bu rücû

sayılmaz. Hâniye.

«Çünkü vasiyet edilen şeyin tabiinde tasarrufta bulunmuştur.» Ki buda odadır. Kireçle badana ise

süstür. İtkani.

Evi çamur veya kireçle sıvamanın ise, odayı yıkmak yada kireçle badanalamak gibi olup olmadığına

bok.

Yalnız ben Hâniye'de aynen şunu gördüm : Eğer vasiyet ettiği evi çamurla sıvasa, bu çok olduğu

takdirde rücûdur. Bunun tamamı Vehbâniy şerhindedir, oraya müracaat et.

«... Üçüncü bir kısım olur» Yani rücûu ifade eden fiilin üçüncü bir kısmı olur. Bu da musannıfın

ibaresinin ifade ettiğinin aksinedir. Zira o bunu fiile karşılık yapmıştır. şu kadar var ki. Halebiye

göre fiilin üçüncü bir kısmı olması ancak Durer'in ibaresinde kendisini gösterir. Zira Dürer'de,

«veya birşey fazlalaşırsa» deyip tasarruf lafzını zikredilirse bununla filin üçüncü bir kısmı olmaz.

İster «veya» isterse «ve» ile atfedilsin böyledir.

«O nesne tekrar mülkiyetine girse de girmesede ilh...» Yani satın olma veya hibeden dönmekle...

Zeylaî. Bu hastalığımdan ölürsem, «sen hürsün» demesi gibi bir şarta bağlı olan müdebber kölenin

dışındadır. Zira eğer bu durumdaki müdebber kölesini sattıktan sonra tekrar satın alsa. o köle

birinci haline döner. Satın alışı rûcû olmaz. Nitekim İtkânî nakletmiş biz de takdim etmiştik.

«Aynı şekilde vasiyet edilen şeyi başka birşey ile ayırdedilmesi mümkün olmayacak şekilde

karıştırması da rücûdur.»

Ben derim ki: Arpayı buğdayla karıştırmasındaki gibi ayırd edilmesi zorlukla mümkün olduğu

takdirde de yine rücûdur. Şârihin bu sözü, metindeki «mal sahibinin mülkiyet hakkını kesecek bir

fiil...» sözünün yanında zikretmesi gerekirdi. Sâlhâni.

Çünkü tâbi olan bir şeyde tasarrufta bulunmuştur.» Bazı nüshalarda yledir.

Bazı nüshalarda ise «menfaatli olan bir tasarrufta bulunmuştur» şeklindedir. Hangisi olursa olsun

burada kasdedilen, elbisenin kirden temizlenmesidir.

Hidâye'nin ibaresi ise şöyledir: «Elbisesini başkasına vermek isteyen kişi âdeten onu yıkar.

Dolayısıyla o yıkaması vasiyeti takrir olur. Yani vasiyetten dönmek değil vasiyet ibkâ etmektir.

«Asla zarar vermez.» Bu değişiklik ister musa lehin kabulünden önce isterse sonra olsun

değişmez. Zeylai. Zira bu değişiklik vasiyetin tamamlanmasından sonra olmuştur çünkü vasiyetin

tamamlanması ölümle olur. Kifâye.

«Vasiyet edenin inkarı rücu değildir.» Çünkü birşeyden rücû o şeyin önceden var olmasını

gerektirir. Bir şeyi inkâr ise onun geçmişte mevcut olmamasını gerektirir. Çünkü inkar akdin aslını

nefyetmektir. Eğer vasiyeti inkâr, vasiyetten dönmek olsaydı vasiyetin geçmişte hem var olmasını

hem de yok olmasını gerektirirdi ki bu muhaldir. Kifâye.

«Musannıf da bunu ikrar etmiştir. Mülteka şerhinde şöyle denilmiştir: «Şu kadar var ki metinler

birinci görüşe uygundur. Bundan dolayı musannıf âdeti üzere onu önce zikretmiştir.»

Ben derim ki: Hidaye de birinci görüşün delili sonraya bırakılmıştır. Demekki birinci görüş,

Hidaye'nin ihtiyar ettiği görüştür.

Nihâye'de de : «Mevâhib ve İslahta birinci görüş katî olarak ifade edilmiştir.» denilmektedir.

Bahr'in «geçmiş namazların kazası» bahsinde de şöyle denilir: «Metinlerle fetvâlar farklı oldukları

zaman metinlere uygun bir şekilde amel etmek evlâdır.»

«Haramdır veya riyadır ilh...» Zira bir şeyi haram veya riya ile nitelemek onun aslının baki olmasını

gerektirir. Vasiyeti ertelemek ise borcu ertelemek gibidir. Vasiyeti düşünmek için değildir. Zeylai.

«Bunlar... rücûdur» Zira terketmek o şeyi düşürmektir. Bâtıl ise dağılarak gidene denir. Üstelik



kişinin «Vasiyet ettiğim şey...» sözü ortaklığın kesilmesine delalet eder. Ama, önce bir kişiye sonra

da başkasına vasiyet etmesi böyle değildir. Çünkü burada ortaklık ihtimali vardır ve telaffuz şekli de

buna uygundur. Zeylai.

«Çünkü ikincisi bâtıl olmuştur.» Zira birinci vasiyet ancak ikinci kez başka birine yapıldığı zaman

zarureten batıl olur. Bu da olmadığına göre birinci vasiyet hali üzere kalır. Zeylaî.

«Ölüm hastasının, hibe ve vasiyet ettikten sonra ilh...» Zira vasiyet ölüm anında sabit olur. Halbuki

nikahladığı kadın ölüm anında varistir, varise ise vasiyet yoktur. Hibe ise görünüşte peşin olsa bile,

hükmen, ölümden sonraya izafe edilen gibidir. Çünkü onun hükmü ölüm anında gerçekleşir.

Görülmüyor mu? Kişinin borcu malından fazla olduğu zaman hibe batıl olur. Borç olmadığı zaman

da malın üçte birinden itibar edilir. Hidâye.

«Zira vasiyetin caiz olması için ilh...» Yani ister müsbet ister menfi olsun.

«Ölüm vaktinde ilh...» Buna göre birisi, karısına birşey vasiyet etse sonra da onu üç talak ile

boşasa veya bir talak ile boşayıp kadının iddeti dolsa ve daha sonra vasî ölse vasiyet sahih olur.

Kuhistanî.

«İkrâr gününde itibar edilir.» Zira ikrâr bizatihi ödemeyi gerektirir. Vasiyetin ölüme bağlı olması gibi

zâid bir şarta da tevekkuf etmez. O halde borcu ikrarı sahihtir. Çünkü yabancı bir kişiye ikrar

etmiştir. İtkânî.

«Bir kadına birşey ikrar etse ilh...» Yani yabancı bir kadına... Bu söz, «ikrâr gününde varis olmayan»

sözünün bir feridir. Yani ona ikrar etmek caizdir. Zira o ölüm anında varis olsa bile ikrar vaktinde

varis değildir. Varis olmanın buradaki evlenme gibi ikrardan sonraki yeni bir sebeple olmasının şart

olduğunu daha önce belirtmiştik. Ama varis olma ikrar vaktinde bir sebeple kâim olduğu halde, bir

maniin zuhuru ve daha sonra bu mâniin ölüm vaktinde ortadan kalkması böyle değildir. Nitekim

musannıf da bunu Kâfir ve köle olan oğluna ikrârı vasiyeti ve hibesi bâtıl olur» sözü ile ifade etti. Şu

mesele de bunun gibidir: Kitap ehli olan karısına veya cariyesine birşey ikrar etse sonra da

ölümünden evvel o kadın müslüman olsa veya âzâd edilse ikrârı sahih değildir. Çünkü sebep

ikrarın yapıldığı anda mevcuttu. Nitekim bunu Zeylaî de ifade etmiştir.

«Veya köle olan ilh...» Zeylaî bunu «üzerinde borç olması» sözü ile kayıtlamıştır. Çünkü ikrar ona

ölüm anında varis olduğu halde yapılmıştır. Bu durumda vasiyet gibî o da batıl olur. Eğer köle olan

oğlu borçlu olmadığı halde ona ikrar etse sahih olur. Çünkü ikrar kölenin efendisinedir. Bu bahis

Hidâye'de İmam Muhammed'in kitabına isnad edilmiştir.

Bizim birkaç yaprak önce Zeylaî ve Nihâye'den naklen takdim ettiğimizin zahiri ise, ikrar ettiği

oğlunun âzadı ile, ikrarın batıl olmayacağıdır. Buna yapılan itirazı da yukarda beyan etmiştik.

«Zira ikrâr vaktinde oğlu olduğu sâbittir» Bu, ikrarın batıl olmasının gerekçesidir. Vasiyet ve

hibenin batıl olmalarına gelince, musannıfın daha önce belirttiği gibi onlarda muteber olan, ölüm

vaktidir. Oğlu da ölüm vaktinde varis olmaktadır. O halde hibe de vasiyet de batıl olurlar.

METİN

Kötürümün, felçlinin, çolağın ve veremlinin hastalıkları bir sene uzar ve ondan ölmeleri korkusu

olmazsa hibeleri mallarının bütününden sayılır. Hastalığı uzamasa ve ölümünden korkulsa o zaman

malının üçte birinden sayılır. Çünkü bunlar öldürücü değil müzmin hastalıklardır.

Bazı âlimlere göre ölüm hastalığı, kişinin ihtiyaçları için dışarıya çıkamamasıdır. Tecrid'de de buna

itimad edilmiştir. Bezzâziye.

Muhtar olan, ölüm hastalığı yatalak olmasa bile çoğunlukla ölümle biten hastalıktır. Zâhire'nin hibe

bahsinden Kuhistanî.

Eğer kişi birden fazla vasiyette bulunsa en son söylese bile, evvelâ farz olan yerine getirilir.

Eğer vasiyetler kuvvet bakımından eşit iseler ve malın üçte biri bunlara yetmiyorsa, o zaman vasî

önce hangisini söylemişse o yerine getirilir.

Zeylai şöyle demiştir: «Katil keffareti, zihar ve yemin keffâretleri fitneden öncedirler. Çünkü

bunların vücubu kitap iledir. Fitre ise böyle değildir.»

Zahiriye'nin İmam Tavâsisi'den Kuhistâni'nin de Zahiriye'den nakline göre: yapmış olduğu

vasiyetler içerisinde evvela kâtil sonra zihâr, sonra oruç bozma kaffâretleri sonra nezir sonra fitne

sonra da kurban yerine getirilir.

Öşür de haracdan önce yerine getirilir. Bercendi'de şöyle denilmiştir:



«Ebû Hanife'nin son görüşüne göre nâfile hac sadakadan daha efdaldir. Bir kimse hac vasiyet etse,

onun yerine binekli olarak hac edilir.

Eğer nafakası o şehirden binekli olarak hacca gidip gelmeye yetmese de bir kişi «bu para ile yaya

olarak onun yerine ben gider gelirim» dese o hac vasi yerine yapılmış olmaz. Kuhistani Tetimme'ye

isnaden...

Kendi memleketinden kendi yerine binek ile haccedilmesini vasiyet etse eğer nafakası kâfi gelirse

vasiyeti yerine getirilir kâfî gelmezse. o zaman nereden yeterse oradan yerine getirilir.

Şayet bir hacı hac yolunda ölse ve yerine hac yapılmasını vasiyet etse, şayet nafakası yetişirse

onun memleketinden ve binekle yaptırılır.

İmameyn ise istihsana göre öldüğü yerden hac yaptırılacağını söylemişlerdir. Hidaye, Müctebâ ve

Mültekâ.

Ben derim ki; Bu, İmam'ın görüşünün kıyasa göre olduğunu ifade eder. Metinlerde İmam'ın kavli

üzeredir. O halde burada itimad edilecek görüş kıyasa göre olandır. Sen onla.

Hac yolunda ölen kişinin nafakası kendi memleketinden gidilmesine kâfi gelmezse, nereden kafi

gelirse oradan yaptırılır.

Vatanı olmayan bir kimsenin haccı icmaen öldüğü yerden yaptırılır.

Bir kimse malının hepsi ile bir köle alınıp kendi adına azad edilmesini vasiyet etse ama varisleri

icâzet vermeseler vasiyeti batıl olur. Bin dirheme bir köle alınıp kendi adına âzâd edilmesini vasiyet

etse ve bin dirhem de malının üçte birinin tamamı ile bir köle alınıp azâd edileceğini söylemişlerdir.

Mecmâ.

İ Z A H

«Kötürümün, felçlinin, çolağın ve veremlinin hibeleri ilh...» Kötürüm ayakta duramayan, felçli

vücudunun yarısının hiss ve hareketi olmayan, çolak ise elinin biri veya her ikisi tutmayan kişidir.

İnaye.

«Hastalıkları bir sene uzarsa ilh...» Bir sene uzaması fukahamızın görüşüne göredir. Alimlerden

bazıları ise fukahanın şöyle dediklerini naklederler: »Eğer halkın örfünde hastalık müddeti uzun

kabul edilirse o zaman uzun sayılır. Aksi halde uzun sayılmaz». Kuhistânî.

«Ondan ölmeleri korkusu olmazsa ilh...» Bu cümle bir evvelki şart cümlesini izah etmek içindir.

Hamevî Miftah'tan. T. Sonra, burada «korkmaktan» korkunun kendisi değil ekseriyette ölümle

sonuçlanmasıdır. Kifâye.

Kuhistâni «Korku olmamasını» Kişideki hastalığın sürekli artmaması ile tefsir etmiştir. Zira zamanla

artmazsa, hastalık onda körlük ve topallık gibi tabiatından bir parça olur. Zira kişinin tasarrufuna

mani olan ölüm hastalığıdır. Bu da çoğunlukla ölüme sebep olan hastalıktır ki o ölümle

sonuçlanıncaya kadar sürekli artan hastalıktır. Ama hastalık artmadan kalır ve ondan dolayı ölmesi

korkusu olmazsa o zaman körlük ve benzeri gibi, ölüme sebep olan bir hastalık olmaz. Çünkü

ondan korkulmaz. Bundan dolayı da tedavi ile uğraşmaz. Zeylaî ve diğerleri.

«Hastalığı uzamasa ve ölümünden korkulsa ilh...» Kuhistânî'nin ibaresi ise şöyledir: «Bunlardan

hiçbiri olmazsa yani hastalığı uzamasa ve bir seneden önce ölse veya o hastalıktan dolayı

öleceğinden korkulursa yani hastalığı günden güne artsa...»

Bundan anlaşılan şudur: Hastalığı uzamasa ve ondan dolayı ölmesinden korkulmasa, o zaman

onun vasiyeti malının tamamından değil üçtebirinden alınır.

Zeylaî'nin ibaresi ise bunun aksinedir. Onun ifadesi aynen şöyledir: «Hastalığı uzamasa ve hastalık

süresince yatakta olsa ve ondan dolayı yatakta iken ölse, tasarrufu üçtebirden itibar edilir. Zira

daha hastalığın başlangıcında, ondan öleceğinden korkar ve bundan dolayı tedavi olursa o zaman

bu hastalık ölüm hastalığı olur. Eğer hastalık uzadıktan sonra yatağa düşerse, bu yeni bir hastalık

gibidir ve tasarrufu malın üçtebirinden itibar edilir.»

Şârihin yukarıdaki sözlerine uygun olan da, Zeylai'nin bu ifadesidir. Hastalığı uzadığı ve ölümünden

korkulduğu zaman hükmün nasıl olacağı ise açıklanmamıştır. Kuhistânî'nin ibaresinin gereği onun

tasarrufunun da üçtebirden itibar edilmesidir. Bu da musannrfın : «tasarrufu malın tamamındandır»

cümlesini «ölümünden korkulmazsa» cümlesi de kayıtlamasından anlaşılandır.

«Çünkü bunlar müzmin hastalıklardır». Yani müddetleri uzundur. Şârihin bu sözü musannıfın

«vasiyeti malının hepsinden itibar edilir» sözünün illetidir. O zaman bu sözü «eğer uzamasa îlh...»



sözünden evvel zikretmesi gerekirdi. Minah'ta şöyle denilmiştir «Fusulu'l-İmadiye »denilmiştir ki:

kötürüm ve felçli hususunda İmam Muhammed el-Kitab'da şunları söylemektedir: Eğer bu dertler

daha önceden yoksa hasta gibidir. Ama eskiden beri var ise o zaman sağlam kimse gibidir. Çünkü

o öldürücü değil, müzmin bir hastalıktır.»

«Buna Tecrid'de de itimad edilmiştir.» Mirac'da şöyle denilmektedir: «Manzûme sahibine, ölüm

hastalığının mahiyeti sorulduğunda Meşâyihın bu hususta bir çok sözleri var ama itimadımız Fadli'

nin görüşünedir. O da şudur: Şahsî ihtiyaçları için evinden dışarıya çıkmaya gücü yetmeyen

kimsedir. Kadın ise, şahsi ihtiyacı için evin içinde dama bile çıkmaya gücü yetmiyendir.» Cevabını

vermiştir.

Hastanın talâkı bâbında hükme esas alınan bu tarîftir. Bunu Zeylai de sahih görmüştür.

Ben derim ki: Zâhir olan, ölüm hastalığının, felç ve benzerleri gibi uzun olan ve ölüm korkusu

olmayan müzmin hastalıklardan olmaması şeklinde kayıtlanmasıdır. Bu hastalık kişiyi yatalak

yapsa ve kendi ihtiyaçları için yürümesine mani olsa bile böyledir.

Bu durumda metin ve şerh sahiplerinin üzerinde durdukları tarife de muhalif olmaz.

«Muhtar olan ilh...» Hİdâye sahibi de Tecnis adlı kitabında aynı şeyi ihtiyar etmiştir.

BİR UYARI:

Gebe kadının doğum anındaki mâlî teberruu malının üçte birinden verilir.

İki kabile savaş için biribirlerine girseler ve sayıca eşit olsalar veya birisi diğerînden fazla olsa bu

durum ölüm hastalığı hükmündedir.

Birbirlerine girmeseler, o zaman ölüm hastalığı hükmünde olmaz.

Deniz vasıtasına binen kimsenin hükmü eğer deniz sakin ise, ölüm hastalığındakinin hükmü gibi

değildir. Ama rüzgar esiyorsa veya deniz dalgalı ise o zaman bunun hükmü ölüm hastalığının

hükmü gibidir.

Hapise giren kimsenin âdeti öldürülmek ise onun hükmü de ölüm hastalığının hükmü gibidir. Aksi

halde ölüm hastası gibi değildir. Mirâc. Özetle... Bunun «hastanın talâkı bâbı»nda geçenle birlikte

düşün.

«Eğer kişi birden fazla vasiyette bulunsa ilh...» Bilinmelidir ki vasiyetlerin ya hepsi Allah Teâlâ için

veya hepsi kullar için yada herikisi içindir;

Önceliğe itibar etmek Allah Teâlâ'nın haklarına hastır. Çünkü hak sahibi bir tanedir. Şayet sahipleri

birden fazla ise önceliğe itibar edilmez. Buna göre. sadece kullar için olan vasiyetlerde önceliğe

itibar edilmez. Mesela; bir kişiye malının üçte birini vasiyet etse sonra da aynı üçte biri başka bir

adama vasiyet etse bunda önceliğe itibar edilmez. Ancak kesin olarak birisine öncelik tanırsa o

zaman önceliğe itibar edilir.

İleride geleceği gibi vasiyetin bazısı âzâd bazısı da muhâbat (fiatı düşürme) olursa bunda da

öncelik olabilir.

Sadece Allah Teâtâ için olan vasiyetlerin hepsi zekât ve hac gibi farz olursa veya keffaretler,

adaklar ve fıtır sadakası gibi hepsi vâcip olursa yada nafile hac ve fakirlere sadaka gibi nafile ibadet

olursa o zaman ölen kişi evvela hangisiniylemişse o yerine getirilir.

Eğer vasiyetler karışık olursa yani farz. vacib ve sünnet olan vasiyetleri varsa o zaman ister önce

ister sonra söylesin vasiyette evvela farzlara sonra vaciplere başlanır.

Vasiyetleri arasında hem Allah Teâlânın hakkı hem de kul hakkı varsa o zaman terikenin üçte biri

bunların tamamına taksim edilir. Allah'a yaklaşma yönlerinden herbir cihet müstakil kabul edilir,

hepsi bir vasiyet kabul edilmez. Çünkü hepsinden maksat Allah rızası olsa bile, herbiri kendi başına

kastedilmiştir. O halde birkaç adamın vasiyetleri gibi herbiri kendi başına bir vasiyet kabul edilir.

Sonra onlar toplanır ve en mühimi hangisi ise o öne alınır. Mesela : bir kişi «malımın üçte biri

üzerimde borç olarak duran hacc, zekât, ve keffaretler ile Zeyd içindir» dese o zaman malının üçte

biri dörde taksim edilir. Burada farz olan vasiyet kul hakkına takdim edilmez, çünkü kulun ihtiyacı

vardır.

Eğer vasiyet ettiği adam belirli bir kişi değilse, meselâ fakirlere sadaka vermeyi vasiyet etmişse, o

zaman taksim edilmez. Aksine hangi hak daha kuvvetli ise ona öncelik verilir. Daha sonra da sırayla

devam eder. Çünkü eğer muayyen bir hak sahibi yoksa o zaman hepsi Allah için bir hak olarak kalır.

Bu mesele; vasiyette hastalığında geçerli olacak veya ölümüne bağladığı bir köle azayadd



hastalığında geçerli bir fiat indirimi olmadığı takdirdedir. Eğer vasiyetinde, ölümü halinde geçerli

olacak bi âzâd ve diğerleri gibi vasiyetler varsa, o zaman evvelâ onların yerine getirilmelerine

başlanır. Nitekim ölüm hastalığında âzâd etme bâbında bunun tafsilatı gelecektir. Sonra malın

üçtebirinden geri kalan da diğer vasiyetlerine sarf edilir. İnâye, Nihâye ve Tebyin'den özetle...

«Evvelâ farz olan yerine getirilir.» Hac, zekât ve keffâretler gibi... Zira farzın yerine getirilmesi

nafileden önemlidir. Bunun zâhirinden vasiyetlerin en mühiminden başlanması gerektiği

anlaşılmaktadır. Zeylai.

Zeytaî'nin burada farzdan muradı vâcibi de kapsayandır. Zira «keffâretler» sözü buna delalet eder.

Şu kadar var ki yukarda da geçtiği gibi hakiki farz vacibten önce gelir. Kuhistânî'de denilmiştir ki:

«vasiyetler içinde kul hakkı olan farz varsa evvela onunla başlanır, sonra Allah'ın hakkı olan farz,

sonra vâcip sonra do nafile yerine getirilir. Nitekim fukaha'dan da böyle rivayet edilmiştir.»

«Eğer kuvvet bakımından hepsi eşit iseler ilh...» Müttekâ'da şöyle denilmiştir: «Vasiyetlerin hepsi

farziyet veya diğerlerinde eşit olurlarsa, vasiyet eden evvelâ hangisini söylemişse önce o yerine

getirilir.

Bazı âlimler vasiyetler içerisinde hem hac hemde zekât varsa evvelâ zekâtın verileceğini. bazıla

ise tam aksini söylemişlerdir.»

Bunun benzeri İhtiyâr ve Kuhistâni'de de vardır.

Musannıfın «Kuvvet bakımından eşit oldukları zaman» sözü ile vasiyet eden takdim etmediği zaman

farzların bazılarının diğerlerine takdim edilemiyeceğine işaret etmiştir. Yani vasiyetlerin hepsi

hakiki farz oldukları zaman böyle olur. Bu sözü ile de, içinde vacip olan vasiyetlerden kaçınmıştır.

Farzların bazılarının diğerlerine takdim edilmesi sözünün mutemed olmayan bir hüküm olduğuna

da işaret etmiştir. Bunu söyleyen İmam Tahavî'dir. Birinci görüşle hükmeden ise İmam Kerhi'dir

İmam Kerhî bunun bütün fukahanın görüşü olduğunu zikretmiştir. Kerhi muhtasarında şöyle

demiştir: «Hişam Muhammed'den o da Ebû Hanife ve Ebû Yusuf'tan rivayetle -ki bu İmam

Muhammedin de kavilde- şöyle demiştir; Hac, sadaka, azad ve diğerleri gibi hepsi Allah için vasiyet

etse ve malın üçte biride buna kâfi gelmese, hepsi nafile olduğu takdirde evvelâ hangisini

ylemişse ondan başlanarak, sonuncuya gelinceye kadar yerine getirilir, kalanları batıl olur. Hepsi

farz oldukları takdirde de yine aynı şekilde evvela hangisini söylemişse o yerine getiril, ve malın

üçtebiri bitene kadar söylediği sıra takip edilir.

Vasiyetlerden bazısı sünnet bazısı da farz olur yada kendisine vacip kıldığı birşey ise önce farza

veya kendi üzerine vacip kıldığı şeye başlanır. Konuşmada bunları sonda söylemiş olsa bile hüküm

yledir. Hişam: «Buraya kadar olan İmamların hepsinin görüşüdür.» demiştir. Bunun tamamı

Gayetü'l-Beyan'dadır.

«Zeylai demiştir ki ilh...» Ben derim ki: Zeylai Kenz'in «kuvvet bakımından eşit olurlarsa ilh...»

sözünden sonra şöyle demiştir: «Çünkü kişinin halinden anlaşılan ona göre en mühim olanından

başlamasıdır.»

Zâhirle sâbit olan nass ile sâbit olan gibidir. O zaman o ilk söylediğini sanki nassen söylemiş

gibidir.

Buna göre, vasiyetteki zekât hacca takdim edilir. Çünkü zekat kul hakkına taalluk eder. Zekât ile

hac do keffârete takdim edilirler. Zira onlar keffarete tercih edilirler. Çünkü hac ve zekat

hususundaki tehdid onların dışındakilerde gelmemiştir. Katil, zahir ve yemin keffâretleri de fitreye

takdim edilirler...» Zeylai'nin bu ifadesinin benzeri Nihaye'de de mevcuttur.

Ben derim ki: Zeylai'nin takririnin başlangıcı Kerhi'nin, sonu da Tahavî'nin sözüne uygundur. O

zaman Zeylai Tahavî'nin görüşünü Kerhi'nin görüşü üzerine tefri ederek iki görüş arasında cem

yapmıştır. Müftekâ'nın ibaresinin bunun her ikisine de muhalif olduğunu ve bunlardan ikinci

görüşün de zayıf olduğunu biliyorsun. Sen düşün. Bu naktayı izah edeni ben görmedim. Düşün.

İtkânî'nin Gâyetü'l-Beyan da şöyle dediğini gördüm : Fukahadan bazıları demişlerdir ki: «Katil

keffâreti yemin keffaretine takdim edilir. Çünkü müslüman olmak şartıyla katil keffareti daha

kuvvetlidir. Yemin keffareti de zihar keffaretine takdim edilir. Zira yemin keffareti Allah'ın ismine

karşı hürmetsizlikten dolayı vacip olur. Zihar keffareti ise helal olan birşeyi kendisine haram kılmak

sebebiyle vacip olmuştur. Bize göre bunda bir yanlışlık var. Çünkü fukahadan bazılarının söylediği

imamlardan nassen rivayet edilene muhaliftir. Zira farzlardan bazıları diğerlerine takdim edilmez.

Sünnet olan vasiyetler de böyledir. Vasiyet eden hangisini önce söylemişse onunla başlanır.

Kerhi'nin bu husustaki kati sözü yukarda geçmişti. Zekât ve haccın keffaretlere takdim edilmesinin



sebebi de zikrettiğimiz tehdiddir. Bu tehdid keffaretlerin hiçbirinde mevcut değildir.

İtkâni «fukahadan bazıları» sözü ile Nihâye sahibini kasdetmiştir. Ben derim ki: Haccın ve zekâtın

keffaretlere takdimi açıktır. Çünkü yukarda da geçtiği gibi keffâretler vaciptirler. Şu kadar var ki

İtkâm Zeylaî ve Şarihin yaptığı gibi bizzat, keffaretlerin takdim edileceğini söylemiştir. Bunu

Tahtavî'nin görüşü üzerine bina etmiş olabilir. Binaenaleyh tercih sebebi bulunduğu zaman

keffâretlerin bazısını diğerlerine takdim etmeğe mani yoktur. Nitekim Nihâye sahibi böyle yapmış ve

Zeylai de buna uymuştur. işte bununla da yukardaki itiraz düşer. Düşün.

«Evvela katil keffareti, sonra da yemin ve zihâr keffaretleri yerine getirir.» Bunların tertip şekilleri

yukarda geçti.

«Sonra oruç bozma ilh...» Bu, Nihâye'deki «fitre, icma ve mûstefiz haberlerle vacip olduğundan

oruç yeme keffâretine takdim edilir. Çünkü oruç yeme keffâreti haberü'l-vâhid ile sabittir. Fitre

nezire de takdim edilir, zira fitneyi Allah vacip kılmıştır. O zaman fitre kulun nezrettiğine de takdim

edilir. Nezir de kurbana takdim edilir. Çünkü kurbanın vacip olmasında ihtilaf olup nezrin yerine

getirilmesinin vacip oluşunda ihtilaf yoktur.» sözüne muhaliftir.

«Öşür de haracdan önce yerine getirilir». Öşür hem Allah Teâlâ'nın hem de kulların haklarını

kapsadığı için haraca takdim edilmiş olabilir. Haraç ise yalnız kul hakkı içindir. T.

«Nafile hac sadakadan efdaldir» Musannıf bu sözü ile vasiyet eden sonra söylese bile nafile haccın

sadakaya takdim edileceğine işaret eder. Şu kadar var ki: İnâye ve Nihâye'de denilmiştir ki: içinde

vacip olmayan bir vasiyette önce vasiyet edenin evvel söylediği yerine getirilir. Mesela nafile haccı,

belirsiz bir köle azadını ve fakirlere sadakayı vasiyet etmesi gibi... Zâhiri rivayet de budur. Hasen,

Hanefî âlimlerinden, efdal ite başlanacağını rivayet etmiştir; o zaman önce sadaka, sonra hac sonra

da âzâd yerine getirilir. Hasen'in «önce sadaka, sonra hacc...» sözü İmam'ın evvelki görüşüne

mebnidir. İmam haccın meşakkatini görünce bu sözünden dönmüştür. Buna göre vasinin infak

etmek istediği mikdar ile hac etmek daha efdaldir.

«Onun yerine binekli olarak hac edilir» Zira onun yerine yaya olarak hac yapılması gerekmez. O

zaman ona hac farz olan şekilde hac yaptırılması vacip olur. Zeylai.

«Eğer nafakası o şehirde hacca gidip-gelmeye yetmiyorsa ilh...» Kuhistani'deki de bunun

benzeridir, şöyle ki: Bedel olarak hacc yapan kişiye verilen para binekli olarak gitmesine yettiği

halde yürüyerek gitse ve onu kendisine bıraksa bu vasinin emrine muhalif olur. Kendisine ayırdığı

miktarı tazmin eder. Çünkü verilen parayı yerinde sarfetmediğinden sevabı da hasıl olmamıştır.

«Bir hacı hac yolunda ölse ilh...» Şarih «başkasının yerine yapılan hac» bâbında farz olduktan

sonra ertelediği takdirde haccı vasiyet etmek farzdır. Ama farz olduğu zaman haccetmişse haccın

vasiyeti farz değildir.

«Onun memleketinden ilh...» Çünkü ona farz olan. kendi memleketinden haccetmesi idi. Burada

vasiyet. üzerine farz olan şeyin edası içindir. Zeylaî.

Eğer vasî onun memteketi dışından hac yaptırırsa zâmin olur. Ancak orada onun vatanına birgünde

gidip dönebiliyorsa o zaman zamin olmaz. Menâsiku's-Sindi'de şöyle denilmiştir: «Memleketi

dışından hac yaptırılmasını vasiyet etse ister Mekke'ye yakın olsun ister uzak olsun vasiyet ettiği

şekilde hac yaptırılır.»

Ben derim ki: Zâhir'e göre vasiyet eden bununla günahkar olur. Çünkü üzerine farz olanı»

terketmiştir. Kendi memleketinden hac yapılmasına kâfi gelmeyecek miktarda mal ile yerine hac

yapılmasını vasiyet etse yine günahkar olur.

«Metinler de İmam'ın görüşü üzeredir» Sahih olan da budur. Mahbûbî, Nesefî, Sadru'ş-Şeria ve

diğerleri de bunu ihtiyar etmişlerdir. Kasım.

«Sen anla» Şârih bu sözü ile istihsanın kıyasa takdim edilme kaidesinden çıkıldığına işaret

etmektedir.

«Vatanı olmayan bir kimsenin ilh...» Eğer kişinin birkaç vatanı olursa, o zaman Mekke'ye hangisi

daha yakınsa oradan hac yaptırılır. Haccını vasiyet etse ve Horasan'da vefat etse, Mekkeli olduğu

takdirde onun yerine Mekke'den hac yaptırılır. Kıran haccı vasiyet etse o zaman Mekkeli de olsa

Horasan'dan hac yaptırılır. Cevhere.

FER'İ BİR MESELE :

«Malımın üçte biri ile veya bin dinar ile yerime hac yaptırın» dese ve o para do birkaç hacca yetse,

«bir hacc yaptırın» diye sarahaten söylediği takdirde sözüne uyulur ve fazlası vârislerine verilir.



Eğer sarahaten söylememişse o zaman bir sene içinde birkaç kişi -efdal olan da budur- veya her

sene onun yerine hacc yaptırılır. Sindî.

«Vasiyeti bâtıl olur». Çünkü malın hepsi ile alınan bir köle malın üçte biri ile alınan köleden ayrı

olur. Dürer. Bunun benzeri bundan sonra gelecek meselede de söylenebilir. T.

M E T İ N

Hasta bir kişi birden fazla vasiyette bulunsa ve sonra da o hastalıktan iyileşerek bir kaç sene

yaşasa, daha sonra tekrar hastalansa, şayet daha önce «eğer bu hastalığımdan ölürsem şunu

vasiyet ediyorum» dememiş ise, vasiyetleri bakidir. Hâniye'de de aynı şekildedir.

Vasiyet ettikten sonra delirse: eğer delirmesi altı ay kadar bir müddet sürerse vasiyeti batıl olur.

Aksi halde batıl,olmaz.

Vasiyet ettikten sonra evhamlansa, bunasa ve bu şekilde ölse yine vasiyeti batıl otur. Hâniye.

Bir kimse evinin falan kişiye âriyet olarak verilmesini vasiyet etse veya hac mevsiminde veya AIIah

yolunda kendi yerine bir ay su dağıtılmasını vasiyet etse Ebû Hanife'nin (r.a.) görüşüne göre bu

vasiyet batıldır. Hâniye bu; «Şu samanı falan kişinin hayvanına vasiyet ettim» dediğindeki

vasiyetinin batıl olmasına benzer.. Ama «Bu samanı falan kişinin hayvanlarına yedirin» derse caiz

olur.

Falan kişinin atına her ay şu kadar infak edilmesi vasiyet etse caizdir. O vasiyet hayvanın satılması

ile batıl olur.

Bir adamın, evinde oturmasını vasiyet etse o evden başka malı olmasa bile vasiyeti caizdir ve musa

leh hayatta olduğu sürece o evde oturabilir. Vârisin evin üçte ikilik kısmını satma hakkı yoktur. Ebû

Yusufa göre ise satabilir. Musa lehu o evi vârislerle paylaşabildiği gibi vasiyet için olan sülüsü ifrâz

da edebilir. Hâniye.

Pamuğu bir kişiye çekirdeğini başka birine, muayyen bir koyunun etini bir kişiye derisini de başka

birine, başaktaki buğdayı bir kişiye samanını da başka birisine vasiyet etse her iki kişiye yapılan

vasiyet de caizdir. Bu durumda kendilerine vasiyet edilen her iki kişi. buğdayı harmanlar ve koyunu

yüzer.

Malının üçte. birini Mescidü'l-Aksa'ya vasiyet etse bu caizdir ve mescidin tamirinde,

aydınlatmasında ve benzeri şeylerde kullanılabilir.

Fakihler şöyle demişlerdir: «Bu, mescide vakfedilenden mescidin kandil ve lambalarına

sarfedilmesinin cevazı ifade ettiği gibi, vakfın geliri ile, messcitte yakmak için yağ ve gaz almanın

ve Ramazan ayında yakılan kandillere sarfedilmesinin de cevazını ifade etmektedir. Haniye.

Müctebâ'da şöyle denilmiştir: Bir kimsenin malının üçte birini Kabe'. ye vasiyet etmesi caizdir ve

vasiyet edilen şey başkasına değil Kabe fakirlerine sarfedilir.

Mescid Kâbe'ye ve mescidi Aksa'ya vasiyet edilenin hükmü de aynıdır. Kûfe fakirlerine vasiyet

edilen şeyin onlardan başkasına sarfedilmesi caizdir.

Hâniye'de denilmiştir ki: Bir kölenin mescidde hizmet etmesini ve ezan okunmasını vasiyet caizdir.

Kölenin kazandığı da vasiyet edenin varisinin olur.

Malının üçte birini hayır işlerinde kullanılmak üzere vasiyet etse bu mal hapishane inşaasında

kullanılmaz. Çünkü hapishane yaptırmak Sultanın görevidir.

İ Z A H

«Ve bunasa ilh...» Hâniye'nin ibaresi ise şöyledir: «Bunasa ve bir müddet bu şekilde kalsa, bundan

sonra da ölse İmam Muhammed'e göre vasiyeti batıldır.» Delirme meselesinde itibar edilen

müddete burada da itibar edilir mi? Zâhir olan itibar edileceğidir. Zira ikisi arasında bir fark yoktur.

Ve «zaman» kelimesi nekire olarak zikredildiğinde altı aydır. Düşün.

«Ebû Hanife'nin (r.a.) görüşüne göre ilh...» Şârihin burada yalnız Ebû Hanife'nin görüşünü alması

O'na itimad ettiğine delalet eder. T.

Zahîriye'de denilmiştir ki: Birisi «malımın üçte birini Allah için vasiyet ettim» dese Ebû Hanife'ye

göre vasiyeti batıldır. İmam Muhammed ise bunun caiz olup, hayır işlerinde sarfedileceğini

ylemiştir. Fetva da buna göre verilir.

«Vasiyetinin batıl olması gibi ilh...» Zira vasinin kasdına değil de sözüne bakıldığında, hayvanlar

mülkiyete ehil değildirler. Mirac'daki ifade de buna benzer. Orada şöyle denilmiştir: «Mescidi Haram

mülkiyete ehil değildir. Ancak «Mescidi Haram'a infak edilsin» derse caiz olur. Çünkü «infak»



sözünü zikretmek, Mescidi Haram'ın maslahatlarına sarfedilmek üzere kesin bir ifade ile vasiyet

etmek gibi olur. İmam Muhammed'e göre ise Mescidi-Haram'a birşey vasiyet etmek sahihtir ve

vasiyet edenin sözünü tashih için Mescidi Haram'ın maslahatlarına sarfedilir.

«Caizdir ilh...» Ve o vasiyet at sahibine yapılmış olur. Haniye.

Ben derim ki: Haniye'nin bu ifadesi ile İtkânî'nin «bir kimse malının üçte birini filan kişinin binek

atının karnındakine infak edilmek üzere vasiyet etse. binek sahibi kabul ettiği takdirde caiz olur»

sözünden anlaşılmaktadır ki; hayvan sahibi vasiyet edilen şeyi bineğin karnındakinin

maslahatlarına sarfedebilir. Ayrıca onun, kendilerine vasiyetin sahih olduğu kimselerden olma

şarttır. Ve vasiyet reddi veya vasiden evvel ölmesi ile batıl olur. Düşün.

«O hayvanın satılması ile bâtıl olur» ölümü ile de batıl olur. Hâniye. Zâhir olan, bunun geçen her iki

meseleye de râci olmasıdır. Bunun delili şudur: o vasiyet, sahibi için olsa bile mana itibariyle

hayvanın sahibinin mülkiyetinde olmasına bağlıdır. Düşün.

Bir de ben Velvâliciye'de «at satıldığı zaman vasiyet batıl olur» sözünden sonra aynen şöyle

denildiğini gördüm : Çünkü bu vasiyet at sahibine yapılan vasiyettir. Bu şu meseleye benzer. Birisi

«Vallahi falan kişinin kölesi ile konuşmayacağım veya falan kişinin bineğine binmeyeceğim» dese

kölenin veya hayvanın satılması ile yemin batıl olur. Zira yemin izafe edildiği şeyin yok olması ile

batıl olur. Çünkü köle ile konuşmayacağım ve hayvana binmeyeceğim sözleri köle ve hayvan için

değil belki sahipleri içindir. Nitekim fukaha da bunu yemin bahsinde ele almışlardır. O halde bu

meselede de izafe mevcut olduğu müddetçe vasiyet bakidir. İzafenin ortadan kalkması ile vasiyet

de batıl olur. Şu kadar varki bu feri meseleden hemen önce şöyle denilmiştir: «Birisi falan kişinin

kölesine her ûy on dirhem infak edilmek üzere vasiyet etse, vasiyet caizdir ve vasiyet kölenin

satılması veya azadı halinde yine onundur.

«Ebu Yusuf ile Zâhiriye'nin ibaresi de şöyledir: İmam Muhammed demişlerdir ki, o vasiyet köle

içindir. Köle satılsa veya âzâd edilse bile yine kölenindir. Efendisi köleye yapılan vasiyeti birisine

sulh bedeli olarak verse, köle de buna icazet verse caizdir. Azâd edildikten sonra icazet verse

icâzeti batıldır. Bunu ve yukarda takdim ettiğimiz «Vârisin kölesine yapılan vasiyet caiz değildir.»

sözünü düşün. Çünkü o vasiyet hakikatte varis içindir.

«O evde oturabilir» Yani bir süre varisle nöbetleşerek oturur. «Vârisin, evin üçte ikilik kısmını «alma

hakkı yoktur.» Zira Musa lehin, başka bir malın ortaya çıkması veya elindeki kısmın harap olması ile

evin tamamında oturma hakkı sabittir. O zaman elindeki kısmın harap olması ile varise geri kalan

kısımda ortak olur.

«O evi varislerle paylaşabilir.» Yani musa leh taksimi mümkün ise evin kendisini müştemilatı ile

taksim hakkına sahiptir. Bu taksim nöbetleşe oturmaktan daha âdildir. Zira musa leh ile varis

arasında hem zaman hem de zât itibarı ile eşitlik mevcuttur. Nitekim Hidâye'de de böyledir. Bu

mesele «hizmet ve oturma ile vasiyet» bâbında gelecektir.

«O zaman kendilerine vasiyet eden her İki kişi buğdayı harmanlar ve koyunu yüzer» Şarihin burada.

tesniye elifi ile «buğdayı harmanlarlar ve koyunu yüzerler» demesi gerekirdi. H.

Ben derim ki: Şârihin Zahiriye'de olduğu gibi «pamuğu da atarlar» sözünü eklemesi gerekirdi.

Çünkü maksat vasiyet edilen iki şeyi birbirinden ayırmaktır. Ama susamın yağını bir kişiye

küspesini de başka birine, sütteki kaymağı bir kişiye ayranı da başka birine vasiyet etmesi böyle

değildir. O zaman masraf, yağ ve kaymak sahibine ait olur. Çünkü maksat sadece susamdan ve

sütten yağ çıkarmaktır. Bununla da diğer ortağın hissesi değişir. O halde onun çıkarılması. ona ait

olur.

Eğer vasiyet edilen koyun canlı ise, kesme ücreti yalnız eti vasiyet edilen kimseye aittir. Çünkü

kesim deri için değil et için olur. Velvâliciye'de de böyle denilmiştir.

«Ramazan ayında ilh...» Ramazan ayını tahsis etmesi aydınlatma Ramazan'da daha fazla olduğu

için olabilir. Yoksa Ramazan dışındaki aylar da Ramazan gibidir. Bu, ihtiyaç miktarı ile kayıtlanır

mı? Buna bakılsın. Ayrıca ben Bezzâziye'de gördüm ki: Eğer «malımın üçte biri Allah yolunadır»

dese, o mal savaş için sarfedilir. Eğer ondan yolda kalmış bir hacıya verseler yine caiz olur.

Nevâzil'de şöyle denilmiştir: «Mescid için vasiyet edilen şeyin mescidin lambasına sarfedilmesi

caizdir. Ancak bu Ramazan'da da diğer aylarda da sadece bir lambaya sarfedilir. İşte bu ifade ile

ihtiyaç miktarı tayin edilir. T.

«Kâbe fakirlerine sarfedilir.» Vetvaliciye ve diğer kitaplarda ise «Mekke fakirlerine denilmiştir.»

«Mescid-i Nebevî'ye ve mescid-i Aksa'ya vasiyet edilenin hükmü de aynıdır.» Ben derim ki:



Müctebâ'dan naklen, Minah'ta yer alan ifade: «Ve Beytü'l-Makdes'e» şeklindedir. Bu meselenin

özeti şudur: Mescide vasiyet hususunda iki görüş vardır: Bir görüşde sahih olmadığına, diğerinde

sahih olduğuna hükmedilmiştir: Nitekim Zimminin vasiyetleri faslından hemen önce bunun tafsilatı

gelecektir.

Mescide yapılan vasiyeti sahih kabul eden görüşe göre vasiyet edilen şey mescidin menfaatlerine

mi yoksa etrafındaki fakirlere midir? İmam Muhammed birincisi ile hükmetmiştir. Fukahanın

sözlerinde şarih gibi görünende budur. İkincisine gelince; Müçteba'da bunun sahih olmadığı açıkça

ifade edilmiştir. Buna hükmedenler de İmam Azam ile Ebû Yusuf'tur. Şu kadar var ki «Mescide sarf

edilmek üzere malımı infak ettim» dese fukahanın ittifakı ile bu caizdir.

İmam Muhammed mescide yapılan vasiyeti kayıtsız şartsız caiz görmüştür. Çünkü onu, vasiyet

eden kişinin bizzat mescidi değil, mescidin maslahatlarını irade ettiğine hamletmiştir. Böylece

vasiyet eden kişinin sözü sahih kabul edilmiş olur. Zira Vasiyet eden kişi mescidi ister belirtsin

İster belirtmesin mescid malik olamaz.

İleride geleceği gibi, Bahr sahibi de bununla fetva vermiştir.

Beytü'l-Makdis'e gelince, onun hükmü mescidi Nebevininkinden ayrı olduğu zannedilmesin. Hatta

bezzâziye sahibi metindeki hükmü İmam Muhammed'e isnad etmiştir. Anla.

Mescide yapılan vasiyetin Ezher'deki gibi mescidin etrafındaki fakirlere yapılmış olduğu şeklinde

fetva verilmesi gerekir. Sâihanî de bu meseleyi böyle tahrir etmıştir. Vehbâniye şerhmde olana bak.

«Onlardan başkasına sarfedilmesi caizdir.» Hulasâ'da şöyle denilmiştir: «Kûfe fakirlerine vasiyet

edilirse, efdal olan, onlara sarfedilmesidir. Ama onların dışındakilere verilirse yine caizdir. Bu Ebû

Yusufun görüşü olup, bununla fetva verilir.»

Ben derim ki: Ebû Yusuf'un görüşü, fukâhanın nezirde zamanın mekanın dirhemin ve fakirin naza

itibara alınmaması hükmüne uygundur.

«Vasiyet edenin varîsinin olur.» Çünkü, kölenin rakabesi onun mülkündedir. Vetvâliciye. Ama o

kölenin nafakası mescidin vakfiyesinden mi verilir? Zeyd'e hizmet etmek üzere vasiyet edilen

kölenin nafakasının Zeyd'e ait olması gibi... Bu hususu ben görmedim.

«Hayır işlerinde kullanılmak üzere ilh...» Zahiriye'de denilmiştir ki: Temlik olmayan herhangi bir

vasiyet hayır işlerindendir. Hatta onu vakfın tamirine ve mescidin lambasına sarfetmek caizdir,

mescidin süslenmesine sarfetmek ise caiz değildir. Çünkü bu israftır.

M E T İ N

Bir kimse, ölümünden sonra halka üç gün yemek verilmesini vasiyet etse, vasiyeti batıldır. Ebu

Bekr el-Belhî'den naklen Hâniye'de böyle denilmiştir. Yine Haniye'de Ebu Cafer'den naklen ise

şöyle denilmektedir:

ölümünden sonra taziyede bulunanlara yemek verilmesini vasiyet etse, bu vasiyet malının üçte

birinde caizdir. Bu yemek, taziye için uzun müddet kalanlara ve uzun mesafeden gelenlere helâl

olur. Uzun zaman kalmayan ve uzun mesafeden gelmeyenlere ise helal değildir. Yapılan yemek

artarsa bakılır, eğer çok artmışsa tazmin edilir, değilse edilmez.

Ben derim ki: Musannıf birinci görüşü üç gün kaydı ile ağıtçı kadınların toplanıp yedikleri yemeğe

hamletmiştir. Bu takdirde o vasiyet, ağıtçı kadınlara yapılan vasiyet olur ki bu da batıldır. İkinci

görüşü de bunların dışındakilere yapılan vasiyete hamletmiştir.

FER'İ BİR MESELE:

Bir kimse cenaze namazını falan kişinin kıldırmasını veya ölümünden sonra başka bir yere

taşınmasını yada şöyle bir kumaş ile kefenlenmesini veya kabrimin sıvanmasını veya kabri üstünde

bir kubbe yapılmasını veya kabri yanında Kur'an okuyana muayyen bir şey verilmesini vasiyet etse

bu vasiyetlerin hepsi batıldır. Siraciye. Biz bu ferî meseleyi ileride tahkik edeceğiz.

Malının üçte birini (cihet belirtmeden) Allah için vasiyet etse batıldır. İmam Muhmmed ise bunun

caiz olup hayır yollarına sarfedileceğini söylemiştir.

«Falan kişiye bin dirhem vasiyet ettim ve bu da malımın onda biridir» dese musa lehe sadece bin

dirhem verilir.

«Bu cüzdandaki paranın hepsini falan kişiye vasiyet ettim ve bu da bin dirhemdir» dese ve içinden

ikibin dirhem gümüş, altın paralar ve mücevherler çıksa, eğer bunlar malının üçte birinden çıkarsa

hepsi musalehindir. Mûcteba.



Alacaklı olduğu kişiye, «öldüğüm zaman, senden olan alacaklarımdan berisin» dese, vasiyeti

sahihtir. Ama «ölürsen benim borçlarımdan verirsin» dese beri olmaz. Çünkü bunda muhatara

vardır.

Birisi hastalara birşey vasiyet ederse deli de o vasiyete dahil olur. Ulemaya yapılan vasiyetlere

Harezm beldelerindeki kelâm âlimleri de dahildir. Bizim memleketimizdekiler ise dahil olmazlar.

Akıllı kimselere vasiyet etse vasiyeti zâhid olan âlimlere sarfedilir. Çünkü hâkikatte akıllı olanlar

ancak onlardır. Dikkat et. Vasiyet edilen nesne vasiyet edenin veya varislerinin elinde vedia gibidir.

Sirâc.

İ Z A H

«Vasiyet batıldır» Câmiu'l-Fetâvâ'da denildiği gibi, esah olan bu vasiyetin batıl olmasıdır.

«Uzun müddet kalanlara ve uzun mesafeden gelenlere helâl olur.»

Bu konuda zengin ve fakir birdir. Hâniye, Mesâfenin uzunluğundan maksat evlerinde

geceleyememeleridir. Zahiriye. Yani evlerine aynı gün dönmek istedikleri takdirde evlerinde

geceleme imkanları olmamasıdır.

«Tazmin edilir ilh...» Zahir olan bunun, vasiyet edenîn malum bir miktar takdir etmediği zaman

yle olduğudur.

«Musannıf birinci görüşü... hamletmiştir.» Yani metindeki, vasiyetin batıl olmasını.

«Üç gün kaydı ile ilh...» Musannıfın ibaresi ve Ebû Bekr el-Belhi'den naklen zikrettiği ifade «üç gün»

ile kayıtlıdır. Üçüncü günde ağıtçı kadınlar toplanırlar. O zaman da yemek verilme vasiyeti, onlara

yapılmış olur ki bu da batıldır. Zâhir olan bunun onların örflerindeyle olduğudur. Musannıf sanki

bunu Ebu'l-Kasım'dan naklen Haniye'deki şu ibareden almıştır. «Musîbete uğrayanlara başlangıçta

yemek götürmek mekruh değildir. Çünkü onlar ölünün techizi ve benzeri şeylerle meşguldürler.

Ama onlara üçüncü gün yemek götürmek müstehap değildir. Çünkü üçüncü gün ağıtçı kadınlar

toplanırlar. o zaman da onlara yemek vermek mesiyete yardım etmek olur.»

Ben derim ki: Sâihâni yemek verilme vasiyetinin batıl oluşunu şöyle gerekçelendirmiştir: O,

insanlara yapılmış bir vasiyettir. İnsanlar ise sayılamazlar. Bu «Müslümanlara vasiyet ettim» dediği

zaman vasiyetinin batıl olmasına benzer.. Çünkü bu şekildeki vasiyetin lafzında ihtiyaca delalet

edecek birşey yoktur. O zaman bu vasiyet meçhula temlik olur ki bu da sahih değildir.

«İkinci görüşü de ilh...» ki bu, vasiyetin cevazına hükmeden görüştür.

Ben derim ki: Esah olanın, ancak birinci görüş olduğunu yukarda belirttik. Bunun zâhiri o vasiyetin

mutlak olarak batıl olmasıdır.

Fethu'l-Kadir'in cenazeler bahsinin sonundaki ifade de bunu teyid eder. Zira orada denilmiştir ki:

«Ölünün yakınlarının ziyafet vermeleri mekruhtur. Çünkü ziyafet kötü zamanlarda değil sevinçli

zamanlarda meşrudur. O halde böyle bir ziyafet çirkin bir bidattır. İmam Ahmed, Cerir bin

Abdullah'ın şöyle dediğini nakleder: Biz ölünün yakınları ile toplanmayı ve onların yemek

yapmalarını ağıt sayardık.»

Ölünün komşularının ve uzak akrabalarının, onun yakınlarına bir gün ve bir gece doyacakları

miktarda yemek hazırlamaları müstehaptır. Zira Peygamber (s.a.v.) «Cafer'in ailesine yemek yapın

çünkü onlar meşgul eden bir musibet gelmiştir» demiştir. Bu hadisi Tirmizi hasen. Hâkim ise sahih

kabul etmiştir.

«Bir kimse cenaze namazını falan kişinin kıldırmasını vasiyet etse ilh...» Bu vasiyetin batıl

olmasının sebebi şu olabilir: Böyle bir vasiyet velinin cenaze namazını kıldırma hakkını iptal

etmektedir.

«... Veya şöyle bir kumaş ile kefenlenmeyi vasiyet etse ilh...» Musannıfın «Mümeyyiz çocuğun

vasiyeti techizi dışında caiz değildir.» sözü üzerineylediklerimize bak.

«Biz bu ferî meseleyi ileride tahkik edeceğiz» Yani «bir kölenin hizmeti ile vasiyet» faslından hemen

önce bu konuyu ele alacağız. Şöyle ki; muhtar olan; kabirlerin sıvanmasının ve kabirlerin yanında

Kur'an okunmasının mekruh olmadığıdır. O halde bu husustaki vasiyetin batıl olmasına hükmetmek

bunların mekruh olmalarının hükmüne mebnidir. Bu husustaki tafsilat ileride gelecektir.

«İmam Muhammed ise caiz olup, hayır yollarına sarfedileceğini söylemiştir.» Yukarda müftabih

olan görüşün İmam Muhammed'in görüşü olduğunu Zahiriye'den naklen beyan ettik. Çünkü herşey

Allah için olsa bile, bundan murad Allah'ın zatı için sadakadır. Zira durum onun sözünün tashihine



karinedir.

«Falan kişiye bin dirhem vasiyet ettim dese ilh...» «Malımın üçte birini vasiyet ettim, o da bindir»

dese vasiyet edilen kişiye, neye varırsa varsın malın üçte biri verilir. Çünkü onun «o da bindir»

sözüne ihtiyaç yoktur. Velvâliciye.

«Şu evdeki hissemi Vasiyet ettim, o da üçte biridir» dese ve evin yarısının ona ait olduğu meydana

çıksa evin yarısı musa lehindir. «şu evde olanın hepsini vasiyet ettim, o da bir ölçek yemektir» dese

ve orada daha fazla olduğu anlaşılsa hepsi musalehindir. «Bir ölçek buğday veya arpa» dese ve

ylediğinden fazla çıksa yine hepsi musâ lehindir. Bu konunun özeti şudur: İşaret ile birşey

vasiyet etse ve sonra onu sözle takdir etse ister takdir ettiği meblağa uygun olsun ister olmasın

vasiyeti sahihtir. Bu vasiyetin sıhhati şöyle gerekçelendirilmiştir: Vasiyet eden ikişi icap ve temliki

mutlak olarak üçte bire ve cüzdandaki paranın hepsine izafe etmiştir. O zaman izafesi sahihtir.

Ancak hesapta yanılmıştır. Bu yanılması da icâba mani değildir. Ama satım bunun aksinedir, çünkü

bu durum satımda sahih değildir. Mebi ancak bilinen bir meblağ olduğu takdirde, satış o miktarda

gerçekleşir. Bu meselenin tamamı Vehbaniye şerhindedir. Oraya müracaat et.

«Vasiyeti sahihtir.» Zira Kınye'de denildiği gibi vasiyeti şarta bağlamak caizdir. Benim Kınye'de

gördüğüm şöyledir: «O söz, vasiyet olarak sahihtir. Yani o söz ibra değil. vasiyettir. Çünkü onu

kendi ölümüne bağlamıştır.»

«Eğer ölürsen ilh...» Bu söz Kınye'nin muhtasarında, bazı kitaplara isnad edilmiştir. Sonra orada şu

da zikredilmiştir: «Sen ölürsen bana olan borcundan berisin» şeklinde olursa, lâyık olan o borçtan

kurtulmuş olmamasıdır. Kınye sahibi bunu Fusûl ve diğer kitaplardan almıştır. Şöyle ki: Birisi

borçlusuna «eğer ölürsen bana olan borçlarından birisin» dese sahih olmaz. Çünkü bu vasiyeti

sonu belli olmayan bir şeye bağlamadır. Yani ibranın gelecekteki bir şeye bağlanması sahih

değildir. Yukarda da geçtiği gibi vasiyet bunun aksinedir. Burada tehlikeden murad vukuun

beklenen. malum bir şeye bağlamaktır. ölüm ve «yarın»ın gelmesi gibi vukuu gerekli olan bir şey

olsa bile aynıdır.

Musannıf bununla, ibrayı olacak bir şeye bağlama meselesini dışta bırakmıştır. Mesela borçlusuna

«Eğer senden alacağım varsa seni ondan beri ettim» dese sahihtir. Nitekim bunun tamamı hibe

kitabının sonunda geçmiştir. Oraya müracaat et.

«Harezm beldelerindeki ilh...» Şom ve Mısır bölgelerindekiler de aynıdır. Salhânî. Çünkü

Harezm'deki kelâm âlimleri şüpheli şeylere uymayıp, onları öğrenirler ve inanılması vacip olan

şeyleri de bilirler. Diğer beldelerdeki kelâm âlimleri ise filozofların müslümanların itikadlarını

karıştıracak şüphelerini zikreder ve kimseyi onlardan uzaklaşmaya teşvik etmedikleri gibi onları red

de etmezler. Şüphesiz onlar bu özellikleri taşıdıkları zaman hem delalettedirler hem de delalete

sevkederler. Onların ilmi ilâhiden de hiçbir payları yoktur. T.

«Dikkat et» Nüshalarda aynen böyledir. Ama bunun doğrusu «Kınye»dir. Zira Minah'ta da belirtildiği

gibi bu Kınye'nin ibaresidir. Böyle olmazsa bunun Sirâc'ın ibaresi olduğu zannedilir. T.

«Vedia gibidir. » O zaman vasiyet edenin veya varisinin elinde teaddi olmadan helak olursa onlara

tazmin ettirilmez. Ama eğer bunlar tarafından helâk edilirse, eğer vasiyet eden helak etmişse bu

vasiyetinden rücû olur. Vâris musa lehin kabulünden evvel veya sonra istihlak etmişse o zaman

varis onu tazmin eder. T.

Sirâc'ın ibaresi ise, Minah'ta metindeki «vasiyetin kabulü ancak vasiyet edenin ölümünden sonra

sahihtir.» sözünün şerhinde zikredilmiştir. Oraya müracaat et. Allah en iyisini bilendir.

 

 

 

 

MALIN ÜÇTE BİRİNİ VASİYET BÂBI

M E T İ N

Bir kimse malının üçte birini Zeyd'e yine üçte birini de başka birine vasiyet etse ve varisler buna

icazet vermeseler malının üçte biri her ikisine de yarı yarıya verilir. Bunda ittifak vardır.

Eğer malının üçte birini Zeyd'e altıda birini de başka birine vasiyet ederse üçte bir herikisi arasında

üçe bölünerek, ikili birli taksim edilir.

Şayet bir kişiye malının hepsini, başka birine de üçte birini vasiyet etse ve varisler bu vasiyete

icâzet vermeseler malın üçte biri ikisi arasında yarı yarıya taksim edilir. Zira terikenin üçtebirinden

fazla olan vasiyet, icazet verilmediği takdirde batıl olur. O zaman sanki üçte birini herbirine vasiyet

etmiş gibi olur, ve bu üçtebir aralarında yarı yarıya taksim edilir. İmameyn ise dörde bölünerek

taksim edileceğini söylemişlerdir. Zira batıl olan, üçtebirden fazlasıdır. Bu durumda malın hepsi

üçte iki ile çarpılır ki bu da dört eder. Bu dört de malın üçte biri kabul edilir.

Ebû Hanife'ye göre Musa leh üçte birden fazlasını, malın tamamı ile çarpamaz.

Burada çarpmadan murad hesapçılar orasında istilah olan çarpmadır. Buna göre Ebû Hanife'ye

göre vasiyeti'n payları ikidir. Her bir yarı ile çarpılınca, bir bölü altı elde edilir. O zaman da musa

lehlerin herbirine altıda bir düşer.

İmameyne göre ise yukarda takdim ettiğimiz gibi vasiyetin payları dörttür.

Ancak musa leh üç meselede, malın tamamını bir bölü üçten fazlası ile çarpabilir.

Bu meseleler: Muhabat, siayet ve derâhim-i mürseledir. Derâhimi mürsele: Üçte bir, yarım ve

benzerleri ile kayıtlı olmayan dirhemlerdir. Şu şekiller bunların örnekleridir: Birisine bin dirhem

vasiyet etse veya bin dirheme satılacak bir köle için muhâbât yapsa (Kölenin daha ucuza

satılmasını vasiyet etse) veya kıymetini bin dirhem olan bir kölenin âzadını vasiyet etse ve bu da

malının üçte ikisi olsa, başka birine de malının üçte birini vasiyet etse ve bu vasiyete icâzet

verilmese, o zaman terikenin üçte biri icma ile aralarında üçe bölünerek taksim edilir.

Oğlunun hissesi kadarını birisine vasiyet etse, ister oğlu olsun ister olmasın vasiyet sahihtir. Ama

oğlunun hissesini vasiyet ederse, oğlu varsa sahih olmaz, yoksa o vasiyet sahihtir. İnaye ve

Cevhere.

Tekmile şerhinde de şu ilave edilmiştir: Bu durumda, sanki oğlu olduğu takdirde vasiyet etmiş gibi

olur.

Müctebâ'da şöyle denilmiştir: «Oğlu olduğu takdirde, bir oğul hissesi kadarı ile vasiyet ederse o

zaman musa lehe malının yarısı verilir.»

Musannıf Sirâc'tan Müctebâ'daki görüşe muhalif olan« nakletmiştir. Dikkat et.

Birinci şekilde vasiyeti iki oğlu olduğu takdirde yaparsa ona üçtebir verilir.

Mûsî'nin bir oğlu olur da bu fazlalığa icâzet verirse o zaman kendisine malın yarısı verilir. Bu

meselelerde kızlar da oğullar gibidir.

Bunda asıl kâide şudur: Mûsî vârislerin bazılarının hisseleri kadarını vasiyet ettiğinde, vasiyet ettiği

meblağ kadarı varislerin hisselerine eklenir. Müctebâ.

Malından bir parçasını veya bir hisseyi vasiyet etse o zaman onu beyan etmek varislere aittir.

Varislere «musa lehe dilediğinizi verin» denilir. Sonra, cüz ile hisse arasını eşitlemek bizim

örfümüze göredir.

Rivayetin aslı ise bunun hilâfınadır.

İ Z A H

«İcâzet vermeseler ilh...» Yani vârisler her iki vasiyete de icâzet vermezlerse... Şayet icâzet

verirlerse, onun hükmü zaten açıktır.

«Üçte bir her ikisi arasında üçe bölünerek İlh...» Yani ikisi vasiyet edileni aralarında haklarına göre

taksim ederler. Altıda bir vasiyet edilene bir pay. üçtebir vasiyet edilene de iki pay verilir. Çünkü

bunlardan her biri o payı sahih bir sebeple haketmiştir.

Bunun özeti şudur: Vasiyetlerden herbiri üçtebirden fazla olmadığı takdirde. yani meselâ üçtebiri

birisine, altıdabiri başka birine dörtte biri de üçüncü bir kişiye vasiyet etse ve varisler bu vasiyete

icâzet vermeseler o zaman vasiyet bir bölü üçle çarpılır. Hak ediş sebebinde eşit olmadıkları

takdirde bu üçtebir fukahanın ittifakı ile aralarında eşit olarak taksim edilmez. Metindeki birinci



meseledeyledir. Bu bahsin tamamı Tatarhâniye'dedir.

«... Ve vârisler bu vasiyete icâzet vermeseler ilh...» icâzet verirlerse malın hepsi dörde bölünür, üçü

malın tamamı vasiyet edilen kişiye biri de üçtebiri vasiyet edilene verilir. Ama bu hususta İmam'dan

kesin bir ifade gelmemiştir. Ebû Yusuf şöyle demiştir: «İmam'ın kavline kıyas edilirse o zaman

münazaa yoluyla altı bir hesabıyla taksim edilir. Zira malın üçte ikisi malın tamamı kendisine

vasiyet edilenindir. O zaman aralarındaki niza malın üçtebirinde olur. Bu durumda da üçtebir ikiye

bölünür, yarısı olan altıdabir üçte birin sahibine, geri kalan da diğerine verilir.

Hasen demiştir ki: «Bu şekildeki taksim hoş olmayan bir tahriçdir. Zira üçtebir vasiyet edilenin payı,

varisler icazet verseler de vermeselerde aynı oluyor ki bu da altıda birdir. O zaman sahih olan,

münazaa yoluyla dörde taksim edilmesidir. Bu da şöyle olur: evvela üçte bir olan onikide dört

aralarında yarı yarıya taksim edilir, çünkü varislerin icâzetlerinin üçte birlik miktarda tesiri yoktur.

Bu durumda geriye onikide sekiz pay eder, üçte iki kalır. Bu üçte ikiyi kendisine malın tümü vasiyet

edilen iddia eder. Sekizden iki payı da üçte bire tamamlamak için kendisine üçtebir vasiyet edilen

iddia eder. O zaman sekizden altı pay kendisine malın tamamı vasiyet edilene teslim edilir. Geri

kalan iki payda da yarı yarıya münazaa ederler. Böylece üç pay sülüs sahibinin, geri kalan da

diğerinin olur. Hakâik ve diğer kitaplarda da böyle denilmiştir. Kuhistâni.

Ben derim ki: İmameyn'in görüşüne göre, icâzet verilmesi hali ile icâzet verilmemesi halinde üçte

bir sahibinln payının aynı olması gerekir.

«Zîra üçtebirden fazla olan vasiyete ilh...» Şârih bu sözü ile musannıfın «Eğer bir kişiye malının

hepsini vasiyet ederse» sözünün bir kayıt olmadığına ve burada maksadın. onlardan birine üçte

birden fazlasının vasiyet edilmesi olduğuna işaret etmiştir.

İşte bundan dolayı Mültekâ'da «Eğer birine sülüsü, diğerine üçte ikisini veya yarısını yada tümünü

vasiyet etse : İmam'a göre üçte bir. oralarında yarı yarıya taksim edilir. İmameyn'e göre ise

birincisinde üçe taksim edilir. İkincisinde ise beşte üçü malın yarısını vasiyet ettiği kişiye ikisi de

üçte birini vasiyet ettiği kişiye verilir. Üçüncüde de mal dörde taksim edilir, üçü malın tamamını

vasiyet ettiği kişiye biri de üçtebir sahibine verilir» sözüyle tabir edilmiştir.

Demek ki hüküm, İmam'a göre üçtebirde fazla vasiyetin bütün şekillerinde aynıdır ki bu da

aralarında yarı yarıya taksım edilmesidir.

Bu meselelerin bina edildiği asıl kaide musannıfın «musa leh sülüsten fazla olan vasiyet çarpmaz»

sözüdür.

«Bâtıl olur.» Burada batıl olmadan murad, vasiyetin aslından batıl olması değildir. Böyle olsa

vasiyetten hiçbirşey hak edilmez. Burada batıl olmadan murad sadece üçtebirden fazlasının batıl

olmasıdır. Bunun açıklaması şöyledir: Vasiyet eden iki şey kasdedilmiştir: Bunlardan biri

üçtebirden fazlasını varislere yüklemesi, ikincisi de vasiyet ehlinden bazılarını diğer bazılarına

tercih etmesidir. Bu ikinci husus birincinin zımnında sabit olur. Birinci husus. varislerin hak

olmasından ve onların da icâzet vermemelerinden dolayı batıl olunca, onun zımnindaki ikinci husus

da batıl olur. O zaman vasiyet eden sanki bunlardan her birine üçtebir vasiyet etmiş gibi olur. Bu

durumda da üçte bir aralarında yarı yarıya taksim edilir. Her ikisine de hakikaten üçtebir vasiyet

etmesi halindeki gibi olur. İnâye'den kahta.

«İmameyn ise dörde bölünerek taksim edileceğini söylemişlerdir.» Yani üçtebir olan mal aralarında

dörde bölünerek taksim edilir üçüncü malın tamamı vasiyet edilene, biri de üçtebiri vasiyet edilene

verilir.

«Çünkü bâtıl olan üçtebirden fazlasıdır» Yani batıl olan, vasiyet edenin kasdettiği iki şeyden biridir,

ki bu da varislere sülüsten fazlasını yüklemesidir. Çünkü bu, vârislerin hakkından dolayı bâtıl olur.

Vasiyet edenin, vasilerden birini diğerine tercih etmesi olan diğer meseleye ise mani yoktur. O

zaman malın tamamı vasiyet edilene üçtebir vasiyet edilenin üç misli verilir. Şöyle ki, mal dörde

taksim edilir, üçü malın tamamı vasiyet edilen kimseye. biri de diğerine verilir.

«O zaman malın hepsi iki bölü üçle çarpılır» Doğrusu bazı nüshalarda olduğu gibi bir bölü üçle

denilmesiydi. Yani her birinin payı malın üçte biri ile çarpılır. Şöyle ki: Kendisine malın hepsi

vasiyet edilen kişinin payı bir bölü üçle diğerinin payı olan hisse de yine bir bölü üçle çarpılır ve

dört hisse olur ki bu da malın üçte biridir, birinciye üçte birin dörtte üçü ikinciye de üçte birin dörtte

biri verilir. Bu bahis ileride izah edilecektir. Burada sahih olan İmam'ın görüşüdür. Allame Kasım »e

Dürrül-Mülteka'nın Muzmerât ve diğer kitaplardan sahih olduğunu naklettikleri de böyledir.

«Burada çarpmadan murad hesapçılar arasında ıstılah akın çarpmadır.» Burda da çarpılan



sayılardan birinin elde edilecek sayıya olan nispetinin, diğer çarpılan sayının bire olan nispeti gibi

olmasıdır. Buna göre musa lehu «üçtebirden fazlasını çarpamaz» sözünün manası şudur: Musaleh

üçtebirden fazla olan bir sayıyı diğer bir sayı ile çarpmaz. Mesela dörtte üçü üçte birle çarpamaz.

Bu bahsin tamamı Kuhistânî'dedir.

Ben derim ki: Hesap ıstılahında kesirleri çarpmak şu manâdadır: Dörtte biri, üçtebirle çarp denildiği

zaman, bunun manası; üçtebirinin dörtte birini al demektir ki bu da onikide birdir. O zaman buna

göre yukardaki «Musa lehu üçtebirden fazlasını çarpamaz» sözünün manası ona yapılan vasiyetin

hükmü ile üçtebirden fazlasını alamayacağıdır. Çünkü yukarda, üçtebirden fazlası batıl olunca.

musa lehlerden birinin diğerine tercihinin de batıl olduğu geçti. O zaman vasiyet payları İmameyn'in

kabul ettikleri gibi dört' olmaz.

Vasiyet üçtebirden geçerli olduğu için. ancak üçtebirden alabilir. Yani herbirine üçtebirini vasiyet

etmiş gibi kabul edilir ve terikenin üçtebiri oralarında yarı yarıya taksim edilir.

Sonra ben Gürerü'l-Efkâr'da, zikrettiğim çarpmanın manasının açıklanmasını gördüm. İleride

gelecek olan da bu açıklamaya uygundur.

«Buna göre Ebû Hanife'ye göre vasiyetin payları ikidir». O zaman herbirine yarısı düşer ki bu da bir

paydır.

«Her birinin yarınsı üçtebirle çarpılınca, altıdabir elde edilir». O zaman onlardan herbirine, malın

altıda biri verilir. Çünkü yukarda da takdim ettiğimiz gibi elde edilen budur.

«İmameyn'e göre ise vasiyetin payları dörttür». Bu, şuna binaendir: Musa lehe üçtebirden fazla

yapılan vasiyetin sahih olması sebebiyle, İmameyn'e göre ona hissesi verilir. O zaman bizim de

yukarda takrir ettiğimiz gibi vasiyet paylan dört olur; birine terikenin üçte birinin dörtte biri,

diğerine de dörtte üçü verilir. Sadruş'-Şerid ve İbnu Kemal demişlerdir ki: terikenin üçtebirinin

dörtte biri, malın üçte birinden alınır. Bu dörtte bir de üçte birin dörtte biri olur. O zaman kendisine

malın tamamı vasiyet edilen kimseye dörtte üçü verilir ki bu da terikenin üçtebirinin dörtte üçüdür.

O zaman üçtebirde dörtte üç denildiği zaman. üçtebirin dörtte üçü manasına gelir. İşte çarpmanın

manası budur, ki ulemadan birçoğu buna hayret etmişlerdir.

BİR UYARI:

Mesela kıymeti malının üçte biri kadar olan bir köleyi birisine ve kıymeti malının yarısı kadar olan

bir köleyi de başka birisine vasiyet etse... Bu ihtilaf caridir.

Bu bahsin tamamı Tatarhâniye'dedir.

Eğer birisine kıymeti malının altıda biri kadar olan kılıcını, başka birine de malının altıda birini

vasiyet etse ve mal» da kılıç hariç beşyüz dirhem olsa, o zaman ikinci vasiyet ettiği kişi malın altıda

birini alır. Birinci vasiyet ettiği kişi ise, kılıcın kıymetinin altıda beşini olur. Kılıcın,kıymetinin altıda

biri de ikisi arasında kalır. Çünkü kişi de kılıcın yalnız altıda birinde münazaa halindedir. Buna göre,

kılıncın altıda biri aralarında yarı yarıya taksim edilir. Bu taksim İmam'a göredir. Bu husustaki

sözün tamamı Mecma ve şerhlerindedir.

«Muhâbât» Hıbâ kökündendir. «Vermek» manasınadır. Muğrib. Kuhistâni muhâbatı vasiyette,

birşeyi benzerinin kıymetinden noksan satmak alışta da kıymetinden fazlası ile satınalmak diye

tefsir etmiştir.

Bunun şekli şöyledir: Bir kişinin iki kölesi olup birinin kıymeti otuz diğerininki ise altmış dirhem

otsa ve bu iki köleden başka malı olmadığı halde, birinci kölenin Zeyd'e on dirheme ikinci kölenin

de Amr'e hakkındaki vasiyet de kırk dirhem otur. O zaman üçtebiri üçe bölünerek ikisi arasında

taksim edilir. Yani birinci köle Zeyd'e yirmi dirheme satılır ve kıymetinden artan on dirhem de ona

vasiyet olur. İkinci köle Amr'e kırk dirheme satılır ve yirmi dirhem de ona vasiyet olur. Bu

üçtebirden fazla olsalar bile yledir. İbnu Kemâl.

«Siâyet» Bunun sureti de böyledir: Birinin kıymeti otuz, diğerinin altmış dirhem olan iki kölesini

azad etse ve bunlardan başka malı olmasa, o zaman birinci köleye malının üçte birini ikincisine de

üçte birini vasiyet etmiş olur. O halde vasiyet payları her iki köle orasında üçtür, birinciye bir pay

ikinciye de iki pay düşer. Üçtebir aralarında bu şekilde taksim edilir. O zaman, birinci kölenin üçte

biri âzâd edilmiş olur ki bu da ondur ve kıymetinin geri kalan kısmını ödemek için çalışır. İkincinin

de üçtebiri azad edilmiş olur ki bu da yirmi dirhemdir ve kıymetinden kalan kırk dirhemi de

çalışarak öder. Demek ki bunlardan herbiri fazla olsa bile vasiyetten hissesi kadar alır. İbnu Kemal.

«Derâhim-i mürsele» Bunun şekli de böyledir: Zeyd'e otuz dirhem başka birine de altmış dirhem

vasiyet etse ve malı doksan dirhem olsa. O zaman bunlardan herbiri vasiyetteki payı kadar alır,



birincisi malın üçtebirinden üçte birini, ikinciside üçte ikisini alır.

Ebû Hanife bu şekillerde diğerlerini birbirinden ayırmıştır. Zira şeriat iptal ettiği halde vasiyet malın

yarısı veya üçte ikisi gibi açık bir şekilde, terikenin üçte birinden fazlası ile takdir edilirse o fazlalık

lağv olur. Pay alma hususunda o vasiyete itibar edilmez.

Ama vasiyet ya kiradaki gibi takdir edilmezse yani zikredilen şekillerde olduğu gibi, malından birşey

vasiyet etse bunun hilafınadır. Çünkü zikredilen şekillerde ibarede vasiyet iptal edecek bir ifade

yoktur. Mesela: Elli dirhem vasiyet etse ve malının yüz dirhem olduğu anlaşılsa o zaman vasiyet