Vaaz Kategorileri
İman Konuları
İbadet Konuları
Sosyal Konular
Ramazan Vaazları
Dini Günler ve Geceler
DİB Örnek Vaazları
Genel Konular
islam ve Aile
Görev,Sorumluluk Ve Ahlak
Mevlid-i Nebi Vaazları
Ana Menü
Çocuklar İçin
Kura'an Öğreniyorm
Dinimi Öğreniyorum
Dini Bilgiler
Oyunlar
Ansiklopedi ve sözlük
Osmanlıca Sözlük
İslam Ansiklopedisi
Dini Sözlük
Dini Terimler
Küçük Lügat
Üye Adı
Parola

Şifremi unuttum - Üye Ol
Önceki Vaaz Sonraki Vaaz
Nebi (s.a.v.)’e Saygı, Sevgi, İtaat ve Sünnetine Uymanın Gerekliliği

Yüce Allah Mü’minlerin Hz. Peygamber (s.a.v.)’in canını, kendi canlarından bile önde tutmalarını istemiştir:

            اَلنَّبِىُّ اَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ اَنْفُسِهِمْ وَاَزْوَاجُهُ اُمَّهَاتُهُمْ

“Peygamber Mü’minler için kendi canlarından ileridir. Onun eşleri de onların anneleridir.” (Ahzâb 33/6.)

Demek ki Mü’minler kendi canlarından önce Hz.Peygam­ber (s.a.v.)’i düşünmek zorundadırlar. Hatta bu, savaş meydanlarında bile olsa böyle olmalıdır. Nitekim Tevbe Sûresinde Mü’mînlerin onun canından önce kendi canlarının kaygısına düşmemeleri gerektiği, aksi takdirde bunun kendilerine asla yakışmayacağı açıkça ifâde edilmiştir:

مَا كَانَ لاَهْلِ الْمَدِينَةِ وَمَنْ حَوْلَهُمْ مِنَ اْلاَعْرَابِ اَنْ يَتَخَلَّفُوا عَنْ رَسُولِ اللهِ وَلاَ يَرْغَبُوا بِاَنْفُسِهِمْ عَنْ نَفْسِهِ

“Ne Medîne halkının ne de onların çevresinde bulunan bedevî Arabların, Allah’ın Resûlü’nden geri kalmaları ve onun canından önce kendi canlarının kaygısına düşmeleri onlara yakışmaz.” (Tevbe 9/120)

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in canını kendi öz canımızın önüne çıkarabilmemiz de elbette O (s.a.v.)’i çok sevmemize bağlıdır. İşte bunun için bizzat Hz. Peygamber (s.a.v.) de, kendisinin her şeyden ve herkesten daha çok sevilmesi gerektiğini belirtmiştir. Nitekim Buhârî’nin: “Peygamber (s.a.v.) sevgisi îmândandır” başlığı altında verdiği Hadîslerden birisinde şöyle buyurmak­tadır:

يُؤمِنُ أحَدُكُمْ حتّى أكونَ أحبَّ إليهِ من والدِهِ وولدِهِ والنّاسِ أجْمَعِين

“Sizden biriniz beni annesinden babasından, çoluk çocuğundan ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe îmân etmiş olamaz.”[1]

O hâlde bir Mü’mîn, Hz. Peygamber (s.a.v.)’i başta kendi olmak üzere herkesten ve her şeyden daha çok sever, kalbinde O (s.a.v.)’den önce herhangi bir kimseye veya eşyaya yer veremez. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bu konudaki hassasiyetinin onun gerçek mânâda örnek alınmasının ancak kendisinin çok sevilmesine bağlı olduğundan kaynaklandığı açıktır. Bu durum, aynı zamanda onun ümmetine olan düşkünlüğünü de göstermektedir. Çünkü O (s.a.v.) bu ölçüde sevilmedikçe, getirdiği üstün esâslar ideâl mânâda benimsenip yaşanmayacak, dolayısıyla en yüce sevgi olan Allah sevgisi de kuru bir iddia olarak ortada kalacaktır. Allah (c.c.) Nebî (s.a.v.)’in sevgisini cümlemizin kalbine yerleştirsin.[2]

Efendimiz (S.A.V.)’İ Övmek Tâattir

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizden gerek bu âlemde, gerekse âhiret âleminde, hayatta veya irtihâlinden sonra ve hattâ mahşer yerinde bile her türlü hayırda vâsıta olması istenebilir. Bu haberler, tevâtür derecesine ulaşmış olup vehhâbîlerin ortaya çıkmasından önce, üzerinde ittifak olunmuştur.

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimizi rubûbiyet sıfatlarından başka bir şeyle ta‘zimde bulunmakta, küfür ve şirkden en küçük bir şey mevcut değildir. Bilakis, Efendimiz (s.a.v.)’i övmek, tâatlerin büyüklerindendir.

Hürmet edilmesi emredilen şeylerden bir kısmı, Kâ‘be-i muazzama, Hacer-i Esved, Makam-ı İbrahim’dir. Bunlar, taş oldukları hâlde, Allâhü Te‘âlâ Kâ‘be’yi tavaf etmekle; rükn-i yemânîye, dokunmak sûretiyle; Hacer-i Esved’i öpmekle, Makâm-ı İbrahim arkasında namaz kılmakla ve Mültezem’de duâ etmekle onlara ta‘zimi bize emretmiş bulunmaktadır. Biz, buraların hiçbirinde Allâhü Te‘âlâ’dan başkasına ibâdet etmiyoruz.

Bu şeylerin îzâhından burada iki şey ortaya çıkmış bulunmaktadır:

 Birincisi, Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’i büyük tanımanın ve onun rütbesini diğer yaratılmışlardan üstün bilmenin vâcib olduğudur.

İkincisi, rubûbiyeti tek bilmek, mübârek ve yüce olan Rabbimizin zâtında, sıfatlarında ve ef‘âlinde, yarattıklarının hepsinden ayrı bulunduğuna itikad etmektir. Artık kim yaratılmış bir varlık hakkında, noksanlıktan münezzeh ve Hâlik Te‘âlâ ile ortaklık bulunduğuna inanırsa, putların ilâh olduğuna ve

onların ibâdete lâyık bulunduğuna inanmış olan müşrikler gibi şirk koşmuş olur. Kim de Resûlullâh (s.a.v.)’inmertebesinde kusur görürse isyan etmiş ve küfre saplanmış olur.[3]

Nebî (S.A.V.) Efendimizi Sevmek

Resûlullâh (s.a.v.)’i sevmek, onun pak ve seçkin ashâbı­nı sevmek ve dâima hürmet ve ta‘zimle anmaktır. Ehl-i sünnet ulemâsının ittifak ettikleri şekilde onların derece ve üstünlüklerini kabûl etmektir.

Resûlullâh (s.a.v.)’i sevmek, tebliğ buyurduğu dînin yayılmasına ve şerî‘atının hükümrân olmasına çalışmaktır, cihâd etmektir. Bu cihâd öncelikle nefsin ıslâhıyla başlamalıdır. Bu uğurda cihâd edenler, nefislerinde ibâdetin büyük haz ve lezzetini bulurlar, bu uğurda zorluklara karşı dayanma güçleri artar. Âhiret işlerini dünyâ işlerine tercîh ederler. Karşılaştıkları zorluklar ve belâlar karşısında elem değil zevk duyarlar. Aldıkları bu zevk dünyânın en güzel ve en zengin ni‘metlerinden alınamaz.

Resûlullâh (s.a.v.)’i sevmek, O’nun sünnetini sevmek ve yaşamaktır. Sünnetinin yayılmasına bütün gayretiyle çalışmaktır. Bid‘atlere düşman ve yabancı olmaktır. Çünkü her bid‘a sünnetin düşmanı ve onu yok eden tehlikeli ve büyük bir zehirdir. Bid‘aya hayranlık duyan, sünnete düşmandır. Sünnetin düşmanı ise, Allâh ve Resûlü (s.a.v.)’in düşmanıdır.

(Sünneti sevip yaşatmak için de) Müslümanların kıldıkları namazı, tuttuktarı orucu, verdikleri zekatı, yaptıkları haccın şartlarını, vâciblerini, sünnetlerini ve bu ibâdetlerini bozan sebeblerin inceliklerini, özetle, itikâdı, ameli, dünyevî ve uhrevî bütün konuları selef ve halef ulemâsının kitâblarında açıklandığı üzere bilmeleri, yaşamaları ve yaşatmaları için çaba sarfetmeleri gerekir. Ehl-i sünnet ulemâdan aldıkları ilimle daha diri ve daha uyanık olmaları için bu muhterem zevâtın eserlerini okumak ve onlara uymak için gayret sarfetmeleri gerekir. Kezâ her Müslümanın Ehl-i Beyt’in, Ashâb-ı Kirâm’ın ve İslâm ulemâsının (r.a.e.) büyüklük ve öncelik derecelerini de bu nezih yol ve kaynaklardan öğrenmesi ve uyması lüzumludur. Çağdaş kafalılara, reformistlere ve sahte müçtehidlere uymak, onların yaygaralarına inanmak büyük bir gaflet ve delâlettir.[4]

Nebi (S.A.V.)’E İrtihâlinden Sonra Da Hayatlarında Olduğu Gibi Tazim Etmek Zorunludur,

Ebû İbrahim et-Tücîbî der ki: “Yanında Hz. Peygamber (s.a.v.) zikredildiği veya kendisi zikrettiği zaman, O (s.a.v.)’e hürmet ve tâ’zim eylemek, O (s.a.v.)’in heybetinden korkarak bütün hareketinden kesilmek, Resûlullâh (s.a.v.)’in katında bulunduğu zaman, kendisine nasıl çekidüzen vermesi gerekiyordu ise, öylece davranması her Mü’mine vâcibdir.”

İmâm-ı Mâlik (r.h.)’a, Ebû Eyyûb es-Sahtiyâni (r.h.) hakkında sorulduğunda şöyle cevâb verdi: “Ben size hiçbir kimseden Hadîs rivayet etmedim ki Ebû Eyyûb, ondan faziletli olmasın. O iki kere haccetti. Ben ona bakıyor, düşünüyordum. Ondan hiçbir şey işitmedim. Ancak yanında Nebîyi zîşân (s.a.v.) zikredildiği zaman, öyle ağlardı ki ben ona acırdım. Kendisinde Resûlullâh (s.a.v.)’e karşı olan hürmet ve ta’zîmi gördükten sonradır ki ondan Hadîs yazıp rivayet ettim.”

Mûs’âb b. Abdullah der ki: “İmâm-ı Mâlik’in yanında Resûlullâh (s.a.v.) anıldığı zaman, öyle ağlardı ki sırtı bükülürdü. Hattâ onun bu hâli yanında oturanlara ağır gelirdi.

 Ca’fer b. Muhammed (k.s.)’u (Hz. Ali (k.v.)’in torunu) gördüm. Kendisi çok latîfe yapan ve çok tebessüm eden (bir zât idi). Fakat Resûlullâh (s.a.v.) yanında anıldığı zaman yüzü sapsarı kesilirdi. Ben onun abdestsiz olarak Resûlullâh (s.a.v.)’den Hadîs rivayet ettiğini görmedim.

Resûlullâh (s.a.v.)’e hürmet etmek, hayâtında ve sonrasında birdir, İbn Şîrîn, çok tebessüm ederdi. Yanında Resûlullâh (s.a.v.) anıldığı zaman sükût eder, huşu’ içinde olurdu.

Abdurrahmân b. Mehdî, Resûlullâh (s.a.v.)’in Hadîsi okunduğu vakit insanlara sükût etmelerini emreder ve

يَآاَيُّهَا الَّذِينَ اَمَنُوا لاَ تَرْفَعُوآ اَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِىِّ

“Ey imân edenler! Seslerinizi Peygamber (s.a.v.)’in sesinden yüksek çıkarmayın.” (Hucûrat s.49/2) Âyet’ini okurdu.[5]

Nebi (S.A.V.)’E Ta’zîm Etmek, Edebli Olmak Allah (C.C.)’Nun Emridir

Cenâb-ı Hakk Kur’ân-ı Kerîm’de diğer Peygamberlere adlarıyla hitab edip (yâ Âdem, yâ Nuh, yâ Zekeriyya, yâ Yahya, yâ Mûsâ, yâ İsâ) diye buyurmuşlardır. Fakat Hz. Peygamber (s.a.v.)’e yâ Eyyuhe’r-Resûl, yâ Eyyühe’n-Nebî, yâ Eyyühe’l-Müzzemmil, yâ Eyyühe’l-Müddessir diye hitâb etmiştir. Bu gayet ulu bir mertebedir. Bir de, bağırarak onunla konuşmak ümmetine haram kılındı. Nitekim Cenâb-ı Hakk:

يَآاَيُّهَا الَّذِينَ اَمَنُوا لاَ تَرْفَعُوآ اَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِىِّ وَلاَ تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ اَنْ تَحْبَطَ اَعْمَالُكُمْ وَاَنْتُمْ لاَ تَشْعُرُونَ

“Ey îmân edenler, seslerinizi Peygamberin sesinden yüksek çıkarmayın, Ona sözle birbirinize bağırdığınız gibi bağırmayın ki siz farkına varmadan amelleriniz boşa gider.” (Hucurat s.49/2) buyurmuşlardır,

İbn-i Abbâs (r.a.) diyor ki Bu Âyet-i Kerîme indikten sonra Hz. Ebû Bekir (r.a.) Hz. Peygamber (s.a.v.)’le gizli konuşanlar gibi konuşmaya başladı. Hz. Ömer (r.a.) de öyle yavaş konuşuyordu ki Hz. Peygamber (s.a.v.) ondan sormadıkça sözünü tam işitemezlerdi.

Resûlullâh (s.a.v.)’ı İsmi İle Çağırmamak:

Hz. Peygamber (s.a.v.)’i ismiyle çağırmak haram kılınmıştı. Kur’ân-ı Kerîm’de :

لاَ تَجْعَلُوا دُعَآءَ الرَّسُولِ بَيْنَكُمْ كَدُعَآءِ بَعْضِكُمْ بَعْضًا

“(Ey inananlar!) Peygamberin (sizi) çağırmasını aranızda birbirinizi çağırmanız gibi tutmayın.” (Nur s.24/63) Belki ya Resûlullâh, yâ Nebîyyallâh diye izzetle ve alçak gönüllülükle ve alçak sesle çağırın demektir.

Bazıları da şu mânâyı verdiler: “Hz. Peygamber (s.a.v.) sizi yanına çağırdığında onun çağrısını birbirinize yaptığınız çağrıya benzetmeyin, yâni birbirinizi çağırdığınızda yüz çevirip varmamak ve işitmezliğe kalkışmak gibi bir davranışa sakın Resûlullâh (s.a.v.) çağırınca yeltenmeyin demektir” dediler[6].

Nebi (S.A.V.)’İn Ailesine Ta’zîm

Resûlullâh (s.a.v.) bu hususu teşvîk etmişlerdir. Selef-i Sâlihîn (r.a.e.) de bu yolu takib etmişlerdir. Allâhü Te’âlâ buyuruyor ki:

وَقَرْنَ فِى بُيُوتِكُنَّ وَلاَ تَبَرَّجْنَ تَبَرُّجَ الْجَاهِلِيَّةِ اْلاُولَى وَاَقِمْنَ الصَّلَوةَ وَاَتِينَ الزَّكَوةَ وَاَطِعْنَ اللهَ وَرَسُولَهُ اِنَّمَا يُرِيدُ اللهُ لِيُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ اَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْهِيرًا

 

 “Hem evlerinizde oturun ve evvelki câhiliyet (zamanında süslenerek, açılıp saçılarak sokağa çıkan kadınların) çıkışı gibi çıkmayın. Namazı gereği gibi kılın. Zekâtı verin. Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin. Ey ehl-i beyt (Peygamber ailesi)! Allah sizden sırf günâhı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.”(Ahzâb s.33/33)

Nebî (sav.) üç kere: “Allah için ehl-i beytime (ihsan etmenizi, onları hoş tutmanızı) istiyorum” buyurdular.

Biz, Zeyd b. Erkâm (r.a.)’e Resûlullâh (s.a.v.)’in Ehl-i Beyti’nin kimler olduğunu sorunca şöyle cevâb verdi: “Alî’nin ailesi, Ca’fer’in ailesi, Akîl’in ve Abbâs’ın aileleri.” Resûlullâh (sav.) buyuruyorlar ki: “Ben size öyle büyük bir şey bırakıyorum ki eğer siz ona sımsıkı yapışırsanız, asla sapıtmazsınız; Allah’ın kitabı ve ehli beytim. Düşünün, onlar hakkında bakalım bana nasıl uyacaksınız. (Kur’ânı Kerîm’e uymak, O’nun emirlerini yerine getirmek, yasaklarından da kaçınmak ile olur. Resûlullâh (s.a.v.)’in Ehl-i Beyti’ne uymak ise, onları sevmek ile olur).”

Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz buyuruyorlar ki: “Muhammed (s.a.v.)’in hanedanını bilmek, cehennemden kurtulmaktır. Muhammed (s.a.v.)’in hanedanını sevmek, sırat köprüsünden kolay geçmeye vesiledir. Muhammed (s.a.v.)’in hanedanına yardım etmek ise azâbdan emin olmaktır.”

Ömer b. Ebû Seleme (r.a.) der ki: ‘Ey Ehl-i Beyt (Peygamber ailesi)! Allah, sizden sırf günâhı gidermek ve sizi temiz yapmak istiyor.” (Ahzâb s. 33) Âyet-i Celîle nazil olduğu vakitki Ümmü Seleme (r.anhâ)’nın evinde nazil oldu- Resûlullâh (s.a.v.), Fâtıma, Hasan ve Hüseyin (r.a.e.)’i çağırdı. Hz. Ali (r.a.) de, Resûlullâh (s.a.v.)’in arkasında iken Resûlullâh (s.a.v.) ince bir bez örterek şöyle buyurdular:

“Ey Allah’ım! Bunlar benim ehli beytimdir. Bunların günâhlarını gider, bunları temizle.”[7]

Resûlullâh (S.A.V.)’E Hakâretin Cezası

Ebû Nuaym ve İbn Asâkir Urve tarikiyle Hebbar bin el-Esed’den şöyle naklederler:

Ebû Leheb ve oğlu Utbe, Şam yolculuğuna hazırla­nıp çıktılar. Ben de onlarla beraber çıktım. Utbe Şam hazırlığını yaparken dedi ki: “Gidip Muhammed (s.a.v.)’e hakaret etmeden, Rabbisi hakkında ona kötü sözler söylemeden yola çıkmıyacağım!” dedi ve gidip: “Yâ Mu­hammed (s.a.v.) ben senin: “…Derken yaklaştı, daha da yakın oldu. iki ok atımı hattâ bundan daha da yakın oldu” diyerek vasıfladığın Rabbini inkar ediyorum!” diye haykırdı. Resûlullâh (s.a.v.) de bunun üzerine: “Allâhım, yarattığın köpeklerden birini ona musallat kıl da, onu parçalasın!” diyerek bedduâda bulundu… Utbe babasının yanına geldiği zaman babası ona: “Oğlum, sen Muhammed (s.a.v.)’e ne dedin, o sana ne dedi” diye sordu. O da durumu haber verdi. Babası bunun üzerine dedi ki: “Ey oğlum, Muhammed (s.a.v.)’in senin hakkındaki bedduâsından korkarım, zarar göreceksin!” Sonra sefere çıktık. Serat denilen yerde konakladık. Burası arslanı bol olan bir yerdir. Burada Ebû Leheb bize dedi ki: “Arkadaşlar, benim sizlerle olan hakkımı ve şu ileri yaşımı biliyorsunuz. Sonra Muhammed (s.a.v.) oğlum hakkında bedduâ etmiştir. Burası arslanı bol bir yerdir. Oğlum hakkında çok iyi tedbir almalısınız! Bütün eşyânızı buraya toplayınız, üstüste yığınız, üzerine oğlumu yerleştiriniz, sizler de etrafını sarınız, onu koruyunuz…” Bizler de böyle yaptık. Geceleyin bir arslan geldi, sıradan bizlerin yüzünü koklamaya başladı. Aradığı o idi. Onu orada derhal parçaladı ve gitti. Ebû Leheb feryâd ediyor ve: “Ben size, onun Muhammed (s.a.v.)’in bedduâsına uğrayacağını daha önce söylemedim mi?”[8] diyordu…



[1] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/248.

[2] Diyanet ilmî Dergi, Hz. Peygamber (s.a.v.) Özel Sayısı, 472-73.s.

[3] Yûsuf en-Nebhânî, Şevâhidü’l Hakk, 172.s.

[4] Mehmet Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Akâidi, 151-152.s.

[5] Kadi İyâz, Şifâ-i Şerif, 427-428.s

[6] İmâm-ı, Kastalânî (r.h.), İlâhi Rahmet Hz. Muhammed (s.a.v.), 1.c, 500-510.s.

[7] Kadı Îyâz, Şifâ-i Şerif, 432-433.s

[8] Celâleddîn es-Suyûtî, Peygamberimiz (s.a.v.)’in Mu‘cizeleri, 1.c, 257.s

YAZAR: Kadir Hatipoglu - Mart 21 2019 00:00:00 · Adobe Reader Belgesi · Microsoft Word Belgesi · Yazdır
Önceki Vaaz Sonraki Vaaz
Online Bağış
Kur'an-ı Kerim Dinle
DİB Kur'an Portalı
Ramazan Pakdil Sureler
Bünyamin Topçuoğlu
Bünyamin T.oğlu Aşirler
İlhan Tok Hatim
Abdussamed Hatim
Abdul Rahman Al Sudais
Ahmed Al Ajmi Hatim
F.Çollak Görüntülü Hatim
İshak Daniş Hatim
5 Hafız OK takipli Hatim
Mehmet Emin Ay Hatim
İsmail Biçer Ok Takipli
İsmail Biçer Aşr-ı Şerifler
114 Sure 114 Hafız
M.Nebevi İmamları
K. İmami Shuraym Hatim
S.Hafızlar Görüntülü
Kur'an International
Tefsir
Tefsir Külliyatı
Elmalı Tefsiri
Elmalı Meali
Fizilali Kur'an
DİB Kuran Meali
Kur'an-ı Nasıl Anlayalım
Fıkıh
K.İslam Fıkhı
R. Muhtar-İbn-i Abidin
Gurer Ve Dürer
Mülteka El Ebhur
Mezhepler Arası Farklar
Detaylarıyla Namaz
Hadis
Kütübüs-Sitte
Sahihi Buhari
Riyazuzsalihin
Ellü'lüü vel-Mercan
Hadis El Kitabı
40 Hadis ve izahı
Dini Kitaplar
P.Hayatı Salih Suruç
Kur'an ve Bilim
Günümüzde İslam
Kıssadan Hisse
Ehli Sünnet Yolu
İslam Tasavvufu
En Güzel Örnek
Gıybet Hastalığı
Adım Adım Kurtuluş
Mesneviden Öyküler
Sayfa oluşturulma süresi: 0.04 saniye 7,955,768 Tekil Ziyaretçi
Copyright © 2012 islamda Hayat
Sitemizdeki Vaaz, Hutbe ve Yazılar kaynak göstermek şartı önceden izin Almadan Ticari Amaçlar Dışında Kullanmak Serbestir.

Tüm Bilgiler Ümmete Vakıftır copyright © 2002 - 2019