Vaaz Kategorileri
İman Konuları
İbadet Konuları
Sosyal Konular
Ramazan Vaazları
Dini Günler ve Geceler
DİB Örnek Vaazları
Kur'an'dan Öğütler
Genel Konular
islam ve Aile
Görev,Sorumluluk,Ahlak
Mevlid-i Nebi Vaazları
Ana Menü
Çocuklar İçin
Kur'an Öğreniyorm
Dinimi Öğreniyorum
Dini Bilgiler
Oyunlar
Ansiklopedi ve sözlük
Osmanlıca Sözlük
İslam Ansiklopedisi
Dini Sözlük
Dini Terimler
Küçük Lügat
Dini Kitaplar
P.Hayatı Salih Suruç
Kur'an ve Bilim
Günümüzde İslam
Kıssadan Hisse
Ehli Sünnet Yolu
İslam Tasavvufu
En Güzel Örnek
Gıybet Hastalığı
Adım Adım Kurtuluş
Mesneviden Öyküler
Reddül Muhtar,İbn-i Abidin

YASAKLAR VE MUBAHLAR KİTABI 1

GİYİM KUŞAM FASLI 1

BAKMA VE DOKUNMA FASLI 1

İSTİBRÂ VE DİĞER KONULARA DAİR BAB. 1

ALIŞ-VERİŞ FASLI 1

 

 

 

YASAKLAR VE MUBAHLAR KİTABI

METİN

Münasebeti zahirdir. Hazr, lügatta men ve hapsetmek manasına-dır. Şeriatta ise, şer'an kullanılması

men edilen şeydir. Mahzur, muba-hın zıddıdır. «Mubah ise, mükelleflere sevap veya günah kazanma

söz-konusu olmaksızın yapılması ve terkedilmesi caiz olan şeydir. Mükellef mubahtan az da olsa bir

hesap verir. İhtiyar.

İmam Muhammed'e göre, her mekruh, yani tahrimen mekruh olan . herşey, haramdır, yani ateşle

ceza görme bakımından haram gibidir. Ama tenzihen mekruh olan şey, fukahanın ittifakı ile helâle

daha yakın-dır. İmameyne göre ise, tahrimen mekruh olan şey, harama daha ya-kındır. Sahih ve

muhtar olan da imameynin görüşüdür. Bid'at ve şüphe de tahrimen mekruhun mislidir.

Tahrmien mekruh olan birşeyin harama nisbet edilmesi, vacibin farza nisbet edilmesi gibidir. O

zaman vacib ne ile sabit olursa, tahrimen mekruh da onunla sabit olur. Yani sübutu zanni olan bir

delille sabit olur. Vacibi terketmek yüzünden insan nasıl günahkâr olursa, tahrimen mek-ruh'olan

şeyi yapan da günahkâr olur. Sünnet-i müekkede de vacib gi-bidir.

Zeylaî'de, atların hürmeti bahsinde şöyle denilmektedir: «Harama yakın olan bir şey, mahzurla bağlı

olan şeydir, ateşle cezalandırmayı ge-rektiren şey değildir. Belki sünneti müekkedenin terki gibi

itabı gerekti-rir. Çünkü sünneti müekkedeyi terketmekte ateşle eziyet etmek yoktur. Şu kadarı var

ki, sünneti müekkedeyi terketmek, Nebiyi muhtarın şefaatından mahrum kalmayı icabettirir. Zira

Rasulullah (s.a.v.), «Benim sün-netimi terkeden, şefaatıma nail olamaz.» buyurmuştur. Öyleyse

sünneti müekkedeyi terketmek haram değil, harama yakındır.»

Gıda için yemek yemek susuzluğu gidermek için su içmek, velev ki haram, ölmüş bir hayvanın eti

veya bir diğerinin malı olsun ona zamin de olsa, farzdır. Onu yemekle, hadisin hükmüne göre sevap

da kazanır. Şu kadarı var ki, insan nefsinden ölüm tehlikesini atlatacak kadar yemek farzdır. Ve

ondan dolayı sevap da kazanır. Nefsini helakten kurtaracak kadar yemek ise, ayakta namaz kılacak

ve oruç tutacak kadar vücudu sağlam tutacak kadar yemektir.

Bu ifadeden vücudu farzı kılamayacak kadar zayıflatacak miktarda yemeği azaltmanın caiz olduğu

anlaşılır fakat o kadar az yemek caiz değildir. Nitekim Mülteka ve diğer muteber kitaplarda da

yledir.

Ben derim ki: Mübteğa'da şöyle denilmektedir: «İnsanı helakten kurtaracak ve ayakta namaz kılma

gücünü kazandıracak kadar yemek yeme farzdır.» Uyanık ol.

Kuvvetini artırmak için doyuncaya kadar yemek de mubahtır. Doy-manın üstünde fazla yemek ise

haramdır. Hâniye'de bu fazla yemek ha-ram yerine kerahetle ifade edilmiştir. Midesini galib zannına

göre bo-zacak kadar çok yemek haramdır. İçmek de yledir. Kuhistani.

Ancak orucunu sabahleyin kuvvetlendirme kastı ile fazla yemesi ve-ya kendisiyle oturmuş olan

misafiri utanmasın diye veya bunlara benzer sebeblerle çok yemesi haram değildir.

İbadet yapmaktan zayıf düşünceye kadar yemeği azaltmak caiz de-ğildir. Ama çeşitli meyve türlerini

yemesinde bir beis yoktur. Ama bunu terketmek daha efdaldir. Birkaç türlü yemek yapmak israftır.

İhtiyaçtan fazla yemeği sofraya koymak da israftır. Sünnet üzere yemek yemenin adabı şudur:

Evvelinde besmele çekmek, sonunda hamdetmek. Yemek-ten evvel ve sonra elleri yıkamak. El

yıkamada, yemekten evvel genç-lere, yemekten sonra ise yaşlılara öncelik verilmelidir. Mülteka.

İZAH

Haniye ve Tuhfe'de de başlık aynen böyle konulmuştur. Camiü's-Sağîr ve Hidâye'de ise, bu kitaba

«kerahet ve mubahlar kitabı» denilmiş-tir. Mebsut ve Zâhire'de ise, bu başlık yerine «İstihsân

kitabı» denilmiştir.- Çünkü bu kitabın meseleleri muhtelif cinslerdendir. Onun için bu isim (istihsan)

verilmiştir. Zira genel olarak meselelerinde kerahet, hazr, ibaha ve istihsan bulunmaktadır.

Nihâye'de olduğu gibi. Bazı alimler debu kitaba Zühd ve vera kitabı demişlerdir. Çünkü bu kitapta

şeriatın mutlak bıraktığı birçok meseleler vardır. Zühd ile vera ise, o mutlak bırakılan meseleleri

terketmektir.

Talibetü't-Talebe'den naklen Ebussuud'da şöyle denilmektedir: «İstihsan, güzel meselelerin

çıkarılmasıdır. Bu hususta söylenilenin en uy-gunu da budur. Ama fıkhı meselelerin cevabında

zikredilen kıyas ve istihsan ise, onların beyanları fıkıh usulündedir.»

«Münasebeti zahirdir ilh...» Hidâye şerhlerinde de olduğu gibi bu münasebet şudur: Udhiye ve bu

kitapta bulunan bütün meseleler bir asıl ve fer'den hali değillerdir ki, onda kerahet de varid olur.



Musannifin Hazr ve ibaha kitabı demesi üzerine de, onda hazr ve ibahat vaki olur denilir. Ne zaman

ki udhiye ile udhiyeden evvel ki kitabın münasebeti zikredildi, o zaman bilindi ki udhiye yerinde vaki

olmuştur. O zaman ar-tık bu münasebetin şu kitabın udhiyenin peşine zikredilmesinin vechini ifade

etmiyor diye itiraz edilmesin. Bu kitabın bütün kitaplarla münasebe-ti vardır denilerek de itiraz

edilmesin.

«Hazr lügatta men ve hapsetmek manasınadır ilh...» Kur'ân'da, «Rabbinin ihsanı mahzur değildir.»

(İsrâ : 20) buyurulmuştur. Yani Rab-binin rızkı ne sevap kazanandan, ne de günah kazanandan

hapsedil-miş değildir. Cevhere.

İbâha ise ıtlak etmek, serbest bırakmak anlamınadır.. Zeylaî.

«Mahzur, mubahın zıddıdır ilh...» el-Mahzur kelimesi başındaki «el» and içindir. Yani bizim fikir ve

tarif ettiğimiz şer'î mahzur, mubahın zıd-dıdır. İşte bu mubah için başka bir zıddın bulunmasına

münafi değildir. Ki bu da vaçibtir. Çünkü musannifin burada muradı, onun karşılığında elan mubahı

tarif etmek değildir. Çünkü onun tarifi, bilindiği gibi yu-karıda geçti. İşte bu izahla musannifin

burada hazrı tarif etmesi eammi ile tarif etmek demek değildir. Çünkü hazır haram ve mekruha nasıl

de-nilirse, vacibe de denilir. O zaman, kafi delille men edildiği sabit olan şey diye tarif etsek, hazrı

yine has tarifiyle tarif etmiş olmayız. Belki hazrın has tarifi şudur: Şer'an kullanılması men edilen

şey. Çünkü böy-le olursa, bu tarif zannî delil ile kaçınılması sabit olan şeyi de içine alır.

«Yapılması ve terkedilmesi caiz olan şeydir ilh...» Minâh'ta da böyle tarif edilmiştir. Cevhere'de olan

ifade de şöyledir: «Mükellefin yapmakla yapmamak arasında muhayyer olduğu şeydir.»

«Mubahtan az da olsa bir hesap verir ilh...» Bu da bir azabtır de-nilmesin. Çünkü şöyle bir şey varid

olmuştur ki, kim hesabta münakaşa ederse azab görür. Çünkü münakaşa, hesapta ziyade

araştırmaya vesile olur. Kamus'ta olduğu gibi.

«Her mekruh ilh...» Kerahet razı olmamaktır. Mutezileye göre kera-het irade edilmeyendir. O zaman

Mutarrızî'nin kerahet kelimesini Muğrib'te irade edilmeyen olarak tarif etmesi, mutezileye

meyletmektir. Ni-tekim Ebussuud da böyle ifade etmiştir. ,

«Yani tahrimen mekruh olan ilh...» Kerahet, mutlak zikredildiği za-man ondan ancak tahrimi kerahet

kasdedilir. Şeriatta olduğu gibi. Hazr ve ibahat babında olan kerahet tahrimi kerahattir. Bîri.

«Haramdır ilh...» Musannif bu kavliyle irade ediyor ki, o haramdır. Hidâye'de şöyle denilmektedir.

«Ancak, kesin bir nas bulunmayınca, ona haram lafzı ıtlak olunmaz.» Bir has bulununca, o zaman

haram veya he-lâldir diye kesin olarak söylenir. Eğer helâlliği hakkında bir nas bulun-mayan şey

hakkında «beis yoktur» denilir, hahamlığı hakkında bir nas bulunmayana da «mekruhtur» denilir.

İtkanî.

«Haram gibidir ilh...» Kuhistanî deyle demiştir. Bu şunu iktiza eder ki, o şey hakikaten İmam

Muhammed'e göre de haram değildir. Ateşle azab göreceği için o cihetle harama benzemektedir.

Herne ka-dar onun azabı kat'ı" haram olan birşeyin azabından az da olsa. Bu da İmam Muhammed

ile İmameyn arasındaki zikredilen ihtilafın mukteza-sının aksinedir. Bir de, imameynin kavlinin daha

sahih olmasının aksi-nedir. Evet öyledir ama, o, İbnü'l-Hümam'm Tahriku'l-Usul isimli eserin-de

tahkik ettiğine muvafıktır. Tahkik ettiği şöyledir ki; «Muhammed'in «haramdır» sözünde bir çeşit

mecaz vardır. Çünkü ikabı istihkak etmek-te haram ile tahrimen mekruh olan ortaktırlar. İmameynin

kavli ise, ha-kikat üzerinedir. Çünkü kati olarak bilinmektedir ki İmam Muhammed vacib mekruh

olanı inkâr edenin küfrüne hükmetmez. Nasıl ki, farz ve ha-ramı inkâr edeni tekfir etmişse. O zaman

İmam Muhammed ile mana iti-bariyle imameynin arasında zannedildiği gibi bir ihtilaf yoktur.»

Bunun Tahrikü'l-Usul'ün sarihi İbni Emir-i Hac Muhammed'in Meb-sutta zikrettiği ile teyid

etmektedir. Zikredilen kelâm şudur: «Ebû Yusuf, Ebu Hânife'ye, «Sen birşeye mekruhtur dediğin

zaman senin reyin ne-dir?» diye sorunca, Ebu Hânife, «Haramdır» demiştir.»

Yine Mebsut'ta, Muhammed'in, «Ebu Hânife de mekruhu inkâr eden kimseyi tekfir etmemiştir.» kavli

gelecektir. Bunun üzerine aralarındaki ihtilaf sırf bu mekruha haram demenin sahih olup olmadığı

üzerinedir. Bu husustaki kelâmın tamamı yakında gelecektir.

«Helâla daha yakındır ilh...» Yani onun faili asla ikab görmez. Şu kadarı var ki, onu terkeden kimse

de az bir sevap kazanabilir. Telvîh.

Bunun zahiri şudur ki. helâl değildir. Helâl olmamaktan haram olması veya tahrimen mekruh olması

da lazım gelmez. Çünkü Minah'ta da ol-duğu gibi. tenzihen mekruh olan bir şeyin mercii, onun

terkinin evlâ olmasıdır. Kuhistanî Minah'ta Cevahir'den naklen olduğu gibi, iki kera-het arasındaki

fasıl şöyledir: Eğer birşeyde asıl haram ise, umumi ibtiladan dolayı o haramlık ondan düşmüşse,



onu yemek veya içmek tenzi-hen mekruhtur. Kedinin artığı gibi. Yok eğer haramlık düşmemişse, o

za-man haramdır. Eşek eti gibi. Eğer onda asıl ibaha ise, sonra onu ibaha-dan çıkaracak birşey arız

olmuşsa bakılır: Eğer galib zanna göre haram edecek şey bulunursa, tahrimen mekruhtur. Necaset

yiyen bir sığırın artığı gibi. Yok eğer haram edecek birşey bulunmuyorsa, o zaman o tenzihen

mekruhtur. Yırtıcı kuşların artığı gibi.

«Bid'at ve şüphe de bunun mislidir ilh...» Kuhistanî'nin kelâmı şunu ifade etmektedir: Bid'at

kelimesi İmam Muhammed'e göre mekruhun eşanlamlısıdır. Şüphe de imameyne göre mekruhun

eşanlamlısıdır.

«Harama nisbet edilmesi ilh...» Yani sabit olma itibariyle. Musanni-fin, vacibin sabit olduğu şeyle

sabit olur sözü bu nisbeti beyan etmek-tedir. Şu kadarı var ki, musannifin bunu zanni sübut üzerine

ihtisar et-mesinde ki ibaresinde kusur vardır. Bunun beyanı şöyledir: Semi deliller dörttür. Birincisi,

hem sübutu, hem delâleti kafi olan Kur'an'ın müfesser ve muhkem nasları ve mefhumu kati olan

mütevatir sünnetin nasları gi-bi. İkincisi, sübutu kafi, delâleti zannî olan, tevil olunan ayetler gibi.

Üçüncüsü ise, bunun aksi, yani sübutu zannî, delâleti kafi, bu da mef-humları kafi olan ahadi

haberler gibi. Dördüncüsü, hem sübutu, hem de delâleti zannî olandır. Bu da mefhumu zannî olan

ahadî haberler gibidir.

Birincisi ile farz ve haram sabit olur. İkinci ve üçüncü ile, vacib ile tahrimi kerahet, dördüncüsü ile

de sünnet ve müstahab olan sabit olur.

«Zeylaî'de ilh...» Sarihin bu kavli, musannifin, «mekruh olan şeyi yapan günahkâr olur» kavlinin

anlamını açıklamak içindir. Zeylaî'de olan, Telvih'te olan ifadeye muvafıktır. Zira Telvih sahibi şöyle

demiştir: «Ha-rama yakın olmanın manâsı şudur: Yani ona ateşle azab etmenin dışın-da bir mahzur

taalluk eder. Sünneti müekkedeyi terketmek de hürmete (harama) yakındır. Bunun terkeden de

Peygamberin şefaatından mahrum kalır.»

Telvih'in ibaresi şunu iktiza eder: Müekked sünneti terketmek, tah-rimen mekruhtur. Çünkü o

harama yakındır. Burada müekked sünetten murad, cemaatla namaz kılmak, ezan ve kamet gibi

Hûda sünnetleridir. Çünkü bunları terketmek, sapıklıktır ve kınanır. Tahrir'de olduğu gibi. Bu-rada

terkten maksat, özürsüz olarak terketmek ve terkte ısrar etmektir. İşte bundan ötürü de cemaatı terk

üzerine icma edenler ile savaşılır. Çünkü cemaatta namaz kılmak veya sünen-i Hûda dinin

alametlerindendir. Onun terkinde ısrar etmek, dini hafife almaktır. O zaman onun terki üzerine

onlarla savaşılın. Bunu Mebsut zikretmiştir. İşte bundan dolayı denilir ki, onların cemaatı terki

üzerine savaşmak onun vacib olduğuna delâlet etmez. Bu bahsin tornamı Tahrir şerhindedir.

Sonra burada zikredilen «Ateşle azab görmez ama bir mahzuru is-tihkak eder» kavli, anifen sarihin

takdim ettiğine muhaliftir. İbnü'l-Hümam da Tahir'de, tahrimen mekruh olanı işleyen kimsenin

ateşle ikabı istihkak edeceğini kesinlikleylemiştir. Ancak şu kadarı var ki, sarihin yukarıda

takdim ettiği, Muhammed'in kavline has olduğu söylenebilir. Çünkü mekruh İmam Muhammed'e

göre haramdandır. Burada olan ise, imameynin «harama daha yakındır» kavli üzerine hamledilir. O

zaman bu ifade eder 'ki. İmam Muhammed'le imameyn arasındaki ihtilaf lafzi değildir. Bu da bizim

Tahrir'den naklen takdim ettiğimizin aksinedir. Bun-dan dolayı Ebussuud, Makdisî'den şunu

nakletmiştir: «Hilafın aslı şudur: Muhammed, mekruhu haram saymıştır. Çünkü onun helâlliğine

kesin bir nas yoktur. İmameyn ise onu helâl kılmışlardır. Çünkü eşyada asıl olan helâl olmaktır.

Hem de hürmetine dair kesin birşey de yoktur.»

Kerahet helâlliğe münafi değildir. Nihâye'nin hulu bahsinden Kuhistânî şöyle birşey nakletmektedir:

«Her mubah helâldir. Ama bunun aksi değildir. Meselâ, Cuma günü ezan zamanı alış-veriş helâldir

ama mubah değildir. Çünkü mekruhtur.»

Telvih'te şöyle denilmektedir: «Terki evlâ olan herhangi bir fiil, ke-sin bir delil ile men edilmekle

haram olur. Ama terki evlâ olan bir şey zannî delil ile men edilirse, tahrimen mekruh olur. Ama hiç

men bulunmazsa, o zaman tenzihen mekruh olur. İşte bu taksim, Muhammed'in gö-rüşüne göredir.

İmameynin görüşüne göre, terki evlâ olan bir fiil, men ile birlikte haram olur. Men olmadan ise,

tenzihen mekruhtur. Eğer helale daha yakın ise. Eğer harama daha yakın ise, o zaman tahrimen

mekruhtur.»

Bu ifade etmektedir ki, terki evlâ olan şeyin yapılmasını men etmek İmam Muhammed'e göredir.

İmameyne göre değil. İşte bununla İmamey-nin görüşü üzerine, mekruhun müekked sünnet ile

şefaattan mahrum ol-makta eşittirler. Allah daha iyisini bilir ama buradaki şefaattan murad,

derecelerin yükselmesidir veya ateşe girmemektir. Yoksa ateşten yıkmak veya muvakkat bir şekilde

mahrum olmak değil. Veya istihkak et-tiği birşeyden şefaatla kurtulmaktır. O zaman şefaatin



vukuuna münafi değildir. İşte bununla suç kebireyi işleyenen üzerine değildir diye itiraz

edilemeyeceği anlaşılmış olur. Hazreti Peygamber «Benim şefaatim üm-metimden kebairi işleyenler

içindir.» Nitekim Hasan Celebi Telvîh Haşiyesi'nde bunu zikretmiştir. Bunun tamamı bizim Menâr

üzerindeki haşiyelerimizdendir.

«Gıda için yemek ilh...» Setri avret, soğuk ve sıcaktan koruyacak kadar elbise giymek de farzdır.

Şurunbulâliye.

«Velev ki haram ilh...» Adam susuzluk yüzünden ölmekten korksa, onun yanında da şarap olsa,

eğer şarabın susuzluğunu gidereceğini bil-se, susuzluğunu giderecek kadar içebilir. Bezzâziye.

yle susuz kalan bir kimsenin yanında idrar ve şarap olsa, o za-man şarap idrara takdim edilir

Tatarhâniye. Bu husustaki kelâmın ta-mamı ileride gelecektir.

«Ona zamin de olsa ilh...» Zira mecbur kalındığında birşeyin mu-bah oluşu, o şeyin saminiyetine

aykırı olmaz.

Bezzâziye'de şöyle denilir: «Adam açlıktan öleceğinden korksa, ar-kadaşının yanında da bir yiyecek

olsa, bu ölümden kurtulacak kadar kıymetiyle arkadaşından alır. Susuzluğunu giderecek kadar

fazlasıyla değil, kıymetiyle su da alabilir. Eğer arkadaşı imtina ederek vermese, silahsız olarak

onunla çarpışır. Eğer arkadaşının da açlık veya susuzluktan öle-ceğinden korkarsa, o zaman bir

kısmını ona bırakır. Bir adam diğerine, elimi kes ye, dese, helâl olmaz. Çünkü insan eti mecbur

kalındığında da mubah olmaz. Çünkü insan şereflidir.»

«Ondan dolayı sevap da kazanır ilh...» İhtiyâr'dan naklen Şurunbulâliye'de şöyle denilmiştir:

«Rasulullah (s.a.v.), «Şüphesiz Allahu Teâlâ insanların her yaptığı şeyin karşılığında ecir verir.

Hatta kulun ağzına gö-türeceği lokmanın dahi sevabını verir.» buyurmuştur. Eğer ölene kadar yeme

ve içmeyi terkederek ölse, asi olmuş olur. Çünkü yemeği terketmekte nefsi tehlikeye atmak vardır.

Hem de muhkem ayette nefsi tehli-keye atmak nehyedilmiştir.»

Ama bunun aksine, hasta bir adam tedaviden kaçınmış olduğu için ölse, günahkâr olmaz. Çünkü

onun tedavi ile şifa bulacağı yakın değil-dir. Nitekim Mülteka şerhinde de böyledir.

«Bu ifade ediyor ki ilh...» Yani, «bundan dolayı sevab da kazanır» sözü ifade ediyor. Çünkü bunun

zahiri, o kadar yemek mendubtur. Mendub oluşu da Mülteka'nın metninde tasrih edilmiştir. O

zaman yemeği terketmenin caiz olduğunu ifade eder.

«Nitekim Mülteka ilh...» Mülteka'da olanı musannif yakında zikredecektir. Zira Mülteka sahibi

ibadetlerin edasından zayıflatacak kadar ye-meği azaltarak riyazet yapmak caiz değildir demiştir.

«Ben derim ki ilh...» Bu kavil, sarihin «caiz değildir» sözünü teyid etmektedir.

«Uyanık ol ilh...» Sarihin bu sözü, musannifi muaheze etmeye işaret ettiği gibi, Mülteka'da

zikredileni de muaheze etmektedir.

«Mubahtır ilh...» Yani ne sevap, ne de günah vardır. Ancak, eğer yediği helâlden olursa, bunun az

bir hesabını verir. Zira hadiste Rasulullah, «İnsan herşeyden görür, ancak üç şeyden hesap

görmez. Avre-tini örtecek bir parça bez, açlığını giderecek kadar bir parça ekmek, onu yazın

sıcaktan, kışın soğuktan koruyacak bir ev.» buyurmuştur. Yine şöyle hadis de gelmiştir:

«İnsanoğlunun sulbünü kuvvetlendirecek lokmalar-dan da hesap sorulacaktır. Ancak nefsini

kurtaracak kadar yemesinden sorulmayacaktır.» Dürrü Münteka.

«Doyuncaya kadar ilh...» Doymak, yani vücudunu gıdalandırmak ve bedenini kuvvetlendirecek

kadar. Kuhistanî.

«Haramdır ilh...» Çünkü malı zayetmek ve nefsi hasta etmektir. Şöy-le bir hadis de gelmiştir:

«İnsanoğlunun doldurduğu kapların en şerri doldurduğu midesidir.» Eğer karnı doldurmak lazım

ise, üçte birini ye-meğe, üçte birini suya ve üçte birini de nefes almaya. Azab bakımından en uzun

azab görecekler, en çok karnını doyuranlardır. Dürrü Münteka.

BİR TETİMME : Tebyînü'l-Mehârim'de, şöyle denilmektedir: «Âlim terden bazısı tarafından diğer iki

mertebe de eklenmiştir. Bunlardan bi-risi mendub olan yemektir. Mendub olan yemek ise, insanı

nafile namaz-lara, ilim öğrenmeye ve ilim öğretmeye yardımcı olan yemektir. Diğeri de mekruh olan

yemektir. Bu da, doyduktan sonra ondan bir zarar görme­yecek kadar fazla yemektir. Abidin rütbesi

mendub olan yemekte mu-bah olan yemek arasında muhayyer kalmaktır. Ve, yediği zaman yediği

ile ibadete kuvvetlenmeyi murad ederse, o zaman itaat etmiş olur. O yemesiyle de lezzet ve nimet

almayı murad etmemelidir. Zira Cenab-ı Allah kâfirleri faydalanmak ve nimetlenmek için

yediklerinden onları zemmetmişitr. Şöyle ki Cenab-ı Allah, «Kâfirler ise zevklenirler, hayvanların



yediği gibi yerler, yerleri ateştir.» (Muhammed : 12) buyurmuştur. Rasulullah da, «Müslüman bir

barsakla, fakat kâfir yedi barsakla yer.» buyurmaktadır. Bu hadisi Şeyheyn ve diğer kitaplar rivayet

etmişlerdir. Bu-rada yedi rakamı mübalağa içindir. Bazı alimler tarafından da, Resulullah bunun

mümin için bir darb-ı mesel olarak zikretmiştir, yani mümin dün-yadan züht eder, kâfir ise dünyaya

haristir. Öyleyse mümin yemeği ha-yatını devam ettirmek ve ibadetlerini yapabilmek için yer. Kâfir

de hırs, şehvet ve lezzeti taleb için yer. O zaman az da olsa mümin doyar, fakat kâfiri çok da olsa

doyurmaz.»

«Hâniye'de kerahetle ifade edilmiştir ilh...» Umulur ki, evceh olan birinci görüş, yani haram

ifadesidir. Çünkü israftır. Ki Allahu Teâlâ da «İsraf etmeyin» buyurmuştur. Allahu Teâeâ'nın bu

kavlinin sübutu da, delâleti de kafidir. Düşünülsün.

«Çok yemek ilh...» Bunu Kuhistanî, Kermanî'nin eşribe bahsine isnad etmiştir. T. de diyor ki, «Sarih

bununla ifade ediyor ki, burada doy-maktan murad, şer'i doymaktan fazla olan değildir. Çünkü şer'i

doymak, midenin üçte birini doldurmaktır. Buradaki doymaktan murad, mideyi ifsad kadar

yemektir.»

«Ancak orucunu sabahleyin kuvvetlendirme kastı ile ilh...» Zahir şudur ki, buradaki istisna, sarihin

de tevilde zikrettiğine binâen müntakidir. Zira eğer midesinin ifsad edilmesi zannına galib olursa,

artık mi-desini bozacak kadar ramazan için yemesi nasıl caiz olur? Bununla be-raber

hastalanmaktan korkmuş olsa bile onun iftar etmesi mubahtır. An-cak şöyle denilebilir: İfsattan

murad. çok zarar vermeyi ziyadeleştirmeyen bir ifsattır. Zikredilen, bazı müteahhirin alimlerinin

istisnasıdır. Ni-tekim Tatarhâniye de böyle ifade etmiştir.

«Misafiri utanmasın diye ilh...» Yani ihtiyacı kadar yedikten sonra gelen misafirin utanmaması için

yemesi de haram değildir. Kuhistanî.

«Ve bunlara benzer ilh...» Mesela adam, ihtiyacından fazla olarak istifra etmek için yerse, Hasan

diyor ki, bunda bir beis yoktur. Hasan di-yor ki, «Ben Enes bin Malik'i gördüm ki, çok çeşitli

yemeklerden ve çok yerdi. Sonra da onu istifra ederdi. Bu istifra etmesi de ona menfaat ve­rirdi.»

Haniye.

«İbadet yapmaktan ilh...» Yani farz olan ibadeti ayakta kılmaktan zayıflayacak kadar yemeği

azaltmak caiz değildir. Ama eğer onu zayıf-latmayacak bir vecihle yemeği azaltırsa o zaman o

mubahtır. Dürrü Münteka.

«Terketmek daha efdaldir ilh...» Ki derecesi noksanlaşmaya ve bir de «İnkâr edenler ateşe

sunuldukları gün, (kendilerine denir ki): «Dünya hayatında bütün güzel şeylerinizi zayettiniz.

bunlarla sefa sürdünüz, tü-kettiniz.» (Ahkâf: 20} âyetinin hükmüne girmeyeler. Hasenatı çoğaltmak

için yemeğin fazlasını tasadduk etmek efdaldir. Dürrü Münteka.

«Birkaç türlü yemek yapmak israftır ilh...» Ancak, ibadetin kuvveti için veya peşpeşe ziyafet vermesi

halinde israf değildir. Kuhistânî.

«Sünnet üzere ilh...» Eğer besmeleyi yemeğe başlarken unutursa, aklına geldiğinde yemeğin başı

ve sonuna bismillah desin. İhtiyar.

Bismillah denildiği zaman sesini yükselt ki seninle beraber bulunan-lara da telkinatta bulunmuş

olasın. Ama sonunda hamd getirirken onu yüksek sesle getirme. Ancak, arkadaşları yemeklerini

bitirmişlerse, o za-man yüksek sesle elhamdülillah denilebilir. Tatarhâniye.

Besmele, ancak yemek helâl olursa çekilir. Ama sonundaki hamd. ister helâl olsun, ister hararn,

yapılır. Kınye, T.

«Yemekten evvel ve sonra elleri yıkamak ilh...» Yemekten evvel el-leri yıkamak fakirliği yok eder.

Mendille eli silinmez. Yemekten sonra yıkamak da kınanmayı nefyeder. Ama yemekten sonra

yıkanmada ye-meğin eserinin elden gitmesi için eller kurulanır. El yıkamanın yemenin bereketi

olduğu söylenmiştir. Un yemekle de el yıkamada bir beis yok-tur. Yemek için ağızı yıkamak da elleri

yıkamak gibi sünnet midir? El-Cevap: Sünnet değildir. Şu kadarı var ki cünüp adamın ağzını

yıkamadan yemek yemesi mekruhtur. Ama hayızlı kadın bunun aksinedir, Dürrü Münteka. Bunun

misli Tatarhâniye'de de mevcuttur.

«Yemekten evvel gençlere ilh...» Çünkü onlar ihtiyarlardan çok yer­ler, ihtiyarlar ise daha az yerler.

Dürrü Münteka.

«Yemekten sonra ise yaşlılara ilh...» Zira Rasulullah, «Bizim yaşlı-larımıza saygı göstermeyen

bizden değildir.» buyurmuştur. İşte bu da saygıdır. T.



BİR TETİMME -. Tuzluk veya tabağı ekmek üzerine koymak mekruh-tur. Eli veya bıçağı ekmekle

silmek de mekruhtur. Ekmeği sofraya bağlamak da mekruhtur. Muhtar kavle göre, bir yere

yaslanarak veya baş açık olarak yemek yemekte de beis yoktur. Ekmeğin ortasını yemek ve

kena-rını bırakmak veya kabaran yerlerini yemek diğer yerlerini bırakmak is-raftır. Ancak geri

kalanını yiyen olursa o zaman beis yoktur. Nasıl Ek-meğin içinden birisini tercih etse, mekruh

değildir. Ekmek hazır olunca katığı beklememek, ekmeğe hürmet etmektir. Elinden yere düşen

lokma-yı yerde bırakmak da israftır.

Layık olan onunla yemeğe başlamaktır. Yemeğin ortasından yeme-mek, kenarından yemek

sünnettir. Ayyerden yemek de sünnettir. Çün-kü hepsi bir yemektir. Ama bunun aksine bir

tabakta birkaç çeşit meyve olsa, o zaman o meyvelerden dilediğini, dilediği yerden yer. Çünkü o

birkaç türlüdür. Buraya kadar saydıklarımızın hepsi ile asar varid olmuş-tur. Sofraya otururken, sol

bacağı yatırmak, sağı dikmek de sünnettir. Yemeği sıcak yememek ye koklamamak da

sünnettendir. İkinci imamdan yemeği üflemede kerahet olmadığı, ancak, sesli bir şekilde üflemenin

mekruh olduğu rivayet edilmiştir. Yemek zamanında susmak mekruhtur. Çünkü yahudilere

benzemektir. Yemekte maruf ile konuşulur. Peygamber aleyhisselatü vesselam, «Kim bir çanaktan

yemek yer ve sonra o çanağı İyice temizlerse, çanak ona, «Allah seni ateşten azad etsin, çünkü sen

beni şeytandan azad ettin» der.» buyurmuştur. Ahmed'in rivayetinde «ça-nak ona istiğfar eder»

denilmiştir. Yemeğe tuzla başlamak ve tuzla bitir-mek de sünnettendir. Hatta onda yetmiş derde şifa

vardır. Yemekten sonra eli silmeden önce ve kâseyi yalamak da sünnettendir. Bu bahsin tama

Dürrü Münteka, Bezzâziye ve diğer kitaplardadır.

METİN

Ehli kısrak eşeğin eti mekruhtur. Malik buna muhalefet etmiştir. O eşeğin sütü ve insan pisliği yiyen

bir hayvanın sütü de mekruhtur. Kıs-rağın sütü ve devenin sidiği de mekruhtur. İmam Yusuf, tedavi

için kıs-rak sütü ve deve sidiğini içmeye icazet vermiştir. İnsan pisliği yiyen hay-van ile kısrağın

etini yemek mekruhtur. Ancak pislik yiyen hayvan, etin­den o pis koku gidinceye kadar hapsedilir,

koku gittikten sonra yenilir. Bu temizlenme müddeti şöyle takdir edilmiştir: Ezher kavle göre, tavuk

üç gün, koyun-keçi dört gün, deve ve sığır on gün hapsedilir. Eğer bir hayvan, hem necaset, hem

de temiz yiyecekler yese ve eti de kokmasa, o zaman onun eti helâldir. Domuz sütü ile beslenen bir

buzağının etinin helâl olması gibi. Çünkü onun eti bozulmaz. Onun gıdalandığı şey de müstehlik

olmuştur.

Eti yenilen bir hayvan şarap içse, aynı saatte kesilse, onun etini ye-mek helâldir ama mekruhtur.

Zeylai, Vehbaniye Şerhi'nin av bahsi.

Hem erkek, hem de kadın için altın ve gümüş kaptan yemek ye-mek, su içmek ve yağ sürünmek ve

kokulanmak mekruhtur. Zira hadis mutlaktır. Gümüş ve altın kaşıkla yemek veya altın ve gümüş

mille sürme çekmek ve kullanmakta buna benzer sürme konulacak altın veya gömüş kabın, altın ve

gümüş çerçeveli ayna, altın ve gümüşten yapılan alem ve hokkayı kullanmak da mekruhtur. Yani

halkın örfüne göre kullanılmak üzere yapıldığı işte kullanılması mekruhtur. Yoksa, mekruh değildir.

Hat-ta bir adam yemeği altın bir kaptan başka bir yere aktararak orada ye-se veya suyu veya yağı

altın kaptan evvela başına değil, eline dökmesi, eliyle başına sürmesi halinde bir beis yoktur.

Mücteba ve diğerleri. Bu da Dürer'de tahrir edilenin ta kendisidir. Hıfzedilsin.

Kuhistanî ve diğer birisi şunu istisna etmiştir: Savaşta altın ve gü-müşten yapılmış miğfer, zırh,

kolçak kullanılması mekruh değildir. Şim-diye kadar sayılan kerahetler bedene ait olanlardır. Ama

bedenin gayrısında sırf süs için altın ve gümüşten kap, veya bir sedir yapmış olsa, üzerine de ipek

sermiş olsa, onda beis yoktur. Belki selef bunu yapmış-tır. Hülâsa. Hatta Ebû Hânife, yüzü ipek olan

yastığa yaslanmayı, üze-rinde yatmayı mubah kabul etmiştir. Nitekim ileride gelecektir.

Bakır ve tunçtan yapılmış kaplarda yemek yemek de mekruhtur. Ama efdal olan, kabın toprak

olmasıdır. Peygamber aleyhisselâtı vesselam, «Kim kaplarını topraktan yaparsa, onun evini

melekler ziyaret eder.» buyurmuştur. İhtiyar.

Bakır, çam, billur ve akikten yapılan mezkûr şeyler mekruh değil-dir. Şafiî buna akikte muhalefet

etmiştir. Gümüşle süslenmiş bir kaptan su içmek, gümüşle süslenmiş eğere binmek, gümüşle

süslenmiş bir kol-tuğa oturmak helâldir. Şu kadarı var ki, gümüşle süslenmiş bir su ka-bından su

içildiği zaman, ağzı gümüşe temas ettirmekten kaçınmalıdır. Bazı alimler tarafından eğere

binileceği zaman veya eline böyle bir nes-ne aldığı zaman yine gümüşle yere temas etmekten

kaçınmasının şart olduğu söylenmiştir.

Gümüş veya altınla çemberlenmiş bir kaptan yemek, içmek mekruh değildir. Altın veya gümüşle



çemberlenmiş bir sandalye, gümüş veya altınla çerçevelenmiş bir ayna veya gümüş veya altınla

yazılmış bir mushafta mekruh değildir. Nasıl ki, kılıç veya bıçak gümüşten veya altın-dan yapılmış

olsa, veya onların kabzasında altın veya gümüş olsa, ve-ya atın gemi veya üzengisi altın veya

gümüşten olsa, elini altın veya gümüş üzerine koymazsa mekruh değildir.

Bir kumaşın altın veya gümüşle süslenmesi de mekruh değildir.

Müctebâ'da şöyle denilmektedir: «Gümüşle süslenmiş bir bıçak, hokka ve üzenginin

kullanılmasında beis yoktur.»

İkinci imamdan, bu sayılanların hepsinin mekruh olduğu rivayet edil-miştir. Bu hususta imamlar

arasındaki ihtilaf gümüşle süslenmiş herhan-gi birşeyin kulanılmasındadır. Ama gümüş veya altın

yaldızlamaya ge-lince, ulemanın icmaı ile bunun kullanılmasında beis yoktur. Burada gem ile

üzengi ve diğerleri arasında fark yoktur. Çünkü, yaldız helak olur. Onun rengine itibar edilmez. Ay

ve diğer kitaplar.

Kâfirin velev mecusî de olmuş olsa, «ben şu eti kitabi bir kimseden aldım» demesi kabul edilir ve o

et helâldir. «Ben onu bir mecusîden al-dım» demesi de kabul edilir ve o zaman et haram olur. Bir

kimsenin ha-beri ile de o reddolunmaz. Bu meselenin asıl kaidesi şudur: Kâfirin ha-beri fukahanın

icmaı ile diyanetle ilgili meselelerde değil, muamelâtla ilgili meselelerde makbuldür. İşte Kenz'in

«Kâfirin helâl veya haram hu­susundaki sözü makbuldür» sözü bunun üzerine hamledilir. Yani

mua-melat hususundaki sözü makbuldür şeklinde anlaşılmalıdır. .Yoksa Zey-laî'nin zannettiği gibi

mutlak helâl ve haramda sözü kabul edilir anla-mında değildir.

Kölenin -velev cariye olsun- ve çocuğun sözü de kabul edilir, he-diyede. Burada da ister o çocuk

veya köle efendi veya velilerinin baş-kasına veya kendilerine hediye ettiğini haber versinler, hiç

farketmez. Yine çocuğun veya kölenin izinle haber verme sözü de makbuldür. İş-te bu izin ister

ticaretle izin olsun, ister binaya giriş izni olsun. Bunu Sirac şöyle kayıtlamıştır: «Eğer zannı galibe

göre onlar doğru söylüyorlarsa». O zaman bir çocuk sabun veya benzeri birşey almak istese, ona

satılmasında beis yoktur. Ama Üzüm ve helva gibi şeylerde layık olan satmamaktır. Çünkü zahir

onun yalanıdır. Bu bahsin tamamı Sirac'tadır. Kâfirin, fasıkın ve kölenin muamelâttaki sözü

makbuldür. Çünkü bu çok vaki olmaktadır. Meselâ bir köle, kâfir veya fasık, «ben şu şeyin satışında

falan kimsenin vekiliyim» dese, zannı galibe göre doğru söy-lüyorsa, ondan alınması caizdir.

Nitekim yukarıda geçti. Bu bahis hazr bahsinin sonunda gelecektir.

İZAH

«Ehli kısrak eşeğin eti mekruhtur ilh..Ama yabani eşek bunun ak-sinedir. Ki, yabani eşeğin eti ve

sütü helâldir.

«Malik buna muhalefet etmiştir ilh...» Bu ihtilaftan dolayı musannıf burada haramdır dememiştir.

Minâh. Yani bu delillere murarız bir de-lildir.

«Eşeğin sütü ilh...» Çünkü o süt etten doğar, o zaman et haram olunca süt de haram olur. Minâh.

«İnsan pisliği yiyen hayvanın sütü de ilh...» Yani yalnız onu yerse ve eti kokarsa.

Vehbâniye Şerhinde şöyle denilmektedir: «Müntekâ'da, «Mekruh olan insan pisliğini yiyen hayvan

şudur ki ona yaklaşıldığı zaman ondan pis koku gelir. O zaman onun eti yenilmez, sütü içilmez,

öküz ise ça-lıştırılmaz. Bu durumda iken onu satmak veya hibe etmek de mekruh-tur.» denilmiştir.

Bakkalı, onun terinin de necis olduğunu zimretmiştir.» Biz bunu zebaih bahsinde takdim ettik.

«Kısrağın sütü ilh...» Musanniften naklen zebaih bahsinde takdim olundu ki, en kuvvetli delile

binaen kısrak sütü içmekte beis yoktur. Çün-kü onu içmekte cihat aletini zayıflatma yoktur. Biz,

zebaih bahsinde tak-dim ettik ki mutemed olan şudur ki imam, imameynin kavline dönmüş-tür. Ki

onların kavli şudur: «At eti tenzihen mekruhtur.»

«Ebû Yûsuf, tedavi için kısrak sütü ve deve sidiğini içmeye icazet vermiştir ilh...» Hindiye'de şöyle

denilir: «İmameyn devenin idrarı ile at etinin tedavi için yenilmesinde beis olmadığını

ylemişlerdir. Yine Ca-miü's-Sâğîr'de de böyledir.» T.

Ben derim ki: Hâniye'de şöyle denilmiştir. «Adam tedavi için parma-ğına bir bağırsak taksa, Ebû

Hânife'den mekruh olduğu rivayet edilmiş-tir. Ebû Yûsuf'tan da mekruh olmadığı rivayet edilmiştir.

Burada Ebû Yû-suf eti yenilenin sidiğinin içilmesi hususunda ihtilaf üzeredir. Ki, fakiri Ebûl Leys

Ebû Yûsuf'un kavlini tutmuştur.»

«Ezher kavle göre ilh...» Tecnis'ten naklen Vehbâniye şerhinde za-hiri rivayet üzerine muhtar olan

da budur, denilmiştir. Çünkü zahir bu müddet içersinde onların temizlenmesi hasıl olur.



Bezzâziye'de: «Tavuk sığır ve koyun hakkındaki geçen müddetler ancak leş yerlerse şarttır Şu

kadarı var ki, devede temizlenme müdde-ti bir ay, sığırda yirmi gün, koyunda ise on gün olarak

takdir edilmiştir.»

Yine Bezzâziye sahibi şöyle demektedir: «Serâhsi demiştir ki, en essahı takdir edilmemesidir.

Necaseti yiyen hayvan, o pis koku gidin­ceye kadar hapsedilmelidir.»

«Helâldir ilh...» İşte bundan dolayı fukaha demiştir ki, tavuğun ye-nilmesinde beis yoktur. Çünkü

tavuk herşeyi yer ve eti de bozulmaz. Peygamber aleyhisselatı vesselamın tavuk eti yediği rivayet

edilmiştir. Tavuk üç gün hapsedilir rivayetine gelince, bu rivayet tenzihi bir yol-ladır. Zeylaî.

«Çünkü onun eti bozulmaz ilh...» Keza Zahîre'de de böyledir. Bu «muteber olan kokudur» kaidesine

muvafıktır. Şu kadarı var ki, Haniye' de şu zikredilmiştir: «Hasen, domuz sütü ile beslenen bir

buzağının eti-nin yenilmesinde bir beis yoktur demiştir. İbni Mübarek de şöyle de-miştir: «Onun

manâsı şudur: Eğer domuz sütü ile beslendikten sonra birkaç gün sonra ot yerse, o necaset yiyen

hayvan gibidir.»

Kınye'den naklen Vehbâniye şerhinde, domuz sütü ile beslenen bir buzağının eti, eğer domuz

sütünü içmesinden birkaç gün sonra kesilirse helâldir. Yoksa helâl değildir.»

FER'İ BİR MESELE: Ebussuud'da, Fukahanın ekserisine göre, ne-casetlerle sulanan ekinler ne

haramdır, ne de mekruhtur.» denilmiştir.

«Helâldir ama mekruhtur ilh...» Bunun zahiri şudur ki, burada ke-rahet tahrimendir. Bunun üzerine

şarap içen bir hayvanla necaset yiyen bir hayvanın ve domuz sütü ile beslenen buzağı arasındaki

farka ba-kılsın.

«Hem erkek, hem de kadın için ilh...» Hâniye'de: «Kadınlar zinetin dışında yemekte, içmekte ve

vücuduna yağ sürmekte erkekler menzile-sindedirler. Yalnız kadınlara atlas, ve ipek, altın, gümüş

ve inci takmak ve giyinmekte beis yoktur.»

«Hadis mutlaktır ilh...» Hadis şudur: Huzeyfe'den rivayet edilmek-tedir ki şöyle demiştir: Rasulullah

(s.a.v.) duydum ki, «İpek, atlas giyme-yiniz. Altın ve gümüş kaptan birşey içmeyiniz. Altın ve gümüş

sahan-da yemek yemeyiniz. Zira altın ve gümüş dünyada onlara, ahirette de sizedir. «Bu hadisi

Buhârî, Müslim ve Ahmed rivayet etmişlerdir. Zeylaî'nin naklettiği daha başka birçok hadis vardır.

Sonra Zeylaî, altın ve gümüş kapta yemek ve içmenin haram olduğu sabit olduğundan o zaman

altın ve gümüş kaptan koku sürünmek de haramdır. Çünkü o da kul-lanma bakımından yeme-.< ve

içmek gibidir, demiştir.

«Kullanmak buna benzer ilh...» Gümüş veya altından olan sofra ve siniler veya altın veya gümüşten

bir ibrik veya bir leğende abdest al-mak, altın ve gümüşten bir çıra yakmakta altın ve gümüşten

yapılmış bir sandalye üzerinde oturmak da bunlardandır. İşte bu sayılanlarda ka-dın ve erkek eşittir.

Tatarhâniye.

«Ayna ilh...» Ebû Hânife diyor ki, aynanın halkası gümüşten olursa, beis yoktur, ayna demir olduğu

takdirde. Ebû Yûsuf da diyor ki, halkası gümüşten olanda hayır yoktur. Tatarhâniye.

«(Yani ilh...» Bu «yani» Dürer sahibinindir. Bu husustaki kelâm ileri­de gelecektir. Müctebâ ve

diğerlerinin ibaresi ise, «Yemeği eğer altın bir kaptan başka yere naklederse» sözünden

başlamaktadır.

«Müctebâ ve diğerleri ilh...» Nihâye ve Kifâye gibi. Nihâye ve Kifâye sahipleri, zahire sahibinin

Camiü's-Sâğîr şerhinden aynen şunu nakletmişlerdir: «Bazı alimler tarafından yağlanmanın sureti,

adam bir altın veya gümüş kap alır, o altın veya gümüş kaptan yağı başından aşağıya döker. Ama

eğer altın veya gümüş kaptaki yağa elini sokar oradan eliyle alır, sonra başından dökerse, o zaman

mekruh olmaz.»

Tatarhâniye'de, «Kâseden yemeği almak, ekmeği üzerine koymak, sonra yemekte bir beis yoktur.»

cümlesi ilave edilmiştir.

Dürer'de Tatarhâniye'nin bu ibaresine itiraz edilmiştir: «Bu ibare al-tın ve gümüşten kaptan kaşıkla

alınarak yenilen yemeğin mekruh olma-masını gerektirir. Yine altın ve gümüş tabaktan eliyle alıp

yese layık olan mekruh olmamasıdır. Sonra da denilmiştir ki, şu kadarı var ki layık olan, bu rivayetle

fetva verilmemesidir. Ki altın ve gümüşün kulla-nılma kapısı açılmasın.»

«Dürer'de tahriri edilenin ta kendisidir ilh... Zira Nihâye ve Kifaye'-de olan üzerine yapılan itiraza

Dürer sahibi sarihin işaret ettiği şekilde cevap vermiştir. Sarihin işaret ettiği şudur: Halkın örfünde

hangi işte kullanılmak için yapılmışsa, o işte kullanılması haramdır. Azmiye'de de bunun üzerine



ikrar edilmiştir. Vanî'nin, Nuh Efendi'nin ve diğerlerinin kelâmlarının zahiri ise, Dürer'in vermiş

olduğu cevabın kabul edilmeme-sidir. Remli de şöyle demiştir: «Yemeğin altın veya gümüşten

kaptan başka bir yere nakletmek, o altın veya gümüş kabı ibtidaen kullanmak-tır. Yağı eliyle altın

veya gümüş kaptan eliyle alıp sonra başına dökmek de halkın arasında yaygın olan bir kullanma

şeklidir.»

Ben derim ki: Dürer'in haramlığı yapıldığı işte kullanılmasına bağlamasında bir görüş vardır. Çünkü

eğer Dürer'in dediği gibi kabul edil-se, yağ veya yemek kabından su içse veya yıkansa, haram

olmamasını iktiza eder. Halbuki bununla beraber, şüphesiz bu o kabı kullanmaktır. Metinlerin

mutlak ifadelerine dahildir. Bu husustaki deliller de varididirler. Nihâye ve diğerlerinden naklen

takdim ettiğimizin takririnde zahir olan şudur ki artık onun üzerine itirazlar da varid olmaz: «Altın

veya gümüş olan kaba yemeği veya yağı koymak caiz değildir. Çünkü o onu kati surette

kullanmaktır. Sonra o yağ veya yemek haram olan kaba ko-nulduktan sonra onu orada menfaatsiz

olarak terketmek, malı zayetmeyi gerektirir. O zaman onu yiyecek bir kimsenin bulunması zaruridir.

Onu kullanan veya yiyen adam, haram kaptan kullanma niyetiyle değil, nak-letme niyetiyle başka bir

kaba geçirse, mesela, adam yağı evvela gü-müş veya altın kaptan eline alarak başını yağlasa veya

yemeği altın ve-, ya gümüş kaptan ekmeğin veya başka bir kabın üzerine koysa, oradan yese, o

adam ne şer'an ne de örfen altın veya gümüş kabı kullanmış sa-yılmaz. Ama bunun aksine, ibtidaen

yağlanma veya yeme kastıyla o ye-meği veya. yağı oradan almış olsa, onu kullanmış olur. Onu ister

eliyle, ister kaşıkla ister başka birşeyle kullansın. Çünkü onun kullanması, sür-meyi sürmedanlıktan

sürmenin mili ile almaya benzer. Ama kullanılan,-aletin örfen yapıldığı işte kullanılıp

kullanılmamasında fark yoktur. Yoksa yağı almaktan maksat, yağı avuca dökmek değildir. Çünkü

yağı avuca dökmek belli bir kullanmaktır. Belki yağı almaktan murad, yağ kabının ağzından eliyle

almaktır. Ki. nakil kasyla almış olabilsin. Nitekim Nihâye'den naklen gecen ibare de bunu ifade

etmektedir. O zaman İtabiye'den naklen,Tatarhâniye'de olan ifadeye de münafi olmaz. Zira

Tatarhâniye sahibi şöyle demiştir: «Gümüş bir yağdanlıkla başı yağlamak mekruhtur. Yine,

ovucuna döker, sonra başını veya sakalını onunla meshederse, o da mekruhtur. İşte bundan gül

suyunun ibriğinden yağ-lanmanın hükmü zahir olmaktadır. Çünkü ondan yağlanmak bazan

ibti-daen yapılır, bazen de ele dökülür. Elden sürülür. Bunların her ikisi de hem şer'an, hem örfen

kullanmaktır. Ama zamanımızda insanların bazı-sı bunu yanlış anlamaktadır. Ki, ovucun üzerine

dökülmüş olsa, o kul-lanma sayılmaz. Onlar da burada sarihin kelâmının zahirinden

aldan-maktadırlar. Ben size Tatarhâniye'nin sarih ifadelerini naklettim. İşte bana zahir olan budur.

Allah daha iyisini bilir.

T. de kahve fincanlarının, saatin altın ve gümüşten kaplarının kul-lanılmasının haram olduğunu

ylemiştir. Bu da zahirdir. Biz yine T. Den naklen ileride bunu zikredeceğiz..

«Kuhistanî ilh...» Zuhire'de: Fukaha diyor ki: Bu imameynin kavli-dir. Çünkü savaşta ipeği

kullanmak, imama göre mekruhtur. Öyle ise buna kıyasla altın da mekruhtur. Sonra imameyn altın

ve gümüşten oton miğfer ile zırhın ve kılıç süsünü birbirinden ayırmışlardır. Sununla ayır-mışlardır

ki, ok altının üzerinden kayar. Ama kılıcın kabzası hiçbir şe-ye menfaat vermez. Ancak zinet için

olur, o da mekruhtur.

«Kolçak ilh...» Altın ve gümüşten yapılmış kolçak. Bu kolçak kelime-sini Kuhistanî değil,

Tatarhâniye zikretmiştir. Umulur ki Kuhistanî bunu zırha dahil etmiştir. Çünkü zahir odur ki

kolçaktan murad, savaşçının bilekleri üzerine koyduğu şeydir. Bu, zırha birlikte olabileceği gibi

müs­takil de olabilir.

«Kerahetler hecene ait olanlardır ilh...» Yani altın ve gümüşün ha-, ram elması insan vücudu

üzerinde kullanılması halindedir. Yani gerek giymekte, gerek yemede gerek yazmada altın ve

gümüş kullanmak ha-ramdır. Burada haramdan murad, bedene menfaati olandır. Şu kadarı var ki o

zaman o kalem ve dividin kullanılmasını şamil gelmez. Burada en güzel ifade Kuhistanî'de olandır.

Zira Kuhistanî sahibi şöyle demiştir: «istimal kelimesi bildiriyor ki, yalnız süs için altın ve gümüşten

kap yap-tırmakta beis yoktur.»

«Süs için ilh...» Yani asla kullanılmayan.

«Belki selef bunu yapmıştır ilh...» Bu, Hülasa'da zikredilmemiştir. Belki Muhit'ten naklen

Tatarhâniye'de de zikredilmiştir.

«Hatta Ebû Hânife mubah kabul etmiştir ilh...» Şu anda kelâm, kul-lanılmadan altı ve gümüşten

kabın yapılması hususundadır. Burada At-lastan yapılan da zikredilmiştir. O zaman buradan

vehmedilir ki atlastan yapılan bir yastığın kullanılması ve üzerinde uyunması helâl değildir.

Mu-sannif da bu vehmi def için bu ibareyi getirmiştir.



«Nitekim ileride- gelecektir ilh...» Yani elbise giyme faslında.

«Bakır ve tunçtan yapılmış kaplarda yemek yemek de mekruhtur ilh...» Bu Dürrü Münteka'da Müfid

ve Şur'a isimli eserlere nisbet edil-miştir. Bazı alimler tarafından, sufr bakırın en iyisine denilir,

denilmiş-tir. Şur'a'nın şerhinde ise, sufr madeniyattan mürekkeb olan bir şeydir, bakır gibi,

denilmiştir. Sonra burada mekruh olan bakır, kalaylanmamış bakır ile kaydedilmiştir. İşte bu kitap

üzerine, yazan adamların bazısı şöyle demiştir. Yani bakır kalaylanmazdan önce onda yemek

mekruhtur. Çünkü -onun içindeki pas yemeğe girer ve çok büyük zararlara vesile olur. Ama ondan

sonra ise artık o pasın bir zararı yoktur.

Ben derim ki: Benim İhtiyar'da gördüğüm şudur: «Topraktan yapı-lan kaplar daha efdaldir. Çünkü

onda ne israf, ne de kibir vardır. Ha-diste, «Kim evinin kaplarını topraktan yaparsa, melekler onu

ziyaret eder,» denilmiştir. Bakır ve kalaydan kaplar yapmak caizdir.»

Cevhere'de: «Altın ve gümüş haricindeki kaplarda yemek ve içmek-te, menfaat görmekte bir beis

yoktur. Bu kaplar ne gibi şeylerdir: De-mir, tunç, bakır, kalay, ağaç ve çamurdu.»

«Mezkur şeyler ilh...» Yani yemek, içmek, yağ ve koku sürünmek.

«Gümüşle süslenmiş bir kaptan ilh...» Altınla süslenmiş de gümüşle süslenmişin hükmündedir.

Kuhistânî.

«Ağzını gümüşe temas ettirmekten ilh...» O zaman o kaptan su içer-ken ağzını gümüş olmayan yere

koyması gerekir. Herne kadar kullandığı zaman eli gümüşün üzerinde de olsa, ağzı mutlaka

gümüşsüz yer üze-rinde olacaktır. T.

«Eline ilh...» Hidâye, Cevhere, İhtiyar, Tebyin ve diğer kitaplarda da bu şekilde tabir edilmiştir. O

zaman musannif bu sözüyle Şurunbulâliye'nin de dikkat çektiği gibi Dürer'de olan hükmün zayıf

olduğunu ifade etmektedir.

«Eğere binileceği ilh...» Gurerü'l-Ahkâm'da: «Kur'an-ı Kerîm ve ben-zeri şeylerde altın ve gümüşle

süslendiği zaman onun tutulacak yerinde altın olmasından kaçınılmalıdır. Eğer ve benzerinde

oturma yerinden, üzengide ayak yerinden, kapta ağzın temas edeceği yerin altın ve gü-müş

olmasından kaçınılmalıdır. Yine tutulacak yerin altın veya gümüş olmasından da kaçınılmalıdır

denilmelidir.»

Bunun benzeri İzahü'l-lslâh'tadır. Yakında kılıcın demirinde, kabza-sında ve gemde elin geleceği

yerin gümüş olmasından kaçınılması ge-rektiği de gelecektir. Velhasıl kaçınmaktan murad, hangi

aza ile kulla-nıyorsa, onu altın ve gümüşle temas ettirmemesi gerekir. Öyle ise su kabında kullanma

ağız ile olduğu için elin değil, ağzın gelecek yerin gümüşlü olmamasından kaçınılmalıdır. Bundan

dolayı eğer üzengiyi gü-müş yerinden eliyle tutup taşırsa haram olmaz. Çünkü üzengi elle

kul-lanılmaz. O zaman medar ağız üzerine değildir. Zira sandalye ve eğerde ağzın geleceği yerin

altın veya gümüş olmaması gerektiğini söylemenin bir manası yoktur. Sen anla.

Açıktır ki burada sözümüz gümüş veya altınla süslenmiş bir eşya hususundadır. Yoksa, doğrudan

altın veya gümüşten yapılan nesnenin hangi yolla olursa olsun, kullanılması haramdır. Nitekim biz

bunu ileride takdim ettik. Velev ki kullanan kişinin altın veya gümüş olan nesne ce-sedi ile temas

etmese dahi. İşte bundan dolayı gümüş bir buhurdanlık-ta koku yakmak haramdır. Nitekim Hülasa

da bunu tasrih etmiştir. Kah-ve fincanları veya saatin ve nargilenin su konulacak şişesinin altın

ve-ya gümüşten olması da buhurdanlık hükmündedir. Herne kadar el veya ağzıyla temas etmese

dahi. Çünkü o neye yapılmışsa, onda kullanılmak-tadır. Ama bunun aksine sigara ağızlığının bir

kısmının gümüşten olma-sı, onu gümüşle süslenmiş eşya hükmüne sokacağından onda ağzın

te-mas edecek yerinin gümüş olmaması yeterlidir. Bu, hepsi gümüş olana benzemez. Nitekim

fukahanın kelâmının sarihi deyledir.

T. diyor ki: «Bir cemaat şeriat üzerine cesaret getirerek zarf ve ben-zeri şeylerin kullanılmasının

mubah olduğuna hükmetmişlerdir. O cema-at bunu ağızla kaçınmak olduğunu zametmektedirler.

Elin değmesinin de bir zararı yoktur diyorlar. İşte bu cemaatın bu cüreti çok büyük bir ce-halettir.

Zira sofra, yemek kabı ve benzerlerle le tutulan cinsten değil-lerdir. Halbuki bunların kullanılması

da haramdır. Ebussuud'un şeyhin-den naklettiği, «Bilinsin ki tercih edilen «Elle tutulacak yerin altın

veya gümüş olmasından kaçınılmalıdır» sözüne göre gümüş bir tepsi üzerin-de kahve içmenin helâl

olması uygundur» sözü de böyle bir cür'etin ifa-desidir. Çünkü makam muhteliftir. Hakkıyla

düşünülsün.

Ben derim ki: Sayıhanî de bunu fincanın hararetini gidermek için kullanılan gümüş kapla zevk için

gümüşle süslenmiş bir kap arasında büyük fark olduğu sözüyle reddetmiştir. Burada tepsiden



murad finca-nın zarfıdır. Benim yanımdaki lügat kitaplarında «tepsi» kelimesinin ma-nâsını

bulamadım.

Sonra T. şöyle demektedir: «Şuna bakılsın ki, kap eğer ağzın üze-rine konulmuyorsa, yani ancak

elle kullanılıyorsa, çemberletilmiş divit gibi, onda da kullanırken elin gümüş üzerine gelmesinden

kaçınılmalı-dır? Bu araştırılsın. Fukahanın kılıç hakkında zikrettiklerinin muktezası, elin altın ve

gümüşten korunması şarttır. Okka ve benzeri şeylerde elini gümüş yer üzerine koymamalıdır.»

Ben derim ki: İşte bu da sigara ağızlığı hakkında takdim edilen hükmün benzeridir.

«Gümüş ve altınla çemberlenmiş bir kap ilh...» Bunda hüküm, gü-müşle süslenmiş bir kabın hükmü

gibidir.

«Çerçevelenmiş bir ayna ilh...» Kifaye'de şöyle denilmektedir: «Burada çerçeveden murad, aynanın

etrafında olan kısımdır, yoksa kadının eliyle tuttuğu sapı değildir. Zira o, gümüş veya altın olursa,

fukahanın ittifakıyla o tahrimen mekruhtur.»

«Elini koymasa ilh...» Bu söz, üzengiye şamil gelmez. Evlâ olan mu-sannifin burada «ayağını da»

kelimesini ilâve etmesiydi.

«Kumaşın süslenmesi ilh...» İleride gelecektir ki, altınla dokunan ku-maş eğer dört parmak miktarı

ise helâldir.

«İkinci imamdan ilh...» Bu ifadenin zahiri şudur ki, İmam Yûsuf'tan diğer bir rivayet daha vardır. O

rivayet Bezzâziye'de tasrihen zikredil-miştir. Kerahetin Muhammed'in kavli olduğu da zikredilmiştir.

Bu da bir-çok yerlerde gördüğümün aksinedir. Minâh'ın ibaresi de Hidâye ve di-ğer kitapların

ibaresi gibiydi. Ebû Yûsuf, «Bu mekruhtur» diyor. Muham-med'in hem Ebû Hânife'nin görüşüne,

hem de Ebû Yûsuf'un görüşüne uygun olan kavilleri olduğu rivayet edilir.

«Hepsinin mekruh ilh...» «Yani, geçen bütün meselelerde gümüş ve altınla süslenmiş veya

çemberlenmiş şeylerin kullanılması mekruhtur. Çünkü haberler mutlaktır. Zira" bir adam bir ka

kullandığı zaman o ka-bın bütün parçalarını kullanmaktadır. Ebû Hânife'nin delili ise, Enes Bin

Malik'ten rivayet edilen şu hadistir: Rasulullah (s.a.v.)'in su kabı çatladı: Rasulullah da çatlayan

yerden ayrılmaması için gümüş bir zencir taktı. Bu hadisi Buhârî rivayet etmiştir. Ahmed'e Asım

el-Ahvel'den rivayet edilen şu hadis delildir: «Ben Enes'in yanında Rasulullah'ın kadehini gör-düm

ki onda bir gümüş çember vardı.» Bu bahsin tamamı Tebyin'dedir.

«İhtilaf gümüşle süslenmiş ilh...» Musannifin burada gümüşle süs-lenmişten muradı üzerinde bir

parça gümüş olan eşyadır. O zaman gü-müşle çemberlenmiş nesneyi de şamil gelir. En açık olanı,

Ayni ve di-ğerinin ibaresidir. Ayni'nin ibaresi şöyledir: «İmamlar arasındaki bu ih-tilaf, halis gümüş

veya altın o!ma meselesindedir. Ama yaldızlamaya ge-lince, bunun kullanılmasında icma ile beis

yoktur. Zira yaldızlamada kullanılan altın veya gümüş istihlak edilmiştir. Onun renginin altın veya

gümüş kalmasına da itibar edilemez.»

«Mecusiden aldım dese haram olur ilh...» Bunun zahiri şudur ki, haramlık yalnız meçusîden aldım

demesi ile sabit olur. Herne kadar mecusînin kestiğini ylemese de.

Camlü's-Sâğîr'in ibaresi de şöyledir: «Eğer bunun gayri olursa, o za-man ondan yemek uygun

olmaz.»

Hidâye'de de denilir ki: «Bunun manâsı şudur: Adam, etin bir müslüman veya kitabî tarafından

kesilmediğini söylese, o zaman o yenil-mez.»

Tatarhâniye'de: «Camiü'l-Cevami'de: Kurban bahsinden hemen ön­ce, Ebû Yûsuf için delil olarak

şu vardır: Adam et almış olsa, sonra eti aldığı adamın mecusî olduğunu bilse, eti geri vermek

istese, eti satan adam mecusî olduğunu kabul etse, ama eti bir müslüman kestiğini söylese, o eti

yemek mekruhtur.»

Bu, şunu ifade ediyor ki, yalnız eti satanın mecusî olması haram olmayı isbat eder. Satanın bilahare

helâlliği isbat etmesi halinde de eti yeme mekruhtur. O halde haber vermemesi halinde mutlaka

haramdır.

«Bir kimsenin haberi ile de o reddolunmaz ilh...» Hâniye'de: Müs­lüman bir et alsa ve kabzetse,

güvenilir müslüman ona o eti bir mecusinin kestiğini haber verse, o eti yemesi veya başkasına

yedirmesi layık değildir. Çünkü adam ona onun aynının haram olduğunu haber vermiş-tir. Haram da

Allah'ın hakkıdır. Bir kişinin haberi ile sabit olur. Ama mül-künün batal olması, aynın haram olması

zaruretinden değildir. O zaman onun mülkiyeti, haramlıkla birlikte sabit olur. O zaman o eti bayiine

reddetmek de mümkün değildir. Olmadığı gibi etin parasını vermemesi de mümkün değildir. Çünkü



satışı ibtal etmemiştir.» Özetle.

«Asıl ilh...» Yani, haramlık ve helâlliğin sabit olmasının aslı Musan-nifin bu kavli, Nihâye ve diğer

kitaplarda zikredilen soru ve cevabına işaret etmektedir. Sorunun hasılı şudur: Bu mesele,

musannifin gelecek diyanet işlerinde adalet şarttır sözüne aykırıdır. Çünkü helâllik ve ha-ramlık,

meselâ şu helâldir, şu haramdır diye haber vermek diyanetle il-gilidir. Diyanetle ilgili şeylerde de

adalet şarttır. Adaletten muradda, razı olunan bir müslümandır. Burada «Ben onu kitabîden

aldım...» sözünün manâsı, yani bu helâldir veya haramdır demektir. Bunda da kâfirin ha-beri mecusî

dahi olmuş olsa makbuldür.

Bu sorunun cevabı: Adamın «Ben satın aldım» sözü muamelâttan-dır. Onda helâllik veya

haramlığın sabit olması da zımnîdir. Onun satın aldığı şeklindeki sözü kabul edildiği zaman, onun

zımninde olan da sabit olmaktadır. Ama gelecek mesele bunun aksinedir. Birçok şey vardır ki,

kasten sabit olmasa bile, zımnen sabit olur. Menkul olan birşeyin vakfı ve tarlanın suyunun satışı

gibi. Bununla Kenz'e olan cevap da izah edil-miş olmaktadır.

«Bunun üzerine ilh...» Yani bu asıl üzerine. Bu cevaba Ayni ve Dürer sahibi sebkat etmişlerdir.

Musannif da Aynî ile Dürer sahibine uy-muştur. Kenz sahibinin Kâfi ismindeki kitabındaki takriri de

buna de­lâlet eder.

«Mutlak haram ve helâlde ilh...» Kasdi olan şu helâldir veya şu ha-ramdır sözlerine şamil gelmez.

«Efendinin başkasına veya kendisine hediye ettiğini haber versin, hiç farketmez ilh...» Burada evlâ

olan efendi değil, mevlâ diye tabir edil-mesiydi.

Minâh'ta söyle denilmiştir: «Bir köle cariye veya çocuk birisine gi-derek. «Şunu sana efendim veya

babam hediye etti» dese, o adam on-ların sözünü kabul eder ve alır.»

Camiü's-Sâğîr'de: «Cariye bir erkeğe, «Efendim beni sana hediye olarak gönderdi» dese, o adam o

cariyeyi alabilir. Çünkü, cariyenin efendisinin başka birşeyi hediye ettiğini haber vermesi ile bizzat

kendi-sini hediye ettiğini haber vermesi arasında bir fark yoktur. Hediye hu-susunda bunların

sözlerinin kabul edilmesi, hediyelerin adeten çocuk veya cariyelerle gönderilmesindendir.»

«Binaya giriş izni olsun ilh...» Minâh'ta şöyle denilmiştir: «Eve gir-me iznine gelince, eğer küçük

oğluna, kölesine giriş izni verirse, kıyasa göre kabul edilir. Ancak, halk arasında cereyan eden

adete göre bun-ların eve girmelerine mani olunmaz. İşte bundan dolayı da bunların eve girmeleri

caizdir.»

«Siraç şöyle kayıtlamıştır ilh...» Sonra da Siraç sahibi Minâh'ta olduğu- gibi, «Eğer görüşüne göre

onların doğru söylediği galib değilse, onlardan o haberi kabul etmek uygun değildir. Çünkü adam

için iş şüp-helidir.» demiştir.

İtkanî: «Çünkü asıl odur ki çocuk veya köle mahcurdurlar. Onların izni sonradan arız olmuştur. O

zaman iznin isbatı şek ile caiz değildir. Biz ancak güvenilir olduğu takdirde kölenin selâmını kabul

ederiz. Çün-kü bu muamelât haberlerindendir. Muamelât haberleri de diyanet ha-berinden zayıftır.

Din haberinde sözü kabul ettiği zaman muamelâtla il-gili haberleri evleviyetle kabul edilir.»

«Üzüm ve helva gibi şeyler ilh...» Yani adeten çocukların sevip ye-dikleri şey. Haniye.

Zahir onun yalanıdır ilh...» Çocuk annesinin paralarına muttali ola-rak onları şahsî ihtiyaçları için

alsa. Minâh. Mebsut'tan.

Bu husus bütün çocuklarda zahir olmaz. Çünkü zenginlerin adeti, çocuklarına çok bol vermektir.

Hatta onlara nefislerinin arzu ettiği şeyi almaları için para verirler. Fakirlerin çoğu da böyledir. T.

Ben derim ki: Burada hükmün medarı zannın galebesi üzerinedir. O zaman böyle bir şeyle mübtelâ

olan kimse karinelere bakmalıdır.

«Çünkü bu çok vaki olmaktadır ilh...» O zaman muamelâtta adale-tin şart olması çok çetinliklere

vesile olar. Çünkü insan, iş yaptırması, herhangi bir yerdeki vekillere göndermesi için adaletin

şartlarını cami bir adamı çok az bulur.

Usulü fıkıh kitaplarında beyan edildiği gibi muamelât, üç türlüdür. Birincisi, vekâlet, mudarebe ve

ticaretle izin vermede olduğu gibi ken-disinde bir ilzam olmayan muameledir. İkincisi, husumetlerin

cari oldu-ğu haklar gibi kendisinde sırf ilzam olan muameleler. Üçüncüsü, vekilin azli, mezun

kölenin hacri gibi bir yönden ilzam olan, bir yönden ilzam olmayan muamelelerdir. Çünkü onda

vekilin üzerine uhdeyi ilzam edi-yorsun. Hacrden sonra onun yaptığı akitler de fasittir. Bunda ilzam

da yoktur. Çünkü müvekkil veya efendi kendi .halis hakkında tasarruf et-mektedir. O zaman onun

tasarrufu izin gibi olmuş olur. O zaman birin-cisinde yalnız mümeyyizliğe itibar edilir. İkincisinde



adamda şehâdetin şartları aranır. Üçüncüsünde ise, imama göre ya sayıları veya adaletleri aranır.

Ama imameyn buna muhalefet etmişlerdir. O zaman taayyün eder ki burada muameleden murat

birinci nevidir. Nitekim Azmiye de buna dikkat çekmiştir.

METİN

Diyanette haber veren adamın adil olması şarttır. Diyanet, insanla Allah arasında müşterek olan

işlerdir. Mesela, suyun necasetinden ha-zer edildiğinde, o zaman o su ile abdest alınmaz,

teyemmüm edilir. Eğer adil bir müslüman haber vermişse. Adil, haram olduğuna inandığı fiili

yapmayandır. Velev ki bu müslüman köle veya cariye olsun. O zaman bir fâsık veya mezkûr (adalet

veya fışkı bilinmeyen) bir kimse bir suyun necaseti ile haber verse, o zaman, araştırır ve kendi galib

zannına göre amel eder. Eğer galip reyine göre su necis ise onu dökerek teyemmüm eder. Eğer

galip reyi adamın yalan söylediği üzerine ise, o zaman da hem o su ile abdest alır, hem teyemmüm

eder. Hem abdest alıp hem teyem-müm etmesi ihtiyata daha uygundur.

Cevhere'de: «Abdestten sonra teyemmüm edilmesi ihtiyata daha uygundur.»

Ben derim ki: Bu haberin kâfir tarafından verilmesine gelince, eğer kâfirin doğru söylemesi yalan

ylemesinden adamda daha galib olur­sa, o zaman o suyu dökmesi daha güzeldir. Kuhistanî,

Hülâsa ve Haniye.

Ben derim ki: Şu kadarı var ki, o suyu dökmezden evvel teyemmüm etmiş olsa, teyemmümü caiz

değildir. Ama fasıkın haberi bunun aksine-dir. Çünkü fasıkın haberi burada ilzam etmeye salihtir.

Ama kâfir bunun aksinedir.

Bir adil suyun temiz, bir diğer adil de necis olduğu haberini verse, o zaman o suyun temizliğine

hükmedilir. Ama kesilen hayvan bunun hilâfınadır.

Kapların temiz veya pisliği, etin kesilmiş veya ölmüş olması hususun-da muteber olan, zannın galib

olmasıdır. Eğer galib zannı kabın temiz-liği yolunda ise o zaman yine araştırır. Bunun aksine, eğer

galib zannı kabın pisliği veya pislik ve temizliğinin eşitliği yolunda olursa, o zaman araştırmaz.

Ancak, susuzluk müstesna. Elbise, gelince, mutlaka araştı-rılır.

Bir adam velimeye çağrılsa, orada eğlence ve müzik olsa, oturur ve yer. Eğer münkirat (eğlence ve

müzik) binada ise. Eğer aynı sofrada ise, oturması lâyık değildir, yüz çevirerek çıkar. Zira Cenab-ı

Allah, «Şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra artık zulmedenlerle beraber otur-ma.» (En'am:

68) buyurmuştur. Eğer eğlence ve müziği men etmeye gü-cü yetiyorsa, men eder. Yok eğer gücü

yetmiyorsa, sabreder. Eğer ta-nınmış, örnek alınacak bir kimse değilse. Eğer. tanınmış, örnek

alınacak bir kimse ise ve men etmeye de gücü yetmiyorsa, oturmadan çıkar. Çün-kü onun oturması

dine hakaret anlamına gelir. İmamdan onun böyle bir sofrada oturduğu yolunda bir hikâye

anlatılmaktadır. Fakat bu olay, onun tanınıp kendisine uyulacak, örnek alınacak bir kimse

olmasından önce geçmiştir.

Davet edilen adam önceden o yemekte eğlence ve müziğin olduğunu bilirse, orada asla bulunmaz.

İster o örnek kimselerden olsun, ister ol-masın. Çünkü davetin hakkını yerine getirmek ancak davet

.yerine git-tikten sonra lazım olur. İbni Kemâl.

İZAH

«Diyanette ilh...» Yani sırf diyanetten olan şeyler. Dürer. Böyle de-nilmesi, mülkün ortadan

kalkmasını zımnında tutarsa, kaydından kaçın-mak içindir. Mesela bir adil, bir karı koçanın aslında

süt kardeşi oldu-ğunu haber verse, haramlım sabit olmaz. Çünkü faidelenme mülkiyeti-nin zevalini

tazammun eder. O zaman bu haberde hem adaletin hem de sayının birlikte bulunması şarttır. İtkanî.

Ama, birisi diğerine aldığı etin mecusî tarafından kesildiğini haber vermesi, bunun aksinedir.

Çünkü haramın sabit olması, mülkiyetin ze-valini tazammun etmez. Nitekim biz bunu takdim ettik. O

zaman, o şe-yin haramlığı sabit olur. Çünkü haramla mülkiyetin bir arada cemi cajzdir.

«Adil bir müslüman haber vermişse ilh...» Zira fasık töhmetlidir. Kâ-fir ise, hükmü kendisi kabul

etmemektedir. O nedenle onun haberi bir müslümanı ilzam için sabit sayılmaz. Hidâye.

«Velev kî bu müslüman köle veya cariye olsun ilh...» Bu kavil, müs­lüman kelimesini

umumileştirmektedir.

Hülâsa'da : «Zina iftirasından dolayı ister had uygulansın, ister uy-gulanmasın.»

«Fasık haber verse araştırır ilh...» Ama bu haberi âdil bir kimse . vermiş olsaydı o zaman yalan

ihtimali düşerdi. Suyu ihtiyat için dök-menin bir anlamı da kalmaz. Hidâye'de olduğu gibi.

«Mestur bir kimse ilh...» Bu zahiri rivayettir. Esah olan do budur. İmamdan mesturun adil gibi



olduğu da rivayet edilmiştir. Nihâye.

<(Galib zannına göre amel eder ilh...» Eğer zannında onun doğru söylediği galib ise, teyemmüm

eder, suyla abdest almaz. Eğer zannın-da onun yalan söylediği galib ise, o su ile abdest alarak

onun sözüne iltifat etmez. Bu da hükmün cevabıdır. Ama ihtiyata gelince, efdal olan o su ile abdest

aldıktan sonra yine teyemmüm etmesidir. Tatarhâniye.

«İhtiyata daha uygundur ilh...» Çünkü araştırma yalnız zannı ifade eder. O da hatayı ihtimal eder.

Tatarhâniye.

«Cevhere'de ilh...» Cevhere'nin kelâmı zannı üzere yalanın galib olması bahsindedir. O zaman,

metinde olandan fazla birşey ifade et-mez. Sen anla.

«Kâfir tarafından verilmesine gelince ilh...» Çocuk ile kıt akıllı da Tatarhâniye'de de olduğu gibi,

kâfir gibidir.

«Dökmesi daha güzeldir ilh...» O zaman bu vecihte kâfir de fasık ve adaleti gizli olan gibidir.

Hâniye'de şöyle denilmiştir: «Kâfirin temiz dediği su ile abdest alsa ve namaz kılsa. namazı caizdir.»

«Ben derim ki: Şu kadarı var ki ilh...» Musannif bu kavli ibareler arasını bulmak için kullanmıştır.

Zira musannifin biraz evvel takdim et-tiği ifade, kâfir ile fâsıkın arasında fark olmamasını gerektirir.

Nitekim bizde öyle dedik.

Şu kadarı var ki Tatarhâniye'de şöyle birşey vaki olmuştur: «Adama, bir zımmî veya çocuk suyun

necis olduğu haberini verseler, onun zannı galibi de onların doğru söyledikleri üzerine olsa, o

adama teyemmüm etmek farz değildir. Belki müstahabtır. Eğer teyemmüm etse, evvela su-yu

dökünceye kadar o teyemmüm ona kâfi değildir. Ama bunun aksine bir mestur suyun necasetini

haber vermiş olsa, o adam suyu dökmezden evvel de teyemmüm edebilir ve o teyemmüm ona kâfi

gelir.»

Ben, sarihin Tatarhâniye'nin hamisinde kendi yazısı ile musannifin «Belki müstahabtır» sözü

üzerine şunu gördüm: «Zahir olan, o adam ab-dest aldıktan sonra teyemmüm eder. Maba'dinin

delâleti ile, su bitinceye kadar böyle devam eder. Sen düşün. O zaman bu cihette fâsık ile mes-tur

eşit olur. Herne kadar musannifin zikrettiği cihetten muhalif de ol-sa. Zira Haniye ve Hülâsa'nın

ibaresi tafsilat vermeksizin suyu dökme-nin mendub olmasını ifade eder. Ancak eğer buna

hamledilirse, o zaman araştırılsın.» Sarihin yazısı ile gördüğüm burada sona erdi.

Sen de görüyorsun ki, sarih mütereddid olduğu bir şey konusunda şerhinde kat'î olarak hüküm

vermektedir. Sonra ben Zahîre'de, zımmî ile fâsıkın arasında iki cihetten fark olduğunu sarahaten

gördüm. Bun-lardan bir tanesi yukarıda zikrettiğimizdir; ikincisi ise, fâsıkta araştırmak vacib olduğu

halde zımmîde ise müstahabtır.

Fâsıkın haberi bunun aksinedir ilh...» Yani fâsıkın suyun necase-tini haber vermesinde adamın

zannı galibi doğru söylemesinde ise teyemmüm eder ve o suyla abdest almaz

«İlzam etmeye sâlihtir ilh...» Hâniye'de: «Zira fâsık müslüman üzerinden- şahitlik yapmakta şehâdet

ehlidir. Kâfire gelince, o şehâdet ehli de-ğildir.»

Yani fâsıkın müslüman üzerine şehâdetini Kadı kabul ettiği takdir-de Kadı'nın hükmü geçerli olur,

bu hükmü vermekle Kadı günahkâr bi-le olsa.

«Bir âdil suyun temiz ilh...» Ben diyorum ki, «Hidâye sahibinin Kifâyetü'n-Müntehî isimli eserinden

Hidâye sarihleri şunu nakletmişlerdir: «Birisi bir yemek yiyen topluluğun yanına varsa,

topluluktakiler onu da-vet etseler, bir adil onların yedikleri etin bir mecusî tarafından kesildi-ğini ve

içtikleri meşrubat içine de şarap kattıklarını haber yerse, onlarda inkâr ederek helâl olduğunu

yleseler, adam onların haline bakar.Eğer onlar adil iseler onların sözünü tutar. Eğer onlar

töhmetli kimseler iseler oradan ne yer, ne de içer. Eğer onların içinde iki tane doğru söy-leyen

varsa, onların sözünü tutar. Eğer bir tane adil varsa, o zaman ken-di reyinin galibiyle amel eder.

Eğer reyi yoksa, o zaman yemesinde, iç-mesinde, abdest almasında bir beis yoktur. Eğer adama iki

halden bi-risi olduğunu doğru söyleyen iki köle haber vermişse onların sözünü tu-tar. Çünkü dini

haberlerde hür ile köle eşittirler. Ancak iki olan tercih edilir. Güvenilir bir köle necis olduğunu

haber verse, bir hür de temiz olduğunu söylese, o zaman iki söz birbiriyle çeliştiği için araştırır.

Eğer iki işten birisine güvenilir iki hür haber verse, iki güvenilir köle de onla-rın tersi bir haber

verseler, o zaman hürlerin sözünü tutar. Çünkü di­yanet ve hükümde hürlerin sözü hüccettir. Tercih

edilir. Eğer adama iki şeyden birisine üç tane güvenilir köle haber verse, tersini de iki gü-venilir

köle haber verse, o zaman üç kölenin kavli ile amel eder. İkisin-den bir şeyin bir erkek iki kadın

haber verse, tersini de iki erkek haber verse, o zaman birincisini tutar. Velhasıl bu meselelerin



cinsinde din iş-lerinde hür ile kölenin sözü adalette ikisi de eşit oldukları takdirde ha-berleri eşittir.

O zaman evvela, hangisinin adedi fazla ise o tercih edi­lir. Sonra hangisi hükümlerde hüccet ise o

tercih edilir, sonra da araştır-makla tercih edilir.»

Bunun misli Zahire ve diğer kitaplardadır. Görülüyor ki fukaha iki haber arasında eşitlik ile muaraza

tahakkuk ettikten sonra araştırmaya itibar etmişlerdir. Burada kesilen et ile su arasında hiçbir fark

yoktur. Düşün.

«Muteber olan zannın galib olmasıdır ilh...» Ben diyorum ki, Zahire-i Burhaniye'de zikredilenin

hasılı şudur. Kaplarda eğer temizlik galib ise, içmek ve abdest almak için zaruri ve ihtiyari hallerde

araştırılır. Yoksa, eğer necaset galib ise veya eşit ise, o zaman ihtiyari halde asla araş-tırılmaz.

Zaruri halde de abdest için değil, içme için araştırır. Kesilmiş veya ölmüş hayvan hususlarında ise,

zaruri halde mutlaka araştırır. İh-tiyari halde de eğer etin ölmüş olması galib ise, veya ölmüş veya

kesil-miş hali eşit ise, o zaman araştırmaz. Yine elbiselerde de zaruri hallerde mutlaka araştırır,

ihtiyari hallerde eğer temiz olması-galib ise araştırır. Yok eğer temiz tarafı galib değilse veya eşitse,

araştırmaz.

Bunun da hasılı şudur: Eğer temizliği galib ise, her iki halde de herşeyde galibe itibarla araştırır.

Yoksa, ihtiyari halde hepsinde araştır-maz. Zaruri halde ise hepsinde araştırır. Ancak abdest

kafalarında değil. Çünkü abdestin halefi vardır ki bu da teyemmümdür. Ama setri avret, yemek,

içmek abdestin aksinedirler. Çünkü onların halefi yoktur. Bunun misli, kitabın sonunda çeşitli

meseleler bahsinde de gelecektir. Bu izah-la, musannifin kelâmında bilmece derecesine ulaşacak

kadar veciz oldu-ğu da zahir olmaktadır. Eğer musannif, «eğer ağleb zannı kabın temiz-liği yolunda

ise mutlaka araştırır. Yoksa araştırmaz. Ancak abdestin dı-şında zaruri hallerde araştırır.» deseydi,

daha kısa ve açık olurdu. Düşün. Evet öyle ama, musannifin buradaki kelâmı, Nuru'l-lzâh'a uyarak

kita-bı salattan hemen önce, takdim ettiğine de muvaffıktır.

«Bir velimeye çağrılsa ilh...» Velime düğün yemeğidir. Bazı alimler tarafından da her yemeğe velime

denilebileceği söylenmiştir. Timurtasî' den naklen Hindiye'de velime yemeğine icabet etme

hususunda ulemâ ihtilâf etmişlerdir. Ulemâdan bazısı, bu davet vacibtir, terkedilmez de-mişlerdir.

Umumu ise sünnet olduğunu söylemişlerdir. Efdal olan, eğer velime ise icabet etmektir. Eğer

düğün yemeği değilse, adam muhayyer-dir. Ancak icabet efdaldir. Çünkü icabet etmekte müminin

kalbini sevin-dirmektedir. İcabet ettiği takdirde üzerine ne düşerse yapar. Efdali odur ki, eğer oruç

değilse, yemeği yemelidir.

Bidaye'de: «Davete icabet etmek sünnettir. İster velime olsun ister gayrı. Ama kendisini tanıtmak ve

cömertliğini göstermek niyetiyle yapı-lan davetlere icabet etmek ise uygun değildir. Bilhassa ilim

adamları için. Zira denilmiştir ki, bir adam bir diğerinin çanağına elini koyduğu zaman ona karşı

zelil olur.» T. Özetle.

İhtiyâr'da: «Düğün yemeği kadim bir sünnettir. İcabet etmeyen gü-nahkâr olur. Zira Peygamber

aleyhisselam, «Her kim davete icabet et-mezse, Allah ve Rasulüne isyan etmiş olur.» buyurmuştur.

Eğer oruç ise, davete icabet eder, fakat yemek yemez, dua eder. Eğer oruç değilse yemeği yer ve

dua eder. Ne icabet etse, ne de yese, günah işlemiş olur, davet edene cefa etmiş olur. Çünkü onu

çağıran adamla istihza etmiş-tir. Peygamber aleyhisselam, «Ben eğer bir deve baldırına davet

edilmiş olsam, ona yine icabet ederim.» buyurmuştur.»

Bunun muktezası şudur: Velime müekked sünnettir. Ama diğer ye-mek ve davetler bunun

aksinedir. Hidâye şerhleri velimenin vacibe ya-kın olduğunu tasrih etmişlerdir. Tatarhâniye'de

Yenâbî'den naklen: «Eğer adam bir davete çağrılmış olsa, eğer o davet yerinde günah ve bid'at

yoksa, icabet etmek vacibtir. Ama zamanımızda en eşlem yol kaçın-maktır. Ancak yakinen bid'at ye

günahın olmadığını yakinen bilirse, o zaman kaçınmaz.»

Zahir şudur ki bu kavil, velime dışındaki yemekler için anlaşılma-lıdır.

«Oturması layık değildir Un...» Yani onun orada oturmaması vacib-tir. İhtiyar'da: «Çünkü eğlence

haramdır. Davete icabet etmek sünnet-tir. Haramdan kaçınmak daha evlâdır.»

Yine sofrada bulunanlar gıybet ediyorlarsa, layık olan oturmamak-tır. Zira gıybet, oyun ve müzikten

günah bakımından daha şiddetlidir. Tatarhâniye.

«Eğer aynı sofrada ise ilh...» Vacib olan sarihin bunu musannifin gelecek, «eğer önceden bilirse»

sözünden evvel zikretmesiydi. Nitekim Hidâye sahibi böyle zikretmiştir. Zira musannifin «gücü

yetiyorsa» sözü, münkiratın sofrada değil evde olması bahsindedir. O zaman musannifin buradaki

sözünde aşikâr bir iham vardır.



«Men eder ilh...» Münkiri ortadan kaldırmak için men etmeye gücü yetiyorsa, men etmeye vacibtir.

«Sabreder ilh...» Yani kalbi ile inkâr etmekle birlikte sabreder. Zira Rasulullah (s.a.v.), «Biriniz bir

münker gördüğünde eli ile onu ortadan kaldırsın, eğer eli ile kaldırmaya gücü yetmiyorsa, dili ile

ortadan kaldırsın, eğer dili ile de ortadan kaldıramıyorsa, kalbi ile buğzetsin. Bu da imanın en zayıf

derecesidir.» buyurmuştur. Yani, imanın en zayıf halidir. Yani münkeri nehyedecek kimse, onu

ortadan kaldırmak için hiçbir yardımcı bulamayacağı bir halde iken ancak böyle yapar. «T.

Davete icabet, sünnettir. O zamda sünnet, bid'atla beraber olsa da terkedilmez. Mesela ikâmesi

vacib olan cenaze namazı gibi. Her ne kadar ağlayan kadın hazır olsa bile, yine de namaz terk

edilmez. Musan-nif davete icabet sünnetini vacibe kıyas etmiştir. Çünkü vacibe yakın bir sünnettir.

Zira onun terki hakkında va'îd varid olmuştur. Kifâye

İmamdan hikâye ilh...» Yani, «Ben bir defa mübtela oldum. Yani böyle bir yemeğe davet edildim,

gittim ve sabrettim.» demiştir. İmamın söz ettiği bu olay imamın örnek alınacak bir kimse olmadığı

vakitte ol-muştu. Hidâye.

«Önceden bilirse ilh...» 3u kavil ifade ediyor ki, geçen bahis, eğer yemeğin başına oturmadan önce

bid'ati bilmemesi hususundadır.

«Orada asla bulunmaz ilh...» Ancak, eğlence ehlinin, kendisinin git-mesiyle, saygıdan dolayı

eğlenceyi terkedeceklerini bilirse, o zaman git-mek üzerine vacib olur. İtken:.

«İbni Kemal iih...» Ben bunu İbni Kemal'de görmedim. Evet, bunu Hidâye zikretmiştir.

T. diyor ki: «Bunda görüş vardır. En açığı, Tebyin'de olan ifade-dir. Zira tebyin sahibi eğer davet

yerinde münkirat varsa icabet etme:< lazım değildir demiştir.»

Ben derim ki: Şu kadarı var ki bu, davetin başına hazır olmakla son-rakinin arasındaki farkı ifade

etmemektedir. Tebyin'de, bu ifadeden son-ra İbni Mace'nin rivayet ettiği şu hadis nakledilmiştir:

«Hz. Ali buyurur-lar ki: Ben bir yemek yaptım ve Rasulullah'ı davet ettim. Rasulullah gel-diler, evde

suretler gördüler, o zaman döndüler.»

Ben derim ki: Hadis şunu İfade etmektedir: Hazır olduktan sonra do bid'ati görürse yine rücu

edebilir. Ve şunu ifade ediyor ki, davet edilen yerde münkirat varsa, asla icabet lazım değildir.

METİN

Sirâc'da: «Bu mesele delâlet ediyor ki, bütün eğlence ve oyunlar haramdır. O münkiri ortadan

kaldırmak için de o oyunu yapanlardan izin almadan içeriye girer ve ortadan kaldırır.»

İbni Mes'ud diyor ki: Gına kalbte nifakı bitirir, naşı! su otu bitirirse.»

Ben derim ki: Bezzâziye'de: «Bütün çalgıların sesini dinlemek, kamışa vurularak çıkan ses ve diğer

seslerin hepsini dinlemek haramdır. Zira Rasulullah (s.a.v.), «Çalgıları dinlemek günahtır. Başında

oturmak fısktır. Ondan zevk almak ise küfürdür.» Yani küfranı nimettir. Zira uzuv-ları yaratıldığı

şeylerin dışında kullanmak küfranı nimettir. Vacib olan, böyle şeyleri dinlememek için çalgılardan

kaçınmaktır. Zira Peygamber (s.a.v.}'in çalgı seslerini duyduğu zaman parmakları ile kulaklarını

tıkadığı rivayet edilmiştir. Ama Arap şiirlerine gelince, onda fısk varsa onu okumak ve dinlemek de

mekruhtur. Hadisteki küfür kelimesi günahının büyük oluşunu ifade etmektedir. Nitekim -İhtiyâr'da

yledir. Veya ünü helâl bilerek ve zevk alarak dinlediğinde kâfir olacağını ifade etmekte-dir.

Nihâyed'e olduğu gibi.»

BİR FAYDA: Nevbet çalmak da geçen müzik aletleri gibidir. Eğer uyandırmak için çalarsa, bir beis

yoktur. Nasıl ki mesela üç vakitte su-run üç nefhasını hatırlatmak için çalsa, çünkü aralarında

münasebet vardır. Mesela ikindiden sonra kıyamet nefhası için çalmak, yatsıdan sonra ölüm

nemasına, geçe yarıdan sonra da ölümden sonra dirilme nefhasına işaret için çalsa... Bu bahsin

tamamı benim Mültekâ üzerin-deki talikatımdadır.

İZAH

«Mesele delâlet ediyor ki ilh...» Zira İmam Muhammed, çalgıların isimlerini mutlak zikretmiştir. O

zaman oynamak, eğlence nas ile haram-dır. Zira Peygamber (s.a.v.), «Müminin eğlencesi bâtıldır.

Ancak üç şeyde değil: Atını terbiye etmek için -bir rivayette atı ile oynamak kendi yayı ile ok atmak,

bir de hanımı ile oynaması.]) duyurulmuştur. Kifâye.

İmamın «mübtelâ oldum» sözü, oyun ve eğlencenin haram olduğu-na delâlet eder. İtkanî. İbni

Kemal için bu hususta bir kelâm vardır. Ve onun kelâmında da bir kelâm vardır. Müracaat et.

«İzin almadan içeriye girer ilh...» Çünkü onlar münkeri işlemekle hürmetlerini düşürmüşlerdir. O



zaman onların o hürmetlerini atmak ca-izdir. Nasıl ki şahitler zaninin avretine bakabilirler. Zira zani

kendi nef-sine yapılacak sayyı yırtıp atmıştır. Bu bahsin tamamı Minâh'tadır.

«İbni Mes'ud ilh...» Sünen'lerde merfuen Rasulullah'tan (s.a.v.) şu lafızla rivayet edilmiştir: «Gına

kalbte nifakı bitirir.» Gayetü'l-Beyân'da olduğu gibi. Bazı alimler tarafından da, kafiyeler dizmek ve

fasih konuş-mak için teganni ederse zarar yoktur, denilmiştir. Bazı alimler de eğer yalnız kaldığı

zaman vahşeti kendinden gidermek için teganni ederse beis yoktur demişlerdir. Serahsî bu kavli

tutmuştur. Şeyhülislâm da Hane-fî ulemasına göre bunların hepsinin mekruh olduğunu zikretmiş,

«İnsan-lar arasında bir bilgisi olmadığı halde Allah yolundan saptırmak için ger-çeği boş sözlerle

değişenler...» (Lokman: 6) ayetini de deli! getirmiştir. Bu ayetin tefsirinde «boş sözler»den

maksadın gına olduğu gelmiştir. Bazı sahabilerin yledikleri rivayet edilen şiirler de hikmet ve

mev'ize dolu şiirler olarak yorumlanır. Zira «gına» kelimesi nasıl bilinen isim olarak verilirse,

bilinmeyene de ıtlak olunur. Nitekim şu hadiste olduğu gibi: «Her kim Kur'an ile teganni etmezse,

bizden değildir.» Bu bahsin tamamı Nihâye ve diğer kitaplardadır.

Kuhistanî gınayı, sesi ferdid etmek, melodi ile ve ritmik biçimde söy-lemek olarak tarif etmiş ve

sözlerinin devamında, «Bu kayıtlardan biri-si olmazsa, gına tahakkuk etmez» demiştir.

Dürrü Münteka'da: «Bunun bu şekilde tarif etmesi bizim kitabımız-da bilinmemiştir.»

Ben derim ki: Fethu'l-Kadîr'in Şehâdet bahsinde, bizim bundan öğ-rendiğimiz bir kelâmdan sonra

şöyle denilmektedir: «Haram olan te-ganni bir erkeğin sıfatını, hayatta olan belli bir kadının

vasıflarını ve in-sanı şarap içmeye tahrik edecek biçimde şarabın vasıflarını anlatan, melodik

yleyişler ve müslüman veya zımmiyi hicveden sözlerdir ki, bu hicvetmede de söyleyen adam

bizzat o müslüman veya zımminin hicvini düşünerek ylerse. Yok onu bir şiir söyletmek veya

fesahat ve bela-gatı öğretmek için hicvetmesi haram değildir. Veya olmayan bir kadının vasfını

yapan teganni de haram değildir. Veya kokuları, çiçekleri, suları anlatan bir şiir veya teganninin

men edilmesinin bir delili yoktur. Evet, bunları bir çalgının yanında söylerse, o zaman yine imtina

edilir. Her ne kadar o aletleri va'z ve hikmet şeklinde anlatmış olsa da böyledir. «Özet-le. Bu bahsin

tamamı oradadır.»

Mülteka'da: «Peygamber (s.a.v.)'den Kur'an okurken, cenazede, sa-vaşa giderken ve vazederken

sesi yükseltmenin mekruh olduğu rivayetedilmiştir. O zaman, vecd ve muhabbet dedikleri türkü ve

gazelin okun-masında sesin yükseltilmesine ne denilir? Dinde böyle bir şeyin aslı yok-tur.».

Şarih diyor ki: Cevhere de şunu ilave etmiştir: «Zamanımızın muta-savvıflarının yaptıklar: haramdır.

Oraya gitmek ve oturmak caiz değildir.» Peygamber'den (s.a.v.) rivayet edilen onun şiir dinlediğine

dair rivayet-ler gınanın haram olmadığına delâlet etmez. Onun hikmet ve va'zı iştimal eden mubah

bir şiir üzerine hamletmek caizdir. Peygamber (s.a.v.) in vecdettiğini bildiren hadise gelince, o da

sahih değildir. Nasru'l-Bazî türkü dinlerdi bu yüzden şöyle azarlandı: «Gıyabetten daha hayırlıdır.»

derdi, «Heyhat» denildi. Belki dinlemenin zellesi halkı gıybet etmenin zellesinden daha kötüdür.

Serî diyor ki: «Vacidin kendini kaybetmesinde öyte bir hadde ulaşmalıdır ki, yüzüne kılıçla

vurulmuş olsa, yine ondan bir ağrı duymaz. O zaman gerçek vecd zahibidir.»

Ben derim ki: Uyun'dan naklen Tatarhâniye'de: «Eğer dinlenilen ses Kur'ân ve mev'ıza sesi ise,

caizdir. Eğer gına ise. ulemanın ittifakı ile haramdır. Sofilerden her kim bunu helâl ederse, şu

kimselere helâldir der: Artık eğlenceden arınmış, takva ile bezetilmiş, hastanın ilaca ihti-yacı gibi

artık o gınaya muhtaç olana. Böyle bir gınanın altı şartı vardır: Bu gınanın yapıldığı mecliste, tüysüz

oğlan olmaması, cemaatın hepsi erkek olması, sonra burada toplanmalarının niyeti hak rızası

olmalı, okuyanın niyeti yoksa ücret almak veya yemek yeme olmamalı, toplantı yemek veya fetih

için olmamalı ve yerlerinden kalktıkları zaman da an-cak mağlub olarak kakımaları lazımdır ve

ancak doğru olması müstesna vecd de izhar etmemelidir. Velhasıl zamanımızda dinlemeye ruhsat

yok-tur. Zira Cüneyd, kendi zamanında dahi dinlemekten tövbe etmiştir.» Bu hususta sen Feteva-yı

Hayriye'de olan ifadeye bak.

«Nifakı bitirir ilh...» Yani amelî nifakı bitirir.

«Fısktır ilh...» Yani taatten çıkmaktır. Aşikârdır ki eğlencenin ba-şında oturmak onu dinlemektir.

Ayrıca dinlemek de günahtır. O zaman bu iki günah olmaktadır.

«Uzuvları kullanmak ilh...» Sarih bu kavli küfrün küfran-ı nimet üze-rine ıtlak olunmasının sahih

olacağını beyan için zikretmiştir. T.

«Parmakları ile kulaklarını tıkadığı ilh...» Benim Bezzâziye ve Minâh'ta gördüğüm ise, bu ifade, iki

kulağını tıkadı, seklindedir.



«Mekruhtur ilh...» ,Yani onların okunması mekruhtur. O zaman on-ların tegannisi ne olur?

Tatarhâniye'de: Eğer şiirlerde fışkın ve bir oğlanın zikri olmazsa, onları okumak mekruh değildir.

Zâhiriye'de: «Şiirdeki kerahetin anlamı şudur: Eğer insanı zikir ve kıraatten alıkorsa mekruhtur. Yok

eğer alıkoymazsa, o zaman beis yoktur.»

Tebyînü'l-Meharim «Şüphesiz bilinmelidir ki, haram olan şiir, kendi-sinde fuhuş veya bir

müslümanın hicvi veya Allah ve peygamberi yalan-lamak veya sahabeyi yalanlamak veya nefsi

tezkiyeyi yalanlamak veya içinde yalan zannedilecek derecede övgü ve neseplere zarar getirecek ve

bir de, bir tüysüz oğlan veya belli hayattaki bir kadının vasıflarını ifa-de eden şiirlerdir. Zira hayatta

olan belli bir kadını belli bir ysüz oğla-nı, erkekler huzurunda vasfetmek haramdır. Ama ölmüş bir

kadını veya belli olmayan bir kadını vasfetmekte bir beis yoktur. Oğlanda da hüküm böyledir. İnsanı

tahrik edecek bir şarabı da vasfetmek, deyriyat, mey-haneyi methetmek, zımmî bu olsa hicvetmek

haramdır. İbni Hümam ve Zeylaî'de de böyledir. Yanak ve zülüfleri, boyun güzelliğini ve diğer ka-dın

ye oğlan vasıflarını söylemek mubahtır. Bazı alimler de bunda bir görüş vardır demişlerdir.

Maarifte: «Diyanet ehline onları vasfetmek la-yık değildir. Layık olan arzu ve şehveti galib olan

kimsenin yanında ka-dının sayılan yerlerinin inşad edilmesi caiz değildir. Çünkü onun fikrini helâl

olmayan birşeye tahrik eder. Mahzura sebeb olan da mahzurdur.»

Ben derim ki: Biz yukarıda takdim ettik ki, herhangi birşeyde-delil getirmek için şiir söylemekte

zarar yoktur. Beliğ teşbihler, güzel istia-reler için şiir söylemek de istişhad için söylenen şiir gibidir.

«Günahının galiz oluşunu ilh...» Yani bu küfran-ı nimet kelimesinin üzerine atıftır. Buna ancak küfür

demenin manâsı günahın büyük olma-sıdır. H.

«Şurun üç nefhasını ilh...» Bazı alimlerin görüşü budur. Halbuki meş-hur olan, iki nefha vardır.

Birisi, kıyametin başlangıcı için, diğeri de ye-niden dirilme için. T.

«Aralarında münasebet vardır ilh...» Yani nefhalar ile o üç vakitte birşey çalınması arasında

benzerlik vardır.

«İkindiden sonra ilh...» Zira halk, ikindiden sonra iş yerlerinden ev-lerine gelirler. Yatsıdan sonra

uyku vaktidir. Ki bu da küçük ölümdür. Gece yarısından sonra ise kabirleri gibi olan evlerinden iş

yerlerine doğ-ru çıkarlar.

Ben derim ki: Bu ifade ediyor ki, çalgı aletinin kendisi bizzat haram değildir. Belki onunla oyun

oynandığı için haramdır. Bu da ya onu din-leyen veya onu çalan içindir. Zaten izafe de onu

bildirmektedir. Görül-müyor mi ki, o âlete vurmak, vuranın niyetine bağlı olarak bir defasında helâl,

bir defasında da haram olur. Zaten işlere de maksatlarına göre hükmedilir. İşte bunda onların ancak

kendilerinin bilebileceği birçok maksatlarla aletleri kullanma konusunda tasavvuf büyüklerine delil

var-dır. O zaman sufîlere bu işten dolayı itiraz eden kimse onların bereke-tinden mahrum olmamak

için acele etmemelidir. Çünkü onlar seçilmiş-lerin efendileridir. Cenab-ı Allah bizi onların

imdatlarına erdirsin, onların salih dua ve bereketlerini bize nasib etsin.

«Bu bahsin tamamı benim Mültekâ üzerindeki talikatımdadır ilh...» Zira sarih, geceni İmam

Pezdevî'nin Melaib isimli eserine isnad ettik-ten sonra, «Layık olan nevbet çalmak gibi hamam

borusunu çalmanın da caiz olmasıdır. Hasen'den, düğünü ilan için def çalmağa beis olma-dığı

rivayet edilmiştir. Sirâciye'de de, eğer zilleri olmazsa, ve eğlence maksadıyla vurulmazsa

denilmiştir.»

Ben derim ki: Ramazanda sahur için uyuyanları uyandırmak için da-vul çalmak da hamamın

borusunun çalınması gibi mubahtır. Düşünülsün.

 

 

 

GİYİM KUŞAM FASLI

METİN

Bedenle arasında başka giyecek olsa dahi ipekli giymek haramdır. Sıhhatli görüş budur. İmam-ı

Azam'dan gelen rivayete göre ipekli cildle yani insan derisiyle temas ederse giyilmesi haram olur.

El-Kınye'de: «imamın bu görüşü belânın yaygınlaştığı hallerde büyük bir ruhsattır» de-nildi. İmam-ı

Azama göre; harb halinde giyilmesi de haramdır. İmameyne göre harp halinde giyilmesi helâldir.

Haramlık erkekleredir. Kadınlara değildir. Ancak kumaşın damgası gibi birbirine bitişik olan dört

parmak kadarı helaldir. Bazıları «Bu dört parmak açık olacaktır», bazıları ise «ne açık ne kapalı,

normal bir' şekil-ce olacaktın» demişlerdir. Sağlam mezhep görüşüne göre değişik yer-lerde olan

ipekli işlemeyi bir yerdeymiş gibi kabul etmek yoktur. Sa-rıkta olsun. Nitekim bu durum Kınye adlı

eserde genişçe bahsedilmiştir. Orada bir sakır bahsedilir. Onun kenarı Hz. Ömer'in parmaklarıyla

dört parmak kadar ibrişimdir. Bu da bizim karışımıza muadildir. Buna ruhsat verilmiştir.

Zeylaî'ye göre tellerle örülenler de dört parmak kadar olduğu takdir-de giyilmesi kullanılması

helâldir. Aksi takdirde erkekler için helâl olmu-yor. El-Müctebâ adlı kitapta; «Sarıkta iki veya daha

fazla yerlerde bulu-nan ipekli nakışlar derlenmiş yani bir yerdeymiş gibi kabul edilir»

denil-mektedir. Bazıları da «Hayır, kabul edilmiyor» demişlerdir. Orada şu fet-va da yer almaktadır:

«Ebû Hânife'den geldiğine göre üzerinde gümüş tellerden nakışlar bulunan bir sarığın, bu nakışlar

üç parmak kadarsa, giyilmesinde beis yoktur. Eğer bu nakışlar altından yapılmışsa giyilmesi

mekruhtur. Bazıları «mekruh değildir» demişlerdir.»

Aynı eserde «İpek ile tarafları örülmüş cübbenin giyilmesi de mek-ruhtur» denilmektedir. Müellif der

ki: Bu kerahetle bizim zamanımızdaki insanların giymeyi adet ettikleri Basra mamulü olan

entarilerin kerahe-ti de sabit olmaktadır. Bu eserde kumaşın enliliğinde yapılan nakışların ruhsatlı

olduğu açıklanmaktadır. Derim ki: bunun ifade ettiği şudur: El-bisenin uzunluğundaki az miktar

mekruhtur. Musannif der ki: Molla Husrev ve Sadruş Şeria da bu görüştedirler. Fakat Hidâye ve

başka eser-lerdeki mutlak beyanlar bunu muhaliftir. Es-Sirac'cîa Siyer-i Kebir'den naklen:

«Kumaştaki ipek alametler ve işaretler, ister küçük ister büyük olsun, mutlaka helâldir.» Musannif

der ki: Bu fetva daha önce dört par-mak ile kayıtlanan hükme muhaliftir ve bu fetvada bizim

zamanımızda bununla müptela olanlar için büyük bir ruhsat vardır.

Derim ki: Şeyhimiz «Ben zannediyorum ki, burada alem olarak geçen kelime sancak mızrakların

uçuna bağlanan şeylerdir. Çünkü böyle bir sancak büyük de olsa helâldir» demiştir. Yani büyük bir

parça ipekliden yapılmış olsa da helâldir. Çünkü bu, elbise değildir. İşte bu tevil ile eser-ler

arasındaki değişiklikylece halledilmiş olur. Dîbac denen saf ipek-ten yapılmış cibinlik

kullanmada erkekler için beis yoktur. Dîbac, arşı ve argacı ipekten olan nesnedir. Vehbâniye Şerhi.

Çünkü bu giyilen nesne değildir. Vehbâniye'nin sarihi bunu nezmen şöyle ifade etmişti':

İpekten yapılmış cibinlikte uyumak caizdir.

Bu hüküm hem Kınye'de, hem de Müntekâ'da yazılıdır. Halis ipekten yapılmış uçkur bağı da

mekruhtur. Sıhhatli görüş budur. Bazıları «bunda beis yoktur.» demişlerdir

Halis ipekten yapılmış kalensuva yani fes giymek de mekruhtur. Sa-rığın altında kalsa bile ve

yakaya asılan para cüzdanı da ipektense mek-ruhtur. Kınye.

İZAH

Bilmiş ol ki giyeceklerin bir kısmı farzdır. Bu, setr-i avreti sağlayan, sıcak ve soğuktan koruyan

elbisedir. En uygunu bu kisvenin pamuk, ke-ten veya yünden yapılmış olmasıdır. Nitekim sünneti

seniyye böyledir. Onun eteği baldırın yarısında olacaktır. Yani yerlerde sürülmeyecektir. Kolların

yeni ise parmakların başına kadar olacaktır. Kolağazı ise bir karış olmalıdır. en-Natf adlı eserde

olduğu gibi nefis (çok kaliteli) ve hasis (kalitesiz) değil orta kaliteli kumaştan olacaktır. Çünkü

işlerin en hayırlısı ortancalarıdır. Bir de iki şöhretten yani son derece süslü ve son derece çirkin

davranışlardan nehyedilmiştir.

Elbisenin bir kısmı da müstahabtır. O da süs için, Allah'ın nimetini izhar için edinilen elbisedir.

Allah Resulü «Gerçekten Allah nimetini ku­lunun üzerinde görmek istiyor» buyurur.

Elbisenin bir kısmı do mubahtır. Bu, bayramlarda, cuma günlerinde, toplantılarda süs için giyilen

güzel elbiselerdir. Her vakit giyilmemektedir. Çünkü bunların daimi şekilde giyilmeleri gurur ve

kibire yol açar. Çoğu zaman fakirleri kızdırır. Bundan sakınmak evlâdır.

Elbisenin bir kısmı da vardır ki mekruhtur: Kibir için giyilen elbise gibi. Beyaz elbise giymek

müstahabtır. Siyah elbise de böyledir. Çünkü siyah elbise Abbasoğullarının alametidir. Cenab-ı



Peygamber, Mekkeye girdiği zaman başında siyah bir amame vardı. Yeşil elbise giymek sün-nettir.

Njtekim Eş Şir'a adlı eserde böyle denilmektedir. Bunlar Mülteka ve şerhinden alınmıştır.

El-Hindiye'de Es-Sircciye'den naklen şu hüküm yer almaktadır

«Güzel elbise giymek mubahtır. Gurur için olmamak şartıyla.» yani daha önce nasılsa elbiseyi

giydiği zaman da aynı tavırda olmak şartıy-la. Kürk giymek de mutad giyimlerdendir. Bu kürkün

bütün yırtıcı hay-vanların derisinden olmasında .beis yoktur. Ve tabaklanmış ölü hayvan derisinden

veya boğazlanmış hayvan derisinden olsa bile kürklerde beis yoktur. Bu hayvanların tabaklanması

kesilmesidir. Muhit böyle diyor. Kap-lanların ve bütün yırtıcı hayvanların derileri tabaklandıktan

sonra kulla-nılabilir. Onlar seccade yapılabilir. Eğer takımı yapılabilir. El-Muntekit de böyle yazar.

Erkekler için ayak sırtlarına kadar don giyilmesi mekruhtur. Attâbiye'de bu hüküm yer almıştır:

Demir çivilerle çivili ayakkabıların gi-yilmesinde de bir beis yoktur. Ez-Zâhîre adlı eserde namazın

caiz olma-sına mani bir necaset bulaşmış olan bir ayakkabının giyilmesi caiz mi-dir, değil midir?

Cevab: Ebû Yûsuf'un Kerâhiyet'inde, Said bin Cübeyr hadisinde zikredilmiştir ki: O tilkilerden

yapılmış fes giyer, fakat onunla namaz kılmazdı. Bu, Ebû Yûsuf'un bir hatasıdır.

Ben derim ki: Bu işaret eder ki, zaruret yokken bunu giymek caiz de-ğildir. Tatarhâniye. Fakat sarih,

namazın şartlan bahsinde şunu söy-ledi: «Kişi, namaz haricinde necis bir elbise giyebilir.» Bu fetva

El-Bahr da, El-Mebsut'a nisbet edilmiştir.

«Zaruret hariç, ipekli giymek haramdır ilh...» Nitekim ilerde gelecek-tir.

El-Muğrib adlı eserde denildi ki: «Harir tabiri pişirilmiş ibrişim de-mektir. Ondan edinilen, yani

kozadan çıkan ipekten yapılmış elbiseye de«harîr» denilmiştir.

Kınye'de dedi ki: ilh...» el-Kınye'nin naklettiği fetvayı Kınye hocası Bedî'den naklediyor. Fakat bu zat

diyor ki; «Bu Hânife'den bu fetvanın gelip gelmediğini araştırdım. Birçok kitaplara baktım. Ancak

el-Muhit sa-hibi Burhân'dan gelenden başkasını görmedim.»

Hâniye'de dedi ki: «Hülâsa şudur: Bu fetva mezhebin nakli için ko-nulmuş metinlere ters

düşmektedir. Bununla amel etmek ve fetva ver-mek caiz değildir.»

«İmameyn harp halinde ipekli giymek helâldir dediler ilh...» Yani ka-lınsa, düşman silâhlarından

insanı koruyorsa giyilmesi caizdir. Nitekim bu husus daha ileride gelecektir, ihtilâf erişi ve argacı

ipekten olan hak-kındadır. Sadece argacı ipek veya sadece erişi ipek olanlar, harp halin-de, icma ile

giyilmesi mubahtır. Nitekim bu hüküm Tatarhâniye'de yer almıştır ve ileride gelecektir.

«Ancak dört parmak kadar ilh...» İstisnası İbn Abbas'tan gelen riva-yete binaendir. O rivayet

şöyledir: «Resul-ü Ekrem katıksız ipekliden ya-pılan elbiseyi giymeyi yasakladı. İşaret ve elbisenin

argacı müstesnadır,saf ipek de aynı.»

Birde Müslim'den gelen bir haber vardır. O da şudur: «Resulü Ek-rem ipekliyi giymeyi yasakladı.

Ancak bir, iki üç veya dört parmak ka-dar ipekli ile süslenmiş elbiseler bundan müstesnadır.»

Acaba burada «dört parmak kadar» olan kısım uzunluğuna ve enli-liğine midir? Yani o ipekliden

yapılmış işaretin uzunluğu ve eninin dört parmaktan fazla olmadığını mı yoksa sadece enini mi

kastediyor? Uzun-luğu dört parmağı geçerse olur mu? Onların kelâmından insanın zihnine ilk gelen

ikinci görüştür. İkinci görüşü Sarihin kelâmından El-Havi Ez-Zâhidî'den gelen rivayet de takviye

etmektedir.

«Elbisenin alemi» onun süsü, deseni demektir. Nitekim bu husus Kâmus'ta da bu şekilde

manâlandırılmıştır. Bundan katıksız ipekliden örül-müş veya sonradan elbiseye dikilmiş desenler

kastedilmektedir. Onların kelâmının zahirinden anlaşılır ki; onunla elbise kenarlarında dikilenler

arasında fark yoktur. İkisi de dört parmak ile kayıtlıdır. Ama İmam Şafiî burada muhalefet etmiştir.

Çünkü Şâfiîler süsü dört parmakla kaydetmişlerse de etrafının her memlekette galib adete göre

takdir edilmesini ter-cih etmişlerdir. Yani bir memlekette dört parmaktan daha fazla olmak üzre

elbiselerin yakalan süslenmekte ise yine caizdir. Bize göre alem yani işaret hem yakalara takılan,

armaları, hem de elbiselerde, kullanılan desenleri kapsamaktadır. Buna perdeler ve yenlerin

etrafına, cübbenin yakasına işlenenler, ilikler ve kumaştan yapılan düğmeler de dahildir. Nitekim

bunlar ileride gelecektir. Tercih edilen görüşe göre eesih püskülü de buna dahildir. Tabi eni dört

parmaktan fazla olmamak şartıyla. Don ve şalvarın bağ yuvarı (uçkur) da böyledir. Abanın

omuzla-rındaki ve sırtındaki, hamamda giyilen ve satrançlı desen peştemal ve şaşın etrafındaki

desenler de ister iğne ile süslenmiş ister dokunurken konmuş olsun sarığın etrafında saçak olarak

eklenmiş olsun, bütün bun-larda beis yoktur. Eğer enleri dört parmağı geçmiyorsa uzunluğu dört

parmağı geçse de yine beis yoktur. Aynı şekilde bir elbiseyi bir parça ipekle yamamakta da beis

yoktur. Ama ipekliden kılıf yapmak böyle de-ğildir.



El-Hindiye'de: «Eğer ipeği cübbeye bir kılıf yaparsa bunda bir beis yoktur.» Çünkü ipekli burada

tabidir. Eğer içi veya dışı ipekli ile kaplama yapılırsa bu mekruhtur. Çünkü hem ipekli hem de diğer

madde burada kastedilmektedir. Sarahsî'nin Muhit'inde de böyle hükmedilmektedir. El-Kudurî

şerhinde Ebû Yûsuf'tan gelen rivayet şöyledir: «Ebû Yûsuf feslerin iç kısmını ipekliden yapmayı

mekruh görmüştür.»

Buna göre eğer cübbenin yakası bu gün olduğu gibi dört parmakta daha enli ise onun üstünde bir

parça keten bezi dikilmişse onu giymek caiz olur. Çünkü ipekli-elbisenin ortasına girmiş oluyor.

Dikkat!

«Tercih edilen görüşe göre değişik yerlerde olan ipekli desenler bir yerde imiş gibi kabul edilmezler

ilh...» Ancak bir hattı ipekli, biri de baş-ka maddeden olursa ve hepsi ipekli gibi görünürse o zaman

caiz değil-dir. Nitekim El-Havî'den bu husus gelecekte zikredilecektir. Bunun ge-rektirdiği şudur:

İpek ile bezenmiş desenlenmiş nakışlı elbiseyi giymek helâldir, eğer her nakış dört parmak kadar

değilse. Eğer hepsi bir araya geldiği zaman dört parmağı geçerse bu yine helâldir, eğer hepsi ipekli

görünmezse. Düşün!.

T. Dedi ki: «Altın ve gümüşten yapılan değişik desenlerin hükmü de böyle midir? Yazılsın.»

«Yine Onda ilh...» Kınye'deki bu kayıttan sonra Necmu'l-Eimme: «Dört parmakta ölçü parmakların

normal heyeti olur. Selefin parmaklan esas alınmaz.» demiş, sonra Kirmânî'nin «Parmaklar yayılmış

olacaktır», sonra da Karabîsî'nin «Yayılmış parmakların miktarından sakınmak daha evlâdır»

sözüne işaret etmiştir.

«Aksi takdirde kişi yani erkek için helâl değildir ilh...» sözü Zeylaiden erkek kaydı olmaksızın

zikredilmiştir. Ez Zeylaî'nin bu sözüne «bu ziynetten değildir» şeklinde itiraz edilmiştir. Zahire göre

: Burada kadın-larla ilgili hüküm erkekler gibidir.

Ben, derim ki: Burada dikkat edilmelidir. Çünkü Kâmûs'ta yer aldı-ğına göre; nüye kendisiyle

süslenilen şeydir. Şüphe yoktur ki altın ile dokunmuş elbise süs eşyasından sayılır. Biz daha önce

El-Hâniye'den rivayet ettik ki kadınlar, ziynet haricinde, altın ve gümüş kaplardan ye-me, içme,

yağlanma hususlarında akidlerde erkekler gibidirler. Kadınlar için dibaceyi, ipekliyi, altın ve

gümüşü ve diğer incileri süs olarak kul-lanmakta bir beis yoktur.

El-Hidâye'de: «Erkek çocuklara altın ve ipekli giydirmek mekruhtur» deniliyor. Bunun hükmü ilerde

gelecektir. el-Kınye'de: «Altın ile dokun-muş, arma, kadınlar için zararlı değildir. Erkeklere gelince

ancak dört parmak kadar olursa zararı yoktur. Fazla olursa mekruhtur» denilmek-tedir.

E!-Müctebâ'dan ilh...» rivayet edilen görüş hususunda ikinci yoru-mun mezhebin zahiri olduğunu

daha önce öğrenmiştin.

«Eğer sarıkta nişan varsa ilh...» sözüyle bu aynı manaya geldikle-rinden dolayı tekrar edilmiş sayılır.

«O altından olursa mekruhtur ilh...» sözüne gelince; el-Kınye'de de-nildi ki; «Sanki bu yüzüğe itibar

edilerek ylenmiştir.» Yine el-Kınye'de

fes hakkında da: «tercih edilen görüşe göre dört parmak kadarı caizdir.» denilmektedir. İmam

Muhammed'den gelen bir rivayette «caiz değildir, tıpkı ipeklide olduğu gibi» denilmiştir.

Ben derim ki: Altınla desenlenmiş kumaş hakkında konuşma gele-cektir.

«İpekli ile kaplanmış cübbe giymek mekruhtur ilh...» sözüne gelin-ce; bu, ammenin üzerinde

bulduğu fetvanın gayrisidir. Çünkü el-Hidâye'de Zahîre'den nakledilmiştir ki: İpekli ile kaplanmış

şeylerin giyilmesi fakîhlerin ammesi katında mutlaktır. et-Tebyîn'de Esmâ'dan rivayet edi-liyor.

«Tayaîisî bir cübbe çıkarmıştı. Üzerinde de bir karış kadar kisrevânî ipekten bir koltuk eki vardı.

Onun iki yakası da o ipekle işlenmişti.O dedi ki: «İşte bu Resulullâh'ın cübbesidir. Peygamber bu

cübbeyi giyiyordu ve bu cübbe Âişe kalındaydı. O vefat edince onu ben aldım. Biz hasta-lar olarak

onu yıkayarak suyunu içiyoruz. Hastalar bununla şifa buluyor.»

Hadisi imam Ahmed ve Müslim rivayet ettiler. Fakat Müslim'de «Şibr» '(karış) ibaresi yoktur.

el-Hidâye'de Allah'ın resulünden gelen bir hadis şöyledir: «Peygamber ipekli ile yakaları süslenmiş

bîr cübbe giyiyordu.» Molla Husrev ve Sadrüş-Şerîa'nın bu hükmü kesin olarak ifade ettikleri gibi,

İbn Kemal ve Kuhistânî de kesinlikle bunu böyle ifade etmişlerdir. et-Tatarhâniye'de

Cemu'l-Cevami'den bu nakledilmiştir.

«Fakat Hidâye'nin ve başka kaynakların mutlak zikretmeleri buna ters düşmektedir ilh...» sözüne

gelince; bu sadece eninin dört parmakla kayıtlanmasıyla ilgilidir.

Bazan denilir ki, «Mutlak, mukayyedin üzerine hamledilir.» Nitekim usul kitablarında bu husus



serahaten belirtilmiştir. Yani hüküm ve ha-dise birse mutlak mukayyedin üzerine hamledilir.

Bununla beraber me-tinler çoğu kez meseleleri kayıtlarından sıyrılmış olarak zikrederler. Dü-şün.

Fakat kaynakların bu yaptıkları delillerin ıtlakına uygundur. Bu ise zamanın insanlarına daha

şefkatli gelir. Ta ki bunlar fisk ve isyana gir-mesinler.

«Bu daha önce dört parmakla kaydedilme hükmüne muhaliftir ilh...»

sözüne gelince; evet, bu metinlere açıkça muhaliftir ve buna yönelmiş-tir. Sarihin «ben deri

ifadesiyle beyan ettiği kanaata gelince, bu cid-den uzak bir görüştür. Tatarhâniyye'de «Nakşı ipekli

olan veya yakaları kenarları ipekli ile işlenmiş elbiseyi giymekte, fakîhlerin umumu katında beis

yoktur. Fakat bazı kimseler burada muhalefet etmişlerdir.» denilmek-tedir. Hişâm, Ebû Hânife'nin

elbisesindeki çiçek dört parmak kadarsa o elbisenin giyilmesinde bir beis görmediği rivayet edildi.

Şemsu'l-Eimmetis-Serahsî şöyle der: «Elbisedeki desen ipekli ise onu giymekte beis yok-tur.

Çünkü çiçek elbiseye tabidir.» Ve Serahsî takdir konusunda yani dört parmakla takdir hususunda

herhangi bir şey söylememiştir. Binaenaleyh onların sözleri giyilen elbiselerin desenleri ile ilgilidir.

Yoksa sancak olan bayrak hususunda değildir. Eğer bu böyle olmazsa elbise ile kayda hiç bir manâ

kalmaz. Tabaiyyet nedeninin de manasız kaldığı ortadadır.

Tatarhâniyye'de şu husus yer almaktadır:

«Kadınlar hakkındaki hükümden sözetmeye gelince; alimlerin am-mesi onlar için halis ipekliyi

giymek helâldir dediler. Bazıları da helâl değildir, dediler. Çiçeği ipekli olanın giyilmesine gelince:

Bu ibareden insanın zihnine ilk gelen şey «mutlak ipekten yapılmış çiçekli elbisede beis yoktur»

hükmü ancak kadınlar hakkındadır. Eğer bu sabit olursa o zaman herhangi bir çatışma ortada

kalmaz. Bununla ibareler arasındaki tevfîki yani uyumu sağlamak daha güzeldir. Aksi takdirde

bunlar iki ri­vayet olurlar.

«Bu daha sahihtir ilh...» sözü el-Kınye'de Şerhu'l-İrşâd'dan alın-mıştır.

Et-Tatarhâniye'de ise: «ipekli uçkurda kerahet yoktur. Çünkü o yal-nız giyilmez» denilmektedir.

El-Camiussağır Şerhi'nde: «Bazı meşayihler, erkekler için Ebû Hânife katında ipekli uçkurda beis

yoktur» derler. Sadruş-Şehid: İmameyn katında böyle bir uçkur kullanmak mekruhtur» dedi. Düşün.

«Böylece fes de mekruh olur ilh...» Molla Miskîn, Musannifin kita-bın sonundaki «Değişik

Meseleler» bahsinde: «Feslerin giyilmesinde be-is yoktur,» diyor. Molla. Miskîn burada çoğul tabiri

kullanıyor. «Bu ise ipekli, altınlı gümüşlü, ketenli, siyah, kırmızı bütün fesleri kapsamakta-dır.»

Fakat zahir şudur ki; güvenilir olan burada zikredilen hükümdür. Çünkü bu tam yerinde, açıkça

ylenilmiştir, umumdan alınmamıştır. T.

el-Fetâvâ'l-Hindiyye'de şu hüküm yer almaktadır: «Erkekler için ipek-ten, altından, gümüşten veya

dört parmağından daha fazla büyük ipek parçası veya altın ve gümüş dikilmiş ketenden yapılmış

fesi giymek mek-ruhtur.» İşte bununla «takiye» veya «arakiye» denen ve başa giyilen ter-liklerin

hükmü de bilinmiş oluyor. O da ipekli ile nakışlanmışsa nakışla-rından birisinin dört parmaktan

fazla olması halinde helâl değildir, daha az ise helâldir. Eğer bütün nakışlar dört parmaktan

fazlaysa yine giyil-mesi helâldir. Çünkü zahir mezhebe göre değişik nakışlar birmiş gibi sayılmazlar.

«İnsanların boynuna omuzuna v.s., astıkları keselere gelince ilh...» Kişinin beraberinde astığı kese

ipekli olursa mekruhtur. Cebe konulan veya evde duvara asılan mekruh değildir. Bu kayıd ile

asılmayan kese-ler bu hükümden çıkmış olur. Bunun açıklanmasında zahir olan şudur: Asılmak

giymeye benzer, bunun için haram olur. Çünkü bilindiği üzere haramlar babındaki şüphe yakına

ilhak edilmiştir. er-Remlî.

Zahir şudur ki; asılan keseden maksad hamail diye tabir edilen mus-ka keseleridir. Çünkü bunlar

boyunlara asılır. Fakat para kesesi öyle de-ğildir. Onu cebine koyar, asmaksızın kullanırsa beis

yoktur.

Ed-Durru'l-Münteka'da: «İpekli seccade üzerinde namaz kılmak mek-ruh değildir, çünkü haram olan

giymektir» denilmektedir. Sair şekillerde ondan yararlanmak ise bu hükmün dışındadır, haram

değildir. Nitekim cevhere üzerinde namazda olduğu gibi Kuhistanî ve başka alimler de bunu kabul

ve ikrar etmişlerdir.

Ben derim ki: Bununla çokça sorulan teşbih ipinin hükmü de bilin-miş olur. Bu hıfzedilsin.

«O giymektir» sözüne gelince; hükmen bu böyledir. Çünkü El-Kınye'-de: «İpekli yorganın

kullanılması caiz değildir. Zira o giymenin bir çeşididir» denilmektedir. Burada saatin ipi yani

bağlandığı ip de ele alınmalı-dır. Çünkü kişi saati bağlıyor ve onu elbisesinin iliğine asıyor. Bunun

hakkında hüküm nedir? Zâhir'e göre o da teşbihin ipi gibidir. Düşün.



Anahtarların, terazlerin, divitin ipi de aynıdır. İpekli kâğıtlarda yazmak, mushaf, dirhem ve para

keseleri kapların kapatıldığı örtü, içinde elbise-ler konan bohça ve giymeksizin veya giymeye

benzemeksizin kullanılan, yararlanılan diğer ipekli nesneler hep aynı hükmü tabidir. Yani caizdir.

El-Kınye'de «Bir dellâl ipekli elbiseyi omuzlarına atar, satışa çıka-rırsa kollarını geçirmedikçe

caizdir.» denilmektedir:

Aynu'l-Eimmeti'l-Karâbîsî der ki: «Bu meselede meşayih arasında ' farklı görüşler vardır.

Birincisinin yani helâl olmasının izahı, elbiseyi omuza atma ancak onu yükleyip götürmek için

olur,,kullanmak için değil. ylece yararlan-mak için kastedilen giyime benzemez. Düşün.

El-Kınye'de nakledildi ki:

«İpekten sargı bezleri kullanmak mekruhtur.» Zahire göre bundan maksad, bedenin üzerine veya

bedenin bazı parçalarına sarılanlardır. Ama elbiseler için bohça olarak kullanılanlar burada

kastedilmemektedir. Dü-şün.

METİN

Yarayı ipekli ile bağlamakta ihtilâf edilmiştir. el-Müctebâ'da hüküm yledir. Yine el-Müctebâ'da:

«Kişi ipekli ile evini süsleyebilir.» denilir. Altın ve gümüş kaplarla süsleyebilir, fakat tefahur

kastedilmeksizin. El Kınye'de: «Fakihler için uzun bir sarık sarmak, geniş elbiseler giymek daha

güzeldir» deniliyor. Yine el-Kınye'de: «Göze, göz ağrısı gibi bir özür sebebiyle ipekliden olan siyah

bir eşarp bağlamada beis yoktur.» denili-yor.

Ben derim ki: Göz ağrısı da bir mazerettir. el-Vehbâniyye Şerhi'nde el-Müntekâ'dan alınarak

«Gömleğin ilikleri ile düğmeleri ipekliden olur-sa beis yoktur. Çünkü ilik ile düğme gömleğe

tabidirler» denilmektedir. et-Tatarhâniyye'de es-Siyeru'l-Kebir'den naklederek şöyle denildi:

«İpekli ve altından düğmelerde beis yoktur.» Yine aynı kitabta Muhtasaru't-Tahâvî'den naklen:

«Kumaşın deseni gümüştense mekruh değil, altından yapılmışsa mek-ruhtur» denilmiştir. Fakihler

ise, «Bu müşküldür. Zira şeriat yakalarını nakşedilmesine ruhsat vermiştir. Bu nakışlar bazan

altından olabilir» de-mişlerdir.

ipekliyi yastık veya döşek yapmak, onların üzerinde uyumak helâl-dir. İmameyn, İmam Şafiî ve

İmam Malik «Haramdır» dediler. El-Mevâ-hib'te yer aldığı gibi bu görüş daha sıhhatlidir.

Ben derim ki: Buna dikkat edilsin. Fakat bu hüküm meşhurun hilâfınadır. İpekliden entari veya

kaftan yapmak icmaen mekruhtur. Bu Si-râc'dan nakledildi.

Gümüşün üzerinde oturmak icmâ ile haramdır. Mecmâ Şerhi.

Erişi ipekli, argacı keten, pamuk, yün gibi başka maddeden olan bir elbise giymek helâldir. Çünkü

elbise ancak dokunmakla elbise olur. Do­kuma ise ancak argaç ile olur. Binaenaleyh onda argac

asgari itibara alınır, eriş nazara alınmaz.

Ben derim ki: el-Mevahib'den naklen Eş-Şurunbulâliye şöyle dedi: «Erişi ipekli olup da el-Attabî gibi

erişi görülenin kullanılması mekruh-tur.» Bazılarına göre mekruh değildir. Bunun benzeri

el-İhtiyâr'da yer almaktadır.

Ben derim ki: gizli değildir ki itibar yönünden tercih argace verilir. Nitekim el-Azmiyye'den böylece

öğrenildi. Hatta El-Müctebâ'da şunlar yer alıyor: Meşayihin çoğu bunun hilâfına fetva verdiler.

El-Mecmâ' Şerhi'nde «hazz» deniz koyunlarının yünüdür, denildi. Ben derim ki, bu hüküm onların

zamanında idi. Şu anda ise el-Hazz, ipek çe-şididir. İpekliden yapıldığı takdirde kullanılması haram

olur. Burcundî ve Tatarhânî bunu ifade ettiler. Dikkat edilsin!

Sadece harpte bunun aksi helâldir. Eğer kalınsa, onunla düşmandan korunmak mümkünse.'Eğer

ince ise harpte de haramlığı icmâ iledir. Çün-kü faidesi yoktur. Sirâçtan nakledilmiştir.

Hepsi ipekli olana gelince... Harpte imama göre mekruh, İmameyne göre değildir. Mültekâ zahire

göre galib hangisi ise ona itibar edilir. Ez-Zâhidî'nin Hâvî'sinde şu hüküm yer almaktadır: Zahiri

kısmı ipekli olan veya bir hattı ipekli, bir hattı da hazdan olan mekruhtur. Tercih edilen görüşe göre

değişik yerlerde olanların bir yerdeymiş gibi sayılmaması-dır. Ancak kumaşın bir hattı ipekli bir

hattı da başka bir mâdenden olursa ve hepsi ipekliymiş gibi görünürse o zaman itibar edilir. Ama

sa-rıktaki desen gibi her hat ayrı ayrı görünürse mezhebin zahirine göre bir aradaymış gibi itibar

edilmez. Şeyhimiz de bunu kabul etti. Ben de derim ki: Daha önce bildin ki tercih edilen görüşe

göre itibar zahire değil ar-gacadır. Dikkat ediniz.

Usfur veya zaferan ile boyanmış kırmızı, sarı elbiseler erkekler için mekruhtur. İbarenin ifadesi şu:



Kadınlar için mekruh değildir. Diğer renk-leri giymekte beis yoktur.

el-Müctebâ, el-Kuhistânî ve Ebû'l-Mekârim'in En-Nikâye Şerhi'nde şu hüküm vardır: Kırmızı elbise

giymekte beis yoktur.»

Bunun ifade ettiği manâ, buradaki kerahetin kerâhet-i tenzihiyye olmasıdır. Lakin et-Tuhfe'de

«haram» olduğuna dair serahat vardır. Ve bu serahet de ifade eder ki kerahet, tahrimiyyedir.

Musannif böyle idi.

Ben derim ki: Şurunbulâlî'nin bu hususta telif ettiği bir risale vardır. O risalede sekiz görüş

nakletmektedir. Onlardan bazılarına göre müstahabtır. Mutlak olarak erkek altın ve gümüş takı

takamaz. Ancak gümüşten yüzük, kemer ve süslenmiş kılıç kullanılabilir. Çünkü bunlarda süs

astedilmemektedir. El-Müctebâ;da şu hükümler vardır: «Ortası ipekliden olan bir kemer kullanmak

helâl değildir.» Bazıları helâl olduğunu söylediler, eğer eni dört parmağa yetişmezse.

Kemerde demirden, bakırdan veya kemikten bir halka bulunursa ke-rahet yoktur. İncinin hükmü ise

ileride gelecektir.

Kişi ancak gümüş yüzük kullanır. Zira gümüş yüzük kullanıldı mı başka maddelere ihtiyaç kalmaz.

Binaenaleyh taş vesaire başka maden-lerden yüzük yapmak haramdır. Es-Serâhsî «Yeşim ve akik

taşlarından yüzük yapmak veya edinmek caizdir.» dedi. Molla Husrev bunu daha da umumîleştirdi:

Altın, demir, bakır, kalay, cam ve benzeri maddelerden yüzük edinmek haramdır. Çünkü daha önce

ancak gümüşten yüzük edi-nilebileceği geçmiştir.

Yüzük olarak onları kullanmasının keraheti sabit olduktan sonra bunların yani bu maddelerden

yapılan yüzüklerin satılması da imalinin de keraheti sabit olur. Çünkü imal ve satmakta caiz

olmayan bir şeye yar-dım vardır. Caiz olmayana götüren her şey caiz değildir. Bunun tamamı

El-Vehbâniye şerhindedir.

Yüzük konusunda halkanın gümüşten olmasında itibar edilir. Kaşın önemi yoktur. Kaş, taştan,

akikten, yakuttan veya başka maddelerden olabilir. Bu taşlara altın çiviler de çakılabilir. Taş daim

sol elin içinde tutulur. Bazıları sağ elin içinde tutulur demiştir. Ancak sağda takılması rafizlerin

alametinden olduğundan bundan sakınmak lazımdır. Kuhistanî ve başkaları.

Derim ki: Umulur ki bu daha önceydi; fakat geçti; dikkat ediniz.

Yüzük kaşına kişinin isminin veya Allah'ın isminin nakşedilmesi ca-izdir. Bir insanın şekli veya bir

kuş resmi yapmak caiz değildir.» Muhammed Resulullah» yazmak da caiz değildir. Yüzük bir

miskalden daha ağır olmayacaktır.

Sultan ve kadı ve zengin kişiler gibi ihtiyaç sahihleri hariç mühür edinmeyi terketmek efdaldir.

Kişi sallanan dişini altınla değil belki gümüşle takviye eder. İmam Muhammed ikisini de caiz

görmüştür.

Altından burun edinebilir. Çünkü gümüş kokutur. Çocuğa altın ve ipek giydirmek mekruhtur. Çünkü

giyilmesi ve içilmesi haram olanın giy-dirilmesi de içirilmesi de haramdır.

Abdest sonrası kurulanmak için veya sümkürmek, terini silmek gibi ihtiyaç için bir mendil

bulundurmak mekruh değildir. Ama tekebbür (sük-se ve caka satmak) için olursa mekruhtur.

Bir şeyi hatırlamak için parmağa bağlanan ip veya yüzük mekruh değildir. Hasılı kibir için işlenen

her şey mekruhtur, ihtiyaç içinse mekruh olmaz. İnâye.

EK: El-Müctebâ'da şu hüküm yer almaktadır: «Mekruh olan nazar-lık yani muska, Arapça'dan

gayriyle yazılandır.»

İZAH

«Yarayı ipekle bağlamakta ihtilâf edilmiştir. ilh...» Hindiye'de şu hü-küm yer almaktadır: «İpekliden

yapılmış uçkurlu elbisenin giyilmesi ih-tilaflıdır.».

«İttifakla mekruhtur» da denilmiştir. Yaralara sarılan sargı bezi de böyledir. Dört parmaktan daha

küçük olsa bile. Çünkü o başlıbaşına bir asıldır. Timurtaşî'de böyle kaydedilmiştir. T.

«Evini ipekli kumaşlarla süslemek caizdir ilh...» el-Fakîh Ebû Cafer, es-Siyer Şerhi'nde «Evlerin

duvarlarını nakışlı keçelerle örtmekte beis yoktur. Eğer bunu yapan süslenmeyi kastetmişse bu

mekruhtur» diyor.

el-Ğıyâsiye'de: «Kapı üzerinde perde sarkıtılması mekruhtur» denil-mektedir. İmam Muhammed,

«Es-Siyer-u'l-Kebir»inde bunu açıkça belirt-miştir. Çünkü bu, ziynet ve kibirdir.



Hülâsa tekebbür görüntüsü olan herşey mekruhtur. Eğer ihtiyaç ve zaruret için yapılırsa mekruh

olmaz. Tercih edilen görüş de budur. Hin-diye.

Bu ibarenin zahiri: Eğer sadece süs içinse, kibir ve fahr bahis konu-su değilse mekruh olur. Fakat

el-Hindiyye bu hükümden sonra ez-Zâhi-riyye'den buna ters düşen bir şey naklediyor. Dikkat ediniz.

BİR UYARI:

Bundan şu hüküm çıkar: Şenlik günlerinde yayılmakta olan ipekli sergiler, altın ve gümüş kaplar

kullanılmadıkları takdirde ve eğer bun-larla tefahur kastedilmiyorsa yalnız sultanın emrini yerine

getirmek için olursa caizdir. Fakat mum ve kandillerin gündüz yakılmasıyle değil-dir. Bu caiz

olmaz, çünkü malı zayi etmektir. Ancak hakimin bunları yak-madığı takdirde cezalandırmasından

korkan bir kişi bunları yakabilir. Nerede münkerleri kapsıyorsa onlara da caizdir. Şehadetler

kitabında geçti ki, bir emirin gelmesi için seyretmek üzere çıkmak sahiciliğin red-dedilmesi için

sebebtir. Çünkü onu karşılamak bir sürü münkerleri, şer'an inkâr edilen hareket ve fiilleri

kapsamaktadır. Kadın ve erkek karışık-tır. Öyleyse bu daha evlâdır. Dikkat ediniz!

«Fakihler için uzun sarık bağlamak daha güzeldir ilh...» Bunun ne-deni alimler bunu bu şekilde adet

ettikleri içindir. Eğer başka bir mem-lekette alimler uzun sarıkla değil de başka şeyle tanınıyorlar,

tazim gö-rüyorlarsa ilim makamını izhar bakımından bunu yapacaktır. Bir de ama-menin

uzatılmasının nedeni alimler bilinsin de onlardan dinî emirler so-rulsun içindir. T.

«El-Kınye'de şu hükümde vardır ilh...» ifadesi şöyledir: «Sürekli ka-ra bakmak, göze zarar verir.

Karlı bir yolda giderken bir kişinin gözle-rinin önüne ipekliden siyah bir peçe sarması, bağlama

helâldir, bunda beis yoktur. Ben derim ki, ağrıyan göz daha evlâdır. Yani ona da bağlıyabilir.»

Et-Tatarhâniye'de şu hüküm vardır: «İhtiyaç içinse onu giymekte be-is yoktur denilmektedir. Çünkü

Abdurrahman bin Avf ve Zübeyr bin Avvam'dan rivayet edildiğine göre ikisinde de şiddetli uyuz

vardı. Resulullah'dan ipek giymek için izin istediler. Peygamber kendilerine ipekli elbi-se giymek

hususunda izin vermiştir.»

Ben, derim ki: ez-Zeylâî, gelecek fasıldan hemen önce serahaten Cenab-ı Peygamber'in bu iki

sahabiye mahsus bir özellik olarak bu ruh-satı verdiğini kaydediyor. Düşün.

«Şeriat kifâfa ruhsat vermiştir ilh...» sözünün izahı: Kifâf, gömleğin el ayası kadar olan yerdir. Bu da

bedenin kavşak yerlerinde koltukların-da veya etek kenarlarında olur. Muğrib.

T. de şöyle denilmiştir: «Hz. Peygamberden onun koltukları ipekli ile kaplanmış bir cübbe giydiği

nakledilmiştir. Bu rivayette altın ve gümüş zikredilmemiştir. Düşünülsün ve yazılsın.»

Ben derim ki: Buradaki güçlüğün izahı zahire göre şudur: Elbisedeki desen veya yamanın elbisede

bulunmasının helâl oluşu az ve tâbi olu-şundandır. Kastedilmediklerinden dolayı helâldir. Nitekim

fakîhler bunu açıkça söylemişlerdir. Altın, gümüş ve desen ve yamanın ipekli olabile-ceklerine ait

ruhsat, ipekliden başka maddelerden yapılmasının da ruh-satı demektir. Çünkü aralarında müsavat

vardır. Aralarında farkın bulunmaması daha önce dört parmak altından örülmüş elbisenin mubah

olma-sı hükmü de teyid etmektedir. Elbiseyi altın ve gümüşle yamalanmış kab da böyledir. Düşün.

Burada varid olan kapalılık El-Müctebâ'da amamenin (sarığın) nakşi hususunda bahsi gecen

hükmün üzerine de varid olur.

«İpekten yastığa yaslanması ilh...» İpekten yapılmış yastığın helâl olması Resulullâh'tan rivayet

edilen şu hadisten dolayıdır: «Peygamber ipekli bir yastık üzerine oturdu.»

İbn Abbâs'ın sergisi üzerinde ipekli bir yastık vardı. Rivayet ediliyor ki; Enes (Allah ondan razı

olsun) bir ziyafete gitti. Ve ipekten yapılmış bir yastık üzerinde oturdu. Burada ipeklinin üzerinde

oturmanın onu ha-fife almak manâsına olduğunu, onu tazim mahiyetinde bulunmadığını ha-tırlamak

gerekir. Böylece üzerinde şekiller olan bir sergide oturmak gibi oluyor. Minâh Sirâc'tan.

«Ve dedi ki ilh...» Deniliyor ki: Ebû Yûsuf ipekli yastık ve döşek hu-şunda Ebû Hânife ile beraberdir.

Başka bir görüşe göre İmam Muhammed'le beraberdir.

«Mevâhib'de olduğu gibi ilh...» sözüne gelince, onun benzeri Dürerü'l-Bihârde de vardır.

El-Kuhistânî der ki: '«Meşayihin çoğu bu görüş-tedir.» Nitekim bu görüş «El-Kirmanî'de de

zikredilmiştir. Bunun benzeri İbn Kemâl'den de nakledilmiştir.

«Lakin bu meşhurun hilafıdır ilh...» diyor. Eş-Şurunbulâlî'de şu ibare vardır: «Derim ki: Bu, sıhhatli

olmakla beraber muteber ve meşhur olan metin şerhlere aykırıdır.»

«İpekliyi kaftan kılmaya gelince ilh...» tarzındaki sözde gecen disâr, «şiar» denilen elbisenin

üstündekidir. Şiar ise disârın altında ve bedene temas eden elbisedir. Demek ki disâr, bedenle



teması olmayan, şiar da bedenle teması olan elbiselerdir. Disâr aynı zamanda iki elbise arasında

olana denir; görünmese dahi. Ancak eğer astar gibi veya iki elbise ara-sında konulmuş pamuk, yün

gibi bir durum ise hüküm değişir. Nitekim daha önce El-Hindiyye'den bunu aktardık.

«Bu icmâen mekruhtur ilh...» sözüne gelince; her ne kadar El-Muhît sahibinin «deriyle temas eden

ancak haram olur.» dediği geçmişse de bunu nazarı itibare almamıştır. Çünkü bu kavil zayıftır.

Onun için «icmaen bu mekruhtur» demiştir.

«Bu icmâen haramdır ilh...» sözüne gelince, bunun nedeni şudur: Bu tam manasıyla istimal

etmektir, kullanmaktır. Zira altın ve gümüş giyil-mezler. Zeylâî.

Ben derim ki; Sarih burada haram kelimesini kullanmıştır. Bundan önce de «mekruhtur» demiştir.

Onun bu iki görüşü ihtilaf şüphesinden ileri gelmektedir. Çünkü el-Muhit sahibinin İmamdan

naklettiği görüş ibn Abbâs'tan da nakledilmiştir. Düşün.

EK :

İmam ile iki öğrencisi arasındaki bahsi geçen ihtilâf aynı zamanda ipekli perde hususunda da, o

perdenin kapılara asılması konusunda da caridir. Nitekim el-Hidâye'de bu yer almıştır.ylece

ipekli bir örtüyü çocuğun beşiğine koymak da mekruh değildir. Biz daha önce ipekli yor-gan

örtünmenin mekruh olduğunu söyledik. Çünkü yorgan bir nevi libas-tır. Fakat ipekli seccade

üzerindeki namaz böyle değildir. Çünkü ipekli kumaşın giyilmesi haramdır, fakat ondan

yararlanmak haram olmaz.

Ben derim ki: Bunun ifade ettiği şey şudur: Eğer kibir ve fürur ve: şilesi olmuyorsa, ipekli kumaştan

abdest mendili kullanmak caizdir. Çünkü mendil giyim değildir. Ne hakikaten, ne de hükmen giyim

eşyası-dır. Fakat yorgan hükmen giyinme kapsamına girer. Uçkur ve yara bezle-ri hükmen giyimdir.

Düşün.

Lakin el-Hamevî, Haddâdî'nin El-Hamiliye şerhinden nakletti ki, «er-kekler için ipekli üzerinde

namaz kılmak mekruhtur.»

Ben derim ki; birinci görüş daha kuvvetlidir. Zira üzerinde oturmak, uyumak veya namaz kılmak

arasında hiç bir fark yoktur, düşün. Yorgan ve asılı kese meselesinden ve benzerinden şu hüküm

çıkar: Dizlerin üze-rine yemek yediği anda peşkir gibi yayılan .elbiseyi damlayan yemekten, yağdan

koruyan kumaş peçeteler ipekli olursa mekruhtur. Çünkü bu da bir nevi giyilen libas gibidir. Amme

dilinde şöhret bulmuştur ki bununla ipeklinin kıymetsizliği kastediliyor. Bu da yastık gibi üzerinde

oturulan yaygı gibi burada herhangi bir giyim bahis konusu değildir. Çünkü uçkur meselesinde,

sargı bezi meselesinde ipekli bundan daha kıymetsiz sa-yılıyor. Bununla beraber mekruhtur.

Öyleyse burada da mekruh olması gerekir. Düşün.

«Argacı ipekli olmayan bir elbise ilh...» isterse argacı en azını, veya en fazlasını teşkil etsin, isterse

elbiseyle eşit olsun, giyilmesinde mahzur yoktur. Bir görüşe göre giyilmez, ancak argıcı ipekliden

fazla ise giyilir. Fakat sahih olan birinci görüştür. Nitekim el-Muhît'te yer almış-tır. Kuhistanî ve

başkaları da bunu kabul etmişlerdir. Dürrü-Müntekâ.

«Kumaş ancak örülmekle elbise olur. Örülmek ise argaçla olur. Öy-leyse elbisede argaca itibar

edilir, erişe değil ilh...» sözü şu gerekçeden ileri geliyor: Bilinmiştir ki hükümde ibret, illet

vasıflarının en sonuncu-sudur. Kifâye.

«Attâbî gibidir ilh...» Bizim zamanımızda atlas tabir edilen kumaş ile ipek pamuktan imal edilen

elbise de metinde geçen el-Attâbî gibidir, ya­ni mekruhtur.

«Bunun benzeri el-İhtiyârda da yer almaktadır ilh...» Zira İhtiyar sa-hibi: «El-Attâbî gibi argacı

görülen elbise ipekli ise bir görüşe göre mek-ruhtur. Çünkü gözlerin gördüğü şekilde ipekli

giymiştir ve bunda gurur vardır. Bir görüşe göre de mekruh değildir. Argacına itibar edilir» der.

«Ben derim ki ilh...» Bilmiş ol ki metinler mutlaka erişi ipekli, ar-gacı başka maddeden olan

elbisenin giyilmesinin helâl olduğunda ittifak, etmişlerdir. Musannifin ibaresinde olduğu gibi. Bu

aynı zamanda İmam Muhammedi'n el-Camiussağîr'inde de yle yer almıştır. Meşayih bu meseleyi

iki sebebe bağlamışlardır. Birisi, sarihin daha önceylediğidir. Ve bu aynı zamanda el-Hidâye'de

de zikredilmiştir. İkincisi, İmam Ebû Mansur el-Maturidi'den nakledilendir. O da şudur: «Argaç

elbisenin za-hirinde görülür. Birinci neden mutlaka argaca itibar edilir şıkkını nazarı itibare alır.

Sanki argaç madenin son vasfıdır. Nitekim bu durum daha önce geçti. İkinci neden argacın gözle

görüldüğüne bakar. Binaenaleyh birinci nedene binaen el-Attabi ve benzerini giymek caiz olur.

İkinci ne-dene binaen, Hidâye Şerhlerinin de zikrettikleri gibi, mekruhtur. Ez-Zeylaî'nin takririnde

«burada kapalılık vardır» deniliyor.»



Metinlerin ıtlakının zahiri birinci delili nazari itibare almaktan ileri geliyor. Bunun için el-Hidâye'de

bu konudan sonra «itibar argacadır. Ni-tekim bu durumu daha önce açıkladık» denilmektedir.

«El-Müctebâ'da meşayihin ekserisi onun hilâfına fetva vermiştir der ilh...» El-Müctebâ'nın ibaresi

harfiyyen şudur:

«Ancak erişi ipekli, argacı pamuklu olan bir elbisenin giyilmesi ca-izdir. Eğer karışık iseler ve ipekli

görünmüyorsa. Bizim bu zamanımızda et-Attabî, Şusterî ve Kutbî gibi ipekli, elbisenin yüzünde ise,

o vakit bu elbisenin giyilmesi mekruhtur. Çünkü mutakebbir ve mağrurların elbise-lerine benzemiş

olur. Ben derim ki: Lâkin meşayihin ekserisi bunun hila-fına (fetvâ vermişlerdir.»

«Ben derim ki, bu onların döneminde idi ilh...» El-Hazz, deniz koyu-nunun yünüdür, durumuna

gelince, Tatarhâniye'de denildi ki: «El-Hazz, bir hayvanın ismidir. Onun derisi üzerinde haz olur yani

yün olur ve bu ipekli cümlesinden değildir.»

Bu hükümden sonra şunu söyledi: «El-İmam Nasiruddin, «Bizim za-manımızda el-Haz. su

hayvanının tüylerinden yapılır» dedi.

«Bunun aksi sadece harp halinde helâldir ilh...» sözüne gelince, me­selenin özeti üç vecih

üzerinedir:

Tatarhâniye'de dedi ki: «Argacı ipekli olmayan, erişi ipekli olanın harp halinde giyilmesi mubahtır.

Yani böyle olmayanlarla Argacı ipekli, erişi başka maddelerden yapılmış elbiseye gelince, o, icmaen

ancak harp halinde giyilebilir, o durumda mubahtır. Argacı ve erişi ipekliden olana gelince, harp

halinde onun giyilmesi konusunda mezhep imamlarımız ve , alimlerimiz arasında ihtilaf vardır.»

«Harp halinde» kaydının zahirinden anlaşılıyor ki harple meşgul ol-ma vakti burada

kastedilmektedir. Lâkin el-Kuhistânî'de «Ve İmam Muhammed'den rivayette askerler için harp

halinde bu tür elbisenin giyil-mesinde bir beis yoktur. Asker harp hazırlığıyla meşgul olduğu

zamanda ipekli giyebilir. Düşman gelmemişse dahi. Fakat bununla namaz kılmaz. Ancak

düşmandan korkarsa namaz da kılabilir.» denilmektedir.

«Eğer ince olursa ilh...» Bilmiş ol ki; ipeklinin giyilmesi zaruret ol-maksızın mutlaka caz değildir.

Binaenaleyh erişi başka maddeden, arga-cı ipekli kumaştan yapılan bir elbisenin giyilmesi Harp

halinde zaruret-ten ötürü mubahtır. Zaruret burada iki çeşittir: 1 - İpekli kumaşın ih-tişamıyla

düşmanı korkutmak. Bu onun parlaması demektir. 2 - Silahın tesirini zaif düşürmesi. İtkanî.

Bu durumda elbise ince olduğu takdirde, zaruret tamamlanmaz. Bi-naenaleyh İmam-ı Azam iki

arkadaşının icmaı ile giyinmesi haram olur.

«İmama göre harpte ipekli giymek mekruhtur ilh...» Çünkü zaruret en azıyla defedilir. O da sadece

argacı ipekliden olan karışık bir elbise-dir. Çünkü parlaklık onun görünen kısyla ilgilidir. İpekli de

onun gö-rünür kısmında bulunmaktadır. Silahın zararı ise onunla defedilir. Karı-şık maddelerden

yapılan elbiseler ise, hernekadar hükmen ipekli iseler de onlarda eğirme şüphesi vardır ve o yüzde

yüz ipekli olanın altında olur. Zaruret böylece en az olanla defedilmiş olur. Binaenaleyh en yük-

seğe gidilmez. Eş-Şa'bî'nin rivayet ettiği, eğer sıhhatli ise, mahlutun üze-rine hamledilir. İtkanî.

«İmameyn'in hilafına ilh...» Et-Tatarhâniyye'de dedi ki: «İmameyn katında harp halindeyken ipekli

giyilmesi eğer kalınsa ve silahların za-rarın! defediyorsa mekruh değildir. Eğer inceyse, silahların

zararını de-fetmeye elverişli değilse icmaen giyilmesi mekruhtur.»

Ben, derim ki: Hülâsa İmam katında katıksız ipekliyi harp halinde giymek de kayıtsız,.şartsız mubah

değildir. Ancak argacı ipekliden ola-nın giyilmesi mubahtır. Eğer o da kalın ise. İmameyn katında

ise harp halinde, kalın olmak şartıyla, bu iki cins kumaş giymek mubahtır. İnce olduğu takdirde

bunun mekruhluğunda ihtilaf yoktur. Anla ve Eş-Şürunbu-lâli'deki hüküm hakkında düşün.

«Ben ipekli ile başka bir maddenin karışımından argacı olan hakkın-da bir hüküm görmedim ilh...»

sözüne gelince, bunu Şeyhi Er-Remlî'nin

haşiyesinden almıştır. Onun ibaresinin tamamı şudur: «Sonra ez-Zâhidî' nin El-Hâvîsi'nde gördüm

ki elbisenin değişik yerlerinde bulunan çiçek-lerin derlenmesi alametiyle kıyas edilmiştir.

Elbiselerin galibi «el-haz» denlen madde gibi ipeklinin gayrisinden olana gelince, bunda bir beis

yoktur. Giyilebilir. Bizim bu nakledilen bahsimize muvafık geldi. Allah'a hamdolsun.»

Sonra El-Havî'nin sarih tarafından zikredilen ibaresini nakletti ve o ibareye herhangi bir ekleme de

yapmadı. Onun için sarih «bizim şeyhi-miz de bunu kabul etmiştir» dedi. Sarih, El-Mültekâ ile ilgili

şerhinde de şöyle sözüyle cevap verdi:

«Sonra helâl ve haram bir araya geldiğinde kaidesi bahsinde el-Eş-bâh'da gördüm ki: Bunu «kaplar



meselesi»ne ilhak etmiştir. Durum bu olursa elbisenin argacındaki ipek tartı bakımından diğer

maddelerle eşit veya onlardan daha az ise helâl olur. Ben bundan fazlasını eklemem.»

İki cevap arasında fark vardır. Çünkü El-Eşbâh'da eşitlik halinde elbiseyi giymenin helâl olduğu

hususu açıkça belirtilmiştir. Er-Remlî'nin söylediği -ki Sarih de ona tabi olmuştur- bu hükümde

sükût etmesidir. Yani ne helâl, ne de haram şeklinde bir fikir belirtmemektedir. El-Birî, ez-Zâhidî'nin

daha önce geçmiş olan ibaresiyle de cevap vermiştir:

Ben derim ki: Ez-Zâhidî'nin ibaresi argacın ipekli üzerindeki galebesini nazarı itibare almaktan

meydana gelen zayıf kavle binaendir. Ni-tekim bunu daha önce söyledik. Binaenaleyh bu cevap için

elverişli de-ğildir. Düşün.

«Zahirî, dağıtılmışların cemedilmemesidir, ancak onun bir hattı ipek-li, bir hattı da başka

maddelerden imal edilmişse ilh...» sözüne gelince, ben derim ki: Hattan maksat erişteki

uzunluğuna hatlar değildir. Çünkü elbisenin erişi nazarı itibara alınmaz. İsterse hepsi ipekli olsun.

Hattan maksat argaçtan olan enli hatlardır. Hattan maksat bu olduğuna göre geçmiş meselenin

başka bir cevabı ortaya çıkmış oluyor. Denilir ki, elbisenin argacı ipekli ile başka maddelerle karışık

ise fakat hepsi ipekliymiş gibi görünürse onu giymek mekruhtur. Eğer her birisi kendi hüvi-yetiyle

görünürse, tıpkı süs için yapılan işlemler gibi, mekruh değildir. Çünkü mezhebin zahiri dört

parmağa yetişmeyen çiçeklerin bir yerdey-miş gibi sayılmamasıdır. Bana görünüyor ki bu cevap

daha öncekinden daha güzeldir. Burada düşün.

«Derim ki, sen bildin'ki ibret zahire değil, argacadır ilh...» sözü el-Hâvi ile onun şeyhinin

yazdıklarına bir istidrâktır. Zira El-Hâvî, şeyhinin görüşünü tekrar ediyor.

Çünkü şeyhinin «zahiri ipekli olan mekruhtur» sözü zahiri itibare alın-dığı takdirdedir. el-Attâbî've

benzeri elbiselerin kerahetine ve zahire iti-bar etmek üzere bina edilmiştir. Fakat tercih edilen, daha

önce de geç-tiği gibi, bunun aksidir. Bu cevapta bizim açıkladığımıza bir red olamaz. Çünkü zahirin

itibara alınmaması ancak eriş meselesindedir. Bizim geç-miş kelâmımız ise argaç hususunda idi.

«Zahire binaen ilh...» sözü râcih olan zahire binaen demektir. Yok­sa rivayetin zahiri burada

kastedilmemektedir. Nitekim sarih zahir ke-limesini mutlak şekilde zikrederse rivayetin zahirin

kastetmiş demektir. Fakat burada racih kastedilmiştir. Düşün.

«Kırmızı elbiseyi giymekte beis yoktur ilh...» sözüne gelince, El-Mülteka'da yer aldığı gibi bu söz

İmam'dan rivayet edilmiştir.

«Anlaşıldığına göre kerahet tenzihidir ilh...» Çünkü «mahzuru yok-tur» sözü çoğu zaman terki evlâ

olan için kullanılır. Minâh.

«et-Tuhfe'de ilh...» Tuhfe'den maksad Tuhfetu'l-Mülûk adlı kitabtır. Minâh.

«Tuhfe'nin ibaresinden bu kerahetin tahrimî olduğu anlaşılıyor ilh...» sözüne gelince; eğer onun

hilafına bir serahat kendisiyle muâraza et-mezse (çatışmazsa) bu söz, kabul edilebilir.

Camiu'l-Feiâvâ'da denir ki: «Ebû Hânife, Şafiî, Malik dediler ki, esfaranla boyanmış bir elbise

giymek caizdir.»

Âlimlerden bir cemaat ise «tenzihi olmak suretiyle mekruhtur» de­diler.

Müntehâbu'l-Fetâvâ adlı kitabda er-Ravda sahibi «Erkek ve kadınlar için kırmızı ve yeşil elbiseyi

giymek kerahetsiz caizdir» demektedir.

El-Hâvî Ez-Zâhidî'de şu hüküm yer almaktadır: «Erkekler için asfaran ve zaferanlı ve vars denilen

boyayla boyanmış ve kırmızı boyalı elbise giyilmesi mekruhtur. İsterse ipekten veya başka

maddelerden olsun, onun boyasında kan olduğu takdirde. Eğer kan yoksa giyilmesi mekruh

değil-dir. Bunu birçok kitaptan nakletti.»

Mecmâü'l-Fetâvâ kitabında şu hüküm vardır: «Kırmızı elbise giymek mekruhtur.» Bazı alimler

katında mekruh değildir. Bir görüşe göre «eğer kan kırmızı ite boyanmamışsa mekruhtur. Çünkü bu

necasetle karıştırıl-mıştır.»

El-Vakîat adlı kitapta da bunun benzen zikredilmiştir. Eğer «el-bakım» denilen ağaç boyası ile

boyanmışsa mekruh değildir. Eğer ceviz kabuklarıyla bal rengine boyanmışsa onu giymek icmaen

mekruh olmaz. İşte bu nakiller el-Müctebâ, el-Kuhistânî ve Ebu'l-Mekârim'in şerhinde nakledilip de

zikredilenlerle beraber keraheti tahrimiyye .hükmüne kar-şı çıkmaktadırlar. Eğer keraheti tahrimiye

necis boya ile boyanan elbi-se üzerine hamledilmezse veya başka bir tarza hamledilmezse bu

yledir.

«Bu hususta Şurunbulâli'nin bir risalesi vardır ilh...» kavline gelin-ce, Şurunbulâlî o risaleye



«Tuhfetu'l-Ekmel ve'l-Humâm el-Muadder li-Beyani Cevâzi Lübsi'l-Ahmer» adını vermiştir. Orada bir

çok nakiller zik-retmiştir. O nakillerden bizim daha önce zikrettiklerimiz de vardır. Ve Şurunbulâlî;

«Kesinlikle haramlığı ifade eden bir nassa rastlamadık» di-yor.

«Ancak kırmızı elbisenin giyilmesinin nehyedildiğini bu şekilde gör-dük: Bu da giyenin zatıyla kaim

olan bir nedenden ileri geliyor. O da ka-dınlara veya yabancılara kendisini benzetme veya tekebbür

etmek içindir. Bu illet ortada yoksa kerahet niyetin ihlasıyla kalkar. Çünkü bu Al-lah'ın nimetini

izhar etmek içindir. Kerahetin arız olması necasetle bo-yanmaktan ileri geliyor. O da onu yıkamakla

zail olur.

«Biz İmam-ı Azam'ın kırmızı giymenin caiz olduğuna dair nassını ve ibahasına dair kesin delili

bulduk. O ad ziynet edinmek hususundaki mutlak emirdir. Müslim ve Buhârî'de bunun gereğini

buldur. Bununla haramlıkla .kerahet ortadan kalkar. Belki Allah Resulüne uymak kabilinden kırmızı

giymenin müstahablığı sabit olur.»

Kim ki bu hususta daha fazla malumat istiyorsa adı geçen risaleye baksın.

Ben, derim ki: El-Sirac, El-Muhit, El-İhtiyâr. El-Münteka, Ez-Zâhire ve başkaları gibi kitabların çoğu

kerahet üzerinde durmuşlardır. Allame Kasım bununla fetva vermiştir. 6z-Zâhidî'nin El-Hâvî'sinde

«Başta yani başa kırmızı sarmakta kerahet olmadığında icma var» denilmektedir.

«Bunlardan biri de: Kırmızı giymenin müstahab olduğudur ilh...» sözünü sarih Kastalânî'den

nakletti ki, söze dahil değildir. Belki bu sözü. daha önce zikrettiğimiz gibi Şurunbulâlî söylemiştir.

«Erkek altın ve gümüşle kayıtsız şartsız süslenemez ilh...» ister harp hali ister başka durumlarda

olsun bunları süs için kullanamaz.. T.

Zırhın veya miğferin harpte altın ve gümüşten olmasının cevazına gelince, bu, daha önce

belirttiğimiz gibi, İmameyn'in sözüdür. Kılıçların aslında olduğu gibi takımlarının süsü de onların

süsü cümlesinden sayı-lıyor. Şurunbulâlî.

«Onunla kılıcını süslemek ilh...» Şart. kılıcın gümüşlenmiş yerine eli-ni koymamaktadır.

Gureru'l-Efkâr'da dedi ki: «Yüzük, kemer, kılıcın süsünün gümüşten olabileceklerine dair ruhsat

özel olarak gelmiştir.»

«Gümüş yüzük edinmek ise, süs için olmamak şartına bağlıdır, ilh...» Anlaşıldığına göre burada

maksat yalnızca yüzüktür. Çünkü kılıcı ve ke-meri gümüş ile işlemekten maksat, yüzükten farklı

olarak süslenmek-tir, başka birşey değil. Kifâye'de bulunan ifadeler de buna delâlet et-mektedir.

Çünkü Kifâye'de şöyle denilmektedir: «Müellifin: «ancak yü-zük ile» ifadesi, süslenmek maksadını

gütmemesi halindedir. İmam

El Mahbûbî ise şunu zikretmiştir: Eğer gümüş yüzüğü kibir için takarsa, ilim adamları bunun

mekruh olduğunu zikretmişlerdir. Yok, maksadı yüzük edinmek ve benzeri başka bir maksat olursa

mekruh olmaz, demişler-dir.» Fakat daha sonra geleceği üzere yüzüğe muhtaç olmayan bir

kim-senin yüzük takmaması daha evlâdır. Bu ibarenin zahirinden anlaşılıyor ki süs için, kibir için

olmamak şartıyla, yüzük takmak mekruh değildir.-Bunun tamamı ileride gelecektir. Düşün.

»Müctebâ'da ortası ipekliden olan bir kemerin kullanılması helâl değildîr. Bir görüşe göre helâldir

denildi ilh...» ibaresine gelince, el-Mücteba'da: «kil (denildi» kelimesi yoktur. Belki birinci görüş için

bir kitabe, ikinci görüş için ise başka birine işaret etmektedir. Birincinin iktizası şudur: Onu

herhangi bir şeyle takdir etmemek yani dirhem bakımından ister fazla, ister az olsun helâl değildir.

Metinlerin gümüş hususundaki yorumlarının zahiri de budur. El-Hâvî el-Kudsî adlı kitabta: «Ancak

dirhem kadar olan yüzük, kemer ve kılıç müstesnadır.» denilmektedir. İşte bunun gibi bütün

ibareleri mutlaktır. Fakat el-Kınye'de: «İki halkası gü-müşten olan bir kemerin kullanılmasında eğer

az ise beis yoktur. Çok olduğu takdirde beis vardır» denilmektedir.

Ez-Zâhiriyye'de de Ebû Yûsuf'tan gelen rivayette; «Gemlerin deri-den yapılmış sicimlerinin etrafına

ve kemer sicimlerinin etrafına gümüş takmakta beis yoktur. Hepsini veya çoğunu gümüşten

yapmak mekruh-tur» denilmektedir. Düşün.

«Ancak gümüş yüzük takar ilh...» hükmü ise İmam Muhammed'in El-Camiussağîr'deki ibaresidir.

Fakat gümüş kemer takılmaz. Ama kemer-de demir ve bakırdan bir halka varsa onun kullanılması

mekruh değildir., Nitekim daha önce bu hüküm geçti. Acaba kılıcın hilyesi de böyle midir? Bunun

için müracaat etmek gerekir.

Ez-Zeylâî dedi ki: «Halk, gümüşten yapılmış yüzüğün takılmasının caiz olduğunda eserler varid

olduğuna inanır. Allah Resulünün gümüş-ten bir yüzüğü vardı. Vefat edinceye kadar



parmağındaydı. Sonra Ebû Bekr ve Ömer vefat edinceye kadar bu yüzüğü taktılar. Sonra Hz.

Os-man'ın parmağındaydı ta ki bir kuyuya düşünceye kadar. Hz. Osman bu-nu bulmak için büyük

bir mal sarfetti, fakat bulamadı.» İşte sahabeler arasında o andan itibaren ihtilâf ve karışıklık çıktı.

Ta ki Osman şehid edilinceye kadar...

«Başka maddelerden yüzük edinmek haramdır ilh...» Çünkü Et-Tahavî, İmran bin Husayn ve Ebû

Hureyre'ye varan bir senedle rivayet edi-yor ki: «Resûlullâh (S.A.V.) altından olan bir yüzüğü

yasakladı.»