Vaaz Kategorileri
İman Konuları
İbadet Konuları
Sosyal Konular
Ramazan Vaazları
Dini Günler ve Geceler
DİB Örnek Vaazları
Kur'an'dan Öğütler
Genel Konular
islam ve Aile
Görev,Sorumluluk,Ahlak
Mevlid-i Nebi Vaazları
Ana Menü
Çocuklar İçin
Kur'an Öğreniyorm
Dinimi Öğreniyorum
Dini Bilgiler
Oyunlar
Ansiklopedi ve sözlük
Osmanlıca Sözlük
İslam Ansiklopedisi
Dini Sözlük
Dini Terimler
Küçük Lügat
Dini Kitaplar
P.Hayatı Salih Suruç
Kur'an ve Bilim
Günümüzde İslam
Kıssadan Hisse
Ehli Sünnet Yolu
İslam Tasavvufu
En Güzel Örnek
Gıybet Hastalığı
Adım Adım Kurtuluş
Mesneviden Öyküler
Gurer ve Dürer Tercümesi Molla Hüsrev

 

 

 

Zekatın Edasının  Vâcib (Farz) Olmasının Şartı : 2

Saimelerin Zekatı Babı 2

Devenin Nisabı : 2

Sığır İle Câmûsun Nisabı 3

Davarın Nisabı 4

At'ın Nisabı 4

Malın   Zekâtı    Babı 6

Altın Ve Gümüşün Zekâtı 6

Aşir  Babı 7

Maden Ve Hazînelerin Zekâtı Babı 8

(Rikâz) 8

Öşr   Babı 10

Zekât Verilecek Kimseler Babı 11

Zekât Vermek Caiz Olmayan Yerler 12

Fıtra Babı 13

Fıtra Verilen Maddeler : 13

Oruç   Bölümü. 14

Oruca Niyet 15

Orucu Bozan Şeyler Babı 17

Oruçla  İlgili Çeşitli Meseleler 20

İtikâf   Babı 22

Hacc   Bölümü. 23

Haccın Farz Olmasının Şartları : 24

Haccin Farzları : 24

Haccın Vâcibleri : 24

Umre Ve Hükümleri : 25

İhramın Mîkatları 25

İhrâmlıya Yasak Olan Şeyler Ve İşler : 26

Kıran   Ve   Temettü'    Babı 31

Cinâyetler    Babı 32

İhsâr   Olunan   İhrâmlı   Babı 38

Kendi Yerine  Başkasını Hacca Göndermek : 38

Udh İyye   Bölümü. 41

(Kurbân Bahsi) 41


Zekatın Edasının  Vâcib (Farz) Olmasının Şartı :

 

Zekâtın edasının vâcib olmasının (farziyyetinin) şartı, dirhemler ve dinarlar gibi, malın değeriyle beraber bir yıl geçmesidir. Veya hay­vanların sahrada otlayarak üzerinden bir yıl geçmesi (havelân-ı havi) dir. [1]

Ya da zekâtın şartı, zikredilenlerden başkasında ticârete niyet et­mektir. Şayet bu şeyler bulunmazsa, İlâhî hitâb yönelmez. İlâhî hitâb yönelmeyeni de terk etse, günahkâr olmaz.

Zekâtın edasının şartı niyettir. Çünkü zekât ibâdettir, niyetsiz sa-hîh olmaz. Hattâ bir kimsenin hizmetini görmeyen bir kölesi olsa veya kendi oturduğundan başka bir evi olsa ve ticârete niyet etmese, her ne kadar onların üzerinden bir yıl geçse de, onlarda zekât vâcib (farz) ol­maz.

Zekâta edaya nıukârin (birlikte) olduğu halde veya vâcib olan ze­kâtı ayırmaya nıukârin olduğu halde niyet etmektir. [2] ÇünkiLo kim­se zekâta niyet 'ederek nisâbdan vâcib miktarı ayırsa ve bir fakire ni^ yetsiz tasadduk etse, onun zekâtı düşer.

Vine zekâtın edasının şarjı, nisabın hepsini tasadduk etmektir. Çünkü o kimse nisabın hepsini tasadduk etse, vâcib olan cüz ona dâhil olur. İstihsânen, bunda ta'yîne hacet yoktur. Eğer nisabın bir kısmını tasadduk etse, İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre, zekâtı düşer. İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre düşmez.

Fakat «Zekâtın vâcib olması önırîdir,» diyenler de vardır. Yâni gecikmek suretiyle (hemen değil zamanla) vâcibdir. Çünkü ömrün tamâmı eda vaktidir. Bundan dolayı o-, çok ertelenmesinden sonra nisabın yok olmasıyle onu ödemez. Bir kavle göre : «(Zekâtın vâcib olması fevri­dir.» Yâni, alel-fevr (hemen) vâcibdir.'Çünkü mutlak emrin gereği böy­ledir. Bu söz İmânı Rerhî' {F^h.A.j ııin sözüdür. Yine O, «Muktedir ol-dukdan sonra zekâtı geciktiren nisâb sahibi günahkâr olur,» demiştir. İmâm Muhammed' (Rh.A.) den de : «Bir kimse zekâtı özürsüz gecik-tirirse, onun şehâdeti makbul olmaz,» dediği rivayet edilmiştir.

Bir kimsenin, ticâret için satın aldığı köleyi, kendi hizmetinde kul­lanmaya niyet etmesi doğru değildir. Sonra, eğer ona ticâret için niyet ederse, onu satmadığı müddetçe ticâret için olmuş olmaz. Meselâ ticâret için bir câriye satın alıp, sonra ona hizmet için niyet etse, niyet hizmet için tutmaya bağlandığı için zekât bâtıl olur. Eğer ondan sonra ticârete niyet etse, o cariyeyi satıncaya kadar, ticâret için olmuş olmaz. O ca­riyenin değerinde (semeninde), eğer dirhemler veya dinarlar varsa, - üzerinden de bir yıl geçmişse, - zekât vâcib olur. Niyet amele bitişik olmadığından ticâret için olmaz. Çünkü ticâret yapılmadığından ticâ­ret için niyete itibâr edilmez. Bundan dolayı, müsâfir sadece niyet ile mukîm olmaz ve mukîm de niyet ile müsâfir olmaz, ancak yolculuk (sefer)  ile olur.

Kişinin vâris olduğu (irsen mâlik olduğu) şey, sadece niyetle ticâret için olmaz. Çünkü niyet amele bitişik değildir. Zira rhevrûs (mîras) mal, vârisin sun'u (iradesi) yok iken ona cebren mülk olur. Bun­dan dolayı cenîn (ana karnındaki yavru), her ne kadar onda amel dü-şünülmezse de, vâris olur. Hattâ vâris, niyetin amele yakın olmasın­dan dolayı, vâris olduğu şeyde tasarruf eder, ancak altın ve gümüşde edemez. Gâyet'luVBeyân'da böyle zikredilmiştir.

Hibe ile veya vasıyyet ile veya nikâh ile veya hur [3] ile veya di­yetten sulh ile mâlik olduğu maj, niyetle ticâret için olur. Çünkü niyet amelle beraberdir. O da akdin kabulüdür. Bu, İmânı Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göredir. İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre, ticâret için olmaz. Çünkü ticârete niyet amelle beraber değildir. İmâmeyn arasındaki ihtilâf ak­sinedir de denilmiştir.

İncilerde, la'l (kırmızı sustası), yakut, zümrüt ve bunların benzer­leri gibi mücevherlerde zekât yoktur. Kâlî'de böyle zikredilmiştir. An­cak, eğer o inciler ve mücevherler ticâret için olursa, zekât vardır. Ta-tarhâniyye'de böyle zikredilmiştir. [4]

 

Saimelerin Zekatı Babı

 

Sevâim, sâime'nin çoğuludur. Sevâim, yılm çoğunda güdülmek ile yetinilen hayvandır. Hattâ yılın yarısı miktarında yem «alef» verilip güdülse sâime olmaz, ve onda zekât vâcib olmaz. [5]

 

Devenin Nisabı :

 

Devenin nisabı beştir. Yirmibeşe kadar her beşde bîr buht'tur. Buht, «Buhtiyy» nin çoğuludur. O da Arabî ile Acemİ'den doğmuş olan iki hörgüçlü devedir. Buhtunasr'a [6] mensûbtur.

Veya ırâbdir. Irâb, (Arabi) nin çoğuludur. Veya yirmibeşe kadar her beş Arabî develerde zekât bir koyundur. Eserler bu­nun üzerinde birleşmiştir.Resûlüllah' (S.A.V.) in hükmü bunun üzeri­ne meşhur olmuştur. İki nisabın arasındaki afvedilmiştir. İleride gele­cek diğer nisâblarda da hüküm böyledir.

Yirmibeşde zekât, bîr «bint-i mahâd» dır. Bint-i Mahâd : İkinci yı­la girmiş olan dişi deve yavrusudur. Bu, anası '(mahâd» yâni çok kere bir diğerine hâmile olduğu için bu isimle adlandırılmıştır.

Deve otuzaltiya ulaşınca, zekâtı bir «bint-i lcbûn»dur. Bint-i le-bûn : (İki yaşını tamamlayıp) üçüncü yaşma basan dişi deve yavrusu­dur. Bu isimle adlandırılmasının sebebi; anasının bir diğerini doğurup çok kere memesinin sütlü olmasıdır.

Develer kırkaltıya varınca zekât bir hıkka'dır. Hikka : Dört yaşı­na girmiş olan dişi devedir. Hıkka denmesinin sebebi; yük götürmeye, binilmeye ve çiftleşmeye elverişli olmasıdır.

Develer altmışbir olunca, zekâtı bir cezaa'dır. Yâni beşinci yılma girmiş olan devedir. Deveciler onu dişlerinden tanıdıkları için cezaa demişlerdir.

Develer yetmişaltiya varınca zekâtı iki bint-i lebûndur. Develer doksanbir olduğunda, yüzyîrmiye kadar, zekâtı iki hıkkadır. Bundan sonra farizaya yeniden başlanır. '

Şayet develer yüzyirmi üzerine beş ziyâde olursa, her beşde iki hıkka ile bir koyundur. Develer yüzkırkbeş olunca, bir bint-i mahâd ve iki hıkka'dır. Develer yüzelli olunca, zekâtı üç hıkka'dır. Bundan sonra farizaya yeniden başlanır. Devpler beş fazla oldukça her beşde, bir ko­yun üç hıkkadır.

Yüzelliden sonra yirmibeşde (üç hıkka île) bir bint-i mahâd'dır. Yüzelİiden sonra otuzaltıda (üç hıkka ile) bir bint-i lebûn'dur. Yüzdok-sanaltı olduğunda, ikiyüze kadar, zekâtı dört hikkadır. Bundan sonra farizaya dâima yeniden başlanır ki, yüzelliden sonra olan ellide olduğu gibi, her ellide bir hıkka vâcib olur.

Musannifin bu kaydına sebeb; birinci isti'nâfdan [7], yâni yüz-yirmiden sonra olan isti'nâfdan ayirdetmek içindir. Çünkü onda bint-i lebûn vâcib olmaz. Yine bu ikisinin nisâbları olmadığı için dört hıkka-da vâcib olmaz. Çünkü o isti'nâfca : yüzyirminin üzerine yirmibeş ekle­nince, nisabın hepsi yüzkırkbeş olur. O da iki hıkka ile bir bint-i ma-hâd'm nisabıdır. Onun üzerine beş daha eklenip yüzelli olunca, üç hık­ka vâcib olur. [8]

 

Sığır İle Câmûsun Nisabı

 

Sığır ile cânuısun nisabı otuzdur. Musannifin, sığır ile câmûsun ikisini bir araya toplamasının sebebi, ikisinin arasında fark olmadığı içindir. Hattâ Fukahâ, sığır (bakar) lafzı ikisini de içine alır, demiş­lerdir. Otuzdan aşağı olanda sadaka [9] yoktur.

Sığırın zekâtı : Otuzda, bir tebî'dir. Tebî' : Üzerine bir yıl tamâm olan tosundur. Veya bir tebîa'dır, yâni bir yıllık bir dişi danadır. Sığır ve câmûs, kırka tamâm olduğu zaman zekâtı bir müsinn'dir. Müsinn : Üzerinden iki yıl geçen sığırdır. Veya bir müsinne'dîr. Müsinne : İki yaşında düğe'dir. Bu iki nisabın arasında olanlar afvedilmiştir. Kırktan fazla olan afveöilmez. Bilâkis altmışa kadar vâcib zekât hesablanır. Kırk üzerine bir ziyâde olduğu zaman müsinne'nin değerinin kırkta biridir (rub'u uşr* [10] dur). Kırk üzerine ziyâdede, müsinnenin değerinin yirmide biridir. [11] Bu, İmâm A'zam' (Rh.A.) dan asıl rivayettir. Çün­kü afv, kıyâsın hilâfına nassla sabit olmuştur. Afvın olmadığına nass yoktur.

Aitmışda, otuzda olan zekâtın bir katı vardır. Yâni iki tebî' (tosun) vardır. Ondan sonra her otuzda bir tosun zekât vardır. [12] Her kırkda, bir müsinne zekât vardır. Yetmişde bir tosun ve bir müsinne vardır. Seksende iki müsinne vardır. Doksanda üç dişi dana (tebîa) vardır. On­dan sonra yüzde, iki tebîa ile bir müsinne vardır. Yüzonda bir tebî ile iki müsinne vardır. Yüzyirmide dört tebîa veya üç müsinne vardır. Bundan sonrası bu usûle göredir. [13]

 

Davarın Nisabı

 

Davarın nisabı, gerek koyun olsun ve gerekse keçi olsun kırktır. Kırk koyunda zekât bir koyundur. Koyun ve keçi yüzyirnıibir olduğu zaman zekâtı iki koyundur. İkiyüzbir olduğunda, zekâtı üç koyundur. ResûİüHah (S.A.V.) 'in hükmünde [14] ve Ebû Bekir (R.A.) 'in hükmün­de böylece vârid olmuştur. Ümmetin icmâı da bunun üzerine mün'akid olmuştur. Dörtyüz tamâm olduğu zaman dört koyundur.. Bundan son­ra her yüz koyunda zekât bir koyundur. O vakit zekâtta alman, bir ya­şında koyundur. Ceza' [15] alınmaz. Yâni o, üzerine yılın çoğu geçmiş olandır. Çünkü vâcib olan vasattır. Ceza' ise küçüklerdendir. [16]

 

At'ın Nisabı

 

At'ın (hayj'in) nisabı beştir. «Üçtür» diyenler de vardır. Mecma'ul-Fetâvâ sahibi, «Hizânet'ul-Fetâvâ» da ve ayrıca Ebû Cafer et-Tahâvt (Rh.A.); «Atın nisbâbı beştir, eğer beşden daha az olursa zekât vâcib ol­maz» demişlerdir. Ebû Ahmed el-Iyâdî (Rh.A.); «Atın nisabı üçtür, eğer üçten daha az olursa, zekât vâcib olmaz» demiştir. Erkekleriyle karışık olan dişi Arab atlarının her birinde zekât bir dinardır. Veya değerinin kirkda biri (rub'u uşr) dir.

Mecma' sahibi, şerhinde demiştir ki: Bu tahyîr (muhayyerlik) yâni dinar veya değerinin kırkda biri olması, Arabi olan atlara mahsustur ki o, her atın (feresin) değerinin dörtyüz dirhem, dinarın değerinin de on dirhem olduğu vakittedir. Bu durumda, her ikiyüz dirhemden beş dir­hem olur. Fakat değerleri farklı olan atlara değer biçilir.

Atın erkeklerinde, yalnız oldukları halde, zekât yoktur. Çünkü di­şisi olmayan erkek atlar üremezler. Hattâ, bir rivayette dişilerinde de yoktur. Çünkü onlarda da, yalnız iken üreme olmaz. Diğer bir rivayet­te dişilerinde zekât vâcib olur. Çünkü onlar ariyet (emânet) erkek ile ürerler. Erkekler bunun aksinedir.

Yük getirmek için hazırlanan atlarda, arazî sürmek gibi iş için hazırlanan atlarda zekât olmaz. Çünlcü onlar bu durumda, aslî ihtiyaç­lardandır.

Alûfe : Yem verilip güdülmeyen attır. Bunda da zekât yoktur. Ti­câret için olmayan1 katırda ve eşekte de zekât yoktur. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) :

«O ikisi (yâni katır ile eşek) hakkında bana bir şey nazil olmadı.» bu­yurmuştur. Miktarlar (ölçüler), Resûlüllah' (S.A.V.) dan işiterek (kı­yâs yoluyla değil) sabit olur. Ticâret için olan bunun aksinedir. Çünkü bu takdirde zekât, diğer ticâret mallan gibi, maliyete müteallik olur. Yine bir yaşına girmeyen kuzuda, deve yavrusunda ve buzağıda ze­kât yoktur. Ancak tebaiyyet yönüyle vardır. Meselenin suretinde bir nev'i işkâl [17] vardır. Çünkü zekât bir yıl geçmedikçe sabit olmaz ve bir yıl geçtikten sonra kuzu, deve yavrusu (fasıl) ve buzağı ismi artık kalkar.

Denilmiştir ki: Bu meselenin sureti şöyledir : Bir adam deve yavru­larından yirmibeşini ve buzağılardan otuzunu satın alsa veya kuzular­dan kırkını satın alsa ya da o adama bunlar hibe edilse, üzerine sene (havi) bağlanmış olur mu, olmaz mı? İmâm A'zam (Rh.A.) ve İmâm Muhammed' (Rh.A.) in kavline göre, sene bağlanmış (mün'akid) ol­maz. Bu ikisinden başkasına göre, sene bağlanmış olur. Hattâ mâlik olduğu vakitte bir sene geçse, zekât icâb eder.

Denilmiştir ki: Şayet bir adam için bir sâime nisabı olup da onların üzerine altı ay geçse, sonra onlar, sayısı kadar doğurup kendileri ölerek yavruları kalsa, asıl olanların senesi yavruları üzerine bakî kalır mı, yok­sa kalmaz mı? İmâm A'zam (Rh.A.) ile İmâm Muhammed (Rh.A.) e göre bakî kalmaz. Diğer imamlara göre, bakî kalır. Yine Tağlebi Kabilesinden [18] olan çocuğun malında zekât olmaz. Tağlebî kadınına ise erkekleri­ne olan zekât vardır.

Çünkü sulh, Müslümanlardan alınan zekâtın dı'fı (katı) üzere câri olmuştur. Müslümanların kadınlarından zekât alınır, çocukların­dan ise alınmaz.

Zekâtta, âzâddan başka keffârette, uşrda ve nezirde kıymetlerini vermek caizdir. Yâni zikredilen suretlerde mansûs'un-aleyh'in [19] yeri­ne kıymetini edâ etmek caizdir. Yoksa kıymet, vâcibden bedel olmak üze­re caiz değildir. Çünkü bedele izin (ruhsat), asıl bulunmadığında caiz olur; mansûs'un-aleyh'in mülkünde varlığı ile beraber kıymetin edası da caizdir. İmdi bize göre, vâcib olan ikisinden biridir : Ya mansûs'un-aleyh'in aynıdır <veya kıymetidir. Bu konunun tahkiki usûl kitapların­da zikredilmiştir. İki tarafa riâyet için, cebretmeksizin ancak vasatı (or­tası) alınır. Yâni üzerine zekât vâcib olan kimse zekâtın, edasından ka­çınsa zor ile alınmaz. Çünkü zek*ât ibâdettir. Ancak kendi isteği ile edâ edilir. İmâm Şafiî' (Rh.A.) ye göre, zekât zor ile alınır. Çünkü zekât fa­kirin hakkıdır. Bu durumda kul için kul üzerine borç gibidir.

Terekesinden alınmaz. Yâni üzerinde zekât borcu olan kimse ölse, terekesinden (bıraktığı maldan) zekât alınmaz. Ancak, eğer vasiyet etmiş ise bu takdirde, üçtebirinden (sülüsden) itibâr olunup alınır. İmâm Şafiî' (Rh.A.) ye göre, terekesinden alınmaz.

Vâcib olan yaş sahibi bulunmazsa, meselâ zekâtın farzıyyeti için vâcib olan bint-i lebûn bulunmazsa, mâlik, ondan aşağısını bir deve yav­rusu ile beraber verir. Ya da bint-i lebûndan yukarısını (büyüğünü) ve­rip, zekâtı alan kimse de ziyâdesini (deve yavrusunu) mâlike verir. Veya mâlik o yaş sahibinin (zât-u sinn'in) değerini verir. Hidâye'de, «Zekâtı alan kimse, o yaş sahibinden yukarısını alıp, ziyadesini (de­ve yavrusunu) verir. Veya o yaş sahibinin aşağısını alıp, ziyâdesini (deve yavrusunu) de alır.» denmiştir. Nihâye'de denmiştir ki : Kitâbda zikredilenin zahiri, muhayyerliğin, zekâtı alan kimse için olduğuna de­lâlet eder. Lâkin doğru olan şudur : Şüphesiz muhayyerlik zekât vâcib olan kimseye yumuşaklıkla meşru olmuştur. Yumuşaklık (rıfk) ise, onu muhayyer kılmakla gerçekleşir. Nihâye sahibi adetâ bu sözüyle; «Üze­rine zekât vâcib olan kimsenin nefsi buna müsaade ettiği zamandır» demek istemiştir. Çünkü Müslümanm hâlinin zahirî fakirin haline gö­re en yumuşak olanım tercih eder. Kâfî'nin sözü de buna uygundur. İş­te bundan dolayı ben almak yerine, vermek (def) dedim.

Nisâb cinsinden, sene esnasında istifâde edilen şey nisaba eklenir.

Yâni bir kimse için nisâb olsa ve sene esnasında o nisâb cinsinden fay-dalansa, o faydayı nisaba ekler, onunla beraber zekâtı edâ eder. Şu halde, bir kimse senenin başında ikiyüz dirheme mâlik olup senenin ortasında yüz dirhemde fayda hâsıl olsa, o yüz dirhemi ikiyüze katıp hepsinin zekâtını verir.

Zekât nisâbdadır, yoksa afvda değildir. İmâm A'zam (Rh.A.) ile İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre; bir kimse yüz koyuna mâlik olsa, onun üzerine vâcib olan,- kırkda bir koyundur. Bütününde değildir. Hat­tâ bir seneden sonra altmışı ölse, vâ*cib, hâli üzere kırkdadır. İmâm Mu-hammed (Rh.A.) ile İmâm Züfer' (Rh.A.) e göre, Ölen kadar sakıt olur (zekâttan düşer). Seneden sonra nisabın yok olması vacibi ve nisâbdan bazısının yok olması hissesini düşürür. Yok (helak) olan evvelâ afva sarf edilir (Sayılır, hesab edilir). Eğer helak afvı tecâvüz etmezse, vâcib hâli üzeredir. Nitekim seneden sonra altmış koyundan yirmibeşi helak olsa veya altı deveden biri helak olsa, o zaman koyunun vucûbu bakî ka­lır. Ondan sonra helak afvı ta'kıb eden nisaba, yâni afvdan sonra olan nisaba sarf edilir. ŞÖyleki : Eğer helak afvı tecâvüz ederse, yâni afvdan fazla olursa, helak afvı tâkib eden nisaba sarf edilir. Nitekim, şayet kırk deveden onbeş deve helak olsa, onbeşin dördü afva sarf edilir. Ondan son­ra, onbiri afvı tâkib eden nisaba sarf edilir. O, yirmibeş ile otuzaltı ara-sındakidir. Hattâ bint-i mahâd vâcib olur. Biz, helak nisaba ve afva sarf edilir, demiyoruz. Hattâ kırkda bint-i lebûn vâcib olur, demek lâ­zım gelir. Halbuki kırkdan onbeş helak olup, yirmibeşi kalmıştır. Şüp­hesiz bint-i lebûndan yarım ve sümn (sekizdebir) vâcib olur. [20] Biz, afvı tecâvüz eden helak, nisâblarm mecmûuna (afvdan kat-ı nazar ederek) sarf edilir, demiyoruz.

Helakin dördü afva sarf edilir. Ondan sonra onbiri otuzaltımn mec­mûuna sarf edilir. Yâni, otuzaltıda vâcib olan bint-i lebûndur, demek lâzım gelir. Halbuki otuzaltımn onbiri (afvdan kat-ı nazarla) helak olup yirmibeşi kalır. Şu halde vâcib olan bint-i lebûn'un üçte ikisi ve dokuzun dörtte biridir. Nihayete kadar bu minval üzeredir. Nitekim, eğer kırk deveden yirmisi helak olsa, yirmisinden dördü afva; onbiri afvı ta'kib eden nisaba ve beşi bu nisabı ta'kîb eden nisaba sarf edi­lir. Hattâ dört koyun geri kalır. Şayet yirmibeşi yahut otuzu, veya otuz-beşi helak olsa, buna göre kıyâs et.

Sâİmelerin zekâtını, öşr'ü ve arazî haracını bugât alsa, eğer on­ları, yerinde sarf etmemiş ise harâcdan başkası iade edilir. Çünkü hara­cın alınmasının velayeti İmâma (Sultana) âiddir. Yine, emvâl-i zahire­de zekâtın alınması da - ki o, öşr-i hâriç (hâricde yetişenlerin öşrü), dir -böyledir. Sâİmelerin zekâtı ve ticâret mallarının zekâtı âşirin himâyesi altında iken bugât veya zamanın Sultanları haracı alsa, mâlikin iade et­mesi gerekmez. Çünkü haracın harcandığı yer savaştır. Bugât ise, sava.'j ehlindendir. Zira bugât kâfirler ile savaşırlar. Şu halde onlar mezkûr ze-.kâtı alsa, eğer zikri geçen masraflarına harcadılar ise, mâlikin tekrar veımesi gerekmez. Eğer masraflarına harcamadılar ise, mâlikin, müste-hakkına tekrar veımesi gerekir. Bu, onlar ile Allah (C.C.) arasındadır. Yâni onları İmâm, tekrar vermeye zorlamaz.

Sultân bir kimsenin malını gasben alıp kendi malına katsa, o mal Sultanın mülkü olur. Hattâ Sultan üzerine o malın zekâtı vâcib olur ve o mal vârise geçer. Kâfide böyle zikredilmiştir.

Tek nisâb sahibi olan kimse, bir kaç sene için veya bir kaç nisâb için acele edip zekâtı verse caiz olur. Şüphesiz malûmdur ki: Zekâtın vâ­cib olmasının sebebi, artması (neması) olan maldır, ve sene geçmesi edasının vâcib olması için şarttır. Usûlde sabit olmuştur ki, se-beb mevcûd olduğu zaman - her ne kadar edâ vâcib olmamış ise de -edâ sahih olur. Şayet nisâb sene dolmadan önce mevcûd ve nisâb sa­hibi için de bir nisâb olursa - meselâ ikiyüz dirhem, gibi - o kimse bû kaç senelik zekâtı edâ etse caiz olur. Hattâ o senelerin her birinde bir nisaba mâlik olsa, önceden edâ ettiği kâfidir. Yine, şayet o kimse için bir nisâb olsa da bir kaç nisâb için eda etse caizdir. Hattâ sene için­de bir kaç nisaba mâlik olsa, sene tamâm oldukdan sonra, önceden edâ ettiği ona kâfidir.

İtîâf sahibi olmayan kimse, zekât vermekde kusur etmekle Ödeyici olmaz. Yâni üzerinde zekât olan kimse, edada kusur etmekle nisâb yok olsa, ondan zekât düşer ve zekât miktarını Ödemez. İmâm Şafiî (Rh.A.), «Düşmez ve öder» demiştir. Eğer o kendi irâde ve isteği ile yok etti ise, öder. Çünkü nisâb, vâcib (zekât) hakkında hak sahibi için hak olur. Bu durumda, yok eden hakka tecâvüz etmiş olur. O halde öder. [21]

 

Malın   Zekâtı    Babı

 

Mal ile murâd sâimelerdcn başka olan maldır. (Elmâ-lü) lafzındaki  (Lâm), Resûlüllah'(S.A.V.) m :

«Mallarınızın rub'u öşr'ünü (kırkta birini) getiriniz.» kavlinde zik­redilen mala işarettir. Şüphesiz bununla murâd, sâimeden başkasıdır. Çünkü sâinıenin zekâtı «rub'u uşr» ile takdir edilmiş değildir. [22]

 

Altın Ve Gümüşün Zekâtı

 

Altının nisabı, yirmi miskâldir. Gümüşün nisabı, yedi vezin olarak ikiyüz dirhemdir. Yâni o ikiyüz dirhemden her on dirhem yedi miskâl olur. Miskâl yirmi kırattır ve dirhem ondört kırattır. Kırat, beş şaîr (arpa)  ağırlığıdır.[23]

Ma'Iûm olsun ki: Dirhemler, Hz. Ömer (R.A.) zamanına gelinceye kadar çeşitli idi. Onlardan bazısının on dirhemi on miskâl vezninde idi. Bazısının, on dirhemi altı miskâl idi. Bazısının, on dirhemi beş miskâl idi. Hz. Ömer (R.A.) her neviden üçte bir aldı. Bunu da, alıp-vermede bir husûmet meydana gelmesin diye, yapmıştır.

On miskâlin üçtebiri, üç miskâl ve üçtebir miskâldir. Altı miskâlin üçtebiri, iki miskâldir. Beş miskâlin üçtebiri, bir miskâl ve üçteiki mis­kâldir. Toplamı yedi miskâldir. Dilersen yekûnu topla yirraibir olur. Yirmibirin üçtebiri yedi miskâldir. Bundan dolayı dirheme vezn-i seb'a (yedi vezn) adı verilmiştir.

Altın ve gümüşün madrubunda [24] ve ma'mûlunda, gerek zînet ol­sun - ki o altın ve gümüşden süs edinilen şeydir gerekse kullanılması mubah olandan olsun, gerekse olmasın, zekât vâcibdir. İmâm Şafiî' (Rh.A.) ye göre, kadınların zînetinde ve erkeklerin gümüş yüzüğünde zekât vâcib değildir. Çünkü kullanılması mubahtır. Günlük elbiseye benzer.

Bizim delilimiz, BesûlüIIah (S.A.V.) 'den rivayet edilen şu hadîs-i şerîfdir :

Resûlullah (S.A.V.), kollarında altından bilezikleri olan iki kadına sordu : «O bileziğin zekâtını veriyor musunuz?» O iki kadın da : «Ver­miyoruz,» diye cevap verdiler. Bunun üzerine BesûlüIIah (S.A.V.) : «İki­niz de o bileziklerin zekâtını verin,» buyurdular.

Külçe altın, gümüş ve kıymeti altın ve gümüşden birinin nisabı miktarı olan ticâret malında (arz'mda) zekât, fakire en yararlı olan değer biçilerek rub'u öşrdür, yâni kırkdabirdir. «Kıymeti» lafzı «nisâb» lafzı ile «arz» lafzının sıfatıdır.

Arz Bâ'nın sükûnu ile meta' yâni  (mal) demektir ki, ölçeğe ve tartıya girmez, hayvan ve akar da olmaz. Sıhâh'da böyle zikredilmiştir. Fakat, araz, râ'nın fethiyle, dünyâ malıdır ve bütün malları içine alır. Burada râ'nın fethiyle olan arazı, musannifin al-tm ve gümüşe mukabil kılmasına hacet yoktur.

Zeylaî (Rh.A.) demiştir.ki:

«Ticâret mallarında» sözü mutlak olarak carî değildir. Çünkü uruz [25] sahibi, bir harâc yeri satın alsa ve ticârete niyet etse, ticâret olmaz. Çünkü onda harâc vâcibdir. Yine, öşr yeri satın alsa ve zirâat yapsa veya ticâret için tohum alıp ekse, şüphesiz onda öşr vâcib olur. Zekât vâcib olmaz. Çünkü öşr ile zekât, bir araya gelmezler.

Ben derim ki: Zeylaî' (Rh.A.) nîn bu sözü, son derece ihtimal dışı­dır (isabetsizdir). Evvelâ; malûmdur ki, yeryüzü (arz)t araz'dan başkadır. Çünkü arz, akardır [26]. Araz ise, akara mukabil olur. Sonra; tohumda zekâtın vâcib olmaması ancak zirâattan sonra meyda­na gelir. Bu ise zarar vermez. Çünkü yalnız hizmete niyet, ticâret için satın alman kölede zekâtın vucûbunu düşürürse - nitekim daha Önce geçti - zirâatta niyetten daha kuvvetli olan tasarrufun düşürmesi daha uygun olur.

Rub'u öşr (yâni kırktabir), altında yarım miskâl ve gümüşde beş

dirhemdir. Yâni, eğer dirhem ile değer biçmek fakire daha faydalı ise, ticâret malı dirhemler ile değerlendirilir. Eğer dinarlar ile değer bi­çilmek daha faydalı ise dinarlar ile değerlendirilir.

Bundan sonra, nisaba göre ziyâde olan her beşde zekât kırkdabir (rub'u öşr) hesabı iledir. Çünkü bize göre, küsurda zekât vâcib değildir.

Ancak beş, nisaba baliğ olduğu zaman vâcib olur. Şayet ikiyüz dirhem­den kırk dirhem fazla olsa, zekâtta bir dirhem fazla olur. Fazlalık sek­sen dirhem olsa, zekât iki dirhem fazla olur. Kırkdan daha az fazlalık­ta bir şey yoktur.

Hâlisi gâlib (çok) olan altın ve gümüş, hâlis hükmündedir. Karışığı daha çok olan altın ve gümüşe değer biçilir. Yâni kıymet takdir edilir. Çünkü karışık olan, mal hükmündedir.

Hâlis ile karışığı eşit olan altın ve gümüşde ihtilâf edilmiştir. Yâni karışan madde ile gümüş eşit olursa, Ebu'n-Nasr (Rh.A.) : «Onda ihti­yaten zekât vâcib olur» demiştir. Bir kavle göre; «Olmaz.» Diğer bir kav­le göre; «İkibuçuk dirhem vâcib olur.»

Nisabın sene içinde eksilmesi hükümsüzdür. Çünkü sene, ancak ni-sâb üzerine bağlanır ve zekât ancak nisâbda vâcib olur. Şu halde, nisa­bın senenin başında ve sonunda bulunması gerekir. İkisi arasındakine itibâr edilmez. Zira malın bir "sene hâli üzere kalması nâdirdir. Lâkin nisâbdan bir şeyin kalması gerekir ki elde edilen fayda ona eklensin. Çünkü nisabın hepsinin yok olması, senenin bağlanmasını ortadan kal^ dırır. Zira, malsız bir sene geçmesine itibâr edilmez.

Malların kıymeti,.iki değere eklenir. Yâni şayet bir kimse, yüz dir­heme veya on miskâl altın (dinar) a mâlik olsa; yine kıymeti yüz dirhem veya on miskâl (dinar) eden mala da mâlik olsa, o kimseye ze­kât vâcib olur. Çünkü her ne kadar sayıları yönüyle çeşitli ise de, hep­si ticâret içindir. Zira iki değer vaz'an ve mallar ca'len [27] ticaret için­dir.

Altın, gümüşe kıymet yönüyle eklenir, cüzler yönüyle eklenmez. İmâmeyn'e göre, cüzler yönüyle eklenir. Hattâ bir kimse yüz dirheme ve kıymeti yüz dirhem olan beş dinara mâlik olsa, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, zekât vâcib olur. tmâmeyn'e göre, vâcib olmaz. Eğer bir kimse yüz dirheme ve on dinara mâlik olsa veya yüzelli dirheme ve beş dinara mâlik olsa veya onbeş dinara ve elli dirheme mâlik olsa icmâen eklenir. Cüzlerin tekâmülü sırasında ihtilâf meydana gelmez. Çünkü ikisinden birinin kıymeti ne zaman eksilirse, diğerinin kıymeti artar. Bu durum­da, kıymeti eksileni artandan tamamlamak mümkün olur. Böylece, ze­kât ihtilafsız vâcibdir. İhtilâf ise ancak cüzlerin eksilmesi halindedir. [28]

 

Aşir  Babı

 

 ş i r ; tacirlerin hırsızlardan emîn olmaları için, onlardan ticâ­ret sadakasını (zekâtını) almak maksadıyle İmâmın (Sultanın) yol üze­rinde görevlendirdiği kimsedir. [29] O âşir, ticâret sadakasını görünen inallardan (enıvâl-i zahireden) aldığı gibi, tacirlerin yanında olan giz­li mallardan (enıvâl-i batmadan) da alır. Yakında bunun açıklaması gelecektir.

Sene tamâm olmadı diyen kimsenin (tacirin) yemininin doğrulan­ması gerekir. Yâni bu durumda, senenin tamâm olduğunu inkâr edip, yemin eden taciri âşir tasdik eder.

Ya da (Tacir) «Benim borcum vardır» dese, veya «Ben zekâtı foaşka âşire verdim», dese, eğer o senede başka âşir var ise yeminiyle tas-dik. edilir. Çünkü O, emâneti yerine koyduğunu iddia etmiştir. Eğer o senede başka âşir yoksa, yalanı kesinlikle anlaşıldığı için tasdik edil­mez.

Yine (Tacir) «Ben fakire verdim» dese, yemini ile tasdik edilir. Ancak sâimelerin zekâtında tasdik edilmez. Çünkü sâimelerin zekâtını almak hakkı Sultânındır. Nasıl ki, üzerinde cizye veya harâc borcu olup savaşçı askerlere bizzat harcayanın hükmü de böyle olduğu gibi; ma­lının üçtebirini fakirler için vasiyet edip, bir adama da o üçtebiri fa­kirlere harca diye vasiyyette bulunan kimsenin vârisinin o üçtebiri kendisinin vermesi de caiz değildir. Tâc'uş-Şerîa1 (Rh.A.) nın Hidâye şerhinde böyle zikredilmiştir.

Emval i bâtına, çıkarıldıkdatı sonra emval-i zahire gibidir. Hattâ mal sahibi, «Ben malı şehirden çıkardıkdan sonra zekâtını verdim» de­se, tasdik edilmez. Çünkü o emvâl-i bâtına çıkarılma sebebiyle emvâl-i zahireye katılmıştır, Ondan zekât almak İmâma  (Sultana) âiddir.

IUüslumanın tasdik edildiği şeyde Zimmî de tasdik edilir. Çünkü Zimmîden alınan, bizden alman şeyin katıdır. Hak olan şudur ki: Tad'-îf [30] vâcib olduğu zaman, tad'îfin ötesinde ondan bir şey değiştiril­mez. Nitekim Benî Tağleb kabilesinin tad'îfinde olduğu gibi.

Ancak, «Ben fakire verdim», diyen kimse tasdik edilmez. Çünkü Zimmîden alınan şey cizyedir. Şayet, «Ben verdim» dese, Zimmî cizye­de tasdik edilmez. Çünkü Ehl-i Zimmetin fakirleri bu hakkın harcan­ma yeri değillerdir, ve Zimmî için onu müstehıkkına harcama izni yok­tur. O, Müslümanların işlerine harcanır. Zeylaî (Rh.A.) de böyle demiş­tir. Bu zikredilen istisna mutlaka lâzımdır. [31] Kitap metinlerinde bu yoktur.                                

Harbî, [32] zikredilen şeylerin hiç birinde tasdik edilmez. Ancak har­bînin ümmü veledinde tasdik edilir. Yâni harbî, bir cariyeye [33]  «Bu benim ümmü veledimdir (yâni çocuğumun anasıdır)» dese, o harbî tas-dîk edilir. Çünkü onun harbî olması, çocuk meydana getirmeye manî değildir ve onun elinde olan nesebini ikrarı şahindir. Yine, çocuğun anası olduğunu (yâni analığını) ikrarı da böyledir.

Bizden öşr'ün dörttebiri (yâni kırkdabir) alınır. Zîmmîden öşrün yarısı ve harbîden öşr alınır. Hz. Ömer (R.A.), vergi tahsildarlarına böy­le emretmiştir.

Eğer harbînin malı nisaba ulaşıp ve (Ehl-i harbin) bizden aldıkla­rının miktarı bilinmezse harbîden öşr alınır. Eğer bizden aldıklarının miktarı bilinirse, (Harbîden) bizden alınanın misli alınır. Eğer Ehl-i harbin bizden aldıkları bir miktar (ba'z) olup, onun (Harbînin) malı da nisaba erişmemiş ise, her ne kadar nisabın geri kalanını evinde ik­rar etse de, ondan bir şey alınmaz. Çünkü vâcib olan elinde bulunan şey husûsundadır.

Eğer Ehl-i harb bizden bir şey almamışlar ise, almamalarına devam etmeleri için ve yine cömertliğe biz onlardan daha lâyık olduğumuz için, harbîden bir şey alınmaz. Tâcü'l Mesâdir'de harbîden öşr alınır, denmiştir.

Sonra harbî, yıl tamamlanmadan önce bir daha (kendi memleketi­ne girmeyip) İslâm memleketine geçse, öşr alınmaz. Çünkü her geçiş-de almak, malın kökünü kesmektir. Halbuki almanın hakkı malın ko­runması içindir.

Eğer harbî, dâr-ı harbe (kendi memleketine) varıp tekrar bizim memleketimize gelse, Öşr alınır. Çünkü o yeni emân ile dönmüştür. Ülkesine varıp geldikden sonra almak ise malın kökünü kesmeye var­maz. Şayet Zimmî, içki (hamr) ve domuz ile geçse, içkisinin değerin­den öşr alınır, domuzundan alınmaz. Çünkü kıymet sahibi olan şeyde kıymet için ayn'ın hükmü vardır. .Domuz ise kıymet sâhiplerindendir (zevât'ül-kıyem). Emsal sahihleri (Zevât'ul-emsâl) bunun aksidir. îçki (hamr) ise emsal sâhiblerindendir.

Bidâadan da öşr alınmaz. Bidâa, tacirin beraberinde olup kazancı başkasının olan maldır. Öşr alınmamasına sebeb, zekâtı vermede mâ­lik veya vekili olmamasıdır.

Şayet mudârib mudârebe maliyle geçse, mudâribin malından da öşr alınmaz. Çünkü mudârib (yâni ortak) mâlik değildir. Mâlikin ve-kîli de değildir. Mudârebe : Bir tarafın sermâye, öteki tarafın emek koy-masıyle meydana gelen ortaklıktır.

Borçlu olan izinli köleden de öşr alınmaz. Veya Efendisi beraberinde olmayan izinliden de öşr alınmaz. Yâni eğer me'zûn (izinli) köle geçse, eğer borçlu ise bir şey alınmaz. Borçlu değilse onun kazancı Efen­disi içindir. Şayet Efendisi onun ile beraber ise öşr alınır. Efendisi be­raber değilse alınmaz.

Şayet tacir buğât'm   (âsîlerin)   âşirine uğrayıp onlar öşrü  alsa­lar, ondan sonra âdilin  (Sultanın) âşirine uğradığında ikinci defa öşr

alınır. Çünkü o, onlara uğramakla kusurludur. Eğer âsîler Müslüman memleketine gâlib olup tacirin zekâtını ve zekâttan başka malı alsalar, o tacirden ikinci defa öşr alınmaz. Çünkü bu takdirde kusur İmâm (Sultan) dandır. [34]

 

Maden Ve Hazînelerin Zekâtı Babı

(Rikâz)

 

Rikâz; İster tabiî olsun ve isterse insanlar tarafından gömülmüş olsun mutlaka yer altında olan maldır. Maden, Allah' (C.C.) in yarattı­ğıdır. Kenz ise, gömülmüş şey (define) dir. Altın ve gümüş madeni tah-mîs edilir. Yâni beşdebiri alınır. Yine demir madeni ve bunun benze­ri olan tunç ve bakır gibilerinde de beştebir alınır. Bu madenler harâc veya öşr arazisinde bulunursa, anlatıldığı gibi beştebir alınır. Harâc ve öşr arazîsinin açıklaması yakında gelecektir.

Beşdebirden geri kalan maden - eğer o yer kendisine temlik edilip mâlik olduysa - o yerin mâlikinindir. Eğer o yer kimseye temlik edil­memiş ise, beşdebirden geri kalan (madeni) bulan kimsenindir. Eğer madeni bulan kimse, onu kendi evinde bulmuş ise, ondan İm.şey alınmaz. Arazisinde bulmuş ise, bu husûsda iki rivayet vardır : [«El-Asl'ın» riva­yetinde bulan kimseden evinde olduğu gibi, bir şey alınmaz. Câmiu's-Sağîr'in rivayetinde, beştebir almak vâcibtir. Geri kalanı bulanındır. Bu rivayet İmâmeyn'in sözüdür. Musannifin, «arazîsinde» sözünden maksadı; mubah arzda beştebir almanın ittifâken vâcib olmasıdır.

Dağda bulunan yâkût, züımüd ve fîrûzec  [35]  madenlerinden de bir şey alınmaz. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) :

«Taşda beştebir yoktur.» [36] buyurmuştur. Bundan dolayı bütün cevher­lerde ve taşdan (hacerden) olan yüzük taşlarından beştebir vâcib de­ğildir. Ancak, eğer câhiliyet zamanından kalma define olul-sa, ondan teeştebir alınır. Çünkü kenzde ganimet olduğu için ancak, maliyet şart kılınmıştır. Zeylaî (Rh.A.) de böyle zikretmiştir, tnci ve anberde [37] de beştebir alınmaz. Yine denizden çıkarılan bütün eşyadan, hattâ de­nizin dibinde kenz olan altın ve gümüşden de beştebir alınmaz.

Üzerinde kelime-i şehâdet yazısı gibi, İslâm alâmeti olan bir kenz, bulunan eşya (lukata) gibidir. Yakında yerinde hükmü açıklanacaktır. Üzerine sanem (put) nakşı gibi, küfr alâmeti bulunan kenzde, beştebir alınır ve geri kalanım, eğer diri ise o fethin evvelinde mâlik olan kimse alır. Diri değil ise vârisi alır. Eğer vârisi de yok ise Beyt'ul-Mâla kalır. Eğer o yer mâlike temlik olunmuş ise, hüküm böyledir. Eğer temlik olunmamış ise, yâni o kenz, bulan kimseye temlik olunmayıp sahra ve dağlar gibi ise, beştebir alınır. Geri kalan - gerek hür olsun, gerek Müslüman köle olsun, gerek Zimmî olsun; gerek küçük olsun, gerek büyük olsun; gerek zengin olsun ve gerekse fakır olsun - bulan kimse­nindir. Çünkü bunlar, müste'min harbîden başka olan ganimet ehlin-dendirler.

Kenzi bulan, müste'min harbî [38] olursa, onun aldırı şey, yerin mâlikine geri verilir. Ancak eğer o bulan kimse, sahrada İmâm­dan (Sultandan) izin alarak bir şarta göre iş yaptı ise, şart koşulan (meşrut) İmâma (Sultana) âiddir. Geri kalan bulanındır.

Eğer kenzde hiç bir alâmet bulunmazsa, bir kavle göre; O kenz câ-hiliyyete âiddir. [39] beştebiri alınır. Çünkü kenz, çok kere kâfirlerden kalır. Diğer bir kavle göre de; «Bulunan şey, lukata gibidir.» Çünkü İs-lâmın devri uzamıştır.

Bir adam, dâr-ı harbe girip, dâr-ı harbin sahrasında bir rîkâz yâ­ni bir define veya altın ve gümüş madeni gibi bir maden bulsa, o define veya o maden, bulan adamındır. O adam dâr-ı harbe gerek emân ile gir­sin ve gerek emânsız girsin, ondan beştebir (hums) alınmaz. O malın onun olmasına sebeb : Elinin mubah mala geçmiş olmasındandır. Beş­tebir (hums) vâcib olmamasının' sebebi, o adamın o malı sessizce, hır­sızlık ile almış olmasıdır.

Şayet kuvvet ve üstünlüğü olan bir topluluk, asker olarak dâr-ı harbe girip, kâfirlerin kerizlerini ele geçirseler, beştebiri alınır. Eğer emân verilmiş Müslüman, defineyi veya madeni, ehl-i harbin mülklerin­de yâni mülkleri olan arazîde bulsa, o malı, düşmanın hıyanetinden sakınarak yerin mâliki olan ehl-i harbe geri verir. Eğer o emân verilen kimse, malı yerin mâlikine geri vermeyip İslâm ülkesine çıkarırsa, o mala mâlik olur. Ancak o, fâsid satın alma ile mülk edinilmiş, hoş olma­yan (kötü) bir mala mâlik olmuş olur. Ya da dâr-ı harbden mülk edinil­miş bir arazîde defineyi veya madeni müste'men olmayan başka bir kim­se bulsa, mâlikine bir şey vermez ve ondan beştebir de alınmaz. Çünkü O, onu hırsızlık ile almıştır. Gâyet'ul-Beyân'da böyle zikredilmiştir.

Ehl-i harb, mallarını bizim memlûk olmayan arazîmizde bulsa, beş-tebirİ alınır, geri kalanı bulanındır. Vikâye'de : «Eğer ehl-i harb, malla­rının definesini mülkleri olmayan bir arazîde bulsa, beştebiri alınır, ge­ri kalanı bulanın olum denilmiştir.

Burada   zahir   olan   şudur ;  Vikaye   sahibinin   muradı,   Hidâye'-

de babın sonunda zikredilen : «Rikâz olarak bulunan bir mal, onu bulan kimsenindir. Ondan beştebiri alınır,» mes'elesinin naklidir. Ancak, Vikâye'nin ibaresi o ma'nâya müsâade etmez. Çünkü zahir olan şudur ki: Buldu (vecede) lafzı, fail için mebnî olan sîgaya göredir. Ve (vecede) nin altında olan zamîr, siyak ve sibak [40] delili itibariyle müs-te'mene râcidir. (Minhâ) zamiri ise dâr-ı harbe râcidir. Bu duruma göre manâ : «Eğer müste'men ehl-i harbin mallarının definesini dâr-ı harb­den memlûk olmayan bir arazîde bulsa, beşte biri alınıp, geri kalanı bu­lanındır,» demek olur. Bu söz Hidâye'nin ibaresine uygun olmamakla beraber aslında da doğru değildir;

Birincisi, yâ,ni Hidâye'nin ibaresine uygun olmaması açıktır. İkin­cisi, yâni aslında doğru olmadığı ise, Hidâye sarihleri ve daha başkala­rına göre : Şüphesiz beştebir (hums), ganimet mânâsında olan şeyde olur. Bu ise dârrı harb ehlinin'elinde olup da at ve deve koşturmakla Müslümanların ellerine düşen şeydedir. Vikâye'de zikredilen ise böyle değildir. Çünkü müste'men hırsızlık eden kimse gibidir. Arazî ise, dâr-ı harbdendir ve Müslümanların ellerine de düşmemiştir. Şu halde doğru olan (Vecede)  lafzını kendinden öncekinden kesip mef'ûl [41] için bina olarak (meçhul) okumak ve (ıninhâ) lafzım terkedip arz kelimesini Müslimîn kelimesine muzâf [42] kılmak­tır. Bundan dolayı ben ibareyi gördüğün gibi değiştirdim. [43]

 

Öşr   Babı

 

Öşr; Öşriyye olan arazînin balında veya dağın az da olsa balında; dağın meyvesinde vâcibdir. Öşriyye arazîsinin açıklaması yakında «Ci-hâd Bölüm» ünde gelecektir.

Temurtâşî (Rh.A.) : Eğer İmâm (Sultan) onu korumamış ise; dağ­larda, kırlarda ve mâliki olmayan yerlerde bulunan bal ve yaş meyve av gibidir. Eğer Sultan korumuş ise onda öşr vardır. Çünkü o, maksûd (kasdedilen) maldır.» demiştir.

İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) dan; onda Öşr yoktur, diye rivayet edil­miştir. Zira o ibâha olarak bakîdir.' Yağmur suyu ve derelerin suyu ile sulanan şeylerde, nisâb şartı olmaksızın öşr vâcib olur. Nisâb beş veskdır. Vesk altmış sâ'dir. Sâ' sekiz ntldır. Rıtl oniki Okıyye (Vâkıy-ye) dir. Okıyye kırk dirhemdir. [44] Bunlarda bir sene kalması şart olma­dan öşr vâcib olur.

Hattâ sebzelerde [45] de öşr vâcibdir. İmâmeyn, sebzelerde (yeşilliklerde) öşr vâcib değildir, ancak eğer onun devamlı meyvesi [46] olup beş vesk'a varırsa vâcib olur, demişlerdir. Fakat, eğer kuru ot ve kamış gibi, odun benzeri olursa, öşrün yarısı vâcib olur ve fasıla da caiz olur. Yâni öşrün yarısı vâcib olur.

Büyük kırbalar (kovalar) veya hayvanın döndüğü dolap kovalan ile sulanan şeylerde gerekli masraflarını çıkarnıaksizın vâcib olur. Yâni birincide, yağmur suyu ve derelerin suyu ile sulananda tam öşr; ikinci­de, yâni büyük kovalarla veya dolap kovaları ile sulananda öşrün yarısı (yirmidebir) vâcib olur. Hizmetkârın ücretini, sığırın nafakasını, su ya­taklarının inşâ ve ıslâh masraflarını, bekçinin ücretini ve yine bunla­rın benzeri masraflarını kaldırmaksızın ve tohumunu çıkarmaksızın öşr vâcib olur. Çünkü Hidâye sarihleri ve başkaları, hâriçte yetişenin (ar­zın çıkardığının) hepsinde öşrün vâcib olduğunu açıklamışlardır.

Tağleb kabilesinin öşriyye olan arazîsinde öşr'ün katı (dı'fı) vâcib-dir. Gerek o Tağlebî, çocuk olsun, gerekse kadın olsun, gerek İslâm'a gelmiş olsun veya bir Müslüman onun arazîsini satın alsın, gerekse Zimmî [47] satın alsın, o arazîden öşr'ün dı'fı (katı) alınır.

Bizim çocuklarımızın arazîsinden Öşr alınır. Tağlebî çocuklarının arazîsinden onun katı alınır. Tağlebînin, İslâm Dînine girmesiyle üze­rinden katlanmış öşür düşmez.

Müslümamn öşriyye olan arazîsini Zimmî [48] satın alıp teslim al­sa, harâc vâcib olur. Vikaye ve Kenz'de teslim alma (kabz) zikredilme­miş ise de Hidâye, kabzı şart kılmıştır. Çünkü harâc ancak zirâatın mümkün olmasıyle vâcib olur. Bu ise kabz ile meydana gelir.

Müslümamn, şuf a [49] yoluyla Zimmîdeh aldığı arazîde kendisine öşr vâcib olur. Ya da o arazînin satışı fâsid [50] olduğu için kendisine geri verilse veya şart, görmek, ayb (kusur) muhayyerliğine binâen kâ-dînin hükmü ile geri verilse, öşr vâcib olur. (Kâdînın, hükmü ile : «Bi kâdâin» lafzında olan harf-i cer (yâni bi) geri verilse (ruddet) sözüne âiddir.) Yâni bir Zimmî bir Müslümandan öşriyye arazî satın alsa, on­dan sonra onu bir Müslüman ş.uf a yolu ile alsa veya Müslümana, sa­tışın fâsidliğinden dolayı veya herhangi bir muhayyerlik ile geri veril­se, daha önce olduğu gibi, öşriyye olur.

Evini bostan yapan Zimmî için harâc vardır. Yine Müslüman, ara­zîsini harâcî olan arazînin suyu ile sulasa, o Müslüman için de harâc vardır. Eğer öşriyye olan arazînin suyu ile sulamışsa, o arazîde öşr var­dır. Suların açıklaması yakında, «Cihâd Bölümü» nde gelecektir.

Zift ve petrol kaynağında mutlaka, yâni gerek o zift ve petrol kay­nağının yeri, öşriyye arazide olsun ve gerekse harâciyyede olsun, bîrşey gerekmez. O zift ve petrol kaynağının zirâata elverişli olan harîmin-de (içinde) eğer harâcî (harâc arazîsi) mevcûd ise, harâc vardır.

Öşr'ün alınmasının vakti, İmâm A'zanı' (Rh.A.) a göre; meyvenin belirdiği zamandır. [51] İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre; kemâle gel­diği zamandır. İmâm Muhammed1 (Rh.A.) e göre, anbara girdiği za­mandır. Hilafın faydası, mahsûl yok edildiğinde tazminatın lâzım olma­sı hususunda görülür. Zeylaî (Rh.A.) de böyle demiştir. [52]

 

Zekât Verilecek Kimseler Babı

 

Zekât verilecek kimseler şunlardır:

1- Fakirler: Malı nisâbdan eksik olan kimselerdir.

2- Miskinler: Hiç bir şeyi olmayan kimselerdir.

3- Âmil:   Zekât   tahsildarıdır.   Ona   işi   değerince   verilir.   Bu da kendisine ve yardımcılarına, sekizdebir (sümn) ile takdir edilmiş ki­fayet edecek miktardır. Eğer verilecek miktar, zekât miktarını aşarsa, (tahsil ettiği malın) yarısından fazlası verilmez. [53] Zeylaî (Hh.A.) de böyle demiştir.

4- Mükâteb : Kölelikten kurtulması için borçlu durumunda olan­dır. [54]

5- Borçlu  (Gârim) : Borcu olup borcundan fazla nisaba mâlik olmayan veya insanlarda malı olup da alması mümkün olmayan kim­sedir.                 . 

6- Allah yolunda (fî sebîli'ilâh) olan kimseler : İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre bunlar İslâm gazilerinin, fakirlikleri dolayısı ile har­be katılamayanlarıdır. İmâm Muhammed' (Rh.A.) c göre, Hac yolunda

(malını, parasını ve vasıtasını kaybetmiş) fakîr kimselerdir. Musanni­fin; Allah (C.C.) yolunda olanları, fakîr ve miskine dâhil iken, ayrıca zikretmesinin sebebi; bunların, inkıta' (yâni işden ve kazançdan ke­silme) sebebiyle ihtiyâçları fazla olduğu içindir.

7- İbn-i Sebîl: Malından ayrı düşen yolcudur. İbn-i sebîl diye adlandırılmasının sebebi, yol (sebîl) ona gerekli olduğu içindir. Her ne kadar memleketinde malı varsa da, o durumda ona ulaşmaya kadir ol­madığından, yolda kalmış (ibn-i sebîl) in ihtiyâcı kadar zekât alması caizdir. İbn-i sebîl'in ihtiyâcından fazla zekât alması helâl olmaz. Her malından ayrı düşen kimse, her ne kadar kendi memleketinde olsa da, ibn-i sebîle katılır, dâhil olur.

Zekât, zikredilen yedi sınıfın hepsine ve bazısına temlik [55] yoluy­la harcanır (verilir). Yoksa ibâhât [56] yoluyla harcanmaz. İmâm Şafiî (Rh.A.) «Ancak her sımfdan üç kişiye verilmesi caiz olur» demiştir. [57]

 

Zekât Vermek Caiz Olmayan Yerler

 

Zekât, mescidin binasına harcanmaz. Yâni zekât malı ile mescid inşâ etmek caiz değildir. Çünkü zekâtta temlik şarttır. Mescid binası ise temlik olunmaz. Nitekim köprüler inşâ etmek, yolları ıslâh etmek ve su yatakları kazdırmak; hac, cihâd ve kendisinde temlik olmayan her şeye zekât malı caiz değildir.

Zekât malı ile ölünün kefenini almak ve borcunu ödemjek de ca­iz değildir. Eğer zekât malı ile sağ olan bir fakirin borcu, o fakirin em­ri olmaksızın ödenirse, o ödenen borç teberru' olur. Ödeyen kimsenin malının zekâtından verilmesi caiz olmaz. Eğer o, borçlu fakirin emri ile Ödenirse caiz olur. Adetâ o, borçlu fakire tasadduk "olunup, teslim alan kimse de, sadakayı almakda vekîl gibi olur.

Yine zekât malı ile köle satın alıp azâd edilse, caiz olmaz. Çünkü onda temlik yoktur.

Aralarında doğumdan mütevellit bağ olan kimselere, yâni ne kadar yukarı çıkılırsa çıkılsın asl'a, ne kadar aşağı inilirse inilsin fer'e, ve­ya ikisi arasında evlilik olan kimseye, yâni kocanın karısına ve karının kocasına zekât vermesi, âdcten menfaatlerde ortak oldukları için caiz değildir.

Yine zekât verecek kimsenin, mülkü olan kölesine, yâni müdebber'i-ne [58], mükâteb'ine, ve ümm-ü veled'ine [59]zekât vermesi caiz değildir.

Zekât verecek olan kimsenin, bazı {a'zâ) smı âzâd ettiği kölesine zekât vermesi caiz değildir. Çünkü o köle mükâteb hükmündedir.

Bir kimsenin, fakır olan ortağının kendi hissesini, âzâd ettiği köleye de zekât olarak vermesi caiz değildir. Yâni bir köle iki kişi arasında or­tak olup da ikisinden biri fakır olduğu halde payını azâd etse, diğer or­tağın o köleye zekâtını vermesi caiz olmaz. Çünkü köle, o ortak için ça­lışmaktadır. Bu durumda mükâtebi gibi olur. İmâmeyn, caiz olur, de­mişlerdir. Onlara göre, o köle borçlu hürdür.

Hidâyetle denmiştir kî: İmânı A'zam' (Rh.A.) a göre, bazı (a'zâ) sı azâd olunan köleye zekât vermek caiz değildir. Çünkü o köle, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, mükâteb hükmündedir. İmâmeyn, «Zekât o kö-, leye verilir, çünkü o köle borçlu hürdür», demişlerdir. Hidâye sarihleri, şüphesiz Hidâye'nin bazı (a'zâ) sini azâd ettiği» sözünün fâüe mebnî olması ve  (a'teka) nın zamirinin zekât veren (nıüzekkî) e râci olmasının caiz ol­maması hususunda ittifak etmişlerdir. Zira «İmâmeyn, zekât o köleye verilir, çünkü O köle, borçlu hürdür, demişlerdir» sözüne uygun değil­dir. Çünkü, şayet kölenin tamâmı zekât verene âid olup da bazı (a'zâ) sini azâd etse, o kölenin tamâmı borçsuz hür olur. Hattâ,  (a'teka) sözünün, mef ûle bina olması vâcib olur ve mesele, iki kişi ara­sında ortaklaşa olup fakır olanın kendi payını azâd ettiği kölede tasvir olunur. Bu ta'lîl [60] in hâsıl olması için. Her ne kadar ta'lîl sahîh değilse de (a'teka) nm lâile mebnî, yâni ((ma'lûm» okunması kendinde sahih olunca mez­kûr şekilde (yâni köle ikisi arasında ortaklaşa olup onlardan biri pa­yını azâd ettiği şekilde), (Kad a'teka ba'zahû) sözünün delâleti son derece gizli olduğu için - nitekim gizli kalmaz, açıktır - birinci meseleyi metinde zikredip delillerini, Hidâ-ye'de zikredilenden, başka olarak şerhde zikrettim. İkinci meseleyi yâni (a'teka) nm meçhul sîgasında olmasını, zahiren zikredilen şekle delâlet eden bir ibare ile zikrettim. Onun delilleri Hidâye'de zikre-dildiği gibidir.

Zekâtın zengine verilmesi caiz değildir. [Çünkü Resûlüllah (S.A.V.):

«Zengin için sadaka (zekât) helâl olmaz.» buyurmuştur.] Zenginin kölesine de caiz değildir. Çünkü mülk o kölenin efendisinindir.

Zenginin çocuğuna da zekât caiz değildir. Çünkü çocuk babasının malı ile zengin sayılır. Her ne kadar nafakası babası üzerine ise de, bü­yük çocuk bunun aksinedir. Zenginin karısı da böyledir. Çünkü eğer zenginin karısı fakır ise, kocasının zengin olmasıyle zengin sayılmaz. Takdir edilmiş nafaka ile de zengin sayılmaz.

Hâşimoğullarına da zekât caiz değildir. Onlar: Ali (R.A.), Abbâs (R.A.), Ca'fer (R.A.), Akîl (R.A.) ve Haris bin Abd'il-Muttalib (R.A.) sülâlesidir. Çünkü Resûlüllah  (S.A.V.) :

«Ey Hâşimoğulları! Şüphesiz Yüce Allah, insanların mallarının ki­rini ve onlann pisliklerini size haram kıldı.» buyurmuştur.

Hâşimoğullannın azâdlılarına da zekât vermek caiz değildir. Nite­kim, kavmin azâdlılarının da onlardan olduğu sabit bir husûsdur. Fa­kat sadakaların nafileleri ve vakıflar, onlar (yâni Hâşimoğulları ve azâdlüarı) için caizdir. Çünkü zekâtta zikredilen illet, nafileler ve ev-kâfda yoktur.

Zekâtın Zimmiye verilmesi de caiz değildir. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.); Muâz (R.A.)' a şöyle buyurmuştur:

«Ey Muâz, sen zekâtı onların zenginlerinden alıp (Müslümanların) fakirlerine ver.»

Fakat Zimnıîye, zekâttan başka sadaka caizdir. Ayni şekilde onla­ra öşr ve harâc da caiz değildir.

Zekât veren, zekâtını bir kimseye araştırma sonucu, ona ve­rilir zannıyle verse, sonra o zekât verdiği kimsenin, kendinin kölesi ve­ya mükâtebi olduğu anlaşılsa, o zekâtı tekrar verir. Çünkü o malı ken­di kölesine veya mükâtebine vermekle mülkünden çıkarmış olmaz. Tem­lik ise rükündür. O zekât veren kimsenin, mükâtebinin kazancında hakkı vardır. Bu durumda, temlik tamâm olmaz.

Şayet zekât verdiği kimsenin, zengin olduğu veya kâfir olduğu ya da o kimse onun babası, oğlu veya Hâşimî olduğu anlaşılsa, o zekâtı iade etmez (yâni tekrar vermez). Çünkü bu zikredilen şeylere vukuf ictihâd iledir, kesinlikle değildir. Bu durumda bu iş, onun yaptığı şekilde bina kılınır. Nitekim o kimseye kıble yönü şüpheli olduğunda kıldığı namazı iade ile emrolunsa, zikredilen gibi, vukuf müctehedün fîhdir. Bunda ise fayda yoktur.

Musannifin, «araştırma sonucu» sözünde; Zekât veren kimsenin araştırma yapmadan-hatâ ederse zekât vermesinin caiz görülmediği hu­susuna işaret vardır.

Zekât verilen kimseyi zengin etmek mekruhtur. Meselâ, ikiyüz dirhem veya daha fazla vermek mekruh olmakla beraber caizdir. Zira eda, fakirlikle karşılaşır. Çünkü zekât ancak temlik ile tamâm olur. Zekât verilen kimse temlik hâlinde fakirdir. Ancak temlikin ta­mâm olmasından sonra zenginleşir. Bu durumda zenginlik bizzarû-re temlîkden geri kalır. Lâkin o, zenginlik kendisine yakın olduğu için, yakınında pislik var iken namaz kılan kimse gibi mekruh olur.

Zekât veren kimsenin zekâtım, yakını olmayan veya muhtâc ol­mayan için başka bir memlekete götürmesi mekrûhdur. Çünkü o götür­mede çevresinin hakkını yok etmek vardır. Yâni şayet zekât veren kim­se, zekâtı yakınına ve kendi memleketi halkından daha muhtâc olan bir topluluğa götürse, o götürmede sıla-ı rahm [61] veya onda ihtiyâcı gidermek daha çok olduğu için, mekruh olmaz. Eğer onlardan başkasına götürürse, mekruh olmasına rağmen caizdir. Çünkü zekât verilen kim­seler mutlak fukaradır.           

(Fakire) bir gün için onu dilenmekten kurtaracak kadar tasadduk

mendûbdur. İçinde bulunduğu gün için yiyeceği olan kimsenin dilen­mesi de helâl değildir. [62]

 

Fıtra Babı

 

Sadaka-ı fıtr, isterse malının nisabı artmasın, hâcet-i asliyyesinden fazla zekât nisabı malı olan, küçük de olsa, her hür Müslüman için vâcibdir. [63] Daha Önce açıklandığı gibi; bu nisâb ile, sadaka-ı fıtrin alınması haramdır,

Sadaka-ı fıtr, hür Müslümanın kendisi için vâcibdir. Fakir olan küçük çocuğu için de vâcibdir. Büyük çocuğu ve zengin olan çocuğu için vâcib değildir. Ancak o zengin çocuğun kendi malından vâcib olur. Hizmetinde olan memlûk köle ve cariyesi için de vâcibdir.

«Hizmetinde olan» sözü, ticâret için olan köle ve cariyelerden ayır-detmek içindir. Çünkü onlar için mâlike sadaka-ı fıtr vâcib değildir. O hizmetinde kullandığı köle ve câriye müdebber olsun, ümm-ü veled olsun veya kâfir olsun vâcibdir.

(Erkeğin) karısı için sadaka-ı fıtr vermesi vâcib değildir. Kaçak kölesi için de vâcib olmaz. Ancak dönüşünde vâcib olur. Yâni kaçak köle fıtr vaktinde kaçmış olsa, kaçak olduğu müddetçe onun için mâ­likine sadaka-ı fıîr vâcib olmaz. Dönüp geldiği zaman geçmiş olan şey edâ edilir. Velayeti olmadığından dolayı mükâtebi için de vâcib değildir. Mükâtcbin kendisine de, fakir olduğundan dolayı fıtra vâcib değildir. Çünkü onun elinde olan mal efendisinindir.

İki kişi arasında ortak olan memlûk için, her birinin hakkında velâyet ve rızkın eksik olmasından dolayı, ikisinden birinin üzerine sada-ka-ı fitr vâcib değildir. Yine ikisi arasında ortak olan bir kaç köle için, İmâm A'zam' (Rh.A.) a gpre sadaka-ı fıtr vâcib değildir. Eğer iki kişi arasında ortak olan memlûk, ikisinden birinin muhayyerliği ile satılsa, yâni; şayet fıtr günü geçip muhayyerlik bakî kalırsa, fıtra, mülk kendi­sine âid olan kimseye vâcib olur. Çünkü mülk mevkûfdur. Alıcı olan kimse, memlûku geri verirse, satıcının eski mülküne geri döner. Eğer alıcı caiz görürse, mülk alıcı için akd vaktinden itibaren sabit olur. Bu durumda üzerine bina edilen şeye (fıtraya) tevakkuf olunur. [64]

 

Fıtra Verilen Maddeler :

 

Sadaka-ı fıtr; buğdaydan, buğdayın unundan, kavrulmuşundan veya kurumuş üzümden vâcibdir. Zikredilen şeylerden fıtra bir « s â '» in yansıdır.

Sadaka-ı fıtr, hurmadan veya arpadan bir sâ'dır. Arpanın unu da arpa gibidir. Binkirk dirhem sığan (ihtiva eden) sâ' ile bir sâ'dır. [65] Muteber olan sâ' budur.

Mâş [66] veya mercimekten yarım sâ'dır. Sâ'm mâş ve mercimek ile takdir ve tâyin edilmesinin sebebi; ikisinin de dânelerinin büyüklük ve küçüklük, toplanma, katılma cihetinden de farklarının az olmasıdır. Di­ğer hububat bunların aksinedir. Çünkü diğerlerinde fark çok fazladır.

Sadaka-ı fıtr, fıtr gününün (yâni Ramazan Bayramının birinci gü­nünün), fecrinin tulûunda  (tan yerinin ağarmasıyla)  vâcib olur. Bir kimse fıtr gününün fecrinin tulûundan önce vefat etse veya bir çocuk fecrin tulûundan sonra doğsa veya bir kâfir fecrin tulûundan sonra Müslüman olsa, bunların üzerlerine fıtra vâcib değildir. Çünkü her birine göre sebeb yok olmuştur.

Eğer bir kimse vucûbun vaktinden önce fıtrasim edâ etse (yâni Bayramın birinci günü fecr tulü* etmeden önce fıtrayı yerse),-fUranın edası sahîh olur. Çünkü o, onu sebebin kesinleşmesinden sonra edâ et­miştir. O sebeb, geçimini (kifayet derecesindeki geçim masrafları) üze­rine aldığı şahısdır. Bu durumda o, tam [67] nisâbdan sonra zekâtta ta'-cîl hususuna benzemiştir. Ve müddetle müddet (her hangi bir müd­det) arasında da fark yoktur.

Bir kimse fıtra vermeyi vaktinden sonraya bıraksa sahîh olar ve üzeiinden fıtra düşmez. Onun üzerine o fıtrayı çıkarmak vâcib olur. Çünkü onda ibâdetin şekli ma'kûldür [68] (aklî delille teyîd ed>Imişt:.r.) O da muhtacın ihtiyâcını gidermektir.

Fıtrayı edada vakit mukadder (muayyen) değildir. Udlıiyye (kur­ban) bunun aksinedir. Çünkü udhiyyede kurbetin [69] (yâni Allah' (C.C.) a yaklaşmanın) şekli kan akıtmaktır. Bunda ise, yakınlık düşü-nülmeyip nassın esasına göre iktifa edilmiştir.

Fıtrayı hemen vermek (ta'cîl) mendûbtur. Hemen vermek (ta'cît) den maksâd (Bayram Namazı için) namazgaha çıkmadan önce edâ edil­mesidir. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) :

«Böyle güade sîz fakirleri dilenmekten müstağni kılın, (yâni dilen­meye muhtaç etmeyin)» buyurmuştur.

Resûlüllah (S.A.V.), bu hadîs-i şerif ile; fakirlerin dilenmeye ihti­yâçlarının kalmaması ve ailelerinin nafakasını düşünmeden Bayram Namazında bulunmalarını temîn etmek için, Namazgaha çıkmazdan önce fıtra verilmesinin evlâ olduğuna işaret buyurmaktadır.

Her şahsın fıtrasını bir fakire vermesi vâcibdir. Bir fıtrayı ayırıp iki fakire verse, caiz değildir. Çünkü nass ile belirtilen, fakiri müstağni kılmaktır. Nitekim yukarıda geçen hadîs-i şerifte :  «Onları müstağni kılın» buyurulmuştur. Halbuki bir fıtranın aşağısı (azı) ile müstağnî kılınmaz. İmâm Kerhî (Rh.A.) «Bir fıtrayı iki fakire vermek caizdir. Lâkin evlâ olan b;r fakire vermektir.» demiştir. Zeylaî (Rh.A.) ise; «Bir cemâatin, üzerlerine vâcib olan fitralarmı bir fakire vermele­ri caiz olur.» demiştir. [70]

 

Oruç   Bölümü

 

Musannif, Resûlüllah' (S.A.V.) in :

«İslâm dini beş şey üzerine kurulmuştur: Allah'dan başka ilâh olmadığına ve Muhanimed'in Onun Resulü olduğuna şehâdet etmek, Namaz kılmak, Zekât vermek, Ramazan orucunu tutmak ve Hac etmek­tir.» hadîs-i şerifine uyarak orucu [71] zekâtın peşisıra zikretmiştir.

Savın : Lügat yönünden imsak (tutmak) dır. Şer'an : Yemeyi, İçmeyi ve cinsî münâsebeti (cimâı) sabahtan akşama kadar terk etmek­tir. Musannif, burada bazı fukahâmn dediği gibi, gündüzün (nehâran) dememiştir. Çünkü ( n e h â r ), bazan güneşin doğmasından batma­sına kadar olan vakte denir. Nitekim Resûlüllah (S.A.V.) :

«Gündüzün nama» sessizdir» buyurmuştur.

(Oruç) Niyet sahibinin, oruca niyetle yemeyi, içmeyi ve cinsî mü­nâsebeti terk etmesidir. Çünkü ameller niyetlere göredir. «Niyet sahi­bi» kaydı, hayızlı, lohusa ve kâfiri bundan ayırdetmek içindir.

Oruç, ya farzdır ya da vâcibdir. Biri Ramazan orucunun edâ ve kazası gibi muayyen farzdır. Bunun farzıyyeti Kitâb, Sünnet ve Ümme­tin icmâı ile sabittir.

Bir çeşidi de; yemin keffâreti, zıhâr keffâreti, kati keffâreti, ih­ramda av cezası ve eza fidyesi misâli keffâret [72] orucu gibi muay­yen olmayandır, tnşâallâhu Teâlâ yakında açıklaması gelecektir.

Vâcib olan : Muayyen nezr ve mutlak nezr gibi oruçlardır. Veya oruç bu zikredilenlerden başkaları gibi nafiledir.

Hidâye'de : «Şüphesiz Ramazan orucu farzdır. Çünkü Yüce Allah (C.C.) :

«Oruç size farz kılındı.» [73] buyurdu, denmiştir.

Orucun farziyyetine dâir İcmâ vardır. Bundan dolayı inkâr eden kâfir olur. Terk eden de fâsik olur.

Nezredilmiş oruç vâcibdir. Çünkü Yüce Allah (C.C.) :

«Nezirlerini yerine getirsinler» [74] ve yine :

«And verdiğiniz zaman, Allah'ın andını yerine getirin.» [75] buyur­muştur.

Eğer Ramazan orucu gibi, nezredilmiş olan oruç da Kitâb ile sa­bit olduğu için farzdır, denilirse, cevaben şöyle denir: Kitâb, âmm1 (umûmî) dır. Kendi cinsinden vâcib olmayan şey, ondan tahsîs edil­miştir. (Yâni çıkarılmıştır.) Misâl olarak, hastayı ziyaret etmek, her namaz vaktinde abdesti yenilemek ve bunların benzerleri zikredilebilir.

Sadru'ş-Şerîa (Rh.A.) buna itiraz edip : «Nezredilmiş olan şey; na­maz, oruç ve hac ve bunların benzerleri gibi, maksûd ibâdetlerden olduğu zaman, onun lüzumu icmâ ile sabittir. Bu durumda, her ne kadar icmânın senedi zannî olsa da, sübûtu kat'î olur. O da, mahsûs olan âmmdır. Öyleyse lâyık olan farz olmaktır,» demiştir.

Ben derim ki; onun cevâbı şudur : Burada farzdan maksad, inkâr edeni kâfir olan itikadı farzdır. Nitekim Hidâye'nin ibaresi buna delâ­let eder. Bu mânâya göre farzıyyet mutlak icmâ ile sabit olmaz. Bilâ­kis tevatür ile nakledilmiş olan farzıyyet, Ramazan orucunda olduğu gibi icmâ ile sabit olur.

Nezredilmişde,' farzıyyeti ile ilgili icmânın nakli tevâtüren sabit olmayınca, vücûb mertebesinde bakî kalmıştır. Çünkü şöhret veya âhâd yolu ile nakledilmiş olan icmâ, bu mânâ ile usûl kitaplarında açıklanan hadîs-i şerîfde olduğu gibi vücûb ifâde eder, farzıyyet ifâde etmez. [76]

 

Oruca Niyet

 

Ramazan orucu, muayyen nezr ve nafile orucu, geceden kuş­luk vaktine kadar niyet ile sahih olur. Kuşluk vaktinde sahih olmaz. Çünkü şer'i gündüz, sabahdan güneş batıncaya kadar geçen zaman­dır. Kuşluk vakti ise gündüzün yarısıdır. Şu halde niyetin, gündüzün çoğunda mevcûd olup gündüzün tamamında hükmen bulunması için kuşluk vaktinden önce mevcûd olması vâeibdir. Esah olan kavi budur. Yoksa geceden zevale varıncaya kadar sahîh olur, diyenin sözü doğru değildir. Çünkü zeval, güneşin doğmasından batmasına kadar olan gündüzün yarısıdır.

Yine Ramazanın edasında oruç, mutlak niyet ile, nafileye niyet ile ve vasıfda hatâ etmekle sahîh olur. Nitekim usûl kitâblarmda sabit­tir, ki, Ramazan orucunun edası için vakit muayyendir, ta'yin edilmiş olanda ıtlak (mutlâkiyet), teayyündür; hatâ ise, vasıfdadır. Hattâ bâ­tıl olduğu zaman niyetin aslı bakî kalıp mutlak hükmünde olur. Bunun benzeri, ev içinde yalnız bulunan bir kimse gibidir ki, şayet ona «Ey adam!» diye seslenilse veya adından başka bir ad ile çağrılsa, o ad ile o kimse kasd olunur. Vaktinde 'ta'yin bulunmadığı için Ramazanın kazası bunun aksinedir.

Ancak, eğer oruca niyet, hastadan veya müsâfirden olursa, bu du­rumda  o  niyetin  vakti  ta'yine  muhtaç  olur.  Ramazandan  sayılmaz.

Hasta ve müsâfire göre vakitte ta'yin bulunmadığı için, bilâkis o, onun niyet ettiği şeye âid olur.

Muayyen nezr, mutlaka niyet ettiği vacibe âid olur. Yâni, şayet bir kimse muayyen bir günün orucuna nezr edip bu muayyen günde mutlak olarak diğer bir vacibe niyet etse, o kimse gerek müsâfir olsun, gerek mukîm olsun, gerek sağlıklı ve gerekse hasta olsun, oruç o diğer vacibe âid olmuş, olur.

Geri kalan diğer oruçlarda geceden niyet (tebyît) şart kılınmıştır. O oruçlar Ramazanın kazası, mutlak nezir ve kef tarettir. Tebyît, bey-tûtet'dendir. Beytûtet'den maksâd, geceden niyet etmektir. Bu oruçlar­da ta'yin de şart kılınmıştır. Çünkü onlar için muayyen vakit yoktur. Bu durumda, başlangıçda ta'yin etmek gerekir.

Şekk gününde oruç tutulmaz. Ancak tatavvuan (nafile niyetiyle) olur. Şekk günü [77], Şaban ayının son günüdür ki Ramazanın birinci günü olması ihtimâli vardır. Tatavvu'dan başkasının mekruh olmasına sebeb : Sünen sahihlerinin İbn Abbâs[78] (R.A.) dan rivayet ettiği ha-dîs-i şerîfdir. Resûlüllah (S.A.V.) :

«Ramazan ayını öncesinden bir gün veya iki gün oruç tutarak kar­şılamayınız. Ancak sizden birinin başka bir maksadla oruç tutmuş ol­ması müstesna» buyurmuştur. [79]

Zeylaî (Rh.A.) : Hîdâye sahibinin, Resûlüllah' (SAV.) in kavli şe­rifi olarak rivayet ettiği:

«Her kim şekk gününde oruç tutarsa şüphesiz, Kâsmı'ın [80] baba­sına asî olmuş olun) (Buharı, Ammâr b. Yâsir1 (R.A.) den.) ile «Ramazandan (olup olmadığında) şüphe edilen günde tatavvu'dan başka oruç tutulmaz.» kavillerinin aslı yoktur, demiştir.

Bizim rivayet ettiğimiz hadîse göre, şekk gününde vâcib ni­yetiyle oruç tutmak mekruh dur. Esah kavle göre o, vâcibden sayılmış olur. Bu hususta; «O tatavvu olarak meydana gelir. Çünkü tatavvu'dan başkası yasaklanmıştır. Vâcib niyeti ile vâcib edâ edilmiş olmaz» diyen de vardır.

Bu duruma göre, şayet şekk gününde bir kimse tatavvu' olarak ve­ya vâcîb olarak oruç tutup şekk gününün Ramazan gününden olduğu iki niyette de belli olsa, gerek tatavvu'a niyet etsin ve gerekse vacibe niyet etsin o, Ramazandan sayılır. Ancak, eğer onun Ramazandan olduğu ortaya çıkmazsa, tatavvu' ve vâcibden hangisine niyet etmiş ise ondan sayılır.

Eğer şekk günü, oruçlunun mu'tâdına (âdetine) uygun düşerse, şekk gününde nafile oruç nıendûb olur. Yâni oruçlunun âdet olarak tut­tuğu Cuma, Perşembe veya Pazartesi günü orucu şekk gününe rastlar­sa; yine böylece Şaban'ın tamâmını veya son yarısını ya da sonundan on günü veya üç günü oruçlu olursa, şekk gününde nafile oruç mendûb olur.

Şekk gününde, havas oruçlu olur. Yâni: Müftî ve kâdî gibi ileri ge­lenler ihtiyat yolunu tutarak şekk gününde oruçlu olurlar. Yasağı iş­lemiş olmak suçundan uzak olması için, havâsdan olmayanlar da ze­valden sonra iftar ederler.

«Eğer yarınki gün Ramazan ise ben oruçluyum, Ramazan değil ise oruçlu değilim.» diye niyet eden kimsenin orucu, oruç olmaz. Çünkü, azimde kesinlik bulunmadığı için niyet de bulunmamış olur. Yine, «Eğer yiyecek bulamazsam oruçlu olurum, bulursam iftar ederim,» diye niyet ederse oruç olmaz.

Şekk gününde, «Eğer yarınki gün Ramazan'dan ise ben oruçluyum, e&er Ramazan'dan değil ise başka vâcib olsun» diye niyyet ederse bu. farz niyeti ile başka vâcib niyeti gibi, iki mekruh iş arasında tereddüd olduğu için, mekrûhdur.

Ya da, «Yarınki gün Ramazan ise ben oruçluyum, eğer değil ise nafile olsun», derse mekruh olur. Mekruh olmasının sebebi; bunu diye­nin bir bakıma' farza niyet etmiş durumda olmasıdır. Eğer o günün Ramazan olduğu belli olursa, mutlak niyet bulunduğu için, Ramazan­dan sayılır. Eğer Ramazan olduğu belli olmazsa, vâcib ve nafilede, yi­ne nafileden sayılmış olur.

Fakat birinci meselede o, diğer vâcibde mütereddid olduğu için, on­dan (diğer vâcibden) sayılmaz. Mutlak niyet kalır, nafileden sayılır.

İkinci meselede ise, zikredilen gibi, mutlak niyetin bulunmasın­dan ve kaza ile mazmun (borçlu, hükümlü) olmadığı halde nafileye kasden başlamak olmayıp bilâkis zimmetinden vacibi düşürmek mak­sadıyla başlamak olduğundan o, nafileden sayılır.

Niyyete «İnşâ Ailâh-u Teâlâ» yi eklemek, niyeti ibtâl etmez. Yâni, şayet niyyet eden, «Yarınki gün oruç tutmaya niyyet ettim, İnşâ Al-lâh-u Teâlâ,» dese, Şems'ül-Eimme el-Hulvânî' (Rh.A.) nin rivayetine göre: Bu oruç caiz olur. Hulâsada böyle zikredilmiştir.

Bir kimse Ramazan hilâlini veya Kıtı hilâlini yalnız başına görse ve tek başına olduğu için hâkim onun sözünü kabul etmese, o başında ve sonunda yâni Ramazan hilâlinde ve Fıtr., hilâlinde oruçlu olur. Bi­rincide oruçlu olması Resûlüllah', (S.A.V.) in;

«Hilâli görmek suretiyle oruç tutun ve (yine) onu görmek suretiy­le iftar edin (Bayram edin).» [81] kavl-i şerifinden dolayıdır,

Fıtr hilâlinde bir kimsenin oruçlu olmasında ise; ihtiyat olan, o gün oruçlu olup, iftarı insanlar ile beraber yapmasıdır. Çünkü Resûlül­lah (S.A.V.) :

«Sizin orucunuz (vakti), insanların oruç tuttukları gündedir ve if­tarınız da insanların iftar ettikleri gündedir.» buyurmuştur. [82]

Eğer o hilâli gören kimse, mezkûr iki vakitte iftar ederse, keffâret-siz onu kaza eder. Çünkü kâdî, onun şehâdetini şer'î delîl ile reddetmiş­tir. O red yanılmadan doğan töhmet olup, (meseleyi) şüpheli bırakmış­tır. Bu durumda, bu keffâret şüpheler ile giderilir. [83] Eğer O, kâdî şehâdetim^ reddetmemden önce iftar ederse, bunda ihtilâf edilmiş­tir : Bu hususta Sahih olan, keffâretin olmamasıdır. Eğer Ramazan hi­lâlini gören kimse, otuz günü tamam; ederse, orucunu ancak kâdî ile be­raber bozar. Eğer iftar ederse, (orucunu bozarsa) üzerine keffâret lâ­zım gelmez. [84]

Şayet gökte bulut ve toz gibi şey olursa, da vasız ve Eşhedü (Şehâ-det  ederim)   süz  haberi adi   (adaletli  kimsenin  haberi)   kabul edi­lir. İsterse o adaletli kimse köle, kadın veya hadd-i kazf vurulmuş töv­bekar biri olsun, haberi kabul edilir. Çünkü bu dinî bir mesele olduğundan haberlerin rivayetine benzer. Bundan dolayı o, şehâdet lafzı­na mahsûs değildir. Adalet şart kılınmıştır. Çünkü fâsıkm sözü dînî meselelerde kabul edilmez.

İftar etme hilâli için gökte illet (bulut) olduğu zaman, şehâdet ni­sabı şart kılınmıştır. Şehâdette lûsah (esâs ölçü) iki erkektir. Ya da bir erkek ve iki kadındır. Eşhedii (şehâdet ederim) lafzı da şart kılınmıştır. Çünkü fıtr (iftar) konusu kulun diğer haklarına benzediği için, kulun menfâati ile ilgilidir.

(Fıtr hilâli için) da'vâ şart kılınmamıştır. Çünkü bu, câriye azâd etmek ve hür kadını boşamak gibidir.

Fıtr hilâlinde, hadd-i kazif ile cezalandırılmış olan kimsenin şehâ-deti, şehâdet olması sebebiyle tövbekar da olsa, kabul edilmez.

Gökde bulut bulunmadığı zaman, oruçta ve fıtrda cem'-i azîm şart kılınmıştır. Cem'-i azîm : Haberleri ile ilim hâsıl olup, yalan hususunda anlaşmalarının mümkün olmadığına aklın hükmettiği bîı- topluluktur.

Otuz gün orucdan sonra, iki âdil kişinin sözüyle, şehâdet nisabı bu­lunduğu için, fıtr (oruca son vermek) helâl olur. Bir âdil kişinin sözüy­le helâl olmaz. Çünkü fıtr hilâli, bir kişinin sözüyle sabit olmaz. Bu hu­susta İmâm Muhammed (Rh.A.) ayrı görüştedir. Kurban Bayramı hilâ­li, zikredilen hükümlerde fıtr hilâli gibidir,

Doğuş yerlerinin çeşitli olması hususunda «ihtüâf-ı mctâli'de» fa-kihler arasında ihtilâf vardır. Bazı meşâyih bu mevzuda, metâli'a (ayın muhtelif doğuş noktalan) itibâr etmiştir. Bazıları itibâr etmemiştir. Bunun ma'nâsı şudur : Şayet hilâli bir beldenin halkı görse, diğer bel­denin halkı görmese, görmeyenlerin, o diğerlerinin görmeleriyle, nasıl olursa olsun (mutlaka) oruçlu olmaları vâcib olur. Bu, metâli'a itibâr etmeyenlerin sözüne göredir. Metâli'a itibâr edenlerin sözüne göre, ba­kılır : Eğer hilâl görülen belde ile görülmeyen belde arasında, metali' çeşitli olmayacak kadar yakınlık var ise, oruçlu olmak vâcib olur. Eğer metali' çeşitli olacak kadar uzaklık var ise vâcib olmaz. Ulemânın çoğu metâli'a itibâr etmemiştir.

Zeylaî (Rh.A.) : Eşbeh (en uygun) olan itibâr olunmasıdır. Çünkü her topluluk, kendileri nezdinde olan şeyle muhâtabdır. Hilâlin güneş ışığından ayrılması, çeşitli bölgelere göre, değişir. Nitekim vaktin gir­mesi ve çıkması da bölgelerin değişik olmasıyle değişir, demiştir.

Ben derim ki: Namaz bölümünün başında geçen şu şey bunu te-yid eder: «Yatsı ve Vitr namazlarının vakitlerini yitiren kimseye bu namazlar vâcib olmaz.» [85]

 

Orucu Bozan Şeyler Babı

 

Bu bâb, yemek, içmek ve bunların benzeri gibi orucu bozan sebeb-leri açıklar. Yine bu bâb, ahkâma dâir olan, kaza, keffâret veya yal­nız kaza gibi, ifsadın neticesinde ortaya çıkan durumu açıklar. Bil ki; bu bâb ile ilgili olan şeyde oruçludan meydana gelen tüller üç kısımdır.

Birincisi    : Mü I si d (bozucu) olmadığı halde nıüfsid sanılan şeydir.

İkincisi      : Orucu bozup keffâret gerektirmeyendir.

Üçüncüsü : Orucu bozup keffâret gerektirendir.

Musannif, bu üç kısmı sırayla açıklayıp birincisini şu sözlerle zik­retmiştir : «Eğer oruçlu unutup bir şey yese veya içse veya cimâda bu­lunsa.» Buradaki «unutmak» lafzı zikredilen üç şeyin hepsine şâmildir.

Ya da ihtilâm olsa veya bakmak ile inzal olsa veya yağlansa veya sürme çekinse veya hacâmet ettirse veya bir kimsenin gıybetini etse veya boğazına toz veya duman veya sinek girse - gerekse o oruçlu kim­se orucunu hatırlar olsun - veya oruçlu cünup olduğu halde sabahlasa veya zekerinin deliğine yağ veya su dökse - bunu Zeylaî zikretmiştir -veya kulağına su girse - su kaydı yağdan ayırdetmek içindir. Çünkü kulağına yağ dökse orucu bozar. Bunu Zeylaî «Hızânetül-ekmel» den nakletmiştir - veya kasden de olsa burnuna inen sümüğü içine çekip de boğazına götürse - Hulâsa'da böyle zikredilmiştir. - bunlar ile o kimse­nin orucu bozulmaz, «...orucu bozulmaz.») cümlesi «...yese veya içse...» cümlesinin cezası  (cevâbı)  olur.

Musannif ikincisini şu sözleriyle zikretmiştir : Şayet hatâen iftar etse - yâni, oruçlu kimse orucu hatırlar olduğu halde kasıtsız, hatâen iftar etse - Nitekim oruçlunun mazmaza ettiği zaman boğazına su ka-çıvermesi böyledir - Veya zorlanarak iftar etse ya da oruçlu orucunu unutup yediğinde, unutarak yemiek orucu bozar sanıp kasden yese ve­ya oruçlu ihtıkân [86] yaptırsa veya burnuna ilâç döküp ilâç burnunun kemiğine ulaşsa veya kulağına yağ damlatsa veya içe ulaşmış yaraya ilâç sürse veya beyne kadar varan haşin yarığına ilaç sürüp de ilâç oruçlunun içine veya beynine ulaşsa; veya çakıl taşı yutsa, veya bü­tün Bamazan'da, ne oruçlu olmaya ve ne de iftar etmeye niyet etmese veya oruç için niyet etmeden sabahlayıp yese; veya boğazına yağmur suyu ya da kar girse, veya ölü bir kadınla cinsî temâsda bulunsa veya dört ayaklı bir hayvan ile fiilî temasta bulunsa veya uyluğuna meni akıtsa, veya oruçlu kimse öpmek ya da okşamak İle inzal olsa - Burada Musannif «...veya ölü bir kadınla cinsî temâsda bulunsa...» sözleriyle zikredilen bu suretlerde inzal olmadığı takdirde kaza lâzıni gelmeye­ceğini kayıdlamıştır - Veya Ramazan orucunun edasından başka oru­cu ifsâd etse - Ramazanın kaza orucunu veya Ramazandan başka eda orucunu bozsa, keffâret gerekmez. Zira keffâret Ramazan'ın hürmetini terk hususunda gelmiştir. Çünkü Ramazanı oruçtan hâli kılmak caiz değildir. Ramazan'dan başka zaman, Ramazanın hılâfınadır. - Veya deli bir kadına cima olunsa (yâni gece oruca niyet edip de gündüz oruçlu olduğu halde deliren bir kadına bir erkek cima etse), burada ma'nâ böyle1 olması lâzımdır. Yoksa; ibareye böyle bir ma'nâ verilme­miş olsa delirmiş bir kadının oruçlu olması nasıl mümkün olur? Veya uyurken bir kadına cima yapılsa veya gündüzü gece sanıp sahur ye­meği yese veya gündüzün sonunda iftar etse, yâni vakti gece sanıp bu iki işi işlese, ve birincide fecr tulü' etmiş, ikincide de güneş batma­mış olsa, yukarıda sayılanlar için yalnız kaza eder. Bu ifâde (yâni kaza eder, sözü), hatâen iftar etse sözünün cezası (cevâbı) dır.

Son ikisi, yâni gece sanıp sahur ve iftar eden kimseler, günlerinin geri kalanım oruçlu geçirirler, yâni imsak ederler. Nitekim, Ramazanı Şerîfde ikâmete, niyet eden müsâfir; (yolcu, seferi) temizlenen hayizlı ve lohusa; ifâkat bulan deli ve sıhhat bulan hasta; baliğ olan çocuk ve Müslüman olan kâfir de geri kalan günlerini oruçlu geçirirler.

Zikredilen kimselerin hepsi, o geçen günleri kaza ederler. Ancak baliğ olan çocuk ve Müslüman olan kâfir kaza etmez.

Asıl şudur ki, gündüzün sonundaki durumda olan kimse, gündü­zün evvelinde olsa, vaktin hakkı için, kaza yönünden oruçlu olanlara benzeyerek ona imsak lâzım gelir. Nitekim günün bazısında hilâli gör­düklerine şâhidler şehâdet ettiklerinde imsak lâzım geldiği gibi. Gâ-yet'ul-Beyânda böyle zikredilmiştir.

İki sonuncular ki, onlar baliğ olan çocuk ve Müslüman olan kâ­firdir, iftar da etseler kaza lâzım gelmeyeceğine sebeb; orucda sebebin günden ilk cüz olmasıdır. Fakat, o ilk cüz sırasında onların ehliyetleri yoktur. Namaz bunun tersinedir. Çünkü namazda sebeb, edaya mukârin olan cüzdür. Veya bir cüzdür ki o cüzden sonra taharet ve tahrîme caiz olur.

Musannif, üçüncü kısmı, «şayet Ramazan orucunu edâ ederken cima etse» sözü ile zikretmiştir. «Edâ» kaydı, Ramazanın kazasından ayırdetmek içindir. Ya da iki yoldan birine cima edilse veya oruçlu, bir şey yese ya da bir ilâç içse - yiyecek ve ilâç kaydı, toprak ve taşdan ayırdetmek içindir - bunları oruçlu kasden yapsa, veya hacâmet etti­rip orucu bozuldu zannı ile iftar etse, kaza ve keffâret eder.

(Boynuz yapıştırarak) kan aldırma (ihticâm) suretinde keffâre-tin .vâcib olmasına sebeb; Orucun bozulmasının oruçlunun içine bir şeyin    ulaşmasıyla    olmasındandır.    Çünkü   Resûlüllah    (S.A.V.)   : «Fıtr yâni orucun bozulması, giren şeyden olur.» [87] buyurmuştur. Bu meselede giren bir şey de mevcûd değildir., Ancak, eğer bir müfti onun orucunun bozulduğuna dâir fet­va verirse, bu takdirde onun üzerine keffâret lâzım gelmez. Çünkü, avamdan olan kimseye gerekli olan müftînin fetvası ile amel etmesi­dir. Bu durumda her ne kadar şüphe, bizatihi hatâ ise de, onun hak­kında fetva şüphe olur. Eğer hadîs-i şerifi işitmiş ise ki o da Kesûlüllah' (S.A.V.) in :  «Hacim ve mahcûm iftar etmiştir.» [88] kavlidir. Ve o onun zahirine itimâd ettiyse de İmâm Muhammed (Rh.A.) «Keffâret vâcib olmaz» demiştir. Çünkü Re­sûlüllah' (S.A.V.) in sözü müftînin sözünden daha aşağı derecede olmaz. Şayet müftînin sözü bir özre uygun olursa, Resûlüllah' (S.A.V.) in sö­zü evlâdır.

Fakat bazıları hadîs-i şerifi şu şekilde te'vîl edip : Resûlüllah (S.A.V.), hacim ile mahcûm'a (yâni kan alan ile kan aldıran kimselere) uğradı. Hacim ile mahcûm bir başka kimseyi gıybet ediyorlardı. Bunun üzerine Resûlüllah (S.A.V.) :  «Hacim ile mahcûm iftar etmiştir.» buyurmuştur. Yâni «Bunların iki­sinin de oruçlarının sevabının gıybet ile gitmiş olduğunu buyurmuş­lardır.» demişlerdir. Bazıları; «Hadîs gıybet hakkındadır. Nitekim buna Resûlüllah' (S.A.V.) in, hacim ile mahcûmu eşit tutması delildir. Zira kan almakla hâcimin, yâni kan alanın orucu bozulmadığmda hüâf yoktur.» demişlerdir.

Mezkûr keffâret sahibine misâl : Zıhâr keffâreti lâzım gelen kimse gibi. Zıhârın keffâreti, köle azâd etmektir. Eğer kadir değil ise, iki ay peşipeşine yâni araya fâşıla girmeksizin oruç tutmaktır. Eğer ondan da âciz ise altmış fakiri doyurmaktır. [Çünkü Yüce Allah (C.C.) Kur'-ârw Kerîm'de;

«Kanlanın annelerinin yerine koyup haram sayarak onları boşa­mak isteyip, sonra söylerinden dönenlerin, ailesiyle temas etmeden bir köle azâd etmeleri gerekir... Azâd edecek köle bulamayanın, ailesiyle temâsdan önce iki ay birbiri peşinden oruç tutması gerekir. Buna gü­cü yetipeyen, altmış düşkünü doyurur.» [89]buyurmuştur.]

Eğer oruçluya yemek, su, veya safra kusmak galebe ederek kusar­sa, o yemek, < su veya safra oruçlunun ağzının dolusu olsun, olmasın, önce orucu bozucu değildir. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) :

«Kime kusmak galebe ederse, ona kaza yoktur. Her kim de kasden kusarsa, kaza etsin.» [90]  buyurmuştur.

Bu hususta, ağız dolusu olup olmamak müsavidir.

Eğer ağzı dolup, orucu hatırında iken kusmuğu geri giderse, sa­hih kavle göre, o kusmak orucu bozmaz. Bu, İmâm Muhammed' (Rh.A.) in sözüdür. Nihâye'de böyle zikredilmiştir. Çünkü burada iftarın ki o yutmaktır, sureti yoktur. Ma'nâsı da yoktur. Çünkü âdet olarak, o kusmuk ile gıdalanılmaz.                                    .

Ya da oruçlu kimse, ağzı dolusu olan kusmuğu kendi geri çevirse yâni yutsa, çıktıkdan sonra içeri sokmak bulunduğu için bil'icmâ İftar etmiş olur. Bu durumda, iftar etme şekli gerçekleşmiş olur.

Eğer o kusmuk oruçlunun ağzını doldurmazsa, bizim rivayet etti­ğimiz hadîsden dolayı, iftar etmiş olmaz. Her ne kadar oruçlunun kendi geri yutsa da, sahîh kavilde orucu bozulmaz. Çünkü o oruçlu kimse, eğer az bir kusmuğu geri çevirmiş ise - İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre - kendi fiili bulunduğu için, orucu bozulmuştur. İmâm Ebû Yû­suf (Rh.A.) a göre, dışarı çıkma bulunmadığı için oruç bozulmamış tır. Sahîh kavi de budur. Zeylaî (Rh.A.) böyle zikretmiştir.

Eğer oruçlu kendi fiili ile ağız dolusu kussa, bizim rivayet etti­ğimiz hadîs-î şerîfden dolayı, bü'icmâ iftar etmiş olur. Çünkü ResûlülIah (S.A.V.) : «Her kim kusarsa kaza etsin.» buyurmuştur. Onda dönme ve geri döndürme (çevirme) hük­mü tasavvur olunmaz. Çünkü oruçlu kusmuk ile iftar etmiş, yâni orucu­nu bozmuştur.

Eğer ağız dolusundan az kussa, İmâm Muhammed' (Rh.A.) e gö­re, bizim rivayet ettiğimiz hadîs mutlak olduğu için, iftar etmiş olur. Zikredilen dönme ve döndürme hükmü İmâm Muhammed' (Rh.A.) in kavline göre meydana gelmez. Sahîh kavle göre, iftar etmiş olmaz. Bu söz, İrrfâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) un sözüdür. Dışarı çıkma (hurûc). bu­lunmadığı için oruç bozulmaz. ^Ebû Yûsuf (Rh.A.) un kavline gö­re dönme ve döndürme hükmü meydana gelir. Bundan dolayı mu­sannif, «eğer kusmuk kendiliğinden geri gider (döner) se» demiştir. Bizim zikrettiğimiz şeyden dolayı iftar etmiş nlmaz. Yâni orucu bozul­maz. Eğer oruçlunun kendi geri çevirirse, onda iki rivayet vardır ; Bir rivayette, dışarı çıkma <hurûc) bulunmadığı için, iftar etmiş olmaz. Diğer rivayette, kendisinin fiili çok olmasından dolayı, iftar etmiş olur. (Bu zikredilen yemek, su veya safra olduğu zamandır.) Fakat kusmuk balgam olursa, İmâm A'zam (Rh.A.) ve İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre, iftar etmiş olmaz. İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre, eğer ağzı do­lu olursa, temizliğin bozulmasındaki ihtilâfa binâen, iftar etmiş olur.

Eğer oruçlu, dişleri aralığında kalan nohut mikdârı eti yese, o oru­cu kaza eder. Keffâret lâzım gelmez. Nohut miktarından daha azmi yese, o orucu kaza etmez. Keffâret de lâzım gelmez. Ancak eğer o nohud miktarından daha az olan eti ağzından çıkarıp yese, kaza lâzım gelir. Susam ve susamın benzeri bir dâneyi yese, iftar etmiş olur. An­cak eğer o susam veya dâneyi çiğnerse, çiğnemekle onu yok ettiğinden iftar etmiş olmaz.

Özürsüz, bir şey tatmak ve çiğnemek mekruhtur. Tatmanın kera­heti ise orucun bozulmasına yol açtığı içindir. Fukahâdan bazısı de­miştir ki : Kadının kocası kötü huylu ise o kadının yemeği dili ile tat­masında mahzur yoktur. Fukahâ demişlerdir ki : Bu, farz olan oruç­tadır. Nafile olan oruçta ise mekruh olmaz. Çiğnemenin keraheti ise tatmanın keraheti gibi, kendisinde orucu bozmaya mâruz bırakmak ol­duğu içindir. Eğer kadının, çocuğuna yiyeceği, çiğneyip verecek oruçlu olmayan kimsesi yoksa; pişmiş aşı ve sağılmış sütü bulunmamakla da özürlü ise, çocuğuna yiyeceği çiğnemesinde mahzur yoktur.

Eğer oruçlunun çiğnediği sakız olursa yine mekruhtur. Çünkü on­da - yemeyi tatmakda olduğu gibi - orucu bozmaya mâruz bırakmak var­dır. Bir de sakız, çiğneyen kimse oruç tutmuyor sanılacağı için mekruh­tur. Çünkü bir kimse onu uzakdan görse, bir şey yiyor sanır. Hu hususta denmiştir ki: Bu zikredilen hüküm, çiğnenen şeyden bir şey ayrılma­dığı surettedir. Eğer çiğnenilen şey ayrılırsa, orucu bozar. Çünkü çiğ­nenmeyen parça dağılıp da oruçlunun karnına ondan bir şey gidebilir.

Eğer oruçlu nefsinden emîn değil ise, başkasını öpmesi mekruh­tur. Oruçlunun bıyığını yağlaması ve misvak kullanması, misvakı ze­valden sonra kullansa da, mekruh değildir. İmâm Şafiî' (Rh.A.) ye gö­re, zevalden sonra misvak kullanmak mekruhtur. Çünkü misvak ağız­da olan kokuyu giderir. [91]

 

Oruçla  İlgili Çeşitli Meseleler

 

Kendinden veya çocuğundan korkan gebe veya emzikli kadının, hastalığının artmasından korkan hastanın ve yolcu olan kimsenin (mü-safirin) oruç tutmaması caizdir. Cevazın sebebi; Özür bulunduğu için­dir. Zikredilen kimselerin, geçen günlerin orucunu, özrün ortadan kalktığı günlerden yetiştikleri miktarı kaza etmeleri gerekir. Kaza lâ­zım gelmesinin faydası, kazanın kaybedilmesi zamanında yemek ye­dirmek (ifâm)  ile vasıyyetin vâcib olmasıdır.

Özür ile iftar edildiği için, yâni oruç tutulmadığı için, keffâretsiz ve fidyesiz kaza lâzım gelir. Çünkü fidye, kıyâsa aykırı olarak şeyh-i fânî hakkında vârid olmuştur. Fidyeden başkası fidyeye kıyâs edil­mez. Fidye, buğdaydan yarım sâ'dır. Hurmadan veya arpadan bir sâ'-dır.

Müsâfirin ona zarar vermezse, oruç tutması mendûbdur. Çünkü Yüce Allah (C.C.)  Kur'ân-i Kerîm'de :

«Oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.» [92] buyurmuştur. Resûlüllâh (S.A.V.) in:

«Yolculukda oruç tutmak, birr (itaat ve iyilik) değildir.» [93]  sözü ise güçlük durumuna hamledilmiştir.

Eğer o özürlü olanlar özürlü oldukları esnada öl sele r. fidye île vasıyyet vâcib olmaz. Eğer özür ortadan kalktıkdan sonra ölseler, ölü­nün velisi ölü adına, ölünün sağlığında kazasına kadir olduğu hâlde geçip giden günler kadar fidye verir. Çünkü ölenden geçip gi­den günler, şayet on gün olup da Ramazan'dan sonra da beş gün yaşa­yıp ondan sonra ölürse, eğer o kimse ikâmet günlerinde sıhhatli ise, onun üzerine Ramazan'dan sonra sıhhatli bulunduğu beş günün fid­yesi lâzım gelir, diğerlerinde lâzım gelmez.

Eğer ölen kimse vasıyyet etti ise, velîsi ölünün malının üçtebirin-den fidye verir. Eğer velîsi, ölü için fidye verdiği şeyi teberru ederse caizdir. Eğer velî, ölü için oruç tutup namaz kılarsa, caiz değildir. Çün­kü Resûlüllah (S.A.V.) :

«Bir kimse (başka) bir kimsenin yerine oruç tutmaz. Yine bir kim­se (başka) bir kimsenin yerine namaz kılmaz. Lâkin onun için yemek yedirebilir.»  [94]  buyurmuştur.

Keza, köle azadından başkasıyle, yemin keffâreti ve kati keffâre-tinde de teberru' zikredilen ^gibidir. Yâni şayet (velîsi) yemin ve kati keffâretinde yemek yedirmek ve giydirmek ile teberru'da bulunsa, ca­izdir,

KÖle azâd etmek suretiyle teberru' caiz değildir. Çünkü onda ölü­nün rızâsı olmaksızın ona velâ (mütevelli tâyini) ilzam etmek vardır.

Ayırmak (fasl) ile de olsa, Ramazan kaza edilir. Yâni ayrı ayrı (yâ­ni aralıklı) veya ardarda tutmak caizdir. Vacibi uhdesinden sür'atle düşürmek için, müstehab olan ardarda tutmak (vasi) dır.

Eğer özürlü kaza tutarken diğer Ramazan gelse, o gelen Ramazanın orucunu tutar. Çünkü o gün, o gelen Ramazarim edasının vaktidir. Di­ğer Ramazan edâ edildikden sonra, Önceki Ramazan'dan kalanları kaza eder. Çünkü o, kazanın vaktidir.

 (O, önceden kalan kazaları) fidycsiz kaza eder. Çünkü kazanın vâ­cib olması terâhî (mühlet) üzeredir. Hattâ onun için, kaza etmezden önce tatavvuan oruç tutmak caizdir. İnıâm Şafiî' (Rh.A.) ye göre, özür­süz geciktirirse fidye vâcib olur.

Vitre varıncaya kadar her vakti geçen namazın fidyesi bir günün orucunun fidyesi gibidir. Sahih kavi budur. Bu hususta; «Bir günün namazının fidyesi bir günün orucunun fidyesi gibidir» diyenler de vardır.

Oruç tutmaya gücü yetmeyen pîr-i fâni iftar eder ve fidye verir.

Yâni her gün için keffâretlerde doyurduğu gibi, bir yoksulu doyurur. Eğer oruç tutmaya gücü yeterse, kaza eder. Zira fidyenin hükmü iptal olur. Çünkü yerine geçme şartı, aczin devamlı olmasıdır.

Edâen ve kazaen, kasden başlanılan nafile orucun tamamlanması vâcibdir. Nafile Namazı bölümünde bunun tahkiki geçmiştir. Eğer baş­layan kinifse o nafile orucu bozarsa, onun üzerine kaza lâzım gelir. Ancak, eğer yasaklanmış günlerde başlarsa tamamlamak vâcib değildir.

Çünkü o günlerde başlamak gerekmez.

Oruç tutulması yasaklanmış günler; fıtr yâni Hamazan Bayra­mının birinci günü ile edhâ yâni Kurbân Bayramının dört günüdür.

Nafile oruca başlayan kimsenin, bir rivayette, özürsüz iftar etme­si yâni orucunu bozması caiz değildir. Çünkü bu, amelin ihlâlidir. Yü­ce Allah  (C.C.) :

«Amellerinizi ibtâl etmeyiniz.» [95]buyurmuştur. Diğer bir riva­yette iftar caizdir. Çünkü kaza onun halefidir. Bu durumda ibtâl edil­miş olmaz. Ziyafet bir özürdür. Yâni azhar rivayete göre, böyledir. İmâm Hasan' (Rh.A.) in, Ebû Hanîfe' (Rh.A.) den rivayetine göre, zi­yafet özür değildir. Bu hüküm, ziyafetin sahibine ve ziyafete gidene şâmil olur.

Müsâfir iftara niyet edip mukîm olsa ve niyetin vaktinde - ki o va­kit dahve-i kübrâya (kuşluk vaktine) varıncaya kadardır, zeval­den Öncesi değildir [96] - oruca niyet etse sahîh olur. Orucdan murâd, farz ve nafileye şâmil olandır. Bundan dolayı musannif «sahih olur» demiştir. Çünkü farz ve nafile sıhhatte muhtelif değillerdir. Ancak vu-cûbda ve vucûbun yokluğunda muhtelif olurlar. Bu durumda ma'nâ : «O oruca n nisa fi r ve mukîmin ııiyycti sahih olur,» demektir.

Zikredilen niyet, şayet Ramazanda olsa, oruç vâcibdir. Çünkü yol­culuk; mukîm olan bir kimsenin üzerine Ramazanda müsâfir olduğu günün orucunu tamamlamak vâcib olduğu gibi, ovucun vâcib olmasını ortadan  kaldırmaz.

Müsâfirin ikâmetinde ve mukîmin yolculuğunda iftar etmelerin­den dolayı keffârel yoktur, çünkü başında ve sonunda şüphe vardır.

O da seferdir. Nitekim fâsid nikâhda şüpheden dolayı had (ceza) düş­tüğü gibi.

Baygınlık günleri, bir ay bile olsa, hepsi kaza edilix\ Çünkü o bir çeşit hastalıkdır ki, güçleri zayıflatır, aklı yok etmez. Vücûbu ve eda­yı ortadan kaldırmaz. Ancak, o bayılan kimse bayılmanın meydana geldiği günde veya gecesinde oruçlu bulunduğu için, o günü kaza et­mez. Çünkü zahir olan şudur ki: Müslümamn faydası bakımından uy­gun olan, geceden niyet etmesidir. Hattâ Ramazanın hepsim yemek mutadı olduğu için fâsık olsa, niyet bulunmayıp, sebeb mevcûd oldu­ğundan Ramazanın hepsini kaza eder.

Ramazanda delilikten i fakat bulan kimse, geçen delilik günlerini

kaza eder. Çünkü sebeb, Ramazan ayı'dır, o da vardır. Vucûbun bizzat ehliyyeti ise zimmetledir. Bu da mânîsiz gerçekleşmiştir. Şu halde, şa­yet vucûb mânîsiz gerçekleşse, kaza belirlenmiş olur.

Tamâmı delirme (cünûn) ile geçirilmiş olan Ramazan ayının ta­mâmı kaza edilmez. Çünkü bu, Sıkıntı ve güçlüğe sebeb olur. Bayılma bunun hilafıdır. Çünkü bayılma, âdeten-ay'ı tamamen kaplamaz. De­lirme ise çok kere ay'ı tamamen kaplar.

Mutlaka, yâni gerek o kimse deli olduğu halde âkil baliğ olsun, gerekse âkil baliğ olup sonradan deli olsun, deliliği Ramazan ayını tamamen kaplarsa kaza "etmez.

Bir kimse yasaklanmış olan günlerde veya yılın bütün günlerinde oruç tutmaya nezr etse (adaşa), o nezr sahih olur. Çünkü o kimse meş­ru bir oruca nezr etmiştir. Yasak, bundan başkası içindir. O da, Yüce Allah' (C.C.) in da'vetine icabeti terk etmektir. Onun nezri sahih olur.

Lâkin o kimse o nezr ettiği günlerde ma'siyete yakınlıkdan sakınarak iftar eder ve o nezredilmiş günlerin orucunu, vacibi düşürmek için kaza eder. Eğer o yasaklanmış günlerde oruç tutarsa, caiz görülür ve uhdesinden çıkar. Çünkü o kimse orucu üzerine aldığı gibi edâ etmiştir.

Eğer bir şeye niyet etmeyip «Allah için şu günlerin veya yılın oru­cu benim üzerime olsun» dese, bu mesele altı şekilde mütâlea edilir:

Ya bir şeye niyet etmemektir veya yalnız nezre niyet edip yemine niyet etmemektir. Veya yalnız nezre niyet edip, yemin olmamaya niyet etmektir. Zikredilen üç şekil bil'icmâ nezr olur. Çünkü bu söz, sîgasıy-le nezrdir. Gerçekliği  nezredenin azîmetiyle  sabit olmuştur.

Eğer yemine niyet edip nezr olmamasını dilerse, sözü yemîn olur. Çünkü yemin O'nun sözünün ihtimal mahallidir. Ayrıca yemini­ni ta'yin edip ondan gayrisini uzaklaştırmıştır. Bu surette iftar ederse, üzerine keffâret lâzım gelir. Nitekim yeminin hükmü de budur. Eğer ikisine veya nezri ta'yin etmeksizin yemine niyet ederse, yemîn ile be­raber nezr olur. Hattâ iftar etse nezr için kaza eder ve yemîn için kef­fâret vâcib olur. Çünkü söyleyenin nezri sîğasıyle nezrdir ve sebebiyle yemindir. Burada, Fıkıh kitaplarında zikredilmiş olan işkâl-i [97] meş­hur vardır. Burada anlatılmasına ihtiyâç yoktur.

Şevvâl'den altı günün orucunu aralıklı tutmak mendûbdur. Yâni altı günlerin orucunu iftardan sonra ardı ardına oldukları halde tut­mamalıdır. Fukahâdan bazısı, ard arda tutulmasını kerih görmüştür. Kerih gören îmânı Mâlik' (Rh.A.) tir. Bazısı da kerih görmemiştir. Eğer bir kimse altı gün orucun aralarını Şevval ayı içinde ayırırsa, o ayırma kerahetten ve Nasârâ'yâ benzemekten uzak olur. Hâniyye'de böyle zikredilmiştir.

Eğer bir kimse belirli olmayan bir ayın ardı ardına orucuna nezr edip başladıkdan sonra, bir günü iftar etse, yeniden başlar. Çünkü o nezir vasıfla muhteliftir. Belirji bir aya nezr etse, yeniden başlamaz.

Yâni eğer ayniyle bir ayın orucuna nezr etse, bir gün iftar etmekle ye­niden başlamaz. Hattâ orucun hepsi vaktin gayrında vâki olmasın diye, o iftar ettiği günü kaza eder. Kâfî'de böyle zikredilmiştir.

Bağlı (muallâk) olmayan nezr, zamana ve mekâna, dirheme ve fa­kire mahsûs olmaz. Zamana mahsûs olmayana gelince : Nezreden kim­se : «Allah için Receb ayını oruç tutmak benim üzerime nezr olsun» der, veya «Receb'i itikâf etmek nezrim olsun»* der, Receb'den önce bir ayı oruç tutar veya itikâf eder, ya da zikredilen şekilde, namazı söyler­se, nezri caiz olur. İmâm Muhammed (Rh.A.) ve İmâm Züfer (Rh.A.) «caiz olmaz» demişlerdir.

Yine «Allah için yarın şu kadar para tasadduk etmek benim üze­rime nezrim olsun» dese de onu içinde bulunduğu gün tasadduk ediver­se, bize göre «caiz olur.», İmâm Züfer' (Rh.A.) e göre olmaz.

Mekâna gelince : O nezreden kimse Mekke* (Kâ'be) de namaz kılmaya, i'tikâf etmeye, oruçlu olmaya veya tasadduk etmeye nezr et­se, ve bu zikredilenleri Mekke'den başka yerde yapsa, bize göre caiz olur. İmâm Züfer (Rh.A.), bunun ayrı görüştedir.

Dirheme ve fakire mahsûs olmayan ise şudur: Onun «Allah (C.C.) için bu dirhemleri tasadduk etmek benim üzerime nezr olsun» veya «Bu fakire tasadduk benim üzerime nezr olsunu demesidir. İmtdi o kimse o dirhemlerden başka dirhem tasadduk etse veya nezr ettiği fakirden başkasına tasadduk etse, bize göre caiz olur. İmâm Züfer (Rh.A.) ayrı görüştedir.

Bağlı (muallâk) nezr, bağlı olmayan nezrin aksidir. Nezreden kim­se, «Eğer filân kimse gelirse, Allah (C.C.) için tasadduk etmek veya oruç tutmak veya namaz kılmak ya da i'tikâf etmek benim üzerime olsun» dese, onun o kimse gelmezden önce nezr ettiği işi yapması caiz ol­maz. Fark şudur : Şüphesiz nezr, halde sebebdir; ve nezrin altında dâ­hil olan, kurbet (yakınlık) olan şeydir. O ta'yinin değil, tasaddukun aslıdır. Bu durumda ta'yin bâtıl olur, ona kurbet lâzım gelir. Bağlı (mu­allâk) olan nezr bunun aksinedir. Çünkü taiîk nezrin sebeb olmasını meneder. O halde ta'lîkden önce ta'cîl caiz olmaz.

Bir kimse Receb ayı orucunu nezr etse de Receb ayı girdiği zaman hasta olup gücü yetmföse, ancak dha hastalığına zarar vermek suretiy­le gücü yetse, o kimse iftar edip Ramazan orucu gibi kaza eder. Yâni dilerse o kazayı Recebe bitiştirir (vasi eder), dilerse ayırır (fasl eder). [98]

 

İtikâf   Babı

 

İtikat, lügat yönünden durmak ve bir şeye devam etmektir. [99]

Şer'an :  Bir adamın  bir  cemaatin  mescidinde  durup kalmasıdır. Ya da bir kadının kendi evinde i'tikâf niyetiyle durup kalmasıdır.

î'tikâf, nezredilmiş olanda vâcibdir. Ramazandın son on gününde Sünnet-î Müekkede'dir.  Son  on  günden  gayrısmda ınüstchabdır.  Vâ-cîl> olan i'tikâfın sıhhati için oruç şarttır.

Müstehab olan i'tikâfın en azı, orucun şart kılnımaınası üzere -ki o İ mâ ut A'zam' (Rh.A.) dan zahir rivayettir ve İmûmcyn (Rh.Aley-hîma) in seçtiklerindendir - bir saattir. Müstehab olan i'tikâf için belli bir sınır yoktur. Hattâ eğer bir kimse mescide girdiği zaman, mescid-den çıkışma kadar i'tikâfa niyet etse, i'tikâf sahih olur. Çünkü nafile­nin temeli kolaylık üzeredir. Hattâ nafile namazda,_ kıyama gücü var iken oturarak kılmak caiz olur. Vâcib böyle değildir. İmâm Hasan' (Rh.A.) in İmâm A'zam' (Rh.A.) dan rivayetine göre; «Müstehab olan i'tikâfda da oruç şarttır.»

Vâcib i'tikâfın en az süresi bir gündür. Şu halde i'tikâfa giren kimse o günde i'tikâfı kesse, o günün i'tikâfını kaza eder. Çünkü o kimse i'tikâfa kasden başlayıp iptal etmiştir.

Mu'tekif, mescidden ancak büyük ve küçük abdest gibi, insanın ihtiyâcı olan şeyler için çıkar. Çünkü zarurî olarak sabit olan, miktâ-rınca takdir olunur. Yahut Cuma Namazı için çıkar ki; o da onun en önemli ihtiyâcıdır. Bu durumda namaz için çıkması zarûreten mu­bah olur.

Mu'tekif Cuma Namazında, güneşin zevalini beklediği takdirde, i'tikâfda bulunduğu mescid camiye yakın olursa, hutbe kaçmıyacak şekilde, güneşin zevali vaktinde çıkar.

Eğer i'tikâfa girdiği yer camiye uzak ise, Cumaya yetişecek kadar vakitte çıkar. Güneşin zevalini beklemez. Ancak, camiye ulaşıp iki rek'-at tahiyyet'ül-mescid ve dört rek'at sünnet kılmak mümkün olacak va­kitte çıkar. Cuma Namazından sonra hilaf üzere olan sünnetleri kıla­cak kadar kalır. Yâni o sünnetler, İmânı A'zam' (Rh.A.) a göre, dört rek'at ve İmâmeyn' (Rh.Aleyhima) e göre, altı rek'attır. Bundan fazla kalmaz. Zira hacet için çıkmak sünnet hakkında bakîdir. Çünkü sün­net farza tâbidir. Onları bitirdikten sonra kalmaya ihtiyâç yoktur.

Zikredilenden çok kalmak, isterse bir gün bir gece olsun, i'tikâfı bozmaz. Çünkü i'tikâfı bozan, mescidden çıkmaktır, camide kalmak değildir. Lâkin camide kalmak müstehab olmaz. Zira mu'tekif i'tikâfı bir mescidde yapmayı kararlaştırmıştır, iki mescidde tamamlamak uy­gun değildir. Kâfî'de böyle zikredilmiştir.

Eğer mu'tekif mescidden özürsüz, bir saat çıksa i'tikâfı bozulur. Çünkü çıkmak kalmaya aykırıdır. Bir şeye aykırı olan şeyde, oruçta yemek, temizlikde hades gibi az ve çok eşittir. İmâmeyn (Rh.Aleyhima); «Mu'tekif yarım günden çok çıkmadıkça bozulmaz» demişlerdir.

î'tikâfda yemek, içmek, uyumak, satmak ve satın almak caizdir.

Yâni i'tikâfda olan kimse, mescidde bu işleri yapabilir. Yâni yer, içer, alır ve satar, bunu mescidden başka yerde yapamaz. Lâkin alıp sattığı şeyi mescidde bulundurması mekruhtur. Çünkü bunda zaruret yoktur.

Susmak (samt) orucu da mekruhtur. Çünkü Resûlüliah (S.A.V.), susanın orucundan nehyetmiştir. Ebû Hamle' (Rh.A.) ye susmak oru­cuna dâir sorulduğunda; «Oruçlu olup hiç kimse ile konuşmamaktır» diye cevab vermiştir. İmânı Hamîdüddîn' (Rh.A.) de : «Susmanın mek­ruh olması; mu'tekifin, susmanın Allah' (C.C.) a yaklaşma olduğuna inandığı   vakittedir.   Aksi   halde   mekruh    olmaz.   Çünkü   Rcsûlüllah (S.A.V.) :   «K»" susarsa kurtulur.» buyurmuştur. Bu hadîsi Abdullah İbn Ömer (RAnhümâ)  rivayet etmiş­tir.» demiştir.

Konuşmak da mekruhtur. Ancak hayr ile konuşmak mekruh de­ğildir. Çünkü Yüce Allah'  (C.C.)

«Habîbim, kullarıma söyle, sözün en iyisini konuşsunlar.» [100] kavli şerifi, ma'nâsındaki umumîliğinden dolayı, mescidin dışında, mu'tekif olmayanın ancak hayr ile konuşmasını gerektirir. (Ey Müslüman) sen mu'tekifi ne sanırsın ki, mescidde hayırdan başkasını konuşması caiz olsun?

Gerek mescidde ve gerekse mescidin dışında, her ne kadar gece­leyin de olsa, cima, f'tikâfı ibtâl e^der. Çünkü gece, i'tikâf mahallidir. Oruç böyle değildir: Veya mu'tekif, i'tikâfı unutup eşi ile cimâda bu­lunsa, i'tikâfı bozulur. Zira i'tikâf, mu'tekif olanların hâlini hatırla-tıcıdır. Unutmakla özürlü sayılmazlar.

Eğer inzal olursa, fercden [101] başkasında bile temas, i'tikâfı ibtâl eder. Çünkü inzal, cima ma'nâsınadır. Onunla oruç da bozulur. Eğer inzal olmazsa orucu bozmadığı gibi, i'tikâfı da bozmaz. Yine i'tikâf öp­mek ve dokunmakla bâtıl olmaz. Yâni i'tikâfda iken öpmek ve dokun­makla inzal olursa, mutekifin i'tikâfı bâtıl olur. Çünkü bu ikisi de cima ma'nâsınadır. Eğer inzal olmazsa i'tikâf bâtıl olmaz. Cima, öpmek ve dokunmanın hepsi cinsî münâsebette bulunmanın sebeblerin-den oldukları için, inzal oimasa dahi mu'tekife haramdır.

Bİr kimse, bir kaç günün i'tikâfına nezr etse, geceleriyle beraber i'tikâf etmesi gerekir. Çünkü günlerin toplu bir şekilde söylenmesi geçelerini de içine alır. Araplar arasında «Ben bir kaç gündür seni görmedim» dendiğinde gece ile gündüz bir­likte kasdedilir. Her ne kadar ardı ardına yapmak şart kılınmadı ise de, bu i'tikâfı ardı ardına yapmak gerekir. İki günün i'tikâfına nezrde ikisinde de geceleriyle i'tikâf lâzım gelir. Çünkü ikişerde (tesniyede) çoğul ma'nâsı vardır. İbâdette o, ihtiyaten çoğula dâhil edilir. İki şekilde de gündüzlerin i'tikâfına hassaten niyet etmek sahihtir. Çünkü o ger­çekten niyet etmiştir. Eğer bir kimse Ramazan-ı şerifin i'tikâfına nezr edip o Ramazânı i'tikâfsız oruç tutsa, o nezr ettiği i'tikâfın kazası maksûd (kasdedilen - kasdî) oruç ile vâcib olur. Hatta p, nezr edil­miş olan i'tikâfı oruç ile beraber terk etse, ayın orucuna bitişmek (ittisal) hükmen bakî olduğu için, bu orucun kazasında i'tikâf ile so~ rumlulukdan çıkar. «Câmlu'l-Kebir» de ve Şems'ül-Eimme'nin Usulün­de böyle açıklanmıştır. İ'tikâfın kazasının maksûd oruç ile vâcib ol­masına sebeb : Resûlüllah (S.A.V.) in :

«İ'tikâf ancak oruç ile beraber vardır.» [102] kavliyle, i'tikâfın şartı olan oruç, aslî kemâle geri döndüğü içindir. O aslî kemâl, i'tikâfı gerektiren nezr ile kasdedilen orucun müstekıllen vâcib olmasıdır. [103]

 

Hacc   Bölümü

 

Musannifin, Hacc bölümünü «Kitâb'ul-Haccı» ertelemesine sebeb; haccın, ibâdetlerin dördüncüsü olup, mâlî ibâdet ile bedenî ibâdeti bir araya getirmiş olmasındandır.

Hacc, lügat yönünden bir şeye kasd etmektir. Şer'an : Belli bir yeri (mekân-i mahsûsu), belli zamanda (zamân-ı mahsûsda), i ili mahsûs ile ziyaret etmektir. İnşâ Allah-u Teâlâ yakında açıklaması gelecektir.

Hacc, bir kere farz kılınmıştır. Çünkü Yüce Allah' (C.C.)

«Ona bir yol bulabilenlerin (gücü yetenlerin) Beyt'i hacc ve ziya­ret etmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır.» [104] âyeti nazil ol­duğu zaman, Resûlüllah (S.A.V.) şöyle buyurmuştur :

«Ey-insanlar haccediniz!» orada bulunanlar: Biz her yıl mı, yoksa bir kere mi haccedeceğiz? diye sorduklarında Kesûlüllah (S.A.V.); «Hayır,  (ömürde) bir kere (haccedeceksiniz)» buyurmuşlardır. [105]

Haccm vücûbunun (farzıyyetinin) sebebi, Beyt'uHâh'dır. Nitekim usûlde şöyle anlatılmıştır : Hacc için teaddüd (birden çok olma) yoktur.

İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre, Hacc fevrî (hemen/imkân bulur bulmaz) farzdır. İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre ise ömrî (ömür bo­yunca) dir. [106] Usûliyyûn'un ıstılahında Hacc vakti, müşkil (şüpheli, muğlâk, zor) diye adlandırılır. Çünkü onda mi'yârlık [107] ve zarflık yö­nü vardır.

«Hacc fevrî'dir», diyen kimse; «Haccı geciktiren kimsenin fi'li ka­za olur,» demez. «Terâhî iledir», diyen kimse de; «Haccı, farz olduğu ilk yıldan erteleyen kimse asla günahkâr olmaz», demez. Aynen, bir kimsenin, namazı ilk vaktinden geciktirmesi gibi.

Belki mi'yârlık yönü, fevrî olduğunu kabul eden kimseye göre üstündür. Hattâ bir kimse Haccı geciktirse, fâsıktır, denilir ve şehâde reddedilir. Lâkin sonradan haccetse, Hacei edâ etmiş olur, kaza c maz. Zarflık yönü, bunun aksini kaimi edene göre üstündür. Hatt farz olduğu ilk yıldan' sonra haccı edâ etse, geciktirmek ve ertelemek] günahkâr olmaz. Lâkin eğer hacc etmeden ölürse, o zaman günahkâ olur. [108]

 

Haccın Farz Olmasının Şartları :

 

Hacc; hür, Müslüman, mükellef ve sıhhatli kimse üzerine farzdu Onun için lâzım olan eşyası yâni: Oturduğu ev, hizmetçi, e eşyası, elbise ve bunların benzerlerinden ve dönünceye kadar âilesinii nafakasından fazla, yol güvenliği ile beraber azık ve zahiresi, binecel ve yükünü yükletecek hayvanı veya devesi olmasıdır. Kadın için, bi sefer mesafesinde (18 saatlik mesafede) mahremi veya kocası bulun maşıdır. Mahrem : Kadının karabet veya süt emmek veya müsâhere (yâni evlenme ile olan akrabalık) bakımından kendisiyle evlenmesi ke sinlikle helâl olmayan kimsedir.

Bir çocuk ihrama girdiği zaman baliğ olsa veya bir köle ihrama girdiği zaman azâd olunsa ve haccın vakti böylece haccin ef'âli ile geçse, ikisinin de farzları sakıt olmaz. Çünkü bunların ihramları nafi­le hacc yapmak için akdolmuştur, nafileyi edâ, farzı edaya dönüşmez.

Baliğ olan çocuğun, vakfe yapmazdan Önce ihramını farz için ye­nilemesi, üzerine vâcib olan haccı düşürür. Azâd edilen köleninki böy­le değildir. Çünkü onun ihramı yenilemesi, üzerine vâcib olan haccı düşürmez. 'Zira çocuğun ihramı, ehliyeti olmadığı için lâzım değildir. Kölenin ihramı lâzımdır. Kölenin, o ihramdan başkasını giyip hacca bağlamakla o birinci ihramdan çıkması mümkün olmaz. [109]

 

Haccin Farzları :

 

İhram giymek, Arafat'ta vukuf (yâni durmak) ve ziyaret tavafı­dır. Şayet bunlardan biri yok olsa, hacc bâtıl olur ve gelecek yılda kaza vâcib olur. Birincisi, yâni ihram namazda olan tahrîme (açış tekbiri) gibi şarttır. Geri kalan ikisi, yâni vukuf ve tavaf, haccin rükünleridir. İmâm Şafiî' (Rh.A.) ye göre, ihram dahî onlar gibi rükündür. Hilafın faydası, hacc aylarından önce ihrama girmenin bize göre caiz, İmâm Şafiî* (Rh.A.) ye göre, caiz olmadığında görülür. [110]

 

Haccın Vâcibleri :

 

Haccın vacibi, Müzdelife'de vukuf d ur. Müzdeüfe'ye «cem'» adı da verilir. [111] Bu ikisiyle adlandırılmasının sebebi; Âdem Aleyhissa-lât-u ve's-selâm'ın, Hz. Havva ile orada bir araya gelip Havva'ya yakın olmasıdır.

Yine, sa'y etmek, taş atmak ve âfâkî yâni Mekke halkından olma­yanlar için tavaf-ı s a der [112] ve tıraş olmak vâcibdir. Şayet bunlardan birini bir kimse terk ederse, haccı caiz olur fakat ona kurban kesmek lâzım gelir.

Zikredilen farzlardan ve vâciblerden gayrisi, sünnetler ve edebler-dir. İnşâAllâhu Teâlâ, hepsinin açıklaması yakında yerlerinde gelecek­tir.

Hac ayları; Şevval, Zilka'de ve Zilhicce'nin ilk on günüdür. Hac ayları bunlar olduğundan, bunlardan önce hacc için ihram giymek mekruhtur. [113]

 

Umre Ve Hükümleri :

 

Umre sünnettir. O, Ka'be'yi tavaf ve Safa ile Merve arasında sa'y etmektir. Umre yılın tamamında caizdir. Umre, Araf e gününde ve Ara-feden sonra gelen dört günde ise mekruhtur. Çünkü o günler haccın ve ona bağlı olan şeylerin vakitleridir. [114]

 

İhramın Mîkatları [115]

 

İhramın inikatları; insanın ancak ihramlı olarak geçtiği yerler­dir. Mîkâtlar şunlardır :

Zü'MIuleyfe [116] : Medînelilerin mîkatıdır.

Zât-ı Irk [117] : Iraklıların mîkatıdır.

Cuhfe  [118] : Şam, Mısır ve Mağriblilerin raikatıdır.

Kara [119] : Muğrib'ül-Lüga'da râ'nın sükûniyle ve Sıhâh-ı Cev-herî'de râ'nm fethiyledir. Burası, Necidli [120] lerin mîkatıdır,

Yelenılem [121]: Yemenliler ve bu yerlerin halkından olanlar için mîkattır.

Bu yerler, buraların halkından başka, bu yerlere uğrayanlar için de inikatlardır.

İhramı, zikredilen inikatlara gelmeden önce giymek caizdir. Yok­sa Mekke'ye girmek isteyen kimse için, gerek Hacc ve Umre ve gerek­se başka ihtiyâç için olsun, o mî katlarda ihramı tehir etmek caiz de­ğildir.

Girmek istemek ( k a s d ) ile kaydın sebebi şudur : Mekke'ye gir­meyi kasdetnıeyenin ihrâmh olması gerekmez. Nihâye'de böyle zikre­dilmiştir.

Ma'lûm olsun ki: Beyt'ullâh muazzam (ta'zîm, azamet sahibi) ve müşerref (teşrif, şeref sahibi) olunca kendisine Mekke bir kale, ha­rem [122] bir hisar, harem'e de mîkatlar avlu (harem) olarak kılınmış­tır. O mîkatlara ulaşan kimse için, oraları ancak ihrâmh geçmek ca­izdir.                                              ,                                    .               .

Ancak, eğer Mekke'ye girmek isteyen kimse nrîkatten içeride olur­sa, onun nıîkâti jhıll'dır. Yâni şayet mîkattan içeride ve Mekke'den dı­şarıda olursa onun için mîkat denen yerdir ki o da mîkatlar ile harem arasındadır.

Mekke halkından olan kimseye Hacc için mSkat, haremdir. Umre İçin mll'dır. Çünkü Hacc Arafâttadır. Arafat ise hıll'dadir. Bu durum­da o kimsenin ihramı haremdendir. Umre ise haremdedir. Bu şekilde onun ihramı hıll'dandır. Bu da o kimse için bir çeşit yolculuk meydana gelmesi içindir.

İhrama girmek isteyen bîr kimse, abdest alır. Gusl etmesi daha iyidir (müstehabdır). Temiz izâr [123] ve ridâ [124] giyer, güzel koku sürünür, ve iki rek'at namaz kılar.

Yalnız Hacca niyet eden kimse şöyle der:

«AUâhümme innî üridüi hacce feyessirhü Iî vetekabbelhü minni»

«Yârabbi, ben Haccetmek istiyorum. Bunu bana kolay kıl ve ben­den kabul buyur.» Bundan sonra Telbiye okur ve Hacca telbiye ile niyet eder. Telbiye «lebbeyk» demektir. Lebbeyk «Tesniye — ikil» laf-zıyle gelmiştir. Bundan maksâd birbiri ardına icabeti çoğaltmaktır. Ma'-nâsı: «Ben, ikâmetten sonra ikâmet etmek suretiyle tâatmda mukîm olurum» demektir. Bu «Elebbe bil mekânı ve lebbe bihî» den gelir. Bir kimse bir yerde durup ayrılmaz şekilde ona bağlandığı zaman, böyle denir.

Telbiyeden murâd şu duayı okumaktır:

«Lebbeyk AUâhümme lebbeyk; lebbeyke lâ şerîkeîeke lebbeyk, in-nelhamde venni'mete leke vel'mülke lâ şerîkeîeke.»

«Allah'ım, ben Sen'in emrine her zaman itaat ederim. Sen'in için ortak yoktur. Da'vetine dâima saf kalblilikle ve doğrulukla uyarım. Şüphe yok ki hamd de, nimet de, mülk de; San'a mahsûstur, Sen'in or­tağın yoktur, Allah'ım.» demektir. Hacca niyet bununla başlar.

Bu duadan bir şey eksiltmek caiz değildir. Eğer bundan fazla olur­sa caizdir.

Hz. Ömer'  (R.A.) den rivayet .edilen telbiye şudur ;

«Lebbeyk zenna'mâi velfadli'l haseni, Iebbcyk mağruben ve mer-hûben üeyke.»

Ma'nâsı: (Tekrar tekrar icabet Sana... Ey nimet ve güzel fazilet sahibi. Senden korkarak ve Sana can atarak tekrar tekrar icabet Sa­na.)

Şayet muhrint olan kimse Hacc veya Umre için niyet edici olduğu halde telbiye etse veya nafile bir bedene taktîd etse, O kimse telbiyede muhrim olduğu gibi, bununla da ihrama girmiş olur. Taklîd : Bedene­nin boğazına kilâde bağlamaktır. Bedene, Mekke'de kurbân edilen de-* veye veya sığıra derler. Ya da nezr ettiği bir bedeneye veya bir avın ce­zası olan bir bedeneye kurbanlık nişanı taksa veya av cezasına benzer yâni geçmiş yılda cinayet sebebiyle vâcib olmuş kurbân gibi bir bede­neye gerdanlık (kılâde) taksa ve o bedene ile beraber Haccı murâd ede­rek yoneîse veya o bedeneyi ileri göndererek sonra yönelip bedeneye yetişse veya o bedeneyi mut'a yâni Umre ile Haccı beraber yapmak için gönderip ihram niyetiyle yönelse, her ne kadar o mut'aya yetiş-mese de o kimse şüphesiz ihrama ^girmiş (muhrim) olur. Burada, «...İhrâm'a girmiş olur.» cümlesi, «...Niyyet edici olduğu halde telbiye etse...» cümlesinin cevâbı (cezası)  dır.

Bunun aslı şudur : Hacca başlamak sadece niyet ile hâsıl olmaz. Çünkü niyet ancak fiil ile beraber olursa sahîh olur. Bu durumda, eğer niyet telbiyeye bitişik (beraber) olursa, o kimsenin niyeti sahîh olup, muhrim olur. Eğer hayvana nışân koyma, Hacca yönelmek ile beraber bitişik olursa, onun niyeti fiile bitişik olduğundan başlamış olur. Fiilin niyete bitişik olması, ihramın Özelliklerindendir. Çünkü nişan koyma (taklîd), şevkle beraber Haccın fiülerindendir. Vikaye sahibinin : «Ve­ya nafile bir bedene taklîd etse (nişan koysa)» sözünü babın sonunda îrâd etmesinin yeri uygun değildir. Nitekim bu husus aşikârdır.

Eğer bedenenin hörgücünü, kurban olduğu bilinmesi için yararsa veya sırtına bir çul atarsa ya da bedeneyi Hacc mut'asından gayrisi için gönderip kendisi ona yetişmezse veya bir koyuna nışân korsa, o kimse muhrim olmaz. [125]

 

İhrâmlıya Yasak Olan Şeyler Ve İşler :

 

Muhrim ihramdan sonra refes'den sakınır. Refes cimâ'dır. Çünkü, Yüce Allah (C.C.) :

«Oruç tuttuğunuz günlerin gecesi kadınlarınıza yaklaşmanız size helâl kılındı.» [126] buyurmuştur.

Bazıları : «Refesden maksâd, çirkin sözdür. Çünkü çirkin söz, ci-mâın sebeblerindendir. Cima' gibi o da haram olur,» demişlerdir. İh-rânıh yasaklardan ve suç sayılan şeylerden sakınır. Yasaklar (menâhî) mutlak olarak haramdır. Ancak ihramda haram olması namazda ipek­li libâs giymek ve Kur'ân kıraati ile coşmak (çığlık atmak) gibi daha şiddetlidir. Hacda cidalden de sakınmak gerekir. Cidal: Arkadaştan, hizmetkârları ve kiracıları ile çekişmektir.

İhrâmh kimse deniz avı değil, kara avı öldürmekten sakınır. Çün­kü Yüce Allah (C.C.) :

«İhramda bulunduğunuz müddetçe size kara avı haram kılındı.» [127]  buyurmuştur.          

O ava eli ile işaretten ve avcıya delil olmaktan da sakınır. İşaret, huzurda olan av için; delâlet hâzırda bulunmayan için gerekir.

Muhrim ihramdan sonra güzel koku sürünmekten, tırnaklarını kesmekten, yüzünü ve başını örtmekten, başını ve sakalını hatmi çiçeği ile yıkamakdan sakınır. Hatmi nebatı yâni « h 11 m î » ile kay'dolma­sının sebebi: O çiçeğin güzel kokusunun olmasıdır. İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, o, güzel koku hükmüne girer. İmâmeyn' (Rh.Aleyhimâ) e göre, başda olan zararlı böcekleri öldürür. Bu durumda ondan kaçını­lır. Hilafın fâidesi (semeresi), dem (kan akıtmak, kurban) vâcib olmakda ortaya çıkar. İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, kurban vâcib olur. İmâ-meyn' (Rh.AIeyhimâ) e göre sadaka vâcib olur.

Yine muhrim, sakalını Jkırkmaktan; başını tiraşdan; bedeninin kı­lını tıraşdan; gömlek, don, dikilmiş katlan, sank ve mestlerini giymek-den sakınır. Ancak, eğer pabuç bulamayıp mestlerin topuğundan aşa­ğısını keserse olur. Güzel kokulu şey ile boyanmış olan Hbâsdan da sa­kınır. Ancak güzel kokulu boya ondan gittikden sonra giyebilir. Hama­ma girmekden, Beyt'in gölgesinde oturmakdan ve mahmude gölgelen-mekden sakınmaz.

Mahmil: Birinci mîm'in üstünüyle ve ikinci nrîm'in esiresiyledir. Birinci mîm'in esiresiyle ve ikincinin üstünüyle olursa, büyük hevdec'e [128] derler, büyük mahfedir.

Beline kemer bağlamakta, yâni muhlimin dikilmiş olsa da onu böğ­rüne bağlamasında mahzur yoktur.

Namaz kıldıkdan sonra yüksek sesle telbiyeyi çokça söyler. Ya da yüksek bir yere çıkarken veya bir dereye inerken veya râkiblere (binek-lilere) rasladığında veya seher vaktinde yüksek sesle çokça telbiye eder.

Mekke'ye girdiği zaman, Mescid-i Haram ile başlar. Beyt-i Şerifi (Ka'be'yi) gördüğü vakitte tekbîr ve tehlîl eder. Ondan sonra, tekbir ve tehlîl edici olduğu halde ve namazdaki gibi iki ellerini kaldırarak Ha-cer-i Esvede yönelir (istikbâl eder) ve onu istilâm eder. Yâni iki elleri ile Hacer-i Esved'e yapışır ve öper. İstilâm : Fukahâya göre, iki avuç içini taşın üzerine koyup ağzı ile öpmeğe derler. Eğer öpemez ise, iki avuç içi ile mesh eder.

Eğer Müslümanlara ezâ etmeksizin istilâma kadir olursa yapar» eğer kadir olmazsa eli ile mesh edip elini öper. Eğer bu ikisini de yapa­mazsa, tekbir, tehlîl; Yüce Allah' (C.C.) a hamd ve Nebî-i Ekrem' (S.A.V.) e salevât okuyarak Hacer-i Esvede yönelir. Muztabi' olduğu halde, yâni ridâsını sağ koltuğu altına alıp ucunu sol omuzu üzerine atmış şekilde, kudüm tavafını yapar. Hatîm'in arkasından tavaf eder. Hatim, altın oluk tarafında duvardan bir parçadır. Hatîm, «kırmak» ma'nâsına gelen «hatm» dendir. Hatîm denmesinin sebebi, Beyt'den kı­rılmış bir parça olduğu içindir. Çünkü başlangıçta ö, Beyt; yâni (Ka1-be) 'den idi. Böyle olduğu için arkasından tavaf edilir.

Hattâ, bir kimse tavâfda hatîm ile Beyt-i şerîf aralığına girse, ihtiyâten caiz olmaz. Lâkin, eğer bir musallî yalnız hatime yönelse yine caiz değildir. Çünkü Ka'be'ye yönelmenin farzıyyeti Kitâb'ın (Kur'ân'-ın) nassı ile sabit olmuştur. Bu durumda ihtiyaten, haber-i vâhid ile sabit olanlarla edâ edilmez.

Ka'be'nin kapısını takib eden yönü tutarak yâni tavaf eden kim­senin sağ tarafını takîb eden yönü alarak - ki Hacer-i Esved'e yönel­diğinde tavaf edenin sağı kapı yönüne oîur, - Hacer-i Esved'den başlar. Bu yöne giderek, Hacer-i Esved'den Ka'be'nin kapısına kadar olan ara­daki şeye mültezemı denir. [129]

(Hacı) yedi kere tavaf eder. [130] Ancak Ük üç tavâfda Hacer-i Es­ved'den Hacer-i Esved'e kadar remel eder. Remel; iki saf fin arasında salına salına yürüyen bahâdır (yiğit) gibi, yürürken İki omuzu silk­mektir. Bu üç tavaf, ıztıbâ [131] ile olur. Bu silkinme, Müşrikler; Yes-rib (Medine) humması, Müslümanların bedenlerini zayıflatmış, de­dikleri vakitte, müşriklere, yiğitlik göstermek sebebiyle yapılmıştı. Bi­lâhare, sebebin ortadan kalkmasından sonra, Resûlüllah* (S.A.V.) in zamanında ve ondan sonra hükmü bakî kalmıştır. Tavafın geri kalan dördünde, tavaf eden kimse kendi yürüyüş biçimi üzere yürür.

Tavaf eden, Hacer-i Esved'e her uğrayışinda, yukarıda anlatılan istilâmı yapar. Rükıı-ü yemânî'yi istilâm mendûbdur. İmânı Muham-med' (Rh.A.) den, rükn-ü yemânî'nin istilâmı sünnettir, diye rivayet edilmiştir. Bu ikisinden başkası istilâm olunmaz. Tavafı bitirmek, Ha­cer-i Esved'in istilâmı İle olur. Bundan sonra Makâm-ı İbrahim yanın­da veya Mescid-i Harâmfm bir başka yerinde her yedi şavttan sonra iki rek'at namaz kılmak vâcib olur. Bu tavafa, tavaf-ı kudüm ve tavâf-ı tahiyye adı, verilir. Âfâkî olanlar (yâni Mekke halkından olmayıp dışa­rıdan gelenler) için sünnettir.

Tavaf eden, namazdan sonra dönüp Hacer-i Esved'i selâmlar. Mes-cid'den çıkıp Safâ'ya'gider. Beytullâh'a yönelerek tekbîr, tehlîl; salâtü selâmda bulunur ve iki ellerini kaldırıp dilediği duayı eder. Ondan son­ra Merve tarafına doğru yürür ve iki yeşil milin (işaretin) [132] ara­sında sa'y eder, Merve üzerine çıkar ve Safa üzerinde yaptığı işi Mer­ve üzerinde de yapar. Zikredildiği üzere bunu yedi kere yapar. Safâ'-dan başlayıp Merve'de bitirir. Yâni Safa'dan Merve'ye [133] kadar bir şavttır. Sonra Merve'den Safâ'ya kadar diğer bir şavttır. Sa'yın başla­nılması Safa'dan ve bitirilmesi - ki o yedinci sa'ydîr - Merve üzerinde olur. Sahih olan kavi budur.

Diğer bir rivayette : Safa'dan Merve'ye ve Merve'den Safâ'ya bir şavt' (bir tur) dır. Bu takdirde bitirme Safa üzerinde olur. Ondan son­ra (hacı) Mekke'de ihramU olarak oturur. Beyt'ullâh'ı dilediği kadar nafile tavaf eder. İmâm yâni halîfe veya naibi, Zi'1-hiccenin yedinci gü­nü zevalden ve Öğle Namazından sonra hitabet eder.

Malûm olsunki : Hacda üç hutbe vardır. [134] Birisi, terviye gü­nünden bir gün öncedir. Bu yukarıda zikredilendir. İmânı bu hutbe­de insanlara haccın menâsikini, Mina'ya çıkmayı, Arafât'da kılınan na­mazı ve Arafât'dan geri dönmeyi öğretir. Zi'I-hicce ayının sekizinci gü­nü Sabah Namazını Mekke'de kılınca, Mina'ya çıkılır. Sekizinci günün fecri, terviye gününün tan vaktidir. Terviye diye adlandırılmasına se-beb, Hacılar o günde develeri suya kandırdıkları yâni suladıkları içindir.

Arafe gününün Sabah Namazı vaktine kadar Mina'da kalınır. On­dan sonra Arafat dağına gidilir. Arafat dağının tamâmı mevkıf (duru­lacak yer) dır. Ancak, hadîsde rivayet edilen şeyden dolayı Batn-ı Ura-ne [135] durak (vakf) yeri değildir.

Zevalden sonra, Öğle Namazından önce imâm (Halîfe) iki hutbe okur. Bu hutbe Haccıtı ikinci hutbesidir. Cuma Namazının hutbesi gibi okur. Yâni iki hutbe arasında imâm oturur. İmâm bu hutbede Arafât'-da ve Müzdelife'de vukufu, cemre atmayı, kurbân kesmeyi, tıraş olmayı ve ziyaret tavafını öğretir. İmâm Öğle Namazı vaktinde bir ezan ve iki ikâmetle, Öğle Namazını ve İkindi Namazını kılar. Zeylaî (Rh.A.) böyle zikretmiştir.

Şayet bir kimse Öğle Namazını yalnız veya imâm veya naibinden başka bir cemaat ile kılsa - bu tefrî (hüküm) Vikaye sahibinin tefrî'in-den daha güzeldir. Nitekim bu husus dirayet (ilim) ehline gizli değil­dir - ondan sonra o Öğle Namazını kılan kimse Hacc için muhrjm ol­sa, Öğle ile İkindinin arasını bir vakitte birleştirmesi caiz olmaz. An­cak İkindi Namazını vaktinde kılmak caiz olur.

Ondan sonra imâm, sünnet olan bir gusl ile vakfeye gider. İmâm, devesinin üzerinde, Cebel-i Rahmet'in [136] yakınında Ka'be'ye yönelerek vakfeye [137] durur. Cehd ile duâ eder ve Haccın menâsikini insanlara öğretir. İnsanlar da imâmın ardında, yakınında Ka'be'ye yö-nelip imâmın sözüne kulak verip dinleyerek vakfeye dururlar. Güneş battıkdan sonra Müzdelife'ye [138] gelirler. Müzdelife'nin hepsi durak yeridir. Ancak Muhassir [139] deresi, durak yeri (mevkıf) değildir. İmâm, Cebel-j Kuzah yanına iner. Akşam Namazı ile Yatsı Namazını ezan ve ikâmetle kılar. Burada Akşam ile Yatsı Namazı, Yatsı vak­tinde bir arada kılınır. Akşam Namazı yolda veya Arafat'ta eda edilir­se, fecr tülü1 etmediği müddetçe iade edilir. Eğer Akşam Namazı, Yatsı Namazı vaktinden önce kıhmrsa, İmâm A'zam (Rh.A.) ve İmâm Mu-hammed' (Rh.A.) e göre caiz değildir. Fecrin tulûundan önce iadesi vâ-cibdir. Çünkü cevazın yokluğuna dair hükm, Yatsı ile bir arada kıl­manın faziletine yetişmek içindir.' Bundan dolayı onun vakti, fecrin tulûuna varıncaya kadardır. Şayet onu Yatsı Namazı ile beraber bir arada kılmanın imkânı yok olursa kaza düşer. Çünkü kaza vâcib olsa, ya bir arada kılmanın (cem'in) faziletinin kazası vâcib olur - bu ise muhaldir, çünkü bunun benzeri yoktur. - veya namazın kendisinin ka­zası vâcib olur. Namazın kendisi ise vaktinde eda edilmiştir. Onu kaza etmenin de bir sebebi yoktur. Sabah Namazını gales'de yâni gecenin so­nundaki alaca karanlıkta kılar. Ondan sonra vakfe yapıp tekbir, tehlîl, telbiye ve tasliye edip duâ yapar. Müzdelifc'de bu vakfe vâcibdir. Hattâ özürsüz terk etmekte dem (kan akıtmak, kurban) vâcib olur. Sabah or­talık ağardığı vakit Mina'ya gelinir. Batn-ı Vâdî'den [140] yedi aded ufak taş cemret'ul-akabeye atar. Yâni hazfen yedi çakıl taşı atılır. Hazf; parmaklar ile çakıl taşı atmaya derler. Muğrib'ul-Lüga'da : Atarken baş parmağı şehâdet parmağının ucuna koymaktır, denmiştir.

Her bir çakıl taşını atmada tekbir alınır ve şu duâ okunur :

Bismîllâhi Allâhu Ekberu rağmenliş'şeytani vehizbihî AUâhüm-mec'al haccî mebrûren ve sa'yı meşkûren ve zcnbî mağfûren.»

Ma'nâsı : «Büyük olan Allah'ın adıyla başlayarak şeytanı kahır ve Allah'ın rızasını murâd ederek bu taşı atarım. Yâ Kabbi! Haccımı mak­bul, sa'yımı meşkûr ve günâhımı mağfur (bağışlanmış) kıl.» demektir.

Hacc-ı ifrâdı yapan kimse telbiyesini, cemre-i akabenin [141] taş­larından ilk taş ile keser, ondan sonra, dilerse kurban keser. «Dilerse» denmesine sebeb; hacc-ı ifrâd yapan kimsenin kurbânının tatavvu' ol­masındandır. Söz ise hacc-ı ifrâd yapan hakkındadır. Ondan sonra başının kılını parmak ucu miktarı kırkar. Tıraş olması efdaldir. Kadınlar­dan gayrisi Hac'da yasaklananlar helâl olur.

İmâm, Zi'1-hiccenin yedinci gününde yaptığı gibi, hutbe okur. Bu, üçüncü hutbedir. Bu hutbede, Mina'dan çıkışı ve sader tavafını öğre­tir. Ondan sonra ziyaret için tavâî eder. Ziyaret tavafının farz olduğu daha önce geçmişti. Eğer o Nahr günlerinin birinde remel ve sa'yi ev­velki tavâfda yaptı ise, remelsiz ve sa'ysiz, yedi şavt ile tavaf eder. Eğer evvelki tavâfda remel ve sa'yi yapmadı ise, ziyaret tavafını, zikredil-diği üzere, remel ve sa'y ile beraber yapar. Eğer ziyaret tavafını nahr günlerinden sonraya bırakırsa, dem vâcib olur. İnşâAllâhu Teâlâ, bu­nu yakında, cinayetler babında açıklıyacağız. Ziyaret tavafının ilk vak­ti nahr gününün fecrinin tulûundan sonradır. O nahr gününde tavaf, diğer nahr günlerinden efdaldir. Bu ziyaret tavafını yapmakla nikâhlı kadınları ona helâl olur. Ondan sonra yine Mina'ya gelir ve nahr gün­lerinin ikinci gününün zevalinden sonra üçüncü cemreyi taşlar. Hayf mescidini takib eden cemreden başlanır. Ondan sonra Akabe'yi takib eden cemre taşlanır. Yedişer yedişer çakıl taşları atılır. Her taş atışta tekbir alınır. Durur, Yüce Allah' (C.C) a hanjd ve sena, tehlîl, tekbîr ve Nebi (S.A.V.) Hazretlerine salavât okur. Bu duruş öyle bir taşlama­dan sonra olur ki, ondan sonra yalnız bir taşlama kalır. Yâni birinci taşlamadan ve ikinci taşlamadan sonra durur. Üçüncü taşlamadan son­ra durmaz. Nahr gününün taşlamasından sonra da durmaz. (Hacı), ellerini kaldırarak haceti için dua eder. Ondan sonra ertesi günü, yine böyle ertesinin ertesi günü, eğer eğlenirse zikredildiği şekilde amel eder. Bu eğlenme müstehabdır.

Eğer dördüncü günde, zevalden önce taşları atsa caiz olur. O kim­senin dördüncü günün fecrinin- tulûundan önce Mina'dan Mekke'ye çıkması caizdir. Fecrinin tulûundan sonra çıkmak caiz değildir. Eğer fecrinin tulûuna kadar durursa, ona cemreleri taşlamak vâcib olur.

Binici olduğu halde taş atmak caizdir. İki evvelki cemrelerde yâni hayf mescidini takib edende ve sonra onu izleyende yaya olarak taş atmak efdaldir. Cemre-i akabede ise yaya olarak taş atmak efdal de­ğildir.

Taş atma gecelerinde Mina'da yatmamak mekruhtur. Çünkü Re-sûlüllah (S.A.V.) taşlama gecelerinde Mina'da yatmıştır. Hz. Ömer (R.A.), taşlama gecelerinde orada kalmayı terk  edeni cezalandırırdı.

Yine.malını ve ihtiyâçlarını kendinden önce Mekke'ye gönderip kendi­sinin Mina'da taş atmak için kalması da mekruhtur. Çünkü bu durum kalbinin malı ile meşgul olmasına yol açar.

Mekke'ye döneceği zaman muhassaba iner. Muhassab [142] bir ye­rin adıdır. Ona Ebtah'da derler. Resûlüllah (S.A.V.) oraya inmişti. On­dan sonra sader için yedi şavt üzere, remelsiz ve sa'ysiz tavaf eder. Bu vâcibdir. Yalnız Mekke'lilere'vâcib değildir" Sonra zemzemden [143] içer ve Ka'be'nin eşiğini öper. Göğsünü ve yüzünü rnültezem üzerine koyar. Mültezem, Hacer-i Esved ile Beyt'ullâh'ın arasıdır. Ka'be'nin örtüsüne yapışıp bir müddet ihtimamla duâ edip Ka'be'den ayrılacağı için ağlar. Mescidden çıkıncaya kadar geri geri yürüyüp döner.

Mekke'ye [144] girmezden önce Arafat'ta vakfe eden kimse için kudûm tavafını terk etmek caizdir. Terk etmekle üzerine bir şey lâzım gelmez. Çünkü kudüm tavafı sünnettir.

Bir kimse Arafe gününün zevalinden sonra Nahr gününün sabahı­na kadar olan zaman içinde bir müddet vakfeye dursa veya gece uyku ile veya gece bayılma ile geçse ya da bulunduğu yerin Arafat olduğu­nu bilmese vakfesi sahih olur. Çünkü Haccın rüknü olan vukuf mev­cuttur.

Hacc-ı ifrâd yapan kimsenin arkadaşı, onun için tehlîl ederse sa­hih olur. Çünkü o arkadaş, arkadaşlık yapmaya aralarında anlaşmış-larsa, her birinin diğerinden bizzat yapmaktan âciz oldukları şeyde yar­dım isteyebilir. İhram bu seferde maksûd. (kasdedilmiş) dur. Onunla izin delâlet yönünden sabit olur. Çünkü şayet bir insan dostu için ih­rama girmeye izinli kılınıp da sonra o dostu bayılsa veya uyuşa onun için ihrama girdiğinde ittifakla sahih olur. Bu da onun gibidir: Şayet o bayılmış olan kimse ayılsa veya uykudan uyansa ve Haccın fiillerini yerine getirse câîz olur. O arkadaş bü'asâle (asaleten) kendi­si için ve binniyâbe (vekâleten) diğeri için muhrîm olur. Bir kimse Arafat'ta vakfe yapmasa, onun Harcının vakti geçer. Gelecek yıl tavaf eder, sa'y eder ve tehallül edip (İhramdan çıkıp) kaza eder.

Kadın da, zikredilen hallerin hepsinde erkek gibidir. Lâkin kadın yüzünü açar, başını açmaz. Açıkdan telbiye etmez, remel etmez ve iki mil (işaret) arasında sa'y etmez. Başını da tıraş etmez. Ancak saçının ucundan keser. Dikilmiş libâs giyer. Kalabalıkta Haceı-i Esved'e yak­laşmaz.

Kadının ha'yzı [145], tavâfdan başka menâsiki menetmez. Çünkü tavaf mescidde olur. Hayızlı için mescide girmek caiz değildir. Hayz, Haccın iki rüknünden sonra, yjini Arafat'ta vuku! ve ziyaret tavafın­dan sonra sader tavafını yâni veda tavafını düşürür.

B ü d n :  (bâ)  nın ötmesi ve (dâl) in sükûnu ile bedene'nin çoğuludur. Şeriata göre, deve ve sığırdan olur. Hedy ise; de­veden, sığırdan, ve davardan olur. Nitekim, inşâallâhu Teâlâ, yakında açıklaması gelecektir. [146]

 

Kıran   Ve   Temettü'    Babı

 

Kıran, lügat yönünden iki şeyin mutlak bir şekilde bir araya gel­mesidir. Fukahâ'nm örfünde ihlâl demektir. İlüâl : Hac ile umreyi be­raber yapmak için tekbir ile sesi yükseltmektir. Kenz'de, ihlâl : Umre ve Hac ile mikâttan ihlâldir, [147] denmiştir. Zeylaî (Rh.A.) : «İhlâlin şart kılınması rastgele vâki olmuştur. Hattâ bir kimse ehlinin dâire­sinden veya memleketinden çıktıkdan sonra mîkâta varmadan önce Hac ve Umre için ihrama girse caizdir. O kimse kırana niyet etmiş olur,» demiştir. Bundan dolayı ben burada; «Hac aylarında veya Hac aylarından önce, mîkâttan veya mîkâttan önce, Hac ve Umre için tek­bir ile sesi yükseltmektir.» dedim. Kâfî'de de böyledir.

İhramla girmek isteyen kimse, kıldığı iki rek'at namazdan sonra şöyle der :

«Allahümme inni ürîdül hacce vel umrete feyessirhümâ lî ve ta-kabbelhümâ minnî.»

«Ey Rabbîm! Ben Hac ve Umre yapmak istiyorum. Bu ikisini ba­na müyesser kıl ve bu ikisini benden kabul eyle.»

Umre için yedi şavt ile tavaf eder. İlk üç şavtta remel yapar. (Yâ­ni omuzlarını silkerek çalımlı yürür.) ve tıraş olmaksızın, sa'y eder. (Hedy sevk etmemiş olan) Mutemetti' bunun aksinedir. Bundan sonra Haccın işlerine başlar. Kudüm tavafını yapar ve ifrâd Haccmda açık­landığı üzere sa'y eder. Yedisi Umre için, yedisi haccın kudüm tavafı için olmak üzere ondört şavt edip ondan sonra o ikisi için sa'y etmek suretiyle Hac ve Umre için iki tavaf ve iki sa'y yapmak mekruhtur. Bu­nun mekruh olması, Umrenin sa'yini geri bıraktığı ve kudüm tavafı­nı öne geçirdiği içindir.

(Hacı) Nahr gününün remyinden (yâni taş attıkdan) sonra kıran için kurban keser. Eğer kurbandan âciz olursa, üç gün oruç tutar ki o üç günün sonu Arafe günüdür. Yedi gün de teşrik günlerinden son­ra, ne vakit dilerse oruç tutar. Bu orucu gerek Mekke'de tutsun ve ge­rekse Mekke'den başka yerde tutsun müsavidir (fark etmez). Eğer o üç gün geçip gider de oruç tutmazsa dem (kurban) gerekir.

Umreden önce vukuf ile Umre bâtıl olur ve o kaza edilir. Umrenin terkinden dolayı dem vâcib olur ve kıranın demi düşer.

Temettü' : Hac aylan içinde bir yılda, bir kimsenin ailesi ve ken­disi arasında sahih ilmâm [148] ile ilmâmsız Hac ve Umrenin arasım bir-leştirmesidir.

Hidâye'de, temettü': Bir seferde ailesi ile ikisi arasında sahih il­mâm olmaksızın iki nüskün edasını terfiktir. Yâni iki ibâdeti birbirine arkadaş (beraber) etmektir, denmiştir.

Gâyet'ül-Beyân'da denmiştir ki : Hidâye sahibinin dediği sözle te-mettu'un mânâsı tamam olmaz. Çünkü iki ibâdetin edasının terfiki (beraberliği); şayet ailesi ve kendi arasında sahih ilmâm ile ilmâmsız hâsıl olsa, ve o iki ibâdetin biri Hac aylarından başkasında ve diğeri Hac aylarında olsa ona temettü1 adı verilmez.

Yine, şayet iki ibâdet Hac aylarında olup, biri o yıhn Hac ayla­rında, diğeri başka yılın Hac aylarında olsa; ehli ve kendi arasında da sahih ilmâm ile ilmâmda bulunsa, yme temettü' adı verilmez. Bu İmâm Ebû Bekr er-Râzî' (Rh.A.) nin sözü ile te'yid edilmiştir. Bundan sonra; bu takdirde temettü', ailesi ile sahih ilmâm bulunmaksızın bir yılda, Hac aylarında, Hac ile Umreyi bir araya getirmektir, demekle kayd et­mek gerekir, denmiştir.

İnâye sahibi, ona cevap verip : «Gâyet'ül-Beyân sahibinin bu sözü, Hidâye sahibinin zikrettiği ve onun tefsiridir. Terfikin Hac aylarında, bir yılda olması ise şarttır. Biz onu yakında zikredeceğiz» demiştir.

Ben «Bu husus tartışmalıdır,» derim. Çünkü lafzın ıstılah! ma'nâsına göre açıklaması, ancak ismi ta'rif olur. Bu durumda onun (efra­dım) cami ve (ağyarını) mâni olması vâcib olur. Nitekim bu, yerinde anlatılmıştır.

Şayet sınırlandırılmışın efradından olmayan ta'rîfe dâhil olursa, mâni* olmaz ve o ta'rif sahih olmaz. Bundan dolayı burada, zikredilen ibareyi seçtim.

Bu durumda, Hac ile Umreyi bir araya getiren mutemetti' Hac ay­larında Umre niyeti ile mîkattan ihrama girip Umre için ilk tavafında telbiyeyi keserek tavaf eder ve sa'y yapar. Tıraş olur veya saçını kır­kar. Umrenin işlerini bitirdikten sonra haremden ihrama girer. İhra­mın mescidde olması şart değildir.

Terviye gününde Hac niyetiyle ihrama girer. Onun terviye günün­den önce ihramlı olması efdaldir. İfrâd Haccı yapan gibi Hacceder. Lâ­kin o kimse ziyaret tavafında remel yapıp tavâfdan sonra sa'y eder. Zira bu tavaf Hac için ilk tavaf olur. İfrâd Haccı yapan bunun gibi değildir. Çünkü ifrâd Haccı yapan, bir kere sa'y eder ve ayrıca; kur­bân keser; o kurbân da temettü' kurbânıdır. Udhiyye kurbânı, temettü' kurbânı yerine geçmez. Eğer temettü' için kurbandan âciz olursa, Kı­randa olduğu gibi, üç gün Hacda ve yedi gün döndüğü vakitte oruç tu­tar.

Umrenin ihramından sonra üç gün oruç tutmak caizdir. İhram­dan önce caiz değildir. Orucun Arafeye kadar ertelenmesi mendûbtur. Çünkü Hac ayları, üç gün oruç için vakittir. Lâkin sebeb tahakkuk et-tikden sonradır. O da ihramdır. Yine, Kıranda da hal böyledir. Lâkin ertelemek efdaldir. O üç gün ardı ardına yâni aralıksız oruç tutmak­tır ki sonu Arafe günüdür. Çünkü oruç, kurbânın bedelidir. Bu durum­da, kurbân için takdir olunînası dileği ile vaktinin sonuna kadar oru-cu^ertelemek müstehab olur. Eğer mutemetti' hedyini (kurbanlığını) sevk etmek isterse ihrama girip de sevk eder. Sevk etmek yâni önünce göndermek, yedmekten efdaldir.

Ancak hedyi sevk mümkün olmadığı takdirde onu yeder (tutup götürür).

Bedene'nin boynuna kılâde (alâmet, gerdanlık) bağlar. Kılâde, be­denenin üzerine çul örtmekten evlâdır. Çünkü kılâdenin Kur'ân'da zik­ri geçmektedir. Yüce Allah (C.C.) :

yâni «Haram olan ayları (Hac aylarını) da gerdanlıksız ve gerdanhklı kurbanlıkları da...»  [149] diye buyurmuştur.

Bedenenin hörgücünü sol tarafından yarmak mekruhtur. Bu doğ­ruya en yakın (uygun) olandır. Çünkü Nebi (SAV) : Sol tarafından onu kasden yaralamış, sağ tarafından ise tesadüfen yaralamıştır, Ebû Hanîle' (Rh.A.) nin bu yapılan şeyi kerih görmesine sebeb : Bedenenin hörgücünü yarmak, işkence olduğu içindir. Nebîyyi Ekrem' (S.A.V.) in bu işi yapmasına sebeb şudur: Müşrikler o bedeneye taarruzdan ka­çınmazlar, ancak bedenenin hÖrgücü yarılmışsa çekinirlerdi.

Denmiştir ki: İmâm A'zam  (Rh.A.), ancak kendi zamanının insanlarının işaretlemelerini kerîh görmüştür. Çünkü işaretlemede ileri gittikleri için, yarmaktan dolayı hayvanın ölmesinden korkulurdu.» Bîr kavle göre de : İmâm A'zam' (Rh.A.) in kerîh görmesi, gerdanlık takmayı tercih etmesindendir.»

Mutemetti', Umreye âit işleri yapar. Şayet o bedeneyi sevk etmiş­se, Umreden çıkmaz. Fakat, eğer bedeneyi sevk edici değilse Umreden çıkar. Nitekim bu husus daha önce geçmiştir.

Bundan sonra, Temettü' Haccı yapan kimse, tervîye gününde ih­rama girer. Onun, Terviye gününden önce ihrama girmesi etdâldir Ni­tekim bu, daha önce geçmiştir. O, Nahr gününde tıraş olmakla iki ih­ramından da çıkar. Çünkü Onun Hacda tıraş olması, namazdaki selâm gibi, onu ihramdan çıkarır.

Mekke halkı ancak İfrâd Haccı yapar. Yâni onlar için Temettü' ve Kıran yoktur. Çünkü Temettü' ve Kıranın meşrûiyyetleri, iki yolculu­ğun birini düşürmek suretiyle rahatlık içindir. Bu ise âfâkî hakkında­dır. Bir kimse hedy sevk etmeksizin, Umrenin işlerini eda ettikden son­ra memleketine dönerse, ehli ve kendi arasında sahih ilmâm ile ümâm bulunduğundan temettü'u bâtıl olur. Bu ifâde (elemme..), melzûmun zikredilip lâzımın kasdedilmesi kabîlindendir. Çünkü sen temettu'-un ma'nâsını biliyorsun : Hedy sevk etmeksizin umrenin işle­rini edâ eden kimse, memleketine döndüğü zaman ilmâmı sahih olup temettü'u bâtıl olur. Hedyi sevk ile beraber mutemetti' olur. Çünkü o kimse hedyini sevk etse, ehli ile ilmâmı sahîh olmaz, Bu durumda onun temettu'dan çıkması caiz olmaz. Böylece, Mekke'ye dönmesi vâcib olur. Şayet dönüp Hac için ihrama girse mutemetti' olur,

Eğer o kimse Umre için, Hac aylarından önce dört şavttan az tavaf edip Hac aylarında o tavafı tamamlayarak Haccetse, mutemetti' olur. Çünkü bize göre, ihram şarttır. Onun Hac aylarından önce olması sa­hîh olur. Onda muteber olan fiillerin edâsıdır. Burada fiillerin edasının çoğu da mevcuttur. Bir şeyin çoğu için bütün hükmü vardır. Eğer Hac aylarından Önce dört şavt tavaf etse, mutemetti' olmaz. Çünkü o fiilin çoğunu Hac aylarından önce edâ etmiştir.

Bir Kûieli, Hac aylarında Umre işlerinden çıkarak Mekke'de veya Basra'da oturup o Umrenin yapıldığı yılda Hacc etse, o kimse müte-melü'dir. Çünkü birinci yolculuk, Basra'ya dönmekle son bulmamıştır, sanki o mikâttan çıkmamış gibidir. Eğer Umreye niyet edip Umre iş­leri bitmeden cima' ile Umreyi ii'sâd etse, Basra'dan ela Mekke'ye dö­nüp Umresini kaza ederek Haccetse, mutemetti' olmaz. Çünkü ilk yol­culuğun hükmü, Basra'dan dönmekle bakî kalmış olduğundan, o Mek­ke'den çıkmamış, gibidir. Mekke'de oturan kimse için temettü' yok­tur. Eğer ehli ve kendi arasında sahîh ilmâmla, ilmâmdan son­ra dönüp Hac ve Umrenin ikisini de edâ etmiş ise mutemetti' olur. Çünkü o kimsenin, ilmâm edip ondan sonra Mekke'ye dönerek Hac ve Umrenin ikisini de edâ etmesi, yolculuk esnasında olmuştur. Zira, ilk yolculuk ilmâmla son bulmuştur. Bu durumda, bir yolculukda iki ibâ­det (misk) bir araya geldiğinden o kimse mutemetti' olur. Ve o bun­lardan hangisini ifsâd ederse, demsiz (kurbânsız) onu tamâm eder. Yâni bir kîmbe Hac aylarında Umreye niyet edip o Umrenin yapıldığı yılda Haccettiğinde o yılda geçen Umre ve Hacdan hangisini ifsâd eder­se, kurbânsız tamâm eder. Zira ihramın sorumluluğundan çıkmak onun için ancak fiillerle mümkün olur. Ve müteıiıetti'in demi de düşer. Çünkü bir seferde iki sahîh ibâdetin edası bir arada olmamıştır.

Kıran Haccı, Temettü' Haccıııdan cidaldir. Temettü' Haccı da if-râd  Haccından efdaldir. Şu halde Kıran  Haccı  ikisinden  de etdaldir.

[150]Kıran Haccının efdal olmasına gelince; şüphesiz, Kıranda iki ibâ­detin bir arada yapılması vardır. O, oruç ile itikâfı, Allah (C.C.) yo-, lunda bekçiliği ve gece namazını bir arada yapmaya çok benzer. İkin­cinin efdal olmasına gelince : Temettu'da bîr defada iki ibâdetin kıs­men bir arada yapılması vardır. Böylece o Kırân'a benzemiş durum­dadır. [151]

 

Cinâyetler    Babı

 

Musannif, ihram giyenlerin hükümlerini açıklamayı bitirince, on­lara aid arızaları (arız olan şeyleri) açıklamaya br.şladı. O arızalar (bo­zukluklar) : Cinayetler, ihsâr ve fevât (Haccın geçirilmesi) dır.

Cinâyât, cinâyet'in çoğuludur. Bu cinayet ile kasdedilen : İhrâmlı-nın yapamayacağı bir iştir. Sonra bu cinayet sebebiyle vâcib olan : Bazaıı bir kurbân, bazan iki kurbân ve bazan da sadaka olur. Baza ti sadaka veya dem (kurbân) olur, bazan ise bunlardan başka bir şoy olur. Musannif bunları açıklamayı dileyip demiştir ki: Baliğ olan bir îhramlı, eğer bir tam uzvuna ve daha fazlasına güzel koku sürer­se, bir dem vâcib olur.

Tam uzuv : Baş, incik, uyluk ve bunların benzeri olan uzuvlardır.

İhrâmlı, başına kına yaksa - çünkü kına güzel kokulu şeylerden­dir - veya bir uzvuna, zeytin ya da susanı yağı kullansa - eğer bunlar hâlis olursa - dem (kurbân) vâcib olur. Şüphesiz menekşe yağı gibi gü­zel kokulu ve bunun benzeri olan yağlarda ittifakla dem vâcib olur. Fakat, hâlis yağ, İmâm A'zamf (Rh.A.) a göre, dem gerektirir. İmâ-meyn' (Rh.AIeyhimâ)  e göre sadaka gerektirir.

Ya da dikilmiş libâs giyse veya başını tam bir gün örtse, o kimse üzerine dem vâcib olur.

İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) dan : Şayet bir kimse yarım günden fazla başını örtse ona dem vâcib olur, diye rivayet edilmiştir.

Ya da ihrâmlı, başının dörttebirini tıraş etse veya hacâmet yerini veya iki koltuğunun birini veya kasığını veya boynunu tıraş etse ya da iki elinin ve ayağının tırnaklarını bir meclisde (aynı yerde) veya bir elinin ve bir ayağının tırnaklarını bir meclisde kesse, o ihrâmlıya dem vâcib olur. Çünkü elinin biri ve ayağının biri, iki eli ile iki ayağının dörttebiri olur. Bu durumda o bütün yerine geçer. Zikredilenlerin hep­si bir meclisde (aynı yerde) olursa bir dem vâcib olur. Bir demden fazla olmaz. Çünkü cinayet bir çeşittendir. Eğer iki eli ile iki ayağının tırnaklarını bir kaç meclisde (mahalde) keserse ve eğer her bir mec­lisde bir elini veya bir ayağını keserse, onun üzerine dört dem vâcib olur. Çünkü onda gâlib olan ibâdet ma'nâsıdır. Meclisin bir olması se­bebiyle o ibâdetin ma'nâsı tedahül [152] ile kayıtlanır. Nitekim secde âyetinde olduğu gibi.

Eğer bir elin veya bir ayağın tırnaklarını bir meclisde kesse, üze­rine bir dem vâcib olur. Çünkü tıraşda olduğu gibi, dörttebiri bütün yerine geçer. Eğer beş parmaktan daha azını keserse sadaka vâcib olur. Yakında bunun açıklaması gelecektir.

Ya da cünub olduğu halde kudüm tavafını veya sader tavafını yapsa veya abdestsiz olduğu halde farz için tavaf etse, - eğer farz ta-vâfda cünub olsa, bedene vâcib olur. Yâni farzda cünub olarak tavaf etse vâcib olan, bedenedir. Çünkü cenabet hadesden daha büyük pis­liktir. İkisi arasında fark olsun diye cebr-i noksanı (noksan kıymetinin tamamlanması) bedene ile vâcib olur. Veya tavafın çoğunu cünûb ola­rak yapsa, yine bedene vâcib olur. Çünkü bir şeyin çoğu için bütün hük­mü vardır - veya Arafat'tan, imâmdan önce çıksa veya farz olan yedi ta­vafın azım terk etse, yâni ziyaret tavafından üç şavtı veya iiçden azını terk etse, dem vâcib olur. Üç şavttan fazlasını terk ettiğinde, yâni dört şavtını veya dörtten fazlasını terk .ettiğinde o kimse ihrâmlı olduğu hal­de, tavaf edinceye kadar kalır.

Ya da sader tavafını terk etse, veya sader tavafından dört şavtı terk etse veya Safa iie Merve arasında sa'yi terk etse, veya Müzdelife'-de vakfeyi terk etse veya remyin tamâmını veya bir gününü veya bi­rinci remyi (taşlamayı) veya birinci remyin çoğunu terk etse, yâni nahr gününde cemre-i akabenin taşlanmasını veya çoğunu terk etse veya şehvet ile zevcesine dokunsa veya şehvet İle öpse veya tıraş olmayı ya da farz tavafı nahr günlerinden sonraya bıraksa veya bir ibâdeti diğer ibâdetten önce yapsa, - remyden Önce tıraş olmak gibi ve kırana niyet eden kimsenin remyden önce nahrı ve zebhden önce tıraş olma­sı gibi - Ya da nahr günlerinde Ilaccedici olduğu halde veya Umre yapı­cı olduğu halde tıraş olsa dem vâcîb olur. Fakat nahr günlerinde ha­remden çıkıp haremden başka yerde tıraş olsa, İntanı A'zam' (Rh.A.) a göre, onun üzerine iki dem vâcib olur. Zeylaî (Rh.A.) böyle zikretmiştir.

Ya da süreyi'bitirmeden önce Haccedici olduğu halde haremden çıksa, ondan soma dönse, dem vâcib olur. Umre yapan, Haccedenîn aksinedir ki, haremden cıktıkdan sonra dönüp saçını kırksa, o zaman dem lâzım gelmez.

Vikâye'de : «HnTde Hac ve Umre için tıraş olsa, dem vâcib olur. HılJ'den dönüp ondan sonra saçım kırkan veya zevcesini öpen veya ona dokunan mu'temire dem vâcib olmaz» denmiştir. Ben derim ki : Bunda birkaç sebebden lekellüf (zorlanarak cevap vermeye çalışma) vardır.

Birinci sebeb şudur : Onun (»Hac veya Umre ile» sözünden kasdı, Haccm veya Umrenin ihramından çıkmak dolayısıyladır. Lafzın onun üzerine delâleti de tekellüften hâlî değildir. Bundan dolayı Fukahâdan bazısı demiştir ki: Her ne kadar vâki olana uygun değilse de «veya tıraş olsa» sözü babın başındaki «şayet ihramlı güzel koku sürünse» sözüne bağlıdır.

İkinci sebeb şudur : «Mu'temire dem vâcib olmaz» sözü için ma1-tûfun aleyh [153] zâhirdeğildir. Velev ki onun kasdettiği ma'nâ açık ol­sun. Çünkü, «Mu'temir haremden çıkıp ondan sonra hareme dönüp sa­çını kırksa ona dem lâzım gelmez.o ma'nâsınadır. Gerçek ibare : "Veya Hacceden, süreyi bitirip çıkmadan önce haremden çıksa, ondan sonra hareme dönse, dem vâcib olur. Süreyi bitirmeden önce haremden çıkıp ondan sonra hareme dönen mu'temir saçını kırksa veya zevcesini Öp-se veya ona dokunsa, onun üzerine dem vâcib olmaz,» şeklinde olacakdı.

Üçüncü sebeb şudur : «Veya zevcesini Öpse» sözünün zahiri «saçı­nı kırksa» sözünün -üzerine atf (râcî) edildiği zannını veriyor. Halbuki, «veya tıraş olsa» sözü üzerine rna'tûîdur (râcidir). Bundan dolayı, bu­rada ben ibareyi gördüğün şekie çevirdim.

Kurban kesmeden tıraş olaa Kıran sahibine iki kurban vâcib olur.

Bu söz babın başında «bir dem vâcib olur» sözündeki «dem» sözüne atf-dır. Zebhden (kesmek) önce tıraş olan kârin (Kıran sahibi) üzerine demin birisinin gerekmesi, kıran vaktinden önce tıraş olduğu içindir. Çünkü kıranın vakti zebhderı sonradır. Birisi de zebhi tıraşdan sonraya bıraktığı içindir.

Rükn tavafını ciinûb olarak yapan kimse üzerine veya teşrik gün­lerinin sonunda temiz olarak sader için tavaf eden kimse üzerine - ve­lev ki rükn için tavâfda hadesli olsun - bir dem vâcib olur. Yâni eğer-o,  ziyaret tavafını cünûb olarak yapsa ve teşrik günlerinin sonunda sader tavafını temiz olarak yapsa, İmâm A'zam' (Rh.A.)  a göre, iki dem vâcib olur. İmâmeyn (Rh.AJeyhimâ) bir dem vâcib olur, demişler­dir.

Eğer ziyaret tavafını abdestsiz olarak yapsa ve sader tavafını teş-rîk günlerinin sonunda temiz olarak yapsa itLifâkan bîr dem vâcib olur.

Aradaki fark şudur: İkinci sebebte sader tavafı ziyaret tava­fına intikal etmez. Çünkü sader tavafı vâcibdir. Ve hades ile olan ziyaret tavafının iadesi müstehabdır. Vacibe intikâl etmez. Birinci se-bebde, sader tavafının ziyarete nakli vâcib olmuştur. Çünkü iade vâ­cibdir. Bu sader tavafının ziyaret tavafı yerine geçmesinde, kendisin­den bedenenin düşmek faydası vardır. Halbuki ihramın başlangıcın­da meşru olan tertîb üzere fiiller için azimet mevcuttur. Öyleyse onun meşru tertibin hilâfına olarak niyeti bâtıl olur. Şu halde tavafı meşru tertîb üzere sarf etmek vâcib olur. Üzerinde aslî secde olan kimse şa­yet sehv için secde etse, o aslî secdeye sarf olunup (sayılıp) sehve sarf olunmadığı gibi. Ve âdeta o kimse, teşrik günlerinin sonunda ziyaret tavafını yapmış ve sader tavafı için tavaf etmemiş gibidir. İmdi İmâm A'zaın' (Rh.A.) a göre, sader tavafını terk ettiği için ona bir dem vâcib olur. Bir dem de ziyaret tavafını nahr günlerinden sonraya bıraktığı için vâcib olur. İmâmeyn (Rh.AIeyhimâ), «sader tavafının terki için bir dem vâcîb olur, ziyaret tavafı için ise bir şey yoktur,» demişlerdir.

Eğer bîr uzuvdan daha azına güze! koku sürerse, buğdaydan yarım sâ' tasadduk ona vâcib olur. Ya.da bir günden daha az vakitte başını örter veya dikilmiş libâs giyerse veya başının dbrttebirinden daha azı­nı tıraş ederse veya beşden daha az tırnağını keserse veya ayrı ay­rı oldukları hatde beş parmağının tırnaklarını keserse, yine buğdaydan yarım sâ' tasadduk ona vâcib oiur.

Ya da o kimse, kudüm tarafım ve sader tavafını abdestsiz olduğn halde yapsa veya sader tavafının yedi çav tının üçünü terk etse veya üç cemrenin bîrini terk etse veya diğer ihraınlımn başını tıraş etse, buğdaydan yanın sâ1 sadaka vermek ona vâcib olduğu gibi zebh de vâcib olur. Ya da altı yoksula zebh'in etinden veya üç sâ' buğdaydan yiyecek sadaka vermek vâcib olur, veya üç gün qruc tutmak vâcib olur. (Yâni bu üç şeyin arasında muhayyerdir.)

Eğer ihrâmlı olan kimse özürlü olduğu için güzel koku kullanırsa veya tıraş olursa da böyle yapar.

İhrâmlmın cimri] - unutmakla da olsa - farza vukuf dan önce Hac-cını ifsâd eder. Haccı tamamlaması ve bir kurbân vâcib olur. Onun, gelecek yılda Haccı kaza etmesi gerekir. O kimsenin ifsâd ettiği şeyi kaza vaktinde, karısından ayrılması vâcib değildir.

Farza vukûfdan sonra vat'ı (karısı ile cimada bulunma) Ham it-sâd etmez. Bir bedene kurbân etmek vâcib olur. Tıraşdan sonra vat' ederse, bir koyun kurbân etmek vâcib olur.

Umresinde, dört tavâfdan önce vat' etse Umresini ifsâd eder. O, bozulan Umresini tamamlar, kurbân keser ve Umresini kaza eder.

Umresinin dört şavtını tavaf ettikden sonra cimâda (cinsî münâ­sebette) bulunsa bir kurbân keser.  (Cima)  Umresini bozmaz.

Ya da ihrâmlı olan kimse bir av öldürse veya ihrâmlı, avı öldürene yol gösterse, gerek o gösterme ilk defa olsun, gerekse olmasın ve gerek unutarak olsun ve gerekse kasden olsun eşittir. O ihrâmlı üzerine avın cezası lâzım gelir.

Şayet av, saldırıcı olmayan yırtıcı bir hayvan olursa, ceza vâcib olur. Saldırıcı ve yırtıcı hayvanı avlamjakda bir şey yoktur. Yâni ceza vâcib olmaz. Yahut av insana alışmış hayvan olursa veya paçalı (mü-servel) güvercin olursa, avın cezası vâcib olur. Müservel; bir güvercin­dir ki iki ayağında pantolon gibi tüy vardır. İmâm Mâlik (Rh.A.), «Pa­çalı güvercin insana alışmış kuşdur, kaz gibidir,» demiştir. Biz deriz ki: O, yaradılışının aslında avdır. Ancak ağırlığından dolayı uçmaz.

Yahut ihrâmlı, açhkdan veya bir başka zaruret Üe avı yemeye mecbur kalırsa yine avın cezası vâcib olur. O ceza ise, avın öldürüldü­ğü yerde veya öldürüldüğü yere yakın yerde iki âdil kimsenin takdir ettiği şeydir. Her ne kadar yırtıcı av hayvanı koyundan daha büyük olsa da, cezası koyundan fazla olmaz.

Sonra ihrâmlı o av için bir hedy satın alıp Mekke'de o hedyi keser. Veya o ihrâmlı yiyecek satın alıp her fakîre buğdaydan yarım sâ' veya hurmadan veya arpadan bir sâ''sadaka verir. Bir fakire bundan daha az tasadduk olmaz. Veya her fakirin yiyeceği için bir gün oruç tutar.

Eğer fakirin yiyeceğinden fazla geriye kalırsa, fakirin yiyeceği yarım sâ'dır. Fazla kalan ondan daha azdır. O fazlayı da tasadduk eder. Veya o fazla yerine bir gün oruç tutar.

O ihrâmlı avcıya avı yaralamasıyla veya onun tüyünü yolmasıyle veya uzvunu kesmesiyle (kıymetinden) eksilen şey vâcib olur. Yâni ih­râmlı kimse bir avı yaralasa veya tüyünü yolsa veya avın bir uzvunu kesse, ba'z (cüz) e kül ile itibâr olunması yönünden (kıymetinden) ek­silen o şeyi Öder. Nitekim kulların haklarında bu böyledir.

Hayvanın kanadını yolmakla ve ayaklarını kesmekle o, korunma du­rumundan çıkmış olur. Çünkü avcı o avdan korunma âletini kaybettirrnesiyle hayvanın güvenliğini yok etmiştir. Bu durumda onun cezasını öder.

Avın yumurtasını kırmasıyle, ilırâmlı üzerine yumurtanın kıyme­ti vâcib olur. Çünkü yumurta avın aslıdır. O yumurtanın av olma im­kânı vardır. O yumurta bozulmuş olmadığı müddetçe ihtiyaten av sa­yılır.

Eğer o kırılan yumurta bozulmuş ise, kıran kimse üzerine bir şey lâzım gelmez. Avın yumurtası kırılmakla ve içinden ölü yavrusu çık­makla o yavrunun diri olduğu haldeki kıymeti vâcib olur. Bu mesele şu üç durumdan hâlî değildir : Ya o yavrunun diri olup yumurta kı­rıldığı için öldüğü bilinir. Ya da o yavrunun yumurta kırılmazdan ön­ce ölmüş olduğu bilinir. Veya o yavrunun ölümü yumurtanın kırılma­sıyla mıdır, yoksa kırılmakla değil midir, bilinmez. O yavrunun diri olup yumurta kırılmakla öldüğü bilinirse, yumurtanın kıymetini kıran öder. Eğer kırılmazdan önce yavrunun ölü olduğu bilinirse, yumur­tayı kırana bir şey lâzım gelmez. Eğer yavrunun ölümü yumurtanın kırılmasıyle olduğu bilinmezse, kıyâsa göre, o, yumurtadan başkasını ödemez. Çünkü yavrunun yaşadığı bilinmiyor. İstihsânen, o yumurta­yı kıran kimseye yavrunun diri olduğu haldeki kıymeti vâcib olur. Çünkü yumurta yavru diri çıkmak için hazırlanmıştır ve vaktin­den önce kırmak Ölümüne sebeb olmuştur. Bu sebeple onun cezası, ihtiyaten o yavrunun diri olduğu haldeki kıymetine nakledilir.

Yine - İnâyede de geçtiği gibi - Hacdan çıkmış bir kimsenin hare­min avını kesmesi ile de ihrâmlıya avın kıymeti vâcib olur. Ve o kıymeti tasadduk eder. ,Helâl ile kaydın faydası yakında açıklanacaktır.

Yine haremin avının sütünü sağan kimse üzerine sütün kıymeti vâcib olur. Çünkü süt avın cijzlerindendir. Böylece o, avın bütününe benzer.

Haremin kuru otluğunu ve kendi biten - insanların yetiştirdiği ve bitirdiği cinsden olmayan - ağacını kesmek de ceza gerektirir. İsterse o ağaç bir kimsenin mülkü olsun.

Musannifin bu sözü, Vikâye'de ve Vikâye'den başkasında bulunan c.mülk edinilmemiş == gayri memlûk» sözlerine işarettir. O söz faydalı değildir. Çünkü Hidâye sarihleri ve daha başkaları demişlerdir ki: Şüphesiz Harem'in kuru otluğu ve ağacı iki çeşittir: Bir çeşidi insan­ların yetiştirmesiyle meydana gelen ağaçtır. Bir çeşidi de kendi biten ağaçtır. Bu ikisinden her biri de iki çeşittir: Ya insanların yetiştirdiği şeyin cinsindendir, ya da değildir.

Birinci çeşit için; insanın yetiştirdiği iki nevi sebebiyle ceza icabetmez, İnsanın yetiştirdiği cinsten olmayan birinci nevi için de ceza icâ-betmez. Ceza ancak ikinci çeşidin ikinci sınıfıncladır. O da kendi bitip ve insanların yetiştirdiği cinsden olmayandır. Onda, insanın kendi mül­künden yetiştirdiği memlûk olması ile mülkünde kendiliğinden biten memlûk olması hükmü müsavidir ve kıymeti lâzımdır. Hattâ Fukahâ : «Bir adam mülkünde ümmüğaylân (müğaylân) [154] ağacı yetiştirse bir insan da onu kesse, o insanın o ağacın kıymetini mâlikine ödemesi ge­rekir. Şeriat hakkı için de bir kıymet ödemesi gerekir. Ancak eğer o ağaç kurumuş olursa, o vakit tazminsiz kesilmesi caiz olur.» [155] demiş­lerdir.

Şu dört şeyde oruç olmaz : Ha re m in helâl olan avının boğazlan­masında, sütünü sağmakda, kuru otunu ve ağacını kesmekde; bun­larda kıymetin yerine oruç tutmak lâzım gelmez. Çünkü burada vâcib olan, kıymeti tazmin (bedelini ödemek) dir. Keffâret değildir. Malların borcuna benzer. Öyleyse bu, oruç ile edâ edilmez.

Musannifin, «Haccdan çıkanın kesmesi» demesine sebeb; «Boğaz­layan kimse eğer ihrâmlı olursa, kefaretinin oruç ile edâ edilir» olma­sıdır. Nihâye'de böyle zikredilmiştir.

Harem'in kuru otları otlatılmaz ve kesilmez. Ancak ayrığı kesilir ve otlatılır. Çünkü Resûlüllah   (S.A.V.) :

«Harem'in otluğu biçilmez ve dikeni kesilmez.» [156] buyurmuştur. Ayrığını ise Resûlüllah (S.A.V.) istisna kılmıştır. Onun kesilmesi ve ot­latılması caizdir. Mantarın da kesilmesi caizdir. Çünkü mantar bitki­den değildir.

Bitin ve çekirgenin öldürülmesiyle ihrauılı için az da olsa sadaka vâcib olur.

Karganın, dölengeç (çaylak) kuşunun, akrebin, yılanın, iarenin ve kuduz köpeğin öldürülmesiyle ihramhya bir şey lâzım gelmez. [157] Bazı rivayetlerde kurt da bunlar arasında zikredilmiştir. «Kuduz kö­pek ile murâd kurttur,» diyen de vardır.

Sivrisineğin, pire, kene ve kaplumbağanın Öldürülmesi ile de bir şey lâzım gelmez.

İhrâmUmn, sığırı, koyunu, deveyi, tavuğu ve ev kazını boğazlama­sı caizdir.

Yine helâlin yâni ihrâmh olmayan kimsenin, bir ihramimin ona avı göstermeksizin ve kesilmesi için ona emretmeksizin avladığı ve bo­ğazladığı avın ihrâmh tarafından yenmesi caiz olur.

İhrânılı olmayan bir kimse elinde av ile Harem'e girse, o avı salı­vermesi gerekir. Hidâye'de denilmiştir ki: Bir kimse Harem'e av ile girse, eğer o av, o kimsenin elinde ise, o kimseye o avı salıvermesi lâ­zım gelir. İmâm Şafiî (Rh.A.)  bu görüşte değildir.

Nihâye sahibi: «Şafiî'nin hilafının zahir olması için, o hareme av ile giren kimse ihrâmlı olmayan kimsedir. Çünkü ihrâmlı olan kim­seye o avın salıverilmesi, yalnız ihramla bü'ittifâk vâcib olur» demiş­tir. Bundan dolayı Ben; «İhrâmlı olmayan bir kimse (elinde av iie) Ha­rem'e girse» dedim. «Elinde» sözünden murâd; onun yaralayıcı olan hakîkî elidir. Hattâ o kimse, av ,ile Harem'e girdiği zaman, av onun yükünde veya kafesinde olsa, o avı salıvermesi vâcib olmaz. Bunu Tâc'-uş-Şerîa (Rh.A.) zikretmiştir.[158]

İhrâmlı veya ihrâmlı olmayan kimse getirdiği av ile beraber Ha­rem'e girdikden sonra, eğer satılan av, alıcı elinde mevcûd ise, o avın satılması reddedilir. Çünkü satış fâsiddir veya bâtıldır. Eğer av, alıcı elinde durmuyor ise, satıcı alıcıdan aldığı kıymeti verir. Yâni ihrâm-lının sattığı av, eğer duruyor ise geri verilir. Eğer zayi oldu ise, kıy­meti vâcib olur. Gerek ihramhya satsın ve gerekse ihrâmlı olmayana satsın müsavidir.

İhrâmh olan kimsenip evinde veya beraberinde olan kafesindeki avı ihrâmh olduğu için salıvermesi gerekmez. Çünkü ihram, avın mâlikiyetine ve muhafazasına karşı (muhalif) değildir. Birinci mesele bu­nun aksinedir.

Şöyle ki: Gerek ihrâmh ve gerekse ihrâmlı olmayan kimsenin av ije beraber Harem'e girdikten sonra o avı salıvermesi gerekir. Çünkü o av Harem'in avı olmuştur. Eğer ihrâmlı olmayan bir kimse, ihrâmlının elinde olan avı alıp salıverse, o avın kıymetini öder. Eğer alıp salıveren kimse ihrâmlı olursa, ödemesi gerekmez. Bir ihrâmlı kimse, kendisi gibi bir ihrâmlının avım öldürse, o avın cezası ikisine de lâzım gelir. Yâni her birine avın bütün kıymeti lâzım gelir. Çünkü avı almış olan ihrâmlı kimse, avın güvenliğini yok etmeye kalkışmıştır. Öldüren kim­se o güvenliğin yok olmasını sabit kılmıştır. Sabit kılmak ise ödemek hakkında başlamak gibidir. Duhûlden önce talâk şâhidlerinin şehâdet-ten dönmelerinde olduğu gibi. Bu durumda o avı tutan, öldürene taz­min ettirir. Çünkü öldüren kimse öldürmek sebebiyle almak işini sebeb kılmıştır. Bu durumda o, illetin illetine mübaşereti (vukuu, cereyanı) ma'nâsına olmuştur. Böylece, o ödemek ona havale edilir.

İfrâd Haccı yapan kimseye bir dem gerekmesine sebeb olan şey, kârin yâni Haccı Kıran yapan kimse üzerine iki dem lâzım gelmesine sebeb olur: Biri Hac için ve biri de Umre için. Ancak eğer o, ihrâmlı olmadığı halde mîkâtı geçerse, kârin için bir dem vâcib olur. Çünkü kârin üzerine mîkâtta vâcib olan bir tek ihramdır.

Zeylaî (Rh.A.), Şeyh'ul-İslâm'dan şöyle nakletmiştir: Kârin üze­rine iki demin vâcib olması, Arafede vukûfdan önce vâki olduğu va­kittedir. Arafe'de vukûfdan sonra ise, cima' hususunda kârin üzerine iki dem vâcib olur ve mahzûrât (Hac esnasında yasaklanmış diğer şey­lerde) dan [159] bir dem vâcib olur.

İhrâmlı iki kimsenin öldürdüğü bir avın cezası, İki olur. Çünkü bu ceza fiilin cezasıdır. Fiil birden çok olunca, ceza dahî birden çok olur.

Eğer Harem'in bir avını ihrâmlı olmayan ifai kimse öldürseler, ce­za birleşmiş olur. Çünkü Harem'in avının cezası, yerin cezasıdır. Yer İse birdir. Ceza da bir olur.

İhrâmlının avı satması, satın alması bâtıldır ve boğazlanması ha­ramdır. O, yediğinin kıymetini öder. Boğazlamayan başka ihrâmlı yese kıymetini ödemez.

Bir geyik Harem'de doğursa, bir kimse o geyiği yavrusuyla beraber Harem'den çıkardığı zaman ikisi de Ölse, çıkaran kimse onları öder. Yâ­ni geyiğin ve yavrusunun kıymetini öder. Çünkü av Harem'den çıktıkdan sonra, şer'an emin olmaya müstehıktır. Bundan dolayı o geyiği ye­rine bırakmak gerekir. Bu bırakma, bir şer'i sıfattır ki yavrulara da si­rayet eder. Nitekim hür olmakda, köle olmakda, kitabette ve bunların benzerinde olanda sirayet ettiği gibi.

Eğer geyiğin cezası edâ edildikden sonra doğursa, o kimseye yav­runun cezası lâzım gelmez. Çünkü anasının cezası ödendikden sonra güvenlik bakî kalmaz. Zira halefin ulaşması aslın ulaşması gibidir.

Âfâkî olan kimse, Hac ve Umre yapmak istese, — Hac ve Umrenin irâde edilmelerinin sebebi şudur; çünkü bu ikisinden birini murâd et­mese mîkâtın geçilmesiyle onun üzerine bir şey vâcib olmaz. — Hac ve Umreyi yapmak isteyen o âfâkî mî kâtı geçtiğinde ona bir dem lâzım ge­lir. O mîkâtı geçen âfâkî, mîkâta geri dönse veya yolda ihrama girdiği halde geri dönse, menâsikden bir nüske [160] başlamadan ilk defa oldu­ğu halde telbiye de etse, ona lâzım gelen dem düşer. Musannifin, «tel-biye de etse» sözü, İnıâmeyn' (Rh.Aleyhimâ) in sözünden ayırdetmek-tir ki, İmâmeyn' (Rh.Aleyhimâ) e göre, İhı ânı 11 olduğu halde bir kim­senin mîkâta geri dönmesi, demin düşmesine yeter. İmâm 'A'zam* (Rh.A.) a göre, İhrâmlı ve telbiye edici olduğu halde geri dönmesi gere­kir. Eğer mîkâta geri dönmezse veya menâsikden bir nüske başladık-dan sonra geri dönse, tavaf veya Hacer-i Esved'i istilâm (selâmlamak; ona elini ve yüzünü sürmek) [161] başlayıp ondan sonra geri dönse, dem düşmez. Bu aynen Hac yapmak isteyen Mekkî ve Umresini bitirip çıkan mutemetti' gibidir ki bunlar Harem'den çıkıp ihrama girseler dem lâzım olmakda birinci meseleye benzerler. Çünkü Mekke'linin ih­ramı Harem'dendir. Umre ile mutemetti' olan da Mekke'ye girip Umre yaptığı zaman Mekkî olur; ihramı Harem'den olur. Bu durumda, bun­ların üzerine mikâtı ihrâmsız geçtikleri için dem vâcib olur.

Bir Kûfeli, bir ihtiyâç için bahçeye girse, onun için ihrâmsız Mek­ke'ye girmek caizdir. Onun mîkâtı, bahçıvan gibi, bahçedir. Benî Âmir Büstânı (Bahçesi) inikattan içeride ve Mekke'nin dışındadır. Kûfeli olan kimse ihtiyâcı için oraya girse, ona ihram vâcib olmaz. Çünkü bahçe, tazimi vâcib olan bir yer değildir. Şu halde Kûfeli ona girse, o bahçe halkına katılmış olur. Bahçe halkı için ise ihrâmsız Mekke'ye girmek caiz olur. Lâkin eğer Haccetmek isterse, onun mîkâtı bahçe­dir. Yâni bahçe ile Harem arasında olan Hıll'ın [162]  hepsi bahçe gibidir. Bahçıvan ile oraya giren kimselere, eğer Hıll'dan ihrama gi­rip Arafât'da vakfe yaparlarsa, bir şey lâzım gelmez. Çünkü onlar inikatlarından ihrama girmişlerdir. Bu durumda, eğer o ihrâmsız Mek­ke'ye girse, ona Hac ve Umre lâzım gelir. Mekke'ye ihrâmsız girmesi sebebiyle lâzım gelen şey ondan sahîh olur. Eğer o Mekke'ye girdiği yılda mîkâta çıkıp ihrama girer ve o yılda üzerine lâzım gelen Haccı yaparsa, sahîh olur. O yıldan sonra sahîh olmaz. İmâm Züfer (Rh.A.), «Sahîh olmaz, kıyâs da budur. Nezr sebebiyle ona lâzım gelen şeyden dolayı o, yıl değiştiği vakitte yapmış gibi olur.» demiştir.

Bizim için sahîh olmasına sefteb şudur : Şüphesiz o kimse terket-tiği şeyi vaktinde elde etmiştir. Çünkü onun üzerine vâcib olan, Mek­ke'ye girişi vaktinde, bu mahalle saygı göstererek ihrâmlı olmaktır. Yoksa onun ihramı ta'yin edilerek Mekke'ye girmek için olmak değil­dir. Yıl değiştikden sonra olan bunun aksinedir. Çünkü zimmetinde borç olmuştur. O ancak ihram ile, maksûd olduğu halde edâ edilir. Ni­tekim nezr edilmiş i'tikâfda olduğu gibi. Çünkü i'tikâf ayni yılın Ra-mazan'mda oruç ile edâ edilir. İkinci yılda olmaz. Nitekim bu daha ön­ce geçmişti.

Bir kimse mîkâtını ihrâmsız geçse, Umre için ihrama girip Umre­sini ifsâd etse, Umre vakti geçtikden sonra kaza eder. Mîkâtı terk et­tiği için ona dem yoktur. Çünkü o kimse kazasında, mîkâtm hakkını ih­ram sebebiyle mîkâttan kaza edici olmuştur.

Bir Mekkeli kimse, Umre için bîr şavt tavaf ettiği zaman Hac için ihrama girse, Haccı terk eder. Yâni o kimsenin Haccı terk etmesi gere­kir. Çünkü İmâm A'zam' (Rh.A.} a göre, Mekkelinin iki ihramı bir ara­ya getirmesi yasaklanmıştır. İmâmeyn' (Rh.Aleyhimâ) e göre o, Umreyi terk eder. O kimseye dem lâzım gelir. Hac ve Umrenin kazası da lâzım gelir. Çünkü o kimse, başladıkdan sonra Hacda devam etmekten âciz olduğu için, Haccı kaçırmış gibidir. Bu durumda, Haccı kaçıran kim­seye Hac ve Umrenin kazası lâzım gelir. Eğer o, Hac ve Umreden biri­ni terk etmeyip ikisini de tamâm ederse sahîh olur. Çünkü o kimse, o ikisini gereken şekilde edâ etmiştir. Lâkin o ikisini birleştirmek yasak­lanmıştır. Şer'î fiillerden nehy, meşrûiyyeti gerçekleştirir. Fakat, ame­linde yasaklanmış şeyi işlemekle eksiğinden dolayı dem lâzım gelir. Bu dem Mekkeli için cebr (tamamlama) demidir. Âfâkî için şükür de­midir. Bir kimse Hac için ihrama girse, ondan sonra Nahr Gününde diğer bir Hac için ihrama girse, eğer o birinci Hac için tıraş olmuş ise, diğer Hac ona lâzım gelir. Hatta o, gelecek yılda demsiz kaza eder. Eğer birinci Hac için tıraş olmamış ise, diğer Hac ona dem île lâzım gelir. İkinci ihramdan sonra saçını, gerek kırksın, gerekse kırkmasın.

Bunun aslı şudur: Şüphesiz Hac ile Umrenin iki ihramını birleş­tirmek bid'attır. Eğer o kimse birinci ihramda tıraş olmuşsa, iki Haccı bir araya getirmemiştir. Onun için, bir araya getirmekten (cem) do­layı dem vâcib olmaz. Eğer birinci ihramda tıraş olmamış ise, Hac ve Umrenin ihramlarını bir araya getirmiş olur. Bundan sonra eğer tı­raş olmasa, birinci ihramdan çıkar ve ikinci üzerine cinayet işler. Çün­kü o, vakitlerinin dışında ihrâmlı olmuştur. Böylece, ona icmâen dem lâzım gelir. Eğer ikinci yılda Haccedince tıraş olmamış ise, İmâm A'zam (Rh.A.) a göre, tıraşı birinci ihramdan geciktirdiği için o kimseye, ic­mâen dem lâzım gelir.

Bir kimse Umrenin işlerini tamâmpyle yerine getirip, sâdece tıraş geri kaldığı zaman, diğer Hac için ihrama girse, o kimseye dem lâzım gelir. Çünkü o kimse Hac ve Umrenin iki ihramını bir araya getirmiş­tir. Bu ise mekruhtur. Bu durumda, ona dem lâzım gelir. Afakî olan bir kimse Hac için ihrama girip ondan sonra Umre için de ihrama girse, ikisi de lâzım gelir. Çünkü âfâkî için Hac ile Umreyi bir araya getirmek, - kıran gibi - meşrudur. Umrenin işlerini yerine getirmeden önce Arafat'ta vakfe yapmakla Umre bâtıl olur. Ancak yönelmekle bâ­tıl olmaz. Eğer Hac için kudüm tavafını edâ etse, ondan sonra Umre için ihrama girse ve Umrenin fiillerini hac fiillerinden öne alsa onun üzerine dem lâzım gelir. Çünkü'o kimse Umrenin işlerim, Haccın iş­leri üzerine bina edici olmuştur. Bu durumda, Umreyi terk mendûb olmuştur. Çünkü ihram, Hac işlerinden bir şeyle sağlamlaştırılmıştır. Hac için tavaf etmeyen kimse bunun aksinedir. Eğer Umreyi terk ederse Umreye başlamanın sıhhati için kaza eder ve Umreyi terk ettiği için kurbân keser. Bir kimse Haccedip Nahr Gününde veya Nahr Gününü takib eden üç günde Umrede yüksek sesle telbiye etse, o kimse için Um­re lâzım gelir. Çünkü Hac ile Umrenin ihramlarını birleştirmek sahîh-dir.                                      -

Umreyi terk etmek de lâzım gelir. Çünkü o kimse Haccın rüknü­nü - ki o vukûfdur - edâ etmiştir. Bu durumda, Umrenin işlerini Hac­cın işleri üzerine her bakımdan bina etmiş olur. Halbuki bu gün­ler içinde Umre mekrûhdur. Terk ettiği Umreyi dem ile beraber ka­za eder. Eğer Umreyi terk etmeyip Umreye devam ederse sahîh olur. Mekruh işlediği için dem vâcib olur. Haccı geçiren kimse şayet Hac veya Umre için ihrama girse, ihramı terk etmek vâcib olur ve o, Umrenin fiilleriyle ihramdan çıkmış olur. Çünkü Haccı kaçıran kimsenin böyle yapması vâcibdir. Ondan sonra Hac ve Umreden hangisi ile ihrama girmiş ise, onu kaza eder ve kurbân keser. Haccın ihramını terke sebeb şudur : Çünkü o kimse Hac ve Umrenin ihramlarını bir araya getirmiş­tir. Bu durumda o, Umreyi terk eder. Umrenin ihramını terke sebeb şu­dur : Çünkü o kimse Haccı kaçırdığından onun üzerine Umre vâcib ol­muştur. Şu halde o, ihram ile iki Umreyi bir araya getirmiş olur. Bu durumda, ikinci Umreyi terk eder. O kimseye dem vâcib olmasına se­beb; odasından önce terk etmek suretiyle ondan çıktığı içindir. [163]

 

İhsâr   Olunan   İhrâmlı   Babı

 

İhsâr lüğatta mutlak olarak « m e n'» demektir. Bu ma'nâda : (Hasarahül adüvvü) «Onu düşman me-

netti (kuşattı)» ve (Ahsarahul maradu)  «Onu hastalık menetti (alıkoydu)» denilir. Şer'an : thrâmh olan kimseyi, Hacc veya Umresinin tamâmına erişmesinden, düşman veya bir has­talık korkusunun menetmesine, derler.

Eğer ihrâmlı, düşman veya hastalık korkusuyla muhasara olunsa, onun ihramdan çıkması caizdir. Bu durumda, ihsâr olunan kimse, îf-râd Haccı yapıyorsa bir koyun veya bir koyunun kıymetini; Kıran Hac-cı yapıyorsa, iki koyun veya iki'koyunun kıymetini gönderir ve o koyu­nun Harem'de boğazlanacağı günü ta'yin eder. Hıll'de ta'yin etmez. Yâni koyun gönderdiği kimse Harem'de boğazlamaya ayniyle bir gün ta'yin eder. Kıran Haccı yapanın iki koyun göndermesinin sebebi, iki ihramdan çıkmaya muhtâc olduğu içindir. Ta'yin ettiği o boğazlama günü, nahr gününden önce 'olsa da olur. İmâmeyn' (Rh.Aleyhimâ) e göre o, Umre ile muhsâr (ihsârlı) olmuş ise, zikredilen gibidir. Eğer Hac ile muhsâr olursa, onun için, boğazlama ancak nahr gününde caiz olur. Muhsâr olan kimse, o koyunun boğazlanmasıyle, tıraş olmaksızın ve saçını kırkıp kısaltmak sızın ihramdan çıkmış olur. Bu söz Vikaye'-nin «saçım tıraş ve kısaltmazdan önce» sözünden daha muvafıktır. Eğer o kimse Hacdan muhalin (ihramdan çıkmış) ise, ona Hac ve Umre lâzım gelir. Başlama sebebiyle Hac lâzım gelir ve ihramdan çıkıştan dolayı Umre gerekir. Çünkü o ihramdan çıkış Haccı kaçıran ma'nâsmadır. Eğer Umre ihramından çıkmış ise Umre lâzım olur. Bu, Umrenin ka­zasıdır. Eğer muhsâr Kıran Haccmdan ise, bir Hac ile iki Umre lâzım gelir. Hac ile Umrenin birine sebeb, îfrâd Haccı yapanda olduğu gibi, Haccı kaçıran ma'nâsında olduğundandır.   Umrenin ikincisine sebeb ise, başlamanın sıhhatinden sonra ondan çıktığı içindir. Eğer kârin olan ihrâmhmn ihsan zâü olup onun, Hedy'e ve Hacca yetişmesi müm­kün ols«, ona Haccı edâ etmek için teveccüh (yönelmek) lâzım gelir. Onun İçin ihramdan çıkmak caiz değildir. Çünkü onun hedy (kurbân) göndermesi, hedye yetişmesinden aczinden dolayıdır. Bu durumda o, yetişmekten bedel hükmünde olmuştur ve şüphesiz bedel ile maksûdun meydana gelmesinden önce asla kudret hâsıl olmuştur. İmdi böy­lece bedel itibârdan düşmüştür. Bu, azâd etmekten âciz- olduğu için oruç ile keffâret eden kimse gibidir ki, şayet o, orucdan fariğ olmaz­dan önce bir köleyi azâd etmeye kadir olsa, onun üzerine köleyi azâd etmek vâcib olur. Bu da aynen öyledir. O, hedy için dilediğini yapar. Çünkü o hedy onun mülküdür ve onu bir cihete ta'yin etmiştir. Bu du­rumda o, ondan müstağni olur. O muhsâr ihrâmhmn, ihsan yok ol­duğu zaman, Hac ile hedyin ikisinden birine yetişmekle veya ikisine de yetişememekle onun için ihramdan çıkmak caizdir. Şu halde eğer hedye yetişip Hacca yetişmez ise, ihramdan çıkar. Çünkü o asıldan âciz olmuştur. Yine Hacca yetişip hedye yetişmezse, istihsânen ihramdan çıkar. Çünkü o, ihramdan çıkmasa malı meccânen zayi' olur. Malın hürmeti ise nefsin hürmeti gibidir. Öyleyse o, ihramdan çıkar. Nite­kim nefsi için de korksa onun ihramdan çıkması caizdir. Yine, ikisinden birine yetişmek mümkün olmayıp maksûd fevt olduğundan dolayı ih­ramdan çıkmak caizdir.

İhrâmlının, Mekke'de Haccı n iki rüknünden m en edilmesi, yâni ta­vaf dan ve vukûfdan menedilmesi onun için ihsârdır. Eğer onun efâle (hac fiillerine) erişmesi güç olursa, muhsâr olur. Nitekim Hıll'de eriş­mek güç olduğu gibi Haccın iki rüknünün birinden men ile o, muhsâr olmaz. Yâni eğer o, tavaf ile vukûfdan birinin ef'âline erişmeye kadir olursa, muhsâr olmaz. Fakat, tavafa kadir olursa/" muhsâr olduğu Haccı geçirmiş ol­ması sebebiyle ihramdan çıkar. Hac demi de ihramdan çıkmaya be­del olur. Ama vukufa kadir olursa, muhsâr olduğu fevâtten (haccın ka­çırılmasından) emniyetin vukuundan dolayı muhsâr olmaz. [164]

 

Kendi Yerine  Başkasını Hacca Göndermek :

 

Bir kimse kendisi Hacdan âciz olup, başkasına kendisi [165] için Hac yapmayı emretse  (istese), o başkasının yaptığı Hac, eğer o âciz kimse aczinde devam ettiği halde ölürse ve o Hacca memur olan kimse de onun için niyet ederse, o âciz kimse için sahih olur. Bu iki şart bu­lunursa, ihcâc yâni kendi yerine başkasını Hacca göndermek sahih olur. Eğer bu iki şart bulunmazsa sahih olmaz. [166]

Kâdîhân (Rh.A.) demiştir ki: Bu zikredilen şey, emreden âciz kim­se aczinin ortadan kalkacağım umarsadır. Bunlar hastalık, hapis ve benzeri şeylerdir. Eğer aczin ortadan kalkmasını ummazsa, - kötürüm olmak ve a'mâlık gibi - yerine Haccetmesi için başkasına emretmesi caiz olur.

Ölmüş bir kimse için, onun emri ile Hac edilse, o Haccın sevabı ölü için - sahîh kavle göre - vâki' olur. Bazısı, «Ölü için Hac yerine geçmez, onun için sevâb olur,» demiştir. Sahih olan kavi birincisidir. Çünkü eserler (hadîsler) ona delâlet etmektedir. Bundan dolayı, Haccın âmiri olan kimse için niyet edilmesi ve Haccı eda eden kimsenin telbiyede onu zikretmesi şart kılınmıştır. O kimse :

«Allahümme innî üııdül hacce fcyesslrhü lî vetekabbelhü minnî ve min fülânin» «Yâ Rabbi, ben Haccetmek istiyorum. Bunu bana kolay kıl ve bunu benden ve fülândan kabul et.» der.

Şayet Hac ile me'mûr olan kimse, yolda hasta olsa, o memurun, ölünün yerine Hac edivermesi için malı başkasına vermesi caiz değildir.

Ancak eğer mal o memura verildiği zaman dilediğin gibi yap denilirse, - o memur gerek hasta olsun ve gerekse olmasın - o zaman caiz olur. Çünkü o memur mutlak şekilde vekîl olmuştur.

Bir kimse Hac için çıkıp yolda ölse ve o mekândan Hac ile vasiyet

etse, eğer bir şey açıklamış ise, iş onun açıkladığı şekildedir. Eğer bir şey açıklamamış ise, İmâm A'zam' (Rh.A.) a göre, malının üçtebiri o Hacca yettiğinde o Ölü için memleketinden Hac edilir. İmâmeyn' (Rh.Aleyhimâ) e göre, onun öldüğü yerden Hac edilir. Bu meseleler, Fe-tâvâyı Kâdihân'dandır.

Bir kimse Hac ile vasiyet edip onun için bir adam tetavvuan Hac etse, onun Haccı o vasiyet eden kimse için caiz görülmez. Tecrîd'-de de böyle zikredilmiştir.

Bir kimseye iki adam, bizim için Hac ediver, diye emretseler, o kim­se de onlar için Hac ediverse, o Hac onlar adına meydana gelmiş olmaz. Bilâkis o Hac memur için meydana gelmiş olur. Memur eğer o maldan nafakalanmış ise, o iki âmirin mallarını öder. Çünkü o memur baş­kasının nafakasını kendisi için Hacda harcatmıştır. O memur o Haccı, âmirin ikisinden birisi için yapmaya da kadir olmaz. Lâkin o Haccı ana-babasmdan birisi için yapması caiz olur. Çünkü o memur ana - babası için Hac etse, hangisi için isterse, o memur için caiz olur. Çünkü o te­berru edicidir. Amelinin sevabını biri veya ikisi için yapabilir. Evvelki meselede âmirin hükmiyle (kararıyla) iş görür. Bu durumda, âmire muhalefet etmekle Hac onun kendisi için olmuştur.

Mu Jısârin edâ ettiği dem (kurbân) âmire a iddir. Âmir Ölü olursa o, âmirin malındandır. Çünkü âmir, memuru bu çıkmaza sokan kimseair. Şu halde çıkmazdan kurtarmak âmire vâcibdir. Kıran ve cinayet demi Hacceden memura âiddir. Kıran deminin memur üzerine olması­nın sebebi, şükren vâcib olduğu ve Yüce Allah (C.C.), iki nüsku (iba­deti) bir arada yapmaya muvaffak kıldığı içindir. Bu nimet ise me­mura mahsûsdur. Çünkü fiilin hakikati memurdandır. Bu mesele, âmir kırana izin verdiği vakittedir. Eğer izin verilmemiş ise, memur muhalefet etmiş olur. Nafakayı öder. Cinayet deminin memur üzerine lâzım gelmesi ise, memurun cinayeti işleyici olmasındandır. Şu hal­de cinayetin keffâreti de ona âiddir.

Başkası için Hac eden kimse [167] eğer vukuf dan önce cima* ederse, nafakayı Öder ve gelecek yılda kendi malı ile Hac etmesi gerekir.

Eğer, başkasının yerine Hac eden kimse yolda ölürse veya nafaka­sı çalınırsa, âmirin geri kalan malının üçtebiri ile âmirin bulunduğu yerden [168] Hac ettirir. İmâm Muhammed' (Rh.A.) e göre, memura Hac için ayrılıp verilen inalın - eğer bir şey kalmış ise - geri kalanı ile Hac edilir. Eğer geriye bir şey kalmamış ise vasiyet edene (mûsîye) vasiyet edilenin (vasinin) kısmeti itibariyle vasiyet bâtıl olur. Çünkü vasiyet eden, eğer hayâtında bir miktar mal ta'yin edip kendisine Hac edi-vermesi için bir adama verse, vasiyet eden ölüp de malı o naibi elinde helak olsa, vasiyet edenin malından o helak olan maldan başkası alın­maz. Yine, vasî (yâni vasiyeti yerine getiren kimse), ölünün malından ayırıp verse, yine hüküm zikredilen gibidir. Çünkü vasî, mûsînin (va­siyet edenin) yerine geçer. İmâm Ebû Yûsuf' (Rh.A.) a göre, ilk üçte-birden geri kalan mal ile Hac edilir. Çünkü vasiyetin geçerli olmasının yeri üçtebir (sülüs) dir. Ondan geriye ne kadar kalırsa yerine getirilir. İmânı A'zam (Rh.A.) için buna sebeb şudur: Şüphesiz vasinin taksimi ve malı ayırması sahih olmaz. Ancak vasiyet edenin ta'yin ettiği şekle göre teslim etmek suretiyle sa"hîh olur. Halbuki o, burada o şekilde teslîm de etmemiştir. Çünkü o mal zayi' olmuştur. Bu durumda, ölünün vasiyeti, geri kalanın üçtebirinden yerine getirilir.

Hac, memurun öldüğü yerden değil, âmirin bulunduğu yerden ya­pılır, fmanjeyn' (Rh.Aleyhimâ) in sözü ise, memurun öldüğü yerden­dir. İ mâ mey n' (Rh.Aleyhimâ) in sözünün sebebi istihsândır. Şüphesiz o memurun yolculuğu, Yüce Allah* (C.C.) in :

«Evinden, Allah'a ve Peygamberine hicret ederek çıkan kimse...» [169] kavli şerifinden dolayı bâtıl olmamıştır.                

Resûlüllah (S.A.V.) :

«Her kim Hac yolunda ölürse, onun için her yıl makbul bir Hac yazılır.» buyurmuştur.

İmâm A zam' (Rh.A.) m sözünün şekli kıyâstır. Şüphesiz yolculuk-dan mevcûd olan miktar dünya ahkâmı hakkında bâtıl olmuştur. Zira, Resûlüllah (S.A.V.) :

«Âdemoğlu öldüğü zaman ameli kesilir.» [170] buyurmuştur.

Vasiyeti yerine getirmek dünyâ ahkâmmdandır. Şu halde, vasiyet mûsînin vatanından bakî kalmıştır. O vasiyet de sanki vatanından çık­maktır. Halbuki vatanından çıkış mevcûd değildir.

Hedy, Harem'e hediye edilen şeydir ki, o, Hareni'de Allah' (C.C.) a yaklaşma (tekarrüb) hâsıl etmek için, deveden, sığırdan ve davardan olur. Bu hedyin Arafat'a gitmesi vâcib değildir. Bir kavle göre :. «Mak-sâd, Kılâde takmak gibi ilâmdır.»

Hedyde ancak, udhiyyede câîz olan caizdir. Udhiyyenin açıklaması yakında gelecektir. Koyun her şeyde caizdir. Ancak farz olan tavafı, cünub olduğu halde tavaf ederse ve yine vukûfdan sonra cima' ederse, bû ikisi için koyun caiz olmaz, bedene caiz olur.

Hedyden yemek caizdir. Hattâ müstehabdır. Ancak tetavvu', mut'-a ve kıran için olan hedyden caizdir. Çünkü o nüsk demidir. Şu halde, udhiyye yerinde oldukları için bunlardan yemek caiz olur. Diğer hedy-ler bunların aksinedir. Çünkü diğer hedyler keffâret demleridir. Cina­yet için ceza olarak meşrudurlar. Yenirse, onlardan faydalanmanın me-nedilmesi ile alâkalı olur. Şiddetle menedildiği için yenmez. Şüphesiz Nebî-i Ekrem'den (S.A.V.), onların yenmesini nehyettiğine dâir sahîh haber (hadîs) vârid olmuştur.

Diğer ikisinin yani mut'a ile kıranın hedyi nahr gününde boğazla­nır. Yani boğazlayıcılarına nahr günü teayyün eder. Mut'a ve kıran­dan başka hedyler onun dilediği vakitte boğazlanır. Hedylerin hepsi için Harem-i Şerifi ta'yin gerekir. Harem'in fakirine sadaka edilmesi için ta'yin gerekmez.

Vikâye'de : «Nahr gününün ta'yini son ikisinin boğazlanması için­dir. İkisinden başkası o ne vakit dilerse boğazlanır. Çünkü Harem hep­si için ta'yin edilmiştir. Harem'in fakirine sadaka için değildir.» de­nilmiştir.

Ben derim ki: «İkisinden başkası ne vakit dilerse boğazlanır.» sö­zünün kendinden öncesine bağlanması tekellüfe ve i'tisâfa yâni yoldan çıkmaya muhtaçtır. Nitekim bu husus ehl-i ma'rifet ve-ehl-i insafa giz­li değildir. Burada seçilmiş olan ibare daha özlüdür ye maksûdu ondan daha iyi gösterir.

Hedy, çulu ve yuları ile tasadduk edilir. Kasabın ücreti hedyin etinden verilmez; zaruret olmadıkça hedyin üzerine binilmez ve sütü de sağılmaz. Soğuk su serperek- memelerinin sütünün kesilmesine ça­lışılır.

Yolda Ölen, ya da ayağı sakat veya a'mâ olmak gibi büyük bir ku­sur (ayb) ile kusurlanan hedyin vâcib olanında, ölen başkası ile değiş­tirilir. Büyük kusur (ayb) ile kusurlanmış olanı o, dilediği gibi yapar. Hedyin nafile olanında, ölmüş olsun, kusurlanmış olsun, sahibine bir şey gerekmez. Nafile olan bedene yolda ölmeye yakın olursa kurbân edilir ve küâdesi kanı ile boyanır.

Yine, ancak fakir yesin dîye hörgücünün bir yüzüne kam sürülür.

Bunun faydası, hedy olduğu bilinip fakirlerin yemesi içindir.

Bir grub bîr günde vakfe yapsa diğer grub da, onlar vakfeye vukuf gününden sonra durdular, yâni vukuf gününde durmadılar, diye şehâ-det etse, onların şehâdetleri kabul edilmez. Eğer vakfeye vaktinden ön­ce durdular, diye şehâdet ederlerse, şayet tedârik mümkün olursa, şe-hâdetleri kabul edilir. Yâni Hacılar bir günde vakfeye dursa, bir top­luluk da onların vakfe gününden sonra durduklarına şehâdet etse, şe-hâdetleri makbul olmaz ve Hacıların Hacları istihsânen caiz görülür. Kıyâs ise caiz görmemeyi gerektirir. Çünkü Hac zaman ve mekâna mahsûs bir ibâdet olarak bilinmiştir. Bu durumda, zamansız ve mekan­sız ibâdet olmaz. Nitekim onlar vakfeye terviye gününde durmuş gibi veya Arafât'dan başka yerde durmuş gibi olmuşlardır.

İstihsâlim sebebi şudur: Şüphesiz bu topluluğun şehâdetleri olum­suzdur. Çünkü onların maksatları Hacıların Haclarının olmadığını söy­lemektir. Yine hatâdan sakınmak mümkün olmayıp tedârik zor olduğu ve iade ile enirde güçlük görüldüğü için onların şehâdetleri makbul ol­maz. Bu durumda, şüphe zamanında şehâdetlerinin olumsuz (nefy) ol­masıyla yetinilmesi vâcib olmuştur.

Terviye gününde onların vukuflarına şehâdetleri zikredilenin aksi­nedir.

Nahr günlerinin ikinci gününde cemre-i vustâ (orta cemre) ve cemre-i sâlise (üçüncü cemre) yi atsa ve cemre-i ulâ (birinci cemre) yi terk etse.bu durumda eğer tamamlamayı kasd edip ancak birinciyi taşlasa, tertipsiz de olsa, bütün hâsıl olması için caiz olmuştur. Çünkü tertib şart değildir. O, sünnet olan tertibi gözeterek hepsini sıra ile atarsa, güzeldir.

Bir kimse, farz tavafı edâ edinceye kadar yaya Hac etmeyi adaşa, yâni kendi üzerine yaya Hac etmeyi vâcib kılsa, yaya Hac eder ve zi­yaret tavafını edâ edinceye kadar binici olmaz.

Hacılardan biri bir câriye satın alsa, o câriye efendisinin izni ile ihrama girer. Hattâ efendisinden izinsiz ihrama girse, ihrama girmiş olmaz. Satın alan kimsenin, saç kesmek veya tırnak kesmekle cariyeyi ihramından çıkartıp onunla cima' etmesi caizdir. Böyle yapmak, Hac işine saygı için cima yapıp da ihramdan çıkartmakdan daha uygun­dur. [171]

 

Udh İyye   Bölümü

(Kurbân Bahsi)

 

Bu bölümün «Kitâb'ul-Hacc» ile ilgisi, Udhiyyenin Hac günlerinde vâki olmasındandır.

Udhiyye, kuşluk vaktinde kesilen hayvanın ismidir. « E f â î 1» vezninde « E d â h î » şeklinde çoğullanır. Kelime, (Adhâ yudhî) dendir. Bir kimse kuşluk vaktine girdiği zaman böyle denir. Nahr günlerinde boğazlanan şey «udhiyye» diye adlandırılır. Çünkü nahr günlerinde boğazlanan şey, kuşluk vaktinde boğazlanır. Bundan dolayı vaktin adı ile adlandırılmıştır.

Şeriatta, udhiyye; belli yaş ile, belli günde, tekarrüb (ibâdet) niye­tiyle, şartları ve sebebleri bulunursa vaktinde boğazlanan (kesilen) hay­vandır. 

Şartları: İslâm, ikâmet ve sadaka-ı fıtranın vucûbunun tealluk ettiği zenginliktir. Sebebi, vakittir. O da Nahr günleridir.

Rüknü; boğazlanması caiz olan şeyi boğazlamaktır.

Udhiyye; bir ferdden bir koyundur. Bir kişi için bir koyundan daha azı caiz olmaz. Yine bir kişiden yedi kişiye kadar bir deve veya bir sığırdır. Nitekim bu husus daha önce geçmiştir.

Kıyâs, bedenenin hepsinin ancak bir kişiden caiz olması hususun-dadır. Çünkü kan akıtmak bir tek kurbet (ibâdet) tir. Bir tek kurbet İse bölünme kabul etmez. Ancak biz, kıyâsı eser (yâni Sahabenin sözü) ile terk ettik, Bu eser, Hz. Câbir'  (R.A.)  den mervîdir ki: Hz. Câbir (R.A.); «Resûlüllah  (S.A.V.)  İle Beraber Bir Sığırı Yedi Kişi, Bir Deveyi De Yedi Kişi İçin Boğazladık.» [172] Demiştir.

Koyun Hakkında Nass Bulunmadığı İçin Kıyâsın Aslı Üzere Kalmıştır.

Sığır Veya Deve, Altı Veya Beş Veya Üç Kişiden Caiz Olur. Bunu İmâm Muhammet! (Rh.A.)  «Asi» [173] Adlı Kitâbda Zikretmiştir.

- Yedi Kişiden Olması, O Yedi Kişinin Birisi İçin Yedide Birden Daha Az Olma/Sadır. Hattâ Bir Adam Ölüp Bir Oğlu, Bir Karı Ve Bir De Sığır Bıraksa, Oğlu İle Karısı O Sığırı Udhiyye (Kurbân) Etseler, Kurbet Vasfı Bazısında Yok Olduğu Ve Bu Fiilin Kurbet Olmasında Bölünme Bulundu­ğu İçin, Oğlunun Payında Caiz Olmaz. [174] Kâfi De De Böyle Zikredilmiştir. Bir Kimsenin Udhiyye (Yani Kurbân) İçin Satın Aldığı Bedenede Al­tı Kişiyi Kendisine Ortak Etmesi İstihsânen Sahilidir. Kıyâs Bakımından İse Caiz Değildir. Bu İmâm Züfer' (Rh.A.) İn Sözüdür. Çünkü Ona Göre, Bedene'yi Satın Alan Kimse Onu Kurbet İçin Hazırlamıştır. Bu Durumda Onun Satılması Caiz Değildir.

İstihsânın Sebebi İse Şudur : Şüphesiz O Kimse Bir Semiz Sığır Bul­muş, Satın Alırken Ortak Bulamamıştır. Şu Halde Hacet, Ortaklığa Mec­bur Etmiştir.

Rücû Suretinden Ve Hılâfdan Daha Uzak Olması İçin Kurbette Or­taklığın Satın Almadan Önce Olması Mendûbdur.

Ortaklaşa Olan Udhiyyenin Eti, Ölçü İle Taksim Edilir. Tartısız Ve Ölçüsüz, Yalnız Tahminle Taksim Edilmez. Ancak Eğer Taksim Edilen Par­ça İle Beraber, Paçalarından Veya Derisinden Eklenir; Yâni Bir Tarafda Etinden Ve Paçalarından Bulunur Ve Diğer Tarafda Etinden Ve Derisin­den Bulunursa, Bu Takdirde Cinsi Cinsin Hilâfına Şekilde Sarf Etmek (Saymak) Caiz Olur.

Udhiyye Vâcibdir. Cevâmi'de Ebû Yûsuf (Rh.A.) Dan : «Udhiyye Sünnettir» Diye Rivayet Edilmiştir^Bu Şafiî' (Rh.A.) Nin De Sözüdür. Ta-Hâvî (Rh.A.) Zikretmiştir Ki: «Udhiyye; İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) Ve İmâm Muhamined' (Rh.A.) İn Kavline Göre, Sünnet-İ Müekkededijr. Vâ-Cib Olmasının Delili; Resûlüllah' (S.A.V.) İn

«Bir Kimsenin Hâli Vakti Yerinde Olurda Kurbân Kesmezse Sakın Bizim Namazgahımıza Yaklaşmasın.» [175] Kavli Şerifidir. Bu Hadîsi, İmâm Ah-Med (Rh.A.) İle İbn Mâce (Rh.A.) Rivayet Etmişlerdir. Bunun Gibi Vai-De (Tehdid) Ancak Vacibi Terk Eden Lâyık Olur..

Udhiyye : Hür Kimse Üzerine Vâcibdir. Çünkü Udhiyye Mâlî Bir Kur-Bettir (İbâdettir). Mâlî İbâdet İse, Ancak Mülk İle Hâsıl Olur. Mâlik De Hür Olandır.

Hür Müslümana Vâcibdir. Çünkü Kurbet Ancak Müslümanda Tasav­vur Edilir.

Mukîm Olan Hür Müslümana Vâcibdir. Çünkü Udhiyyenin Edası Mü-Sâfir (Seferi) E Meşakkat Sayılan Sebeblere Mahsustur. O Sebebler Vak­tin Geçmesi İle Yok Olur. Bu Durumda, Müsâfir Üzerinden Güçlüğü Kal­dırmak İçin O, Cuma Namazı Gibi, Vâcib Değildir.

Fıtra Zenginliği (Maddi İmkânı) Kadar Zenginliği Bulunan Hür Ve Mukîm Müslüman Üzerine Vâcibdir. Çünkü İbâdet Ancak Gücü Yetene Vâcib Olur. Gücü Yeten İse Zengin Kimsedir. Zenginliğin Miktarı, Üze­rine Sadaka-I Fıtra Vâcib Olacak Kadardır.

Müslümamn Kendi Şahsı İçin Vâcibdir. Çocuğu İçin Vâcib Değildir. Yâni Küçük Çocukları İçin Kendi Üzerine Udhiyye Vâcib Olmaz. Çünkü Udhiyye Sırf İbâdettir. İbâdetlerde Asi Olan Bir Kimse Üzerine Başkası Sebebiyle Vâcib Olmamaktır. Sadaka7ı Fıtra Bunun Aksinedir. Çünkü On­da Meûnet [176] Ma'nâsı Vardır. Onda Sebeb, Bir Baştır Ki O Başın Meû-Netini Görüp Üzerine Velî Olmaktır. Bu Ma'nâ İse, Çocuk Hakkında Gerçekleşmiş Olur: İmâm A'zam' (Rh.A.) Dan İmâm Hasan (Rh.A.) Ri­vayet Ederki; Udhiyye, Baba Üzerine Küçük Çocuğu İçin Vâcibdir. Çünkü O Küçük Çocuk Bir Bakıma Âdeta Kendi Nefsidir. (Yâni, Bizzat Kendi Ma'nâsında Mevcûddur.) Ancak, Eğer O Çocuğun Malı Varsa, Onun Ma­lından Kendisi İçin Babası Udhiyye (Kurbânı) Kesiverir. Veya O Çocu­ğun, Babasından Sonra Onun Vasisi Kurbânını Kesiverir. O Kurbândan Çocuk Da Yer. Yedikden Sonra Geri Kalanını, Babası Ev Âleti Ve Benzeri Şeylerden Aynen Faydalanılacak Şeylerle Değiştirir. Hidâye'de Denilmiş­tir Ki: «Babası, Çocuğun Malından Kurbân Keser. Mümkün Olduğu Ka-Dannı Yeyip, ,Geri Kalanını Ayniyle Faydalanacağı Şey İçin Satar.»

Kâfi'de Şöyle Denmiştir : Esah Olan Kavi Şudur Ki: O Çocuk İçin UdHiyye Vâcib Değildir. Babasının Da, Çocuğun Malından Udhiyye Kesiver-Mesi Gerekmez.

Udhiyye, Şehirde Bayram Namazından Önce Boğazlanmaz. Şehirden Başka Yerde, Nahr Günü Fecrinin Tulûundan Üçüncü Gününün Gurubuna Kadar Boğazlanır. Çünkü Udhiyyenin Başlangıç Vakti, Şehirli Hakkında Bayram Namazından Sonra Ve Şehirliden Başkası Hakkında Fecrin Tulû­undan Sonradır. Son Vaktin Nahr Günlerinin Üçüncü Gününün Güneş Batışından Önceki Vakte Varıncaya Kadardır. Fakirlik Ve Zenginlik İçin, Doğum Ve Ölüm İçin Vaktin Sonuna İtibâr Edilir. Çünkü Nahrin Başın­da Zengin Olup Sonunda Fakirlik İsabet Ederse, O Kimsenin Üzerine Ud­hiyye Vâcib Olmaz. Aksi Durumda Olan İçin Vâcib Olur. Eğer Çocuk Son Günde Doğarsa, Udhiyye Vâcib Olur. Yâni Babası, Udhiyye (Kurbânı) Kesiverir. Eğer Son Günde Ölse, Vâcib Olmaz.

Udhiyyeyi Geceleyin Boğazlamak Mekruhtur. Her Ne Kadar Caiz İse De, Gecenin Karanlığında Yanlışlık Vukuu İhtimâli Olduğu İçin Mekruh Olmuştur.

Bir Kimse Udhiyyeyi Terk Edip Günlerini De Geçirirse - Ma'lumdur Ki Nahr Günleri Üç Gündür, Teşrik Günleri De Böylece Üç Gündür. Hep­si Dört Günde Geçer. Başlangıcı Nahr Günüdür, Sonu Da Teşrîkdir. Or­tada Kalan İki Gün Nahr Ve Teşriktir. Bu Günlerde Udhiyyesini Edâ Et­mek, Udhiyyenin Parasını Tasadduk Etmekten Efdaldir. Çünkü Udhiy­ye Vâcib Veya Sünnet Olur. Tasadduk İse Sâdece Tatavvu'dur. - Bu Du­rumda O Udhiyyenin Kendisini Diri Olarak Tasadduk Eder.

Muayyen Nezr Yapan Kimse De Nahr Günleri Geçtikden Sonra Nezr Edilmiş Olan Şeyin Kendisini Tasadduk Eder. Yâni Bir Kimsenin Mül­künde Mevcûd Bir Koyunu Olup Da Allah (C.C.) İçin Bu Koyunu Udhiy­ye (Kurbânı) Edeyim Diye Nezr Etse, Nahr Günleri Geçip Gittikden Son­ra Artık O Koyunu Diri Olduğu Halde Tasadduk Eder.

Yine Birinci Mesele Gibi.Bir Fakır Udhiyye İçin Bir Koyun Satın Alsa, Kurbân Kesme Günleri Geçtikden Sonra O, Satın Aldığı O Udhiyyenin Ken­disini Diri Olduğu Halde Tasadduk Eder. Çünkü Bizim Mezhebimizde Fa-Kîrin Kurbân Kesmek Niyeti İle Satın Aldığı Udhiyyenin Edası Vâcibdir. Zengin Olan Kimse, Gerek Satın Alsın Ve Gerekse Kendi Mülkünde Mev­cûd Olsun, Vakti Geçmiş Udhiyyenin Kıymetini Tasadduk Eder. Yâni Eğer Zengin İse, Gerek Satın Alsın Ve Gerek Satın Almasın, Udhiyyenin Kıy­metini Tasadduk Eder. Çünkü Udhiyye Zengin İçin Vâcibdir. Şu Halde, Şayet Kurbân Kesme Zamanı Geçse, Uhdesinden Çıkarmak İçin Onun Üze­rine Tasadduk Vâcib Olur. Cuma Namazı Gibi Ki, Onun Vaktinin Geçme­sinden Sonra Öğle Namazı Kaza Edilir. Ya Da Oruç Gibi Ki Aczden Sonra Fidye Vâcib Olur.

Kurbân, Altı Aylık Kuyruklu Koyundan Sahih Olur. Kuyruğu Olan Koyuna (Da'n) Derler. Altı Aylık Koyuna İse (Ceza) Derler.

Deveden, Sığırdan Ve Koyundan Da Seniyy Ve Seniyy'den Ziyâde Olan Sahih Olur. Seniyy, Deveden Beş Yaşında Olandır. Sığırdan İki Yaşında Olandır. Koyundan İse Bir Yaşında Olandır. Sö2Ün Kısası, Seniyy Ve Se­niyy'den Ziyâde Olanların Hepsinden Udhiyye (Kurbânı) Caizdir. An­cak, Da'n Yâni Tokludan (Gösterişli Olup) Altı Aylık Olanı Kurbân Et­mek, Resûl-İ Ekrem' (S.A.V.) İn Şu Kavli Şerifinden Dolayı Kifayet Eder :

«Siz Senâyâ İle Kurbân Kesin, Ancak Sizden Biriniz Fakir Olursa, Tok­ludan Altı Aylığını  Boğazlasın.» [177]



[1] Havelân-ı  havi:  Mal üzerindi: Kamerî bir senenin dolmuş olması (yıllanması)  Uir  Ka­merî sene de 1   Mu har re m'den diğer   1   Muharrem'e kadar geçen  müddettir ki -154 gün, 8  saat, 53  dakikadan   ibarettir.

[2] Yâni, zekât verecek kimsenin zekâtı verirken zekât niyyeıi île vermesidir.   Yâlıuf malın zekâtını   daha   evvel   ayırıp,   zekât   olarak   verileceğini   kararlaştırarak   ya   kendisi   ve>a vekili  Olan   kimsenin vermesidir.   Bu  bakımdan  ne verirken  ne de  daha evvel zekâttık olarak   ayrılma hâlinde  niyyet  olmadığı  takdirde  zekât  verilmiş  olmaz.   Niyyet   mutlaka jarttır.

[3] HUL' (Mühâlca):   Nikâh  mülkiyetini zevcenin  kabulüne talik ederek,   özel lafızlardan biriyle gidermektir.

[4] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 308-309.

[5] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 310.

[6] Buhtu'nasr (Nabuchodoııosor); Milâdda.ı Önce yaşamışı bir Hükümdarın kullandığı bir deve cinsidir.

Nabufhodonosorı ismiyle Aşarîlerde iki hükümdar gelmiş olup, birincisi M.Ö. 667 -647 seneleri arasında ISİnova'da hüküm sürmüş; Midyâ (yâni A'cem İrak'ı ve Azerbey-can) Hükümdarı (Er Falışâd) ı mağlûb edip, kendi eliyle Öldürmüştür. Suriye ve Filis­tin'in zabtına (Hclefren) isminde bir ve/îrini memur etmiş ise de, bu adam (Betolye) şehrinin muhasarasında (Yodİs) isminde bir Yahudi kızı tarafından öldürülünce bunun öldürülmesinden sonra Buhtu'nasr .bütün fetihlerini kaybederek rivayete göre kendisi de (Kîahşâr) ve (Napopolasar) a karşı Ninova'yı müdafa etmekte iken Öldürül­müştür.

İkiiîcjsİ «Büyük lakabıyla da bilinen meşhur (Buhtu'nasr) dır ki, Asûriyye ile Ba-biiistan'm birleştirilmesinden sonra bu iki memleketin hükümdarı olup M.Ö. 606 tarihin­de Filistin'in üzerine asker sevketmiş ise de Benî İsrail hükümdarı olan (YuhûyâkîyirO karşı durmayarak itaati altına girince iktidar makamında bırakılmıştı. Üç sene sotıra Yahûyâkîym itaatten dönünce Buhtu'nasr asker göndererek kendisini yaka­latmış; Yahûyâkîym yolda korkusundan vcfâl edince Buhtu'nasr onun oğlu (Yah-niyû)yi Benî İsrail'e hâkim tâyin etmiş ise de yüz gün sonra bu zâtı bir çok Benî İsrail âlimleri, Hz. Oaniyal ve Hazkal ile beraber esaret altında Babil'e nakledip Benî İsrail'e bunun amcası (Satkîyâ)yı hâkim tâyin etmişti. Hz. Ermiyâ bunun zamanında ortaya çıkıp Benî İsrail'i Hak'ka davet eder ve Buhtu'nasr ile tehdid ederdi. Dokuz sene  sonra   (Satkiyâ)   da  Buhtu'nasr'ııı   itaatinden   çıkınca  hal   tercümesi  sahibi   ikin ci defa olarak Filistin üzerine asker sevkedip bir sene, bir rivayette de ikibuyuk senelik muhasaradan sonra Kudüs'ü zabtederek Beyl-i Makdîs'j tahrib edip Benî İsrail'i esaret altında Babil'e sevketmiştir. Sonra (Sûr) şehrini muhasara ve zabtedip Mısır'a da asker sevkederek Aşağı Mısır'ı istilâ etmiş; zabtetliği yerlerden pek yok ganimet alıp, nak­lettiği bir çok sanat eserleri ile Babil'i bir kat daha genişletip tezyin etmiştir. Hu fetih­lerin üzerine ulûhiyyet davasına kalkışınca Allah (C.C.) tarafından bir ce?â olmak üzere aklını yitirince kendini öküz zannederek yedi sene ormanlarda gezmiş; bu müddet içinde zevcesi mülkü idare etmiştir. Sonra aklı başına gelip ulûhiyyet davasın­dan da vazgeçince tahtına dönerek bir sene daha hükümrân olmuş; M.Ö. 562 tarihinde vefât etmiştir.

Mes'udî'ye göre; Buhtu'nasr onsekizbin (bir rivayete göre de yelmişbin) Yahudi katletmiştir.

(Kâmûs'ul A'lâm. Şemseddin Sami - Kâmûs Tercümesi,  Asım  Efendi)

[7] İsti'nâf:   Üç  türlüdür.

Birincisi, mutlak olarak hükmün sebebinden sorulur ve akabinde cevah verilir.

İkincisi, bu  hükmün özel sebebinden sorulur ve cevabı verilir.

Üçüncüsü, ya da bunun dışında bir şey sorulur ve cevabı verilir.

Bir görüşe göre isti'nâf, mukadder bir suale verilen cevabdır.

Diğer bir görüşe göre isti'nâf, sözü sual elrafında dolaşan sözden  kesmektir.

Yine bir görüşe göre İsti'nâf, yeniden söze başlamaktır.

(Ta'rifât-i Sevyid-i §erîf)

[8] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 310-312.

[9] Burada  sadaka,   zekât   mânâsına   kullanılmıştır.   Nitekim,  Buhârî'de  geçen   Encs (R.A.) in   rivayet   ettiği   bir  badîsde;  Peygamber Efendimiz (S.A.V.)   tarafından   Zekât, sadaka olarak  ifâde buyurulmuştur.

[10] Rub'u    uşr:     Onda    birin     dörtte    bfirİ     demektir.     O    da     kırkda     bir     eder. 111

Yâni                 v- x ----- =   -------                      '

10   :       4           40

[11] Nısf'u uşr : Onda birin yansı demektir. O da yirmide bir eder.

Yâni        ----- x----- = - —

10           2            20

[12] Bu  husûsda Hidâye'de  zikredilen  dalıa başka  rivayet de vardır.

[13] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 312-313.

[14] Buradaki   hükümle   Resûlüllah   (S.A.V.)   ve   Ebû   Bekir'   (R.A.)   in   zekâlın   farayyetine dâir olan  yazılan  (nüshaları)   kasd edilmekledir.

Buhârî'deki bîr hadîs-İ şerifte. Enerden rivayet olunduğuna göre, Ebû Bekr-i Sıddîk (R.A.) kendisine (Bahreyn Valisi bulunduğu sırada) şunu yazdırmıştır:

«Bu, Resûlüllah sallellahü aleyhi ve sellenıin Müslümanlara farz kıldığı, Allah'ın da Resulüne emir buyurduğu zekât farizası (nüshası) dır.

Deveden her yirnıidört başta ve daha azında zekât koyundur...» buyurulmaktadır.

[15] Ceza': Deveden 4 yaşım tamamlayarak 5 \ .ışına basmış olandır. Al ve sığırdan 2 yaşım tamamlayıp 3  yaşına   basmış olandır.  Kovundan  8 yahut  9 aylık olandır.

[16] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 313.

[17] İşkâl (Müşkil): Bir lafzın kentlisinden ne murâıl edildiği teemmülü üz bilinemeyecek de­recede mânâca kapalı olmasıdır. Bu kapalılık onun ya mânâsmdaki incelikten, derinlik-ten veya kendisindeki bir İstiâreİ bediiyeden İleri gelir. Böyle lâfızlara da müşkil de­nir. Meselâ; gusülde tatahhur (temizlenme) ile memuruz. Bu temizlenme ağızm içine de şamil midir? Teemmül neticesi anlaşılıyor ki bunda işkâl mevcuttur.

[18] TAĞLEBt  KAVMİ;   Hıristiyan   Arab   Kavimlerinden   biridir.   Ömer (R.A,)   zamanında cizye   vermek   istememişler,   daha  sonra  sulhen   «Biz  cizyeyi   Müslümanların   zekâtıma katıyla veririz» demirlerdir. Ömer (R.A.) de; «İşte sizin cizyeniz, bunu istediğiniz şekil­de isimlendirin.» buyurmuştur.

Müslümanların zekâtının katı olarak sulh cereyan edince, onların çocuklarından bu durumda cizye alınmamaktadır. Bunların kadınlarından ise Müslüman kadınları gibi alınmakladır. Ancak Müslüman kadınları için cizye söz konusu değildir.

(Hadimi, Dürer Hafiyesi)

[19] Mansûs'un-aleyh: Açıklanıp tâyin edilen.

[20] Çünkü yirmi,  kırkın yarısıdır.  Beş de onun sekizde biridir.

[21] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat:314-318.

[22] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 319.

[23] Vczn :  Ağırlık, miktar, Ölçü. Miskâl:  4,807  gram.  (*)  Dirhem:  3,27 gram

 Kırat: Şer'i ölçüsü 0,2 gram, Örfî ölçüsü 0,20208 gram.

Nisâb: Şer'î şerifin bir şey hakkındaki miyar, alâmet tâyin etmiş olduğu miktardır.

[24] Madrûb: Darbolunmuş; darbolunmuş gümüş akçe. Yâni vaktiyle mütedâvil bulunm.;ş bir küçük gümüş sikke.

İlk islâm sikkesi H, 75 senesinde Abdülmelİk İbni Mervan (Rh.A.) zamanında ba-silmiştir.

tslâm parası evvelce hurma çekirdeği şeklinde idi. Ömer (R.A.) zamanında yuvar­lak şekle konuldu ve üzerine de «Lâ ilahe illallah Muhammediin resûlullah» yazıldı.

Abdiilmelik (Rh.A.) zamanındaki sikke ise; devrin meşhur Ulemâsı ile görüşülerek  ve bilhassa Muhammed İbni Bakır (Rh.A.) m rey'i alınarak darbedilmiş İslâm Devle­tinin İlk sikkeyidir. Bu sikkenin darbından sonra diğer paralar tamamen tedavülden kaldırılarak, bunları kullananlara ağır cezalar tâyin ve tamim edilmiştir.

İstanbul Topkapı Sarayı Müzesinde bulunan bu paranın bir tarafında «Lâ ilahe illalla-hû vahdehû lâ şerîkeleh» cümle-i şerifesi, öbür tarafında da «thlâs-ı şerif» sûresi yazılıdır. Bu yüzünün kenarında da Şam'da darbedildiği ve darp tarihi olan 79 senesine işaret edilmiştir. O halde, bu paraların basımına daha sonra da devam edilmiş olduğu ortaya çıkar.

Vaktiyle kullanılan paralardan Dinar, altın sikke; Dirhem İse gümüş sikkedir.

[25] Uruz: Araz ve arzın çoğuludur. Burada dinarlar ve dirhemlerin gayrı mallar manası­nadır.

[26] Akar: Fıkıhda, gayrimenkul demektir. İnsanlar arasında İse, kiraya verilip irâd geti­ren şeylere denir.

[27] Vaz'an: Aİlahu Teâlâ'nm vaz'ı itibariyle. Ca'len: İnsanların işlemesi itibariyle.

[28] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 319-322.

[29] ÂŞİR: Bîr zamanlar; tacirleri hırsızlardan, yol kesicilerden, eşkıyadan ve sâireden ko­rumak ve bu hizmetin karşılığında bir kısım zekâtlarını almak için münâsip mahallerde â$ir nâmtyle Sultan tarafından tâyin edilmiş bir takım memurlar bulunuyordu.

Bu memurların toplayacakları vergi 'umumiyetle öşr, nısfı öşr, rub'u öşr nisbetin-de olduğundan âşir denilmiştir. Çoğulu uçşar dır.

Bu memurlar, yoldan geçen tüccardan'yanındaki malın miktarını sorarlar, nisâb miktarı ise ve o mal yanında bir sene kalmış ise, aynı zamanda ticâret malı ise, her çeşit maldan, Müdümandan kırkta birini, Zİmtnfden yirmide birini, Harbîden ondabîri-ni alırlardı.

Bu malların sahihleri, bunların zekâtlarını yola çıkmadan önce bulundukları mem­lekette vermiş olduklarını veya bunların mukabilinde borçlu olduklarını veya bu mal­ların ticâret malı olmadığını veya zekâtlarının başka bir âşir tarafından alınmış oldu­ğunu iddia ederlerse, bu iddianın hilafı anlaşılmadıkça zekâtları alınmazdı.

Bu memurlar, tacirlerin yanında bulunup çabucak bozulacak sebze, yaş hurma ve yaş üzüm gibi şeylerden, kıymetleri nisâb miktarından fazla olmadıkça, zekât almaz­lardı.

Zamanımızda tacirler İslâm Gümrüklerinde, ticâret malları için verdikleri gümrük rüsumunu, bu malların zekâtına mahsûb edebilirler.

(Büyük İslam İlmihali, Hukuk-u Islamiyye Kâmûsu. Ömer Nasûhî Bilmen.)

[30] Tad'îf: İki kat etme, bir o kadar daha arttırma.

[31] Bu zikredilen İstisna, yukarıda «ancak» ile başlayan cümlede belirtilen husûsdur.

[32] Harbî:   Ehl-i   İslâm   ile aralarında  mütâreke   ve  sulh   bulunmayan   gayrimüslimlere  âid memleket ahâlisinden her biri.

[33] Câriye:   Bir  kimsenin   tasarrufu  altında  bulunan genç   veya  ihtiyar  kadındır.   Çoğulu cevâridir.

Câriye, esasen denizde cereyanı itibariyle gemi manasınadır. Cariyeler de Efen­dilerinin emir ve hizmetleri dâiresinde hareket edecekleri sebebiyle bu adı almışlardır. Bununla beraber hür kadınlara da câriye dendiği vâkîdir. Vakıflar gibi umûmî menfaat hakkında devamlı sadakaya da sadakati câriye denilir.

[34] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat:323-326.

[35] Fîrûzec (Feyrûzec): Bu kıymetli taş halk arasında fîrûzc olarak bilinir. Fîrûzec kelimesi Farscadir.

Rengi, gök mavisi veya yeşili andırır. Görünüşü güzeldir. Tabiatta, büyük kütle­ler içinde dağılmış ince damarlar hâlinde veya serbest olarak küçük yumrular hâlinde bulunur. Hamlaç (teknol-şalumo) alevinde erimez. Asit içine atılacak olursa, köpürme­den ve tortu bırakmadan, bakır rengini andıran eriyikler vererek çözülür,

Firuze taşlan, doğu ve batı olmak üzere ikiye ayrılır. Doğu fîrûze [aşları İran, Hindistan ve Türkiye'de çıkar.  En kıymetli olanları gök mavisi olanlardır. Ayrıca ye şile,\ sarıya çalan  mavi  renklileri de vardır.  Bazılarının rengi,  parlak  maviden  donuk yeşile \ayar ki;  onlara   «Ölü» veya  «sönük» taşlar  denir.

GÖz hastalıkları ile ilgili ilâçların terkibinde bulunur. Terkibinde firuze bulunan göz ilâçları; gözbebeğinin kusurlarını izâle eder. Göz perdesinde meydana gelen arızalan da giderir.                                                                                                         <EI Mutemed)

[36] tbn-i Adiyy, (Kâmil)

[37] Anber (Amber): Anber Balığının bağırsaklarından çıkarılan veya dışkısı ile denize dö­külen, küt renkli güzel kokulu bir maddedir.

Japon ve Hind denizleri gibi Tropik denizlerde yaşayan ve boyları 20 metreyi bulan, 100 ton ağırlığındaki Anber Balığı; siyah bir mayi çıkaran Mürekkep Balığını yer, bu siyah' mayi, Anber Balığının bağırsağında gri anber denilen katı bir madde hâlini alır. Bu madde balığın dışkısıyla dışarı atılır ve deniz üstüne birikir. Bu biriken madde katı ve mumlu olup kurşun rengindedir. Kokusu miske benzediği için güzel koku imâlinde kullanılır.

Bir rivayete göre; Peygamber Efendimiz (S.A.V.) Seyf Nahiyesine bir Seriyye gön­derdiğinde, orada bir Anber Balığı elde etmişler ve bir ay boyunca yemişler. Bu balık­tan Peygamber (S.A.V.) Efendimizin de yedikleri rivayet edilir.

Bir kavle «Öre; anber denizde bulunan bir pınardan zift gibi kaynayarak deniz üs­tüne çıkan bir maddedir. Suyun üstüne çıktığında katı bir madde hâline gelip, daiga-ların  çarpmasıyle sahile  dökülür.

Anber hakkında eski âlimlerle sonra -gelen âlimler arasında görüş ayrılığı doğ­muştur. Eski âlimlere göre; deniz içindeki bir pınardan kaynayarak su yüzüne çıkan mezkûr maddeyi batıklar yutar; kendilerine zararlı gelerek helak olurlar, dalgaların vurması İle sahilde bulunduktan sonra karınları yarılıp çıkarılır. Son devir âlimlerine go-re; bu madde Hindistan'ın bazı dağlarında olan bal arılarının hoş kokulu nebatlardan yemek suretiyle meydana getirdikleri bir baldır ki, şiddetli yağmurlar sebebiyle anların kovanlarınr sel suları denize götürdüğünden, ballı kısımları mahvolup; mumlu kısım­ları bakî kalır, dalga onu sahile atarak orada bulunmuş olur, Bu kavi tabiata daha uy­gundur. Çünkü bazı anberlerde arı kanadı,- ayağı ve kuyruğu müşahede edilmektedir. Aflberin en iyisi eşbeh olan nev'idir ki, akı karasından fazladır. İbn-i Abbas (R.A.) in rivayet ettiği bir hadîsde; anberin denizin attığı bir şey olduğu anlatılır.

Eski Hekimlikte İse, aşağıdaki dertlere deva olarak kullanılırdı.

Bir miktar Anb«r; su ile kanştınlıp İçilecek olursa; üşütmekten mütevellid mide ağrılarını, bağırsak tıkanıklığını ve yine bağırsaklarda hâsıl olan gazları İzâle eder. Bel ve karın bölgesindeki ağrılara dıştan sürülecek olursa, buralardaki ağrıları da giderir.

Buhur yapıldığında veya merhem gibi sürüldüğünde başağrılannı keser, ayrıca baş­ka azalara da sürülecek olursa, o azalan kuvvetlendirir.

Buhur ile koklanmasında bîr çok faydalar vardır. Bu şekilde tatbik edilecek olursa nezle, soğuk algınlığı ve dimağ yorgunluğunu izâle eder.

Anber ile yağlanılacak olursa, damar, sırt ve kaburga ağrıları için devadır.

2,40 gram anber sulandırılıp ağrıyan mide üzerine veya bir başka azaya sürülecek olursa ağnları giderir, azayı kuvvetlendirir.

<E1 Mutemed, Kâmûs Tercümesi, Lisanül Arab)

[38] Müste'min: Gerek Müslim gerek Zimmî ve gerekse Harbî olsun bir milletin   ülkesine eman ile,  müsaade ile dâhil olan  kimse demektir.

Böyle bîr müsaade ve izin ile başkasının yurduna giden bir yabancı canı, malı ve namusu hakkında emin, korkudan uzak bir halde bulunacağı cihetle kendisine müste'­min denilmektedir. Buna müste'tnen de denilir. Buna göre «kendisine eman verilmiş kimse» mânâsını ifâde eder.

[39] Yâni, kenzin bulunduğu memlekete İslâm'iyyetin gelmesinden önceki küffâra âiddir.

[40] Siyak: Söz gelişi, ifâde tarzı, uslûb, tarz.

Stbâk: Bir şeyin öncelik hâli, bir çeyin geçmişi, bafc, bağlantı. Siyak ve sibak: Sözün evveli ve sonrasıyla uygunluğu.

[41] Mef'û!: Tümleç; bir failin fiilinin tesir ettiği şey.

[42] Muzaf: Tamlanan (belirtilen) demektir.  Nfuzâfunileyh: Belirten, tamlayan demektir.

Mustâf: îzâfet-i mâneviyyede kendisine muzâfunileyh ilâve olunmaktan dolayı ma-rifelik ve husûsiyyet kazanan, mutlaka isim ve lafziyyede hafiflik elde eden ism-i fail. ism-i  mef'ût ve sıfat-i müşebbehedir.

Muzâfunileyh; lafzan yahut takdîren bir harf-i cerr vâsıtası ile iki şey birleştirildi­ğinde muzâfın, kendisinden zikredilen halleri kazandığı isimdir.

[43] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 327-331.

[44] Vesk (vesak): 60 sâ\ yâni 62400 dirhem miktarıdır.

Bir deve, bir katır veya bir merkeb yüküne de vesk denilir.

Bir vesk, 204,2742 kilogramdır.

Sâ',: 1040 dirhem buğday veya arpa alır bîr ölçektir ki, sekiz Ritl-ı Bağdadî'yc eşittir. Buna «Sâ'i Irakî» de denilir. Hanefî Mezhebine göre muteber olan da budur.

Şer'i dirheme göre bir sâ' 2,917 kilogramdır. Örfî dirheme göre 3,333 kilogramdır.

Rıtl: 130 dirhemlik bîr ölçektir ve bir sâ'nm sekizde birine eşittir. Bir ntl 437,45 gramdır.

Okıyye (Vakiyye, Okka)': 400 dirhemlik bir ölçek olup 1,30945 kilogramdır.

[45] Sebze   diye ifâde  ettiğimiz  hadrâvât;  elma,  armut  gibi  meyveler ve  pırasa,  patlıcan, karpuz, acur, hıyar gibi sebzelerdir.

[46] Yeşillikler de meyveleri dâimi (bakî) olmadığından öşr vâcib olmamaktadır. Burada bâkt yâni devamlı olmaktan maksad bir sene devam etmesidir.

Bir kavle göre; İlgilenmeden  meyvesi devam edendir.

[47] Tağiebî olmayan.

[48] Tağlebî olmayan.

[49] ŞUF"A: Satılan veya ivaz şartıyla hîbe edilen bir akan ya da o hükümde olan bir malı müşteriye veya mevhûbünleh'e (kendisine mal hediye edilene) her kaça mâl olmuş ise o miktar  ile müşteriden  veya bayiinden  veya  mevhûbünlehden  cebren alıp temellük et­mektir.

[50] Bey'i fâsid: Esasen sahih olup vasfı itibariyle sahih olmayan, yâni zât itibariyle akde­dilmiş olup da ban haricî vasıfları bakımından meşru olmayan satıştır.

[51] İmâm Ebü Yûsuf' (Rh.A.) a göre: meyvenin yetişmesi; İmâm Muhammed1 (Rh.A.) e göre toplanacak olgunluğa gelmesi vaktidir.

[52] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 332-334.

[53] Zengin  de  olsa o âmilin   kendisine  ve  yardımcılarına kifayet miktarı ve tahsil ettiği malın yarısını tecâvüz etmeyecek derecede zekât mal verilir. Böyle bir  kimsenin zen­ginliği   onu almasına manî değildir.  Hizmeti  müddet ince  kendisine  kifayet miktarı ve­rilir.  Çiînkü o,  kendisini bu  işe adamıştır.

Yiyecek, içecek ve giyecek hususlarında zevklerine tabî olmak ona caiz olmaz. Sırf israf olduğundan o haramdır. Emîr (Sultan) e lâzım olan, vasata razı olanı bu İşe memur etmektir.

[54] Mükâteb; bir köledir (veya câriyedir) ki, Efendisi ona: Şu kadar para veya eşya getirdi­ğin veya şu işi yaptığın takdirde hürsün, der de köle de bu şartı yerine getirirse hür olur. Bir başka ifâdeyle, mükâteb; efendisiyle kitabet akdinde bulunmuş olan köle veya câriyedir. Müennesi, mükâtebe'dir.

[55] Temlik: Mülk edindirmek suretiyle.

[56] İbâhât: Mubah kılmak.

[57] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 335-336.

[58] Müdebbcr köle: Sahibinin ölümünden sonra serbest bırakılma şartına bağlı olan köle­lik çeşididir.' Meselâ, Efendisi kendisine: «Ben ölünce sen serbestsin» derse, bu köle­nin hürriyete kavuşması sahibinin Ölümüne bağlıdır.

[59] Ümmü  veled:  Efendisinden  çocuğu  olan   cariyeye denir.  Bu köle satılamaz ve hibe edilemez. Sahibi hayatta iken onu serbest bırakırsa hür olur.  Şayet hayatta iken onu serbest bırakmazsa, öldüğü zaman kendiliğinden serbest ve hür olur.

[60] Talfl: Bir şeyin illetini, sebebini bulup çıkarmakdır.

[61] Sıla-ı rahm: Ana, baba ve akrabayı ziyaret etme vazifesidir ki, bu bir sünnet-i şerîfdir ve İslâm'ın kârındandır.

[62] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 336-340.

[63] Sadaka-ı Fıtr; zekât ve oruç gibi Hicret-İ Senİyyenin 2. senesinde, orucdan evvel vâcib olmuştur.

Buna yalnız Fıtra da denir ki; fıtrat sadakası, yâni; sevab İçin verilen yaradılış atiyyesi demektir. Resûlüllah (S.A.V.) tarafından emir buyurulmuştur.

Fıtra, bîr yardımdır, orucun kabulüne ve kabir azabından kurtuluşa bir vesiledir. Diğer tarafdan; fakirlerin ihtiyaçlarını gidermeye ve Bayram gününün neşesinden onla­rın da faydalanmasına bir yardımdır. Bu cihetle de sadaka-ı fıtr, insanî bir hayr, bir va­zifedir.

[64] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 341-342.

[65] Sâ'; 1040 dirhem buğday veya arpa alan ölçekdir.

Bir sâ'i Iraki 1040 dirhem-i şer'î olarak itibar olunur ki, 910 dirhem-i örfîye eşinir. O halde 520 dirhem-i şer'î de 455 dirhem-i örfîye eşil olur.

Küsurlar dikkate alınmazsa; 1040 dirhem-i şer'î 2.917 kilogram; 1040 dirhem-i örfî de 3.333 kilogram eder. O halde, 520 dirhem-i şer'î 1.458 kilogram, 520 dirhem-i örfî de 1.667 kilograma eşittir.

Bir kilogram 357 dirhem-i ser'î ve 312 dirhem-i örfîye eşittir.

Sadaka-ı fıtr; metinde zikredilen dört cins şeyden muayyen miktarda verilir. Bun­ların yerine kıymetlerinin verilmesi de caizdir, hattâ efdâldir. O halde, meselâ bir kilog­ram buğdayın fiatı 350 kuruş olsa, dirhem-i Örfîye göre, bir kilogram miktarının fiatını Şu şekilde hesaplarız:

350 kuruş x 1.667 kilogram — 583.45 kuruş (yâni 5 lira 83 kuruş, 45 santim)

[66] Mâş: Fasulyenin börülceyi andıran iki çeşidine verilen isimdir. Bitkileri inceleyen ilim dalında; Phaseolus aureus; PhaseOlus mungo diye bilinirler.

[67] Sadaka-ı  fıtPın vücûbumın  sebebi:  Mükellefin   kendi   nefsi (şalisi), tam  ve mutlak bir velayetle idare ve velayeti  altında bulunan müdebber  veya ünun-t veledi olsa da köle ve cariyeleri ile fakir olan küçük çocuklarıdır.  (Nûr-ül îzâh)

[68] Sadaka-ı  fitr,   ma'kûl  malî bir ibâdettir.  Vücîib  vaklinden   sonra  sakıt  olmaz.  Zekât gibi ancak edâ etmek suretiyle sakıt olur. Yoksa vaktinin geçmesiyle edası da geçmiş olmaz. Meselâ, kurban bunun aksidir. Çünkü kan akıtma gayr-ı ma'kûldür yâni kurbîy-yet olması ancak o kurbanın vaktinde olur. Vakti geçince de aynı şekilde sakıt olmaz.

(Zeylaî)

[69] Kurb (Kurbiyyet): Allah' (C,C.) a yaklaşmak, ibâdet demektir.

[70] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 342-344.

[71] ORUCUN FARZIYYETİ.

Onıc; Ümmet-i Muhammed'e Hicrî 2. ci senenin Şaban ayı içinde, Bedir Gazasından (17 Ramazan Cuma 2. H. / İ3 Mart 624 M.) bir ay ve bir kaç gün önce farz olmuştur.

Ramazan orucu üe mükellef olan Müslümanlar başlangıçta; oruç tutmak veya oruç tutulmayan gün için bedel fidye vermekte muhtar bırakılmışlardı. Aynca, hasta ve yol­cuların, sıhhate kavuştuktan sonra ve yolculuk bittikten sonra, gününe gün oruç tut­maları hususunda müsaade olunmuştu. Fakat, daha sonra gücü yetenlerin ve ikâmet edenlerin fidye vermeleri nesh edilerek mutlak oruç tutmaları farz kılınmıştır.

Müslümanlıktan Önce Kureşllerde Onıc:

Âije (R.Anhâ) dan rivayete göre; Muharrem ay'ının 10. cu günü oruç tutmak Ku-reşîlerce mu'tad idi. Bundan başka, (Recebül esam) ve (Şehr-i Mudar) dedikleri ve bu aylar içinde put­ların ziyaretine gidip «Atîre kurbanı» kesdikleri Receb ay'inda da oruç tutarlardı.

Yine, Aişe (R.Anhâ) dan rivayete göre; Peygamber (S.A.V.) Efendimiz; nübüvvet gelmeden ve hicretten Önce Âşûrâ orucuna devam etmiş olduğu gibi, Hicret'in 2. ci senesi Muharrem ay'min 10 uncu günü de, çocuklara varıncaya kadar bütün Müslü­manlara oruç tutturmuş fakat, Ramazan orucunun farzıyyetinden sonra; «Âşûrâ günü oruç tutmak isteyen tutsun, terketmek dileyen de terk etsin.» buyurmuştur.

Mu'âz bin Cebel (R.A.) dan rivayete göre: Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Medine'de her ay 3 gün oruç tutar ve Ashabına da tavsiye ederdi.

(Tcfsîr-i Hâzin, Câmi'üs Saglr, Sahîh-i  Müslim)

[72] Keffâret: Lûgatta mahv ve izâle manasınadır. Allahu Teâlâ' (C.C.) nın bazı kusurları, günâhları bir  takım   vesilelerle   afv   edip örttüğünden  dolayı   bu   vesilelerin   her   birine «keffâret» denilmiştir. Nitekim günâhları afv etmeye de «tekfir-i zünûb» denilir.

[73] Bk. Bakara sûresi (2), âyet: 183.

[74] Bk. Hacc sûresi (22), âyet: 29.

[75] Bk. Nahl sûresi (14), âyet: 91.

[76] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 345-347.

[77] ŞEKK GÜNÜ (Yevm-i şekk): Şüpheli gün demektir.

Hanefi'lere göre; şekk günü Şaban ayının son günü olup, havanın bulutlu olması se­bebiyle, Şabaiı'm son günü mü, yoksa Ramazan'ın ilk günü mü olduğu kestirilemiyen gündür.

Eimrae-i selâse'ye göre; şekk günü Şaban ayının otuzuncu günüdür ve hilâlin gö­rülmemesi sebebiyle Şaban ayından mı, yoksa Ramazan ayından mı olduğu bilinemeyen gündür.

Şâfİîlere göre; şekle gününde oruç lutmak; bazan mekruh, baza ti mendub, bazan da bâtıl olur. Meselâ, o gün Ramazan ayındandir diye oruç tutulursa, kerâhet-i tahrîmi-ye ile mekrûhdur. Farzla vâcib arasında tereddüd ederek niyetlenilir ve oruç tutulursa, kerâhct-i tenzıhiyye ile mekrûhdur. Şekk günü, oruç tutmak, âdet edinilen günlere rastlarsa mendubdur. Oruç tutmakla tutmamak arasında mütereddid olunduğu halde tutulursa, bâtıldır.

Yine Şâfiîlfcre göre; şayet şekk gününden önceki gece halk arasında hilâlin görül­düğü haberi yayılmış fakat isbât edilememişse, o gün oruç tutmak haramdır. Hilâlin gö­rüldüğü haberi halk arasında yayılmamışla, o gün kafi olarak Şaban ayındandır. An­cak, âdil bir kişinin, o günün Ramazandan olduğuna dair şehâdeti, onu kat'i şekilde Ramazandan kılar.

Mâlikîlcre göre; şekk günümle nafile olarak oruç tutulur veya o gün, oruç tutmak âdet edinilen günlere rastlarsa oruçlu olmak mendub olur. Şekk gününün Ramazandan olduğu anlatamazsa, niyet edilen pruc sahih olur. O günün Ramazandan olduğu anlaşı­lırsa, tutulan oruç kaza edilir. O gün için oruca ihtiyaten niyet edilirse, mekruh olur.

Hanbclîlere göre; şekk gününde nafile oruca niyet etmek mekrûhdur. Ancak o gün, oruç tutulan günlere rastlar veya ondan önce bir iki gün oruç tutulmuş ise mekruh değildir. Sonradan, şekk gününün Ramazan ayından olduğu anlaşılırsa, tutulan oruç Ramazan orucu yerine geçmez. Bir gün kaza etmek icâbeder.

Şekk günü hakkında Ashâb-i Kiram da ihtilâf etmişlerdir. Bİr kısmı, o gün oruç tutmanın caiz; olduğunu kabul etmişler, bir kısmı da o gün oruç tutmayı Peygamber (S.A.V.) Efendimize isyan etmek saymışlardır.

[78] Bir yazma nüshada: Ebû Hüreyre (R.A.).

[79] «Ramazandan bir veya iki gün önce oruç tutmayınız. Ancak bir kimse (âdet edindiği) bir orucu tutuyorsa, onu tutsun.»          (Revâhü'l hamse, Ebû Hüreyre' (R.A.) den, TÂC)

[80] Hz, KASIM, Peygamber (S.A.V.) Efendimizin ilk çocuğudur.

Resûl-İ Ekrem (S.A.V.) Efendimizin Nübüvvetinden onbir sene önce doğmuş oldu­ğu rivayet edilir. (S99.: M.)                       

Annesi Hz, Hadîce' (R.Anhâ) dır. tbni Sa'd (Rh.A.); Hz. Kâsmı'ın iki sene yaşamış olduğunu rivayet eder. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin vefat eden ilk evlâdıdır. Umû-miyyetle, kabul olunduğuna göre; Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimizin Nübüvvetinden önce veiât etmiştir.

Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, bu oğlunun adına izafeten Ebû'l Kasım künyesi ile anılmıştır. Resûl-i Ekrem (S.A.V.) de bu künye ile çağırılmaktan hoşlanır, Ashâb'da Peygamber Efendimizi (S.A.V,) bu künye İle çağırırlardı.

PEYGAMBER (S.A.V.) EFENDİMİZİN ÇOCUKLARI: Resûl-i Ekrem (SAV.) Efendimizin üçü erkek (Kasım, Abdullah, İbrahim), dördü kız olmak üzere yedi çocuğu doğmuştur. Bunlar doğuş sırasıyla (Kasım, Zeynel), Rukayye, Ümm-û Külsûm, Fatma, Abdullah, İbrahim) isimlerini taşımışlardı.

Bu yedi çocuğun altısı Hz. Hadîce' (R.Anhâ) den, yedincisi yâni Hz. İbrahim Mı­sırlı Hz. Mârİyye' (R.Anhâ) den idi.

lbni İsnat, Peygamber (S.A.V.) Efendimizin (Tâbir) ile (Tayyib) adında iki evlÂdı daha olduğunu söylemektedir.

[81] Sahîh-i Müslim, Kitâbü's siyam.

[82] Ebû Dâvûd, Tirmizî, Beyhakî,  Sünenü'l-Kübrâ (Ebû Hüreyre1 (R.A.)  den  rivayetle).

[83] Sakıt olur. Usûlde ise; hudûd şüphelerle sakıt olur.

[84] Yâni kaza vâcib olmaz.

[85] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 348-353.

[86] İhtikân : Kabızlık ve idrar zorluğu İçin aşağıdan şırınga ile yapılan tedavi; veya şırınga kullanma.

[87] Ebû Ya'lel-Mûsılî (Müsned), Hz.  Âişe (R.Anhâ) dan  rivayetle.

[88] Ahmed (Müsned), ibn-i Hıbbân  (Sahih),  Beyhakî,  Üsâme' (R.A.) den. Dârekutnî.  Ta-berânî (Evsat), Enes' (R.A.) den.

[89] Mücâdele sûresi (58), âyet: 3 - 4.

[90] Hâkim, Müstedrek.

[91] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 354-359.

[92] Bk. Bakara sûresi (2), âyet: 184.

[93] Ahmed  bin  Hanbel.   Müttefekun   aleyh (Buhârî,   Müslim),  Ebû   Dâvûd,   Nesâî.

[94] Nesâî (Sünen), lbjıi Abbas' (R.Anhümâ) dan rivayetle.

[95] Bk.  Muhammed sûresi (47), âyet :.13

[96] Hidâye'de de böyle geçer.

[97] İşkâl: Bilinen bir lafzı kapalı kılma; bir lafzın ma'nâsımn anlaşılamayacak derecede ka­palı olmasıdır.

Zahirî işkâl; hakikat ile mecazın bir ifâdede birleştirilmesi  lüzumudur.

Müşkil: Ma'nâsı kendisinden ne kasdedildiği, teemmüisüz bilinemiyecek de­recede kapalı olan bir lafızdır ki, bu kapalı ofmak, ya ma'nâsındaki incelikten, derin­likten veya kendisindeki bir isliârei bedîiyeden ileri gelir.

[98] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 360-365.

[99] Diğer bir ifâdeyle İ'tikâf; bir yerde mutlak bir şekilde durmak demektir.

Şer'î ıstilahda; bir kimsenin özel bir sıfat ile mescîılde durması demektir ki, bu Özel sıfat da ibâdettir. Bu şekilde i'tİkâfda bulunan bir kimseye ise mu'tekif yahut âkif denir.

Erkekler hakkında i'ıikâfm kuvvetle müstahab olduğu hususunda ulemâ ittifak etmişlerdir. Ancak bu hususta, kadınla* hakkında ihtilâf vardır. Hanefî Mezhebine göre; kadının İ'tikâfı ancak evinin mescidinde sahîh olur. Evinin mescidinden maksad namaz kılmaya tahsis ettiği yerdir.

Erkek  ise,  evinin   mescidinde   i'tikâfa giremez.

İ'tikâf, tmâm A'zam' (Rh.A.) a göre namaz kılınan bütün mescidlerde yapılabilir.

Oruç, vâcib i'tikâfın şarllanndandır. EbüT berekât Hanbelî İbni Teymiyye'ye göre, oruç şartı Dört İmâm ile Tâbi'Ierinîn mezhebidir. Ali, İbni Ömer, İbni Abbas, Âişe, Şa'bî, Nehâî, Mücâhid, Kasım, İbni Muhammed, Nâfi\ İbni Müseyyeb, Evzâî, Zührî, Sevrî,  Hasen  İbni  Hay'den rivayet olunan da böyledir.

Abdullah ibni Mes'ud, Tavus, Ömer ibni Abdü'aziz, Ebû Sevr, Dâvûd, İshâk, bir rivayetle Ahmed ibni HanbePe göre i'tikâfta, nafile olsun, vâcib olsun oruç şart de­ğildir.

İ'tikâfa nİyyet: «Allah rızâsı İçin şu mescidde şu kadar gün i'tikâf ve İkâmete nîyyet ettim» demek, yahut kalben tasdik etmek veya her ikisini birlikte yapmaktır.

İ'tikâf, yalnız İslâm ümmetine mahsûs değildir. İbrahim (A.S.) ve İsmail (A.S.) zamanlarında teşri1 buyurularak devam edcgelmiş bir sünneti kadîmedir. Nebîyyİ Zişân Efendimizin   i'tikâflarına  âid   hadîsi  şerifler mevcûddur.   Bu  cümleden   olarak,

Hz. Âişe (R.Anhâ) dan rivayete göre; Resülülhıh (S.A.V.) Efendimiz Ramazan ayının son on gününde î'tîkâfa girerdi.

(Sahîh-i Buhârî Muhtasarı, Tecrîd-i Sarih Tercümesi, Kâmil Miras. Sahîh-İ Müs­lim Tercüme ve Şerhi, A. Davudoğiu.)

[100] Bk. Isra sûresi (17); âyet: 53.

[101] Bcrcendî' (Rh.A.) ye göre; insanın fercinden maksad; ön ve arka avret uzvudur.

(Abdülhalim, Dürer Haşiyesi)

[102] Hâkim (Müstedrek), Beyhakî (Sünen); Âige' (R.Anhâ) den rivayetle.

[103] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 366-369.

[104] Bk. Al-i tmrân BÛresi (3); âyet: 97

[105] Bu hadîsi; Müslim ve Nesâî lafızlarında biraz farklı rivayet etmişlerdir.

En meşhur rivayetlere ve Kurtûbî'ye göre Hacc 9. H.'de Âl-i İmrân sûresinin 97. âyetinin nüzulü ile farz olmuştur. Farzın hükmü; işleyene sevab, terkedene ceza, İnkâr edene küfür terettüb etmesidir. Farz olmasına sebeb: Kâ'be-î Muazzama'dır.

Bakara sûresinde Ka'be'nin İbrahim (A.S.) ve İsmail (A.S.) tarafından İnşâ edil­diğine dâir ihbar vardır.

Peygamberimiz' (S.A.V.) in risâletten sonra ve hicretten önce 10 defa haccettiği Ahmed Zeynî Dahlân'ın   «Es-Sîr-etü'n  Nebevİyye»  sinde yazılıdır.

Resûli Ekrem (S.A.V.) hicretten sonra Umre İçin üç, Hacc ve Umre için de bir defa sefere çıkmışlardır. Bu seferleri;

Umretü'l Hudeybiye (zilka'de 6 H.), Umretü'l Kaza (Zilka'de 7 H.), Umretü'l Ci-nâne (Zilka'de 8 H.) ve Hıccetü'l Veda' (Veya Haccetû'I-Vedâ') (Zilhicce 10 H.) dır.

Hacc yoluna Peygamber (S.A.V.) Efendimize uyarak Perşembe günü çıkmalıdır. Bu mümkün değilse,  ayın İlk Pazartesi günü çıkmalıdır.

(Müslümanlıkta İbâdet Tarihi, Tâhirü'l Mevlevi (olgun); Bülüğ'ül-Merâm Tercü­mesi ve Şerhi, Ahmed Davudoğlu; Sahîh-i Müslim Tercüme ve şerhi, A. Davudoğlu.)

[106] İslâm Fıkhında bir İbâdetin farz olur olmaz hemen ilk vaktinde yapılma mecburiyetine «fevri» denmektedir. O ibâdetin istenildiği, zaman yapılabilme serbestliğine de «terâhî» veya ömrün her hangi bir zamanında yapılabilmesi anlamında «ömrî» adı verilir.

[107] Usul-ü  Fıkıh'da   ibâdetlere nazaran  vakit;   «müvesse1»,   «mudayyak»,   «meşkûk»   olmak üzere üç kısma ayrılır.

a)  Müvesse':   Genişletilmiş   demek   olup,   içinde  yapılacak   ibâdete   vakit   yeter  de artar. Buna, «zarf» da derler. Namaza nisbetle vakit böyledir. Bu gibi ibâdetlerde ni­yeti tâyin etmek behemahal lâzımdır.

b)  Mudayyak:  Daraltılmış demek olup zaman  ancak içinde yapılan  ibâdete yete­cek kadardır. Eksiği ziyâdesi yoktur. Bu, adetâ ibâdetin bir Ölçeği mesabesinde olduğun-dan buna, mi'yâr da denir. Oruca nisbetle vakit böyledir. Bir güne ancak bir oruç sığ­dığından, Ramazanda niyyetin tâyini şart değildir. Mutlak şekilde oruca niyyet kâfidir.

c)  Meşkûk: Şüpheli demektir. Yâni vaktin ibâdete yetip artması veya sımsıkı gel­mesi şüphelidir. Hacc; bir senede yalnız bir kere yapılabildiği dikkate alınırsa, mi'yâra benzer. Fakat hacc; fiillerinin bütün hacc zamanını doldurmasına bakılırsa, zarfa ben­zemektedir.

[108] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 370-372.

[109] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 372.

[110] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 372.

[111] Cem': Müzdelİfe'dir. Kelimenin asıl ma'nâsı bir yere toplamaktır. «Nİhâye» adlı eserde bildirildiğine göre :* Hz.  Âdem (A.S.) ^le Hz. Havva cennetten  çıktıktan sonra burada buluştuklarından Müzdelife'ye bu şekilde «Cem» denilmiştir.

Bİr rivayete göre Arafat'a arafât denmesinin sebebi bir süre ayrılıktan sonra, bir­birlerini tanımaz halde İken Hz. Âdem İle Havranın orada bir araya gelip görüşüp ta­nışmalarıdır. Bu süre bir rivayete göre allı saat, bir rivayete göre altı gün, bir rivayete göre altı ay, bir rivayete göre attı senedir.

[112] Tavâf-ı  sader:  Mekke-i   Mükerreme  ile   civan   sakinlerinden   olmayıp,   taşradan .hacca gelerek âfâkî nâmını alan hacılara mahsûstur ki, bir dönüş, veda tavafından ibarettir.

[113] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 372-373.

[114] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 373.

[115] Mîkât:   İbâdet   için   tahdid   olunan   zaman ve   mekân  demektir.   Hacca niyyet  edilmek için durulan yer ma'nâsına gelir. Burada mekân için istiare olunmuştur. (Vânî)

[116] Zü'l-Hukyfe: Bu yer Mekke ile Medine arasında  olup Medine'ye 4  mil (7.580 km.), Mekke'ye ise 200 mile (379 km.) yakın mesafededir. Mekke'ye en uzak olan mîkâttır.

Fahr-i Kâinat (S.A.V.) Efendimi/, burada ihrama girmişlerdir.

Vaktiyle burada bir ağaç olduğu, Peygamber (S.A.V.)  Efendimizin oraya iki  nıescid inşa ettirdiği rivayet edilir. Bi'ri Ali diye bilinen kuyu oradadır.

Bu mrîkat; Medînelilerin mîkatı olduğu gibi, ba;;ka memleketlerden olup da oradan geçen Hacı adaylarının da mîkatıdır.

[117] Zât-ı Irk:  Mekke'ye 2 merhale (90,480.m.) uzaklıkta bulunan bir yerdir.

[118] Cuhfe: Mekke-i Mükerreme'ye 3 konak (136.440 m), Medîne-i Münevvere'ye 8 konak (363.840 m), denize ise 6 mil (11.370 km) uzaklıkla olan bir köydür.

Cuhfe'nin eski adı Mehya'dır.

[119] Kam: (Karn'ül-Menâzil): Mekke'ye 2 konak (90.960 m) mesafededir.

[120] Necid:  İç Arap  Yarımadasının Kuzey  ve  Batı   taraflarım  içine  alan,   üç  tarafı   çötle Çevrili, diğer taraftan Hicaz ve Yemen'e açık olan bölgedir.

[121] Yelemlem: Mekke'ye 2 konak (90.960 m) mesafede olan  bir dağın  ismidir. Bu dağ Tihâme dağlarına dâhildir.

[122] Harem: Mekke-i Mükerreme ve etrafının bitkilerinin kesilmemesi, hayvanlarının av­lanmaması İçin etrafından sınır tâyin edilmiş ve işaretlenmiş mahallin adıdır.

Harcm-i Mekke: Medîne-i Münevvere (Taybe) tarafından 3; Irak, Tâif ve Yemen taraflarından 7; Cidde tarafından 10; Tâİf yolunun üzerinde olup Mekke-i Müker­reme'ye 6 fersah (34.110 m.) mesafede bulunan Ci'râne tarafından 9 mil mesafedir. Bu hududun dışında ve mîkat yerlerinin İçinde kalan yere Hill denir.   "

[123] izâr; peştemal şeklinde olup aşağıya doğru sarkıtılan ihram parçasıdır.

[124] Ridâ; Omuzdan örtülen ihram parçasıdır.

[125] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 373-377.

[126] Bk. Bakara sûresi (2), âyet :" 187.

[127] Bk. Mârde sûresi (5), âyet: 96.

[128] Hcvdcc: Deve üstünde  kadınların binmesi  ivin   üslü  kubbeli küçük mahfil.  Bu mihaf-feden ayrıdır.

[129] Musannif; .tavaf edenin sağına* gelen taraftan bağlıyacağını söylüyorsa da, bu hesap Ha­cer-i Esved'in karşısına dikildiğine göredir. O anda hacmin yüzü Ka'he'ye gelir, sağ omuzun un baktığı taraf tavafa başlıyacağı yerdir. Tavafa başlayınca Ka'be dâima ha­cının sol tarafında kalır.

[130] Gayetülbcyân'da da böyle geçer.

[131] Iztıbâ;   ihramı  sağ koltuk altına alıp  ucunu sol omuz  ü/erine atmaktır.

Hacer-i Esved: Ka'be-İ Muazzamanm doğusunda ve kapısının yanındaki  köşededir.

Ka'bti-i Muazzama'nin dört rüknü vardır. Hâcer-t Esved'in bulunduğu köşeye riikn-ü esved,; ondan sonrakine rükn-ü yemânî denir. Bu iki rükne vemâniyvAn d;ı denir. Diğer iki rükne ise, şâmiyyân denir.

Rükn-ü esved'de; hâcer-i esved'in bu rükünde bulunması \e Hz. İbrahim1 (A.SJ in attığı temeller üzerine, kurulmuş bulunması sebebiyle iki fazilet vardır.

Rükn-ü Yemânî'de ise; Hz. İbrahim1 (A.S.) m attığı [emeller üzerine kurulmuş olması fazileti vardır. Şâmî rükünlerde ise bu faziletler yoktur. Bundan dolayı, rükn-ü esved öpmek, e! veya sopa ile istilâm olunmak suretiyle iki sünnetle husûsiyyet ka­zanmıştır. Rükn-ü Yemânî İse; fazileti bir olduğu için. yalnız el ile istilâm edilir, öpülmez.

[132] İki   mil:  Bunlar Bain-r   Vâdîdc  hervele  mahalli için   alâmet   kılınmak   maksadıyla  biri diğerinden  uzakta;   biri   ye^il   diğeri   kırmızı   olmak  üzere,   mil   şeklinde  ma'ruf  iki   işa­rettir.               (Nihâye)

[133] Safa île Merve: Ka'be, civarında bulunan  iki  küçük dağdır. Sa'y denilen Hacc ibâdeti bunların   arasında   yapılır.   Safa'dan   başlıyarak   Merve'ye   gitmek   bir  sayılmak   şartıyla bu iki dağın arasında yedi defa gidip gelmeye sa'y derler.

Nemire; Arafat civarında bir yerdir. Ajafâttan sayılmaz.

Cemrtri Kübrâ: Şeytan taşlanan üç yerden birinin ismidir. Vaktiyle burada bir ağaç bulunduğu rivayet edilir.

Mcş'ari-Harâm : Müzdelife denilen yerde bulunan bir dağdır. Ulemâdan bazılarına, göre Müzdeiife'nin her yeri Meş'ari Harâm'dır. Câhilİyyet devrinde Araplar Hacc es­nasında Müzdelİfe'ye iner,  orada vakfe yaparlardı.

Ci'rânc: Mekke ile Tâif arasında bir yerdir. Mekke'ye daha yakındır.

[134] Arcfe günü  İmâmın  hacılara hutbe okuması eunıhûr-u  ulemânın  ittifakı ile sünnettir. Bu hususta mu hâl ek't edenler yalnız Mal ikilerdir.

İmâm Şafiî' (fth.A.) ye göre; hacc esnasında dört yerde hutbe okumak mesnûn ol­muştur. Bu dört yer şunlardır:

a)  Zi'1-hicce'nin  yedinci  günü 'Beyt-i  şerîf'de  Öğle   Namazı  kılındıktan sonra,

b)  Arafât'da Batn-ı Urane denilen yerde, e) Bayram günü,

d) Teşrik günlerinin ikincisinde, okunur.

Hanefilere göre; haceda üç yerde hutbe meşru olmuştur. Bunlar; Zi'1-hicce'nin ye­disinde, Arafe günü Arafât'da, Zi'1-hicce'nin onbirinci günü Mina'da okunur.

[135] Urane: Ayn'ın Ötüresi ve râ'nın  üstünüyle Arafat'ın hizasında bir vadinin adıdır. Ne-bîyyi  Ekrem   (S.A.V.),   şeytanı   orada   görmüştü.   Bundan sakınarak.,   o yerde  hiç   kim­senin vakfeye durmamasını emretmiştir.

[136] Ccbcl-i   Rehmet;   Arafat in   ortasında   bulunan   bir   dağdır.   Vakfeyi   burada  yapmak müstehâbdir.

[137] Vakf e:, İbâdet yapmak için durmaktır.

[138] Müzdelife; Arafâltan dönen hacıların geceleyip vakfe yaptıkları yerdir.

[139] Batn-ı Muhassir (Muhasser): Vaktiyle Ebabil kuşlarının Allah (C.C.) emriyle üzerlerine taş  atmaları sebebiyle Ebrehe  ordusunun   fillerinin  geçmekten  âciz  kalarak  hezimete uğradığı  vâdîdir. Böyle  isimlendirilmesi,  orasının  bir tehassur ve nedamet mahalli ol­masındandır.

Ya da «Orada durmadan koşularak yomlunduğundandır.» Kuhist^nî Muhassire'ye, vââi'cf-nâr da derler.

[140] Batn-ı Vâdî: Urâne (Arene) vâdîsidir. Buna Kuzah da denilir. Bu yer Arafat'tan de-ğîldİr. Ulemâdan yaîmz İmâm Mâlik (Rh.A.) onu Arafâitan saymıştır.

[141] Cemre: Ufak taşların toplandığı yerdir.

Cemre-i akabe'den maksâd; Büyük Cemre'dİr. Bu yer Mİna'nın Mekke tarafındaki hududunda olup ResûlüÜah' (S.A.V.) in Hicret için Ensârla bey'at akdettiği yerdir.

[142] Muhassab:   Ebtah'a bitişik   bir   yerdir.   Resûlüllah   (S.A.V.)  ikinci   gün   öğleden   sonra tuşlarını   atmış  ve öğle namazını  nıuhassab'a varıncaya  kadar geciktirmişti.

Ulemâ, tahsîbiıı >âııİ muhassabda konaklamanın sünnet olup olmadığında ihtilâf etmişlerdir. Mancfîler'le diğer btuı ulemâya göre sünnettir. Bazılarına göre sünnet de­ğildir.             

[143] ZEMZEM :  Hz.   İbrahim (AS), oğlu   Hz.   Ismûil (AS.) doğduktan   iki  sene  kadar sonra, Hz, İsmail' (A.S.) İ kucağına ve Hz. Hâeer'i de. terkisine alıp Cebrail' (A.S.) in delaletiyle   Mekke'deki   Mescid-i   Rarâm'm   bugün   bulunduğu   yerin   ve   Mescid'İn   yük­sekçe bir yerinde ve Zemzem kuyusunun yukarısında bulunan  büyük bir ağacın yan mu bırakmıştı. O tarihlerde Mekke'de hiç bir kimse bulunmadığı  gibi,  İçecek su da yoklu. Yanlarında içi  hurma dolu meşin  bir dağarcıkla içi su dolu bir kırba vardı.

Hz. İbrahim (A.S.), dönerken Hz. Hâcer arkasından koşmuş ve «Ey İbrahim! Bizi bu vâdîde bırakıp da nereye gidiyorsun? Burada ne görüşecek bir kimse var, ne de hayat eseri!» demişti. II?,. İbrahim bu sözlere aldırış etmeyip, yoluna devam etmek isteyince, Hz. Hâcer, «Bizi burada bırakmayı sana Allah mı emretti?» diye sordu. Hz. İbrahim (A.S.) de «Evet, Allah emretti.» diye cevab verdi. Bunun üzerine de Hz. Hâcer, «Öyle ise, Allah, bize yeter, O, bizi korur!» dedi.

Daha sonra da Hz. Hâcer, Ka'be'nin  bugün bulunduğu yere döndü.

Hz. İbrahim (A.S.) de oradan ayrılıp Seniyye mevkiinde görülmeyecek bir yer ka­dar ilerleyip, yüzünü Ka'be'nin bulunduğu yere döndürdü ve ellerini semâya doğru kaldırarak, tbijâhim sûresi'nin  27. inci âyetinde nâzü  olan duayı  etti.

Diğer taraftan Hz. Hâcer ve çocuğu kırbadaki su ile bir süre idare ettiler, ama su tükenince çaresizlik içinde kaldılar. Hz. İsmail susuzluktan kıvranmaya başladı. Annesi Hz. Hâcer'de son derece üzülerek Ka'be'nin yerine en yakın mesafedeki Safa tepesine çıktı. Bir kimseler görebilirim düşüncesiyle etrafına bakınmaya başladı. Fakat, hiç kim­seler görünmüyordu. Bunun üzerine Safa'dan inip Mervc tepesine kadar hızla gitti. Oradan da etrafa bakındı. Hiç kimseleri göremedi. Bu iki tepe arasında yedi kere gitti geldi. Son defasında Merve'de iken, kulağına ard arda bir ses geldi. Hz. Hâcer, «Ey seslenen kişi! Sesini bize duyurdun; eğer bize yardım edebilirsen, yardım et.» dedi. O sırada Zemzem kuyusunun bulunduğu yerde Cebrail (A.S.) göründü. Ve iki ayağının ökçesi İle veya kanadı ile yeri kazdı; en sonunda su çıktı. Hz. Hâcer'de avuç avuç kırbasını doldurdu, diğer taraftan da su boş yere akmasın diye bir gölcük yaptı. Fakat, su alındıkça yerinden kaynıyordu. Kaıdi hâline bırakılsa bir nehir olacaktı. Sonra, Hz. Hâcer bu sudan hem kendi içti ve hem de oğlu Hz. İsmail' (A.S.) e içirdi. Cebrail (A.S.): «Sakın helak oluruz diye korkmayın! İşte, şurası Beytûllâh'm yeridir. O Beyt'i şu çocukla babası yapacaktır. Muhakkak ki Allah, bu İşi yapacak olanları zayi etmez.» dedi, (Hz. Muhammcd (A.S.) ve İslâmiyet, M. Âsim Koksal)

Ka'be'ye otuzsekiz arşın (215.84 m.) kadar mesafede bulunan Zemzem kuyusuna bu ismin bazılarına göre suyunun çokluğundan dolayı, bazılarına göre de Hacıların ka­labalık oluşları sebebiyle verildiği rivayet edilir. Diğer bir rivayete göre de; Hz. İsmail'-(A.S.) in annesi Hz. Hâcer'İn suyun yerden fışkırması sırasında, üzerini örtmesi, etrâ-fini çevirmesi sebebiyle bu ismi almıştır. Bu soo görüş, İbn-i Abbâs (R.A.) indir ki, hu hususta fföyle söylemiştir: «Eğer o zaman zemzembı etrafı çevrilip, ürtülınesevdi, yeryüzüne taşar, hcrşcyi doldururdu.»

Zemzem'e; Zemmem, Zümmiznı, Zümâzîm, Rakdaîu Cebrail, Hamıetül Melek (Meleğin (Cebrail'in) yere vurarak çıkarttığı su) de denilir.

Cenâb-ı Hak bu mübarek Miyu (zemzemi) Hz. İsmail (A.S.) e içirtmek ve O'ıîu suya kandırmak için halketmişti.

Zemzem'in çok meziyetleri (üstünlükleri) vardır. Bu mevzuda bazı rivayetleri nak­lediyoruz :

Cafer-i Sâdık (R.A.) der kî:

«Zemzem, suların »n tatlısı, en hoşu, eıı lezzetlisi, en soğuğu idi. Diğer suları istilâ etti; Allah (C.C.) orada safî bir pınar halketti, u, diğer suyu ifsâd eni.»

İba-İ Abbas (R.A.) der ki:

«Zemzemden   kana   kana   içmek.,   nifaktan   kurtuluş   vesilesidir.»

Mücâhİd (R.A.) der ki:

«Zemzemi şifâ için içersen Allah Teâlâ şifâ verir. Susuzluktan kurtulmak için içersen susuzluğunu giderir. Açlıktan kurtulmak için içersen açlıktan kurtarır. (Ne iyin İçersen yerine gelir.)»

Muhammed b. Ahmed el-Hemezânî der ki:

«Zemzem (kuyusu) yukarıdan aşağıya altmış zira idi. Dibinde üç göz (kaynak) vardı: Gözün biri : Rüknü Esved'in hizasında, ikincisi : Ebû Kubeys ve Şafii'nin hiza­sında, üçüncüsü: Merve hizasında idi. Sonra suyu azalıp toplandı. (H. 223 / veya 224) Bu arada, Ömer b. Ferec er-Ruhhaci'nin Mekke'deki işlerle ilgili Halifesi (vekiii) Mu­hammed b. Dahhâk, onu dokuz zira kazdırdı. (H. 225). Yağmur ve sel sularının da katılmasıyla Zemzem'in suyu  oldukça çoğaldı...»

Haber (Hadîs) de şöyle geçer:

Hz. İbrahim (A.S.), İsmail' (A.S.) ı Ka'be mahalline koyup da geri dönmek iste­diğinde Hz. Hâcer: «Bizi kime bırakıyorsun?» dedi. Hz. İbrahim (A.S.) da «Allah'a» diye cevab verdi. Bunun üzerine Hz- Hâcer: «Hasbünâllah!» diyerek dönüp çocuğu (îs-mail) nun yanına geldi. Bir müddet sonra suyu tükendi, sütü kesildi. Hz. Hâccr'İ üzüntü bastı. Çocuğu için tasalanmaya başladı. Çocuğu (Hz. Ismaîli) orada bırakıp Safa'ya çıktı. Bir su kaynağı veya şahıs görebilmek İçin bakındı durdu. Hiç bir $ey göremeyince Rabbına dua etti ve Rabbı O'nu suladi. Nitekim Hz. Hâcer Merve'yc gelince aynı şeyi tekrarladı. Bu arada yırtıcı hayvanların sesine benzer bir ses duydu. Oğlu İsmail (A.S.) için korkup yanına gittiğinde O'nu bir göz (kaynak) den su çıkarır vaziyeti* buldu ki, o su yanağının yanından fışkırmaktaydı. Bir rivayete göre, topuklarının al­tından fışkırmaktaydı. Hz. Hâcer bunu görünce hemen taşıp dağılmaması için etrafını toprakla çevirdi... Eğer böyle yapmasaydı, <ıkıp giden bir kaynak olurdu...»

(Mu'cemü'l-Buldan, Yâkûtel-Hamevi)

Zemzem kuyusu elan, Mescid-i Haram içinde, Hâv:er-: Esved kösesi karşısında ve köşeden sekiz metre uzakta bir odada olup 1.8 m. yüksek olan bir taş bileziği vardır. Bu odayı istanbul'da Beylerbeyi Camü'ni yaptırmış olan Birinci Sultan Abdülhamîd Hân yaptırmış olup, zemini mermer döşeli ve duvarlara doğru meyillidir. Duvar diplerinde olukları vardır. Kuyuya su sızmayacak şekilde ustalıkla yapılmıştır. Kuyu ağzı, bu hi-. zâdan birbuçuk metre kadar yüksektir.

(Seâdet-İ Ebediyye, H. Hilmi I$tk)

[144] MEKKE : Hz. HAcer ile oğlu, zemzem kuyusu babında yaşarlarken gunim birinde oraya Yemenli Cürhümîlerden bir topluluk geldi ve Mekke'nin alt tarafına yerleştiler. Onların da suya ihtiyacı vardı. Zemzem kuyusunun bulunduğu^ yere bir kuşun gelip gittiğini görünce, durumu tahkik için iki kişi gönderdiler. Bunlar da orada suyun bu­lunduğunu topluluklarına haber verdiler. Bunun üzerine, Mekke'ye geldiler. Hz. Ha-cer'i Zemzem kuyusunun başında görünce : «Çevrene inmemize müsâde eder misin?» dîye sordular. Hz. Hâcer : «Bu suda bir hak İddia etmemek şartıyla inebilirsiniz» diye cevap verdi. Bunun üzerine Cürhümîler buraya yerleştiler. Hz. Hâeer'de böylece ıssızlık­tan kurtulmuş oldu. Cürhümîler orada ev bark yaptılar ve böylelikle de Mekke bir şe­hir haline gelmeye başladı.

Hz, İsmail (A.S.) büyüyünce, Cürhümîlerden Arabca da öğrenmiş ve onlardan bir kızla da evlendiriliriişti. Bîr süre sunra 90 yasına varan .Hz. Hâırer vefat etti ve Ka'be'nin yanındaki «Hıcr-ı İsmail» denilen yere gömüldü.

Bir zaman sonra Hz. İbrahim (A.S.) Mekke'ye geldi. O sırada Hz. İsmail, Zemzem Kuyusunun yakınında büyük bir ağacın allında okunu yontuyordu. O sırada babasını görünce ayağa kalkıp karşıladı. Birbirlerine sarıldılar, Öpüştüler. O zamanlar Hz. İsmail otuz yaşında idi.

Hz. İbrahim, oğluna: «Yüce Allah, burada bîr Beyt yapmamı emretti!» diyerek, bugün Ka'be'nin bulunduğu yeri işaret etli.

KA'BE :

Hz. İsmail (A.S.), on dağdan taş taşıdı, Hz. İbrahim (A.S.) de Ka'be'nin duvarlarını Ördü. Duvarlar epeyce yükselince Hz. İsmail (A.S.) bugün de ziyaret edilen ve Hz, İbrahim' (A.S.) in, oğlunu ve ailesini görmeğe geldikçe, hayvanına inip binerken üze­rine bastığı taşı (Makam-ı İbrahim) getirdi. Hz. İbrahim (A.S.) bu tası ayağının yanına iskele olarak koydu. Ve böylece inşâata devam etti. İnşâat bİtinee baba oğul Yüce Allah' (C.C.) a dua ettiler.

O zaman Ka'be'nin uzunluğu 30 zirâ, eni 22 zira, yüksekliği 7 zira idi; üzeri de tavan sızdı.

Ka'be-d Muazzama, bugün Mescid-i Haram ortasında olup 17 m. yüksektir. Kuzey duvarı 8.8, güney duvarı 7, doğu duvarı 11.9, batı duvarı 12.8 metredir. Kapısı yerden 1.7 m. yüksekte olup genişliği 1.7 m., yüksekliği ise 2.7 metredir. Duvarlarının iç yüzü ve zemini renkli mermerlerle kaplıdır.

Daha sonra Hz. İbrâhfrn (A.S.) insanları Hacca davet emrini aldı. (Hac sûresi, âyet: 27). Bunun üzerine Hz. İbrahim (A.S.) Makâm-ı İbrahim'deki taşın üzerine (başka bir rivayette Ebû Kubeys dağma) çıktı, ^hadet parmaklarını kulaklarına tıkadı ve dört tarafa yönelerek : «Ey insanlar! Beytullâh'ı Tavaf ve ziyaret etmenizi Rabbiniz size farz kıldı! Rabbinizİn dâvetine icabet'ediniz!», diye seslendi. Hz. ibrahim' (A.S) in sesini dünyanın dört bucağında olup da Hac etmesi mukadder olan kimselerden ana karnında, baba sulbünde İşitmeyen ve «lebbeyk Allahümmc lebbeyk = Buyur Allah'ım buyur!  Emrine a'mâdeyim) nidalarıyla icabet etmeyen kalmadı.

Ka'be'nin inşâsı hakkındaki diğer rivayetler de şöyledir :

Bir rivayete göre Ka'be ilk önce Melekler veya Hz. Âdem (A.S.) tarafından, ikin­ci defa da Hz. İbrahim (A.S.) ve Hz. İsmail (A.S.) tarafından yapılmış. Amâlika, Cür-hüm. Kureyş, Abdullah b. Zübeyr ve Haccac b. Yûsuf Sakafî tarafından, temellerinden itibaren yenilenmiş, Osmanlı Padişahları tarafından da hizmet muhtelif tarihlerde tekrarlanmıştır.                            (Hz. Muhammed (A.S.) ve İslâmiyet, M. Âsim Koksal)

[145] Bir keresinde Hz. Âişe (R.Anhâ) Mekke'ye 8-10 mil mesafede bulunan Şerif denilen yere geldiklerinde hayz görmüş ve Haccdan mahrum kalıyorum (.'[Klişesiyle ağlamıştır. Bu durumu gören Peygamber (S.A.V.) Efendimiz yanma giderek, teselli it,"iu : Bu, Al­lah'ın Âdem kızlarına takdir ettiği bir şeydir» buyurmuştur.

Buharı bu hadisle istidlal ederek hay/tn Âdem' (A.S.) in kızlarına şâmil oiduğunu söylemiş; Onu ilk defa Benî İsrail kadınlarının gördüğünü iddia edenlere red cevâbı vermiştir.

Aslında Hakemin sahîh bir isnâdla Hz. İbn-i Abbâs' (R.Anhünıâ) dan rivayet et­tiği bir hadîsde:

«Hayz Hz.  Havva cennetten çıkarıldıktan sonra onunla başlamıştır» denilmiştir. (Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi. Ahmed Davudoğlu)

[146] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 377-388.

[147] İhlâl: Lebbeyk, diyerek sesi yükseltmektir.

[148] Umara:  Nüzul (inmek, gelmek, ziyaret) dir.

Sahih   Umâm:   Bir   kimsenin   ihram   sıfatı   taşımaksızın   bir   müddet   İçin   vatanını (ailesini) ziyaretten ibarettir,

(Nihâye;  Dürer Haşiyesi, Hâdİraî)

[149] Bk. Mâide sûresi (5), âyet: 97.

[150] Sadr'tiş-Şerîâ' (Rh.A.) ya göre de;  Kıran, Temettü ve  İfrfulcian daha faziletlidir.

[151] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 389-393.

[152] Tedahül; daha önceki bölümlerde de izah edildiği gibi : Bir şeyin, diğer bir şey'e, hacim ve  miktarı fazla olmaksızın, girmesine  (giriftliğine) denir.

Yani muhrim haremin avını öldürdüğü zaman ona bir kıymet kâfidir. Eğer cinayet harem ve ihrama beraberce olursa o cinayetin esası o şekildedir.

[153] Ma'tüfuJi aleyh;  f3ağlat,"; bir rabl edatı ile kendisine bağlı olan kelime, metbû.

[154] Mîıyayiân:   Çölde yetişen bir çeşit dikenli  çalı, devedikeni (Carduus).

[155] Harem ağact dört nevidir. Onlardan  üçünün  kesilmesi  ve faydalanılması cezasız halâl-dır.  Birinin  kesilmesi ve onunla faydalanılması cezasız halâl değildir.   Yani kesilmesine ceza   gerekmez.   Bunlardan   üç   evvelkiler:   İnsanların   yetiştirir oldukları   cinsden   olan ve  onların  yetiştirdikleri   bulunan   her  ağaç;   insanların   yetiştirdikleri   cinsten   değil  ise de  onların yetiştirmiş oldukları her ağaç;  insanların   yetiştirdikleri  cinsden olduğu  hal­de   kendiliğinden   biten   her   ağaçtır.   Halâl   olmayan   ağaç:    İnsanların   yetiştirdikleri cinsten olmayan ve  hüdây-ı nâbit olandır. (Hindiyye)

[156] üuhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâî* Dâremî, Ahmed b. Hanbel.

[157] Hz. Âişe' (R.Anhâ) den rivayet edilen bir hadîs-i şerifte Resûlüİlah (S.A.V.) bu raev-2Ûda şöyle buyururlar:

«Hayvandan beş  nevî vardır.   Bunların  hepsi  fâsıklardır.   HıIE'de de haremde  de öldürülürler. Akrep, çaylak, karga, fare ve kuduz köpek.» (Müttefekunaleyh/

[158] Hİdâye şerhinde.

[159] El, ayak tırnaklarını kesmek gibi.

[160] Nüsk (men&rtk): Erkân ve usûl, ibâdet.

[161] İstilâm:  Selâmlamaktır ki,  gerek tavafa  başlarken, gerekse  tavaf  esnasında  Hâcer-İ Esved önüne gelindikçe ona yüzünü döndürerek namaza durur gibi el kaldırıp, tekbîr ve tehlü ile el (avuç içi) sürmek, (sonra iki avuç içini) öpmek, bu mümkün olmadığı takdirde maktan   el sürme  (koyma)  işareti  yapmaktır.   Tavaf namazından   sonra  da Hâcer-i Esved istilam olunur.

[162] Hıfi: Harem'İn dışında kalan bölgeye verilen isimdir.

[163] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 394-406.

[164] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 407-408.

[165] Hacc'a bedel çıkarmaya (ihcâc) denir. Hacc anil-gayr: Başkası tarafından hacc etmek­tir ki, hac ibâdetinde niyabet etmek demektir. Niyabet edene nâib yahud fail yahud me'mur; Niyabet edilene: menûb, yâhud mahcûcûn anh yâhud âmir, denir.

[166] Hacc'da niyabete dâir Lübâbülmenâsik'dc yirmi; Hindiyye'de İse altı kadar şart zikre­dilmiştir.

Altı şarün da içinde mevcüd olduğu Lûbâbülmenâsİkin  zikrettiği yirmi şart şun­lardır :

1  — Haccın niyabet edilene vâcib (farz) olmasıdır.

2  — Niyabet edilenin mal sahibi olduğu halde bizzat haccı edadan âciz olması ve aczinin başkasına Iıaccettirmekteı ölümüne kadar devam etmesidir.

3  — Haccettirmezden önce özrün  mevcûd olmasıdır.

4  — Haccettirenin, haccı naibe emretmiş olmasıdır.

5  — Ücretin şart kılınmamasıdir.

6  — Naibin, haccettirenin parasıyla haccetmesidir.

7  — Mal üçte bir müsâid olduğu halde binici olarak haccetmesîdir.

8  —Üçde bir mal müsâid olduğu halde meyyitin vatanından haccetmesidir.

9  — İhram anında yahut - hacc fiillerine başlamazdan önce olmak üzere - ihram­dan sonra kendisine haccedileni niyet edip lisanla da «lebbeyke bihaccetin an fûlânin» demesidir. Kalben de olsa olabilir.

10 — Naibin, emredenin mîkâtından ihram etmesidir.

11  — Memur oian kimsenin bizzat haccetmesidir.

12  — Haccını ifsâd etmemesidir.

13  — Âmire (emredene) muhalefet etmemesidir.

14  — Bir hac için ihram etmesidir.

15 — Telbiyeyi yalnız bir  kişi  için yapmasıdır.

16  — Âmir ve memurun Müslüman olmalarıdır.

17  — İkisinin âkil olmalarıdır.

18  — Memurun hacca âİd işleri anlar ve bilir olmasıdır.

19  — Memurun haccı geçirmemelidir.

20  — Haccedilen kimsenin «Benim tarafımdan sadece falan kimse haccetsin» diye tayin ettiği kimsenin haccetmesidir.

Hiç haöca gitmemiş ve bizzat hacc yapmamış kimse ile kadını hacca bedel olarak ■ göndermekten, hacca gitmiş olanı ve kadından başkasını göndermek efdaldir. Zira hiç haccetmemi? kimse Ka'be'yi görünce onun kendisine de hacc farz olur.

Bu bakımdan, onun o yaptığı haccın hangisinden sayılacağında ihtilâf edilmiş; fa­kat bedel giden kimse gelecek seneye kadar orada (Mekke'de) durup gelecek sene ken­disi için hacc yapar veya memleketine dönünce gelecek sene fakir dahî olsa gitmesi lâ­zımdır, denilmiş ve insanlar bundan gafillerdir, diyerek dikkat çekilmiştir.

(Dâmad ve îbni Âfaidin)

[167] Bu mevzuda Şeyhul tmâm Ebû Beler b. el-Fazl' (Rh.A.) a sorulduğunda: «Bu mes'ele Allah' (C.C.) m dilemesine bağlıdır, demiştir. Nitekim, İmâm Muhammed (Rh.A.) baş­kası yerine hacca gidecek olan  kimsenin bir kere hacc etmiş kimse olması ge.ekir» demiştir. Fetâvây-ı Kadîhân'da da böyle geçer.

Bu husûsda, hacc edecek kimsenin Önceden bir kere hacc etmesi gereğine dâir Mesâbihm «Menâsiki hacc» bölümünde ve sair hadis kitaplarında hadîs-i hasen mev­cuttur.

Hacc vasiyyetleriyle ilgili geniş malûmat tnşâ Allah bu kitabın (Vasiyyetler kitabı) bölümünde gelecektir.

[168] Hacca bedel gönderilecek kimse, gönderenin kendi beldesinden hareket edecektir. Onun kendi beldesinin adamlarından olması şart değildir. Başka beldeden olan kimse de bedel tutulup vasiyyet edenin kendi beldesinden gönderilebilir. Vasiyyei etmeden ölen kimse için vereseleri mümkün olan yerden Hacca bedel tutsalar ve hacc ettirseler caizdir. An­cak, az bir para vasiyyet ederse, yeteceği yerden bedel gönderilir. (Behce)

[169] Bk. Nisa sûresi (4), âyet: 100.

[170] Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâî.

[171] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 408-414.

[172] Müslim, Kitabülhacc

[173] Kitabın İsmi «El Aşl Fil Fürû» Dur.

[174] Nitekim, Kadın Da Böyledir. Onun Da Nasibi Sekizde Bir Olup Yedide Birden Az Olduğu İçin, Onun Nasibinde De Caiz Değildir.

[175] İbn-İ Mâce, Ahmed B. Haııbel, Hâkim (Sahih Addeîmistir).

[176] Meûnet: Bir İnsan İçin Ölmeyecek Kadar Olan Azık (Rızk).

[177] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi1, Eser Neşriyat: 415-419.

Online Bağış
Hediyen Dünyanın En Güzel Hediyesi Olsun
Haftanın Hutbesi
27.08.2021 Allah’ın Yardım Ettiğine Mağlubiyet Yoktur
20.08.2021 Müslüman İşini Sağlam ve Güzel Yapar
13.08.2021 Kerbelâ’yı İbret Nazarıyla Okuyalım
06.08.2021 Zorluklar Birlikte Aşılır
30,07,2021_Afetlere Karşı Sorumluluğumuzun İdrakinde Olalım
30 Temmuz 2021 Müslüman İşini Sağlam ve Güzel Yapar
Kur'an-ı Kerim Dinle
DİB Kur'an Portalı
Ramazan Pakdil Sureler
Bünyamin Topçuoğlu
Bünyamin T.oğlu Aşirler
İlhan Tok Hatim
Abdussamed Hatim
Abdul Rahman Al Sudais
Ahmed Al Ajmi Hatim
F.Çollak Görüntülü Hatim
İshak Daniş Hatim
5 Hafız OK takipli Hatim
Mehmet Emin Ay Hatim
İsmail Biçer Ok Takipli
İsmail Biçer Aşr-ı Şerifler
114 Sure 114 Hafız
S.Hafızlar Görüntülü
Kur'an International
Tefsir
Cüz Cüz Kur’an Özeti
Elmalı Tefsiri
Elmalı Meali
Fizilali Kur'an
DİB Kuran Meali
Kur'an-ı Nasıl Anlayalım
Fıkıh
K.İslam Fıkhı
R. Muhtar-İbn-i Abidin
Gurer Ve Dürer
Mülteka El Ebhur
Kuduri Tercümesi
Nûru'l-îzâh Tercümesi
Büyük Şafi Fıkhı
Detaylarıyla Namaz
Hadis
Kütübüs-Sitte
Sahihi Buhari
Riyazuzsalihin
Ellü'lüü vel-Mercan
Hadis El Kitabı
40 Hadis ve izahı
Uydurma Hadisler
Üye Adı
Parola

Şifremi unuttum -
Sayfa oluşturulma süresi: 0.05 saniye 10,937,581 Tekil Ziyaretçi
Copyright © 2012 islamda Hayat
Sitemizdeki Vaaz, Hutbe ve Yazılar kaynak göstermek şartı önceden izin Almadan Ticari Amaçlar Dışında Kullanmak Serbestir.

Tüm Bilgiler Ümmete Vakıftır copyright © 2002 - 2021