Vaaz Kategorileri
İman Konuları
İbadet Konuları
Sosyal Konular
Ramazan Vaazları
Dini Günler ve Geceler
DİB Örnek Vaazları
Genel Konular
islam ve Aile
Görev,Sorumluluk Ve Ahlak
Mevlid-i Nebi Vaazları
Ana Menü
Çocuklar İçin
Kura'an Öğreniyorm
Dinimi Öğreniyorum
Dini Bilgiler
Oyunlar
Ansiklopedi ve sözlük
Osmanlıca Sözlük
İslam Ansiklopedisi
Dini Sözlük
Dini Terimler
Küçük Lügat
Üye Adı
Parola

Şifremi unuttum - Üye Ol
Önceki Vaaz Sonraki Vaaz
İnsan Onuru: Kaynağı, Sınırı ve Temellendirilmesi

İnsan Onuru: Kaynağı, Sınırı ve Temellendirilmesi

 Prof. Dr. Şaban Ali Düzgün

Ankara Üniversitesi

İlahiyat Fakültesi Öğretim üyesi

 

 

İnsanın kendi kararlarını verebilen, kendine amaçlar belirleyebilen, aklî yeteneklerini kullanarak işlerini yürütebilen bir varlık oluşu, insan onurunun ahlaki temeli olarak kabul edilmektedir. İnsan onuru, ahlaki temelde, insanın bir araç değil amaç olarak görülmesini sağlar.

“Biz insanı onurlu/saygın bir varlık olarak yarattık ... ve onu başka varlıkların çoğunda bulunmayan üstünlükler/fazlalıklar ile donattık.”

‘İnsan Onuru’ Kavramsallaştırmasına Duyulan İhtiyaç

‘İnsan onuru’, insanın kimliğini ve kişiliğini tanımlayan, hiç kimsenin bahşetmesine bağlı olmadığı için dokunulmazlığı/mahremiyeti de kendiliğinden garantiye alınmış olan insanın verili yapısıdır. Bazı şeylerin onuru, bazılarının ise değeri vardır. Kendisine az ya da çok paha biçilebilen şeyler, değer kategorisi içinde yer alır. İnsanın başka varlıklardan bütünüyle farklılığını göstermek üzere onun için değer değil onur terimini kullanırız.

Özellikle son yıllarda insanın bedenen ve hakları itibariyle istismar edildiğine ilişkin kanaatlerin yaygınlaşması, insan onuru kavramını, insana dair bir koruma duvarı vazifesi görmek üzere gündeme taşımıştır. Örneğin, sperm bankacılığı, taşıyıcı annelik, kök hücre, klonlama, kozmetik (estetik) cerrahi gibi alanlarda, insanlık sınır deneyimleri yaşamaya başlamıştır. Tıptaki bu gelişmelere paralel olarak insanın bedeni üzerindeki haklarının sınırı tartışmaya açılmıştır. Aynı şekilde politik bağlamda bütün insanların eşit olduğu söylemi, kendine pratik zeminde hiçbir şekilde karşılık bulamamış, insanın hiç değilse asgari seviyede yararlanacağı temel hakların garantörü olarak insan onuru kavramı, burada eşitliğin yerine ikame edilmiştir. İnsanlığa karşı işlenen suçlar, nefret suçları gibi, insanların birbirlerine karşı uyguladıkları maddi ve manevi her türlü şiddete karşı da artık insan onuru terimine sığınılmakta ve bu yönde yasal düzenlemelere gitmenin zorunluluğu kabul edilmektedir. Bu ve benzeri gerekçelerle kaçınılmaz olarak bu süreçte, ‘insan onuru’ terimi, insanın dokunulmazlığını/mahremiyetini korumayı amaçlayan kırmızı çizgi terimi olarak iş görmeye başlamıştır. Bu yönüyle de terim, bir tür savunma (apoloji) özelliği taşımaktadır.

Bu savunmanın tıpta nasıl çalıştığına bir bakalım. Modern söylem, bedenin insan üzerinde hakkı olduğu yönündeki kanaatin aksine, insanın bedeni üzerindeki hakkı olduğunu bir öncül olarak kabul eder ve beden üzerinde sınırsız tasarruf yetkisi olduğunu düşünür.[1] İnsanın kendi bedeni veya başka insan bedenleri üzerindeki haklarının sınırını belirlemek, gerçekten büyük bir sorundur. Bu noktada tıp, ahlak, hukuk, din vb. alanlar işin içerisine zorunlu olarak girmektedir. Tıbbî gelişmelerin önünü bloke etmeyecek ama aynı zamanda hukuki ve ahlaki sorunlar doğurmayacak uygulamaların önünü açmak gerekir. Bu dengeyi sağlama adına, bireyciliğin çok yüceltildiği bu yeni söylemi dengeleyecek unsurlar olarak dinî ve ahlaki standartların otoritesine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu üst otoritelere başvurularak, insanın bedenine yahut başka bedenlere her istediğini yapmasına sınır getirilmektedir.

İnsanların onurlarına dayalı dokunulamaz hakları Kur’an’da, ‘Hudûdullah/Allah’ın sınırları’ olarak ifadesini bulmaktadır.[2] ‘Sadaka verirken insanları incitmeme’ emri, Abdullah İbn Mektum’un incinmesine sebep olan olayın ardından Hz. Peygamber’e yapılan ilahî sitem gibi, Allah’ın insan lehine yaptığı bütün müdahaleler, insan onurunun Kur’an’i çerçevesini oluşturur. Daha açık ifadesiyle hudûdullah (Allah’ın sınırları) ifadesi, insan onurunun korumaya alındığı sınırlardır.

İnsan onuru kavramsallaştırması, bu onuru insana bahşeden bir Varlık fikrinden hareket etmekte ve dokunulmazlığını buraya dayandırmaktadır. İnsanın onurunu koruyacak ilkelere kaynaklık eden bu otoriteler; yerine göre din, yerine göre ahlak, yerine göre de devlet olarak öne çıkar. Ama meselenin bu otoritelere başvurularak tartışılması, konuyu başka bir mecraya taşımaktadır. İnsan onurunu korumada bu kadar çok otoritenin söz sahibi oluşu, insan onuru açısından sorunlu bulunmaktadır. Buna bağlı olarak, hem otorite kullanımının önünü açtığı hem de insanın tıp üzerinden elde edeceği başarıları bloke ettiği iddia edilerek insan onuru kavramsallaştırması, bazı düşünürlerce reddedilmektedir.[3] Bunlara göre insan onuru ifadesi, sübjektif/indî/temelsizdir; totaliter eğilimlere hizmet edecek şekilde kullanılmaya müsaittir ve topluma tahakkümde bulunmak isteyenlerin eline kozlar vermektedir.[4]

 

İnsan Onurunun Dinî ve Ahlaki Zemini

İnsanın kendi kararlarını verebilen, kendine amaçlar belirleyebilen, akli yeteneklerini kullanarak işlerini yürütebilen bir varlık oluşu, insan onurunun ahlaki temeli olarak kabul edilmektedir. İnsan onuru, ahlaki temelde, insanın bir araç değil amaç olarak görülmesini sağlar. Bu ahlaki temele göre, insanın arzuları ve amaçları vardır: Başka şeyler de bu arzulara ve amaçlara araçtırlar. Araç olanlar bilinçsiz varlıklardır. Bu durumda hiçbir insan, doğuştan getirdiği bu onur sebebiyle, başkalarının amaçlarına hizmet edecek bir araca dönüştürülemez.

‘Sana nasıl davranılmasını istiyorsan sen de başkalarına öyle davran’ altın kuralı, insan onurunun uygulama zeminidir. İnsan onuruna aykırı duran uygulamalar, ancak bu zeminde anlaşılabilir. Şöyle ki, başkasına zarar veren kişi, kendisine zarar verilmesinin kapısını aralamış olmaktadır. Bu durumda kendisine yapılanın insan onuruna aykırı oluşu, onun başkasına yaptığının insan onuruna aykırı oluşuyla bağlantılıdır. İnsanın dört duvar arasına hapsedilmesi insan onuruna aykırıdır; ama böyle bir insan hapse atılmayı gerektirecek bir eylemde bulunarak zaten kendisine onursuzca davranılmasına sebep olmuştur.

Hümanizm Üzerine Mektup adlı çalışmasında Martin Heidegger, bir dünyası olmayan aksine sadece bir çevre içinde konumlanan hayvanın aksine, insanın kendine has bir dünyasından bahsederken, aslında insanın amaç varlığı oluşuna işaret etmektedir. İnsanın bu dünyasını, içinde bulunduğu tabiat ve bu tabiata anlam yükleyen metafizik oluşturur. İnsana, evrende yer tutan bütün diğer varlıklardan farklı olduğunu hissettiren, bu metafiziksel kökendir. Bu köken; haysiyet, şeref, kendine saygı gibi norm ve değerlerin kaynağıdır. İnsan onuru dediğimiz şeyin kendini hissettirmesi için anılan bu normların, mücadeleyi hak eden birer değere dönüştürülmesi gerekir. Nebîleri ve nebevî değerlerle donananları, etkin tarih yapıcıları olarak farklılaştıran, insana onurlu bir varlık olduğunu hissettirecek bu değerler için verdikleri mücadeledir. 

Bu metafiziksel veya dinî köken, kutsal metinlerce daha açık dile getirilir ve insanın evrende tuttuğu seçkin yere sık sık referansta bulunulur.  Tevrat’ın, ‘Allah’ın insanı kendi imgesinde yarattığı’[5] ifadesi, Yahudi-Hristiyan gelenek içerisinde insan onurunun dinî temeli olarak kabul edilir ve kevod ha-beriyot (yaratılmış olanın onuru) ifadesiyle karşılanır. İnsan onurunun kaynağının Tanrı olduğunu göstermek üzere İbranicede kevod ha-adam (insanın onuru) yerine, kevod ha-beriyot (yaratılmış olanın onuru) ifadesi kullanılmaktadır. Kur’an’ın, insanın diğer varlıklar içindeki seçkin yerini göstermek üzere kullandığı terimler çok daha fazladır. İnsanın halifeliği, emaneti yüklenmiş olması, aklî yetilerinin (lübb, fuâd, sadr, kalb, nühâ, hicr) yanı sıra sürekli vahiyle desteklenmiş olması (lütuf ve fadl)[6] bu yerin farklılığını göstermektedir.

İnsanlar Onura Eşit Olarak Sahip midirler?

Bilindiği gibi, insan onuru hukukta ‘doğal hukuk’ adı altında temellendirilmektedir. Doğal/fıtrî hâlimiz, insanların eşitliği fikrinin en güçlü zeminidir. Zira doğal/fıtrî olanın üzerine giydirilen her kimlik (din, mezhep, meşrep, etnisite vs.), insanların eşit olduğu savını biraz daha zedelemektedir. Dinlerin mutlak hakikat iddiaları, cennete kimin hak kazandığı gibi tartışmaları, bu çerçevede hatırlamak yeterlidir. Eşitlik fikrinin bu kabuller üzerinden zedelenmesini önlemek üzere, insanın bütün bu kabullerden önceki hâline yani fıtrî/doğal durumuna inerek insanın onurunu temellendirme zorunluluğu doğmaktadır ve bu temellendirme zorunluluğu, hangi kimlikten (din, mezhep, etnisite, vs. ) olursa olsun, yapılan hak ihlalinin insan onuruna yapılmış bir ihlal olduğunu ve insan olan herkesin bu hak ihlaline karşı çıkabilmesini sağlayacak temel hakların varlığının kabulü sonucunu doğurmuştur. Can, mal (mülkiyet), nesil, akıl (düşünce) gibi temel hak ve özgürlükler söyleminin kaynağı bu zemindir.

Bu tespitten sonra, insanlar onura eşit olarak sahip midirler? sorusuna daha yakından bakabiliriz. Sorunun cevabı, insanların eşit olup olmadıkları sorusuna verilecek cevapla bağlantılıdır. Yine bu soruya cevap verirken dikkate alacağımız bir nokta da, insanların diğer varlık sınıflarıyla aralarındaki farktır. İnsanlar, diğer varlıklardan derece olarak mı sınıf olarak mı farklıdırlar? Bu sınıf farklılığı bütün insanlar için geçerlidir ve bu durum onları diğer varlıklardan farklı olmaları yönüyle eşitler. Peki, diğer varlıklardan farklılıkta eşitlik, bütün insanları birbirine de eşitler mi? sorumuzu insan onuru bağlamına alarak sorarsak, sadece insan olmak, herkesi aynı derecede saygın yapar mı? Yoksa insanı ‘onurlu’ yapan ve daha saygın kılan, insanlığa eklenen artı değerler midir?

Kur’an açısından bakıldığında insan, olmaklığı yönüyle herkes onurlu/saygınlığı ilahi korumaya alınmış bir varlık olarak yaratılmaktadır. İnsanın onuruna göndermede bulunan ayet, onu diğer varlıklarla da karşılaştırmaktadır. Bu durumda onurun ilk kaynağı, insanın diğer varlıklardan farklılığı ve taşıdığı artı donanımlardır:

“Biz insanı onurlu/saygın bir varlık olarak yarattık ... ve onu başka varlıkların çoğunda bulunmayan üstünlükler/fazlalıklar ile donattık.”[7]

İnsanoğlu, ‘onurlu/saygın’ kılınmıştır, bu doğru; ama saygın varlığın saygınlığını kaybettiği anların olduğu da bir o kadar gerçektir. Bu durumda onur, doğrudan kazanımlarla ve eylemlerle ilişkilendirilmekte ve insan onurunun kaynağı ‘ahlak’a gömülü hâle gelmektedir. Ahlakı ortaya çıkaran ve anlamlı kılan da, insanın farklı eylemler arasında ayrım yapabilecek özgür bir iradeye sahip olması yani gerçek anlamda fail olmasıdır. Ahlak felsefecileri açısından meseleye bakıldığında, faile ahlaki eylemleri üzerinden onur kazandıran şey de, ya kötülüklerden kaçınmak (I. Kant’ta olduğu gibi) ya da iyi işler yapmak (A. Gewirth’te olduğu gibi) şeklinde tezahür eder.

Dinin insan onuruna yaptığı ek, özgür iradesi, özgür iradesiyle seçtiği eylemler ve bütün bunların onun Allah’la olan ilişkisine verdiği renktir. Bu durumda insan onuru bir potansiyel olarak ortaya çıkmakta; bunun aktüel hâle gelmesi ise iman ve eylemlerle olmaktadır. “Biz insanı en güzel ve kalıcı değerlerle donattık. Bunun ardından onu (yaptıklarıyla sebebiyle) aşağıların aşağısına indirdik. İman eden ve salih amel işleyenlere ise kesintisiz bir ödül (onuru muhafaza ederek esfeli safilîne düşmeme ödülü) verdik.”[8]

Kur’an açısından bakıldığında onurun varlığı ve devamı şu aktlara bağlanmaktadır: İman etmek; doğruya yönelmek; değer üretmek ve hayatın üzerine oturduğu değerleri korumak için mücadele vermek. Doğru iman, insanda sorgulama kudretini ve hakikate yakın sonuçlar üretme kabiliyetini yaratır. İçinde yaşadıkları toplumsal yapıları aşma kudretini gösteren mağara arkadaşlarından (ashab-ı kehf) bahseden ayet, onların iman etmiş olmalarının, onlarda önce hakikat arayışını tetiklediğini sonra da bu anlayışa uygun eylemlerde bulunma cesareti yarattığını anlatır:

Onlar iman ettiler biz de doğruyu bulma kabiliyetlerini (hidayet) artırdık” (Kehf 18.13) ve keşfedilebilecek hakikatlere ulaşmalarını mümkün kılacak bir irtibat imkânını onların kalplerine yerleştirdik” (Kehf 18.14). Kalbin irtibat gücünü artıran bu doğru bağlılık, ardından verili olmayan daha birçok doğrunun keşfini mümkün kılmaktadır. Bu keşif gücüyledir ki, mağara arkadaşları, “Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir ...”[9] hakikatini dile getirme yeteneğini ve bu hakikati açıkça dile getirme cesaretini (kıyam edebilme gücü, iz kâmû) gösterebildiler.

Hakikatin, insanın hem zihninde hem de kalbinde yer tutmasının getirdiği bu çifte kudret, insana en derin sorgulamaları yapabilme, bunun ardından yanlış bağlılıklardan kurtulabilme ve doğru bağlılıklar geliştirebilme yeteneği ve cesareti verir. Ayette mağara arkadaşlarıyla ilgili anılan iz kâmû ifadesi, böyle bir ayağa kalkışı ve yeni değerler (aynı kelimeden türeyen kıymet’e dayalı olarak) üretme gücünü gösterir. Hakikati bulma (akli süreç) ve bunu dile getirme kudreti (kalbî süreç), insanın yapıp ettiklerinin doğru mu yanlış mı olduğunu gösterecek bir basiret geliştirmesini mümkün kılar; zira mağara arkadaşları, bu sürecin sonunda şunu dillendirmektedirler: Bütün bunlardan sonra biz, asla başka birine yakarmayız (kesin inançlılar). Yerin ve göğün yaradanının başka biri olduğunu söylememiz artık çok saçma olurdu (kesin bilgililer).[10]

Bu ayette, doğru iman, doğru düşünce, doğru değer üretme ve bunlar için mücadele verme azmi, insanın onurunun kaynağı olarak ortaya çıkmaktadır. Böyle bir arayış içinde olanlar, ölü iken diriltilen ve doğruyu bulmalarını sağlayacak bir ışıkla donatılanlar olarak ilan edilmektedir:

“Ölü iken (hidayetle) dirilttiğimiz, kendisine insanlar arasında yürüyecek bir nur verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalmış ve ondan çıkamayan kimse gibi olur mu?”[11]

Kur’an'ın, insanın onurunu imana, doğru düşünceye ve değer yüklü eylemlere bağlaması, varoluşçuluğun insan onuru tanımlamasıyla kesişmektedir. İnsanı, düşüncelerinin ve eylemlerinin toplamı olarak tanımlayan varoluşçuluk, içinde yaşadığı toplumsal şartların belirlemesini aşma yönündeki iradenin insanı tanımlamak için kullanılabilecek en iyi unsur olduğunu kabul etmektedir. İnsan hürriyetinin temelindeki bu iradeye yapılan vurgunun, varoluşçuluğun en büyük belirleyeni olduğunu biliyoruz. M. Heidegger, J.P. Sartre ve G. Marcel, modern zamanlardaki bu varlık hissinin ve anlamın kaybediliyor oluşunu eleştirmektedirler. Buna göre, varlık statik değil, dinamik bir tanım alanıdır. İnsan, tabiattaki statik sebep-sonuç kanunlarına indirgenemeyecek, yahut evrensel kavramlar altında tanımlanamayacak dinamik bir yapıya sahiptir. Böylece insandan bir varlık olarak bahsetmek, aslında ondan bir potansiyel yahut oluş olarak bahsetmek demektir.  

Buradan insanın kimliği ve neliği tartışmasına geçerek insan onurunu salt nominal bir kabulün ötesine geçirip onu aktüelleştirmenin imkânlarının yolunu aramaya devam edebiliriz.

DEVAMI İÇİN TIKLA

[1] İnsanın bedeni üzerindeki haklarının kontrolsüzlüğün ne tür ütopyaları tetikleyip insanlığı bir drama sürükleyeceğini Nisâ sûresi 119. ayetten takip edebiliriz: “Allah şeytanı lanetlemiş; o da: “Yemin ederim ki, kullarından belli bir pay edineceğim; onları saptıracağım, onları ütopyalar peşinde koşturacağım, onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar ve Allah’ın yaratmasını değiştirecekler” dedi. Kim Allah’ı bırakır da şeytanı dost edinirse elbette apaçık bir kayba uğramıştır”. (Hayvan klonlamasında kök hücrenin hayvanların kulağı yarılarak alındığını burada hatırlamakta yarar var.)

[2] Bkz. Bakara 2/187; Talâk 65/1.

[3] Bkz. Steven Pinker, “The Stupidity of Human Dignity”, The New Republic, 2008.

[4] Totaliter kullanımlara karşı insanı korumak üzere felsefi ve dini temelde insan onuru terimini ilk kullananlardan biri olan İtalyan düşünür Pico della Mirandola’yı burada anmak gerekir. Düşünürün, ölümünden sonra Oration on the Dignity of Man (İnsan Onuru Üzerine Söylev) adıyla yayımlanan çalışması, insan felsefesi olması ve Hristiyanlığın temel kabulleriyle çatışması yönüyle önemsenmektedir. Pico della Mirandola (1463-1494), Hristiyan düşünürler içinde Yahudi teolojinin mistik eğilimlerini içinde barındıran Kabala öğretisini en iyi bilen ve kendi doktrini içinde eriten bir isimdir. Teolojik olarak Allah’ın isimleri, sıfatları ve teslis meselesini Yahudi teolojisini dikkate alarak yeniden yorumlamaya da çalışmıştır. Pico’yu bizim açımızdan önemli kılan şey ise, hümanizmin kaynağı olarak referans alan bu önemli ismin hocasının İbn Rüşt’çü Yahudi düşünür Elia del Medigo olmasıdır. İbn Rüşd, Siger de Brabant üzerinden Fransa’yı; Spinoza üzerinden Hollanda’yı etkilediği gibi Elia del Medigo üzerinden de İtalyan rönesansını tetiklemiş görünmektedir. Batı’da insan onuru kavramsallaştırmasını yapanların, İbn Rüşt’ün tilmizleri olduklarını dikkatten kaçırmamak gerekir.

[5] Tekvin 1/26.

[6] Nisâ 4/83.

[7] İsrâ 17/70.

[8] Tîn 95/4-6.

[9] Kehf 18/14.

[10] Kehf 18/14.

[11] En’âm 6/122.

YAZAR: Kadir Hatipoglu - Nisan 16 2013 12:13:31 · Adobe Reader Belgesi · Microsoft Word Belgesi · Yazdır
Önceki Vaaz Sonraki Vaaz
Online Bağış
Kur'an-ı Kerim Dinle
Ramazan Pakdil Sureler
DİB Kur'an Portalı
İlhan Tok Hatim
Abdussamed Hatim
Abdul Rahman Al Sudais
Fatih Çollak Hatim
F.Çollak Görüntülü Hatim
İshak Daniş Hatim
5 Hafız OK takipli Hatim
Mehmet Emin Ay Hatim
İsmail Biçer Ok Takipli
114 Sure 114 Hafız
İshak Daniş Aşir
M.Nebevi İmamları
K. İmami Shuraym Hatim
S.Hafızlar Görüntülü
Kur'an International
Tefsir
Tefsir Külliyatı
Elmalı Tefsiri
Elmalı Meali
Fizilali Kur'an
DİB Kuran Meali
Kur'an-ı Nasıl Anlayalım
Fıkıh
Reddul Muhtar-İbn-i Abidin
Feteva-i Hindiyye
Fikhussunne
Mezhepler Arası Farklar
Detaylarıyla Namaz
Hadis
Kütübüs-Sitte
Sahihi Buhari
Riyazuzsalihin
Ellü'lüü vel-Mercan
Hadis El Kitabı
40 Hadis ve izahı
Dini Kitaplar
P.Hayatı Salih Suruç
Kur'an ve Bilim
Günümüzde İslam
Kıssadan Hisse
Ehli Sünnet Yolu
İslam Tasavvufu
En Güzel Örnek
Gıybet Hastalığı
Adım Adım Kurtuluş
Mesneviden Öyküler
Sayfa oluşturulma süresi: 0.03 saniye 7,927,212 Tekil Ziyaretçi
Copyright © 2012 islamda Hayat
Sitemizdeki Vaaz, Hutbe ve Yazılar kaynak göstermek şartı önceden izin Almadan Ticari Amaçlar Dışında Kullanmak Serbestir.

Tüm Bilgiler Ümmete Vakıftır copyright © 2002 - 2019