Vaaz Kategorileri
İman Konuları
İbadet Konuları
Sosyal Konular
Ramazan Vaazları
Dini Günler ve Geceler
DİB Örnek Vaazları
Genel Konular
islam ve Aile
Görev,Sorumluluk Ve Ahlak
Mevlid-i Nebi Vaazları
Ana Menü
Çocuklar İçin
Kura'an Öğreniyorm
Dinimi Öğreniyorum
Dini Bilgiler
Oyunlar
Ansiklopedi ve sözlük
Osmanlıca Sözlük
İslam Ansiklopedisi
Dini Sözlük
Dini Terimler
Küçük Lügat
Üye Adı
Parola

Şifremi unuttum - Üye Ol
Önceki Vaaz Sonraki Vaaz
Samimiyet ve İhlasın Hasmı: Riya

Samimiyet ve İhlasın Hasmı: Riya

İnsanın olduğu gibi görünüp göründüğü gibi olamaması, imanda itminan eksikliğinden kaynaklanır. İç ve dış çatışması insandaki gönül huzurunu ve iç barışı bozar. Çünkü riyada kendini zorlama söz konusudur. Sahip olmadığı duyguları var gösterme çabası, insandaki dengeleri altüst eder.

Kur’an’ın kelime-i tayyibe İbrahim, 14/24.diye andığı tevhid lafzı, İslami inanç ve hayatın anahtar kavramıdır. Tevhid kelimesinin içinde hem tezkiye ve tahliye denilen bir arınma, hem tasfiye denilen bir donanma, hem de tecliye denilen yola koyulma vardır. Tevhid kelimesinin “lâ ilâhe” ile başlayan nefy kısmı, tezkiye ve tahliye sayesinde kalp ve nefsin her türlü put ve tanrılardan arınıp temizlenmesini ifade eder. “İllallah” isbat kısmı ise, kalbin Hakk ile tasfiye bulup donanmasını anlatır. “Muhammed Resûlullah” kısmı ise tecliyeyi; yani kalbi parlatmayı ve yolumuzu aydınlatan Efendimiz’in örnekliğinde yola koyulmayı temsil eder.

“Tahliye”, “tasfiye” ve “tecliye” şeklinde irfân geleneğimizin önem verdiği bu üçlü yol haritası, Allah ile ilişkilerde ve insanlarla münasebetlerde ayrı bir değeri haizdir. Özellikle din ve samimiyetin söz konusu olduğu alanda ayrı anlam ifade eder.

Riya ve ihlas birbirinin zıddı iki kavramdır. Biri diğerinin varlığına engeldir. Yani biri olunca diğer kaybolur. Ancak sıralamada tabii ki önce arınmak, sonra donanmak vardır. Yani önce riyadan kurtulmak, ardından ihlasa ermek lazımdır. Nasıl ki tohum ekilecek tarla önce yoz otlardan ve zararlı dikenlerden temizlenir ve ardından tohum ekilir ya da fidan dikilirse, ihlas için de önce riyadan arınmak, kalp tarlasında riya oluşumuna imkân veren etkenleri yok etmek gerekir.

Varlık âlemi Allah Tealâ’nın cemâl ve celâl sıfatlarının zuhur yeri; insan celâl ve cemâl meşheridir. Bu yönüyle insan, zıdların buluştuğu küçük bir âlemdir. İyi ile kötü, hayır ile şer, iman ile küfür nasıl biri cemâl, diğeri celâl mazharıysa ihlas ile riya da aynen öyledir. İhlas cemâl, riya ise celâl tezahürüdür. İrfân geleneği insandaki zıdların yönetimi konusunda önce tahliye denilen negatif özelliklerden arınıp ardından pozitif özelliklerle bezenmeyi öğütlemektedir.

 

İhlas Nedir?                          

İhlas, riyadan kaçınmak, her türlü şirk, bâtıl inanç ve kötü duygudan uzak durmaktır. Amel ve ibadetlerde ihlas, “niyetin Hakk’ın rızasına hasredilmesi” demek olduğundan, bedene göre ruh mesabesindedir. İnsan, ruh ve beden bir arada olduğunda bir anlam ifade eder. Ruhsuz bedenin, bedensiz ruhun anlamı yoktur. Yapılan amel ve ibadetlere ihlasla ruh nefholunmuş olur. Çünkü ihlassız bir amelin anlamı olmadığı gibi, amelsiz bir ihlasın da değeri yoktur. Bütün bunlar iç içe geçmiş koruma duvarları gibidir. Kişiyi iman bakımından muhafaza eder ve yakîne erdirir. Bu yüzden kul, nefs ve şeytanın direncine karşı güçlü olmak için ihlas makamına yükselme çabası içinde olmalıdır.

Kullukta riyadan kurtularak ihlas ile ibadet etmek, Hakk’a adanmışlığın en yüksek tezahürüdür. Gafletsiz ve gösterişsiz huzur-i kalb ile namaz; dil, göz, kulak ve kalbin iştirakiyle ve O’nun rızası için tutulan oruç; minnetsiz ve desinler diye olmayan sadaka ve zekat, gösterişsiz hac, hâlisane ibadetler türündendir. İbadetler Allah için olmalı ve içine riya karıştırılmamalıdır. Tıpkı “Oruç benim içindir”Buharî, Savm, 9; Müslim, Sıyâm, 163.hadisinde Allah’ın orucu zatına izafe etmesi gibi. Çünkü oruç, Allah’tan başka kimsenin bilemediği bir sır ve içine riya karışmayan bir ibadettir. Eğer oruç tutan kişi kalbini, sırrını ve ruhunu Allah’tan başka her şeyden uzak tutabilirse, işte bu orucun mükâfatı Allah olur.

Riya Nedir?

Riya; rü’yet, rüya ve ayna manasına gelen mir’ât ve görünüş demek olan mer’â ile aynı köktendir. Riyada bir görme, görünme, gösteriş anlamı, hayal ve kuruntularla kendini aynalarda yüceltme; rüya ve hülyalara dalma, kendini olduğundan fazla görme manası vardır.

Riya, itibar kazanmak, dünyalık elde etmek, başkalarına kendisinin fazilet ve meziyetlere sahip bulunduğuna inandırmak amacıyla yapılan sun’i davranışlardır. Allah’tan, başkalarının hoşnutluğu için amelde ihlası terktir. Zâhirde Allah’a ibadet ve taatta görünüp bâtın ve özde kulların takdirini kazanmaya çalışmak demektir.

Riya; gösteriş yapmak, şöhret peşinde koşmaktır. İyi amel ve güzel davranışları insanlara göstermek, Allah rızasından daha çok insanların takdirini beklemektir. Alkış kaygısı taşımak, insanların övmelerinden hoşlanmak, yermelerinden korkmaktır. Şan, şöhret ve mevki tutkusuyla insanların kalbinde yer almayı istemektir.

Ayet ve Hadislerde Riya

Kur’an’da riyanın lafzen ve mana olarak geçtiği beş ayet-i kerime bulunmaktadır.

Bunlar şu ayetlerdir:

 Hak Tealâ, Allah’a ve ahiret gününe inanmak ve mallarını gösteriş için sarf etmek arasında bir irtibat kurarak Allah için verenlerden olmayı teşvik için şöyle buyurmaktadır:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تُبْطِلُواْ صَدَقَاتِكُم بِالْمَنِّ وَالأذَى كَالَّذِي يُنفِقُ مَالَهُ رِئَاء النَّاسِ وَلاَ يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ صَفْوَانٍ عَلَيْهِ تُرَابٌ فَأَصَابَهُ وَابِلٌ فَتَرَكَهُ صَلْداً لاَّ يَقْدِرُونَ عَلَى شَيْءٍ مِّمَّا كَسَبُواْ وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ

Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı hâlde malını riya/gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek suretiyle, yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayın.”el-Bakara, 2/264.

وَمَاذَا عَلَيْهِمْ لَوْ آمَنُواْ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَأَنفَقُواْ مِمَّا رَزَقَهُمُ اللّهُ وَكَانَ اللّهُ بِهِم عَلِيماً

Bunlar, mallarını insanlara riya/gösteriş için harcayan, Allah'a ve ahiret gününe de inanmayan kimselerdir. Şeytan kimin arkadaşı olursa, o ne kötü arkadaştır.”en-Nisâ, 4/38.

İnfakın her türlüsünün asıl maksadı, cimriliğin çirkinliğinden kurtulmaktır. Sadaka ibadeti de riyasız olduğunda insanı tezkiye eder, arındırır. Fakat insan sadakaya riya karıştırdığında sanki akrebi yılana gıda yapmış olur. Akrepten kurtulduğunu sanırken yılanın kuvvetini artırmış olur. Kalpte bulunan helak edici riya, kendini beğenme ve gösteriş arzusu, gerekleri yerine getirilip frenlenmeyince beslenmiş olur ve kullukta ihlasa zarar verir. Kur’an’da, mallarını gösteriş için harcayarak başa kakanların düştüğü durum yürek yakıcıdır.

1-      Allah Tealâ namazda riyayı, uzak durulması gereken bir nifak alameti sayar ve buyurur ki:

إِنَّ الْمُنَافِقِينَ يُخَادِعُونَ اللّهَ وَهُوَ خَادِعُهُمْ وَإِذَا قَامُواْ إِلَى الصَّلاَةِ قَامُواْ كُسَالَى يُرَآؤُونَ النَّاسَ وَلاَ يَذْكُرُونَ اللّهَ إِلاَّ  قَلِيلاً

Şüphesiz münafıklar Allah’a oyun etmeye kalkışırlar; hâlbuki Allah onların oyunlarını başlarına çevirmektedir. Onlar namaza kalktıkları zaman tenbel tenbel kalkarlar, insanlara riya/gösteriş yaparlar, Allah’ı pek az zikrederler.”en-Nisâ, 4/142.

Kalbinde riya duygusu bulunan bir insanı, namazın inşa etmesi söz konusu değildir. Çünkü hastalık neredeyse önce tedaviye oradan başlanır. Kalpteki riya marazı, tevbe ve ihlas disipliniyle tashih edilmeli, ondan sonra mutmain bir kalp ile dîvân-ı ilahîye durulmalıdır ki ibadet ve namazdan umulan sonuç elde edilebilsin.

 

Münafıklardan ya da inananlardan namazlarını riya için kılanlara ise Allah, “yazıklar olsun” ifadesini kullanmakta ve şöyle buyurmaktadır:

فَوَيْلٌ لِّلْمُصَلِّينَ  الَّذِينَ هُمْ عَن صَلَاتِهِمْ سَاهُونَ الَّذِينَ هُمْ يُرَاؤُونَ  وَيَمْنَعُونَ الْمَاعُونَ

 “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar. Onlar (namazlarıyla) riya/gösteriş yaparlar. Ufacık bir yardıma bile engel olurlar.”el-Mâun, 107/4-7.

            Yapmadıkları şeylerle övülmeyi sevmek riyakârların ve münafıkların vasfıdır. Ayette riya lafzı geçmese de bu vasıf geçmektedir. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurur:

لاَ تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ يَفْرَحُونَ  بِمَا أَتَواْ وَّيُحِبُّونَ أَن يُحْمَدُواْ بِمَا لَمْ يَفْعَلُواْ فَلاَ تَحْسَبَنَّهُمْ بِمَفَازَةٍ مِّنَ الْعَذَابِ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ

Ettiklerine sevinen ve yapmadıkları şeylerle övülmeyi seven kimselerin, sakın azaptan kurtulacaklarını sanma. Onlar için elem dolu bir azap vardır.”Âl-i İmrân, 3/188.

                        İbadetten maksadı Allah’ın rızasını kazanmak olan kimse, ibadetini Allah’ın istediği tarzda riyasız ve gösterişsiz yapar ve Allah’ın muhlis kullarına vaad ettiği sevabı elde etmeye çalışır ve nihayetinde vaad olunan cennete nail olur”Tevbe, 9/111.

İhlas ve riya konusunda pek çok hadis-i şerif vardır. Biz burada bunların hepsini tadâd edecek değiliz. Ancak hadislerde özellikle riyayı şirk-i hafî olarak değerlendiren ifadeler dikkat çekicidir. Nitekim bir kudsî hadiste, ibadetteki riya şirk olarak değerlendirilmiş ve Allah’ın onu reddedeceği ifade buyrulmuştur. Müsned, II, 301, 435; Müslim, Zühd, 46; İbn Mâce, Zühd, 21

Allah Resûlü’nün küçük şirk olarak nitelendirdiği ve Allah’ın insanlara amellerinin karşılığını verdiği günde ibadetlerini riya ile yapanlara şöyle hitab edeceği şu rivayet ürkütücüdür: “Ey riyakârlar! Dünyada amellerinizi gösteriş olsun diye kimin için yaptıysanız gidin mükâfatınızı onun yanında arayın, bakalım bulabilecek misiniz?Müsned, V, 428, 429.

İrfân Geleneğinde Riya Algısı ve Melâmet

İrfân geleneğimizin önderleri sayılan Ebû Hâşim Sûfî, İbn Sîrin, Hâris Muhâsibî, Hamdun Kassâr ve Ebû Hafs Haddâd, riya ve incelikleri konusunda söz söyleyen ilk üstadlardır. Özellikle Hamdun Kassâr karanlık bir gecede siyah bir karıncanın hareketinden daha gizli ve sessiz ilerleyen riyanın inceliklerinden korunma adına melâmet düşüncesini geliştirmiştir.

Melâmet; kınamak, ayıplamak ve kötülemek anlamına gelen bir kavramdır. İrfân geleneğinde kınayanların kınamasına aldırmadan el-Mâide, 5/54 doğru yolda yürümektir. İhlasa önem vererek riyadan kaçınmak, hayrı ızhâr, şerri ızmâr etmemektir. Yani kişinin şahsî iyiliklerinin açığa çıkıp duyulmasından hoşlanmaması, kötülüklerinin açığa çıkmasından ise rahatsız olmamasıdır. Halk nezdinde “sıddık” görünmek derdine düşmemesidir. Şekil, suret ve kılık- kıyafete değer vermemesi, yerine göre halkın çok yücelttiği âdet ve ananelere karşı çıkması, bu konuda halktan gelecek tepkiye aldırmamasıdır. Dindarlık ve takvayı gizlemesi, hatta zikri bile gizli yapmasıdır.

Diğer yandan Gazali İhyâ’da çokça istifade ettiği Muhâsibî’nin er-Riâye li-hukûkillah adlı eserinden yararlanarak ihlas ve riya konusunda çok geniş ve kapsamlı bilgiler verir. İhlas ve riyayı sıdk kavramıyla irtibatlandırır. Niyetteki sıdk ve sadakati ihlas olarak görür. Sıdkın Allah’a elest bezminde verilen söze bağlı kalmak anlamı düşünüldüğünde bu değerlendirmenin ne kadar yerinde olduğu görülür. Nitekim Kur’an, Hz. Peygamber’in şahsında bize, “girip çıkılan her yere sıdk ve sadakat ile girip çıkmayı” temin için şu duayı talim etmektedir:

وَاللّهُ جَعَلَ لَكُم مِّن بُيُوتِكُمْ سَكَناً وَجَعَلَ لَكُم مِّن جُلُودِ الأَنْعَامِ بُيُوتاً تَسْتَخِفُّونَهَا يَوْمَ ظَعْنِكُمْ وَيَوْمَ إِقَامَتِكُمْ وَمِنْ أَصْوَافِهَا وَأَوْبَارِهَا وَأَشْعَارِهَا أَثَاثاً وَمَتَاعاً إِلَى حِينٍ

Ey Rabbim! (Gireceğim yere) sıdk/doğruluk içinde girmemi sağla. (Çıkacağım yerden de) beni sıdk/doğruluk içinde çıkar. Katından bana yardımcı bir kuvvet ver.”el-İsrâ, 17/80.

İnsanın gücünün yettiği kadar elest bezmindeki vaadini tasdik ve ahdini yerine getirmeye devam etmesi, sıdk gereğidir. Nitekim Hz. Mevlâna, bu dünya hayatının anlamlı hâle gelmesi için elest bezminde yapılan sözleşmeye ayrı bir değer atfetmekte ve bu manada bütün ibadetleri o sözleşmenin şahidi olarak değerlendirmektedir. Mesnevî, c. V, b. 183-190.Bütün bunlar ihlas ve takva ile yapıldığında kulun hâlini ve istikbalini değiştiren en değerli amellerdir. Ancak işin içine riya, gösteriş ve insanları aldatmak gibi kalbî zaaflar karışıyorsa, bu ameller yine kulun şahididir. Fakat bu şahitlik, ilahî adalet mahkemesinde kabul edilmeyen yalancı şahitliktir.

Riyayı Tetikleyen Sebepler

Riya bir sebep değil, sonuçtur. Neyin sonucudur? İnsan nefsinde riyayı hazırlayan sebep ve ortamın sonucudur. Riyayı hazırlayan sebeplerin başında ücub, kibir, hubb-i dünya ve hubb-i riyaset gibi duygu ve düşünceler vardır. Bunlara ilaveten bir de gaflet duygusu riyaya düşmeyi ve ihlastan uzaklaşmayı kolaylaştırmaktadır.

Saygın olmak, itibarlı yaşamak için yeterli donanıma sahip olmayanlar, olduğundan fazla görünmek ihtiyacına düşmekte, böylece nefsin ve şeytanın oyuncağı hâline gelmektedir. Saygın olmayı telkin eden de insandaki ücub ve hubb-i riyaset duygusudur. Nitekim: “Dünya sevgisi, her türlü günah ve kötülüğün başıdır” Ebû Nuaym, Hilye, VI, 388. rivayeti, aslında riyanın temel sebeplerinden birinin dünya sevgisi olduğunu ortaya koymaktadır.

Riyada bir şahsiyet problemi vardır. Çünkü insanın olduğu gibi görünüp göründüğü gibi olamaması, imanda itminan eksikliğinden kaynaklanır. İç ve dış çatışması insandaki gönül huzurunu ve iç barışı bozar. Çünkü riyada kendini zorlama söz konusudur. Sahip olmadığı duyguları var gösterme çabası, insandaki dengeleri altüst eder.

İnsani ilişkilerdeki olduğundan fazla görünme, dürüst davranmadan göze girme, ilgi uyandırma, gönüllerde yer tutma kaygısı, ilişkilerdeki samimiyet ve içtenliği yaralar. Bu da güven duygusunu tahrip eder. Bu açıdan bakıldığında riya hem Allah ile ilişkilerde ihlası, hem de insanlarla münasebetlerdeki samimiyet ve dürüstlüğü etkileyen bir zaafiyettir.

Riyanın Dereceleri

Riyanın biri büyük, diğeri küçük olmak üzere iki derecesi vardır. Riyanın büyük olanı, Allah için olması gereken amelleri yalnız insanlara gösteriş için yapmaktır. Nitekim kendisine

ilim verilen âlim, harbde öldürülen kişi ve malını infak eden zengin ile ilgili hadiste geçen ifadeler ilgi çekicidir. Bu üç kişiden her birine kıyamette Allah Tealâ huzuruna: “Neyle geldiğini” soracak. Şehid harbde öldürülüşünü, âlim ilim tahsilini, malını infak eden de cömerdliğini zikrederek huzur-i ilâhiye böyle değerli bir amelle geldiğini ifade edecek. Ancak Allah harbde öldürülene “sen benim için değil, falan adam ne yürekli ve cesur desinler diye savaştın”, âlime “sen benim rızam için değil, falan adam ne âlim desinler diye okudun”, malını infak edene de “sen benim rızam için değil, falan adam ne cömerd desinler diye malını infak ettin” buyurarak amellerini riya için yaptıklarını ve bu en değerli amellerin cehenneme gitme sebebi olduğunu ifade edecektir. Bkz. Müsned, II, 322; Müslim, İmâre, 152; Nesâî, Cihâd, 22

Riyanın küçük olanı ise hem Allah’ın, hem de insanların hoşnudluğunu kazanmak isteyen kişinin yaşadığı riyadır. Riyanın bu türü, Allah Resûlü (s.a.s.) Efendimiz’in: “Ümmetim için korktuğum gizli şirk” dediği, riyadır. Efendimiz bunu: “Ümmetim, güneşe, aya, taşa ve puta tapacak değildir. Ancak ibadetlerini riya içinde yapacaklardırMüsned, IV, 124diye açıklamıştır.

İnsan hayatında riya, değişik alanlarda, değişik tarzda ortaya çıkar. Nitekim insan beden ve beden diliyle, kılık kıyafetiyle, sözleriyle, amel ve davranışıyla kendisini görüp izleyenlere âbid, zâhid, takva sahibi, faziletli ve değerli olduğunu hissettirecek tavırlar takınır. Gösteriş  kasdı  arttıkça  riyanın  zararı  artar.  Allah  rızası,  ibadet  niyeti  ve  sevap beklentisi arttıkça riyanın zararı azalır. En tehlikeli riya kalpte yalnız Allah’a gösterilmesi gereken ta’zimi Allah’tan başkasına göstermektir. Bu kişi Allah’a itaat ediyor gibi görünüp başkasına itaat etmektedir. Amellerde aslolan ise gizliliktir. Çünkü gizlilik ihlaslı olmayı ve riyadan kurtulmayı sağlar.

Riya ve gösteriş, kalbî bir menfezdir. Kalbe açılan menfezler ise şeytanın insana tuzak kurduğu alanlardır. Kalb avcısı şeytan riya, gösteriş ve kendini beğenme gibi yemler atarak başımıza getireceği felaketleri planlar. Nasıl avcının saçtığı yeme kapılmayan kuş, canını kurtarırsa şeytanın tuzaklarına kapılmayan kul da hür ve azad olur.

İnsan işlediği amellerinde riyadan uzaklaştığında Hakk’ı görmeye başlar. Nefsine bir şey izafe etmekten arınarak her şeyi O’ndan bilir. Çünkü her şey O’nun elindedir. O’nun yardımı olmasa kul, ibadet ve taatında hiçbir şeye muktedir olamayacağı bilinciyle O’ndan yardım diler. Hakkı ikame, ibadetleri riyasız edâ, zorluklara karşı koyup yararlı işler gerçekleştirmede O’ndan yardım taleb eder. “Bizi doğru yola; sırât-ı müstakîme ilet!” Fatiha, 1/6 niyâzı, aslında; “Bize Sana giden yolu göster ve ona erdir ki bu sûretle riya ve gösteriş karanlığından kurtulalım, ihlasın aydınlığına erelim” demektir.

Bir amelde riya bulunup bulunmadığı, onu terketmenin nefse ağır gelip gelmemesiyle anlaşılır. Eğer ameli yapmamak nefse ağır gelmezse riya yoktur. Çünkü bir amelde riya olursa, onu terk etmek nefse ağır gelir. Ağırlığın derecesi, riyanın derecesini gösterir. Ameldeki az bir riya, onu bütünüyle boşa çıkarmazsa da imandaki az bir riya onu hükümsüz bırakır.

Riyadan Korunup Kurtulmanın Yolları

Riyadan kurtulmak kalbî zaafları aşarak ihlasa erip imanın tadını tatmaya bağlıdır. Çünkü insana fayda veren, imanın tadını tatmaktır. Kulluk ve ibadetlerin Allah için değil de başkaları için yapılmasını tetikleyen nefs ve şeytan, tevhîd akîdesine zarar  vermektedir. Güçlü, hakiki bir imanın azlığı ve azlığına rağmen şeytanın saldırısına muhatab olması, insanları sıkıntıya sevkeder.

Riya ile amel, insanın içindeki nefsin ve kendisine musallat olmuş şeytanın bir dürtüsüdür. Nitekim Mevlâna der ki: “Şeytan bir köpektir. Binlerce kişinin içine girer. O kimin içine girip kalbine yerleşirse o kimse de şeytan kesilir. Seni Hak ve hakikatten soğutan, ibadetten alıkoyan şeytan içindedir. Derinin içine gizlenmiştir. Asıl şeytan, kendisine yardımcı insan şeytanını bulamazsa hayaline girer de seni vebale sokar. Seni hayal âleminde dolaştırır ve peşinde koşturur. Namazdan, oruçtan, her türlü iyilik ve ibadetten elde edilen manevi zevk azığını şeytan alır ve gider.” Mesnevî, III, b. 4326-4335

Riya libasından soyunup ihlas, samimiyet ve takva libasına bürünebilmek, hele hele şeytan ve nefse karşı bu hâli sürekli koruyabilmek mümkün müdür? Elbette çok zor. Ama önemli olan riyadan uzak durmak kaygısını gönlümüzde sürekli taşıyabilmektir. Allah ile ilişkilerde ihlas, insanlarla münasebetlerde samimiyet ve imanı hakiki manada yüreğinde hissetmek, kalbden riyayı kovar.

Tevhid ve iman, riyanın panzehiridir. İmanın merkezi kalbdir. İnsan kalbi, iman için korunaklı bir kale mesabesindedir. Şeytanın tuzağı olan riya, o kaleye girip ifsad etmeye çalışan azılı bir düşmandır. Nasıl kaleyi düşmandan korumak, kapılarını sağlamlaştırmak ve kale gediklerini kapatmakla mümkünse; aynı şekilde insanın iman kalesi olan kalbinin korunması da riyanın kalbe giriş yollarını iyi bilmek ve bu yolları tıkamakla olur.

Riya, insanı ihlas ve samimiyetten uzaklaştırdığı hâlde insan kendisinin doğru yolda olduğunu sanır. Bu yüzden kullukta ihlasa ermek için nefse kusur ve hatalarını göstermek

gerekir. Ameldeki eksikliği ve ihlasdaki azlığı ona hissettirmek lazımdır. Ancak bu şekilde riya tuzağından kurtulmak mümkündür. Riya tuzağından bir kere kurtulmanın şükrü, bir daha o tuzak alanlarına girmemek; hatta etrafında bile dolaşmamaktır.

Netice olarak kulluğumuzun riya karanlığından kurtulmasının dört yolu vardır: 1- Riya damarını keserek sebeplerini ortadan kaldırmak,

2- İbadet sırasında doğan riya şüphelerini kalbden uzaklaştırmak, 3- Hakk’a ibadet sırasında yaratıkları hiç görmemek,

4- Allah için yapılan amelde sünnete riayete titizlik göstermek.

Bunun sonucunda insan, Hakk adına yapılan ibadet ve hizmetten lezzet duymaya başlar. Ayrıca içte bulunan bir hâli dışta ızhâr etmenin bir faydası bulunmadığı gibi, halkın övgü ve yergisinin Hakk nezdinde hiçbir değeri yoktur. Çünkü Allah Tealâ Kur’an-ı Kerim’de buyurur ki:

وَمَا أُمِرُوا إِلَّا لِيَعْبُدُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ حُنَفَاء وَيُقِيمُوا الصَّلَاةَ وَيُؤْتُوا الزَّكَاةَ وَذَلِكَ دِينُ الْقَيِّمَةِ

Onlar sadece Allah’a ibadetten ve dini yalnızca O’na has kılmaktan başkasıyla emrolunmadılar.”el-Beyyine, 98/5.

Dünyada ibadet ve amel yapan insan, anbarına buğday dolduran müstahsil gibidir. Ancak nasıl anbara giren fareden ve onun hilesinden habersiz bir müstahsil, farkında olmadan anbarını boşaltır ve sonunda eli boş kalırsa, insanoğlu da ameline riya karıştırırsa ameli boşa çıkar. Böylece dünyası ve ahireti hüsran olur.

 

Prof. Dr. H. Kâmil YILMAZ   Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı

YAZAR: Kadir Hatipoglu - Nisan 13 2014 05:54:41 · Adobe Reader Belgesi · Microsoft Word Belgesi · Yazdır
Önceki Vaaz Sonraki Vaaz
Online Bağış
Kur'an-ı Kerim Dinle
Ramazan Pakdil Sureler
DİB Kur'an Portalı
İlhan Tok Hatim
Abdussamed Hatim
Abdul Rahman Al Sudais
Fatih Çollak Hatim
F.Çollak Görüntülü Hatim
İshak Daniş Hatim
5 Hafız OK takipli Hatim
Mehmet Emin Ay Hatim
İsmail Biçer Ok Takipli
114 Sure 114 Hafız
İshak Daniş Aşir
M.Nebevi İmamları
K. İmami Shuraym Hatim
S.Hafızlar Görüntülü
Dünyaca Ünlü Kariler
Kur'an International
Tefsir
Tefsir Külliyatı
Elmalı Tefsiri
Elmalı Meali
Fizilali Kur'an
DİB Kuran Meali
Kur'an-ı Nasıl Anlayalım
Fıkıh
Reddul Muhtar-İbn-i Abidin
Feteva-i Hindiyye
Fikhussunne
Mezhepler Arası Farklar
Detaylarıyla Namaz
Hadis
Kütübüs-Sitte
Sahihi Buhari
Riyazuzsalihin
Ellü'lüü vel-Mercan
Hadis El Kitabı
40 Hadis ve izahı
Dini Kitaplar
P.Hayatı Salih Suruç
Kur'an ve Bilim
Günümüzde İslam
Kıssadan Hisse
Ehli Sünnet Yolu
İslam Tasavvufu
En Güzel Örnek
Gıybet Hastalığı
Adım Adım Kurtuluş
Mesneviden Öyküler
Sayfa oluşturulma süresi: 0.03 saniye 7,919,208 Tekil Ziyaretçi
Copyright © 2012 islamda Hayat
Sitemizdeki Vaaz, Hutbe ve Yazılar kaynak göstermek şartı önceden izin Almadan Ticari Amaçlar Dışında Kullanmak Serbestir.

Tüm Bilgiler Ümmete Vakıftır copyright © 2002 - 2019